10 Kasım 2013 Pazar

KIBRIS TARİHİ - THE HISTORY OF CYPRUS - 1




KIBRIS VE KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ KRONOLOJİSİ


MÖ.7000 yaşam belirtisi


MÖ.1450 Mısır Kralı 3.Tutmosis işgal eder.


MÖ.1000-750 Mısır egemenliğinden çıkar, Akalar, Dorlar ve Fenikeliler yerleşir.


MÖ.750-475 Asurlular,Mısırlılar,Persler


MÖ.475-325 Perslerden Büyük İskender’e


MÖ.325-59 İskender'in Generallerinin çekişmesi yüzünden Mısır Kralı Ptoleme hükmetmeye başlar.


MÖ.62 'de Kıbrıs’ta Roma egemenliği başladı.


395 Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı ve Kıbrıs’ın yönetimi Bizanslılara geçti.


649 Emeviler Kıbrıs Adası'nın güneyini işgal etti.


964 Bizanslılar, tekrar Kıbrıs Adası'nın tamamına hakim oldu.


1191 İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, 3. Haçlı seferi sırasında Kıbrıs’ı ele geçirdi ve Templer Şövalyeleri’ne sattı. Adadaki isyanı bastıramayan şövalyeler, adayı İngilizler’e geri verdiler. İngilizler de adayı Kudüs eski Kralı Guy de Lusignan’a sattı.


1192 1489 yılına kadar Lüzinyanlar Kıbrıs’a egemen oldu.


1426 Memlüklüler Kıbrıs’ı vergiye bağladı (Kıbrıs’ta Osmanlı egemenliğine kadar bu vergi devam etti).


1489 1571 yılına kadar Venedikliler Kıbrıs’a egemen oldu.


1571 Kıbrıs’ta Osmanlı egemenliği başladı.


22 Eylül 1572 2. Selim, Kıbrıs için sürgün fermanı ilan etti.


1796 Rigas Ferrasos isimli Rum, ilk Megali İdea haritasını hazırladı.


1814 Rusya’nın Odessa şehrinde Megali idea örgütü Filiki Eteriya kuruldu.


1821 Mora’da Yunan isyanı çıktı ve bu isyan Mısır donanması tarafından bastırıldı.


1821 Filiki Eteriya lideri Kıbrıs’a gelerek isyan hazırlığı yaptı, fakat başarılı olamadı.


1830 Yunanistan, Edirne Antlaşması ile bağımsız oldu.


1869 Süveyş Kanalı açıldı ve İngiltere Kıbrıs ile yakından ilgilenmeye başladı.


1876 Filiki Eteriya örgütü dağıtıldı.


1 Temmuz 1878 Geçici olmak ve toprak mülkiyeti Osmanlılarda kalmak koşuluyla, Kıbrıs İngiltere’ye devredildi.


1881 Yüzyıl önce çoğunlukta olan Kıbrıs Adası'ndaki Türk nüfusu, üçte bire geriledi.


1892 Kıbrıs'da, 9 Rum ve 3 Türk’ten oluşan Kavanin Meclisi kuruldu.


1894 Megali İdea’yı amaç edinen Etniki Eteriya örgütü, Yunan subayları tarafından kuruldu.


1922 Yunanistan Batı Anadolu’dan çıkarak, 1830’a göre %273 oranında genişlemiş olduğu topraklara geri çekildi.


1931 1942 yılına kadar İngilizler, adada siyasi etkinlikleri yasakladı.


21 Ekim 1931 Kıbrıslı Rumlar, Enosis için ayaklandı. İngilizler çok sert önlemler alarak ayaklanmayı bastırdı.


1942 Kıbrıslı Rumlar AKEL, Kıbrıslı Türkler KATAK partisini kurdu.


1942 Kıbrıs Türklerinin en önemli yayın organı olacak olan Halkın Sesi gazetesi yayın hayatına başladı.


23 Nisan 1944 Dr. Fazıl Küçük, KATAK’tan ayrılarak Milli Parti’yi kurdu.


1945 Kıbrıslı Türk İşçiler, Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu altında birleşti.


1946 Türkiye’de, Kıbrıs Okullarından Yetişenler Cemiyeti kuruldu.


1947 Tüm Rum partilerinden görevlendirilen temsilciler, Londra’ya giderek Enosis isteğinde bulundu. Kıbrıslı Türkler ise, iki yıl içinde iki büyük Enosis karşıtı miting gerçekleştirdi.


1947 Kıbrıs sorununu bir milli davaya dönüştürmeyi amaçlayan Kıbrıs Türk Kültür Derneği, Türkiye’de kuruldu.


1949 Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu altında KATAK, Milli Parti, Çiftçiler Birliği ve Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu birleşti.


1950 Bütün dünyada kolonilerin tasfiyesi eğilimi yaygınlaşınca AKEL ve Ortodoks Kilisesi yoğun bir kampanyaya girişti ve bir “plebisit” düzenledi. Rumların Enosis’i kabul etmesine rağmen, İngilizler bu kararı tanımadı.


18 Ekim 1950 Makarios, Kıbrıs Rum Başpiskoposu seçildi.


1954 Hürriyet Gazetesi, kurucusu Sedat Simavi’nin çabalarıyla, adadaki olaylara geniş yer vermeye başladı. Milli Talebe Federasyonu, Türkiye’nin birçok yerinde yaptığı mitinglerle Türk kamuoyu’nu harekete geçirmeye başladı.


16 Ağustos 1954 Yunanistan, Kıbrıs’a “self determination” (kendi yazgısını kendi belirleme) hakkı verilmesi için BM’ye başvurdu. BM bunu reddetti. Türkiye Hükümeti, ilk kez Rum ve Yunanlılara sözlü tepki gösterdi.


1 Nisan 1955 Yunan Subayı Grivas komutasında ve Makarios’un desteğinde, Enosis’i gerçekleştirmeyi amaçlayan EOKA örgütü kuruldu. 


21 Haziran 1955 Türklere yönelik saldırılar başladı. Birçok ev yakıldı, insanlar öldürüldü ve göçe zorlandı. Bu sadece başlangıçtı !


29 Ağustos 1955 Türkiye, Kıbrıs sorununa taraf olmayı ilk kez kabul etti ve görüşlerini Londra Konferası’nda sundu. Böylece resmen soruna taraf oldu.


1957 NATO, arabuluculuk görevini üstlenince, EOKA geçici olarak ateşkes ilan etti. İngiltere, çözüm arayışına katkıda bulunması amacıyla Makarios’u serbest bıraktı.


1957 Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk kurumları Federasyonu Başkanı seçildi.


2 Eylül 1957 9 Eylül Cephesi örgütü, örgütün yöneticilerinin bulunduğu evde bir patlama olması sonucu dağıldı.


15 Kasım 1957 Rauf Denktaş, Burhan Nalbantoğlu ve Kemal Tanrısevdi tarafından, ileride TMT’nin çekirdeği olacak olan pasif mukavemet teşkilatı niteliğinde bir örgüt kuruldu. Dr. Fazıl Küçük ve Denktaş, Ankara’ya giderek Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’dan silahlı bir direniş örgütü için destek istedi. EOKA eylemleri durmayınca, Zorlu, Genelkurmay’a gerekli talimatı verdi. Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen, Binbaşı İsmail Tansu’yu planları yapmak ve Kıbrıs’a gönderilecek subayları belirlemekle görevlendirdi.


1958 Türkiye’de bir ay içinde Taksim lehinde 53 miting gerçekleştirildi.


Ocak 1958 de Türklere yönelik saldırılar tekrar başladı ve öfke çoğaldı. Göç etmeye zorlandılar.


28 Ocak 1958 27-28 Ocak tarihleri arasında liseli Türk öğrencilerin Taksim lehinde Lefkoşa’da yaptığı yürüyüş, İngilizler tarafından sert bir şekilde engellendi. İngiliz ve Türkler arasında çıkan çatışmalar bütün adaya yayıldı.


Mayıs 1958 Binbaşı İsmail Tansu’nun hazırladığı plana uygun olarak, Yarbay Rıza Vuruşkan, Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) Lideri Bozkurt olarak, banka müfettişi kılığında üç subayla birlikte Kıbrıs’a gitti.


19 Haziran 1958 İngiliz Başbakanı Harold Mac Millan, Kıbrıs’ın İngiliz Milletler Topluluğu içinde kalmasına, fakat Türkiye ve Yunanistan’la da bağlara sahip olmasına dayalı bir tasarı sundu.


1 Ağustos 1958 Yarbay Vuruşkan, TMT’nin kuruluşunu tamamladı. TMT, Rumlar geniş kapsamlı saldırılarına başlayana kadar silahlı eylemde bulunmadı.


11 Şubat 1959 Türkiye ve Yunanistan, bağımsız bir devlette Kıbrıs halklarının durumunu belirleyen Zürih-Antlaşması’nı imzaladı.


19 Şubat 1959 Zürih Antlaşması, Londra Antlaşması adı altında Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve adadaki iki halkın liderleri tarafından tekrar imzalandı. Böylece Kıbrıs, iki halkın ortak egemenliğinde ve yönetiminde, üç ülkenin de garantörlüğünde bir ada haline geldi. Ayrıca taraflarca Garanti ve İttifak Antlaşmaları da imzalandı.


15 Ağustos 1960 ‘Kıbrıs’ın bağımsızlığına ilişkin Zürih ve Londra antlaşmaları yürürlüğe girdi. Böylece Kıbrıs, bağımsız bir cumhuriyet oldu. Türk ve Yunan birlikleri, 24 Ağustos’ta, Lefkoşa yakınlarında resmi geçit yaptılar. Askeri birlikler, Cumhurbaşkanı Makarios ile yardımcısı Fazıl Küçük tarafından denetlendi.


16 Ağustos 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası yürürlüğe sokularak Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi.


1961 1963'e kadar Rum liderliği, Türkleri adadan çıkararak Enosis’i gerçekleştirmeyi öngören, siyasi ve askeri aşamaları içeren geniş kapsamlı Akritas Planı’nı hazırladı.


30 Kasım 1963 Makarios, on üç maddelik anayasa değişikliği önerisi sundu.


21 Aralık 1963 EOKA, Akritas Planı’nın silahlı eylem safhasını uygulamaya koydu.


22 Aralık 1963 26 Aralık tarihine kadar “Kanlı Noel” adı verilen bu haftada Rumlar, yüzlerce Türk’ü öldürdü, binlerce Türk’ü yaraladı ve Küçük Kaymaklı köyü’ndeki Türklerin evlerini kullanılmaz hale getirdi.


27 Aralık 1963 Bir İngiliz komutasında üç garantör ülkenin askerleri “Barışı Koruma Kuvveti” adı altında adada göreve başladı.


30 Aralık 1963 Rumların saldırılarının durduğu yere, Lefkoşa’nın Türk ve Rum kesimlerini ayıran Yeşil Hat çizildi.


Ocak 1964 Londra’da, üç garantör ülke ve adadaki toplum liderlerinin katıldığı bir konferans düzenlendi, fakat olumlu bir sonuç alınamadı.


4 Mart 1964 BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs Hükümeti’nden, şiddeti ve kan dökülmesini önleyecek kararlar almasını istedi. Bu tarihten sonra Rum Yönetimi, Kıbrıs Hükümeti olarak tanınmaya başladı.


14 Mart 1964 Kontrolü Kıbrıs Hükümeti’ne verilen BM Barış Gücü adada göreve başladı.


4 Nisan 1964 Makarios, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuran antlaşmaları tek yönlü olarak feshettiğini açıkladı.


Mayıs 1964 Makarios ağır silahlar satın aldı ve zorunlu askerlik yasası çıkartarak Rum personel sayısını arttırdı. Bunun üzerine TBMM, Haziran’da adaya çıkartma yapmak kararı aldı. ABD Başkanı Johnson, Türkiye Hükümeti’ne ağır ifadeler bulunan bir mektup gönderdi. İnönü, çeşitli nedenlerle çıkartmadan vazgeçti.


6 Ağustos 1964 11 Ağustos tarihine kadar Rumlar, Türklere karşı tekrar saldırıya geçti. Tillirga, Mansura ve Koççira bölgelerinden kaçan Türkler, Erenköy’e sığındı. Buradaki Türkler, büyük bir direnişe başladı. 8-11 Ağustos’ta Türk uçakları, Erenköy’deki Rum birliklerini bombaladı. 11 Ağustos’ta ateşkes ilan edildi.


