Translate

14 Şubat 2015 Cumartesi

TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ




“1996 yılı Haziran ayında, halen yayına devam etmekte olan Nûbihar dergisinin kapağında çok güzel ve otantik bir halı-kilim damgası gördüm. Hemen derginin yazı işlerini arayıp o kapağı niçin ve hangi açıklamaya dönük kullandıklarını öğrenmek istedim. Derginin o zamanki yazı işleri müdürü önce bilgi vermekten çekindi ama konuşma ilerleyince, o damganın Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürtler tarafından en çok kullanılan bir damga olduğunu söyledi.

Bundan bir süre sonra Türk inançları hakkında araştırma yapmak üzere aldığım bir davet üzerine Taşkent üzerinden Kazakistan’a gittim. Daha Taşkent havalanından çıktığımda, sokaktaki bir elektrik direğinde Nûbihar dergisindeki damga ile karşılaştım. Aynı damga ve benzerleri Taşkent’ten Çimkent’e (Kazakistan’a) giden yol boyunca pek çok defa karşıma çıktı. Öyle ki insan elinin değdiği her yerde o damga vardı. Çok geçmeden, Nûbihar dergisinin yazı işlerinin Kürtlere ait dediği damganın, Kazak Türklerinin milli damgası olduğunu öğrendim. Damgaları araştırmaya böyle başladım.”


Bu satırları, değerli dostum Dr. Mustafa Aksoy’un “Tarihin Sessiz Dili: Damgalar”  adlı muhteşem eserinin 50’nci sayfasından aldım.

Rahmetli dostum Servet Somuncuoğlu’nun, Türk Dünyası’ndaki damgaları gazeteci gözüyle ve olağanüstü fotoğraflarla tespit ettiği yıllarda bir antropolog ve sosyolog olarak da Mustafa Aksoy, Türk Dünyası’nda aynı konu üzerinde bilimsel yöntemlerle çalışıyordu.

Somuncuoğlu’nun bulguları için, bu sütunda “Türklerin şifreleri” tanımını yapmıştım.

Somuncuoğlu, Hakkari’nin Gevaruk yaylasına da çıkıp kaya resimlerini fotoğraflamış, görüntülemiş, oradaki damgalarla Kazakistan’daki damgaların birliğini ortaya çıkarmıştı. Dr. Mustafa Aksoy ise halı ve kilimlerden hayatın her alanındaki sanat  serlerine kadar bugün de yaşayan o damgaları fotoğrafladı ve bilimsel olarak yorumladı. Farklı bir yoldan giderek, sadece Türklerin şifrelerini değil, Kürtlerin şifrelerini de çözmüş oldu.

Dr. Mustafa Aksoy şöyle diyor:

“Bilindiği gibi Kürt tarihi konusunda çalışan Kürtçü araştırmacılar, dilden hareketle Kürtleri Farsların bir boyu gibi kabul eder. Bu iddia doğruysa, söz konusu araştırmacılar şu soruları cevaplamalıdır:

-Kürtler, halı ve kilimlerde neden Farsların kullandığı damgaları ve düğümü değil de hep Türklerin damgaları ve düğümlerini kullanmışlardır?

-Kürtlerde koç başlı mezar taşları ve balballar varken, Farslarda neden yoktur?

Damgaların dili, düğümlerin sırrı çözüldükçe, çift düğümün (Türk düğümünün) ayrılmaz bir kardeşliği ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

Tunceli ile Hakkâri’deki halı ve kilimlerde kullanılan damgaların Sibirya’ya kadar olan Türk kültür coğrafyasında birebir kullanılmış ve kullanılıyor olması, kültür araştırmaları açısından son derece önemlidir.”


Amerikan baskısı ile Oslo’da PKK’yı Kürt tarafı diye tanıyıp Türkiye adına masaya oturan AKP iktidarının açılım koordinatörü Beşir Atalay, Eylül ayında daha hızlı adımların atılacağını söylüyor. Kuzey Irak ise Irak’ın IŞİD eliyle fiilen üçe bölünmesi ile bağımsız bir Kürt devleti olma yoluna girdi. AKP iktidarı, PKK’nın demokratik özerklik projesini, daha parti kurulurken, ABD’den gönderilen gizli bir belgeyi parti programı yaparak kabul etmişti.

