arimaspi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arimaspi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2015 Pazartesi

Truva Canavarı ve İskitler Fosil Avcıları mıydı?




Troya Canavarı'nın fosili Çanakkale'de!


Çanakkale'nin Ezine ilçesine bağlı Kumburun köyü yakınlarında 11 yıl önce deniz kıyısında bulunan fosilin bulunduğu bölgeye ulaşan Troya Kazı Heyeti Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Rüstem Aslan, bu yıl yaz aylarında Troya Antik Kenti ile Bozköy-Hanaytepe ve çevresinde yüzey araştırması başlattıklarını söyledi.


Tübingen Üniversitesi ile birlikte gerçekleştirilen bu çalışmanın Tunç Çağı'nda Troya ve çevresindeki yerleşim sisteminin anlaşılmasına yönelik olduğuna işaret eden Doç. Dr.Aslan, araştırmanın ilerleyen safhalarında oldukça ilginç bir veriyle karşılaştıklarını belirtti.


Ezine'nin Kumburun köyü yakınlarında 11 yıl önce bir fosil bulunduğunu anımsatan Doç. Dr. Aslan, fosile oldukça yakın bir bölgede bulunan Beşik Koyu bölgesinde eski Troya Kazı Başkanı Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann'ın, 1982-1987 yılları arasında kazı yaptığını ve burada son Tunç Çağı'na ait bir mezarlık bulduğunu ifade etti.


Bölgede, Troya-1 ile Troya-6 dönemine kadar bir yerleşim yeri olduğunun bilindiğini kaydeden Doç. Dr. Aslan, ''Troya Antik Kenti'nden 4-5 kilometre uzaktayız, ancak Troya'nın etkisi buralara kadar geliyor. Yapılan çalışmalar artık bize Beşik Koyu'nun, Troya'nın limanı olduğunu gösteriyor'' dedi.


Doç. Dr. Aslan, Troya'ya yakın bir bölgede fosil buluntusunun anlamının ne olabileceği konusunda kendisine sorular sorduğunu ve soruların bir anlamda sonucuna ulaştığını bildirdi.


Fosilin kaya üzerindeki dişlerinin, milattan önce 6. yüzyılda bulunan ve üzerinde Herakles'in Troya Prensesi Hesione'yi Troya Ketosu'ndan (Canavar) kurtarma sahnesinin anlatıldığı betimlemeye oldukça benzediğine dikkati çeken Doç. Dr. Aslan, ''Özellikle fosil buluntularıyla en az 4 bin 500 yıllık Troya mitolojisinin oluşum evrelerinin yeniden anlatımında, Homeros dönemi ile bu dönemden önce, insanlarının mitolojiyle bütünleştirip, birleştirip yeniden yorumladıklarını artık daha net bir şekilde anlayabiliyoruz'' diye konuştu.


Doç. Dr. Aslan, son 20 yılda Troya Antik Kenti ile ilgili yapılan araştırmaların, özellikle Manfred Osman Korfmann'ın kazıları ve diğer Homeros uzmanlarının çabalarıyla Troya Savaşları'nın anlatıldığı İlyada Destanı'nın hayal ürünü olmadığının ortaya konduğunu, gerçek, öz ve bazı doğa özelliklerinin Troya mitolojisini biçimlendirip, bugüne kadar getirdiğini kaydetti.


Troya Kazı Heyetı Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Rüstem Aslan ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Öğretim Görevlisi Arkeolog Reyhan Körpe bölgeye giderek fosili inceledi.


15-35 MİLYON YILLIK


Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) öğretim görevlisi arkeolog Reyhan Körpe ise yapılan araştırma ve incelemelerin ardından, söz konusu fosilin 15 ile 35 milyon yıllık olduğunun belirlendiğini söyledi.


Bu yıl bölgede Rüstem Aslan ile yeni bir çalışma başlattıklarını bildiren Körpe, özellikle 1998 yılından sonra yurt dışındaki kütüphane çalışmalarında fosille ilgili geniş çaplı araştırma yaptığını ifade etti.



3 BİN YILDIR GÖRÜLÜYOR


Körpe, fosilin bölgede yaklaşık 3 bin yıldan beri görüldüğünü ve insanlar tarafından bilindiğini belirlediğini belirterek ''Birçok antik kaynakta zaten bu fosilden ve bölgede çıkan fosillerden bahsediliyor. Bununla ilgili derinlemesine yaptığımız çalışmalarda, Troya bölgesindeki insanlar tarafından görüldüğü ve Troya mitolojisine girdiği anlaşıldı'' dedi.


Çeşitli vazo resimlerinde bu fosilin Troya Ketosu (Canavarı) olarak adladırıldığını savunan Körpe, şu bilgileri verdi:


''Antik kaynaklardan birisi, bu bölgeden bahsederken burasının antik adı olan Agammia'yı veriyor. Agammia'da, Troya mitolojisinde geçen Herakles'in Troyalı Prenses Hesione'yi kurtarması olayının burada geçtiğini söylüyor. Bu, mitolojide antik vazoda enteresan bir şekilde resmedilmiş. Bahsedilen bu canavar, kayadan çıkan bir fosil kemiği gibi gösterilmiş. Bu da antik kaynakların bahsettiği Troya mitolojisine giren, Troya Ketosu'nun bizim bu fosil kemikleri olduğunu gösterdi. Herakles'in Troyalı Prenses Hesione'yi kurtarmasının resmedildiği antik vazodaki canavar, bu fosildir.''


Körpe, fosilin ve bölgenin Çanakkale'nin en önemli kültür ve tabiat varlıklarından birisi olduğunu, bu nedenle çok kısa sürede koruma altına alınması gerektiğini söyledi.


basın 2009


*Lakin 19.yy'da Schliemann'da Truva kazısında fosillere rastlamış ve İngiltere'ye göndermiştir, Yani ilk bulanlar  bizimkiler değildir...... SB


Miyosen Dönem itibariyle Anadolu plakası ve Arap Yarımadası çarpışarak Bitlis Denizi'nde sular çekilmeye başlar, yükselir ve türler için kıtalar arası geçiş sağlanabilecek bir kara köprüsü konumuna ulaşır. Gerek 23 milyon yıl önceki Memeliler Göçü için gerekse 17 milyon yıl önceki Hominoid Göçü için bir geçiş hattıdır ve toprakları içerisinde Alt Miyosen Dönemden başlayan çok geniş yelpazede inanılmaz güzel korunmuş fosil yataklarıyla kendisini gösterir Anadolu. Bu fosil yatakları üzerinden araştırma yapacak olursak Anadolu üzerinde muazzam derecede geniş bir yelpazede fosil çeşitliliğiyle karşılaşırız.

Türkiye üzerinde Hominoid fosil yataklarından bahsedecek olursak 4 türle bu sınır çizilebilir. Alt - Orta Miyosen ile tarihlendirilen (15 milyon yıl önce) Paşalar bu fosil yataklarından en eskisidir. Paşalar'ı Orta Anadolu da Çandır takip eder. Bu iki yataktaki hominoid fosilleri 2 türle tanımlanırlar. Yaklaşık 10 milyon yıl öncesi ile Ankara Sinap Formasyonu da Ankarapithecus meteai ile karşımıza çıkar ve son olarak Çankırı Çorakyerler 8-7 milyon yıl öncesi fosilleri ile kendisini gösterir. 


Bu lokalitelerin yanında Muğla, Burdur- Elmacık, Sivas- Hayranlı ve Haliminhanı gibi fosil lokaliteleri de mevcuttur.


Bizler kazılarda bu fosil lokalitelerinde hominoid denen primat fosillerinin yanında; Hortumlugiller (Proboscidea), Otçullar (Ruminant), Etçiller (Carnivorlar), Gergedangiller (Rhinoceratidae), Küçük Memeliler (Kemirgenler, Tavşangiller, Böcekciller), Atgiller (Equidae), Domuzgiller (Suidae) gibi ailelere ait evrimsel atasal formlarının fosillerine rastlamaktayız. 


PAŞALAR KAZISI


1965–1969 yılları arasında gerçekleştirilen Türkiye Neojen Linyit Araştırmaları Programı sırasında Paşalar Fosil Lokalitesiyle orman yolu açılırken ortaya çıkmıştır. 1983’den beridir sistemli olarak yürütülen kazıların Kazı Başkanlığını Prof. Dr. Berna Alpagut yapmaktadır.


Paşalar Fosil Lokalitesi Kuzeybatı Anadolu’da Gönen Çanağı diye bilinen havzanın güneyinde, Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesine bağlı Paşalar Köyü sınırları içerisindedir. Fosil yatağı köye paralel olarak kuzey-güney doğrultusunda uzanmaktadır.


Alt-Orta Miyosen döneme tarihlendirilen Paşalar Fosil Lokalitesi, Anadolu’nun Neojen sınıflandırmasına göre tanımlanmış, yaklaşık olarak günümüzden 15 milyon yıl eskiye tarihlendirilmiş 12 fauna grubundan birisidir. Bu yatağın tarihlendirmesi yapılırken biyokronolojik yaşlandırmasının yanı sıra ESR (Elektron Spin Rezonans), Doz Haritalama Yöntemi olarak bilinen Uranyum-Toryum değerlerinin ölçülmesi ve Jeokimyasal Yöntemlerden biri olan Paleomagnetizma ile tarihlenme teknikleri kullanılmıştır.


Fosil yatağında ilk kez 1969-1970 yıllarında ünlü Paleontolog H. Tobien sadece iki dönem kazı gerçekleştirmiş ve Primata takımına ait 100’ün üzerinde izole dişe rastlayarak 1977 de ilk yayını çıkarmıştır. 1983’den itibaren sistemli olarak her yıl kazılar Prof. Dr. Berna Alpagut başkanlığında devam etmektedir.


Paşalar fosil yatağının stratigrafisine göre en alttan başlayarak sırası ile konglomera, Alt kalkerli silt, Yeşilimsi Gri ince kum, Üst kalkerli silt katmalarının tabakalaştığı görülür. Fosiller alt ve üst kalkerli silt tabakaları arasına sıkışmış yeşilimsi gri ince-orta kum ünitesi içerisinde korunmuş durumdadır.


Paşalar tafonomisine değinecek olursak, fosillerin gömülmeden önce bir süre, açık bir havada kaldığını daha sonra bu üniteler arasında taşınarak depolandığı görülür.


Paleoekolojisi tropikal ya da yarı tropikal mevsimsel bir iklime bağlı Açık Habitat ve Afrika’nın tropikal ormanlarında yaşayan faunalar ile habitat benzerlik göstermektedir.


Paşalar Faunası, Avrupa, Asya, Afrika ve Kuzey Amerika kökenli 58 türü içeren en zengin bir faunalardandır. Etçillerden, küçük memelilere, Hortumlugillerden, Atgillere, Toynaklılara, Gergedangillere, Domuzgillere, Otçullara ve Hominoidea olarak bilinen Kuyruksuz Büyük Maymungillere ait fosil türler bulunmaktadır.


Carnivorlardan (Etçil) Ursidae (Ayıgiller), Mustelidae (Sansargiller), Hyaenidae (Sırtlangiller), Felidae (Kedigiller) ve Viverridae (Misk Kedisigiller) ailelerie ait örnekler bulunur. Küçük memeliler olarak bilinen Rodentia (Kemirgenler), Lagomorpha (Tavşangiller), Insectivora (Böcekciller) gibi takımlara ait ilk kez Paşalarda görülen örnekler izole dişlerden tanımlanmıştır. 


Daha da görkemlisi Proboscidea (Hortumlugiller) den Gomphotherium paşalerense Paşalar’a özgü bir fil türüdür ve burasıyla özdeşleştirilir. Proboscid takımına ait tanımlanan Deinotherium diye bilinen bir Fil türüyle daha Paşalar’da karşılaşılır. Gergedangiller Paşalar lokalitesinde 2 türle tanımlanır ve Begetherium tekkayai sadece Paşalar’dan bilinmektedir. Bu faunayı dört türüyle Suidae (Domuzgiller); Anhitherium türüyle Equid (Atgiller); sekiz türüyle Ruminantia (Otçullar) takip eder. Ungulata (Toynaklılar) takımına ait de Afroarabistan dışındaki en eski, Paşalardan bilinen toynaklı türlerle karşılaşılır.


Hominoidlere ait fosil kayıtlar da önemli ölçüde izole dişlerden oluşan ve sayısal olarak Dünya Primat Kuşağı üzerinde 1800 lere ulaşan ender örneklerden biridir. Dünya üzerinde böylesine zengin ve eşsiz bir lokaliteyle karşılaşmak ihtimaller dahilinde çok düşük bir derecededir. Ayrıca bu fosiller sadece izole dişlerden oluşmaz; Hominoidlere ait alt ve üst çene (maxilla ve mandibulae), vücut kemikleri örnekleriyle de bilinir.


Doğa Tarihi araştırmak öylesine eşsiz bir çalışma sahasıdır ki fosillerin gün ışığına çıkmasına şahit olmak hatta bir fiil etken olmak, insanın ve onunla birlikte evrilen türlerin varlığına ışık tutmak kelimelerle anlatılan türden değildir.



