Translate

18 Şubat 2015 Çarşamba

ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YIKIM









İmparator insan değildi. Daha önce de belirttiğim gibi, insan kılığına girmiş bir şeytandı. İnsan soyuna getirdiği kötülüklerin büyüklüğü bu savımın kanıtıdır. Çünkü her uygulamacının gücü, yaptıklarının büyüklüğüyle görülür. İmparator’un yok ettiği hayatların doğru bir tahminini Tanrı’dan başka kimse yapamaz.

İnsan, kum tanelerini bu hükümdarın ortadan kaldırdığı insan yığınlarından daha çabuk sayar. Ancak tek insan kalmamacasına kazanmış olan bölgelerin nüfusunun kabaca bir tahminini yaparak onbin kere, onbin kere, on bin kişinin hayatlarını yitirdiğini öne sürüyorum. 

Örneğin Libya, çok geniş bir ülke olduğu halde öylesine terk edilmiştir ki, insanın ne kadar giderse gitsin canlı birine rastlaması güç ve dikkat çekici bir başarı olur. Oysa bu ülkede son silahlı ayaklanmaya katılan Vandalların sayısı sekiz bindi yalnızca. Karılarının, çocuklarının ve esirlerinin sayısını tahmin etmek ise güç. Kentleri dolduran, araziyi işleyen, denizde çalışan Libyalılara gelince -onları gözlerimle gördüğüm için biliyorum- onların kalabalık sayısı üzerinde kim tahminde bulunabilir? Yine de onlar, karılarıyla ve çocuklarıyla birlikte son kişiye kadar yok edilen Mağripliler kadar kalabalık değildiler.

Ayrıca pek çok Bizans askeri ve onlara Bizans’tan gelirken eşlik edenler, şimdi toprak altındadırlar. Bu durumda biri çıkıp, yalnızca Libya’da beş milyon insanın hayatını yitirdiğinde ısrar etse, sanırım gerçekleri küçük göstermiş olmaz. Çünkü Justinianus, Vandallar ezilir ezilmez, ülkeyi düzene sokacak bir adım atmadı ve güven altına almayı planlamadı. Tersine, bütünüyle suçsuz olduğu halde, Komutan Belisarius’u siyasal amaçlar gütmekle suçlayarak , hemen geri dönmesini emretti. Böylece kendi tatlı çıkarlarına uygun emirler vererek, Libya yağmasından ele geçenleri yutabildi.

Hemen arazinin değerini saptamak için tahrirat memurları gönderdi, o zamana kadar görülmemiş ezici vergiler uyguladı ve en değerli arazilere el koydu. Sonra gözlerini Ariusçulara çevirdi. Onların geleneksel din törenlerini kutlamalarını yasakladı. En sonunda silahlı kuvvetlerin ücretlerini ödemeyerek onları bekletti. Askerlerine yaşamı bir yük haline soktu. Bütün bunlar ayaklanmaların patlak vermesine ve yaygın yıkıma yol açtı. 

İmparator’un her şeyi karıştırma ve kaos içine atmaya derin bir tutkusu vardı. Libya’dan en az üç defa büyük olan İtalya ondan daha çok insansız kaldı. Buradaki yıkımın ölçüsünü bulmak için uzağa gitmek gereksiz. İtalya’nın başına gelenlerin sorumluluğu daha önceki bir bölümde aydınlatılmıştı. İmparator, Libya’daki yanlışlarının benzerlerini burada da yaptı. İtalya’dan sağladığı her şeyi altüst etti. İtalya’daki savaş başlamadan önce, Got İmparatorluğu Galya’dan (1) Sirmium kentinin bulunduğu Dakya (2) bölgesi sınırlarına kadar uzanıyordu. Bizans ordusu, İtalya’ya geldiğinde Galya ve Venetia’nın (3) büyük bir bölümü Gotların işgali altındaydı. Sirmium kenti ve çevresiyse Gepidler (4) elindeydi. 