21 Nisan 1966 Patris isimli Rum Gazetesi, Akritas Planı’nın büyük kısmını yayınladı.


21 Nisan 1967 Yunanistan’da darbe oldu ve askeri cunta yönetimi ele geçirdi.


Eylül 1967 Yunanistan ve Türkiye arasında Kıbrıs ile ilgili görüşmeler yapıldı; ancak bir sonuç çıkmadı.


15 Kasım 1967 Rumlar, Boğaziçi ve Geçitkale köylerine saldırarak 26 Türk’ü öldürdü ve 230 Türk’ü tutsak etti. Bunun üzerine TBMM, 24 Kasım’da adaya çıkartma yapma kararı aldı.


23 Kasım 1967 Türk çıkartma birlikleri Mersin’den yola çıktı. Fakat Yunanistan, adadaki 13.000 askerini geri çekmeyi ve 1959 antlaşmalarını tanımayı kabul edince Demirel birlikleri yarı yoldan geri döndürdü.


28 Ağustos 1971 Yunan Cuntası’nın görevlendirdiği Grivas, adaya çıkarak EOKA-B’yi kurdu ve Makarios’a cephe aldı. Bu örgüt, Enosis’in hemen gerçekleşmesini öngörüyordu.


2 Temmuz 1974 Makarios, Kıbrıs'daki Yunan subaylarının geri çekilmesi ve EOKA’B’nin dağıtılması isteğini içeren bir mektubu Yunan Cuntası’na yazdı.


15 Temmuz 1974 Yunan subayları ve EOKA-B militanları Kıbrıs'ta darbe yaptı. AKEL ile EDEK partileri yanlıları katledildi. Yaklaşık 2000 Rum öldürüldü. Makarios, İngiliz üsleri aracılığıyla Malta’ya kaçtı. EOKA-B militanı Nikos Sampson, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Aynı gün, Türk hükümeti, gizlice, 20 Temmuz’u çıkartma günü olarak belirlendi ve askeri hazırlıklar başladı.


17 Temmuz 1974 Bülent Ecevit, İngiltere’ye gitti. İngiltere Başbakanı Wilson’a ortak müdahale teklifinde bulundu ve İngiliz üslerinden TSK’nın yararlanabilmesi isteğini sundu. Wilson bunları reddetti.


18 Temmuz 1974 ABD Dışişleri Bakanı Kissinger’in yardımcısı Sisco Londra’ya gelerek Bülent Ecevit ile görüştü. Müdahaleden vazgeçmesi için Ecevit’in şartlarını öğrendi ve bunları Yunanlılar ile görüşmek üzere Atina’ya hareket etti.


19 Temmuz 1974 Sabah hareket emrinin gelmesiyle Türk çıkartma birlikleri Mersin’den gemilerle hareket etti. Bu arada Yunan Cuntası, Ecevit’in tüm önerilerini reddetti.


20 Temmuz 1974 Sabah saat 01.45’te Sisco, T.C. Başbakanlığı’na geldi. 48 saat içinde bir ABD formülü getirebileceğini söyledi ve müdahaleden vazgeçilmesini istedi. Ecevit, bunu reddeti ve 05.05’te kalkan ilk jet uçağıyla Türk amfibi harekatı başaldı.


21 Temmuz 1974 Türk jetleri ve üç Türk muhribi, Türk Hava ve Deniz Kuvvetleri arasındaki koordinasyon eksikliği nedeniyle birbiriyle muharebe etti. Sonuçta TCG Kocatepe battı ve bu geminin personelinden 54 kişi şehit oldu.


22 Temmuz 1974 İkinci çıkartma birliği olan 39. Tümen adaya çıktı ve havadan inmiş olan birlikle birleşti. 17.00’de ateşkes ilan edildi. Türk birlikleri, Laptat-Girne-Lefkoşa üçgeni içerisinde Cenevre Görüşmeleri’nin sonucunu beklemeye başladı.


23 Temmuz 1974 Yunanistan’da cunta karşıtı güçler bir darbe yaptı ve demokratik yönetime geri dönüldü. İki gün sonra Karamanlis, başbakan olarak göreve başladı ve ateşkesi ilan etti.


25 Temmuz 1974 30 Temmuz'a kadar Türkiye, Yunanistan ve İngiltere adanın durumunu Cenevre’de görüştü. Sonuçta Cenevre Protokolü imzalandı.


26 Temmuz 1974 Karamanlis, ülkesini NATO’nun askeri kanadından çıkardı.


6 Ağustos 1974 Türk Birlikleri, Rumların ateşkese uymamasını gerekçe göstererek Lapta’yı ele geçirdi.


8 Ağustos 1974 Üç garantör ülke Dışişleri Bakanları’nın yanı sıra Kıbrıs Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ve Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides’in katıldığı 2. Cenevre Görüşmeleri başladı. Rum ve Yunanlılar, buradaki tüm önerilerini görülmeden reddetti.


12 Ağustos 1974 Rumlar, Kıbrıs'taki Ayakebir köyüne saldırarak buradaki Türkleri katletti.


14 Ağustos 1974 Türkler, 2. Cenevre Görüşmeleri’nden çekildi ve Barış Harekatı’nın ikinci safhası başladı. Aynı gün Rumlar, Atlılar köyünde bulabildikleri tüm Türkleri (57 kişi) kurşuna dizdi. Ayrıca Muratağa ve Sandallar köylerindeki tüm Türkleri (89 kişi) öldürerek çukurlara gömdü, ve Baf’ta beş Türk’ü öldürdü.


15 Ağustos 1974 Rumlar Taşkent, Tatlısu ve Terazi köylerinden 50 Türk’ü kurşuna dizdi.


16 Ağustos 1974 Türk birlikleri Lefke-Lefkoşa-Mağusa hattını çizdi. 19.00’da ateşkes yürürlüğe girdi. Bu arada Rumalr Baf, Larnaka ve Limasol’un çeşitli köylerindeki 100’e yakın Türk’ü öldürdü.


17 Ağustos 1974 Türk birlikleri gerilla saldırıları düzenleyen Rum askerlerinden Karpaz Yarımadası’nı arındırdı. Son olarak, ateşkes ihlallerini gerekçe göstererek Yeşilırmak bölgesinde mahsur kalan Türkleri kurtardı.


1 Kasım 1974 BM Genel Kurulu aldığı kararda iki toplumun eşitliğini kabul etti ve “Kıbrıs Hükümeti”nden söz etmeyerek iki toplum liderinin, eşitlik esasıyla, Kıbrıs Sorunu’na siyasi bir çözüm bulmaları için görüşmeye davet etti.


5 Şubat 1975 Harekat nedeniyle ABD Türkiye’ye ambargo koydu.


13 Şubat 1975 Kıbrıs Otonom Türk Yönetimi, çok partili demokratik sisteme geçmek ve eşitlik temelinde bir federasyon oluşturmak için gerekli federe birimlerden Türk kanadını oluşturmak amacıyla Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etti.


31 Temmuz 1975 2 Ağustos 1975'ya kadar Viyana’da yapılan toplumlararası görüşmeler sonucu Nüfus Mübadelesi Antlaşması imzalandı. İsteyen Rum ve Türkler kuzeyden güneye ya da güneyden kuzeye geçirildi.


1977 Makarios öldü ve Kıbrıs Rum toplumu liderliğine Kiprianu getirildi.


12 Şubat 1977 Denktaş ve Makarios, 4 maddelik bir ilke antlaşması imzaladı. Buna göre iki toplumlu ve iki bölgeli federal sistem toplumlar tarafından kabul edildi ve federasyon esaslarının görüşülmeye başlayacağı bildirildi.


1979 1983'e kadar Rumlar, iki kesimli ve iki toplumlu federasyonla bağdaşmayan savlar öne sürdü.


19 Mayıs 1979 Denktaş ve Kiprianu 10 maddelik bir doruk anltaşması imzaladı ve toplumlararası görüşmelerde 1977 Denktaş-Makarios antlaşmasının esas alınmasını kabul etti.


13 Mayıs 1983 BM Genel Kurulu, aldığı kararla, Rumların egemenliklerini kuzeye yayması ve Rum göçmenlerin kuzeye geri dönmesi gerektiğini bildirdi.


15 Kasım 1983 Kıbrıs Türk Halkı, “self-determinasyon” hakkını kullanarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etti.






KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ MECLİSİ’NİN 15 KASIM 1983 TARİHLİ KURULUŞ KARARI VE BAĞIMSIZLIK BİLDİRİSİ:

KKTC’nin kuruluşu ile ilgili olarak onaylanan Kuruluş Kararı :


"Kıbrıs Türk Halkının özgür iradesini temsil eden,

Doğuştan hür ve eşit olan bütün insanların hür ve eşit yaşamlarına inanan, 

Bu inanç içinde, Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkını 17 Haziran 1983 tarihli kararıyla dünyaya ilan etmiş olan,


Irk, milli menşe, dil ve din gibi farklara dayalı olarak insanlar arasında ayırım gözetilmesini, her türlü sömürgeciliği, ırkçılığı, baskı ve tahakkümü reddeden;


Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz’de, Orta-Doğu’da ve dünyada tam bir barış ve istikrarın, özgürlüğün, insan haklarının egemen olmasını isteyen;


Kıbrıs Adasındaki iki halkın kendi milli benliklerini koruyarak, kendi kesimlerinde huzur ve güven içinde yaşamaya ve kendi kendilerini yönetmeye hakları olduğuna inanan;


Aynı adada yanyana yaşamaya mecbur bulunan bu iki halkın aralarındaki bütün sorunları, eşit düzeyde müzakerelerle, barışçı adil ve kalıcı bir çözüme ulaşmalarının mümkün ve zorunlu olduğu görüşüne sımsıkı bağlı bulunan;


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilanının iki eşit halk arasında ortaklığın bir federasyon çatısı altında yeniden kurulmasını ve sorunların çözülmesini engellemeyip, kolaylaştırabileceğine kani olan;


İki halk arasındaki bütün sorunların barışçı ve uzlaşıcı bir politika ile çözülmesi için BM Genel Sekreteri’nin gözetimi altında, eşit düzeyde müzakereler yürütülmesini yürekten dileyen ve önerilmiş bulunan zirve toplantısının bu açıdan yarar sağlayacağına inan Meclisimiz,



KIBRIS TÜRK HALKI ADINA,


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunu ve 
"Bağımsızlık Bildirisini"onaylar .





K.K.T.C. Kurucu Cumhurbaşkanı 
Rauf Raif DENKTAŞ
Harbiye Orduevi'nde Söyleşi 07/11/2006 (VİDEO)







Türkiye'nin Ada'ya Müdahalesinin Meşru Dayanağı Olan 16 Ağustos 1960 Tarihli Garanti Antlaşması

Bir yandan Kıbrıs Cumhuriyeti ile ve öte yandan Yunanistan, Türkiye ve büyük Britanya Birleşik Krallığı,

1- Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Anayasasının Temel Maddeleri ile kurulan ve düzenlenen bağımsızlığının, ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin ortak çıkarlarının bir gereği olduğunu dikkate alarak,

2- Bu Anayasa ile yaratılan düzene saygı gösterilmesini sağlamak için işbirliği yapmak isteğiyle, şu hükümler üzerinde anlaşmışlardır:

Madde 1
Kıbrıs Cumhuriyeti, bağımsızlığının, ülke bütünlüğünün ve güvenliğinin korunmasını sağlamak ve aynı zamanda Anayasasına saygı göstermek yükümünü yüklenir.

Herhangi bir devlete , tamamen veya kısmen, herhangi bir siyasi ve iktisadi birliğe katılmama yükümünü yüklenir. Bundan ötürü, Ada'nın birleştirilmesi veya taksiminin teşvik edilmesine yönelik doğrudan veya dolaylı bütün faaliyetleri yasaklamak yükümünü yüklenir.

Madde 2
Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1.maddede öngörülen hükümlerini dikkate alarak Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, ülke bütünlüğünü ve güvenliğini ve aynı zamanda, Anayasanın Temel Maddeleriyle kurulmuş olan düzenini tanırlar ve garanti ederler.