Gülşah Güler 

Ankara Üniversitesi Paleoantropoloji Anabilim Dalı,
Kaynakça
Prof. Dr. Alpagut, B. 23. Kazı Sonuçları Toplantısı 1. cilt 2001
Prof Dr. Alpagut, B.13. Kazı Sonuçları Toplantısı 1990
Yard. Doç. Demirel, A. “Tafonomik Analizlerde Taramalı Elektron Mikroskobu Kullanımı: Rudabanya ve Paşalar Küçük Memeli Kalıntıları Üzerinde Karşılaştırmalı Bir Analiz”
Gençtürk, İ. “Miyosen hominoidlerni̇n (Paşalar Kazısı) çi̇ğneme di̇şleri̇ni̇n aşinmasi ve kontak yüzleri̇ni̇n morfo-metri̇k etüdü”




Türkiye'de neden dinozor fosili ya da fosil yatakları yoktur? Tüm bu soruların cevabını almak için, jeoloji bilim alanında kabul gören ve her geçen yıl gittikçe geliştirilen, dinozorların yaşadığı geçmiş jeolojik dönemleri de kapsayan palinspastik Dünya haritalarına şöyle bir bakmamız ve incelememiz yeterli olacaktır.


Günümüzden yaklaşık 245 milyon yıl önce, yani dinozorların yeryüzünde ortaya çıkmaya başladığı dönemde kıtaların bugünkü gibi dağınık olmadığı, bir bütün halinde, birleşik olduğu biliniyor. O dönemin kıtasal alanları, Dünyanın batısında Gondvana adı verilen, kuzey-güney doğrultusunda uzanan bir anakara kütlesinden ve doğuda büyük bir iç denizi bir yüzük gibi çevreleyen büyük adalar zincirinden oluşuyordu. Tüm bu kıtasal alanı Pantalassa adı verilen büyük bir okyanus çevreliyordu.

Bunların dışında, karasal alanlar arasında kalan büyük su kütlesinin kuzeyinde, giderek yok olan Paleotetis Okyanusu, güneyinde de yeni oluşmaya ve genişlemeye başlayan Neotetis Okyanusu yer alıyordu. Bu iki okyanusu birbirinden ayıran, kuzeybatı güneydoğu uzanımlı bir okyanus ortası eşik yani yükselti alanı vardı. Kimmer Kıtası olarak adlandırılan adalar zinciri, günümüzdeki karasal alanlara (Anadolu, İran ve Tibet) karşılık gelen küçük adalar yani mikro kıtalar topluluğuydu. Bu adalar zincirine ve onun kuzeyinde ve güneyinde yer alan her iki okyanusa ait plakalar, levha tektoniği kuramına göre saat yönünün tersine, kuzeye doğru hareket halindeydi.

Günümüzden 195 milyon yıl önce Erken Jura Döneminde, Neotetis Okyanusunun daha da büyüdüğü, Paleotetis Okyanusunun ise kuzeyde gittikçe daraldığı ve ülkemizin de içinde yer aldığı adalar zincirinin kuzeydeki büyük kıtaya (Lavrasya) daha da yaklaştığı görülmektedir. Geç Jura Döneminde (152 milyon yıl önce) Paleotetis Okyanusunun tamamen yok olduğu ve Neotetis Okyanusunun bunun yerini aldığı görülmektedir. Gerek bu dönemde gerekse Erken Kretase Döneminde (94 milyon yıl önce) Anadolu'nun da içinde yer aldığı adalar zinciri hâlâ bu coğrafi özelliğini koruyordu.

Günümüzden 66 milyon yıl önce Geç Kretase Döneminde, Neotetis Okyanusu, gelişmeye ve büyümeye devam eden Atlas Okyanusu, Pantalassa Okyanusunun yerini alan ve günümüzde Dünyanın en büyük okyanusu olan Pasifik Okyanusu yerkürenin başlıca sucul alanlarıydı. Bu dönem aynı zamanda gittikçe birbirinden ayrılan ve neredeyse günümüzdeki Dünya coğrafyasının ilk örneği görünümündeki karasal alanların şekillenmeye başladığı bir dönemdir. Ülkemiz bu dönemde de hâlâ küçük çaplı bir ada/adalar zinciri (mikro kıta) olarak varlığını sür-dürmekteydi. Tüm bu süreç, yani dinozorların yeryüzünde hâkim olduğu 180 milyon yıllık dönem, palinspastik haritalar ile karşılaştırıldığında ve günümüzde yaygın olarak bilinen dinozor yatakları bu haritalar üzerine yerleştirildiğinde, dinozorların o dönemlerin büyük karasal alanlarında (Gondvana ve Lavrasya üzerinde) yayılım gösterdiği görülür. Bunun en büyük nedeni doğal olarak o tür geniş karasal alanların, bu tür devasa büyüklükteki canlıların dağılımı, çeşitlenmesi, beslenmesi açısından gerekli imkânları sunmasıdır.

180 milyon yıl boyunca sürekli çok küçük bir ada (mikro kıta) olarak kalan, çevresi okyanuslarla kaplı olan, başta dinozorların yoğun olarak yaşadığı büyük kıtasal alanlardan uzak ve bağlantısız ya da dönem dönem kısıtlı da olsa bağlantılı olan Anadolu coğrafyasında ise beslenme açısından da koşulların uygun ve yeterli olmadığı düşünülürse- dinozorların yaşayamamış olması son derece doğaldır. Bu nedenle günümüzde Anadolu'da, 180 milyon yıllık bu dönemi temsil eden sınırlı karasal depolanma ortamlarından ziyade denizel depolanma ortamlarına ait tortul kayaçlar baskındır. Böylece, yukarıdaki soruların cevabı kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Anadolu coğrafyasında dinozor fosili bulmak son derece zordur, hatta mümkün değildir.

Bilim ve Teknik Dergisi, Mart 2011


Kimmer Kıtası adını Jeolog Prof.Dr.Celal Şengör vermiştir.
Şengör, jeolojide bilhassa yapısal yerbilim ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Şerit kıtaların dağ kuşaklarının yapısına etkisini ortaya koymuş ve Kimmer Kıtası adını verdiği bir şerit kıta keşfetmiştir. Orta Asya’nın jeolojik yapısını ortaya çıkarmış, Kıta-kıta çarpışmasının ön ülkeleri nasıl etkilediği meselesini çözmüştür. 



EKLER:
"TABİAT TARİHİ MÜZESİ EGE ÜNİVERSİTESİ İZMİR" - link
"Türkiye’de fosil araştırmaları ve sorunları" - pdf
"Türkiye’de bir ilk: Mersin ilinde omurgalı fosili Metaxytherium (Deniz İneği) bulgusu" - pdf
"Bitlis'teki mermer ocaklarının birinde, üzerinde çeşitli deniz canlılarına ait fosillerin bulunduğu mermer blokları çıkarıldı". - link
"Türkiye’nin İlk Fosil Ormanı" - link


Batı Karadeniz Ormancılık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü tarafından 2009 yılında başlatılan ve 2012 yılında sonuçlandırılan "Seben Fosil Ormanının Doğal ve Kültürel Değerlerinin Saptanması ve Uygun Yönetim Planının Geliştirilmesi" isimli proje çalışmalarında ülkemizde bir ilk olarak fosil ormanları ile ilgili geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır.

Alanın “Fosil Araştırma Ormanı” olarak tefrik edilmesi maksadıyla hazırlanan rapor Bakanlık Makamına sunulmuş ve Bolu ili Seben ilçesinde yer alan toplam 597,48 hektarlık alan sayın Bakanımızın Olur’ları ile “Fosil Araştırma Ormanı” olarak tefrik edilmiştir.


Fosil ormanları doğa tarihinin keşfedilmesine hizmet eden, dünya mirası oluşumlardır. Fosillerin oluşum süreci milyon yılları alan bir süreç olup, yapılacak bilimsel çalışmalarla bizlere geçmiş jeolojik zamanlardaki iklim, bitki türleri gibi konular hakkında bilgiler verebilmektedir.


Ülkemizde ayakta kalabilmiş, yapısı bozulmamış fosil orman oluşumu Seben'de tespit edilmiştir. Seben fosil ormanı sahasında yer alan fosiller toprak erozyonu neticesinde ortaya çıkmıştır.

Ülkemizde, İç Anadolu ve çevresinde yatık vaziyette ve taşınmış fosil ağaçlar fosilleşmenin yoğun olduğu yerlerde bulunabilmektedir. Buna karşın, ülkemizde milyonlarca yıl önce yaşadıkları yerdeki orijinal konumlarını koruyan dikili durumdaki taşlaşmış ağaçlardan oluşan fosil ormanı, şu ana kadar sadece Bolu Seben’de bulunmaktadır.

Yaklaşık 18-20 milyon yıl öncesine tarihlenen ve palmiye, kavak, söğüt, sedir, çam ve sığla gibi ağaç türlerinin taşlaşmış, dikili gövdelere sahip olan bu fosil ormanı, mevcut durumuyla çok nadir bir oluşumdur. Günümüzde Akdeniz çevresi ormanlarının ve ikliminin 18-20 milyon yıl önce Bolu çevresinde yaşandığını gösteren önemli bir alandır.

Fosil Ormanı, turizm olanaklarına imkân sağlayan doğal kaynakların yanı sıra kültürel kaynaklara da katkı sağlayacaktır. Fosil ormanına çok yakın Kaya Evleri bulunmaktadır. Ayrıca Orta Bizans (MS 9.-13. yüzyıl) döneminden kalma kilise, kaya evleri ve peri bacalarıyla Çeltikdere kanyonu bakirliğini korumaktadır.

Bu gibi sahalar dünyanın birçok yerinde korunmaktadır. Ayrıca, yerel yönetimin ve halkın etkin katılımının sağlandığı, bilim ve eğitim faaliyetlerinin yapıldığı, araştırmacıların ve üniversitenin desteklediği ve AR-GE çalışmalarının yapıldığı alanlar olarak hizmet vermektedir.





GRİFFONLAR 

M.Ö. 3. binden itibaren Mezopotamya, Suriye ve Mısır sanatlarında rastlanan karışık yaratıklar tanrıların insan şeklinde görülmesiyle ortaya çıkarlar. Tanrısallıklarını vurgulamak için doğaüstü bir şekilde gösterilirler. Yeryüzü ve gökyüzünün en güçlü hayvanlarının birleşimiyle oluşurlar ve dayanılmaz bir güce sahiptirler. Grifon da bu yaratıklardan biridir. Aiskhylos’un ‘Prometheus’unda ve Heredot Tarihi'nde sözü geçen bu efsanevi varlığa Yunanca’da gryps denir. 

Hyberboreliler ülkesinde İskitlerin elinde bulunan kutsal altınlara bekçilik eden grifonlar tek gözlü Arimaspes tarafından saldırıya uğrar. Aiskhylos, ‘havlamaz, uzun gagalı, kanatlı köpek’ olarak tanımladığı grifonların Apollon’un ve diğer tanrıların takipçileri olduğunu yazar. Cteias’a göre kırmızı göğüslü, siyah kuştüylü grifonlar, Hindistan dağları üzerinde bulunan saklı hazineyi korurlar. Ayrıca grifon Yunan'da Nemesis’le birleştirilir ve Dionysos’un şarap çanağının muhafızıdır.


Hayali bir varlık olan grifon, kanatlı veya kanatsız aslan vücuduna, genellikle kartal olan büyük kuş başına, gagaya ve at veya eşek kulağına sahiptir. Korkulan, saygı duyulan, asil, uyanık, hızlı, güçlü ve sadık gibi iyi nitelikleri yanında günahkar, yırtıcı, hasis, vahşi, obur ve gaddar gibi olumsuz özellikleri de vardır. Diğer karışık hayvanlar gibi yaşayıp, çocuk yetiştiren ve ölen grifon kanatlarıyla kuş gibi uçup dört ayağıyla da yürüyebilir. Diğer bir çeşidi insan vücutlu, kuş başlı ve kanatlı grifon-demon’dur...


Grifonun ana yurdu Mezopotamya’dır ama Giritlilerin dini tasvirlerinde, Miken’de ve Yunan dekoratif sanatlarında ve Mısır’da, İran’da, Anadolu’da ve Suriye’de önemli bir şekilde yer alır. 
Mezopotamya’da kuş benzeri memeli hayvanlar M.Ö. 4. binden beri bilinir. Uruk ve Cemdet Nasr dönemlerine ait olan Susa’dan silindir mühürler arasında bilinen tek grifon erkek aslan yelesiyle bir kuş kafasına sahiptir ve bu dönemin diğer yaratıkları gibi iz bırakmadan kaybolmuştur. 

Ur’dan bir silindir mühürde Akad’ların tahta tekerlekli savaş arabasında hava tanrısı görülür. Buradaki kanatlı, kuyruklu ve ateş tıslayan ejderha pençeli yaratık Asur İmparatorluğu’nun sonuna kadar hava tanrısının yanındadır. Grifon savaş arabasını çeker ama savaşçı bir tip değildir. 


Orta Asur sanatında çok popüler olan grifon–demon M.Ö. 883-859 yılları arasında hüküm süren Asurnasirpal’in sarayının özel kısımlarında kabartmalarda görülür. Nimrud’dan bir taş rölyefte grifon-demon temizlik için elinde bir kova ve kozalak taşır. Kabartmanın ortasındaki yazıtta kralın fetihleri yazılıdır. Asur saraylarının duvarlarında ve mühürler üzerindeki bu grifon-demon kutsal ağaçta bulunan hayati gücün korunmasıyla görevlidir. 
Bazen kral Tukilti-ninurta’nın mühründe olduğu gibi bu görevi krala nakledip onun arkasında durur. 3. Tiglatpleser’in (M.Ö. 744-727) Suriye’de saraylar yaptırmasından sonra Asur duvar resimleri Kuzey Suriye sanatından izler taşır. Resimlerde ve kabartmalarda kapılarda muhafız yaratıklara yer verilir. 