Ama, bütün bu bölge hemen hemen boşalmıştı. Burada yaşayanların bir bölümü ölmüş, bir bölümü savaşın kaçınılmaz sonucu olarak hastalık ve açlıktan kırılmıştı. Justinianus, Bizans İmparatorluğu’nun başına geçtiğinden beri her yıl, İllirya ve bütün Trakya - yani içine Mora ve Khersonesos (5) yarımadasını da alarak İyonya Körfezi’nden Bizans’ın sayfiyelerine kadar uzanan bölge, Hunlar, Slavlar ve Antalar (6) tarafından baskına uğruyordu. Saldırıdan yerli halk duyulmadık acılar çekti. Her saldırıda, bu bölgede oturan en az iki yüz bin Bizanslının öldürüldüğünü ya da esir alındığını sanıyorum. Böylece bütün bu bölge ikinci bir İskit Çölü (7) halini aldı. Libya ve Avrupa’daki savaşların sonuçları böyleydi. 

Aynı zamanda Araplar sürekli olarak Mısır’ın doğusundan İran sınırlarına kadar olan bölgeye yayılıyorlar ve ölüm yağdıran eylemlerini öylesine gerçekleştiriyorlardı ki, bütün bu bölge neredeyse insansız kalmıştı. Bir insanın, araştırmalarında ne kadar dikkatli olursa olsun, saldırılar sonunda yok olanların sayısını bulabileceğini sanmam. 

Ayrıca Hüsrev’in yönetimindeki İranlılar üç defa Bizans toprağını işgal ettiler ve kentleri yerle bir ettiler. Saldırdıkları kentlerde yakaladıkları kadın ve erkeklerden kimini kestiler, kimini götürdüler, geçtikleri her yeri bütünüyle insansız
hale getirdiler. Kolhis’i işgal ettiklerinden bu yana Kolhislilerin, Lazikalıların ve Bizanslılann kıyımını sürdürdüler.

Bununla birlikte, İranlılar, Araplar, Hunlar, Slavlar olsun ya da başka yabancı işgalciler olsun hiçbiri yara almadan Bizans toprağından çekilebilecek kadar talihli değillerdi. Hareketleri sırasında, kuşatmalarda ve savaşlarda birçok engellerle karşılaştılar ve kayıpları Bizanslılar kadar ağır oldu. Yalnızca Bizanslılar değil, Bizans sınırları dışındaki bütün uluslar da Justinianus’un kan dökücülüğünden kendi paylarına düşeni aldılar. Başka bir kitabımda belirttiğim gibi, Hüsrev pek kötü nitelikli bir kişi değildi ama Justinianus onu savaşa kışkırtmak için her şeyi yaptı. 

Çünkü eylemlerini zamanın koşullarına uydurmayı hiç düşünmez ve her şeyi ters zamanda yapardı. Barış olduğu ya da savaşa ara verildiği zamanlarda komşularına saldırı için haince planlar düzenler, savaş zamanındaysa en delice biçimde gevşer ve öngörülen hareketi hazırlamakta üzücü bir güçsüzlük gösterirdi. Çünkü harcamada bulunmaktan nefret ederdi. Elindeki işlere dikkatini vereceği yerde, yıldızları gözetler ve Tanrı’nın yapısını saptamak için çılgın yollara başvururdu. Huy bakımından öldürücü ve kan dökücü olduğundan savaşı bırakmaz, ama düşmanlarını da alt edemezdi. Çünkü taşıdığı kötülük, onu asıl sorunlarla uğraşmaktan alıkoyardı. Bu durumda tahta çıktığından beri, yeryüzünün insan kanına bulanması ve Bizanslıların olduğu kadar, sınırlar dışında başka ulusların da kanının durmadan akması şaşırtıcı mıdır?