Bunun gibi Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık, kendileriyle ilgili olduğu ölçüde, Kıbrıs'ın herhangi bir başka devlete birleşmesi veya Ada'nın taksimi doğrudan veya dolaylı bir biçimde teşvik amacına yönelik her faaliyeti yasaklamak yükümünü yüklenirler.

Madde 3
Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurulması sırasında Birleşik Krallık egemenliği altında bırakılmış olan bölgelerin bütünlüğüne saygı göstermek yükümünü yüklenirler ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bugünkü tarihte Lefkoşa'da imzalanmış olan Antlaşma uyarınca sağlayacağı hakların Birleşik Krallık tarafından kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını garanti ederler.

Madde 4
Bu Andlaşma hükümlerinin ihlali durumunda, Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bu hükümlere uyulmasını sağlamak için gerekli teşebbüs ve tedbirler konusunda birbirleriyle istişare etmek yükümünü yüklenirler.

Ortaklaşa veya anlaşmayla harekete geçmek mümkün olmuyorsa, garanti eden devletlerden her birisi , bu Andlaşma ile yaratılan düzeni yeniden kurmak münhasır amacıyla harekete geçmek hakkını saklı tutarlar.

Madde 5
Bu Andlaşma imzası tarihinde yürürlüğe girecektir. Bu antlaşmanın orjinal metinleri Lefkoşa'de saklanacaktır.

Yüksek Akid taraflar, mümkün olan en kısa sürede bu Andlaşmayı Birleşmiş Milletler Şartı'nın 102.Maddesi uyarınca Birleşmiş Milletler Sekreterliği'nde tescil ettireceklerdir. Bu hususları teyiden aşağıda imzası bulunanlar bu Andlaşmayı imzalamışlardır. Ağustos'un on altısı 1960'ta Lefkoşa'de her ikisi de muteber olan İngilizce ve Fransızca dilinde düzenlenmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyeti adına:Başpiskopos Makarios - F.Küçük
Yunanistan adına:G.Christopoluos

Kıbrıs Barış Harekatının Bilinmeyen Yönleri; Satılık Ada Kıbrıs
Erol Mütercimler,2007





****










THE HiSTORY CANNOT BE WRiTTEN iN ONE WAY
iF YOU CAN NOT HANDLE THE TRUTH,
DON'T SPEAK !




15 MARCH 1964 Turkish Cypriots UNDER ATTACK!
































MORE İNFO ABOUT CYPRUS 






"Donanma Kıbrıs’ın batısından geçerek Ada’nın güneyindeki körfezinde demir attı. 170 kadırga, 30 kalyon ve çeşitli 160 gemi, toplam 360 gemi denizi kapladı, direklerden ufuk görünmez oldu. (1570)"

"Konaktan Baf kapısındaki kışlaya gidildi. Türk bayrağı törenle indirilerek yerine İngiliz bayrağı çekildi. Bu törende protokol gereği birkaç Türk yönetici bulundu. Hepsinin gözleri doldu. Bu bayrak bu göndere elli bin şehit, binlerce gazi pahasına çekilmişti. Bu acı işlem her şehirde ve ilçede yapılacak, ay yıldız Kıbrıs’tan silinecekti. İndirilen bayrakları alan Türkler özenle katlayıp sakladılar. Bir gün hepsi gerekli olacaktı. Çünkü Türkün bir gün geri geleceğine inanıyoriardı.(1878)"

"Rumlar kapıyı tekmeleyip banyoya daldılar. Küvetin içindeki anneyi ve üç çocuğu görmüşlerdi. Türk subayının eşi ve çocukları bunlardı işte! Görerek, nara ata ata otuz üç el ateş ettiler. Dördü de öldü. Çocukların kanları, beyin parçaları, saçları tavana sıçrayıp yapıştı. (24 Aralık 1963)"

"Paraşütçüler Kıbrıs toprağına rahmet gibi yağıyorlardı. Kıbrıslı Türklerin kimi sevinçten ağlıyor, kimi şükür secdesine kapanıyor, kimi avaz avaz bağırıyordu. Denktaş’ın gözyaşları ip gibi yüzüne akıyordu. Acı, zulüm, ölüm, horlanma, eziyet baskı ile dolu karanlık, kanlı yıllar sona ermişti. Bir Kıbrıs Türkü, bütün Rumlara işittirmek ümidiyle sesi çıktığı kadar bağırıyordu: “Türkler gelirse işte böyle gelir!” (20 Temmuz 1974)"

Çılgın Türkler / Kıbrıs
Turgut Özakman





Ulvi Keser'in "Turgut Özkaman'ın Çılgın Türkler - Kıbrıs" kitabına eleştirel bakış ile düzeltmeler, eklemeler:

Turgut Özakman tarafından kaleme alınan ve adada yaşayan Kıbrıs Türkleriyle 1571 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu‟ndan başlayarak özellikle 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı‟nı da içine alacak şekilde geniş bir tarih sürecinde Türkiye‟nin adaya yönelik girişimlerini ön plana çıkartmak amacıyla hazırlanan kitap tarihe not düşme bağlamında ciddi yanlışlar ve eksikliklerle doludur. 

Şüphesiz özellikle Birinci Dünya Savaşı döneminden başlayarak örneğin İngiltere tarafından Çanakkale Cephesi‟nde esir alınarak adaya getirilen ve burada esir tutulan Türk savaş esirlerini kurtaramaya yönelik Kıbrıs Türkleri tarafından yürütülen girişimler, Fransızlar tarafından aynı dönemde adada açılan Ermeni Doğu Lejyonu‟na ait kampları sabote etmeye yönelik Kıbrıs Türklerinin girişimleri, bu dönemde toplum liderliği görevini üstlenen Dr. Behiç Bey, Dr. Esat Bey ve Hasan Karabardak gibi Kıbrıs Türklerinin zindanlara atılması, 19 Mayıs 1919 sonrasında Kıbrıs Türklerinin Milli Mücadele‟ye silah, katır, para desteği yanında bizzat Anadolu‟ya geçerek fiili destek vermeleri, 1950‟li yıllarda başta Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) olmak üzere Kıbrıslı Türk kadınların verdikleri mücadele ve direnişi bütünüyle bu kitapta aktarmak mümkün olamaz; ancak tarihi şahsiyetlerden bahsedilirken yapılan “rast gele” seçimler pek çok önemli kişiliğin perde arkasında kalmasına neden olmuştur. 









________THE TURKS________






PROTOTÜRK VE ATAYURDU





Prototürk dilinin yarandığı ilkin Atayurd 

(Urmu teorisi) 


Prototürk dilinin hanki çağda dağılıb batı ve doğu kollara ayrıl­ması probleminin Türkolojide doğru yorumu yoktur. Bunun nedeni türk dili, glottogenezi, tarihi gramer ve tarihi dialektologiya sa­ha­sında ciddi araştırmanın olmaması, Türk dili ailesinin ve Prototürk dilinin hanki mekanda ve hanki çağda ya­ran­ması, özellikle hanki çağda dağılması hakkında söy­lenen fikir­lerin arkeoloji bel­ge­lere dayanma­masıdır. Bu nedenle Türklerin etno­ge­nezi haqqında Türkoloji ilminde çok farklı fikirler ortaya çıkmıştır. Türko­lojide derin kök salmış, lakin sübut olunmamış yanlış “Altay dil ailesi” teorisi ise türk etnogenezi ilmini çıkmaza sok­muştur.

Ayrı-ayrı dialektlerin kavuşması ile yaranan büyük dil aileleri, yani protodiller m.ö. IV binyılda iklim değişmeleri nedeni ile başlanan göçlerle çeşitşi kollara ayrılmış ve ayrı-ayrı çağlarda bu kollardan yeni dialekt­ler, diller türemiştir. Orta Avrupada yaranmış proto­hind­avrupa, Uralda yaranmış protofinuqor, Kuzey Kafkazda yaranmış protokafkaz, Arabistan yarımadasında yaranmış protosami ve başka dil ailelerinin geçtiği bu yol Türk dil ailesi için de geçerlidir. 


Böyle ki, Ön Asyada yaranmış prototürk dili m.ö. IV binyı­lın ortalarında batı ve doğu kollara ayrılmış, doğuya giden prototürk urugları Orta Asyadan İtil yakalarına ve Altaya kadar ayrı-ayrı bölgelerde ikinci Atayurdlar salmış­lar.



Milattan önce IV-II binyıllar arasında doğuya miqrasiya etmiş doğu türk kolunun Altayda saldığı ikinci Atayurd yanlış olarak Türk­le­rin ilkin Atayurdu gibi yorumlanmıştır. 


Bu problemi ayrı-ayrılıkta arkeoloji, kültür, etnografik ve dilçilik açısından çözmek isteyenler olmuştur. Lakin türk etnosunun tarihine kronoloji ardıcıllıkla değil, diakroniya dışında tarihin belli sinkron kesiğinde bakılmış, arkeoloji belgeleri göze almadan Ön Asya dışında nerede türk varsa, orası ikinci degil, ilkin Atayurd sayılmıştır:


Doğu Asya (Menges); Uzak Doğu, Mancurya, Khingan dağları (Ramstedt); Mancurya ile Mongolustanın güneyi (Parker); Amur çayı dolayları (Yavuz); Baykal gölünün doğusu (Tomaschek); Baykalın güney-batısı (Koppers); Baykaldan Gobu çölüne kadar (Gahz); Altay dağları (Klaprothe, Hammer, Schott, Castren, Vamberi); Altayın doğusu (Radlov, Ligeti); Altay-Kırgız bozkırları (Menghin); Kazakıstan (Eickstedt); Tanrı dağları (Tyan-Şan) - Asyanın kuzey-batı bölgeleri (Stızygowsky); Tanrı dağları bölgesi (Almasy); Tanrı dağının kuzey-batı yakaları ile Aral gölü arası (De Guignes, Togan); Altay ve Ural dağları arası ile Aral gölü bölgesi (Nemeth); Ural-Altay arası (Rasonyi); İrtış-Ural arası (Zichy); Orta Asya (Poppe, Günaltay) ve b.



Göründüğü gibi, türklerin ilkin Atayurdu Mancuryadan Ural dağlarına kadar muhtelif bölgelerde gösterilmiştir. Halbuki bu prob­lemin çözül­mesi tarihi göçlerin çağını ve yönünü bellemeğe çok bağlıdır. 


Ön Asya ve Güney Kafkazda m.ö. IV binyılın ortalarında başlanan kuraklık sonuçunda buradan kuzey ve doğu yönlere ilk bü­yük göçler olmuştur. 


Orta Asyada yerleşen prototürk uruglarının bir kısmı kuraklığın artması nedeni ile m.ö. II binyılda daha ileri giderek Ural ve Kazakistan arası bozkırlarda yerleşmişler.[1] 

Türk boylarının toplum halda yerleştiği yeni bölgeler onların ikinci Atayurduna çev­rilmiştir.

Coğrafi durumuna göre m.ö. IV-II binyıllar arası dönemde artık türk yurduna çevril­miş Orta Asya sonralar türk boylarının muhtelif yönlere migrasiyası yolunda köprü rolunu oynamıştır. Doğu türk urug­­larının bir kısmı Orta Asya ve Kazakistan üzerinden geçerek bugün hakas, altay, tuva halklarının Atayurdu olan Altay bölgesine girmişler. 


Altayda m.ö. XXV-VIII asrlar arası bir-birinin ardıca orta­ya çıkan Afanasyevo, Andronovo, Karasuk ve Tagar arkeoloji kül­tü­rünün batıdan gelmesi bellidir. Bura gelenlerin içinde türk urugla­rı­nın olması ihtimali de vardır, lakin m.ö. VIII yüzyıldan görünen Aldıbel kültürü ile m.ö. V-III asrlara aid Saglı kültürünü taşıyanların türklüğü kuşkusuzdur. 


Arjan (m.ö. VIII-VII) ve Pazırık (m.ö. V) kurganları bunun aydın göstergesidir.


İkiçayarasına V binyılda gelen sumerlerden sonra III-I binyıllar boyu dalgalarla buraya sami urugları (akkad, asur, aramey, arab) gelmişler. II binyılın başında kuzey-batıdan Orta Anadoluya hindav­ru­padilli hettler, VIII-VII yüzyıllarda frig ve haylar, kuzeyden Güney-Doğu Anado­luya ise II binyılın başında kafkazdilli hurriler ve aynı binyılın sonunda urartular gelib yerleşmişler. 