Grifon ve grifon-demon muhafız görevini ellerinde tutmalarına rağmen daha az önemli durumlarda da -süsleyici unsur olarak- bulunurlar. Bu yaratığın Asur’da görevi açıkça anlaşılmadan önem kazanır. 
Asur’dan bir mühürdeki beş grifondan biri çift kartal başlıdır ve ateş solur. Diğer çift ayaklarıyla onların kanatlarını kaldırır. Dik duran komşu çift ise kanatlı bir güneş diskini kalkık kollarıyla desteklerler.  İçlerinde yalnızca çift başlı yaratık insan vücutluyken (grifon-demon) diğerleri aslan vücutludur... Artemis'in eteğinde, Apollo tapınağında griffonlar görülür. Bu Artemis ve Didim Apollo tapınaklarının (aynı zamanda banka) koruyuculuğunu yaptığını belirtir.


Kaynak: 

Azra Erat Mitoloji Sözlüğü



İSKİTLER FOSİL AVCILARI MIYDI?

2000 yılında Standford Üniversitesinden Adrienne Mayor'ın "The First Fossile Hunters- İlk Fosil Avcıları" kitabı yayımlandı. Kitapta dinozor fosiilerinden efsanevi grifon yaratıklarına bağlantılar kurdu.

Orta Asya'da MÖ.binlerde altın madenlerini işleten İskitler grifonlarla ilgili hikayeler anlatırdı, aslan heybetinde, kartal gagalı, pençeli grifonlar altın madenlerine bekçilik yapardı. 
İskitler mutlaka bu fosillerle karşılaşmış olmalı, özellikle Protoceratops, Turanoceratops, Sinoceratops ile. İskitlerin doğu ve batı eksenindeki göçleri , ticari ilişkileri ve kültürel etkileşimleri ile bu hikayeler dilden dile dolaştı. MÖ.700 lere gelindiğinde artık eski kıta sakinlerinin hepsi bunlardan haberdardı. İlk grifonlar ve diğer dinozor benzeri yaratıklar Sumerliler zamanından beri biliniyor. Fosiller uygarlıkların efsanelerine zenginlik katarak, tüm zanaatlarda kullanılmıştır.


THE MONSTER OF TROY 

In a small glass case in the Boston Museum of Fine Arts , a strange creature lurks on an ancient Greek vase. This vase painting, made in the famous pottery center of Corinth in the sicth century BC. is known to art historians as the oldest illustration of the story of the Monster of Troy, a creature described in Homeric legends. But the animal on this particular vase troubles specialists in Greek art, because it doesn't fit the typical monster image.




The Monster of Troy was already an old tale when Homer retold iti n the eight century BC. In that legend a fearsome monster suddenly appeared on the Trojan coast after a flood. It preyed on the farmers in the neighborhood of Sogeum. The king's daughter, Hesione, was sent as a sacrifice to appease the beast, but Heracles arrived in time to kill it.


The vase painting shows Hesione and Heracles confronting the monster ; she hurls rocks from a pile at her feet while Heracles shoots arrows. Two of Hesione's rocks have struck home - there is one just under the eye and another lodged in the creature's maw- and one of Heracles' arrows is stuck in the jaw.


A Fossil Relic at Troy


In the course of his famous excavation of the burned ruins of Bronze Age Troy in 1870-80, Henrich Schliemann came upon "a very curious petrified bone" near area of human burials in carthenware urns. 
The fossil had been carried to the city in the thirteenth century BC., the time of the legendary Trojan War, and during Troy's earliest contacts with the rest of Anatolia, the Aegean, and north Syria.


Schliemann sent bone to William Davies of the Fossil Department of the British Museum in London. Davies identified it as the mineralized vertebra of an extinct Miocene cetacean. 
Noting that the ancients often transported such "objext of attraction" long distances, Davies concluede that the bone relic was obrained "from a Miocene tertiary deposit either in the Troad" or perhaps from further afield.

Schliemann's discovery that ancient Trojans collected an unusual petrified bone was eclipsed by his spectacular discoveries of gold jewelry and other precious Bronze Age artifacts. But for us, the material evidence of fossil gathering in Bronze Age Troy adds a new dimension to Pausanias's story of the enemy seer captured by the Greeks during the Trojan War. 


The Trojan seer predicted that the Greeks' fossil relic of their hero Pelops would prove to have magical power. Schliemann's find suggests that the concept of numinous fossil relics was indeed familiar to the Trojans of that era. 
More than a century after Schliemann shipped the fossil vertebra to the British Musuem's Fossil Department for identification, David Reese suggested to me that the Trojan relic might still be stored there. Sure enough, curator Andrew Currant confirmed that the bone was in London, available for further study.

Examination of the fossil might reveal the origin and species, allowing us to know whether it came from the vicinity of Troy, where huge Miocene fossils excited interest in antiquity, or from farther away, perhaps, recovered from a bone bed near the Black Sea or Ionian coast, an Aegean island, or even from the Ororntes Valley in Syria during Troy's earliest contacts with those places.



ARE THE SCYHTIANS THE FIRST FOSSILE HUNTER ?


In 2000, Adrienne Mayor, a historian at Stanford University, published a ground-breaking book The First Fossile Hunters, which makes the link between fossils of extinct animals (such as dinosaurs) and mythical animals (such as the griffin). More specifically, she states that Scythian nomads, who were mining gold in the Central Asian area in the first millenium BC told stories about the griffin, a fierce, eagle beaked, lion sized animal that wondered around in their mines, guarding the gold.


She states that these Scythian miners must have found skeletons of the Protoceratops dinosaur , and that these descriptions were known to Greek traders shortly before 675 BC (the Regolini-Galassi tomb was build around 675-650 BC). In the foreword of the second edition
(2010) of this book, she also notes that other similar dinosaurs have been excavated in the Central Asian region such as the Turanoceratops (published in 2009) and the Sinoceratops (published in 2010).  

When comparing the reconstructions of these animals with the Scythian, Greek and Etruscan depictions of griffins, we come to very interesting conclusions.



from, The First Fossil Hunters: Adrienne Mayor





ARİMASPİ'YE SALDIRAN GRİFON

"Herodot Skifler arasında arimaspi adında insanların olduğunu söyler ve bu sözün manasını "tek gözlü insanlar" diye tercüme eder, etimolojisini şöyle verir: 
Skiflerde arima - "bir" ve spu "göz" manasını verir (IV. 27). 

Malum olduğu gibi, tek gözlü insanlar tabiatta yoktur. Onlar iki gözü beraber dururmuşçasına kısık gözlü olmalılar. Bu şekilde, asimaspi Türkçe iki kısımdan oluşur: 
Arım "yarım" ve sepi "göz", "kısık göz" karşılaştır: cipi küz ~ sipiküz)."

Ya da; demircilikte çalışanlar maske kullandıkları için gözleri tekgöz gibi görünür....














Pazırık Kurganından Keçe/Eyer




NOT: 
Schliemann daha önce bulmamış mıydı? 
Hatta British Müzesi'nin Fosil bölümüne gönderilmişti..... 
Memleket "Fosil" kaynıyor...
Doğru düzgün bir müzemiz bile yok !



The Scythians/Saka  = the Huns  = the Turks 

14 Mart 2015 Cumartesi

TATAR-İSKİT/SAKA-ARİMASPİ





Günümüzde Kazan Tatarları dediğimiz halk, aslında İdil Bulgarları ve Kıpçaklardır. Kırım Tatarları da ağırlıklı olarak Kıpçak ve Oğuzlardan teşekkül etmektedir. Karaimlerin dili aslında Kıpçak lehçesidir.

Kaşgarlı Mahmud'un deyişiyle Türk halklarının en yakışıklısı olan Kıpçaklar için "Türk halklarının katalizör boyu" denilmesi son derece tabiidir.



Kıpçaklar - Türk Halklarının Katalizör Boyu

Sercan M. Ahincanov
Selenge Yayınları

* * *


Türk kabilelerinden söz eden en eski Çin tarihleri bu çağlardan itibaren bu kabilelerin demir işlemedeki yeteneğine işaret etmektedir. (...)


(...) Altayların güneyinde , Tiyenşan'da Çinliler ve müslüman yazarlarca korunan bütün töreler, burada hatırlanmayacak kadar eski zamanlarda oturan TÜRK-TATAR TOPLULUKLARIN EN ESKİ TARİHLERDEN İTİBAREN DEMİR İMALATIYLA MEŞGUL OLDUKLARINI VE YÖNTEMLERİNİ ÇOK İLERİ AŞAMALARA GETİRDİKLERİNİ GÖSTERMEKTEDİR.


Bunlar, Çindeki Miao-tseu'lerin ve Yunan ve Latin yazarların Seres (Kuzey Çin Halkları) dedikleri grubun bir kısmını oluşturan Tibetli kabileler içinde yer almaktadır. Bahsettiğimiz Miao-tseu'ler Çin göçünün ulaşmasından önce, yani İSA'nın DOĞUMUNDAN EN AZ YİRMİBEŞ ASIR ÖNCE, DEMİRİ İŞLİYORLARDI . Kuzey-Çin halkları (Seres), Roma'da muazzam Tibet yaylalarından geçerek Hint Okyanusuna ulaştırılan ve bütün diğerlerinden üstün tutulan demirleriyle ünlüydüler.


(Şimdi Turanlı dediğimiz kavimlerin yayılmasını Akdeniz kenarına, ilkel Mezopotamya'nın Sümerlerine ve Akadlarına getiriyoruz. Biri daha eskiden yerleşmiş ve uygarlaşmış Turanlı ve Sami olmayan bir kavim olmak üzere ,değişik kökenli iki kavmin oturduğu bu bölgede, ürünlerini, örneklerini orta Dicle havzasına, Suriye ve Arabistan'a kadar duyurmuş olan eski ve parlak demir sanayi merkezini görüyoruz. Eski imparatorluğa ait. Mısır mezarlarından daha eski olmayan en eski Mezopotamya mezarları , bize altın bronz hatta eşyalarla birlikte kullanılan yontulmuş ve cilalanmış çakmak taşından aletler ve silahlar ,ok başları, baltalar ve çekiçlere rastlanmaktadır.


Böylece, Mezopotamya'daki demirciliğin kökenini Sümer ve Akadlara , yani ilkel TURANLI kavimlere getirmek ve dünyanın bu bölümündeki çivi yazısının oluşmasını onlara bağlamak durumundayız.


A MANUAL of the ANCIENT HISTORY OF THE EAST,

TO THE COMMENCEMENT OF THE MEDIAN WARS.
FRANCOIS LENORMANT





Kumanlarla Tatarların tarihlerinin aydınlatılması için de çok araştırma yapıldı, ama Balkanlar'daki tarihleri pek önemsenmedi.

Birkaç dağınık göndermenin ve imanın dışında Kumanların ve Tatarların Balkanlar'daki tarihlerine ayrılmış bir çalışma olmadığı gibi, konuyla ilgili araştırmalar bile Kumanlara ve Tatarlara farklı "ulusal" (Bulgar, Sırp ve Rumen) tarihleri açısından yaklaşmaktadır....


1030'lu yıllara gelindiğinde bugünkü Kazak stepleri olan geniş topraklar Kıpçak birliğinin egemenliğindeydi, UZ ya da OĞUZ boyları (Rus kaynaklarında TORKİ) Yayik (Ural) ve Volga nehirleri arasındaki bölgeyi denetliyordu ve Peçenek kavimler birliği de Volga'dan Aşağı Tuna'ya kadar uzanan ve günümüz Ukrayna, Moldavya ve Eflak'ını oluşturan geniş steplere hakimdi.


Kumanlar ve Tatarlar

Osmanlı Öncesi Balkanlar'da Doğulu Askerler 1185-1365
Istvan Vasary
çev. Ali Cevat Akkoyunlu - link



* ETRÜSKLER de "DEMİRCİ MİLLET" OLARAK TANINIRDI.


"Oghuz is the founder of the Tartarean Empire"

Oghuz Turks .
Tartar Turks.
Kipchak Turks.
Kuman/Cuman Turks.








İSKİT/SAKA/TATAR TÜRKLERİ  - ARİMASPİ 



Milâttan önce VII. yüzyılda doğuya seyahat eden Yunan Aristey'in hatıralarında da bunun gibi bilgilere rastlanır (Änoxin). Aristey, bu seyahatini destan olarak anlatmıştır. Bu destan, Türklerin yurdu hakkındaki en eski yazma kaynaklardan biridir.


Aristey, “Arimaspeya” destanındaki Arimasplar için "Onlar, sıradan insanlar değil, ilâhî güç ve kuvvete sahip halktırlar." der. Destanda bu halk, demirciliği, büyücülüğü, aleve hâkim olmayı bilir. Yurtları cennet gibidir ve insanları tek gözlüdür. 


Kaynaklarda tekgözlüler hakkındaki mitlerin tarihî esasa dayandığı yazılmıştır (Sülåymånovä, 1991).Özellikle Türk kavimleri, başlarına demirden miğfer giymişlerdir. Bunu yanlış yorumlayan Yunanlılara Arimasplar, bir gözlü devler şeklinde tecessüm etmişti. 