İmparatorluğun her yerinde savaşların yarattığı durum böyleydi. Ayrıca Bizans kentinde ve öteki kentlerde halk arasındaki kavgaların hesabına bakınca, bu yoldan da savaşlardaki kadar çok insan öldüğü sonucuna vardım. İşlenen suçlar karşısında adalet ve tarafsız cezalandırma çok az görülürdü. İmparator iki partiden birinin heyecanlı destekleyicisi olunca, doğal olarak rakipler sessiz kalmadılar. Hepsi son derece başıboş koşullar ortasında umutsuz yollara saptılar.

Çünkü bir taraf baskı görüyor, diğer taraf ise el üstünde tutuluyordu. Partililer kimi zaman kitle halinde birbirlerinin boğazına sarıldılar, kimi zaman küçük topluluklar için tek tek tuzak hazırladılar. Otuz iki yıl birbirlerine korkunç eziyetler yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Bu arada bir yandan da kamu düzenini sağlamakla görevli yöneticiler tarafından ölüme mahkûm edildiler. Ama işlenen suçların cezaları çoğunlukla Yeşillere yüklendi. Ayrıca, Samaritanlara ve sözde yanlış inançlılara karşı girişilen cezalandırma eyleminin de İmparatorluğu kana boğduğunu bunlara ekleyebiliriz. Şimdilik sunacağım kısa tanımlama bundan ibaret kalacak, iki bölüm önce yeteri kadar ayrıntılı bilgi vermiştim.

İnsan biçimindeki bu şeytanın yönetiminde, insan soyunun başına gelen felaketler böyleydi işte. Olan bitenlerin sorumluluğu, İmparator olduğu için Justinianus’a düşer. Gizli bir güç ve şeytansı bir niteliğin, insanoğulları üzerine nasıl ölçüsüz acılar yağdırmasını mümkün kıldığı, öykümün bundan sonraki konusu olacak. Üstelik bu adam işbaşındayken afetler birbirini izledi. 

Birtakım kimseler, bu afetlerin alçak şeytanın düzenleri sonucu olduğunu öne sürdüler. Oysa başkaları, Tanrı’nın Justinianus’tan nefret ederek Bizans İmparatorluğu’na biraz sonra anlatacağım felaketleri gerçekleştirmesi için fırsat verdiğini ileri sürdüler.

Önce, Skirtus* Irmağı taşarak Edessa’yı bastı ve burada oturanlara sayısız felaketler getirdi. Daha sonra Nil her zaman olduğu gibi yükseldi; ama zamanında alçalmadı ve orada oturanlara acı çektirdi. Üçüncü olarak Cydnus İrmağı (8) taşarak, Tarsus kentini günlerce sel altında bıraktı, ancak sayılamayacak kadar zarar meydana getirdikten sonra durulabildi. 

Ayrıca deprem, Doğu’nun önde gelen kenti Antakya’yı, onun yakınındaki Silifke’yi ve Kilikya’nın en ünlü kenti Anazarbus’u (9) yerle bir etti. Üç kentte yitirilen insanların sayısını tahmin etmek güç. Öte yandan Pontus’un önemli kenti Amasya’yı, İbora’yı, Frigya’da Polybotus kentini, Pisidyalıların Filomodes dedikleri kenti, Epir’deki Lindinus’u ve Korent’i unutmamalıyız. Hepsi kısa zamanda depremlerle yıkıldı ve oturanların çoğu öldü. Depremlerin üstüne, daha önce anlattığım salgın hastalık geldi. Depremlerden kurtulanları bu salgın yok etti. Bu adam önce devletin yöneticisi olarak iş görürken, daha sonra da hükümdarken, böylesine yaygındı insan kıyımı.