AKP’nin seçtiği Cumhurbaşkanı’nın ilk işi, Türk yerine “Türkiyeli” diyerek Türk düğümünü çözmek girişimini yeniden başlatmaktır.

Yine 1.5 milyon Suriyeli’ye ve katliamdan kaçan Yezidilere pasaport sormayan AKP iktidarı Türkmenlere sınırda pasaport soruyor. Yani  “Türkmen kapanımı” yapıyor!

Türk düğümü, Kürtler ve Türkmenler üzerinden de ayaklarına dolaşacaktır.


Arslan Bulut









Türklüğün şifreleri! - Arslan BULUT


Geçen yıl Antalya’da 10. Türk Dünyası Kurultayı sırasında karşılaştığım TRT program yapımcısı Servet Somuncuoğlu, büyük bir müjde vermişti.

Somuncuoğlu, çok iddialı bir söz söylemişti: “-Arslan ağabey, Türklüğün şifrelerini çözdüm!”

Bu mesajı yazınca çok sayıda okurumuz aramış ve şifreleri açıklamamı istemişti. Sabırlı olmalarını TRT’de yayınlanacak programı beklemeleri gerektiğini söylemiştim..

İşte Türklüğün şifreleri bu akşam saat 22.30’da TRT-2’de “Karlı Dağların Ardındakı Sır” programında açıklanmaya başlanıyor. Beş bölüm halinde beş hafta yayınlanacak. (Yayınladı-SB)


Somuncuoğlu, tarihin büyük fotoğrafını görmüştü. Bundan emindim. Emindim, çünkü Somuncuoğlu’nun ilk araştırma gezisinde beraberdik ve o büyük fotoğrafın bir kısmını birlikte görmüştük! 2004 yılı idi.

Bizi bu geziye davet eden, Bursalı işadamı, değerli dost Turgay Tüfekçioğlu idi. Dil ve tarih teorilerini altüst eden 85 yaşındaki Kazım Mirşan’ı Kazakistan ve Kırgızistan’a gitmeye ikna etmiş ve konuya ilgi duyan arkadaşları ile bir araştırma gezisi düzenlemişti. Somuncuoğlu o sırada TRT İstanbul radyosunda idi. Geziye katılmak için yıllık izin alması gerekmişti.


Almatı’ya 160 kilometre mesafedeki Tamgalı Say denilen kaya resimlerini gördüğümüz ve bunları hem Kazım Mirşan’ın hem de Kazak bilim adamlarının değerlendirmeleri ile birlikte incelediğimiz zaman, önümüzde büyük bir ufuk açılmıştı.

Üstelik Altın Elbiseli Adam diye bilinen ve bir Türk prensine ait muhteşem elbiseyi bulan Bekin Nur Muhammedov ile de tanışmıştık.

Kırgızistan’da ise Türk işadamı Zafer Ersöz, bize Saymalı Taş’tan, at sırtında Türklerin göç yolları üzerinde sürecek bir yolculuk projesinden söz etmişti. Saymalı Taş, çok daha zor bir yerdeydi, Aladağların üzerinde 3600 metre yükseklikte karlı dağların ardındaydı. Ve yılın sadece 15 günü üzerinden kar kalkıyordu!

Üstelik Kazım Mirşan da devamlı Saymalı Taş’tan bahsediyordu.

Bu sırada, Azerbaycan Türklerinin ünlü yazarı Sabir Rüstemhanlı’nın Göktanrı adlı romanı yayınlandı. Kitabı bana eşi Tenzile Hanım hediye etmişti. Sabir Bey de mitolojik bir üslup içinde adını vermeden Saymalı Taş’ı anlatıyordu. Türk kağanlarının her yıl ziyaret ettiği, kurbanlar kestiği ve ibadet ettiği bir yerdi burası. Burada hem ata mezarları vardı hem de tarihin başlangıcından bugüne kayalara çizilen resimler, yani ilk yazılı anlatım biçimi vardı. Bu resimler önce tamgaya sonra harfe dönüşmüştü. Tamgaların her biri Türk tamgaları idi ve yazı da Türk yazısı!



Servet Somuncuoğlu’nun gönlüne bir ateş düştü. Atatürk’ün deyimiyle “Türklüğün unutulmuş medeni vasfını” , Kazım Mirşan’ın deyimiyle “Türk kozmolojisinin kökenlerini” belgeleriyle bulup, hem Türk hem dünya kamuoyuna sunmak!