Karadenizin kuzeyin­den kalkarak Orta Asya üzerinden Afganistanın kuzeyindeki Areya bölgesine gelen ari (hindiran) urugları orada m.ö. II binyılın sonla­rında iki kola ayrılmış, biri Hindistana, diğeri de m.ö. VIII yüzyılda İra­nın güneyinde adı türkce Bars (Fars) olan bölgeye gelib yerleşmişler.


Göründüğü gibi, Ön Asyada prototürk yurdları bura gelen başka dilli etnoslarla dolmuş, türk uruglarının çoğu ise doğu bölgelere geç­miş­­ler. Aynı durumu o çağlarda Ön Asyadan Hindistana köçen proto­dravidler de yaşamışlar. Böylece, sakaların m.ö. VII asrın başla­rında Ön Asyaya dönüşüne kadar buranın etnik demografyası önemli dere­ce­de değişmiştir. 


Türk halklarının sonrakı Atayurdlarından köklü şekil­de fark­la­nan prototürk etnosunun ilkin Atayurdu problemi, onun tarihi-coğrafi sınırları antropoloji, arkeoloji, tarihi, coğrafi belgelerle yanaşı, dil­çi­lik, folklor, etnografik ve mitoloji belgelerin tarihi-mukayiseli tahlili ve kompleks analizi ile öğrenilmelidir. Size sunulan bu bildiride ama­cı­mız problemin çözümü değil, onun gündeme getirilmesi ve mesele­nin koyuluşuna ışık tutan bazı belgeleri dikkatinize arz etmek­tir.[2]





1.Antropoloji belgeler. 

Avrupoid ırkın Aralıgdenizi tipine ait dolikokefal türk etnosunun doğuya migrasiya etmiş urugları orada binyıllar boyunca iç-içe yaşadıkları brakikefal ve mongoloid tiplerle karışmış, Ön Asyaya dönen türk boyları hafif da olsa, bu antropoloji cizgilerle geri dönmüşler. Atayurddan uzak düşme­yen türkmen-azer boy­la­rında ise ulutürk çağın­dan kalma klassik Ön As­ya antropoloji görkem daha kabarık kalmıştır. 

Altayda gerçekle­şen türk-mongol karış­ma­sı Hun çağında inten­siv­leşmiştir. Minusin çuku­runda hala m.ö. VII-IV yüzyıllarda ahalinin çoğu av­ru­poid idi, yalnız Taştık kültürü (m.ö. III – m.s. V) çağında burada mongoloid ve karışık tipler görünür. Tuva-hakas bölgesi avrupoid brokikefal tipin formalaştığı arazidir. Çağdaş hakaslarda mongoloid cizgiler kabarık olsa da, Taştıklı protohakaslarda mongo­loid cizgiler hala zaif idi, hatta m.s. VII-X yüzyıllara kadar Tibet ve Çin kaynakları onları mongol-tibet boylarından farklı “sarısaç ve gökgöz” insanlar gibi veriyorlar.[3]


Hakas-sagay toplumundan ayrılıb doğuya giden saha (yakut) boyları Baykal yakasında mongoloidlerle daha davamlı kaynayıb-karışmış ve burası sahaların ikinci Atayurduna çevrilmiştir. Sonralar kuzey-doğu bölgelere geçen ve fiziksel görkemi mongol-tunguslara yakın olan sahaların dilinde de türk dilleri ile olan fark artmıştır.


Antropoloji belgelerle yanaşı kanın terkibi ve bazı hastalıklar da türklerin Atayur­dunu doğuda değil, Ön Asyada olduğunu gösteren bioloji belgedir. 


Azer türklerinde yalnız genle nesilden-nesile geçen talassemiya ve ona benzer hastalık Aralıkdenizi bölgelerinde 4-5 bin­yıl önce yayılmıştı.





2. Arkeoloji kültür belgeleri. 

Etnoar­keoloji metodun gereklili­ğini, etnik tarihin aşamalar üzre öğrenil­me­sinde tarihi-mukayiseli dilçilik, paleografiya ile yanısıra etnik arkeolo­ji­nin geniş imkan açtığını vurgulayan A.Barta yazıyor: “Ne yazık ki, arkeoloji kültürde etnik iden­tifikasiya için hala vahid metod yoktur”.[4]

İslam öncesi yazılı kaynaklarda tasbit olunan türk bölgele­ri­nin arkeoloji kültürüne dayanarak daha eski çağlara aid analoji kül­türün etnoarkeoloji özellikleri arasında paralellik arayıb mukayiseler apar­mak ilmi metoda aykırı değildir. Bu yönde aparılan araştırmalar gös­teriyor ki, türk etnoarkeoloji kültürünün kaynağı Dicle çayının, Van ve Urmu göllerinin havzasıdır. 


Prototürk etnosuna aid arkeoloji kültürde etnik özellik kendisini bükülü basırık (sonralar atlı ba­sırık, bal­bal, daşba­ba ilave edilmiştir) ve kurgan kültüründe gösteriyor. 


Prototük çağında Ön Asyada bir-birinin devamı gibi yaranmış arkeoloji kültürlerin (Carmo, Halaf, Hasun, Kür-Araz) dışarıdan gelmesi faktı yoktur, dışarı ta­şın­ması faktı vardır. 

Lakin türklerin eski migrasiyasını doğudan batıya olduğunu yazanlar arkeoloji kültürün kronolojisini ve yerdeğişme yönüne önem vermeden göçün yönlerini tersine veriyorlar. 
İkiçayara­sın­da Halaf kültürü üzerinde yaranmış kuzey Ubeyd kültürü sonralar Tükmenistanın güne­yinde (Göksur 1) ortaya çıkıyorsa, Anau kül­türünün batı kolu Tah­ran çevresi kültürün devamı, doğu kolu ise (Moncuklu-depe) İrandakı Sialk, hatta İkiçayarasındakı Hasun kültürünün devamı­dırsa, onda göçün yönün doğudan batıya nasıl oluyor? 

Halbuki bu arkeo­lo­ji abideleri araştıran uzmanlar göçün yönünü doğudan batıya oldu­ğunu defalarca vurgulamışlar.[5] 

Bunu da unutmamak gerekir ki, Güney Sibirde neolit çağı Ön Asyadan 4 binyıl sonra başlanmıştır.








3. Etnografik belgeler. 
Tarım, koyunçuluk, atçılık, demirçi­lik, halça­çı­lık sanatının, teker ve arabanın Ön As­ya­da yaranıb buradan etraf bölgelere ya­yıl­ması bellidir. 

Doğu türklerde özünü gös­teren atlı ve bükülü basırık (ölü gömme) kültürü, mitoloji ve folklor motifleri, eski inanc ve kultlar, kozmonim ve teonimler, hatta “tanrı” (tenger) sözünün kendisi de Ön Asya kökenlidir.[6] Türk bası­rık geleneğinde yay­gın olan balbal, daş­baba örneklerinin en eskisi son yıllarda Hakkaride bulunmuştur.[7] 


Daşbaba gele­ne­ğinin türk göçlerile buradan Avrasya bozkırlarına taşınması kuşku doğurmuyor.




4. Tarihi demografya. 

Prototük boylarının zaman-zaman Ön Asyadan gitmesi burada türk etnosunun sıklığını azaltsa da, 2700 yıl önce başlanıb XI-XII yüzyıllara kadar dalga-dalga devam eden geri dönmeler eski Atayurdda türklerın sayını artırmıştır. Önce doğuya, sonra batıya olan türk göçlerinin benzer ve farklı nedenleri vardır. 

İlk doğu göçleri uzmanların “büyük migrasiyalar çağı” adlandırdığı m.ö. IV ve II binlerin ortalarında gerçekleşmiştir.[8] 


O çağda yük ve koşku hayvanlarının yardımı ile Ön Asyadan dışarı göçleri Urmu-Van gölleri arasında yaranmış ilk teker-araba da kolaylaştırmış, m.ö. II binyılın ortalarında ise atçılık, ata binme atlı-arabalı bozkır türklerine kısa zamanda daha uzaklara gitmek imkanı vermiştir. Altay eposla­rında yerli faunaya yad olan batı bölgelere aid hayvanlar vardır.[9]


Tarihi göçlerin bir kısmı iklim, landşaft değişmeleri, kuraklık, yiyecek kıtlığı, epidemiya, savaş, deportasiya nedeni ile, bir kısmı da ahalinin artımı ve yeni barınacak bölgelerin aranması ile gerçekleşiyor. Miladın ilk yüzyıllarında Mongol-Altay bölgelerinde başlanan kuraklık hunların batıya göçleri ile sonuçlanmıştır. Çinin kuzeyindese III yüzyılda devam eden kuraklık, aclık ve savaş dağıntıları ile ahalinin sayı %80 azalmıştır.[10]


Bazen biosferde yaranan uygun şerait bölge halkına teper ve­rip passionerliğini artırıyor. Göktürkler çağında kırgızların 80 bin askeri vardı, XI yüzyılın başında ise onlar savaşa 400 bin asker çıkara biliyorlardı.[11] Orta Asyadan oğuz-türkmen boylarının Azer­baycan, Irak ve Ana­do­luya göçmesi nedenini o çağın arab yazarları “ai­le­lerin çoğalması” ile izah ediyorlardı.[12]


Tarihi köçlerin nedenini, türünü, yönünü gösteren antropoloji, arkeoloji, demografik, onomastik belgeler, kaya resmleri, tamgalar ve yazılı kaynaklar öğrenildikce eski türklerin etnik çoğrafyası da kendi gerçek yüzünü gösteriyor. 


Tanınmış türkolog A. N. Samoyloviç kırk yıl sovyet dilçilik mektebinin lideri olmuş akademik N.Y. Marrın bu söz­le­rine yüksek değer vermiştir: 


“Aralık denizi kıyılarında(sahillerinde) türklerin tarihi varlığı yunan ve latın dillerinin yaranmasından, yunan-rum dünyasının ortaya çıkmasından evveldir”.[13]




5. Onomastik belgeler. 

Türk onomastikasının Ön Asya yazılı kaynaklarında yer alması ve aynı adların sonralar Güney Avrupadan Güney Sibir ve Türküstana kadar geniş bölgelerde ortaya çıkması kronoloji ardıcıllık bakımından migrasyanın yönü ve çağı hakkında bilgi veriyor. Ön Asyada işlenen türkce çay, dağ ve yer-yurd adları, şahs ve boy adları buradan giden boyların etnik yaddaşında yaşamış, yeni Atayurdda yeniden işlenmiştir. 

Yazılı kaynaklar m.ö. III-I binyıllar boyu Ön Asyada Subar, Aratta, Kut, Turuk (Türk), Kumuk, Kuman, Alban, Aran, Saka, Kaspi, Ermen, Bars, Padar, Azar (Azer), Gamer, Göger, Gar­gar, Sangi-but (Zengi boyu), Kaşkay, Urmu, Kızıl-bud Kızıl boyu), Polad ve b. siyasi kurumla­rın (bölge, ülke, şehir, devlet, beylik) adını çekiyor ki, bunların ekseri türk etnotoponimleridir.




6. Dilçilik belgeleri. 

Monsillabik dönemi ilkin Atayurdda geçen Proto­türk dili dağılanda artık stabil gramatik kuruluşa, zengin leksik bazaya malikdi. İkiçayarasına gelip türklerle komşulukda yaşayan sumerle­rin diline geçen sözler sırasında bu fiiller vardır: 

dur-, düş-, de-, tök-, get-, it-, kaç-, kal-, koru-, çap-, tak-, deg-, eş-. 

Türkizmler başka komşu halkların (hat, elam, kassi) ve bura gelen akkad-asur, hurri-urartu, hettlerin diline de geçmiştir. 

Ön Asya izoglosları sıra­sında kut, tengri, dağ, tepe, su (sub), kab, bars, börü gibi yüzlerle söz, türk adları (Alpan, Turan, Tarkan, Ugur, Kamata ve b.) vardır. 


Saka­ların Ön Asyaya dönüşünden önce türklerin buraya gelmesi hakkında ar­ke­oloji ve yazılı belge yoktur. 