Umumî olarak Aristey'in doğu hakkındaki destanı, Yunan edebiyatına büyük bir ölçüde nüfuz etmiştir. Orada Arimaspların sihirli güce sahip olduklarından bahseder. Cennet gibi yurt hakkındaki bu kaynak, demirciliğin ve medeniyetin vatanının Orta Asya ve Altay etrafındaki yerler olduğunu belgelemektedir. 


Kuzeyde bulunan "cennet gibi yurt" hakkındaki rivayetlere Çin kaynaklarında da rastlanır. Eski Çin mitlerinde; "kuzeybatıda çok zengin, müreffeh ve güçlü İmu memleketi vardır" denir. İmu, tıpkı Aristey'in tasvir ettiği gibi tek gözlüler memleketidir. 


Bunun dışında Hint mitlerinde de kuzeydeki tekgözlü insanlar hakkında bilgiler vardır. Demek ki tek gözlü insanların memleketi gerçektir. Buradaki halk demirden miğfer giydikleri için böyle tasvir edilmişlerdir.Bahsedilen bu halk Baktriya ve Hindistan'ın kuzeyinde, Çin'in kuzeybatısında,Yunanistan'da ve Uzakdoğu'da yaşamıştır. 


Haritaya bakarsak bunun Orta Asya, Sibirya ve Altay ülkeleri olduklarını görürüz. "Cennet gibi yurdun" aynen bu sınırda olduğuna Yunan, Çin ve Hint kaynakları şahitlik eder. 


Bunun dışında, dağ arasındaki tılsımlı yurt anlayışı Özbek sözlü edebiyatında da muhafaza edilmiştir. Özellikle, Malike-i Ayar(Ayar, “kurmay” demektir.) destanı tılsımlı ve güçlü Türkistan hakkındadır. 


Avaz,Malike-i Ayar'ı (kurmayı) bu memleketten kaçırarak gelir. (4) Türkistan'da destan kahramanları altından, metalden arslan yaparlar. Bu bölüm, Türklerin demircilikle eskiden beri uğraştığını teyit eder. 


Doç.Dr. Cabbar IŞANKULU

Özbek Türkçesinden aktaran: V. Savaş YELOK - link








İlmî araştırmalara dayalı olarak Arimaspilerin Doğu Kazakistan’da oturan göçebeler olduğu bilinmektedir, efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” ise Dağlı Altay İskitleridir. “Altını Muhafaza Eden Akbabalar» tabii olarak bilindiği üzere Dağlı Altay İskitlerinin efsanevi adıdır.


Bunun dayandığı esaslar vardır. Eski zamanlarda Dağlı Altay’da altın çok miktarlarda çıkarılmıştır. Dağlı Altay İskitleri’nin kurganlarında (mezarlarında) akbabaların çeşitli şekillerdeki tasvirleri bol miktarda görülür.


Dağlı Altay İskitleri’nin erkekleri, akbabalarında kullandıkları ve resimlerinde yer alan serpuşları takarlardı. Orta Çağ’da akbabaların tasvirleri, Altay bölgesi ile bağlantılı olarak değerlendirilmiştir. El İdrisî’nin hazırladığı Arap haritasında dünya üzerinde (1154 yılında) Altay mıntıkasında esirleri hırsla yiyen Akbabalar resm edilmiştir.


Ünlü Sovyet tarihçisi ve arkeolog, Prof. Dr. S. İ. Rudenko’nun fikrine göre Altay İskitleri eski Çin kaynaklarında «Yüeçi-Yue chih» diye anılmaktadırlar. Yüeçiler, Asyalı İskitlerin Pazırık kültürüne mensup olan kabileler ile bağlantılıdır. Onlar, oldukça geniş topraklarda yaşamışlardır. Onlar, Güney Sibirya (Altay, Tuva), Doğu Kazakistan ve Cungarya sahasında meskundurlar. Araştırmacıların iddialarına göre Yüeçiler, Doğu İskit dünyasının hükümdarları olmuşlardır.


Onlar, yönetim şekillerini birçok bölgede hakim hale getirmişlerdir, Eski Çin ve Hind-İran dünyası ile bağlantı kurmuşlardır. G. E. Grum Grjimaylo’nun fikrine göre eski Çin kaynaklarındaki «Yüeçi» ıstılahı rekonstrüksiyonda “arsi” etnik ismini vermektedir . Bizim fikrimizce “arsi” etnik ismi “ar ve as”  kısımlardan meydana gelmektedir. Araştırmalara göre “ar” kelimesi aslen eski Türk “ar, eri, er” kelimelerine aittir . Ar, “eri, er, “erkek, er” manasını verir. Eski Türk döneminde “ar” ıstılahı bazen de etnik isim olarak kullanılmış ve anlamı zamanla daha da genişlemiştir. Az (as) olursa etnik ad olarak kabul edilmesi lazımdır. 


Y. A. Zuyev’in araştırmasına göre Yüeçi (Yuyedi) rekonstruksyonu “az” etnik ismini vermektedir. Azlar eski Türk tarihinde çok iyi bilinir. Antik yazar Strabon’da  Azlar “asi” diye anılmaktadırlar. Onlar (Az’lar) M.Ö. II. asırda Sır-Derya’nın kuzey taraflarından gelen ve Maveraünnehir’deki Yunan-Baktriy (Baktiriya) Devleti’ni tamamen yok eden göçebeler arasında yer alan büyük bir kabiledir.


İşte bu göçebeler Yüeçiler’dir. Bu mesele tarih ilmine göre açıkça tespit edilebilmektedir. M.Ö. II. asırda “Büyük Yüeçiler” doğudan Yedisu’ya geldiler ve Maveraünnehir’deki Yunan Baktriana Devleti’ne son verdiler. Antik yazar Pliniy, Kaspiy Denizi (Hazar Denizi) tarafında “abzoy” adlı boyu zikretmektedir



Antik Yunan kaynaklarındaki Arimaspiler ilmi araştırmalara göre, Tarbagatay dağlarına bitişik olan topraklarda, İrtiş nehrinin kaynak cihetinde, Zaysan gölünde ve onun doğu tarafındaki bölgede meskundurlar. Arimaspi ıstılahında eski Türkçe’deki “arima”s kelimesinin eski yapısını ya da devingenli şeklini görebiliriz. Arimas eski Türkçe “arim” (ayrım, ayırma) kelimesi ve “az(as)” etnik isminden oluşabilir, yani arim-az(as), arimas-“diğer, öbür, farklı ayrı olan Azlar” manasındadır.


Bu göçebelerin etnik isimlerinin arimas olabileceği tarihi haberler ile ispatlanabilir. Antik yazar Strabon’un haberlerine göre Büyük İskender, Maveraünnehir’de bir dağı ele geçirmiştir. Onun adı “Oks (Okus) veya Arimaz” kayası diye zikredilir. Kvint Kurtsiy Ruf’un verdiği habere göre: Bu dağ Arimaz’ın elindedir. Arimaz, orada 30.000 asker ile oturmuştur. 


Bize göre, Arimaz bu komutanın ismi değil, o kabilenin adıdır. Eski Türk adetine göre, her boyun üyesi o boyun ya da oymağın etnik ismiyle adlandırılırdı bunun içinde “Arimaz” etnik isim şeklinde kullanılmış olabilir. Arimaspiler, hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan Pazırık kültürüne mensup olan göçebelerdir ve Dağlı Altay İskitleri ile aslen aynı köktendir. Bu yakınlık etimoloji açısından da izlenebilmektedir. 


Eğer Dağlı Altay İskitleri (Yüeçiler ?) “az (as)” olarak kabul edilebilirse, Arimaspiler de onların bir kısmı, parçası olabilecektir. Ahemenid dönemindeki eski İran yazıtlarında Maveraünnnehir’in göçebe kabile ve aşiretleri “sak” diye isimlendirilmektedir. İlk yazıtlarda ancak Saklar vardır ama sonrakilerde Sakların çeşitli gurupları-toplulukları anılmaktadır. Araştırmalara göre, Kir (Kirus) döneminde Farısîler, Maveraünnehir’in doğu taraflarında Saklar hakkında haberler almışlardır. Onlar, o dönemde yaklaşık olarak Sır-Derya’nın diğer tarafındaki topraklarda yaşamışlardır. Sonra, I. Dari (Darius) döneminde Farısîler, Saklara benzeyen göçebelerin birkaç grubu ile karşılaşmış ve onlara sak adını vermişlerdir, yani “sak” ıstılahı genel bir manada kullanılmıştır.


Dr. Kılıç OSMANOV

Arabayev Kırgız Devlet Pedegoji Üniversitesi - link


* * *



"Orta Asya Türk halkları da dahil olmak üzere antik diğer Türk halkları arasında bir sembol olarak biliniyordu." - Prof.A.G. Karimullin "Türkler ve Kızılderililer", Kazan Univ.


Tatar Bayrakları ve Armaları: link




* * * 


Apollo'nun rahibi olan Hyperboreanlı Abaris de bir İskit Efsanesidir. - link




Ayrıca Kyklop Duvarları diye de adlandırılır.

Kyklop/Tekgöz/Arimaspi/Demirci. - link


* * * 


Fars kaynaklarına gôre Sakalara “kuvvetli erkek” anlamına gelen Saka deniliyordu. ǁinliler Sai veya Sai-wang, Yunan 957 kaynakları ise “Scith”, adını veriyorlardı. Kazak Araştırmacı E. Baybatşa, Neolotik dônemin sonlarından başlayarak, Kazak bozkırlarında yaşayan halk için Saka tabirinin kullanıldığını belirtmektedir.


Çin‟deki Çu Hanedanı‟nın yıkıldığı M.Ö„. 770 yılına kadar Sakaların Orta Asya‟nın, Sirderya ve çevresi merkez olmak üzere, Tanrı Dağları ile Hazar Denizi arasında, yaşadıkları, daha sonra Avrasya, Uzak Doğu, Batı Avrupa ve Mısır‟a kadar geniş bir coğrafyaya yayıldıkları bilinmektedir.



Sakalar üzerine yapılan araştırmalarda, Sakaların Kazakistan genelinde on boy halinde yaşadıkları tesbit edilmiştir. Bu boylar sırasıyla şunlardır:


01. Tissaget

02. Giperbarey
03. Day
04. Sarmat
05. Massaget
06. Agripiy
07. İssedon (Asılar-Arsaklar)
08. Nevr
09. Budinderdi
10. Hunsaklar (Hun, Hunnu, Syunnu).


Bunlardan Agripiyler, Arıs, (Arsak) Nehri civarında, İssedonların (Asılar-Arsaklar) da Arıs boyu ile Küçük Karatav‟ın eteklerinde, Ası nehrinin kıyısından başlayarak, doğuya doğru Talas, Şu ve Tarbağatay çevresinde yaşadıkları belirtilmektedir. Karatav ve çevresinde yerleştiklerini gôrdüğümüz Agripiyler ve İssedonlar (Asılar Arsaklar) araştırma konumuz olan Yesi tarihi ile yakından ilgilidir ve Yesi tarihinin Sakalar dônemini oluşturmaktadır. 


M.Ö„. VIII. yy.‟da Agripiyler ve diğer Saka boylarının asıl yurtlarının Kazak bozkırları olduğunu gôrmekteyiz. Arıs‟tan ayrılıp batıya gôçerek “Anabarsis” adını alan Agripiylerin bir bôlümü, Hindistan-İran‟a gôçmüş buralarda tutunamayıp tekrar ilk yerleşim yerlerine dônmek zorunda kalmışlardır. Arkeolog K. Baypakov, 1980 yılında yapmış olduğu incelemeleri sonucunda, Agripiylerin uzantısı olarak Osetin Ossoariylerin, Arıs (Aors) boyundan kopmuş olabileceğini belirtmektedir. Arıs‟tan batıya doğru gôç eden Agripiyler Batılı kaynaklarda Arıslar (Arıslılar)-Aorslar (Aorslular) olarak kaydedilmektedir. Arısların bazı kolları Arıs Nehri civarı ile Karatav eteklerinde yaşamlarını devam ettirmişler, zamanla buralarda kalanlar tekrar büyük kavimler haline gelmişlerdir. Yesi şehrinin güneydoğusunda yer alan, şimdiki Arıs Nehri, Arıs Gôlü ve Arıs ôlü bu boyların yaşadıkları bôlgeler olarak onların isimlerini günümüze taşıyan en ônemli kalıntılardır.



Büyük İskender, M.Ö„. 331 tarihinde, Ahemenleri yenip Orta Asya‟yı ele geçirmeye giriştiğinde, Sirderya çevresinde yaşayan Sakaları da egemenliği altına almak istemiş, ancak bunu başaramamıştır. M.Ö„. 329 yılında Semerkant ve çevresini rahat bir şekilde ele geçiren Büyük İskender, Sirderya ônlerine kadar gelmiş, ancak, burada Arısli (Agripiy), bir askerin oku ile yaralanınca Arıs nehrini geçememiş Sirderya‟nın bu bôlümünü alamayacağını anlamış ve Asya‟da kaldığı üç yıl süre ile de bu bôlgeye girmemiştir. Yalnız Asya‟nın güneyi ile Sirderya‟nın batısında etkili olabildiği kaydedilmektedir.