Kazım Mirşan’ın 40 yılı bu araştırmalarla geçmişti. Aslında 10 yıl önce dünyadaki Türk izleri ile ilgili benim de büyük bir projem vardı. Fakat başvurduğum hiçbir kişi ve kurumdan destek alamamıştım. Somuncuoğlu, önce küçük adımlarla hareket etmeyi tercih ediyordu.

Projesini Kaptan Mustafa Can ve Yaşar Canca’ya açtı. Onlar da ellerinden gelen katkıyı sağlayacaklarını bildirdiler. 2005 yılı Temmuz ayında Servet Somuncuoğlu yine yıllık izninde Saymalı Taş’a gitti. Binbir güçlük içinde fotoğraflar çekti ve bu olağanüstü röportaj Atlas dergisinde yayınlandı.

Somuncuoğlu, bir proje daha yaparak TRT yönetimine sundu. Masrafların yarısını TRT, yarısını iki işadamı karşılayacaktı. Proje kabul edildi ve Somuncuoğlu, program yapımcısı olarak radyodan televizyona geçti.

Eski Türk tarihi profesörü, Çin dilini iyi bilen Ahmet Taşağıl ile temas kurdu. Taşağıl, program danışmanlığını ve araştırma gezisine katılmayı kabul etti. Artık zamanda yolculuk başlıyordu.



Türklüğün şifrelerinden biri Hakkari’nin Gevaruk yaylasında!

Türklüğün şifrelerini çözen Servet Somuncuoğlu’nun zamanda yolculuğu, Türkiye’de başladı.

- 2006 yılının 5 Mayıs günü kameraman Cengiz Karadeniz ile birlikte Ordu’nun Mesudiye ilçesine bağlı Esatlı köyüne giderek kaya resimlerini çektiler. Burada Göktürk alfabesi ile üç satırlık bir yazı vardı. Göktürkçe uzmanı İsmail Doğan bu yazı üzerinde çalışıyor.

- Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde Dilli vadisindeki ateş tapınağında da güneş kültü, hayat ağacını gösteren motifler ve ellerini açmış dua eden bir adam resmi vardı.

- Kazım Mirşan’ın çok önemsediği Erzurum Karayazı ilçesi Cünni mağarasına ise Doç. Dr. Alparslan Ceylan ile birlikte gittiler. Bu mağarada, Oğuz boylarından Kınık, Kayı ve Çavuldur boylarına ait 20 tamga vardı. Ayrıca, mağaranın birçok yerinde bütün Türk boylarının ortak olarak kullandığı “İYE” yani “Tanrı” damgası bulunuyor.

- Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Camuşlu köyünde Geyiklitepe’de ve Kurbanağa mağarasında da daha önce Tamgalı Say ve Saymalı Taş’ta benzerlerini gördüğü kaya resimlerini buldular. Şaban köyünde yeni bulunmuş kaya resimleri ise daha stilize ve daha estetikti. Bir panoda rünik Türk yazısına rastladılar.

- Van müzesinde ise Hakkari’de bulunmuş kaya resimlerini çektiler ve 20 Mayıs’ta İstanbul’a döndüler.



- 27 Mayıs 2006 günü Prof. Dr Ahmet Taşağıl ile birlikte Kazakistan’da Tamgalı Say, Kaşkır Say, (Kurtlar vadisi) Cigdeli Say gibi kaya resimlerini incelediler ve Doç. Dr. Ayman Dosimbayeva ile Prof. Dr. Zeynullah Samayevo’in görüşlerini aldılar.

- 5 Haziran 2006-5 Temmuz 2006 tarihleri arasında ise Moğolistan’daki kaya resimlerini incelediler. Orhun Abideleri’ni, Uygurların başkenti Karabalasagun’u, Arhangay’ı gezdikten sonra Hangay dağlarını aşarak Bompugur’a geçtiler. Bayan Hongır’daki geyik taşları, yani Türk mezarlarını gördüler. Mandılhayrhın’da Üç Tepsi dağında bir Göktürk prensinin mezarını incelediler.

Ve birinci düğümü burada çözdüler. Birinci tespit, kaya resimlerinin bulunduğu her yer, resimlerin yapıldığı dönemde anıt mezar ve ibadet alanı idi.