Bu halde m.ö. III-I binlere aid bu kadar türk sözü nereden çıktı? Tabii ki, Altay teorisi başka soruları cevapsız bıraktığı gibi bu soruya da cevap veremiyor.



Doğuya giden türklerin dil ve kültür teperi Orta Asya, Altay ve Türkistan bölgelerindeki geosiyasi ve etno­lingvistik alanda hege­mon duruma çıkmış, bölge halkları ile bilingvizm şeraitinde yaşamış­lar. Mongol ve tunguslarla iç-içe yaşam ise “türk-mongol-tungus dil birliği” yaratmıştır. Böyle birlik genetik akrabalık değil, sonraki kon­takt ile yaranmıştır, burada söz konusu “dil ailesi” değil, “dil birliği” olma­lı­dır.[14]


Türk dillerinde ileri sözünün “doğu” anlamı doğuya giderken yaranmıştır. Reng bildiren türk sözleri ise ilkin Atayurdun çevresinde denizlerin hanki tarafda bulunduğunu gösteriyor:


Kara (kuzey), Kızıl (güney), Ak (batı), Gök (doğu). 


Türk Atayurdundan güneyde Herodot Fars kör­­fezinin de Kızıl//Kırmızı adlandığını yazıyor. Doğuda ise iki Gökgöl vardı ve Kaspinin bir adı da Gökdeniz idi. 


Göründüğü gibi, Ön Asyanın denizleri de türk Atayurdunun koordinatlarını sergiliyor.






Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov (1947-)
Dilbilimci ve Türkolog
Azerbaycan Cumhuriyeti’nin eski Başbakan Yardımcılığını yapmıştır. Bakü Devlet Üniversitesi'nde çalışmaktadır.

Türk Tarihi açısından yazılarını takip etmenizi, 
kitaplarını okumanızı öneririm.

Kendi web sayfasından kitapları indirebilirsiniz.






.................
N o t l a r:
[1] Doğu Aralıgdenizi antropoloji tipinin m.ö. IV-III binyıllarda Güney Türkmenis­tanda görünmesi (Etnografiya i arkheologiya Sredney Azii. Moskova, 1979, 10-14);
III binyılın başlarında Güney Azerbeycandan Orta Asyaya arkeoloji kültür sızmala­rını gösteren boyalı-nakışlı keramik kabların ortaya çıkması (Avdusin D. A. Arkhe­ologiya SSSR. Moskova, 1977, 72-76); II binyılın ortalarında Türkmenistanda Altın­tepe meskeninin dağılması ve ahalinin Kuzey Afkanistan - Güney Özbekistan ta­rafa (Sappalı, Gonur, Daşlı) geçmesi (İstoriya Drevnego Vostoka. Moskova, 1979, 319); ve Urmu havzasından doğuya olan köçler m.ö. IV-II binlerde migrasyanın batıdan doğuya olduğunu gösterir.
[2] Prototürk Atayurdu, dili, dialektleri, arkeologiyası, boyları, etnografyası hakkında tarihi belgeler bu kitablarda verilmiştir: Ağasıoğlu F. (Celilov). Azerbeycan dili morfonologiyasından oçerkler (1985); Azerbeycan dilinin morfonologiyası (1988); Azer halkı (2000; 3-cü baskı 2005); Kadim türk eli. Saka-Gamer boyları (2006); Tanrı elçisi İbrahim (2007) ve 9 cildde yazılıb hala basılmamış “Dokuz Bitik” (İslamakadar türklerin tarihi). 
[3] Po sledam drevnix kultur. Ot Volgi do Tixogo okeana. Moskova, 1954, 199. 
[4] Barta A. Problemı etniçeskoy arxeologii v Uralistike i Altaistike. “Uralo-Alta­is­tika”, Novosibirsk, 1985, 11-13.
[5] Eneolit SSSR, Moskova, 1982, 34; Sarianidi V. İ. Drevnie svyazi Yujnogo Turk­me­nistana i Severnogo İrana. “Sovetskaya Arxeologiya”, №4, 1970, 24.
[6] Etnografik gelenekler daha konservativ olur. Özellikle, ölü bastırma adeti binyıllar boyu degişmeden devam edir. Bu bakımdan, m.ö. IV-III binlerde İkiçayarasında yaşayan subar boylarının bükülü basırık geleneyi önemli belgedur. Rus tarihçileri yazır: “Subarlar tabiat olaylarını ilahileştirib o biri dünyanın varlığına inanırdılar. Açılan mezarlarda kab-kacak, daş ve kemik aletlerle birlikde bükülü bastırma adeti görünür” (Avdiyev V. İ. İstoriya Drevnego Vostoka. Leningrad, 1948, 358). Ölünün bükülmüş halda mezara koyulması türklerde İslamakadar devam etmiştir.
[7] Севин В. Щаккари ташлары. Чыплак савашчыларын эиземи. Истанбул, 2005
[8] Zablotska Y. İstoriya Blijnego Vostoka v drevnosti. Moskova, 1989, 43.
[9] Sagalayev A. M. Mifologiya i verovaniya altaytsev. Tsentralno-aziatskie vliyaniya. Novosibirsk, 1984, 69.
[10] Gumilyev L. N. Geografiya etnosa v istoriçeskiy period. Leningrad, 1990, 74.
[11] Togan A.Z.V. Umumi Türk Tarihine giriş. I c. (III baskı), İstanbul, 1981, 143.
[12] Aynı kaynak, 146.
[13] Samoyloviç A. N. Turkologiya i novoe uçenie o yazıke. “AN SSSR, XLV, Akad. N.Y. Marru”, Moskova-Leningrad, 1935, 119.
[14] “Altay dil ailesi” teorisinin yanlış olduğunu yazan komparativist ve türkolog alimlerin (G. Clauson, V. Kotviç, B. A. Serebrennikov, G. D. Sanjeyev, G. Dörfer, F. Zeynalov, B. Ögel, A. M. Şerbak ve b.) sayı artmagdadır.




_______________TÜRKOLOJİ_____________




30 Eylül 2013 Pazartesi

HUN DÖNEMİNDEN KALAN SAZ-ATİLLA-İSTANBUL


Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz



Türk musiki ve kültür tarihinde önemli bu buluşu Moğol arkeologları gerçekleştirdi. 2008 yılında buldukları 1500 yıllık sazı önce Moğolların Devekopuzu dedikleri çalgı zannettiler. 

Ancak bunun Türk sazı olduğunu ve üstünde runik yazıyla Türkçe sözler bulunduğunu fark eden Gumilev Avrasya Üniversitesi Türkoloji ve Altayoloji Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli olmuş.

Hocamızı ve eşini bir gün İstanbul'un tarihi ve turistik yerlerini gezdirirken ana konumuz bu saz oldu. Moğolistan doğumlu ve Moğolcayı ana dili gibi bilen Sartkojauli bu sazdan samimi olduğu Moğol arkeologlarla ile sohbet esnasında tesadüfen haberdar olmuş ve bir çok ısrardan sonra güç bela resim ve bilgileri alabilmiş. 

Aslında kendim dili bilimci veya musiki araştırmacısı değilim, ama bu buluntu ile Türk sazının tarihi ile ilgili bilgilerde önemli değişiklikler yapacağını sanıyorum. Türk sazının kökünü Hititlere bağlayanlar, 1500 yıl pay biçenler bilgilerini gözden gecireceklerdir. 

Çünkü, Türklerde 1500 yıl önce böylesine gelişmiş bir saz ve küy / ezgi geleneği varsa, bu gelişkinliğe ulaşmak için sazın asırlardır kullanımda olması gerekir. Gerçi bu konular uzmanların işi, fakat biz burada ilk aklımıza gelenleri acizane belirtmeye çalıştık.

Ve bir hafta sonra resimler de geldi. Gerçekten de ortada somut bir durum vardı. Bunu mutlaka Türk bilim alemine ve kamuoyuna kazandırmak gerekliydi. Şimdi bu makaleyi bir dergiye hazırlama çalışmalarımız bitti. Bir kaç hafta içinde yayınlanmış olacak. Biz bu yazıda makalenin içeriğini ve resimleri vermeye çalışacağız.

Türk halklarının en önemli çalgısı Türk sazının 1500 yıllık en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulundu. Sazın Türk kültürü ve musiki tarihi açısından en önemli yanı sapında runik Türk yazısının olmasıdır. Bu yazıda “Hoş bir ezginin sesleri insani mest eder” denilmektedir. Bu da Türklerin en eski devirlerden musikiye verdikleri önemi göstermektedir. 

V. Yüzyila ait olduğu tahmin edilen sazın günümüzde Kazak, Karakalpak ve Nogay gibi halklarda hala çalınıp söylenen iki telli saz “dombira”ya çok benzemektedir. Moğol arkeologlar bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia ederken, biz onun Türk çalgısı olduğunu kanıtladık.


En eski Türk sazının bulunduğu yer: 

Altay dağlarının Moğolistan sırtında uzanan ve Cargalant-Kayırhan olarak adlandırılan kısmında “Omnohon Aman”, yani “On Vadi” isimli yerde bulunan “Nuhen Had”, yani “Mağara Taş” denilen bir mağarada bulunmuştur.

2008 senesinde ilk defa bu mağarayı N. Dandar isimli bir çoban keşfetmiş ve içindeki boynu eğri sazı bulmuş ve durumdan köy mektebinin öğretmenlerinden C. Enhtor’e haberdar etmişti. Enhtor Ulan Batur’daki Moğolistan Ilimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü bu buluntuyu bildirdi.

Bunun üzerine Ts. Torbat’ın başkanlığında bir grup arkeolog 25 Haziran 2008 tarihinde mağaraya geldiler. Mağara Taş (GPS) 47º37'433'' enlem ve Е 92º27'273'' boylamda, deniz seviyesinden 1866 m. yükseklikte bulunmaktadır. Mağaranın 86 x 60 cm boyutlarındaki ağzı yüksektedir. İçeriye 95 cm kayarak girilmektedir. İçerisi tek bir oda gibidir. Odanın tabanı 130 x 280 cm'dir.


Arkeolojik kazı: 

Arkeologlar mağaraya girmelerinden önce, mağarayı ilk bulan N. Dandar toprağı kazdığı ve mağara içinin ilk durumunda bazı değişiklikler yaptığı anlaşılmıştır. Dandar 35 cm. çapında ve 15 cm. derinliğinde toprağı kazmıştı. Çıkan toprakları mağaranın kapı tarafına yığmıştı. Mağaranın doğu tarafında duvarı kısmına doğru iki üzengi ve eyerin bir kenarı açıkca görülmekteydi. Duvara dayalı duran sazı ise Dandar yerinden almış ve öğretmen Enhtor’e getirip vermişti. Eyerin altından sadak oklarıyla birlikte bulundu. Kazı çalışmaları sonucunda kafatası sağlam bir insan iskeleti, 20 temren, okun agaç sapları, enli eyer, iki Türk üzengisi bulundu.

Moğolistan İlimler Akademisi Arkeoloji Enstitüsü mağaradan çıkarılan insan iskeletine antropolojik incelemeler yaptı. 


İskeletin paleoantropolojik analiz bulguları su şekildedir: 

Kafatası oldukça iyi korunmuş bir durumdadır. Kafatasının sol tarafının üst kısmı bir zamanlar yara almış, fakat sonradan iyileştiğinin işaretleri kalmıştır. Kafatasındaki yara izi sivri uçlu bir silahla yapılmış gibidir. Ancak, bu ok yarası değildir. Yara izinin boyutları 3,6×2,0 cm’dir. Kafatasının tepesinde ve alın kısmında kafa derisi bulunmaktadır. İskeletin yapısı ve kafatasının eklemleri, dişinin özelliklerinden anlaşıldığına göre, bu 20-25 yaşlarında ve 166, 7 cm boyundaki bir genç erkeğe aittir.