Yesi ve Çevresinde Sakalar / Doç. Dr. Muhammet Beşir Aşan


* 


İskitlerin kabile isimleri olan Targutae, Skolot ve Paralat kelimelerinin Türk, ǁiğil ve Barula adlarının “T”li cemi şeklini, yani Türküt, Sikülüt ve Barulat kelimelerini hatırlatıyor. İskit kelimesi Cengiz‟in ilk dayandığı Sakait kabilesinin adı gibi Saka adının “T”li cem şekli olmasını düşündürüyor. Bir çok Türk lehçesinde Sa/Sak kelimesinin yaygın manalarından biri “yay” olup, bazı Türk lehçelerinde “kuvvet”, “güç” anlamına geldiği biliniyor.


İskitlerin Kimliği / Doç. Dr. İlhami Durmuş


* 


Yunan ve İran kaynaklarında, etnik isimler “Saka” ve “ Masagetler”in kôkeni konusunda gôrüş birliği mevcut değildir. Oysa Çin kaynaklarında Masagetler için kullanılan “Da Yüe-çi” terimi Hun dilinden alındı ve “Büyük Yüe-çi” veya “Büyük Masagetler kabileleri” anlamındaydı. Bôylece, ǁinli tarihçiler etnik isim “Saka”yı bu terimi Masagetler için kullanan İranlıların dikkatine getirdiler. Bu nedenledir ki, İranlıların sağlamış olduğu bilgiden sonuçlara vararak, onlar güneydeki Masagetlerin bir bôlümünü “Saka” olarak çağırdılar. 


Ö„zellikle, Strabon “bazı insanların Hazar denizi civarında yaşayan kabileleri Saka olarak, ve diğer bazılarının da onlar Masagetler olarak çağırdığını” teyit eder. Daha yakın dônemlerde, Çin kaynaklarında Masagetler için “Yüe-çi” ve “Saka” isimlerinden bahsedilmez. Türk Hanlığının ortaya çıkışı ile, Masagetler (İskitler veya Saka) genel bir isimle Türkler olarak çağrılmıştır. 


Gôçebe bir Türk kabilesinin ismi, kôkeni, ve etnik kompozisyonundan sadece belli Türkleri açıklarken bahsedilmiştir. Yerleşik insanlar genellikle farklı ele alındı, devletleri veya işgal ettikleri topraklar ile anıldılar.


Massagetler Hakkındaki Eski Kaynaklar / Dr. Abdülhalık Aytbayev

Özbekistan Bilimler Akademisi
Türkler cilt 1: pdf


* * *


II.Binyılın birinci yarımına ait yazılı kaynakların tümünde, Sır-Derya'nın orta akımı ile, Karatav'ın kuzeybatı, batı ve güneybatı eteklerinde bazı yerlerin adlarının "yılan" kelimesiyle bağlantılı olduğuna dair bilgiler vardır....


Si (Kay) kabilerlerinin tamgası yılandır; "kay" da zaten yılan demektir. Kumosiler, Kidanlar ve diğer halkların topraklarından akıp giden Amur Nehrine Çinliler Heylungiyan (Kara Ejderha Nehri) derler.


"Kimakların tanrısı nehrin1 sahibi Ejderhadır...


Don Kıpçaklarını yöneten Şarukan hanedanı yılan kabilelerinden (Kimak-Uran-Kay-Urankay) inme idi...


"Zmiyev bölgesinde 12.yüzyıla ait bir harabenin bulunması, Zmiev'in de adına nazaran bir Poloves (Kıpçak) yerleşim birimi olması hasebiyle, oldukça dikkat çekicidir. Zmey (yılan,ejderha) kelimesinden gelen şehir adı onu Poloves-Kıpçaklara bağlamaktadır." ... Sanırım Poloveslere ait Şarukan şehri Harkov bölgesindeki Zmiev şehriyle özdeşleştirilebilir ve kaldı ki Rus tarihi coğrafyası konusunda uzman olan kişiler sözü edilen Poloves şehrini bu bölgeye yerleştirmektedirler.


Şarukan şehrinin Zmiev oykonimi ile karşılaştırılmasının, Türkçede Ejderha anlamına gelen Kıpçak şahıs adı Şarukan'ın etimolojisiyle ilgisi vardır. K.G.Menges bu konuda şöyle diyor: "Şarukan, Macarca sarkan (sarkanu) veya 'ejderha' anlamına gelen eski Macarca şeklinden gelmektedir." Sözcüğe ilk defa 1193 yılında rastlanmaktadır. Poppe, Macarca sarkan'ı Türkçe Kırım Tatarcası ve Kumancadaki 'sazayan' yani 'ejderha' sözcüğü ile karşılaştırarak, "bu sözcük ilk başlarda 'büyük ruh' veya totem hayvanı olarak kabul edilen 'ejderha' anlamındaydı." demektedir. Bilindiği gibi özellikle ejderha ve onun baş hipostası yılan, Kimakların 9.yy-10.yy'da Kazakistan bozkırlarında siyasi hakimiyet kurdukları dönemde totem hayvanlarıydı. Aynı kelime Türkçede 'Uran', Moğolcada 'Kay' ile karşılanmaktadır.


Yılan halkı dediğimiz Kimaklar, Merkezi Asya bozkırlarından getirdikleri zati adlarıyla hem Rus yazılı kaynaklarında, hem de yer adlarında yer almışlardır. Örneğin eski Rus vakayinamelerinde 'Kayepiçi' adında bir kabileden söz edilmektedir. Kelimenin yapısı son derece açık. K.G.Menges şöyle diyor:"bu kelime -'iç' yalın halinin çoğul şeklidir ve iki sözcükten oluşmaktadır. Sözcüğün ikinci kısmı opa/apo 'baba'dır. Birinci kısmı kabile adı Kay (Kaşgarlı'da) veya Marquart'ın okuyuşuna göre Qayı'dır."  Kimak kabilelerinin Don Kıpçaklarının topraklarına gelmiş olduklarının bir diğer izi, Şarukan şehriyle özdeşleştirilen Gaydarı yer adıdır. Şarukan-han'ın anısına Şarukan adı verilen şehrin bazı vakayinatme kayıtlarında, örneğin Triytskaya vakayinamesinde, Pletnieva'nın haklı uyarısına binaen yine yılanla bağlantılı olarak görebileceğimiz Çeşuyev olarak geçmesi dikkat çekicidir.


Gördüğümüz gibi kesinlikle Poloves-Kıpçaklara ait olan Şarukan'ın Çeşuyev, Gaydarı ve Zmiev gibi varyantları, dilbilimsel açıdan Yılan teriminin farklı ifade şekilleridir.


Başında en az 150 yıl Şarukan ailesinin veya bizim görüşümüze göre Ejderha Hanedanının (ki adını hanedan kurucusu şahsın adından almıştır) yahut II.Binyıl başlarında Avrasya bozkırlarındaki olayların etnik yönden yalnızca Kimak kabileleriyle bağlantılı olduğunu bilen vakayiname yazarlarına göre Yılan Kabilelerinin bulunduğu şehrin Don Kıpçaklarına ait olduğu gerçeğinden hareketle, Don Kıpçaklarını hanlarının "Ejderha" - Kimak (Uran-Kay) halkından inme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


Kimakların başlangıçta Moğol dilli halklara mensup olduklarını, bilhare hızlı bir şekilde Türkleştiklerini, bunun da yaklaşık olarak 300 yıllık bir süreç dahilinde Kazakistan topraklarında Türkçe konuşan Kıpçak-Yemek ortamında gerçekleştiğini belirtmek gerek.



Kıpçaklar- Sercan M.Ahincanov // Selenge Yayınları


* * *



Asurlulara ilişkin incelemelerin önemli ve beklenmeyen sonucu, eskilerin İSKİTLER olarak tanımladığı ve oldukça belirsiz bir isim olarak TURANLILAR denen ALTAY IRKIYLA OLDUKÇA YAKIN AKRABALIĞI OLAN KAVİMLERİN ARİ VE SAMİLERDEN ÖNCE BÜTÜN ÖN ASYADA GÖSTERDİĞİ GELİŞMENİN ORTAYA ÇIKARILMASI VE DÜNYANIN BU BÖLGESİNDE İLK UYGARLIKLARIN DOĞUMUNDAKİ AĞIRLIKLI KATKILARI OLMUŞTUR.



A MANUAL of the ANCIENT HISTORY OF THE EAST,

TO THE COMMENCEMENT OF THE MEDIAN WARS.
FRANCOIS LENORMANT - link



ETHNIC ROOTS of the TATAR PEOPLE

Mirfatykh Z. ZAKIEV
TATARS: PROBLEMS of the HISTORY and LANGUAGE
Collection of articles on problems of lingohistory, revival and development of the Tatar nation.
Kazan, 1995. - link




İDİL TATARLARI
Türkiye Türkçesi'ne Aktaran: Doç. Dr. Mustafa Öner
PDF












Back in time , All Turks were called by the Russians and the west scholars who lived there (see map) as Tartars. They are the Turks. That's why the readers get confused when we say "The Turks are a great family".....Today scholars must use: Kipchak Turk-Oghuz Turks-Tartar Turk, Cuman Turk, Hun Turk, Seljuk Turk, Safavid Turk, Kazak Turk, Türkmen Turk, Kyrgyz Turk, Uzbek Turk.........










Baykuş ; tıpkı Athena'nın , İştar'ın sembolü gibi....Truva'da bulunan baykuş vazolar gibi....(Schliemann derki : Yunanlılar Truvadan almıştır...)
ve Ejderha/Yılan/Grifon









_____________________________



21 Şubat 2015 Cumartesi

BOZKIR KAVİMLERİNDEN AZLAR




M.Ö. VII-VI. yüzyıllara varan tarihi geçmişi ile İskitlerinSakların etnik kökeni önemli bir tartışma konusudur. İskitlerin kurganlarında ve kültürel hayatlarında tespit edilen özellikler Merkezî Asya’dan gelen bir kavim olduklarını açıkça ortaya koymaktadır. Araştırmamızda İskitlerin hangi boylarında Türk, hangilerinde İran etnik dokusunun hâkim olduğu konusu (etnonim ve kültürel unsurlarla) aydınlatılmaya çalışılmıştır. 






M.Ö. I. bin yıllarında Avrasya’nın geniş alanlarında, Kara Deniz’in kuzey tarafından, Merkezî Asya’nın iç bölgeleri ve Güney Sibirya’ya kadar olan sahalarda ilk göçebeler yaşıyorlardı. Tarihi kaynakların verdikleri haberlere göre, bu göçebeler birbirlerine çok benziyorlardı. Kendi etnik isimleri olmasına rağmen yabancılar sık sık onları başka bir ad ile tesmiye ediyorlardı. Hellenler (Eski Yunanlılar) bu göçebeleri “sküz” şeklinde isimlendiriyordu, Ahamenid dönemindeki eski İranlılar ise “sak” diye tanımlanırlardı.

Tarihi kaynakların verdikleri haberler, arkeolojik araştırmalar ile de teyit edilmiştir. Asya’da bulunan İskit kurganlarının (1), Avrupalı İskitlerin kurganlarına göre daha eski olduğu son dönemlerde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur. Bilhassa bu, Güney Sibirya’da (Tuva’da) bulunan Arjan Çarlığ kurganına ait araştırmanın verilerinden sonra daha da açık bir şekilde belli olmuştur. Arjan’ın tarih ilminde şu ana kadar malum olan en eski İskit kurganı olduğu tespit edilmiştir. Bu mezarın araştırılmasından sonra İskit-Sibirya kültürlerinin orijini meselesinin tekrar çözümü gereği doğmuştur.

İskit ve Sak probleminin araştırılmasında elde edilen muvaffakiyetlere ve bütün yapılanlara rağmen birçok şey daha halledilememiş durumdadır ve zikredilen konuları araştırmayı gerektirmektedir. İskit-Sibirya âleminin kültürlerinin orijininin araştırılmasında İran faktörü fazla önemsenmiştir. Bu tez, arkeologlar arasında daha çok benimsenen kabule yakındır. Önceden İskit-Sibirya kültürünün ve sanatının teşkilinde Avrupalı İskitlerin etkisinin yüksek olduğu kabul edilmekteyken, günümüzde ise onların İskit-Sibirya âleminin kıyısını oluşturdukları söylenmekte ve baskın rol Sayan-Altay (Güney Sibirya) İskitlerine verilmektedir. 

İlmî araştırmalara göre, İskit-Sibirya âleminin ahalisi aslen, dili ve antropolojik tipi yapısıyla çeşitlidir. Bir çok ilim adamının fikrine göre Asyalı İskit-Sakların arasında çok sayıda Türk kabilesi ve oymağı vardır (Memiş, 293:565-566). Bu tezi savunanlar arasında F. Hirt, K. Siratori, Markvart, P. Pelyo, V. V. Radlov, N. A. Aristov, Yakinef (Biçurin), H. Vamberi, Jirar de Rialle, Kanningem, A. N. Bernştam, Yu. A. Zuyev, K. İ. Petrov, L. S. Klein, G. E. Grum-Grjimaylo ve başkaları vardır (Radlov, 1893:126;Aristov, 1896:277-456;Bernştam, 1951:55-56; Şahmatov, 1950).