Buryat Türkleri’nin yaşadığı Buryatya’dan sonra Rusya’ya geçerek Irkutsk ve Lena kaya resimlerini görüntülediler. Rus araştırmacıların buradaki resimlerin M.Ö. 12 bin ve 14 bin yıl öncesine ait olduğunu tespit ederek, anıt mezar alanının tabelalarına kaydettiklerini gördüler.

Buradaki resimlerin diğerlerinden bir farkı vardı; her çizilen resim birebir boyutta idi. Yeniden Moğolistan’a ve Gobi çölüne döndüler. Gobi’de neredeyse her kazılan yerden tarihi buluntular çıkıyor ve üzerinde yazı olan eserler okunmayı bekliyor.

Ekipte kameramanlar Cengiz Karadeniz, Orhan Yaşar ve Tamer Bolu da bulunuyordu ve onları da Servet’in heyecanı sarmıştı.



Sıra, Türk tarihinin bilinen en büyük anıt mezarı olan Kırgızistan’daki Saymalı Taş’a gelmişti. Küçük bir yerleşim merkezinde Servet Somuncuoğlu, Altın Elbiseli Adam’ı bulan adam olan Bekin Nur Muhammet ile karşılaştı. Ünlü duasını yaptırmak için onu da gezinin bir kısmına dahil etti.

Bişkek’ten arazi araçlarıyla ayrılıp belli bir yere geldikten sonra atlara bindiler, 25 kilometre atlarla yol aldılar, yolun 8 kilometresini de buzul üstünde atlarla gittiler. 3500 metrede kamp kurdular. Burada 12, 13 ve 14 Temmuz günleri olmak üzere 3 tam gün kaldılar ama ancak bir tam gün çalışabildiler. Çünkü kar yağıyor ve kaya resimlerini örtüyordu. Kaya resimleri 3600 ve 3700 metreye kadar uzanan bir alan üzerinde bulunuyor.

Somuncuoğlu ve ekibi aynı resimleri daha sonra Hakkari’nin Gevaruk yaylasında bulacaktı. Hem de birbirinden ayırt edilemeyecek benzerlikte! Peki bunun anlamı neydi?


Hakkari’yi Bişkek’e bağlayan kaya resimleri!

Servet Somuncuoğlu ve ekibi Aladağların 3600 metre yüksekliğinde bulunan Saymalı Taş’tan sonra Koçgar kala resimlerini ve Isık göl kenarında Çolpan Ata kaya resim alanını çekip Talas’a geçti. Kurubakayır (Kurubayır), Tuyuktör ve Karakol bölgesindeki kaya resimlerini çektiler.

Bişkek’ten Azerbaycan’a geçtiler. Gobustan’da Büyüktaş, Küçüktaş ve Cıngırdağ kaya resimlerini çektiler ve Türkiye’ye döndüler.

Hiç beklemeden Kütahya Çavdarhisar’daki Frig vadisinde Aizonai tapınağının Doğu ve Güneybatı yüzlerindeki yüzlerce resmi görüntülediler.

Buradaki bekçiye kopuz çalan insan figürünü sordular, yok dedi. Kendisine de bu figürü bulup gösterdiler.


Eskişehir Seyitgazi’de Kümbet köyünde 1000 yıl önce gelen Türklerin çizdiği tahmin edilen resimleri çektiler. Resimlerden birinde bir süvari bulunuyor ve elinde kurt başlı bir sancak tutuyordu. Antalya Beldibi mağarasından sonra sıra en zor ve en tehlikeli çekime gelmişti. Çünkü çekim yapılacak bölge teröristlerin mayınladığı bir alandı ve belirli bir bölgeden sonra can güvenliğini kimse garanti edemiyordu. Hakkari valisi, gerekli hazırlığı yaptırdıktan sonra bir gün telefon ederek “gelin” dedi ve gittiler. Askeri yetkili Tümgeneral Yurdaer Olca, bölgenin mayınlı olduğunu hatırlattı. Servet, “Biz buraya gerekirse ölmeye geldik” deyince zaten bölgede aktif durumda bulunan Mehmetçiklerden bir güvenlik koridoru kurdu. Yanlarına ayrıca bölgeyi iyi bilen 12 korucu da vererek dağa gönderdi.

Varagöz köyünden yukarı Gevaruk yaylasına çıktılar. Resimlerin bulunduğu mayınlı alana sadece Servet Somuncuoğlu ve Cengiz Karadeniz girdi.