Saz: 

Mağarada bulunan arkeolojik buluntular içinde bizim en çok ilgimizi çeken şey saz oldu. Bu saz hakkında Kazakistan’da 2008 yılı sekiz gazetede makale yayınlamıştık. 2008 yılında Moğolistan’a gittiğimizde böyle bir sazın bulunduğunu işitince, Mağara Taş’ta kazı çalışmaları yapan arkeolog Ts. Torbat’ı ziyaret ettik. Torbet bize sazı gösterdi. Ancak, sazın fotoğrafını çekmemize, çizimlerini yapmamıza izin vermedi. Onun düşüncesine göre, bu Moğolların "Deve Kopuzu" denilen bir milli çalgısıydı. Biz ise bunun Moğollarla ilgisi olmadığını, bunun Türk halklarına ait bir saz olduğunu ve hatta Kazakların bugün dahi çalıp söyledikleri iki telli “dombira” sazının aynısı olduğunu söyledik. 

Ayrıca buluntunun bir Moğol mezarından değil, Türk mezarından çıktığını da ifade ettik. Bunun en büyük delili de sazın sapındaki Türk runik yazısıydı. Bundan dolayı, bu sazın Moğollara ait olduğunu iddia etmenin abesle iştigal olduğuna işaret ettik. 

Kopuz aletinin yaylı bir çalgı olduğunu ve bu sebeple sapının kalın olması gerektiğini, oysa bunun ince olduğunu ve tellerine parmakla vurularak çalındığını belirttik.

Sazın sapının eğriliğine gelince, bunun doğal olduğunu, çünkü herhangi bir sazı bir duvara yaslı olarak belli bir müddet bırakıldığı zaman sapının eğrildiğini söyledik. Çünkü sazın teli vardır. Telden dolayı sap eğrilmektedir.

Biz sazın sapındaki runik yazıyı inceledik. Yazı Türk dilinin uyum kuralına uygun yazılmamıştır. Bu durum ise, bu yazının Türk runik yazı sistemine reform yapılmadan önce yazıldığını bize göstermektedir. Yazı reformunun 552-570 yılları arasında gerçekleştiğini düşünürsek, bu saz bu yıllardan önce yapılmış olmalıdır. Reformdan önce eski Türk bitiglerinin harf ve işaretleri birbirine bitişik şekilde yazılmaktaydı. O dönemde yazının gramer kuralları yapılmamıştı. 

Bundan dolayı biz sazdaki yazının V. Yüzyıla ait olduğunu düşünüyoruz.

Sazda şu yazıyı görmekteyiz.

“župar kuu čore sebit idmiş”
Nefis ezgi bizi mutlu eder.

Yazıdan su sonuçları çıkarabiliriz:
1. Yazı reform öncesine aittir. Çünkü, ses uyumu yoktur.

2. Yazıdaki ezgi manasına gelen “kuu” kelimesi eski Türk metinlerinde “kugu” olarak da geçmektedir. Ortadaki “g” sesi zamanla düşmüştür. V. yuzyılda bu “kuu” olarak söyleniyor olmalıdır. Bugünkü Kazak Türkçesinde hala yaşayan “küy” kelimesinin telafuzuna benzemektedir. Bu kelime erken Ortaçağ’da Çince metinlerde “ch’u” olarak geçmektedir.

3. “čore” kelimesini eski Türk dilleri sözlüklerinde bulamadım. Kazaklar keçileri “sore, sore, sore” diye belirli bir makamla söyleyerek çağırırlar. Demek ki, bu söz makam, musiki manalarına gelmektedir. Bu durum bize bugünkü XXI. yüzyılda bir çok Türk halklarında mevcut “dombira küy” musikisinin daha V. Yüzyılda gelişimini tamamlamış olduğunu göstermektedir.


Sazın başı: 

Sazın başı ceylan (bugi) veya bulanın başına benzemektedir. Günümüzün sazları gibi düz değil. Eski devir geleneklerine göre, hayvan stiliyle süslenmiştir.

Türkler İslamiyete girdikten sonra hayvan stili süslemelerini bırakmıştır. Çünkü, Göktanrı dininin tüm alışkanlıklarını terk etmeyince, tam Müslüman olmak mümkün değildi !


Efsane ve 1500 sene önceki saz: 

Kazaklarda dombira veya sazın nasıl meydana geldiği konusunda birçok efsane mevcuttur. Bunların bazıları B. Saribayev, K. Jubanov, O. Janibekov ve A. Seydimbekov gibi araştırmacıların kitaplarında yer almaktadır. Dombira ve dombira kuyleri / ezgileri konusunda bu araştırmacıların eserlerinden faydalandık.


Akselev Seydimbek’in “Çift Tel Efsanesi” hakkında yazdığına göre;

Çok eski devirlerde bir genç dağlarda geyik avlayarak geçimini temin ediyormuş. Bir gün yüksek dağlarda, bir maral vurdu. Onu aşağıya indirmek için işkembe ve bağırsaklarını boşalttı. Aradan aylar geçtikten sonra, avcı genç dişi maralı vurduğu yere tekrar gelir, burada kulağına vızıltı gibi sesler gelir. 

Dikkatle etrafına baktığında, birkaç ay önce vurduğu maralın bağırsaklarının akbaba gibi leş yiyici kuşlar tarafından yenirken, ağaç dallarına takılı kalmış olduğunu gördü. Vızıltı gibi ses dala takılıp kurumuş bir çift bağırsaktan gelmekteydi. Rüzgâr estikçe, dallara gerili bir biçimde takılmış olan bağırsaklardan farklı farklı hoş sesler geliyordu. 

Avcı gence bağırsaklar dile gelmiş gibi göründü ve daldan bu bir çift kurumuş bağırsağı alıp eve getirdi ve tahtadan yaptığı bir alete takar. Bağırsaklara parmaklarıyla vurdukça ağaç dallarındaki gibi hoş sesler çıkarır. Bu sadece gencin değil, onu dinleyen herkesin hoşuna gider. Onları çeşitli duygulara sürükler. Böylece dombira herkesin sevdiği bir musiki aletine dönüşür. 

Günümüzde de bazı yerlerde Kazaklar dombiranin tellerini hala kurutulmuş bağırsaklardan yaparlar.

Efsane bizlere bunları anlatırken, bundan 1500 sene önce yapılmış ve Altaylarda bir mağarada günümüze ulaşan yaslı sazın karnına maralın, geyiğin resimleri yapılmıştır. Hatta sazın sapının ucuna da maral veya geyiğin başı konmuştur. Bu hayret verici bir durumdur.

Acaba bu bir rastlantı mıdır, yoksa tarihi hakikat midir? Efsanede geçenleri, bu yaşlı “bilge” saz kendi varlığıyla teyit etmektedir.

Türklerdeki “küy” kelimesine tekrar dönersek, konar göçer halklarda özellikle Türk-Moğol halklarında ezgi manasındaki “küy” kelimesi en kutsal ve önemli kelimelerden biridir. Belki bu yüzden Türk-Moğol halklarında “küy” ve “kok” yani “gök” kelimeleri “Tanrı” kelimesiyle eşanlamlıdır. Başka bir deyişle, “kogu, ku:u, kök” gibi ceşitli kullanımları olan bu kelimeler Göktanrı inancıyla yakından ilgili olduğunu gösteren tarihi ve manevi bulgular mevcuttur.

Türk halklarının kağanlık devirlerinde kağanın altın işlemeli Ak Keçe Evinde her sabah gün küy, yani ezgi ile karşı alınırdı. Daha açık bir ifadeyle bu bir gelenekten ziyade, Göktanrı inancıyla ilgili bir rituel olmalıdır. Kağanlık merkezinde çalınan ezgi / kuyun sayısı bir sene içinde günlerin sayısına uygun olarak 366 idi. Bunu “Tanrı’nın 366 bölüm kuyu” olarak adlandırıyorlardı. Yılbaşı baharda gece ile gündüzün birbirine eşitlendiği (22-23 Mart) günden başlardı ve bu güne “Ulusun ulu günü” denir ve büyük şölenler yapılırdı. Ulusun ulu gününde tüm kağanlığın dilek ve isteklerini Tanrı’ya ulaştıran 9 küy çalınırdı. 

Eski Yunan tarihçilerinden Quintus Curtius Rufus (M.S. I. Yüzyıl) “Büyük İskender’in Tarihi” isimli kitabında Orta Asya konar göçerlerinin Ulus bayramını nasıl kutladığını yazmaktadır. Ulus günü güneş doğmak üzereyken Kağanlık Merkezinin üstüne güneş sembolu olan bayrağın çekildiğini, bir tepeye hepsi kırmızı elbiseler giymiş ve bir yılı sembolize eden 365 delikanlının çıkarak nevruz şölenini başlattığını hayranlıkla yazmaktadır. 

Buna benzer bir Göktanrı inancını musiki araştırmacısı Abdülkadir Meragi de “Zübdet’ul Edvar” isimli eserinde şöyle ortaya koymaktadır: 

“Türk-Moğol şarkı ve kuyleri şu şekilde üç kısma ayrılır: musiki aletiyle çalınan bir türü vardır. Onlara “kökler” denir, sesle söylenenlerine “ir” ve “dola” diye isimlendirilir. Eski Türk ülkesinde kuyun sayısı 366’dir. Bir sene içinde kaç gün varsa, o kadar kuy / ezgi olur. Onun her biri her gün hanın önünde çalınır. Bunların içinde en asili ve en büyüğü 9 kuydur”.

Bu tarihi kaynak eski devirlerde bile Türkler arasında saz enstrümanı, ezgi sanatı, onları anlama, hissetme ve saygı duyma benliğinde duyma kültürü bugünkü seviyeden aşağı olmadığını göstermektedir. Bu konuda en son arkeolojik bir kaynak 2008’de Moğolistan’da Bayanhongor bölgesi, Galuut yerleşimi Olonuur ovasında bulunmuştur. 

Burada bulunan Türk mabedinin kalıntılarında VII-VIII. Yüzyıllara ait bir yazı bulunmuştur. Taşa kazınmış yazıda “İzgilik Çor sekiz çeşit saz musiki aletine vakıf olduğu için sert taştan yapılmış bir mabet inşa ettik” denilmektedir.

Bu durum bize VII-VIII. yüzyıllarda Göktürklerde 8 çeşit saz olduğunu, bu sazları çalıp söyleyene sonsuz mabed inşa ettiklerini göstermektedir. Bu da bir zamanlar eski Türklerin saza, musikiye, saz sanatına ne derecede büyük önem verdiğini bildirmektedir.

Bu sazların MÖ. V. Asırda yapılmış en eskisi Moğolistan’da bir mağarada bulunarak günümüze ulaşmış bulunmaktadır. 

Bu, günümüzde çalmalı sazların dünyadaki en eskisidir. Dünyanın bir çok ülkesine yayılmıs bulunan yaylı çalgılardan kopuzun MÖ. X. Yüzyıldan beri kullanılmakta olduğu tahminleri yapılmaktadır. Bu sebeple kopuz yaylı çalgılarin atası olarak kabul edilmektedir. Öyleyse çalmalı sazların en eskisi ve atasının da “dombira” olduğunu söyleyebiliriz.

Avrasya’nin iki kıtasında da dombira sazının çok yaygın olduğunu gösteren dil malzemeleri elimizdedir. Türk halklarından Kazaklarda “dombira”, Karakalpak, Nogaylarda “dombira”, Tuvalarda “dambira”, Kırgızlarda “dungir”, Türkmenlerde “tamdira”, Özbeklerde “tambur”, Ruslarda “domra”, Afganlarda “dambura”, Iraklılarda “tunbur”, Moğol kökenli Halkalarda “dombir”, Buryatlarda “dombir”, Kalmuklarda “dungirma” olarak geçmektedir. Bu durum bize dombira çalgısının Avrasya halkları arasında ne derece çok yaygın olduğuna işaret etmektedir.

Sonuç itibarıyla mizraplı Türk sazların atasının dombira olduğunu söyleyebiliriz. Moğolistan’da 2008 yılında bulunan V. Yüzyıla ait Hun sazının dünyadaki en eski Türk sazı olduğunu ve bugünkü Kazaklardakı dombira ile aynı olduğunu söyleyebiliriz. 

Biz bu dombirayı esas alarak bir benzerini yaptırmış bulunuyoruz. Sazdaki runik yazı da eski Türklerde musikinin, özellikle küy, yani ezginin çok önemli bir yere sahip olduğunu göstermektedir. Bu küy kelimesi de bugün Kazaklarda aynen devam etmektedir. Kazak bestecileri birbirinden güzel bestelerle küyleri zenginleştirmektedir.

Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaulina Moğolistan'da bulunan 1500 yıllık sazı Moğol bilim adamlarına Türk sazı veya dombirası olduğunu kanıtlayıp ilim alemine kazandırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Sazı Moğol arkeologlar bulmakla birlikte, onun sayesinde haberdar olduk. Böylece sazın tarihini daha da gerilere göturecek somut bir bilgiye ulaşmış bulunuyoruz. Değerli hocamıza sağlıklı uzun ömürler diliyoruz.


SARTKOJAULI: 1500 YILLIK SAZ HUN DÖNEMİNE AİTTİR


Değerli hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojauli “Hun Döneminden Günümüze Ulaşan 1500 Yıllık Saz” isimli makalesi ile ilgili Moğol arkeolog ve Batılı Türkologların yazdıklarını karşılaştırdığımız yazıyı okumuş ve bize bu konuda bir cevabı yazı göndermiştir.

Sartkojauli makalesinin başında Türkiye Türkçesinde aktarıp çeşitli bilimsel gruplara gönderdiğimiz için bize, konuyla ilgilendikleri için Erciyes Üniversitesinden Erhan Aydın ve Hacettepe Üniversitesinden Bülent Gül’e öncelikle teşekkür ediyor.

Bundan sonra 1500 yıllık saz hakkındaki bilimsel yayınlara değiniyor. Şöyle ki: 

Mağarada bulunan bu buluntu hakkında ilk bilimsel yazı Ts. Torbat başkanlığındaki Moğol arkeologlar tarafından Studia Arhaeological dergisinin 2008 yılındaki VI. Sayısında 274-292 sayfalarında yayınlanmıştır. 

Makalede kazı çalışmalarının sonuçları ortaya konmuş ve sazın resmiyle birlikte mağara bulunan insan kafatası, eyer, üzengi, yay, sadak ve okların resimleri yayınlandi. Ancak saz hakkında çok fazla bilgi verilmedi.

İkinci yayın Alman arkeologlarla 2009 Ağustos ayinda Ulan Batur’da yapılan uluslar arası sempozyumun 2009 yılının ikinci yarısında yayınlanan bildiriler kitabında yer aldı. Tsagaan Torbat, Dunburee Batsukh, Jan Bemmann, Thomas O. Hollmann ve Peter Zieme tarafından ortaklaşa yazılan makale "A ROCK TOMB OF THE ANCIENT TURKIC PERIOD IN THE ZHARGALANT KHAIRKHAN MOUNTAINS, KHOVD AIMAG, WITH THE OLDEST PRESERVED HORSEHEAD FIDDLE IN MONGOLIA – A PRELIMINARY REPORT" ismini taşımaktadır. 

Bu yazıda sazın özellikleri tam olarak ortaya konmamakla birlikte, makale yazarları hiçbir bilimsel kanıt ileri sürmeden bunun Moğolların “Morin Chuur” yani At Kopuz çalgısı olduğunu yazmışlardır. Bizim konuyla ilgili vardığımız sonuçlar şunlardır:

1. Morin Chuur (At Kopuz) nasıl bir çalgıdır?
Karnı büyük ve dört köşedir. Boynu kısa ve kalındır. Teli atın kuyruğundan yapılır. Sapında perde olmaz. Keman gibi sürtülerek çalınan bir çalgıdır.

2. Mağaradan bulunan saz ise boynu incedir, üstünde perdeler vardır. Bu çalgı sürtülerek değil, parmakla dokunarak çalınan bir çalgıdir. O yüzden bu bir kopuz değildir.

3. Mağaradan bulunan eyer, üzengi, sadak, ok ve yay gibi buluntuların Türklere ait olduğunu yukarıda bahsettiğimiz makale yazarları ve arkeologları kabul etmektedirler. Hatta bulunan eyer ve üzengilerin bugünkü Kazakların kullandıkları eyer ve üzengilerden hiçbir farkı olmadığı görülmektedir. 

O zaman mağaradaki tüm eşyaların Türklere ait olduğunu söyleyebiliriz. 

Öyleyse, niçin bunların arasındaki saz Moğollara ait oluyor? 

Üstelik sazın sap kısmındaki eski Türk yazısı olduğunu da unutmamak lazımdır.

4. Şimdi sazın sapındaki yazının bir analizi yapalım:

Berlinli ünlü bilim adamı Peter Zieme bu yazıyı okuma denemesi yapmıştır. Ancak bazı harfleri görememiştir. Zieme 12 harfi doğru tanımlamıştır.







Oysa Sazın sapında:

16 işaret ve bir adet iki nokta vardır. Zieme bu işaretleri eksik olarak 16 yerine 12 harf olarak görmüştür. Zieme 1, 2, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 14, 15 ve 16 numaralı işaret veya harfleri doğru tanımlamıştır. 

Fakat kalan 3, 4, 5 ve 11 numaları harfleri ise görememiş ve yok saymıştır. 12. harfi ise dört köşe içinde nokta olarak görmüş ve “-nt” olarak okumuştur. Bu yüzden metni yanlış okumuştur. 

Bize göre bu metin “župar küü čore sebit idmis” olarak okunmalıdır. Onun da bugünkü manası: Hoş ezgi bizi mest eder.

Metnin bu şekildeki okunuşu üzerinde Peter Zieme ile Kasım ayının sonunda ve Aralık ayının başında İstanbul’da “Ötüken’den İstanbul’a Türkçenin 1290 Yılı” sempozyumu için bulunduğu sırada görüş alışverişinde bulunduk. Durumu kendisine izah ettik.

5. Sazdaki metinde 1 numara ile gösterdiğimiz harf kullanılmıştır. Reformdan sonra (552-570) metinlerde bu harf sadece ince sesli ünlülerde kullanılmıştır. Reformdan önce veya eski Türk bitig (runik yazı) grameri oluşturulmadan önceki dönemde, kalın ve ince sesli kelimelerde kullanılan işaretler bu metinde olduğu gibi ince ve kalın ayrımı yapılmaksızın kullanılmaktaydı. Bu özelliği sazdaki metinde de görmekteyiz. 

İşte bu yüzden biz yukarıda bahsettiğimiz logogram harfteki gramer özelliklerine dayanarak bu sazın V. yüzyıla ait olduğu yorumunda bulunuyoruz.

6. Sazdaki metinle ilgili yaptığımız transkripsiyon ve çeviri konusunda kendimize güvenimiz tamdır. Metindeki “kuu” kelimesi bizi çok heyecanlandırdı. Çünkü Kazak Türkçesinde “küy” kelimesi sadece dombira ile çalınan ezgiler için kullanılır. Demek ki, MÖ. V. Yüzyıla ait küy kelimesi hala kullanımdadır. Kaybolup gitmemiştir. 

Küy ile Kazaklar huzur bulur, küy ile Kazaklar heyecanlanır, küy ile Kazaklar hüzünlenir, küy ile Kazaklar derdini unutur. Öyleyse hoş ezgileriyle insani mest eden çalgı “dombiradan” başka ne olabilir ki?

Değerli Hocamız Prof. Dr. Karjavbay Sartkojaoglunun görüşleri bunlardır. Kendisine bizleri aydınlattığı için çok teşekkür ediyoruz. 

Demek ki, bu saz Gökturk dönemine değil, Hun dönemine aittir. 

Şimdilik son söz bu şekildedir.




Turansam,2012, Cilt 4,sayı 14




HUN DÖNEMİNE AİT İSE, 
"HUNLAR YAZIYI BİLMİYORDU"
 DEMEK KOCA BİR YALANDIR.
TÜRKLERDE YAZI GÖKTÜRKLERLE BAŞLIYOR 
DEMEKTE.

İŞTE BATI , BU BATI, 
SENİ KÜÇÜK GÖRMEK İÇİN 
SANA AİT OLAN HERŞEYE SAHİP ÇIKIYOR !
BU ZENGİN KÜLTÜRÜ,MEDENİYETİ YAKIŞTIRAMIYOR.
UTANMASALAR "TÜRK" İSMİNE DE SAHİP ÇIKACAKLAR !




NOT: 
ÖTÜKEN’DEN İSTANBUL’A TÜRKÇE’NİN 1290 YILI (720-2010) SEMPOZYUMU
Konuşmacılar:
Japonya: Yoshida Yutaka, Takashi Osawa, Tosio Hayasi, Aydar Mirkamal
Pekin: Erkin Arız, Xin Luo, Zhang Tieshan, Erkin Awgalı
Urumçi: Abdubesir Süküri, Arslan Abdullah
Kore: Yong-Song Li, Jaehun Jeong
Almanya: Claus Schönig, Peter Zieme, Jens Wilkens, İrina Nevskaya, Marcel Erdal
Abd: Sören Stark, A.Vovin
Rusya: D. Nasilov, L. Tuguşeva, Larisa Tıbıkova, İgor Kormuşin
Kazakisten: Ayman Dosımbayeva, S.Harcavbayev
Kırgızistan: Nurdun Useyev, Risbek Alimov, Kadırali Konkobayev
Moğolistan: Ts. Battulga, L. Bold
Özbekistan: Gaybullah Babayer, M. İshagov
Fransa: Etienne De La Vaissiere
Finlandiya: Volker Rybatzki
İngiltere: N. Sims-Williams
Macaristan: M. Dobrovits
Çek Cumhuriyeti: Lucie Şmahelova
Türkiye: Hatice Şirin, Erhan Aydın, Cengiz Alyılmaz, Osman Mert, Mehmet Ölmez,
Ahmet Taşağıl, Osman F. Sertkaya, Mustafa Sinan Kaçalin, Ayşe Melek Özyetgin, 
Şükrü Haluk Akalın




Pazırık'tan çıkan müzik aletleri






ATTİLA 

Bütün dünya tarihini yakından ilgilendiren ve herkes tarafından da kendi isimleriyle tanınan çok az insan vardır. İşte, dünya milletlerinin büyük bir kısmının bildiği ve özellikle Avrupa halklarının çoğunun milli kahramanı, bir bölümünün efsanelerine ve hatta destanlarına kadar giren bir kişidir, Attila. 


Dünyadaki bir kısım tarihçi için yeryüzünün gelmiş-geçmiş en büyük hükümdarları arasında hiç şüphesiz Attila ve Çingiz Han’ın yerleri bambaşkadır. 


İkisi de sadece mensubu bulundukları milletlerin tarihlerinde ve kültürlerinde değil, dünyanın aşağı-yukarı yarısına yakın bir topluluğunun kaderinde söz sahibi olmuşlardır. Hususiyetle M.sonra 5. yüzyılda gerçekleşen Hun akınları ve Attila’nın Avrupa’daki faaliyetleri bugünkü Avrupa’nın şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Tarihte “Kavimler Göçü” diye de anılan bu hareket sonucunda, yer-yüzünden birçok halk kalktığı gibi, yeni yeni devletler ve toplulukların da ortaya çıkması söz konudur. 


Tarihi kaynaklardan takip edebildiğimiz kadarıyla Hun adıyla anılan Türklerin Asya’da kurdukları hanedanlıklar şu veya bu şekilde, 5. asrın ikinci yarısına değin varlıklarını sürdürmekle beraber, daha önceki zamanlarda vukua gelen bölünmeler sebebiyle zaman zaman batıya doğru göçmüşlerdir. Bu göçler ve ayrılıkların en büyüklerinden birisi M.önce 55’lerde meydana gelince Küçük Yabgu ile beraber büyük bir Türk-Tölös grubunun, dolayısıyla Hun siyasi adı altında birleşen Türk kabilelerinin bugünkü Türkistan ve Kuzey Kazakistan bölgesine geldiklerini biliyoruz. Dolayısıyla Hunlar sadece Asya’da varlıklarını sürdürmediler; onlar Avrupa’yı da dize getiren güçlü bir devlet kurdular. 


Aslında burada ve daha kuzeydeki İdil-Ural Havzasında, Türkler Mo-tun Yabgu çağından çok önceleri yurt tutmuşlardı. Hem tarihi kaynaklar, hem de Türklere ait destanlar ile efsaneler bunu doğruluyor. Meşhur Oguz Kagan’ın seferlerinden birisi Hazar’ın kuzeyine, İdil-Ural ve Doğu Avrupa topraklarına olmuş, bu mıntıkada bir Türk idaresi tesis edilmişti. Buna bağlı olarak, Karadeniz’in kuzeyinde bugünde varlığını koruyan Türk soylu halklar gibi, birtakım Fin-Ugor kavimlerinin de etnik oluşumunda Türk tesirinin bulunduğunu pekçok ilim adamı savunmaktadır. Konuştukları dillerin içindeki Türkçe kelimelerle, bazı gelenek ve göreneklerini de kapsayan kültürel izler bunu ispatlıyor. 