Tarih ilminde “eski göçebeler” dönemi, M.Ö. VI-III. asırlar arasına tarihlenir. Ona kadar olan zaman dilimi “ilk göçebeler” dönemi olarak görülür. Bu tarihleme arkeoloji ilminin tasnifine dayanmaktadır. “İlk ve Eski göçebeler” döneminin araştırmalarında arkeolojinin çok büyük bir önemi vardır. Eski göçebeler dönemi tarihte İskit-Sak dönemi olarak mı yoksa İskit-Sibirya alemi olarak mı kabul edilmelidir ? İskit-Sak göçebelerine ait olan karakteristik hususiyet, “İskit Triadası”dır (2). (O üç parçadan oluşur: silah malzemeleri, atlı teçhizat ve şekil sanatındaki hususi bir stil).

İskit-Sibirya âleminin ahalisinin kökeni araştırılırken aslı bir olan göçebe kabileler ortaya çıkar. Onların hem kültür hususiyetleri hem de antropolojik tipleri aynıdır. Bu göçebelerin yerleştikleri topraklar, Aral Denizi’nden doğuya, Tengri Dağları, Yedi Su, Doğu Kazakistan, Dağlık Altay, Güney Sibirya ve Tuva’ya kadardır. Bu bölgelerde tespit edilen arkeolojik abidelerin esas hususiyetleri aynıdır. Demek ki onları vücuda getiren kabilelerin kökenleri ve asılları birdir. Antropoloji ilmi açısından da bu bölgelerde yaşayan göçebelerin fiziki yapıları aynı tiptedir. Onların arasında Mongoloid antropolojik tipin karışımı da vardır. Araştırmalara göre bu tür antropolojik yapı, Merkezî Asya’nın doğu tarafındaki bir sahada belirli bir zaman dilimi içinde teşekkül edip, sonra diğer bölgelere yayılmıştır (Ginzburg, 1972:139-140;Martinov, 1986:59; Çlenova,1967:216; Tolstov,1962: 20; Rudenko, 1952:20).

Bu göçebelerin aslının bir olduğu onların etnonimikasından net bir şekilde tespit edilebilmektedir. Onların etnik isimleri araştırılırken az (as)- unsuru ve o ad ile bağlı olan eklerde başka eski Türk kelimeleri bulunur. 

İlk antik Yunan kaynaklarına göre bizim merak ettiğimiz topraklarda İssedonlar, “Bir Gözlü Arimaspiler” ve efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” yaşıyordu. Herodot (M.Ö. V. asır) bu malumatları “Arimaspiya” destanına dayanarak haber vermektedir. Araştırmalara göre bu edebî eser sağlam tarihî ve coğrafî vak’alara dayanmaktadır. 

İlmî araştırmalara dayalı olarak Arimaspilerin Doğu Kazakistan’da oturan göçebeler olduğu bilinmektedir, efsanevi “Altını Muhafaza Eden Akbabalar” ise Dağlı Altay İskitleridir (?). “Altını Muhafaza Eden Akbabalar» tabii olarak bilindiği üzere Dağlı Altay İskitlerinin efsanevi adıdır.

Bunun dayandığı esaslar vardır. Eski zamanlarda Dağlı Altay’da altın çok miktarlarda çıkarılmıştır. Dağlı Altay İskitleri’nin kurganlarında (mezarlarında) akbabaların çeşitli şekillerdeki tasvirleri bol miktarda görülür.

Dağlı Altay İskitleri’nin erkekleri, akbabalarında kullandıkları ve resimlerinde yer alan serpuşları takarlardı. Orta Çağ’da akbabaların tasvirleri, Altay bölgesi ile bağlantılı olarak değerlendirilmiştir. El İdrisî’nin hazırladığı Arap haritasında dünya üzerinde (1154 yılında) Altay mıntıkasında esirleri hırsla yiyen Akbabalar resm 
edilmiştir (Hennig, 1961:C.I:99).

Ünlü Sovyet tarihçisi ve arkeolog, Prof. Dr. S. İ. Rudenko’nun fikrine göre Altay İskitleri eski Çin kaynaklarında «Yüeçi-Yue chih» diye anılmaktadırlar (Rudenko 1960:176). Yüeçiler, Asyalı İskitlerin Pazırık kültürüne mensup olan kabileler ile bağlantılıdır (3). Onlar, oldukça geniş topraklarda yaşamışlardır. Onlar, Güney Sibirya (Altay, Tuva), Doğu Kazakistan ve Cungarya sahasında meskundurlar. Araştırmacıların iddialarına göre Yüeçiler, Doğu İskit dünyasının hükümdarları olmuşlardır.

Onlar, yönetim şekillerini birçok bölgede hakim hale getirmişlerdir, Eski Çin ve Hind-İran dünyası ile bağlantı kurmuşlardır (Elnitskiy, 1977:88;İstoriya Sibiri, 1968:C.I:228;Rudenko, 1952:257). G. E. GrumGrjimaylo’nun fikrine göre eski Çin kaynaklarındaki «Yüeçi» ıstılahı rekonstrüksiyonda “arsi” etnik ismini vermektedir (Grjimaylo, 1926:C.II:256). Bizim fikrimizce “arsi” etnik ismi “ar ve as” (4)  kısımlardan meydana gelmektedir. Araştırmalara göre “ar” kelimesi aslen eski Türk “ar, eri, er” kelimelerine aittir (Kelmakov, 1970:191). Ar, “eri, er, “erkek, er” manasını verir. Eski Türk döneminde “ar” ıstılahı bazen de etnik isim olarak kullanılmış ve anlamı zamanla daha da genişlemiştir. Az(as) olursa etnik ad olarak kabul edilmesi lazımdır. 

Y. A. Zuyev’in araştırmasına göre Yüeçi (Yuyedi) rekonstruksyonu “az” etnik ismini vermektedir (Zuyev, 1960:107). Azlar eski Türk tarihinde çok iyi bilinir. Antik yazar Strabon’da (Coğrafya, XI:8, 2) Azlar “asi” diye anılmaktadırlar. Onlar (Az’lar) M.Ö. II. asırda Sır-Derya’nın kuzey taraflarından gelen ve Maveraünnehir’deki Yunan-Baktriy (Baktiriya (5)) Devleti’ni tamamen yok eden göçebeler arasında yer alan büyük bir kabiledir (Drevni Avtorı, 1940:101).

İşte bu göçebeler Yüeçiler’dir. Bu mesele tarih ilmine göre açıkça tespit edilebilmektedir. M.Ö. II. asırda “Büyük Yüeçiler” doğudan Yedisu’ya geldiler ve Maveraünnehir’deki Yunan Baktriana Devleti’ne son verdiler. Antik yazar Pliniy, Kaspiy Denizi (Hazar Denizi) tarafında “abzoy” adlı boyu zikretmektedir (Pyankov, 1964:124-125). Abzoy, bizim fikrimize göre iki parçadan yapılan bir tamlamadır, yani “ab (ob)” İran dilinde “su, ırmak”, az (as) ise etnik isimdir.

Aral-Hazar denizine yakın olan topraklarda eski dönemlerde küçük ırmak ve sular çoktur. O bölgelerde oturan kabile ve oymakların etnik isimlerinde “ab(ob)” kelimesi sık sık kullanılmaktadır. Ab (ob) İran dilinde (su, ırmak, çay, nehir) anlamını bu şekilde vermektedir. Ama, bizim merakımızı celbeden bölgelerde ilk ve eski göçebeler döneminde etnik olarak ahali çeşitlilik arz eder. O topraklarda, Frak-Kimmer, Hind-İran etnik gruplarına mensup olan boylar, kabileler ve doğudan gelen eski Türk oymak ve aşiretleri karışık şekilde yaşamışlardır. 

Bu durum hem arkeolojik hem de antropolojik veriler açısından iyice belirgindir. Azlar hakkında Orta çağ’a tarihlenen Orhun Türk yazıtlarında da haberler vardır (Malov, 1951:67). Az unsuru, Orta çağ’da bilinen Batı Türk konar-göçerlerinin arasındaki Türgeş (Türgiş) kabilesinin etnik isminde de yer almış olabilir. Onun etimolojisi, bizce Türk (etnik isim) ve az(as) (etnik isim etnonim), yani Türk – as, Türkas, Türgis” dir (6).

“Zeynu’l Ahbar’da” (XI. asır) ve «Hududu’l-Alem”de (X. asır) Türkeşlerin sonradan Tuhsi ve Az’lar şeklinde parçalanmış olabilecekleri hakkında haberler vardır (Bartold, 1968:C.V:585). Yine, Kara Tatarların arasında da “Tirges” kabilesi vardır (Radloff, 1929:10). Telengut ve Açkestimlerin arasında tört as (dört as) oymağı vardır (TAEE, 1959:C.III:36). Az kabilesi Özbeklerde (Potanin, 1881:Vıp II:39), 

Volga’daki (İtil’deki) Tatarlarda arasında da mevcuttur (Potanin, 1881:Vıp II:39). Aslar hakkında İbn-Batuta da haber vermektedir. Onlar, Kıpçaklar ile Saray şehrinde yaşamışlardır (SSSR 1951:156). Doğu Türkistan’da Hoton bölgesinde “Yas” boyu vardır (Grjimaylo 1926:C.III:277). İşte bu Yas, “az(as)” ıstılahının devingenli şekli olabilir.

Antik Yunan kaynaklarındaki Arimaspiler ilmi araştırmalara göre, Tarbagatay dağlarına bitişik olan topraklarda, İrtiş nehrinin kaynak cihetinde, Zaysan gölünde ve onun doğu tarafındaki bölgede meskundurlar. Arimaspi ıstılahında eski Türkçe’deki “arima”s kelimesinin eski yapısını ya da devingenli şeklini görebiliriz. Arimas eski Türkçe “arim” (ayrım, ayırma) kelimesi ve “az(as)” etnik isminden oluşabilir, yani arim-az(as), arimas-“diğer, öbür, farklı ayrı olan Azlar” manasındadır.

Bu göçebelerin etnik isimlerinin arimas olabileceği tarihi haberler ile ispatlanabilir. Antik yazar Strabon’un haberlerine göre Büyük İskender, Maveraünnehir’de bir dağı ele geçirmiştir. Onun adı “Oks (Okus) veya Arimaz” kayası diye zikredilir (Strabon, 1940:81). Kvint Kurtsiy Ruf’un verdiği habere göre: Bu dağ Arimaz’ın elindedir. Arimaz, orada 30.000 asker ile oturmuştur (Strabon, 1940:81). 

Bize göre, Arimaz bu komutanın ismi değil, o kabilenin adıdır. Eski Türk adetine göre, her boyun üyesi o boyun ya da oymağın etnik ismiyle adlandırılırdı bunun içinde “Arimaz” etnik isim şeklinde kullanılmış olabilir. Arimaspiler, hem arkeolojik hem de antropolojik açıdan Pazırık kültürüne mensup olan göçebelerdir ve Dağlı Altay İskitleri ile aslen aynı köktendir. Bu yakınlık etimoloji açısından da izlenebilmektedir. 

Eğer Dağlı Altay İskitleri (Yüeçiler ?) “az (as)” olarak kabul edilebilirse, Arimaspiler de onların bir kısmı, parçası olabilecektir. Ahemenid dönemindeki eski İran yazıtlarında Maveraünnnehir’in göçebe kabile ve aşiretleri “sak” diye isimlendirilmektedir. İlk yazıtlarda ancak Saklar vardır (Durmuş, 1993:2-5) ama sonrakilerde Sakların çeşitli gurupları-toplulukları anılmaktadır. Araştırmalara göre, Kir (Kirus) döneminde Farısîler, Maveraünnehir’in doğu taraflarında Saklar hakkında haberler almışlardır. Onlar, o dönemde yaklaşık olarak Sır-Derya’nın diğer tarafındaki topraklarda yaşamışlardır (Pyankov, 1968:17). Sonra, I. Dari (Darius) döneminde Farısîler, Saklara benzeyen göçebelerin birkaç grubu ile karşılaşmış ve onlara sak adını vermişlerdir, yani “sak” ıstılahı genel bir manada kullanılmıştır.

Haumavarga–Sakları bir kaynağa göre Yedisu, Tengri-Dağları ve Pamir’in kuzey tarafına kadar olan topraklarda yaşıyorlardı (Bernştam, 1951:9). Tigrahauda–Sakları, Hazar Denizi’nin doğu tarafında, Aral Denizi’nden Sır-Derya’ya kadar olan yerlerde oturuyorlardı (Pyankov, 1964:C.III). Başka bir bakış açısına göre Tigrahauda–Sakları, Saş’ta (Taşkent), Tenri-Dağlarında ve Yedisu’da yaşıyorlardı (Grigoryev, 1871:7). Paradaraya-Sakları tarih ilminde kabul edilen genel fikre göre Kara Deniz İskitleri’dir (Grigoryev, 1871:7). Bizim fikrimize göre “sak” ıstılahı eski Türk “asık” etnik isminin flektif şeklidir, yani “asık, (a)sık, sak” anlamındadır. 

Sak etnonimi flektif dillerde konuşan etnik topluluklara istimal edilebilirdi, işte bunlarda Hind-İran etnik grubuna mensup olan boylar ve kabilelerdir. Gerçek Saklar, Yedisu ve Tengri-Dağları bölgesinde yaşıyorlardı. Onların merkezi sahası Yedisu arazilerini içine alır. Sır-Derya nehrinin sahillerine bitişik olan topraklarda ve o nehrin orta akımından denize kadar Hind-İran etnik grubuna ait olan çok sayıda oymak ve kabile yaşıyordu.