Şimdi de ele geçirdiği servetleri nasıl kendine mal ettiğini anlatacağım. Ama önce Justinus’un yönetiminin başlangıcında, soylu bir vatandaşın gördüğü düşe değineceğim. Bu soylu kişi düşünde kendisinin Bizans’ta deniz kıyısında Kadıköy’e karşı bir yerde bulunduğunu, Justinianus’un ise denizin ortasında onun karşısına dikildiğini görmüş. Justinianus denizin bütün suyunu içmiş. Deniz kurumuş ve kıyıya dalgalar çarpmaz olmuş. Daha sonra her iki yönde de kentin kanallarında pislikle ve çöple dolu sular akmaya başlamış. Justinianus bunları da içmiş ve Boğaziçi’nin tabanını bir defa daha kurutmuş. Soylu kişinin gördüğü düş böyleymiş.

Justinus tahta çıktığında, yeğeni Justinianus hâzineyi kamu parasıyla dolu buldu. Çünkü, daha önceki İmparator Anastasius, imparatorların en tutumlusuydu, haklı olarak kendinden sonra geleceklerin para sıkıntısı çekip vatandaşları soymasından korkuyordu. Yaşamının son günlerinde hâzineyi kapılarına kadar altınla doldurdu. 

Justinianus bunların hepsini en kısa zamanda deniz kıyısında işe yaramayan yapılara ve İmparatorluğun dışındaki kabilelere dağıtıp çarçur etti. Oysa insan bu hâzinelerin en eli açık imparatorlara bile yüz yıl yeteceğini sanırdı. Çünkü hâzineyi ve İmparatorluğun servetini yönetmekle görevli memurlar, Anastasius’un Bizans’ı 27 yıl yönettikten sonra, geriye devlet kasalarında 3222 centenarium (10) altın bıraktığını belirttiler. 

Justinus’un dokuz yıl süren hükümdarlığı döneminde, Justinianus denilen bu adam siyasal yapıda öyle bir karışıklık ve düzensizlik yarattı ki, uygunsuz yollardan imparatorluk hâzinesine 200 bin kilo altın daha girdi. Yine de toplanan bütün bu servetten geriye bir şey kalmadı. Bu mirasyedi, daha Justinus hayattayken, önce de belirttiğim gibi, bütün paraları har vurup harman savurdu. Hayatı boyunca uygunsuz yollardan edindiği ve harcadığı paranın toplamınıysa hesaplamaya ya da ölçmeye imkân yoktur.

Taşkın bir ırmak gibi her gün uyruklarını yoksullaştırdı ve varlıklarını yağma etti, ama akan bütün sel doğal düşmanlarını zenginleştirmeye yaradı.

Ülkenin kamu zenginliğini soyduktan sonra, gözlerini bireylere dikti ve kısa zamanda uyruklarının servetlerini aldı. Bunu yaparken gerekçe bile göstermedi. Bir suçları olmadığı halde Bizans’ın ya da öteki kentlerin hali vakti yerinde kişilerini içeri attı. Onların bir kısmını çoktanrılı olmakla, bir kısmını İsa konusunda uygunsuz inançlar beslemekle, kimini oğlanlara düşkünlükle, kimini rahibelerle aşk serüvenleri yaşamakla ya da töredışı cinsel ilişkilerde bulunmakla, parti kavgalarını kışkırtmakla. Yeşiller partisinden olmakla, kendisine sadık olmamakla ya da listedeki başka suçlarla itham etti. 

Uyguladığı bir başka numara ise kendini bir kalemde ölen kişilerin varisi yapmaktı. Adam ölmese de bir yolunu bulup kendini evlat edindiriyordu. Başlıca çabaları işte böyleydi. Daha önce de anlattığım gibi ona karşı yapılan Nika Ayaklanması, kendi çıkarına uygun hale dönüşünce, hemen bir senatörün varisi oldu. Nika Ayaklanması’ndan önce de, teker teker birçok serveti kendine mal etmişti.

Ülkenin olası düşmanlarına, doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde, Britanya gibi uzak yerlerde oturanlara, dünyanın bilinen her yerinde çeşitli uluslara, daha önce var olduğunu duymadığımız, ancak gözlerimizle görüp adlarını öğrendiğimiz uluslara her fırsatta para akıttı. Justinianus’un nasıl bir adam olduğunu duyunca, çağrı bile beklemediler, onunla ilişki kurmak için her taraftan gelerek Bizans’a doluştular. 