İşte M. önce 1. asırda batıya gelen Hunların bir bölümü Avrupa’da ortaya çıkan Türklerin temelini oluşturdular. Arkasından M.sonra 155’lerde Asya’daki Hunlar ikinci bir darbeye maruz kalmışlar; tarihi eserlerde Kuzey Hunları diye anılan bu Türklerin büyük bir kısmı, Küçük Yabgu Hunlarına benzer bir şekilde Türkistan’ın batı taraflarına, oradan da Đdil-Ural ve Kafkasya sahasına ulaşmışlardı. Onlar, 4. yüzyılın ortalarına (355-365) geldiğimizde Kafkasya bölgesi ve Hazar çevresine hakimdiler. 


Hunların başında bu sıralarda önce Balam-er, peşinden de Yılduz Kagan’ı görmekteyiz. M.sonra 400’lerde Hun başbuğu Yılduz (Uldız) Kagan, her iki Roma’yı da baskı altına almaya başlamış; Roma içten içe kaynar iken isyanlar ve kargaşa da alıp başını gitmişti. Yılduz Kagan karşısında düzensiz ve korkak bir düşman olmasını istemediğinden Roma’ya yardım ederek, isyancılardan temizledikten sonra, 409’da Tuna’yı geçip; Trakya’da Doğu Roma’nın umumi valisiyle barış imzaladı. Kaynakların bildirdiğine göre; Yılduz bu görüşmelerde “güneşin battığı yere kadar her tarafı zaptedebileceğini” söylüyordu. Bu Türk cihan hakimiyeti telakkisinin büyüklüğünün bir işaretidir. 


Yılduz Kagan’ın 410’larda öldüğü sanılıyor. Ondan sonra başa geçen Kara-tonga hakkında maalesef çok az bilgiye sahibiz. Yukarıda belirttiğimiz üzere, Yılduz’ın ardından Türkleri yöneten diğer Türk beyleri Rua (ki bu isim Türkçe bir kelimenin Latin kaynaklarına bozularak geçmiş şekli olmalıdır. Belki Yula/ Boyla/ Börü), Muncuk, Ay-bars ve Oktar hepsi onun izinden yürümüşler, her iki Roma’ya karşı da, Yılduz’ın siyasetini sürdürmüşlerdir. 

420 sıralarında Hunların idaresini işte bu çok değerli dört kardeş 
üstlenmişti. Meşhur Attila da bunlardan Muncuk’un oğluydu ve Muncuk erken yaşlarda öldü. Attila’yı amcası Rua yetiştirdi. Bu dört kardeşin en büyüğü olan Rua kagan seçildi ve 422 senesinde Bizans’ı yıllık vergiye bağladı. 

İki Roma arasındaki iç mücadeleye de karışan Türkler, her iki taraftan da haraç alıyorlardı. Rua’nın hükümdarlığının son dönemlerinde Hun devletinin içinde birtakım anlaşmazlıkların yaşandığı ortadadır. Bazı Hun beyleri onun hışmından kurtulmak amacıyla Bizans’a sığınmışlarsa da, imparator II. Theodosios’a bir ültimatom yollanarak, bunların iadeleri istendi. Fakat bu sırada (434) Rua da öldü. Böylece, doğuda Türkler bir fetret devri yaşıyorlarken, batı da yeni bir güneş doğuyordu ki; bu amcasının yerine devletin başına geçen Attila adındaki Türk asilzadesiydi. 


O, çocukluğundan itibaren sıkı bir savaş ve devlet eğitimi alan, amcasıyla beraber bütün savaşlara katılan; demir bilekli, çelik yürekli bir Türk kahramanıydı. Kardeşi Bleda (bu isim de Türkçe bir adın veya unvanın bozulmuş şekli olsa gerek; belki Boyla/ Bolat/ Bilge?) daha zayıf olduğundan; hükümdarlıkta ciddi bir talebi yoktu. Bir süre devletin idaresinde kardeşine yardımcı olduktan sonra herne kadar Attila tarafından öldürüldüğü söyleniyorsa da; bilinmeyen bir sebeple 445 tarihinde vefat etmiştir. 


Derhal harekete geçen Başbug Attila, 434 yılında Bizans’a diz çöktürdü. Bunun üzerine Doğu Roma, Türklere ateşkes yapmak zorunda kaldı. Kostantiniya veya Margus Barışı diye bilinen andlaşmaya göre; Bizans hiçbir surette Türklerin düşmanlarıyla ittifaklara girişmeyecek, Türk yurdundan kaçanlara kucak açmayacak ve her yıl ödediği vergiyi iki katına çıkaracaktı. 

Attila da tıpkı dedesi Yılduz gibi, Roma’yı iç karışıklıklarla boğuştuğu bir sırada destekledi. Birçok yabancı kavmi Türk hakimiyeti altına aldı. Doğu Roma’ya,  441-442’lerde taarruz ettiği gibi, 447’de Balkanlara ikinci defa yürüdü. Avrupalılar kendileri için bunca felakete sebep olan bu kişiden kurtulmanın yollarını aramaya başladılar. 

O zamanki dünyanın tek efendisi haline gelen Attila’yı Romalılar ortadan kaldırmak için bir suikast planı yaptılar. Attila’nın nezdine giden elçilik heyetine sokulan bir casus, Attila’yı öldürmekle vazifelendirildi. Ancak bu heyette bulunan Eçe-kun/ Ede-kun (kaynaklarda bu şahsın adı da farklı yazılıdır) isimli bir Türk durumu öğrenince, Attila’ya haber vermiş; o da suikastçilere suçlarını itiraf ettirdikten sonra Roma imparatorunu aşağılamıştır. 


Bundan sonra Başbug Attila’nın daha önce kendisine bir nişan yüzüğü gönderen III. Valentinianus’un kız kardeşi Honoria’nın evlilik teklifine olumlu cevap vererek; Roma imparatorluğunda hak iddiasında bulunduğunu görüyoruz. 


Arkasından Macaristan’daki merkezlerinden 451 senesinde yola çıkan Türk ordusu, Galya’ya girdi. Haziran 451 tarihinde Roma güçlerini Attila’nın kuvvetleri “Turan Taktiği”yle yenmeyi başardı. 452’de Po Ovası ele geçirildi. 


Hatta bir korku ve telaş başladığından; Papa I. Leo’yu bağışlanmak üzere Romalılar, Attila’ya gönderdiler. Bu durumda bütün hrıstiyan dünyası onun himmetine sığınıyordu; dolayısıyla daha fazla üstlerine gitmenin hiçbir anlamı yoktu. Artık, her iki Roma da Türk hakanına boyun eğmiş, sıra doğudaki Sasani şahlığına gelmişti. 


Ancak düşmanları Attila’dan kurtulmanın başka bir yolunu buldular. 


Avrupa’nın en güzel kızlarından birisini ona zevce olarak yolladılar. 453 senesinde altmış yaşlarındayken, Attila bu kız tarafından zehirlenmek suretiyle öldürüldü. Herhalde bu kadının ailesi de Attila’nın ordularından büyük zarar görmüştü ve dolayısıyla o, bu işi gönüllü yaptı. Latin-Bizans vesikalarında; Attila’nın bütün milletleri ve dünyayı korkutan bir adam olarak yaratıldığından, gururlu yürüyüşünden, gözlerinden adeta ışık saçtığından, savaşı sevmesine rağmen hep düşünerek hareket ettiğinden, aklını iyi kullandığından, kendisinden af dileyenleri bağışladığından, sadık adamlarına karşı cömertliğinden, kısa boylu ve geniş omuzlu olduğundan, elbiseleri, ayakkabıları ve diğer silahlarının askerlerinden farklı olmadığından söz açılmaktadır.


Neticede hrıstiyan dünyasınca işledikleri günahların bedelini ödetmek üzere gönderildiğine inanılan, “Tanrı’nın Kırbacı” veya “Tanrı’nın Kılıcı” diye de anılan, cihan tarihinin en büyük hükümdarlarından birisi ortadan kaldırıldı. 


Attila’nın sağladığı birlik ve üstünlük maalesef ondan sonra devam etmedi. Daha doğrusu çocukları bunu sürdüremediler. Bunun çeşitli sebepleri vardır: 


Kardeşler arasındaki taht mücadeleleri ve kabilelerin öne çıkma kavgaları, bunu fırsat bilen Romalı ve diğer Avrupalı kavimlerin saldırıları, Attila Türklerinin varlıklarına son veren etkenlerdendir. Bununla birlikte Avrupa’daki Türk-Hunlar tamamen yok olmadılar. Bunların bir kısmı İdil-Ural Türklüğünü (Tatar, Başkurt, Çuvaş) meydana getirirken, bir bölümü de Bulgar Türkleri ve Macarlar vasıtasıyla günümüze kadar geldiler. 


Çağımızda Attila, Çingiz, Kanuni vs. gibi Türk hükümdarların korkusu halâ Avrupalıların beyinlerinde yaşamaktadır. Bir gün yeniden Türklerin arasından böyle kahramanlar çıkarak, Batıyı paramparça edeceğine inanıldığından, Avrupalı daima Türk dünyasına karşı temkinli davranmaktadır. 


Bununla beraber 5. asırda Attila’nın tokadını yiyen Avrupa’nın bütün hristiyan devletleriyle, kendilerini Bizans’ın devamı olarak gören Yunanlılar ve Rumlar, 1071 ile 1453’teki o acı yenilgileri asla unutamadıklarından, her durumda ve ortamda bunun bir şekilde intikamını almak için fırsat kollamaktadırlar. 


Bir zamanlar kendilerine dünyayı dar eden Türk ırkına gün göstermemek ve uyuyan kurtu uyandırmamak için el birliğiyle çalışmaktadırlar. 



Ama Atsız Beg’in dediği gibi; 
“Attila’nın kanı halâ Türk’ün içinde”. 


Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü
“Türk Büyükleri – IV: Attila”, Polis Degisi, 14/54-55, Ankara 2008 




-----------




Hunlar ve Konstantinopolis... 1453 değil , 434 ve 447

"Hunlar, zaman zaman Doğu Roma İmparatorluğu'na Germanlar'la yapılan savaşlarda yardım da ediyorlardı. Ancak, Pannonya'ya yerleşmiş bulunan Rugila ve Ruya kumandasındaki güçlü Hun öncü birlikleri ; Alanlar'ın Vandallar'la birlikte 406'da Galya'ya gitmesinden sonra onların boşalttıkları topraklara yönelmiştir. 

Hunlar 434'te Konstantinopolis'i de kuşattılar. Bizans rivayeti, şehrin kurtuluşunu sadece bir mucize olarak açıklamaktadır. Rugila'nın o yıl ölümü üzerine Hunlar'ın yönetimi iki yeğenine kalmıştı : Atilla ve Bleda". (sayfa 54)

...



Atilla, tahtı paylaştığı kardeşi Bleda'yı 445'te öldürtüp yönetimi tekeline aldı. Ordusu ile Balkan yarımadasına akın düzenleyip 70 şehri yakıp yıktı ve İstanbul surlarına dayandı.

447 yılında Bizans İmparatoru 2.Theodosius'u sıkıştırıp yıllık vergi vermeye ve güney Tuna sahillerini Hunlar'a bırakmaya mecbur etti. (sayfa 45)

...

Büyük Selçuklu Devletini imparatorluğa dönüştüren Tuğrul Bey, 1043'te Halife Kaim'e gönderdiği mektupta :

"Ben hür insanların evladıyım ve Hünler 'in (Hunlar) kral hanedanına mensubum".... (sayfa 133)



Yabancı Kaynaklara Göre Türk Kimliği  
Rıza Zelyut
kitabından alıntıdır.




İSKİT, KİMMER VE HUN / TÜRKLERİ
İSTANBUL'A FATİH'TEN ÖNCE GELMİŞTİR. 
ARAŞTIRMALARLA BELKİ DAHA DA ESKİLERE GİDECEK