Onlar, Sakların boylar birliğinde yer alırdı. Saklar, bu boylar birliğinin eski Türk özeğidir. Onların etnik ismi “azık (asık)” olabilirdi. Kıyıdaki yabancı göçebeler kendi dillerinin kanunlarına göre “azık (asık)” etnik ismini “sak” diye söylüyor olabilirlerdi. Bu şekilde o isim, Ahimenidli İranlılara ulaşmıştır.

Azıklar, Yedisu’da oturuyordu ve aslen Yüeçiler (?) ile bağlantılıydılar. Onların kültürel yapılarını şekillendiren asıl hususiyetler aynıdır. Antropoloji açısından da bu göçebelerin kökeni ve aslı bir fizikî yapıya dayanmaktadır. Onların akrabalığı, etimoloji açısından da tespit edilebilmektedir.

Tarih disiplininin tespitlerine göre, Yedisu ve Tengri Dağları’nda yerleşen Sakların arasında güçlü bir eski Türk özeği olduğu bilinir. Mesela, ünlü bir tarihçi ve arkeolog olan Profesör A. N. Bernştam bu tezi savunanlardan biridir (Bernştam, 1951:90).

Azıklar, tarihi kayıtlarda çokça geçmektedir. Azıkların Orta çağ’da Batı Türklerinin (Onok budun) Nuşibi-Nişibu dalının bir boyu olduğu iyice bilinmektedir. Çin kaynaklarında “Asigi” diye zikredilir (Abramzon, 1959:C.III:36). Azık kabilesi günümüzde Kırgızlar ve Altaylar arasında da mevcuttur (Radloff, 1929:543;Grjimaylo, 1926:C.III:543). Yedisu’da, Almatı’nın doğusundaki “Issık” adındaki bir yerde İskit-Sak dönemine ait olan çok sayıda kurgan vardır. İssık toponimi (yer adı) asık etnik ismi ile bağlı olabilir, yani İssık ve Asık bir ıstılahın devingenli şekilleri olabilir.

Kazakların Kiçi (Küçük) Cüz’ünde İsık kabilesi vardır (Aristov, 1896:384). Güney Sibirya’da, Münusa-Minusin arazisinde İzıh-Tah denen bir yer adı vardır (Kzlasov, 1960:75). Yine aynı şekilde Orhun Türk yazıtlarında İzgil adlı kabileler mevcuttur (Bartold, 1968:C.V:302,324).

İzgil adı bizim fikrimize göre eski Türk azık ve il(el) kelimesinden gelmiş olabilir, yani azık – il (el), azıkil (azık el), a z(ı) kil, izgil= azık eli (kabilesi, oymağı) anlamına gelmektedir. Antik yazar Herodot’ta da (Tarih, III:89-94) bu, ad benzerliğiyle Hazar ve Aral denizlerine yakın olan ıslı, ırmaklı topraklarda azık’lar “pavsikai” diye anılır denmektedir (Drevni Avtorı, 1940:36). Pavsikai, abasık (obasık) ıstılahının flektif şeklidir, yani abasık, obasık, (a) basık, basık, pasık, pavsik”tir. Abasık (obasık) ismi ab(ob) kelimesi (İran dilinde- “su, ırmak, çay”) ve asık etnik isimden yapılmıştır, yani ab (ob)-asık, abasık, obasık – “sulu, ırmaklı Azıklar” anlamını verir.

Strabon’da (Coğrafya, VII: 3) Azıklara “yazig” diye işaret edilmektedir (Latişev, 1947:200). Bu haberlere göre onlar, Kara Deniz ve Azak (Azık) denizine yakın olan bölgelerde yaşıyorlardı. Strabon’da Azıklar farklı şekillerde de anılmaktadır. Bir yerde zig (zik) şekli vardır, başka yerde ise apasiak diye işaret edilmektedir (Latişev, 1947:189;Drevni Avtorı, 1940:93). Zig (zik) şekli azık etnik isminin flektif şeklidir, yani azık, (a) zık, zik (zig). Apasiak olursa abasik ıstılahı olma ihtimali vardır, yani abasık, apasik, apasiak – “sulu, ırmaklı Azıklar” anlamını verir. Apasiaklar hakkında antik yazar Pliniy de (Genel Tarih, X:48) haber verir (Drevni Avtorı, 1940:84). Aynı yazarın diğer eserinde (Tabii Tarih, III:42) Apasiaklar pezik şeklinde anılmaktadır, başka bir yerde ise psak diye geçmektedir (Drevni Avtorı, 1940:85,126-127).

Pezikler, Ptolemey’de (Coğrafya, IV:12) Okus dağlarının yanında anılmaktadırlar (Drevni Avtorı, 1940:125). Zikredilen eserin diğer bir yerinde (Coğrafya, VI:5) Azık dağları zikredilmektedir (Drevni Avtorı, 1940:12). Azık ve az etnik isimleri ile Kara Deniz İskitlerinin adı bağlantılı olabilir. İskit, yani sküz ihtimali eski Türkçe’de askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır, yani “askız, (a)skız, skız, sküz”dür. Askız, bizce asık ve as(az) etnik isimlerinden teşkil edilmiştir, yani “asık-az, asıkaz, as(ı)kaz, askız” şeklindedir.

Kara Deniz İskitleri hakkındaki ilk bilgilerde onların etnik ismi Asküz diye geçmektedir (M.Ö. VII. asırdaki Asuri kaynakları) (Latişev, 1947:266). Daha sonra, M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında bu göçebeler sküz diye isimlendirilmektedirler. İşte, bu “sküz” ün ihtimal Askız etnik isminin flektif şekli olması lazım gelir. Aksız boylar birliği azık ve az oymak-kabilelerden teşkil edilmiş olabilir. Türkiye’deki Urmiya gölü bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalar bu düşünceleri ispat etmektedir.

Orada İskitlerin Sakkız veya Sakkez adındaki kurganları vardır. Sakkız veya Sakkez, tabi olarak Askız etnik ismin flektif şekli olmalıdır. Kara Deniz İskitlerinin arasında Orta Asyalı Sakların (Azıkların) olduğu arkeolojik araştırmalar ile delillendirilebilmektedir.

Kara Deniz bölgesindeki İskit tepelerinde Orta Asyalı Saklara ait olan hususiyetler mevcuttur (Çernikov, 1965:67). Bunun dışında Yüeçilere (Azlara ?) ait olan hususlar da vardır. Mesela, Kiev bölgesinde (Ukrayna), Doğu Kazakistan’daki Çilikta kurganına tamamıyla benzeyen İskit tepeleri bulunmaktadır (Çernikov, 1965:67). Demek ki, ilk Kara Deniz İskitlerinin (Askızlar), asık (sak) ve az (yüeçiler) kabilelerinden, oymaklarından teşkil edilmiş olması mümkün görünmektedir.

Yaklaşık olarak M.Ö. VIII veya VII. asrın başında Askızlar Batı’ya, Kara Deniz’in kuzey taraflarına geçmişlerdir. M.Ö. VII. asırda İskitlerin ülkesi vardı ve İskitlerin hükümdarı sık sık anılırdı (Latişev, 1947:270-271). İlk Kara Denizli İskitlerin, Merkezî Asya’dan geldiği tarih ilmince sabittir. Arkeoloji araştırmalarına göre M.Ö. VII-V. asırlara kadar İskitlerin boylar birliğinde Merkezî Asya’dan gelen konar-göçerler hükümdarlık yapıyordu. Ama, M.Ö. V. asırdan başlayarak yönetim yerli etnik grupların eline geçmiştir. 

İskitlerin (Askız) boylar birliğide kavim, köken ve etnik yapı yönünden çeşitlilik arz etmekteydi. Genelde, Frak-Kimmer, Hind İran, Fin Ugor-Ogur etnik gruplarına mensup olan oymak ve kabilelerden müteşekkildi. M.Ö. V. asırda eski Türkçedeki (aglütinativ) askız şekli yerine sküz (flektif) şekli görülür. Kara Deniz İskitlerinin eski Türk özeği zamanla azınlıkta kalmış ve yönetimi kaybettikten sonra diğer kabile ve oymaklar ile karışmıştır. Askızlar, Kara Deniz göçebelerine “İskit Triadasın”ı doğudan getirip, dağıtmışlardır. Orta çağ’da Yedisu’da “askes” göçebe kabileleri vardır (SSR, 1984:C.I:436). Askesler, Batı Türk Kağanlığı’nda yönetimin başında bulunan oymakların biridir. 

Güney Sibirya’da Askız ırmağı vardır. Orada aynı isimle Askız köyü de mevcuttur (Radloff 1887). Az etnik ismi ile Oğuz etnik isminin aslı da bağlantılı olabilir, bu konu hakkında da çalışmalar vardır. Linguistik açısından oğuz (okus) şekli eski Türk ok(oğ) kelimesinden (dalı-kolu, oymak manasında) ve az(as) etnik isminden oluşabilir, yani ok(oğ)-az(as), okas(oğaz), okus(oğuz) şeklindedir (7).

Tarihi kaynaklarda eski konar-göçer dönemde Maveraünnehir’de Oğuz adı ile işaret edilen göçebe kabileler anılmaktadır. Arrian (Aleksandr’ın Anabasisi, VII:10) Amu-Derya veya Sır-Derya tarafında Uksi adlı göçebeler hakkında malumatlar vardır. 

Büyük İskender onlar ile karşılaşıp hakimiyet altına almıştır (Drevni Avtorı 1940:58). Bu konar-göçer oymaklar elbetteki Oğuzlardır. Pliniy ve Stefan Vizantiyskiy onları, augas diye ifade etmektedir (Tolstov 1948:244).

Antik kaynaklarda Amu-Derya nehri Okus diye adlandırılır. Bu isim (Okus, Oks) oradaki uksi, augas, okus kabilelerinin adıyla bağlantılı olabilir. Ptolemey (Coğrafya, IV:12) Yaksart (Sır-Derya) tarafında Okus dağlarını işaret eder (Drevni Avtorı, 1940:125). Ptolemey, o haberlerde Okus gölü hakkında da bilgi verir (Drevni Avtorı, 1940:125). Türklerde Amu-Derya nehri XIV-XVI. asırlara kadar Okus diye adlandırılmıştır (Tolstov, 1962:8). H. Vamberi’nin fikrine göre Oks (Amu-Derya) Türk kelimesidir ve nehri ifade etmektedir. 

O, Oks’un İran ve Turan’ın eski sınırı olduğunu belirtir (Vamberi, 1873:C.I:11-12). Orta çağ’da Oğuz (Uğuz) adlı Türk kabilesinde oymaklar çoktur.

Az etnik ismi ile aslen usun etnik ismi de bağlantılı olabilir. Bizce, usun etnik ismi asan etnik isminin devingenli şeklidir. Asan, as (az) eski Türkçe’de çokluk anlamı veren n ekinden yapılabilirdi; yani as(az) – n, as(a)n, asan – “azlar” anlamındadır. Çokluk anlamını veren n eki eski Türklerde, bazı lehçelerde yer alırdı. Asanların ve Usunların bu Yüeçiler ile akraba olmaları şüphesizdir. Hatta Asan ve Usunlar ilk zamanlarda Yüeçilerin (Azların ?) bir kısmı, parçasıdır. 

Asanlar, Büyük Yüeçilerin arasında anılmaktadır. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, M.Ö. II. asırda doğudan Maverunnehir’e Büyük Yüeçilerin boylar birliği gelmiştir. M.Ö. 160-140’lı yıllarda Yunan Baktriana Devleti’ne saldırarak tamamen yok etmişlerdir. Büyük Yüeçilerin arasında Asanlar isim olarak geçmektedir. Pompey Trog, onları Asian diye ifade ediyor (Drevni Avtorı, 1940:101).

Strabon ise, Asanlar’dan apasian veya pasian diye bahsediyor (Drevni Avtorı, 1940:18). Pasian adı Apasian ihtimalinin flektif şeklidir. Apasian – “sulu, ırmaklı Asanlar” manasına geliyor. O, ab (ob) – (İran dilinde“su, ırmak” manasındadır) ve Asan etnik isimidir, yani ab-asan, abasan, abasian şeklindedir.

Tarihi kaynaklarda Asanlar, Saklar ile birlikte anılmaktadır. Mesela, Strabon (Coğrafya, XI:8,4) bu konuda haber vermektedir: Saklar, Ermenistan’daki en iyi toprakları ele geçirip oraları Sakasana diye adlandırmışlardır (Drevni Avtorı, 1940:18). Arrian ve Pliniy, sakasan adlı oymak ve kabile hakkında bilgi vermektedir (Drevni Avtorı, 1940:42;Elnitskiy, 1977:200-201). Sakasan, Sak ve Asan etnik isimlerinden oluşan ıstılahtır. XII-XIII. asırlarda Hazar Denizi’nin kıyılarında yer alan Saksin veya Sohsin ülkesi ve şehri anılmaktadır (Bartold, 1968:C.V:601). Kazakların Küçük Cüz’ün Dört Kara kabilesinde Saksan kolu vardır (Aristov, 1896:380). Ptolemey (Coğrafya, IV:2) Oks nehrinin yanında, Harezm tarafında oksian adlı boylardan bahsetmektedir (Drevni Avtorı, 1940:125). 