Saymalı Taş’a geri döndüklerini hissettiler. Çünkü 4 bin çağrım (4 bin kilometre) ötedeki Saymalı Taş’ta bulunan kaya resimleri ile Hakkari Gevaruk yaylasındaki resimler birbirinin kopyası gibiydi.

Burası Sat dağları da denilen İran, Irak ve Türkiye sınırının birleştiği yerdi.

Somuncuoğlu bu büyük operasyondan döndükten sonra, çekilen film ve fotoğraflarla birlikte hummalı bir faaliyete girişti. Montajdaki Turan Özkan ve Kartal Uzun, özellikle Hakkari resimleri ile Saymalı Taş resimlerinin ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzediğini doğruluyordu.


İkinci düğümü de şöyle çözdüler:

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, sohbetimizde, “Nerede Türk boyları yoğun olarak yaşamışsa orada yoğun kaya resmi alanları var. Göç ettikleri her yere bu geleneği taşımışlar. Kuzey Kore’den Kosova’ya, Macaristan’a kadar benzer kaya resimleri var. 2004 yılında Kuzey Koreliler Orta Asya’da, Sibirya’da kaya resimlerinden kendi atalarını arıyordu. Bir belgesel hazırlıyorlardı. Bu tür belgeseller Amerikalılar, Japonlar ve Fransızlar tarafından da çekiliyor. İlk defa Türkiye’den bir televizyon ekibi böyle bir belgesel hazırlamaya girişti.  Amerikalılar, bu kültürün Hint-Aryan olduğunu ispatlama peşinde. Fakat Koreliler ve Japonların kökeni de buraya bağlı olduğu için bu tezin bilimsel tarafı yok” dedi.


Üçüncü düğüm, Anadolu’daki kaya resimleri ile Asya’daki kaya resimlerinin benzerliği ile çözüldü. Bu resimlerin benzerliği Anadolu’nun Malazgirt’ten sonra Türk yurdu olduğu tezini tamamen çökertiyordu.

Servet Somuncuoğlu, Anadolu’daki toplu kaya resimleri üzerinde Ersin Alok’un da yıllardır fotoğraf çalışması yaptığını bildirerek, onun çalışmalarının da bilim adamlarına veriler kazandırdığını söylüyor.

Yine Muvaffak Uyanık da Avusturya’da “Doğu Anadolu Kaya Resimleri” ni belgeleyen bir kitap yayınlamıştı. Servet Somuncuoğlu, “Bu kitaptaki resimleri Doç Dr. Ayman Dsımbayeva’ya gösterdik, çok heyecanlandı ve tamgaların Türk tamgası olduğunu söyledi” dedi.


Anadolu’daki 8 bin yıllık Türk tapusu

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Türk tarihinin M.Ö. 2259 tarihinden başlatılabildiğini söylüyor ve kaya resimlerine bundan daha fazla bir ömür biçemiyor. Fakat Kazım Mirşan, 30 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Kameraman Tamer Bolu şu bilgiyi veriyor:

“Ersin Alok bize bir tespitini anlattı. Kaya resimlerinin bulunduğu alanlarda çok sert granit taşlara rastladığını söyledi. Ona göre bu resimler taşı taşa vurarak çizildi. Karbon testi yapacak hiçbir organik kalıntı yok. Dolayısıyla yazıların gerçek yaşı tespit edilemiyor. Kaya resimlerinin binlerce yıl içinde oluştuğu ve her neslin anıt mezar olarak seçilmiş kayalık bölgeye, kendi döneminin olaylarını resimlerle kazdığı anlaşılıyor. Yani tek dönemde yapılmış değiller. İlk resimle son resim arasında binlerce yıl var. Ersin Alok’un verdiği bilgiye göre Alman araştırmacılar, Hakkari’deki Gevaruk Yaylası kaya resimlerinin sekiz bin yıl önce çizilmeye başlandığını söylüyor.”


Kaya resimlerini hep birlikte değerlendirmek için kitaplardaki resimlere bakmak yetmiyor, onlara dokunmak, anıt mezardaki havayı ciğerlere çekmek gerekiyor ki Servet Somuncuoğlu, bu alanların 64’ünü gören tek kişi unvanına sahip oldu. Asya’da 250’den fazla kaya resmi alanı var. Bunların 30 tanesi Anadolu’da.

Bugüne kadar her uzman başka bir alanda çalıştığı için bütünüyle değerlendirme imkânına sahip olamadı. Bundan sonra arkeolog, etnolog, tarihçi, dilci ve gazetecilerden ekip oluşturarak bu araştırmaları sürdürmek gerekiyor.

Bütün motiflerde Gök kültü var. Gobi çölündeki motiflerde ay yıldız var. Yine hayat ağacı ve elinde kadeh tutan kadın veya erkek motifleri her alanda var. Hayat ağacı, geyik boynuzu ile temsil ediliyor. Zaten bütün alanlarda ağırlıklı olarak en çok geyik ve keçi resimleri var. Hiçbir kaya resmi alanında Tanrı resmedilmemiş. Kök Tengri inancının çok eski bir temeli olduğu anlaşılıyor.



Somuncuoğlu, araştırmaların inanç, bilgi ve kültür temelinde sürdürülmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü bu alanlar ibadet alanları! Yazıya bu kaya resimlerinden sonra tamgalarla geçiliyor. Tamgalar alfabeye dönüşüyor. Eski Türk alfabesinin 28 harfi kaya resimleri alanında açıkça görülüyor. Servet Somuncuoğlu, artık eski Türk tamgalarını ve harflerini ezberlemiş durumda, “64 kaya resmi alanında Türkçe yazı dışında hiçbir yazıya rastlamadık” diyor.

Kameraman Tamer Bolu ise “Kaya resimleri alanında bir Kırgız öğretmen ve öğrencilerini gördük. Öğretmen, öğrencilerine ‘ata babalarımıza saygılı olalım’ dedi. Anladık ki anıt mezar saygısı bugün de devam ediyor” diye bilgi verdi.


“Karlı dağların ardındaki sır” çözülmesine çözülmüştü ama Servet Somuncuoğlu bunları yeterli görmüyordu. Dünya bilim literatürüne Orta Asya’da 10 bin kaya üzerindeki 100 bin resmi kazandırmak ona yetemezdi. Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye’de 138 gün çalışmış, sadece çekimler 93 gün sürmüştü. Saymalıtaş’a TRT ekibinden önce, dünyada başka hiçbir televizyon ekibi gitmemiş ve kaya resimlerini görüntülememişti. Araştırma devam edecekti.

Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının araştırması sadece belgesel film yapılmakla kalmayacak. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Somuncuoğlu’nun çektiği resimleri de albüm niteliğinde üç kitap olarak basmaya karar verdi.


Arslan BULUT
yeniçağ,07.12.2007

______



2007 yılının başında ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları, uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de basın üzerinden  “Türk diye bir ırk yoktur” kampanyası başlattı!  The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında, Huge Pope, Batı’nın stratejik bakışını şöyle sergiliyordu:

“Roma İmparatorluğu, ‘Anadolu’ ve ‘Küçük Asya’ adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye’yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye’ye gelişleri, esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu’daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir.”

İşte bu düşünceyi sözde bilimsel verilerle desteklemek için önce Boğaziçi Üniversitesi’nde bir anket yaptırıldı. Newsweek dergisinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Owen Matthews bu araştırmayı yazısında kullandı ve Türkiye’de Türk oranını yüzde 20 olarak gösterdi!

Halbuki bu iddiaların tamamı uydurmaydı! Türkiye’de Türk oranı asgari yüzde 85’tir. Fakat bu uydurmalarla birlikte, önce Niyazi Öktem, sonra Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök ve İsmet Berkan, Türk diye bir ırkın olmadığını iddia eden yazılar yazdılar! Huge Pope’un iddiasını tekrar ettiler.

Son olarak da benzer iddiaları ABD’de Kaliforniya Üniversitesi’nde yetiştirilmiş İTÜ’lü profesör Timuçin Binder, Sabah gazetesinde gündeme getirdi.

Binder, Anadolu’nun 1071 sonrasında Türkleştiği savına karşı çıkıyor, Anadolu’nun 1071’den sonra Türkleştiği iddiası gerçekten doğru değildir. Çünkü Türkler 40 bin yıl denilemese bile en az 8 bin yıldır Anadolu’dadır. Oğuzlar’ın göçünden önce İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir. Birkaç gündür açıkladığımız Hakkari-Bişkek kaya resimleri benzerliği de Orta Asya Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında en az 8 bin yıllık birlikteliğin fotoğrafıdır.  

Timuçin Binder’in Orta Asya’dan gelenlerin yüzde 10-15 civarında olduğu iddiası, Huge Pope’un iddiaları ile; yani Amerikan derin devletinin Türkiye operasyonu ile örtüşüyor. Halbuki gelenlerin saf Türkler olduğunu, Anadolu’ya vurdukları 24 Oğuz boyunun damgaları ve halen yaşayan isimleri ile biliyoruz. Üstelik 13. asırda Süryani tarihçi Mihael, göçleri anlatırken “Yeryüzü Türkleri taşımaya yetmiyordu” der. Bugün de ezici çoğunlukturlar.

Türklüğün bir geni olmadığı iddia edilemez ama aynı zamanda bir kültürel kimlik olduğu doğrudur. Öyle ki başlangıçta Türklük, Kök Tengri’ye inananların ortak adı idi. Sonradan etnosun adı haline geldi. Tabii bu binlerce yıl önce cereyan etti.

Türkiye Türkleri, ağırlıklı olarak Azerbaycan, İran ve Türkmenistan Türkleri ile ortak kan bağına sahiptir. Çünkü hepsi Oğuz kökenlidir. Yunanlılar, Ürdünlüler, İranlılar, Süryaniler ile akrabalık tezi ise ispatlanmaya muhtaçtır. Türklerle en çok karışan Kürtler’in, İranlılardan ve Yunanlılardan bile uzak sayılmasının da hiçbir bilimsel temeli yoktur. Bölücü emellere uydurma bilimsel veri üretmek anlamını taşır. Üstelik Kürtlerin büyük kısmı zaten Kürtleşmiş Türkmenlerdir. Karakeçililer gibi!  Karakeçilililer Kayı boyundandır.

Gen araştırmalarına hiçbir şekilde güven duyulamaz. Çünkü bu araştırmalar, istihbarat servislerinin güdümündedir. Siyasi projeye göre veri üretilmektedir.

Türklerin bir ortak geni olduğunu, bunun da Oğuz Kağan’a kadar dayandığını destekleyen bilimsel veriler de vardır ama bütün bu araştırmaları namusuna güvendiğimiz Türk bilim adamları yapana kadar şüphe ile karşılamalıyız.

Dikkat ederseniz, bize ırkçılık suçlaması yöneltenler, Türklüğün genetik yapısı  veya DNA’sı ile uğraşmaktadır! Yanlış verilerle, Anadolu’nun Türk vatanı olmadığını ispatlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü asıl ırkçı kendileridir.

Niçin böyle bir zamanlama seçtiler biliyor musunuz?

TRT’de yayınlanan Servet Somuncuoğlu’nun  “Karlı Dağların Ardındaki Sır” belgeseli, bütün planlarını altüst etti de ondan!


Arslan Bulut








Türkün Şifreleri Arslan Bulut
Türk tarihi, CFR, Küreselleşme, Örümcek Ağı / okuyun


 Damgaların Göçü (1. Bölüm)









"Tarihini bilmeyen toplum, hafızasını kaybetmiş insan gibidir." 
Bernard Lewis








Ölümü şüpheli bulunan Yrd.Doç.Dr. Parlak, daha önce evine giren kişilerin saldırısına uğramış ve pencereden atlayarak canını kurtarmıştı. Yrd.Doç.Dr. Parlak, özellikle yöreye özgü halı-kilim ve eski kumaş desenleri konusunda uzmandı.

Son dönemlerde özellikle Türk dünyası ve Türklerin kökenleriyle ilgili yaptığı kültür tarihi araştırmaları, bu konulara ait yayınladığı kitaplarla dikkatleri üzerine çekmişti. Hıristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koymuştu. 17 yıldan bu yana Atatürk Üniversitesi'nde görevli olan Yrd.Doç. Dr. Parlak görevli gittiği Ahmet Yesevi Üniversitesi Kazakistan'da kaldığı evde doğalgazdan zehirlenerek yaşamını yitirmişti...

İşte , Türk Tarihini araştıran ve kanıtlayanlar birbir "gidiyor"....Servet Somuncuoğlu'yu da bu şekilde kaybetmiş olabiliriz....