İmparator bu işten hiç sıkılmıyor, tam tersine, keyif alıyor, Bizans zenginliğini geri ırklara yedirmekte ya da denizin dalgalarına savurmakta beklenmedik başarı gösteriyordu. Her gün ceplerini doldurup onları ülkelerine geri gönderiyordu. Böylece, her yöndeki yabancı uluslar ya İmparator’un elinden imparatorluğu yağma ederek, savaş tutsaklarını geri satarak ya da barış karşılığı para isteyerek Bizans’ın servetine kondular. Böylece, az önce anlattığım düş gerçekleşmiş oldu.

Justinianus’un uyruklarını soymak için uyguladığı başka yöntemler de vardı. Çok büyütmeden, elimden geldiği kadar bunları anlatacağım. Böylesine yöntemler, uyruklarının mallarına bir hamlede el koymak yerine, onları azar azar soymayı kolaylaştırıyordu.

Önce Bizans halkının başına getirdiği bir valiye, dükkân sahiplerinin mallarını istedikleri fiyata satmaları karşılığında yıllık gelirlerinin yarısını alma yetkisini verdi. Dolayısıyla ev alışverişini dükkânlardan yapan tüketiciler asıl fiyatın üç katını ödemek zorunda kaldılar. Yakınacak kimse de bulamadılar. Bu rezalet büyük zararlar doğurdu. Hazine, gelirlerden pay topladı, konuyla ilgilenen memurlar da, aynı kaynaktan zenginleşmenin tadını aldılar. Ayrıca, bu tatsız işleri uygulayan alt düzey görevliler, dükkân sahipleriyle güç birliği yaparak, yasaları hiçe saymaya başladılar ve alışveriş edenlere kötü davranarak hem fiyatları alabildiğine yükselttiler, hem de satılan malların niteliklerinde ağza alınmaz hilelere saptılar.

Attığı ikinci adım tekeller kurmak oldu. Uyruklarının zenginliğini bu canavarca düzeni işletenlere satıyordu. İmparator, pazarlığın karşılığının ödenmesiyle yetiniyor, onunla anlaşma yapanların işlerini hoşlarına gittiği gibi yürütmelerine izin veriyordu. Başka devlet kuruluşlarıyla da, hiç saklamaya gerek görmeden aynı yolda anlaşmalar yapıyordu. İmparator, bu kuruluşların uygunsuz yollardan edindikleri kazançların bir bölümünü cebine atıyor, kuruluşlar ya da komisyoncular da, ellerine düşenleri daha çok soymak için yarışıyorlardı.

Geleneksel yargıçlıkları amaçları için yeterli görmediğinden, ticaret işleriyle ilgili iki yargıçlık daha icat etti. Daha önceleri bu konulara, kamu düzeninden sorumlu olan yargıç bakardı. Ancak meslekten jurnalcilerin sayısının artmasını sağlamak ve bütünüyle suçsuz kişileri cezalandırabilmek için iki yargıçlık daha kurmaya karar verdi. Bunlardan birinin başına getirdiği kimseye, sözüm ona, hırsızları cezalandırma görevini verdi. Rütbesi de Pleplerin Praetor'u oldu. 

Ötekisiyse oğlanlara düşkün olanları ya da kadınlarla töredışı ilişki kuranları yola getirmek, ayrıca Tanrı’ya karşı gerekli saygıyı göstermeyenleri cezalandırmakla görevlendirildi. Adına Quaestor denildi. Şimdi bakın ne oldu? 

Praetor hırsızlık malları içinde değerli bazı eşyalar ele geçirirse, bunları İmparator’a veriyor ve sahiplerini bulmanın mümkün olmadığını bildiriyordu. Böylece majesteleri en değerli hırsızlık parçalarından pay almış oluyordu. Quaestor denilen görevliyse, sözde suçluların işlerini bitirince, onların sırtından kendini zengin edecek kadarını alır, gerisini İmparator’a sunardı. Yargıçların emrinde çalışanlar sözde suçları ispat edecek iddiacılar ve tanıklar göstermezlerdi. Ama onların pençesine düşecek kadar talihsiz olanlar, suçlu oldukları kanıtlanmadan gizlice yok edilir, varlıklarına da el konulurdu.

Daha sonra bu kan içici şeytan, kamu düzeninden sorumlu yargıçların ve memurların bütün suçlarla meşgul olmalarını, daha kısa zamanda daha çok sayıda kimseyi yok etmek için birbirleriyle yarışmalarını emretti. Söylenenlere bakılırsa, yargıçlardan biri, üç yargıç da reddedildiği takdirde davaya kimin bakacağını sormuştu. Karşılık hemen geldi: Kim daha önce işe burnunu soktuysa davaya o bakacak!..

Üstüne üstlük, Quaestor'luğun yetkilerine karıştı. Quaestor'luk daha önceki imparatorların hepsi tarafından saygıyla karşılanmış bir kuruluştu. Bu göreve gelecek kişilerde, çok deneyimli, özellikle yasal konularda usta olması, rüşvet almaya eğimli olmaması gibi nitelikler aranmıştı. Göreve atananlar deneyimsiz, para düşkünü olduklarında devlet zararlı çıkıyordu. İmparator ise göreve Tribonianus’u atamakla işe başladı. Tribonianus’un işleriyse daha önceki bir ciltte anlatılmıştı.(11)


Tribonianus öbür dünyaya göçünce, Justinianus onun servetinden bir kısmını aşırdı. Oysa, geriye bir oğul ve birçok torun bırakmıştı. Göreve Libya kökenli Junilus seçildi. Junilus daha hukukun h’sini bilmiyordu, avukat bile sayılmıyordu. İyi Latince biliyordu ama, Grekçe’ye gelince, okula hiç gitmemişti ve dili dönmüyordu. Ne zaman bir Grekçe söz söylese emrindekiler gülmekten katılıyorlardı. Kirli yollardan para yapmaya bayılıyordu: İmparator tarafından imzalanmış belgeleri kılı kıpırdamadan açık artırmaya çıkarıyordu. Bir altın para gelecek diye, yüzü kızarmadan herkese elini uzatırdı. Yedi yıl süreyle bu görevde kaldı ve devleti gülünç duruma soktu. 

Junilus günlerinin sonuna gelince Konstantinus’a görev verdi. Konstantinus yasalardan anlıyordu ama çok gençti ve avukatların çevirdikleri dolaplar konusunda deneyimsizdi. Buna karşılık, yaşayan en büyük hırsız ve palavracıydı. Bu adam Justinianus’un ilgisini çekmeyi başardı ve onun en aziz dostlarından biri oldu. İmparator da onu, mahkemeleri yoluna koymak ya da hırsızlık konusunda bir araç gibi kullanmaktan geri kalmadı.

Böylece kısa zamanda Konstantinus, bir yığın para yaptı, yanına yaklaşılamayacak kadar gururlu oldu. Artık “havada yürüyor ve insanları hor görüyordu.” (12)

Herhangi biri, ona büyük bir rüşvet sunmayı tasarlıyorsa, parayı sadık yardımcılarından birine verir, ondan sonra aklından geçenleri uygulamakta özgür olurdu. Ama Quaestor'in kendisiyle görüşmek ya da ilişki kurmak kimsenin yapamayacağı bir şeydi. Ancak saraya gidip gelirken yakalarsa o zaman başka. O zaman da yürümez, hızlı koşar gibi giderdi; böylece, karşılığını vermeden kimsenin kendi vaktini harcamasına izin vermezdi.

Justinianus’un bu gibi işler çevresinde uyguladığı yöntemler böyleydi. Genel valiye dönersek, onun her yıl düzenli vergi gelirinin üzerine 15 kilo altın topladığını görürüz. Bu insafsız yüke, “hava vergisi” adını verdi o. Sanırım, düzenli ve sürekli vergi olmadığı ve bir talih sonucu daima havadan kucağına düştüğü için bu adı takmıştı. 

Böylesine uygulamalar aslında kötülüklerin bir göstergesi olarak daha iyi anlatılabiiir. Genel valilik, tahsildarlar sayesinde halkı soymakta her gün daha azgınlaştı. Aslında bu gibi işlerden İmparator’un bilgisi olması gerekirdi. Oysa, memurlar sıkıntıya düşmeden kendilerine büyük bir hazine toplayabiliyorlardı. Justinianus böyle şeylere aldırış etmiyor, memurların gerçekten büyük bir servete kavuşacakları günü bekliyordu. O zaman hemen şöyle ya da böyle bir suçlamayla bir hamlede, birikmiş varlıklara el koyuyordu. Kapadokyalı Yohannis’in başına gelen de böyle olmuştu.

O çağda, genel valiliğe kim gelirse gelsin birdenbire hayal edemeyeceği kadar zengin oluveriyordu. Yalnız iki istisna vardır. Birisi, daha önceki bir kitapta anlattığım sarsılmaz erdem sahibi Fokas’tır. Yönetimin başındayken zengin olma yönündeki eğilimlere direnmiştir. Diğeriyse, daha sonra göreve gelen Bassus’tur. Ama ikisi de görevde yalnız birer yıl kalabildiler. Yararsız oldukları ve yaşadıkları çağa uyamadıkları gerekçesiyle görevlerinden atılmışlardır. Öte yandan tek tek ayrıntılara girerek öykümü uzatmam gereksiz, yalnız şu kadarını söylemeliyim ki Bizans’taki bütün yüksek yönetim kadrosu içinde aynı şeyler olmaktaydı.

Koca Bizans İmparatorluğu’nun her yerinde Justinianus aynı yöntemi uyguladı. Her yerde en kokuşmuş insanları bularak, yolsuzluğun alıp yürüdüğü devlet dairelerini çok yüksek fiyata onlara sattı. Oysa aklı başında namuslu hiç kimse, sırf savunmasız vatandaşları soyma zevki için parasını böyle işlere yatırmazdı.

Justinianus, görevleri pazarlıkla satıp parayı aldıktan sonra görev sahiplerine daha aşağıda bulunan kimselere istediklerini yapma iznini verirdi. Onlar da kendi emirlerindeki bölgeleri ve insanları yok etme ve kendilerini hayatları boyunca lüks içinde yaşatacak bir servet toplama olanağı bulurlardı. Yönetecekleri kentleri satın almak için ödedikleri parayı yüksek faizle tefecilerden aldılar. Sonra da alacaklıları memnun etmekten başka bir şey düşünmeyerek, uyruklarına olmadık yoksulluğu çektirdiler, kendileri de bu arada ülkedeki en zenginler arasına katıldı. 

Yaptıkları tehlikesizdi, kimse onları eleştirmiyordu; tam tersine, hayranlık topluyorlardı. Bu yüzden, anlamsız öldürme ve soygun işinde gittikçe daha başarılı oluyorlardı. Onlara katil ve soyguncu demek, etkinliklerini ve güçlerini daha da artırıyordu. Ama Justinianus, yüksek memurlardan birinin çokça bir servet biriktirdiğini görünce, hemen bir bahaneyle bu adamı ağına düşürüyor ve neye sahipse ele geçiriyordu.

Justinianus daha sonra, memur adaylarının işe girmeden önce, rüşvet alamayacaklarına dair yemin etmeleri için bir yasa çıkardı. Ayrıca geçmiş günlerden bu yana yazılı anlaşmaları bozanlara lanet yağdırdı. Ama söz konusu yasa yürürlüğe gireli daha bir yıl olmuşken, ilk önce kendisi bu yasaya aykırı davrandı, anlaşmaları ve yeminleri bozdu, devlet görevlerini satmak için pazarlığa girişti, hem de bunu gizlice değil herkesin gözü önünde yaptı. Doğal olarak görevleri satın alanlar, içtikleri antları bir yana bırakıp, her zamankinden daha azgın biçimde sağı solu yağmalamaya başladılar.

Sonraları Justinianus, insana küçük dilini yutturacak başka bir düzen buldu. Bizans ve öteki önemli kentlerde yüksek sayılan mevkileri satmak yerine, boş görevler için ücretli kişiler aradı. Bu ücretli görevliler belli bir aylık karşılığında, soygunlarının tümünü Justinianus’a vermeye başladılar. Ücretlerini alınca ülke çapında tahsilat ve soygun işine girişiyorlardı sevinç içinde.

Çünkü bu ücretlilerin yetkisi her yerde geçiyor, her istedikleri yerde resmen vatandaşı soyuyorlardı. İmparator, dikkatle seçerek kuşkusuz, dünyanın en kötü insanlarını bu görevlere getiriyor, her zaman olduğu gibi iğrenç yoluna devam ediyordu. İmparator, serseriler topluluğunu ilk defa işbaşına getirdiği ve onlara şeytansı kötülüklerini gün ışığına çıkartabilecekleri yetkiyi verdiği zaman, hepimiz insan yaratılışında bu kadar çok kötülüğün bulunabilmesinden şaşkınlığa düşmüştük.

Zaman içinde onların yerine daha ileri gidebilenler gelince ve bu yeniler daha beter çıkınca, herkes eskiden kötü sayılanların şimdi nasıl olup da işlemlerinde tam efendice davranmışlar gibi göründüklerini birbirine sormaya başladı. Yenilerin ardından gelen üçüncü topluluk ise, adaletsizlikte İkincileri geride bıraktı.


Öylesi düzenlerle halkı mahkemelere sürüklediler ki, onlardan önce gelenlerin hepsi erdemli kişilermiş gibi gözüktü. Durum kötüleştikçe, herkes insanların taşıdığı kötülüklere sınır olmadığını öğrendi. Kötülükler, geçmişte yapılanların bilgisiyle ve karşılarına çıkanı kurban etme konusunda sorumsuzca bir yetkiyle desteklenince, o ölçüde büyüyordu ki acı çekenler bunu kavramakta güçlük çekiyorlardı. Yargıçların ve yüksek memurların elinde Bizanslıların çektikleri işte böyleydi.




Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius
Çev. Orhan Duru




ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YIKIM
1) Galya: Bugünkü Fransa.
2) Dakya; Bugünkü Yugoslavya’nın güneyinde bir bölge.
3) Venetia: Bugünkü Venedik çevresi.
4) Gepidler; Slavya da Alman ırkından bir kabile.
5) Khersonesos: Bugünkü Gelibolu yarımadası.
6) Buradaki Slav sözünden tarihçiler şüpheye düşmektedir. Slavların daha geç geldikleri belirtilmektedir.
7) Aristofanes’in oyunundan alınma bir söz.
8) Cydnus: Seyhan.
9) Anazarbus: Çukurova’daki Anazarva Kalesi’nin olduğu bölge.
10) Aşağı yukarı 150 bin kilo altın ediyor.
11) Prokopius, Tribonianus konusunda haksızlık yapıyor. Çünkü bu adam önde gelen hukukçulardan biriydi ve Roma yasalarının toplanmasına büyük emeği geçmişti. Prokopius ise onu burada rüşvete meraklı bir kimse gibi gösteriyor.
12) Aristofanes’in Bulutlar adlı oyunundan



* Skirtus Nehri-Urfa / aynı Saka beyinin adı olan "Skilur" gibi....

Skil/Skilur aslında bir ad değil.
Sk = Scyth-İskit=Saka etniğini
il = Ülke kelimesini belirtiyor.
Skil / Skilur = İskit/Saka Ülkesi



______