Oksian ıstılahı ok(uk) kelimesi asan etnik isminden oluşabilir, yani ok(uk) – asan, okasan, ok(a)asan, oksan, oksian – Asanların oğu (dalı) anlamındadır. Başka bir ihtimal: oksian ıstılahı okus etnik isim ve eski Türkçe’deki çokluk manasını veren –n ekinden oluşabilir, yani okus (oğus)-n, okus-n, okus(a)n, oksan, oksian – “okuslar (Oğuzlar)”  anlamındadır.

Eski Çin kaynaklarında Tanrı dağlarında Kaşgar’ın kuzey-batı tarafında Hüsün Beyliği zikredilmektedir (Yakinef, 1851:C.III:48). Hüsün işte üsün etnik ismin spirantlı şeklidir, yani (h)üsün, hüsündür. Hüsün diye işaret edilen kabileler tarihte (Çin kaynaklarında) yer alır. 641 yılına ait olan olaylarda Hüsünler ğyeğu (Kırgız) ve Çumugun ile birlikte anılmaktadır.

Çin kaynaklarında Gök Türklerin yönetici boyu Aşina diye adlandırılmaktadır. İlmî araştırmalara göre Aşinaların gerçek etnik adı Çin kaynaklarında verilen şekle tam olmasa da, çok yakındır (Klyaştorniy, 1961:112). Bizim fikrimiz boyunca Aşina ıstılahı eski Türk asan etnik isminin Çince versiyonudur. Kazakların Küçük Cüz’ünde İssen-Temir kabilesi vardır (Aristov, 1896:379). 

Çumekey veya Çuman aşiretinin (SırDerya ve Tele Gölü’nde otururlar) bir kolu Asan adındadır (Aristov, 1896:382). Kazakların Orta Cüz’ünde Üsün kabilesi vardır (Aristov, 1896:367).Yine, Serkes kabilesinde Kusun oymağı vardır (Aristov, 1896:380). Kusun, üsün etnik isminin spirantlı şeklidir, yani “(h)üsün, hüsün, küsün”dür. Biruç boyunda İsangul adlı kol-tarmak vardır, orda Asan ve Üsün oymakları yer alır (Aristov, 1896:380). 

Kazakların Küçük Cüz’ünde Cinkalıç kolunda Asan boyu vardır, Urus kolunda Asan ve Üsün boyları yer almışlardır (Aristov, 1896:384). Kazakların Ulu Cüz’ü de Usun veya Uysun diye adlandırılır. Bu durum tabii eski konar-göçerler dönemindeki Üsünler ile bağlantılıdır.

Güney Sibirya’da Minusin ve Abakan bozkırlarında Asan veya Assan kabileleri yaşarlardı (Radloff, 1929:21). Hotonların arasında Hasn boyu bulunuyor (Grodekov, 1889:C:I:17). Hasn işte Asan etnik isminin spirantlı şeklidir. Aynı adla, Kırgızlarda, Tekes sahillerinde oturan Buğu (8) kabilesinde Asan-tokum boyu vardır (Radloff, 1929:20). Doğu Kazakistan’da Caysan toponimi ve Caysan gölü vardır. Caysan ıstılahı eski Türk cay (yer, toprak anlamında) kelimesidir ve asan etnik isminden teşkil edilmiş olabilir, yani cay-asan, çay(a)san, caysan – “Asanların (veya azların) yeri ve toprağı”dır. Orta çağ’da Kıpçak kabilelerinin arasında Cersan boyu anılmaktadır (Aristov, 1896:367). Cersan ve Caysan ıstılahının manaları aynıdır. Kazakların Ulu Cüz’ünde Sarı üsün boyu vardır (Grjimaylo, 1926:C.II:277).

Doğu Gök Türk Kağanlığı’nda yönetime yakın olan diğer Türk kabilesi, Çin kaynaklarında “Aşide” (A shih-te-Aşite) şeklinde verilir. Aşide bilimsel araştırmalara göre rekonstrüksyonda Oset veya osset etnik ismini verir. Oset, işte bu çok eski etnik isimdir. O, İskit-Sak dönemindeki göçebe kabilelerin etnik ismi olarak tarihi haberlerde anılır. Onlar, bu haberlere göre yaklaşık olarak Sır Derya’nın kuzey tarafında yerleşmişlerdir. Antik tarihi kaynaklarında bu göçebeler, issed ve issedon (assedon) şekillerinde görülür (Elnitsky, 1977:77-78). 

İssed elbette Asat’tır. İssedon ihtimali bizce asatan olabilir. Asatan ıstılahı asat etnik isminden ve çokluk manasını veren eski Türkçe –n ekinden oluşabilir, yani asat-n, asat(a)n, asatan – “asat’lar” manasındadır. Asat ve asatanlar aynı boylar birliğidir. 

Asat etnik ismi as ıstılahı ile bağlı olabilir. Eğer, as unsuru etnik isim olursa, at unsuru eski türkçe ad (isim anlamında) kelimesi olabilir, yani as-ad (at), asat – “ismi az (adı az)” anlamına gelir. Linguistik açısından bu ihtimal gerçekleşebilir. Tarihi açıdan İssed ve İssedonlar, Arimas ve Yüeçiler ile bağlantılıdır. Demek ki, iset (asat) ve issedonlar (asatanlar) eski Türk göçebeleri olabilir.

Pliniy, Sır-Derya’nın kuzey tarafında İst veya Gist (hist) kabilelerini işaret etmiştir (Hennig, 1961:C.I:23). İst işte bu asat’tır. Hist veya gist ıstılahı asat etnik isminin spirantlı şekli olabilir, yani (h)asat, has(at), hast, hist, gist. Kazakların Orta Cüz’ünün Cumuk kolunda Istı kabilesi vardır (Aristov, 1896:357). Istı işte bu Asat’tır.

Demek, ilk göçebeler döneminde Merkezî Asya’nın veya Güney Sibirya’nın bir bölgesinde göçebe medeniyeti yapılandırılmıştır. Tabii bu çok eski Türk medeniyeti olarak bilinir. Bizim fikrimize göre “İskit Triadası” buradan çıkmaktadır. İlk göçebeler döneminde o bölgelerde göçebelerin boylar birliği teşkil edilmiştir. Onların etnik ismi Az- idi. Sonra Azlar başka topraklara yerleşmişlerdir. Maveraünnehir’de, Az göçebelerinin ayrı kabileleri Hind-İran, Frak-Kimmer etnik gruplarına ait olan oymak ve boylarıyla karışmıştır. Genelde bu, Sır-Derya nehrinin sahillerine bitişik olan topraklar ve o nehrin mansıbındaki, Aral Denizi’nin kıyısındaki bölgelerde meydana gelmiştir.

Az goçebelerinin bazı gurupları, M.Ö. VП. asırda Kara Deniz’in kuzey bölgelerine gitmişlerdir. Sonraki dönemlerde ise M.Ö. V. asırda Eski Yunan kaynaklarında “sküz” diye adlandırılmışlardır. Ìlk Avrupalı İskitlerin (M.Ö.VП-V asırlar) Asya’dan geldikleri tarih ilminde sabittir. İlk Avrupalı İskitlerin kültürünün Dağlı Altay ve Doğu Kazakistan göçebelerinin kültürlerine ait olduğu, arkeolojik araştırmalarla çoktan ortaya konmuştur. 

Etimolojik araştırmalara göre İskitlerin gerçek etnik adı Az (as) ıstılahından ve diğer eski Türk unsurlarından teşkil edilmiştir. 




Dr. Kılıç OSMANOV
Arabayev Kırgız Devlet Pedegoji Üniversitesi, Şarkiyat Fakültesi Öğretim Üyesi.  (Kırgız Türkçesi’nden Aktaran-İlmî Redaktör: Dr. Mustafa KALKAN tarafından hakemlerimizin eleştirileri ve yazarın Kırgız Türkçesiyle yazdığı cevaplar metne dahil edilmiştir). 


1- Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in açıklamalarına göre Asya’da bulunan eski kurganların tamamına İskit kurganları denmesi doğru değildir bunların çoğu Hun kurganlarını oluşturmaktadır. Kılıç Osmonov, bu tezi kabul etmekte ve Asya’da bulunan eski kurganların tamamının İskitlere ait olmadığını doğrulamaktadır. Kılıç Osmonov’a göre bu tarihi eserler arkeoloji ilminin tespitlerine göre bir kaç gruba bölünür; 1. İlk göçebe kurganları (çok eski zamanlardan M.Ö. VI. asra kadar), 2. Eski göçebe kurganları (İskit-Sak dönemi de denilir M.Ö. VI-III. asırlar), 3. Hun veya Hun-Sarmat dönemi kurganları (M.Ö. III-II. ve diğer asırlar). Tarih ilmine yardımcı olan arkeoloji disiplini sayesinde bu eski kurganlarının çeşitli hususiyetleri iyice tespit edilmiştir. 

2- «İskit –Triadası» - İskit-Sak medeniyetine ait olan hususiyetlerdir. 
3- Yüeçilerin (Yüeh-chih) yerleşik hayat unsurlarına sahip bir kavim olduğu bilinmektedir. Aynı zamanda son yıllarda yapılan araştırmalar, Asyenik özellikler taşımalarına rağmen bu kavmin Sogdlularla etnik bağlara sahip olduklarını ortaya koymuştur. Kılıç Osmanov, bu konuda şu açıklamayı yapmıştır; Yüeçiler, Hint-İran etnik grubuna mensup olan bir kavimdir. Ama bu tezin birçok eksiklikleri vardır. Antropolojik açıdan bu kavmi teşkil eden boyların içinde Mongoloid antropolojik tipin belirgin etkileri mevcuttur. 1. Bu kavmi teşkil eden boylar batıdan gelmemişlerdir, Maveraünnehir’de yaşayan Hint-İran etnik grupları ile hiç bir alakaları yoktur. İskit-Sak medeniyetine mensup olarak kabul edilen kavimler arasındadırlar ve o dönemlerde doğudan batıya yayılmışlardır. 2. Yüeçilere (Çin kaynaklarındaki yazılış şekilleri çeşitli biçimlerde okunmaktadır) dil yönüyle bakıldığında Türk oldukları düşüncesi tarih ilminde eskiden beri kabul gören bir tezdir. Günümüzde ise tarih ilmi, onları eski Türkler olarak kabul etme eğilimindedir. Bunun çeşitli dayanakları vardır. Büyük Yüeçiler bilindiği gibi Maverunnehir’de Kuşan İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Kuşanlara ait olan tarihi kaynakların araştırılması sonucunda Türk oldukları açıkça görülmüştür. Mesela, Kuşanların hanlarının isimleri, onların kullandıkları idarî unvanlar (yabgu  unvanı (yavuga –diye de bilinir) Orta asırlarda yaşayan batı Türklerinde yabgu olarak bilinir), şehirlerin isimleri ve diğer hususiyetler bunu ispatlamaktadır. 3.Yüeçilerin İranlılara mensup olduğu görüşü, İskit-Sak medeniyetinin de İranlılara ait olduğu düşüncesine dayanıyordu. Bazı arkeologların tespitlerine göre İskit-Sak medeniyeti Asya’nın batı tarafında teşkil edilip Hint-İran kökenli boylar tarafından doğuya doğru yayılmıştır. Yüeçiler, İskit-Sak medeniyetine dahil olarak görüldüğü için de onları, Hint-İran kökenli etnik gruplar şeklinde tanımlamışlardır. Ama günümüzde yapılan son araştırmalarla bu tez, arkeologlar ve tarihçiler tarafından çürütülmüştür. 

4- Prof. Dr. Saadettin Gömeç, bu etimolojide “er” ekinin eski Türkçe metinlerde kullanıldığını ama”as” ekinin “er” ekinin yerine kullanılmış olabileceğini iddia etmenin sınır dışı bir zorlama olduğunu belirtmiştir. Türk isimlerinin etimolojileri için bakınız (Gömeç, 1992:Gömeç, 1994). Kılıç Osmonov, yönlendirilen etimolojik eleştirilerin farklı bakış açılarından kaynaklanmasına rağmen Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in tezlerini paylaştığını ifade etmektedir. 


5- Büyük İskender’in bölgeyi terk etmesinden sonra bu topraklarda kurulan Roma kökenli devlettir. 

6- Prof. Dr. Saadettin Gömeç diğer etimolojilerin anlamlandırılmasına da katılmadığı için (Türgi+s/ş şeklindedir ve “s-ş” çoğul ekidir) bu konudaki etnik isimlerin tahlilleri için tarafınca neşredilen makalelere müracaat edilmesini uygun görmektedir. (Gömeç, 1994;Gömeç, 1994). Ayrıca bu sahadaki diğer değerli uzmanların araştırmaları için bkz. (Eberhard, 1996:106, 207,209; Taşağıl, 2004:50, 119). 

7- Bu tahlilin hiçbir ilmî delile dayanmadığını ileri süren Prof. Dr. Saadettin Gömeç, etnik isimlerin etimolojileri üzerinde çalıştığı için Og (k)+z=Okuz-Oguz daki “z” burada çoğul ekidir şeklinde bir açıklama yapmaktadır. Türkiye’de hali hazırda İskitlerin tarihi üzerine çalışan iki kişiden biri (Prof. Dr. Ekrem Memiş ve Prof. Dr. İlhami Durmuş) olan İ. Durmuş bu türden kelime etimolojilerinin tahlillerini dil bilimcilere bırakmak gerektiğini belirtmektedir. 

8- Buguların tarihi ve kökenleri için bkz. (Gömeç, (t.y):42).  pdf: