urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
urfa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2020 Perşembe

Georgios Maniakes; Doğu Roma İmparatorluğu'nda Bir Türk Komutan



Doğu Roma İmparatorluğu'nda Bir Türk Komutan;
"Deli" Georgios "Maniakes"


Maniakes'in İsyanı - Psellos

"Bu adamı kendim de gördüm ve hayretler içersinde bakakaldım. Çünkü doğa, komuta etmek isteyen bir adamın tüm niteliklerini ona vermişti. Boyu on metreydi, onu görenler sanki bir tepeye ya da bir dağın zirvesine bakar gibi bakmak zorundaydı. Maniaces'in görünümünde bir yumuşaklık ya da hoşluk yoktu. İşin doğrusu, daha çok ateşli bir kasırga gibiydi. Sesi gök gürültüsünü andırıyordu. Elleri de yeterince güçlüydü, sanki duvarları ve pirinç kapılarını titretecek, yerinden oynatacaktı. Bir aslan gibi hızlıydı. Kaşları ürkütüyordu. Adamla ilgili beklediğiniz her şey özellikleriyle uyumluydu. Bazıları, hakkındaki korkunç söylentileri, kahramanlıklarını duymuş ve anlatılan abartılı görünüşünden dolayı ondan korkuyordu. Onu görenler ise gördükleri karşısında şaşkına dönmüştü...

Georgios Maniakes bir anda ordu komutanı rütbesine yükselmedi. Yani, bir gün trompet üflerken ertesi günü ona lejyonun önderliği emanet edilmedi. O basamakları kademeli olarak üst sıralara kadar yükseldi. Bununla birlikte, zaferi göğüslediği sırada tekrar hapse atıldı ve bir süre daha elde edeceği başarılarından uzak kaldı. İmparatora bir fatih olarak dönmüştü, ama sırtından bıçaklanmıştı. Üst düzey bir görevli ile birlikte tüm silahlı kuvvetlerin komutanı olarak Edessa'ya (Urfa) gönderilmişti. Bu askerler genç ve hırslıydı, böylece asla geçmemesi gereken bir yola çağırdılar. Burada hem onun, hem de bizim için işler ters gitmişti ve Edessa'da yakalanarak suçlandı... 

[Maniakes, 1030-1031 arasında Urfa'yı garnizon merkezi olarak elinde tutuyordu. Ancak tekrar Arapların eline geçti. (görsel) -SB]




Daha sonra Sicilya'yı feth etmesi için gönderildi....

İmparatorluğumuzun en soylu kısmını kaybedince İmparator Maniakes'i göndererek kaybettiğimiz yerleri tekrar geri almamızı istedi. Maniakes tüm gücüyle saldırdı. Düşmanı buralardan tamamıyle kovacak ve yolların kontrolünü geri alacaktı... Sicilya feth edilince oraya yerleşti. Ancak komşusu ondan nefret ediyordu. İmparatorla sıkı bir dostluk kurdu ve kızkardeşini de imparatora arkadaşlık etmesi için gönderdi. Aslında kızkadeşi vasıtasıyla imparatorun kulağına Maniakes hakkında doğru olmayan dedikodular fısıldıyordu. Maniakes'e karşı güvensizlik tohumları ekiliyordu. İmparator onu ödüllendireceğine hor görmeye başladı, bu da Maniakes'in İmparatorluğa karşı güvenini sarstı. Hatta Maniakes'in isyan ettiğini söylediler. Konstantin'in diploması yollarına başvurdu ama başarısız oldu. Çünkü gönderdiği elçi ne askeri deneyimi ne de gücü vardı. O sadece saraya girmeyi başarabilen bir sokak solucanıydı. Görevleri Maniakes'i öldürmek, ya da hapse atmak idi.

Elçi Maniakes'e doğru yelken açtı. Bir şeylerin döndüğünü anlayan Maniakes isyana hazır bir şekilde elçiyi bekliyordu. Aslında elçi gelmeden önce düşünceleri barışçıl idi ama elçi hiçbir şekilde güvence vermiyordu. Hatta elçi aniden bir ordu komutanı edasıyla atıyla Maniakes'e doğru hamle yaptı ve onu taciz etti. Kibirli bir şekilde ona vurdu ve korkunç bir şekilde cezalandırılacağını söyledi. Maniakes artık emindi, gizli niyetler vardı ve elçiyi vurmak için değil, korkutmak amacıyla elini kaldırdı. Elçinin yanındaki adamı ise isyana kalkıştığını söyleyerek yanındakilerini da şahit olmaya çağırdı. Maniakes'in de sonuçlarından kaçamayacağını da ekledi. Bu çok ciddi bir konuydu. Doğal olarak Maniakes'in ordusu onun yanında yer aldı ve elçi ile yanındakini öldürdüler. Artık imparator ile müzakere edilemeyeceğini de biliyorlardı ve açıkca isyanı başlattılar.

[Kendi askerleri tarafından imparator ilan edilen Georgios Maniakes İstanbul'a doğru yola çıktı, ancak Selanik'te İmparator'un sadık askerleriyle karşılaştı - SB]

Böylesine cesur ve strateji ustası olan birinin yanında savaşmak için sadece askeri çağdakilerin değil, genç yaşlı tüm erkeklerin akın akın gelmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Zaferleri sadece sayıyla değil, deneyemi ve becerisiyle de kazandığını bilen ordusu savaş halinde paniğe hiç kapılmazdı. Birçok şehri ele geçirdi, hazinelerine sahip oldu ve birçok da esir aldı. Düşmanlarının hiçbiri ona saldırmaya cesaret edemezdi, çok korkuyorlardı. Hatta ondan o kadar çok korkuyorlardı ki bazıları güvenli bir mesafe oluşturmak kenara çekilerek emekli oldu.

Bu arada imparator elçinin suikastını ve Maniakes'in aptalca davranışı duydu. Onunla savaşmak için muazzam bir ordu hazırlattı. Sonra bu kuvvete kimin komuta edeceği sorunu çıktı. Konstantin eğer bu isyanı bastıramaz ve başarısız olursa, bunun bir işaret olacağını ve bir başka isyanın daha patlayabileceğinden korkuyordu. Kendi generalleri kendisine dönebilirdi. İkinci bir taklitçi ilkinden daha tehlikeli olabilirdi, çünkü emrinde hatırı sayılır bir ordusu olacaktı. İmparator bu sebeple bir generali değil, hadım edilmiş ve hiçbir şeye saygısı olmayan çok sadık bir hizmetkarını ordunun komutanı olarak görevlendirdi. 

Başkentten yola çıkan sadık hizmetkarı ile büyük ordusunun haberi Maniakes'e ulaştı. Ama ne ordunun üstün sayısı ne de stratejik konumları onu alarma geçirmemişti, planlarından sapamazdı. Amacı öncelikle imparatorun ordusu onu beklemeden nöbetçilerini yakalamak ve hafif silahlı birlikleriyle saldırmaktı.

İmparatorluğun ordusu savaş için pozisyon alırken çok yavaştı. Hatta, İmparatorun askerleri Maniakes'in de dövüşe katılacak olmasından endişe duyuyordu. Gerçi onu meydanda pek görme şansları olmadı, çünkü çok hızlı hareket ediyordu. Meydanda gürleyen sesiyle bir yandan emirler yağdırıyor, diğer yandan herkesin kalbine dehşet saçacak şekilde terör estiriyordu. Onun gururlu bir şekilde sayısız düşmanı alt ettiğini görmüşlerdi.... Birden sağ tarafından vuruldu. Görünüşe göre darbenin farkında değildi ve yüzeysel bir yara sandı, elini götürdü. Yarasından oluk oluk kan aktığını görünce ölümcül olduğunu anladı. Çaresizlik içinde kendi askerlerini geri çekmeye çalıştı. Aslında ordumuz biraz yol almıştı ama... Maniakes tüm gücünü yitirmişti ve bayılma üzereydi ve artık atını da kontrol edemiyordu. Son nefesini verirken dizginler elinden kaydı ve eyerinden yere düştü. Adamlarımız yine de cesaretlerini yitirmedi ve dövüşmeye devam ettiler.

Maniakes'in yaveri atının başıboş dolaştığını görünce hemen iki ordunun arasındaki boşluğa koştu ve Maniakes'in yerde yatan cansız bedenini gördü. Manzara o kadar şaşırtıcıydı ki Maniakes sanki toprağın tümünü kaplıyordu. İmparatorun askerleri Maniakes'i kendilerinin öldürdüklerini iddia ediyorlardı. Kafasını bedeninden ayırıp komutanlarına götürdüler. Hayal güçleri hiç bitmemişti, herkes bir şeyler söylüyordu. Ama asıl öldüreni asla bulamadılar. Yarasına bakılacak olursa da bir mızrakla öldürüldüğü ortaya çıkmıştı.

Maniakes kuşkusuz hayatı boyunca adaletsizliğe uğramıştı, ancak yaptığı her şeyle de övülmez. Ordusuna gelince, bazıları düşmanın dikkatini çekmeden kendi ülkesine kaçtı. Bazıları da kaçak olarak yaşadı. İmparatorun ordusu dönerken isyancının kafasını bir kazığa geçirerek başkente getirdiler. İmparator da halkın uzaktan bile görmesi için Büyük Tiyatronun tepesine diktirdi..." 

Michael Psellos (Chronographia, 1018-1078)
çev. SB


İmparator IX. Konstantinos Monomakos'a (1042-1055, Eşi Zoe ile Ayasofya mozaiklerinde görülmektedir) karşı Türk kökenli komutan "Deli" Maniakes ile başlayan isyan (1043) böylece sona erer. Maniakes'in Sicilya'daki macerası arkasından, Sicilya'daki "Maniace" kasabası ile Siraküza kalesi (Castello Maniace) ismini ondan alır.


İskandinav destanlarında "Gyrgir" olarak geçen,
Batılıların "Grek" diye tanıttığı, ancak Türk asıllı olan Komutan; 
"George Maniakes"




Ayasofya / Konstantin - İsa - Zoe


"11. yy.’ın tanınmış kumandanlarından olan George Maniakes, Selçukluların Ermenistan’da ilk görünmeye başladığı dönemde Anadolu’ya yerleşen ve İmparator Basileios II’nin hizmetine giren bir Türk aileye mensuptur. Maniakes, genç yaşta Anadolu’daki Bizans garnizonunda görev yapmaya başlamış ve 1029 yılında bir kumandan olarak Bizans tarihindeki yerini almıştır. Aynı yıl içinde Protospatharios ünvanıyla, Telukh (Dülük) olarak adlandırılan (bugün Ceyhan nehrinin doğusuna düşmektedir) theme’in Strategosu (vali-kumandan) olmuştur. Daha sonra İmparator Romanus III, Devri’nde Araplara karşı girişilen savaşta göstermiş olduğu başarıdan dolayı aşağı Fırat vilayetlerinin idaresi ile ödüllendirilen Maniakes, Katepanos sıfatıyla Samasota’ya (Samsat) tayin edilmiştir.

Bu idari bölge haricinde Kapadokya’da da arazi sahibi olan Maniakes, 1031 yılında Bizans adına Urfa şehrini ele geçirmiş ve Hz. İsa’nın Kral Abgar’a göndermiş olduğu söylenen meşhur mektubu bularak İmparator Romanus III’e göndermiştir. Maniakes’ın Urfa’yı ele geçirmesi ile ilgili olarak Muralt, şehrin Urfa Emiri Nasr Eddaullah Mervan safında yer alan Türk Süleyman ismindeki bir kişinin Araplara ihanet etmesi sonucu Maniakes’ın Urfa’da birçok yeri ele geçirdiğini belirtmektedir. Bu bilgiye göre, Maniakes ile Türk Süleyman’ın kuşatma sırasında birbirlerinden haberdar olabilecekleri uzak bir ihtimal olmasa gerektir.

İmparator Manuel Dönemi’nde de komutanlığa devam eden Maniakes, Urfa’daki görevinden alınarak Türkmenlere karşı koymak üzere Vaspurakan’a [Van Gölü çevresi - SB] gönderilmiştir. Daha sonraki yıllarda ise İmparatorluğ’un batı sınırında Sicilya’da Araplara karşı düzenlenen savaşlarda görev alan Maniakes büyük başarılara imza atmıştır. 

Daha sonra Magistros ünvanıyla 1042 yılında asayişi sağlamak üzere İtalya’ya gönderilen Maniakes bir iftira sonucu sahip olduğu ünvanı kaybetmiştir. Bunun üzerine isyan eden Maniakes, bulunduğu Güney İtalya’dan aynı dönemde isyan etmiş olan Sırplardan da yardım alarak, Selanik’e doğru ilerlemiştir. İstanbul’dan gönderilen ordu ile Ostrovo’da karşılaşan Maniakes, savaş başlamadan önce kendi askerleri tarafından imparator ilan edilmiştir. Bundan sonra ise savaşı kazanmak üzereyken hayatını kaybeden Maniakes’in ölümü ile Bizans tarihinin seyri değişmiştir denilebilir."


Yonca Anzerlioğlu
Bizans İmparatorluğu'nda Türk Varlığı
Türkler Cilt 6, s.351-375






Goudelios Maniakes (Maneak), father of Georgios Maniakes (Skylitzes 387.87)

1030
Deception & massacre of Arabs by Georgios Maniakes at Telouch.

1031
Capture of Edessa by Georgios Maniakes.

1032
Defence of Edessa by Georgios Maniakes against Nasr ad-Dawla ibn Marwan of Miepherkeim.
Dispatch from Edessa to Constantinople of Christ's letter to Abgar.

1033
Georgios Maniakes began yearly tribute from Edessa.

1034
Military commanders (Georgios Maniakes & Leon Lependrenos) sent to new posts.

1035
Georgios Maniakes sent to Southern Italy as supreme commander.

1037
Reconciliation & African intervention in Sicilian civil war put Byzantines on defensive. 

1038
Michael Sp(hr)ondeles & Georgios Maniakes arrived in Sicily. 
Georgios Maniakes won much of Sicily, defeating Arabs at Remata with Norman aid.

1040
African Arab ruler again crushed by Maniakes in Sicily, but escaped home (through fault of Stephanos?).
Disputes with Stephanos led to conviction & recall of Maniakes for treachery.

1042
Release from prison of Konstantinos Dalassenos & Georgios Maniakes  
Georgios Maniakes arrived at Taranto, united Byzantine forces & built fort at Tara  
United Norman forces drove Maniakes back to Taranto, but failed to lure him out to fight  
Reign of Zoe & Theodora: military men (Nikolaos, Konstantinos Kabasilas, Georgios Maniakes)  
Maniakes went to Monopoli, then Matera, conducting mass executions   
Romanos Skleros took vengeance on Maniakes in Anatolikon, attacking his estates & his wife  
Peace established in Italy by Georgios Maniakes  
Pardos patrikios arrived in Italy with 2 colleagues & a large sum of gold & silver, to replace Maniakes  
Pardos brought a guaranteed pardon for Georgios Maniakes if he immediately gave up his rebellion  
Georgios Maniakes rebelled in S Italy, killing Pardos & later "Tubachi" protospatharios  
Georgios Maniakes went to Bari, but nobody obeyed him  
Konstantinos IX organised a huge army under Stephanos the eunuch against Georgios Maniake

1043
Basilieos Theodorokanos arrived in Italy as katepano to capture Maniakes with local aid: but he had left  
Maniakes crossed to Dyrrachion & won a first battle  
Battle of Ostrobos: sudden death of Georgios Maniakes at moment of victory
His head was sent by the general (Stephanos) to the emperor (Konstantinos) who raised it on high in the theatre (Zonaras 17.22.18) 
Collapse of Maniakes' rebellion after his death; triumph of Konstantinos IX (& Stephanos Pergamenos)  
Epitaph in the persona of the dead Georgios Maniakes  
Psellos wrote Orationes panegyricae 2 for Konstantinos IX, with summary of recent history  
Failed plot of Stephanos Pergamenos in favour of Leon, strategos of Melitene








Doğu Roma'da her şey "Grek" değildir...



9 Mart 2017 Perşembe

Haçlı Frankların Ermenilere yaptığı işkenceler



"Haçlı Seferleri döneminde, 1098-1144 yılları arasında Urfa'daki Haçlı devletinde, Frank hakimlerin yerli Hıristiyan halkı oluşturan Ermeniler üzerinde uyguladıkları tedhiş politikası, Ermenileri Türklerle anlaşmaya yöneltiyordu."
Prof.Işın Demirkent

Batı kaynaklı bir gravürde, Urfa kontu Baudouin de Boulogne'un şehir halkını huzuruna kabul edişi.


Haçlı Seferleri diye bilinen ve 1096-1291 yılları arasını kapsayan dönem, Batılıların Ortadoğu'da, Filistin, Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da, hakimiyeti kısmen de olsa ele geçirip bu topraklara yerleştikleri devirdir. Yaklaşık iki yüzyıl süren bu devirde, Batılılar Ortadoğu'da çeşitli devletler kurmuşlardır. Bunların ilki, bir Fransız asili olan Baudouin de Boulogne tarafından Urfa'da kurulmuştur.

Baudouin Boulogne kontu Eustache'ın kendi adını taşıyan oğluna miras kalmıştı. İkinci oğlu Godefroi ise, annesi Ida'dan gelen malların varisi olmuş ve "Aşağı Lorraine Dükü" sıfatını alarak bu bölgenin idaresini üstlenmişti. En küçük oğul Baudouin'e de hiçbir şey kalmamıştı!..

Ancak Papa II.Urbanus'un Ortadoğu'ya, "Kutsal topraklara" yapılacak bir Haçlı seferine çağrısı, onu derinden etkiledi. Ülkesinde zavallı biriydi, fakat Doğu'da kendisine bağımsız bir hakimiyet kurabilir; mal, mülk ve servet sahibi olabilirdi. Baudouin, Doğu'ya ağabeyi Godefroi'nın ordusuyla birlikte geldi. 

Haçlı reislerini İstanbul'da sarayında kabul edip onlarla görüşen Bizans imparatoru I.Aleksios Komnenos, önce Türklere karşı savaşmalarını ve onların elinden Bizans'a ait olan toprakları geri almalarını istedi. Buna karşılık kendisi de, Haçlılara yol boyunca yiyecek yardımı yapacak ve yanlarına bir Bizans birliği verecekti. Bu anlaşmadan sonra Haçlılar Anadolu yakasına geçtiler ve ilk iş olarak, Türkiye Selçuklu Devleti'nin başkenti İznik şehrini kuşattılar. 

Bu kuşatma sırasında Badouin, Bizans zindanından kaçmış olan bir Ermeni ile tanıştı. Bagrat adındaki bu Ermeni denildiğine göre Güneydoğu anadolu'daki Keysun ve Raban şehirlerinin idaresini elinde tutan 'Hırsız Vasil'in kardeşiydi. Bagrat, Baudouin'in Ermeni meselesine ilgi duymasını sağladı. Onun askeri bir kuvvetle Urfa'ya gelmesini, Bizans veya Türklerin baskısı altında bulunan Ermenilere bağımsızlıklarını kazandırmasını istemekteydi. Bagrat'ın fikirleri Baudouin'e çekici göründü.

Haçlı ordusundan Maraş'ta ayrılarak, 700 kişilik bir kuvvet ve Bagrat ile birlikte Urfa'ya doğru ilerleyen Baudouin, Urfa'ya gelmede önce, Fırat'ın batısında Türklerin elinde bulunan Tell-Başir ve Ravendan kalelerini zapt etti. Yanında yeterli sayıda Haçlı Frank askeri bulunmadığından da, kalelerin idaresini Ermenilere verdi. Sonra yoluna devam edip, 6 Şubat 1098'de Urfa'ya ulaştı...

Baudouin de Boulogne Urfa'ya girerken - ressam J. Robert Fleury-1840

Baudouin, Urfa'nın Hıristiyan halkı tarafından sonsuz sevinç gösterisiyle karşılandı... Şövalyelerin ayakları ve elbiselerinin saçakları öpülüyor ve kendilerine kıymetli hediyeler sunuluyordu. Şehrin idarecisi Ermeni Thoros da, Baudouin'i oldukça güçlü bir birlikle Urfa'nın yardımına geldiği düşüncesiyle, iyi kabul etmişti. Thoros da zaten daha 1094'te bu mevkii elde etmişti.

Bizans's ait Urfa, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın kumandanı Bozan tarafından 1087'de zapt edilerek Türk dünyasına kazandırılmıştı. Fakat sultanın 1092'deki ölümünden sonra, kardeşi Tutuş şehre el koymuştu. Türk beylerinin idaresine verdiği şehirde, Hıristiyan halkın başına da Bizans Ortodoks kilisesine mensup Ermeni Thoros'u tayin etmişti. Ama Thoros zaman içinde Urfa'daki Türk valilerinin hükmünden çıkarak ve onları çeşitli nedenlerle ortadan kaldırmak suretiyle, Urfa'nın tüm idaresine sahip olmuştu.

Ne var ki, Sultan Melikşah'ın ölümünden sonra Selçuklu dünyasında oğulları ve kardeşleri arasında çıkan iktidar kavgası zamanla yavaşlamış, Melikşah'ın oğlu Berkyaruk'un tahta çıkmasıyla Türkler arasında yeniden birlik kurulmuş ve Türkler yeni fetihlere girişmişlerdi...

Thoros çok zor durumdaydı. Kendisinden başka, Bizans'ın valisi sıfatıyla birkaç Ermeni reisi daha, bazı şehirlerde tutunmaya çalışıyordu. Fakat eninde sonunda, bu şehirlerin de Türklerin eline geçeceği belliydi. İşte, Bu yüzden Thoros, Baudouin'in gelişini memnuniyetle karşılamış olmalıdır...

Ancak Baudouin, Thoros'un şehri ve civarını Türklerin taarruz ve baskılarına karşı korumaya razı olduğu taktirde, kendisine pek çok altın, gümüş, değerli eşya, at vesilah verileceğini söylemesini yeterli bulmamıştı. Kendisinin ücretli bir asker gibi hizmet etmeyeceğini ve şehrin idaresinde söz sahibi olmak istediğini belirtmiş, aksi takdirde Thoros'u, Urfa'dan ayrılıp o sırada Antakya'yı kuşatmakta olan ana Haçlı ordusunun yanına geri dönmekle tehdit etmişti. Bu durumda Thoros şehrin ileri gelenlerinin de ısrarıyla, istemeye istemeye Baudouin'in şartlarını kabul etmiş, onu manevi oğlu ilan ederek şehrin idaresine ortak etmişti...

Baudouin ilk iş olarak, Urfa'yı en fazla sıkıştıran ve yaptığı yağma akınlarıyla Urfa'nın civarındaki araziyi tahrip eden Samsat beyi Balduk üzerine sefer düzenledi. Frank şövalyelerinin yanı sıra Urfa'nın atlı, yaya bütün Ermeni kuvvetlerinin katıldığı sefer, Samsat Türkleri karşısında yenilgiyle son buldu ve sayıca fazla olmalarına rağmen hepsi dağılıp gerisin geri Urfa'ya kaçtılar.

Olayların görgü tanığı Ermeni tarihçi Mateos'un verdiği bilgiye göre, Thoros'u mevkiinden indirip Baudouin'i iktidara taşıyan komplo, 'bazı hilekar ve hain adamlar' tarafından başlatışmış ve şehir halkı ayaklandırılarak Thoros kalede sıkıştırılmıştı. Baudouin, kendisini kurtarmasını isteyen Thoros'a yardım edeceğini yeminlerle vaat etmesine rağmen, tam tersine hareket etmiş ve onu isyancıların eline bırakıp öldürülmesine seyirci kalmıştı.

Haçlıların, Doğu'daki din kardeşleri Hıristiyanları Müslümanların hakimiyetinden kurtarmak amacıyla başlattıkları mücadelenin ilk safhasında böyle bir yardımı gerçekleştirmeyip, aksine Doğu'daki ilk hakimiyetlerini bir Hıristiyan kardeşlerini öldürüp de kurmaları dikkat çekicidir!...

Urfa Ermenileri de, olup bitenlerin muhasebesini yapmadan, Baudouin'i kurtarıcıları olarak gördüler ve bir gün sonra, yani 10 Mart 1098'de onu büyük çoşku içinde şehrin hakimi ilan ettiler.

Emrindeki Frank kuvvetinin çoğalmasıyla, Baudouin'in Ermenilere karşı yürüttüğü politika çabucak değişiverdi. Başlangıçta kendi adamlarının azlığı sebebiyle idarenin yüksek kademelerinde bırakmak mecburiyetinde kaldığı Ermenileri, bu makamlarından uzaklaştırmaya başladı. Frankların tavsiyelerini yerli eşrafın düşüncelerine tercih etmekte, ülkenin bütün işlerini onlara danışmakta ve yerli asillerin fikirlerine artık önem vermemekteydi...

Onun davranışındaki bu değişiklik, Ermenileri, Haçlı kontuna karşı bir suikast hazırlamaya kadar itti; zira Ermenilerin içinde, Baudouin ve adamlarına karşı şiddetli bir öfke uyanmıştı; bu gidişle, yabancıların kendilerini tamamen imha edeceğini düşünüyorlardı. Baudouin'i şehrin hakimi yaptıklarından dolayı çok pişman olmuşlardı!...

Ermeniler Baudouin'i ne şekilde öldürebileceklerini veya şehirden kovabileceklerini tasarlamaya başladılar ve bu meseleleri sık sık yaptıkları gizli toplantılarda konuştular. Fakat içlerinden Enzhu adında biri, Baudouin'e bu suikastı hazırlayanları ihbar etti: Bu kişilerin Türklerle temasta olduklarını ve şehrin bir gece kurnazca bir Türk baskınına uğrayabileceğini, bunun için tedbir almasını söyledi. Endişeye kapılan Baudouin suikastçıları yakalatıp hapsettirdi; elebaşların gözlerine mil çektirtti. Suikasttan haberdar olanların da burunları, elleri ve ayakları kesildi; şehirden kovuldular. Taphnuz da damadı Baudouin'in bu acımasız davranışları karşısında dehşete düşerek Urfa'dan kaçtı, zira kızının çeyizi için vermeyi vaat ettiği paranın tamamını henüz ona ödememişti!... 1100 yılı sonunda ağabeyinin ölümünden sonra Kudüs kralı seçilip Urfa'dan ayrılıncaya kadar geçen iki yıl içinde, Ermeniler Baudouin'e tamamen boyun eğdiler. 

Baudouin de Boulogne'dan sonra, Urfa kontluğunun idaresini onun teyzesinin oğlu olan Baudouin du Bourg üzerine aldı. Urfa'nın yeni efendisi de, başlangıçta yerli Hıristiyanlarla iyi ilişkiler içinde oldu. Fakat 7 Mayıs 1104'deki Harran Savaşı'nda, kuzeni Joscelin de Courtenay (*)  ile birlikte, Türklere esir düşünce, şehrin idaresi Antakya Haçlılarının eline geçmiş ve Baudouin du Bourg'un dört yıl esarette kalışı sırasında, Richard de Salerne tarafından yönetilmişti. 

Urfalılar en acı günlerini bu dört yıl boyunca yaşadılar. Çünkü, nasıl olsa Baudouin'in kurtulup geri dönüşüyle buradaki hakimiyetini kaybedecek olan Richard, şantaj yoluyla halktan çok miktarda para topladı ve ahaliye çok sert ve haşin davrandı. Niyeti, Urfa ve civarından mümkün olduğu kadar fazla para, mal ve servet ele geçirmekti...

Baudouin du Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay, 1108'de esaretten kurtulup Urfa'ya döndüler ve kontluğun idaresini yeniden ele aldılar. Ancak şehre gelişlerinden önce, Ermenilerin gizli bir takım işler çevirdiklerini öğrendiler; güya Ermeniler, serbest kalan Baudouin ile Antakya hakimi Tankred arasında, Urfa'nın hakimiyeti konusunda çatışma çıktığını ve bu mücadelede Baudouin'in öldüğünü zannederek, şehrin idaresine el koymak istemişlerdi!


Baudouin bu entrikalara çok öfkelendi ve Ermenileri şiddetli takibata uğratarak büyük zulümlerde bulundu. Birçok Ermeninin gözlerini oydurdu, pek çok kişiyi işkenceye tabi tuttu...




Ermeniler, Musul valisi Mevdud'un Haçlılara karşı giriştiği mücadele sırasında, onun 1112'de Urfa üzerine yaptığı üçüncü seferi sırasında, yeni bir komplo hareketine başvurdular. yerli kaynakların ifadelerinden, bazı eRmenilerin Mevdud ile anlaşıp şehri ona teslim etmeyi kararlaştırdıkları, fakat olup bitenden haberdar olan Tell-Başir senyörü Joscelin de Courtenay'ın gizlice Urfa'ya gelip Frank garnizonunu uyardığı, surlarda kendisinin de muhafızlarla birlikte neredeyse şehre girmek üzere olan Türklere karşı savaştığı ve böylece bu hareketi önlediği anlaşılmaktadır. Yine aynı kaynakların verdiği bilgiye göre, bu olayı Ermenilere karşı yeni ve şiddetli bir takibat izlemiştir.

Mevdud'un Urfa bölgesine arka arkaya yaptığı seferler sonucunda, Fırat'ın doğusunda kalan arazinin fakirleşmesi yüzünden, yerli halk nehrin batısındaki topraklara göçtü. Kont Baudouin du Bourg da, batı bölgesini, idaresini verdiği kuzeni Joscelin'den hile yoluyla geri alarak Urfa yerine Tell-Başir'de daha uzun zaman geçirmeye ve bölgenin refahından yararlanmaya çalıştı. Bu arada Urfa Ermenilerinin yeni bir komplo hareketine kalkıştıkları anlaşılmaktadır.

1113 Mayıs'ında Mevdud Haçlılar üzerine yaptığı yeni sefer sırasında Harran'a geldiğinde, Ermenilerden Urfa'yı kendisine teslim etmek istediklerini bildiren bir mesaj almıştı. Ancak Ermenilerin bu girişimi, o sırada Tell-Başir'de bulunan kont Baudouin'e de ulaşmıştı.


Yerli kaynağımız Urfalı Mateos, oalyların bundan sonraki akışını şu sözlerle anlatır: "Kont, Seruc'daki kumandanı Paganus'u Ermenileri Urfa'dan tehcir etmek üzere oraya gönderdi. Paganus, 11 Mayıs 1113 Pazar günü bütün yerli halkı şehirden çıkardı; bu arada pek acı hadiseler cereyan etti. Halk Samsat'a gitti ve Urfa tamamıyla ıssız kaldı; 'Dilenci gibi gelen Frankları ilk olarak haçla karşılayıp sinesinde toplayan bu şehir, şimdi dul kalmış bir kadın gibi yalnız oturuyordu. İşte Franklar bu şehrin kendilerine yapmış olduğu iyiliklerin karşılığı olarak onu, en kötü muamelelere maruz tuttular ve Hıristiyanlığa bu fenalığı reva gördüler."

Frankların kendi çıkarları için Ermenilere karşı tavırları bu techir olayı ile de bitmedi. Kontluğun doğu topraklarını kaybeden kont Baudouin, uğradığı zararı telafi etmek için, gözünü Urfa'nın batısında ve kuzeyinde hala Ermeni reislerinin idaresinde bulunan civar bölgelere çevirdi. Tam bu sırada, aynı amacı güden rakibi Antakya Haçlı hakimi Tankred'in ve de bölgedeki en güçlü Ermeni reisi 'Hırsız Vasil'in ölümleri onun işini kolaylaştırdı.

Keysün ve Raban reisi 'Hırsız Vasil'in ölümü üzerine -oğulluğu Dıga-Vasil namına idareyi eline alan hanımı, Ermeniler arasında Franklara karşı gittikçe artan nefret sebebiyle derhal, Mevdud'un ölümünden sonra Musul valisi olan Aksungur el-Porsuki'ye müracaat ederek ona itaat vaat etti. Baudouin bu durumu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Ama tam bu sırada Artuklu beyi ile aksungur arasında çıkan bir itilaf, Aksungur'un bölgeden geri çekilerek Musul'a dönmesine sebep oldu. Türk kuvvetlerinin çekilişi ise Frankların işine yaradı. Baudouin derhal 'Hırsız Vasil'in arazisini, kalelerini ve bu arada Birecik, Gerger gibi diğer Ermeni şehirlerini zorla ele geçirip kontluğuna bağladı.



Antakya'daki Veba Salgını


Antakya'nın bir hile sonucu 3 Haziran 1098'de Haçlıların eline düşmesinden sonra şehirde çıkan korkunç veba salgınından kaçan pek çok şövalye ve askerin de Urfa'ya, Baudouin'in yanına gelmiş olması, Baudouin'in gücünü daha da artırmıştı. Ünlü bir Haçlı tarihçisinin kaydına göre, Baudouin gelenlerin hepsini hizmetine almış ve kendilerine kıymetli hediyeler vermişti. Tarihçi, rivayetinin devamında, bütün Urfa şehrinin Franklarla dolduğunu, bunları yerleştirmenin büyük güçlükler yarattığını, fakay Baudouin'in gelen bu yardımcı kuvvetten çok faydalandığını ve böylece bütün civar bölgeyi hakimiyeti altına almayı başardığını yazmıştır. Baudouin kendisine hizmet arz eden Haçlı şövalyelerini, şahsına ve kurduğu kontluğa sıkı sıkıya bağlamak için, bunların yerli zengin Hıristyian kızlarıyla evlenmelerini teşvik etmişti.



Samsat kazılarında bulunan bir Haçlı Şövalyesi röliyefi


Baudouin'in Evliliği


Baudouin hakimiyetinin ilk aylarında, şehirdeki gücünü sağlamlaştırma peşindeydi. Haçlı ordusu tarafından kuşatılmış olan Antakya'yı kurtarmak üzere yola çıkmış bulunan Musul valisi Kürboğa'ya karşı hazırlıklı bulunmaya çalıştı. Nitekim Kürboğa, yolu üzerindeki Urfa'yı -gerisinde bir düşman kuvveti bırakmamak amacıyla- üç hafta süreyle kuşattı. Ama bu sğre zarfında şehir surlarını aşamadı ve kuşatmayı kaldırıp Antakya'ya yürüdü. Baudouin böyle bir tehlikeden kurtulduktan sonra Urfa civarında Türklerin elinde bulunan Samsat ve Seruc şehirlerine saldırıp ele geçirdi. Bu başarılar ona şöhret kazandırdı. Bundan sonra Baudouin, kendisine büyük gelir getirecek bir Ermeni kızı ile evlendi. Kızın babası Taphnuz, dağlarda birçok kale ve müstahkem mevkiye sahip bir Ermeni reisi idi ve bütün mal ve mülküne Baudouin'i yegane varis tayin ediyordu. Bunun karşılığında Baudouin'in Türklere karşı ülkeyi savunmasını istiyordu; bu hizmet için de ona fazladan para ödeyecekti. Böylece Baudouin, Urfa'da Ermenilere dayanarak durumunu kuvvetlendirdi.


Prof.Dr.Işın Demirkent
Popüler Tarihi, Sayı 56, Nisan 2005



Prof.Dr.Işın Demirkent'in diğer makalesi:
"Bizans bir Grek Devleti Değildi!"

Halil İnalcık - Haçlılar / Türkler




*Yıldızlılara notum - Olası: 

(*) BAUDOUİN de BOULOGNE = BAUDOUİN - BUDUN - BUDİN = Fransızca okunmasıyla değişen Türkçe... MS 9.yy'dan öncesinde yoklar!.. (Baudouin İngilizce'de Baldwin olarak okunmuş)

Hanedanlık (1200) sembollerinden biri  'Sarı zemin üzerinde Kırmızı Çintemani-Ant'tır, Sarı Türklerde Hanedanlık rengidir. Demek ki Hun veya Avarlardan geçmiş. Diğeri ise tıpkı Kıpçaklardaki gibi 'Uçları Üç Yonca' olan  Artı şeklindeki Haç'tır. (Çintemaniler)


(**) 'COURTENAY EVİ' = KURT EN AY, KURT LE/LA AY - Fransızca okunmasıyla değişen Türkçe... Hunların, Avarların torunları mıdır? Soyadlarını ele geçirdikleri topraklar üzerine kurduğu şehirden almışlar. Ataları Athon 420 de Fransız monarşisini kuranlardanmış. Athon adı da ; 1190'lar da Renaud de Courtenay'ın ölmeden ve ailenin Fransız ve İngiliz boylarına ayrılmadan önce  'Çintemani-Ant' simgesini de hanedanlık sembolü olarak alması da; çok ilginç!.. 





Doğu Roma (Bizans) döneminden Vaftiz Teknesi - Urfa


"II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’ni Doğu’da bağımsız Latin Haçlı Devleti olarak yönetirken 1128 yılında Musul Atabeği İmâdeddîn Zengî, Halep’e gelerek Musul-Halep Atabeyliği Devleti’ni kurdu. Böylece II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu sınırındaki Halep ve diğer Selçuklu Emirliklerini alarak büyük Antakya Haçlı Prensliği devletini kurma planları sona ermiş oldu. Bunun yanında, 1129 yılında Kudüs Haçlı Kralı II. Baudouin, diğer üç Latin Haçlı devletinin yöneticilerine ordularıyla birlikte Banyas’a gelmeleri için haber gönderdi. Kudüs Haçlı Kralı liderliğinde bütün Haçlı liderlerinin katılımıyla oluşan büyük Haçlı ordusu, Dımaşk (Şam)’ı Haçlıların hâkimiyetine almak için Dımaşk’a saldırdı. Fakat, Haçlıların Dımaşk’ı almak için yaptıkları bu savaştan da bir sonuç alamadıklarından II. Bohemund, 1129 yılında Antakya’ya geri döndü. Antakya Haçlı Prensi II. Bohemund, babasından kendisine kalan Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu sınırını genişleterek Doğu’da büyük Latin Haçlı Devleti’ni oluşturma fikrini gerçekleştiremediği için 1130 yılında Batı sınırına yöneldi. II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’nin Batı sınırında bulunan Kilikya Ermeni Baronluğu’nu prensliğin sınırına katarak büyük Latin Haçlı devletini oluşturmak için Sis (Kozan)’e doğru hareket etti. Fakat, II. Bohemund yaptığı bu teşebbüsü hayatıyla ödedi. Çünkü, Kilikya Ermeni Baronu I. Leon, II. Bohemund komutasında Antakya Haçlı ordusunun Sis (Kozan)’e geldiğini haber alınca Danişmend Beyi Emir Gazi’den yardım istedi. Bundan haberi olmayan II. Bohemund, 1130 yılının Şubat ayında Anavarza ovasında iki kuvvet arasında kaldı. II. Bohemund’un bu iki kuvvete karşı yaptığı savaşta önce esir alındı ardından da öldürüldü. Böylece Antakya Haçlı Prensliği tarihinde II. Bohemund dönemi (1126-1130) 
sona ermiş oldu."

I. Bohemund’un hileyle 3 Haziran 1098’de Antakya surlarına çıkmasıyla birlikte Haçlılar, Antakya’yı ele geçirdiler. Bu tarihten sonra yaptığı mücadelenin sonucunda Papa’nın Doğu temsilcisi Daimbert’in 5 Ocak 1100 tarihinde Kudüs’te I. Bohemund’u Antakya Haçlı Prinkepsi atamasıyla Antakya Haçlı Prensliği resmen kurulmuş oldu. I. Bohemund’un adına Antakya Haçlı Prensliği’ni yöneten yeğeni Tankred, Antakya Haçlı Devleti’ni sağlam temeller üzerine kurduktan sonra vefatından az bir süre önce prensliği II. Bohemund adına yönetmek üzere Roger de Salerne’yi atadı. 1119 yılında yapılan Kanlı Meydan Savaşı’nda Roger de Salerne’nin vefatından sonra yöneticisiz kalan Antakya Haçlı Prensliği’nin sorumluluğunu Kudüs Haçlı Kralı II. Baudouin, II. Bohemund adına üzerine aldı. Kudüs Haçlı Kralı, II. Bohemund’un 1126 yılında Antakya’ya gelmesiyle onu kızı Alice ile evlendirerek Antakya Haçlı Prensliği’nin yönetimini II. Bohemund’a bıraktı. Bu çalışmada II. Bohemund’un prenslik döneminde Antakya Haçlı Prensliği’nin diğer Latin Haçlı devletleri ve Şam bölgesindeki Selçuklu Emirlikleri ile ilişkileri incelenmiştir. Bununla beraber, II. Bohemund döneminde Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu Akdeniz’de oynadığı rol üzerinde de durulmuştur. Ayrıca, II. Bohemund’un vefatından sonra prensliği kimin yönettiği ve bu durumun Orta Doğu’da diplomatik yaşamı nasıl etkilediği vurgulanmıştır.


Yrd.Doç.Dr.Gürhan Bahadır 
(Mustafa Kemal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü)
II. Bohemund Döneminde Antakya Haçlı Prensliği (M.S. 1126-1130) / PDF

*

Urfa Haçlı Kontluğu'nu Ortadan Kaldıran Zengi:

"Zengî’nin Musul hâkimliğinden başlayarak 541/1146 yılında Câber kalesinde hançerlenip öldürülmesine kadar süren 20 yıllık yönetimi, içeride Suriye, Irak ve el-Cezîre bölgesinde siyasi birliğin sağlanması, dışarıda Haçlıların İslam beldelerindeki saldırılarına başarıyla karşı konulup kaybedilen toprakların yeniden kazanılması ve bir aya yakın bir kuşatmadan sonra 539/1144 yılında Urfa Haçlı Kontluğu’nun ortadan kaldırılmasıyla, Müslümanların kaybettikleri kendilerine güven duygusuna yeniden kavuştukları mutlu bir dönem olmuştu. Urfa’nın fethi sadece Türk dünyasının değil, bütün İslâm aleminin gururu olurken Avrupada tam bir şok etkisine yol açmıştı. Bu yeni dönemle kazanılan güven duygusu, Nureddin Zengî ve Selâhaddin Eyyubî ile artarak güçlenecek, Sultan Baybars ile Moğol istilâsına karşı koyup, 
Osmanlılarla birlikte yeni hamlelere kapı aralayacaktı."

İmâdeddin Zengî, ünlü Selçuklu komutanı ve devlet adamı Kasîmüddevle Aksungur’un oğlu olup 
Zengî hânedanının kurucusudur. Çocukluğunda iyi bir eğitim aldı ve kısa zamanda kahramanlık ve cesaretiyle tanındı. Önemli devlet görevlerinde bulundu. Musul’da kurulan emîrlik, içeride siyasi birliği sağlamak, 
dışarıda Haçlılara karşı savaşmak suretiyle, Haçlıların saldırılarıyla kan kaybeden İslâm dünyasının ümidi haline geldi. Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldırarak başarılarını iyice perçinledi. İmâdeddin babasından devraldığı olumlu özellikleri sağlam bir eğitimle zenginleştirerek yılmaz bir savaşçı ve seçkin bir devlet adamı olarak yaşadı. Adaleti, emniyeti, kahramanlığı, heybeti, cesareti, uyanıklığı, ihtiyatlılığı, siyasi dehası, kurnazlığı ve imar faaliyetleriyle 
örnek Müslüman devlet adamı olarak sonraki nesillere yol gösterdi.

Doç.Dr.Osman Gürbüz 
(Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:38,2012)
XII. YÜZYIL İSLÂM DÜNYASINDA ÖRNEK BİR YÖNETİCİ: İMÂDEDDİN ZENGÎ / PDF




18 Şubat 2015 Çarşamba

ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YIKIM









İmparator insan değildi. Daha önce de belirttiğim gibi, insan kılığına girmiş bir şeytandı. İnsan soyuna getirdiği kötülüklerin büyüklüğü bu savımın kanıtıdır. Çünkü her uygulamacının gücü, yaptıklarının büyüklüğüyle görülür. İmparator’un yok ettiği hayatların doğru bir tahminini Tanrı’dan başka kimse yapamaz.

İnsan, kum tanelerini bu hükümdarın ortadan kaldırdığı insan yığınlarından daha çabuk sayar. Ancak tek insan kalmamacasına kazanmış olan bölgelerin nüfusunun kabaca bir tahminini yaparak onbin kere, onbin kere, on bin kişinin hayatlarını yitirdiğini öne sürüyorum. 

Örneğin Libya, çok geniş bir ülke olduğu halde öylesine terk edilmiştir ki, insanın ne kadar giderse gitsin canlı birine rastlaması güç ve dikkat çekici bir başarı olur. Oysa bu ülkede son silahlı ayaklanmaya katılan Vandalların sayısı sekiz bindi yalnızca. Karılarının, çocuklarının ve esirlerinin sayısını tahmin etmek ise güç. Kentleri dolduran, araziyi işleyen, denizde çalışan Libyalılara gelince -onları gözlerimle gördüğüm için biliyorum- onların kalabalık sayısı üzerinde kim tahminde bulunabilir? Yine de onlar, karılarıyla ve çocuklarıyla birlikte son kişiye kadar yok edilen Mağripliler kadar kalabalık değildiler.

Ayrıca pek çok Bizans askeri ve onlara Bizans’tan gelirken eşlik edenler, şimdi toprak altındadırlar. Bu durumda biri çıkıp, yalnızca Libya’da beş milyon insanın hayatını yitirdiğinde ısrar etse, sanırım gerçekleri küçük göstermiş olmaz. Çünkü Justinianus, Vandallar ezilir ezilmez, ülkeyi düzene sokacak bir adım atmadı ve güven altına almayı planlamadı. Tersine, bütünüyle suçsuz olduğu halde, Komutan Belisarius’u siyasal amaçlar gütmekle suçlayarak , hemen geri dönmesini emretti. Böylece kendi tatlı çıkarlarına uygun emirler vererek, Libya yağmasından ele geçenleri yutabildi.

Hemen arazinin değerini saptamak için tahrirat memurları gönderdi, o zamana kadar görülmemiş ezici vergiler uyguladı ve en değerli arazilere el koydu. Sonra gözlerini Ariusçulara çevirdi. Onların geleneksel din törenlerini kutlamalarını yasakladı. En sonunda silahlı kuvvetlerin ücretlerini ödemeyerek onları bekletti. Askerlerine yaşamı bir yük haline soktu. Bütün bunlar ayaklanmaların patlak vermesine ve yaygın yıkıma yol açtı. 

İmparator’un her şeyi karıştırma ve kaos içine atmaya derin bir tutkusu vardı. Libya’dan en az üç defa büyük olan İtalya ondan daha çok insansız kaldı. Buradaki yıkımın ölçüsünü bulmak için uzağa gitmek gereksiz. İtalya’nın başına gelenlerin sorumluluğu daha önceki bir bölümde aydınlatılmıştı. İmparator, Libya’daki yanlışlarının benzerlerini burada da yaptı. İtalya’dan sağladığı her şeyi altüst etti. İtalya’daki savaş başlamadan önce, Got İmparatorluğu Galya’dan (1) Sirmium kentinin bulunduğu Dakya (2) bölgesi sınırlarına kadar uzanıyordu. Bizans ordusu, İtalya’ya geldiğinde Galya ve Venetia’nın (3) büyük bir bölümü Gotların işgali altındaydı. Sirmium kenti ve çevresiyse Gepidler (4) elindeydi. 

Ama, bütün bu bölge hemen hemen boşalmıştı. Burada yaşayanların bir bölümü ölmüş, bir bölümü savaşın kaçınılmaz sonucu olarak hastalık ve açlıktan kırılmıştı. Justinianus, Bizans İmparatorluğu’nun başına geçtiğinden beri her yıl, İllirya ve bütün Trakya - yani içine Mora ve Khersonesos (5) yarımadasını da alarak İyonya Körfezi’nden Bizans’ın sayfiyelerine kadar uzanan bölge, Hunlar, Slavlar ve Antalar (6) tarafından baskına uğruyordu. Saldırıdan yerli halk duyulmadık acılar çekti. Her saldırıda, bu bölgede oturan en az iki yüz bin Bizanslının öldürüldüğünü ya da esir alındığını sanıyorum. Böylece bütün bu bölge ikinci bir İskit Çölü (7) halini aldı. Libya ve Avrupa’daki savaşların sonuçları böyleydi. 

Aynı zamanda Araplar sürekli olarak Mısır’ın doğusundan İran sınırlarına kadar olan bölgeye yayılıyorlar ve ölüm yağdıran eylemlerini öylesine gerçekleştiriyorlardı ki, bütün bu bölge neredeyse insansız kalmıştı. Bir insanın, araştırmalarında ne kadar dikkatli olursa olsun, saldırılar sonunda yok olanların sayısını bulabileceğini sanmam. 

Ayrıca Hüsrev’in yönetimindeki İranlılar üç defa Bizans toprağını işgal ettiler ve kentleri yerle bir ettiler. Saldırdıkları kentlerde yakaladıkları kadın ve erkeklerden kimini kestiler, kimini götürdüler, geçtikleri her yeri bütünüyle insansız
hale getirdiler. Kolhis’i işgal ettiklerinden bu yana Kolhislilerin, Lazikalıların ve Bizanslılann kıyımını sürdürdüler.

Bununla birlikte, İranlılar, Araplar, Hunlar, Slavlar olsun ya da başka yabancı işgalciler olsun hiçbiri yara almadan Bizans toprağından çekilebilecek kadar talihli değillerdi. Hareketleri sırasında, kuşatmalarda ve savaşlarda birçok engellerle karşılaştılar ve kayıpları Bizanslılar kadar ağır oldu. Yalnızca Bizanslılar değil, Bizans sınırları dışındaki bütün uluslar da Justinianus’un kan dökücülüğünden kendi paylarına düşeni aldılar. Başka bir kitabımda belirttiğim gibi, Hüsrev pek kötü nitelikli bir kişi değildi ama Justinianus onu savaşa kışkırtmak için her şeyi yaptı. 

Çünkü eylemlerini zamanın koşullarına uydurmayı hiç düşünmez ve her şeyi ters zamanda yapardı. Barış olduğu ya da savaşa ara verildiği zamanlarda komşularına saldırı için haince planlar düzenler, savaş zamanındaysa en delice biçimde gevşer ve öngörülen hareketi hazırlamakta üzücü bir güçsüzlük gösterirdi. Çünkü harcamada bulunmaktan nefret ederdi. Elindeki işlere dikkatini vereceği yerde, yıldızları gözetler ve Tanrı’nın yapısını saptamak için çılgın yollara başvururdu. Huy bakımından öldürücü ve kan dökücü olduğundan savaşı bırakmaz, ama düşmanlarını da alt edemezdi. Çünkü taşıdığı kötülük, onu asıl sorunlarla uğraşmaktan alıkoyardı. Bu durumda tahta çıktığından beri, yeryüzünün insan kanına bulanması ve Bizanslıların olduğu kadar, sınırlar dışında başka ulusların da kanının durmadan akması şaşırtıcı mıdır?

İmparatorluğun her yerinde savaşların yarattığı durum böyleydi. Ayrıca Bizans kentinde ve öteki kentlerde halk arasındaki kavgaların hesabına bakınca, bu yoldan da savaşlardaki kadar çok insan öldüğü sonucuna vardım. İşlenen suçlar karşısında adalet ve tarafsız cezalandırma çok az görülürdü. İmparator iki partiden birinin heyecanlı destekleyicisi olunca, doğal olarak rakipler sessiz kalmadılar. Hepsi son derece başıboş koşullar ortasında umutsuz yollara saptılar.

Çünkü bir taraf baskı görüyor, diğer taraf ise el üstünde tutuluyordu. Partililer kimi zaman kitle halinde birbirlerinin boğazına sarıldılar, kimi zaman küçük topluluklar için tek tek tuzak hazırladılar. Otuz iki yıl birbirlerine korkunç eziyetler yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmadılar. Bu arada bir yandan da kamu düzenini sağlamakla görevli yöneticiler tarafından ölüme mahkûm edildiler. Ama işlenen suçların cezaları çoğunlukla Yeşillere yüklendi. Ayrıca, Samaritanlara ve sözde yanlış inançlılara karşı girişilen cezalandırma eyleminin de İmparatorluğu kana boğduğunu bunlara ekleyebiliriz. Şimdilik sunacağım kısa tanımlama bundan ibaret kalacak, iki bölüm önce yeteri kadar ayrıntılı bilgi vermiştim.

İnsan biçimindeki bu şeytanın yönetiminde, insan soyunun başına gelen felaketler böyleydi işte. Olan bitenlerin sorumluluğu, İmparator olduğu için Justinianus’a düşer. Gizli bir güç ve şeytansı bir niteliğin, insanoğulları üzerine nasıl ölçüsüz acılar yağdırmasını mümkün kıldığı, öykümün bundan sonraki konusu olacak. Üstelik bu adam işbaşındayken afetler birbirini izledi. 

Birtakım kimseler, bu afetlerin alçak şeytanın düzenleri sonucu olduğunu öne sürdüler. Oysa başkaları, Tanrı’nın Justinianus’tan nefret ederek Bizans İmparatorluğu’na biraz sonra anlatacağım felaketleri gerçekleştirmesi için fırsat verdiğini ileri sürdüler.

Önce, Skirtus* Irmağı taşarak Edessa’yı bastı ve burada oturanlara sayısız felaketler getirdi. Daha sonra Nil her zaman olduğu gibi yükseldi; ama zamanında alçalmadı ve orada oturanlara acı çektirdi. Üçüncü olarak Cydnus İrmağı (8) taşarak, Tarsus kentini günlerce sel altında bıraktı, ancak sayılamayacak kadar zarar meydana getirdikten sonra durulabildi. 

Ayrıca deprem, Doğu’nun önde gelen kenti Antakya’yı, onun yakınındaki Silifke’yi ve Kilikya’nın en ünlü kenti Anazarbus’u (9) yerle bir etti. Üç kentte yitirilen insanların sayısını tahmin etmek güç. Öte yandan Pontus’un önemli kenti Amasya’yı, İbora’yı, Frigya’da Polybotus kentini, Pisidyalıların Filomodes dedikleri kenti, Epir’deki Lindinus’u ve Korent’i unutmamalıyız. Hepsi kısa zamanda depremlerle yıkıldı ve oturanların çoğu öldü. Depremlerin üstüne, daha önce anlattığım salgın hastalık geldi. Depremlerden kurtulanları bu salgın yok etti. Bu adam önce devletin yöneticisi olarak iş görürken, daha sonra da hükümdarken, böylesine yaygındı insan kıyımı.

Şimdi de ele geçirdiği servetleri nasıl kendine mal ettiğini anlatacağım. Ama önce Justinus’un yönetiminin başlangıcında, soylu bir vatandaşın gördüğü düşe değineceğim. Bu soylu kişi düşünde kendisinin Bizans’ta deniz kıyısında Kadıköy’e karşı bir yerde bulunduğunu, Justinianus’un ise denizin ortasında onun karşısına dikildiğini görmüş. Justinianus denizin bütün suyunu içmiş. Deniz kurumuş ve kıyıya dalgalar çarpmaz olmuş. Daha sonra her iki yönde de kentin kanallarında pislikle ve çöple dolu sular akmaya başlamış. Justinianus bunları da içmiş ve Boğaziçi’nin tabanını bir defa daha kurutmuş. Soylu kişinin gördüğü düş böyleymiş.

Justinus tahta çıktığında, yeğeni Justinianus hâzineyi kamu parasıyla dolu buldu. Çünkü, daha önceki İmparator Anastasius, imparatorların en tutumlusuydu, haklı olarak kendinden sonra geleceklerin para sıkıntısı çekip vatandaşları soymasından korkuyordu. Yaşamının son günlerinde hâzineyi kapılarına kadar altınla doldurdu. 

Justinianus bunların hepsini en kısa zamanda deniz kıyısında işe yaramayan yapılara ve İmparatorluğun dışındaki kabilelere dağıtıp çarçur etti. Oysa insan bu hâzinelerin en eli açık imparatorlara bile yüz yıl yeteceğini sanırdı. Çünkü hâzineyi ve İmparatorluğun servetini yönetmekle görevli memurlar, Anastasius’un Bizans’ı 27 yıl yönettikten sonra, geriye devlet kasalarında 3222 centenarium (10) altın bıraktığını belirttiler. 

Justinus’un dokuz yıl süren hükümdarlığı döneminde, Justinianus denilen bu adam siyasal yapıda öyle bir karışıklık ve düzensizlik yarattı ki, uygunsuz yollardan imparatorluk hâzinesine 200 bin kilo altın daha girdi. Yine de toplanan bütün bu servetten geriye bir şey kalmadı. Bu mirasyedi, daha Justinus hayattayken, önce de belirttiğim gibi, bütün paraları har vurup harman savurdu. Hayatı boyunca uygunsuz yollardan edindiği ve harcadığı paranın toplamınıysa hesaplamaya ya da ölçmeye imkân yoktur.

Taşkın bir ırmak gibi her gün uyruklarını yoksullaştırdı ve varlıklarını yağma etti, ama akan bütün sel doğal düşmanlarını zenginleştirmeye yaradı.

Ülkenin kamu zenginliğini soyduktan sonra, gözlerini bireylere dikti ve kısa zamanda uyruklarının servetlerini aldı. Bunu yaparken gerekçe bile göstermedi. Bir suçları olmadığı halde Bizans’ın ya da öteki kentlerin hali vakti yerinde kişilerini içeri attı. Onların bir kısmını çoktanrılı olmakla, bir kısmını İsa konusunda uygunsuz inançlar beslemekle, kimini oğlanlara düşkünlükle, kimini rahibelerle aşk serüvenleri yaşamakla ya da töredışı cinsel ilişkilerde bulunmakla, parti kavgalarını kışkırtmakla. Yeşiller partisinden olmakla, kendisine sadık olmamakla ya da listedeki başka suçlarla itham etti. 

Uyguladığı bir başka numara ise kendini bir kalemde ölen kişilerin varisi yapmaktı. Adam ölmese de bir yolunu bulup kendini evlat edindiriyordu. Başlıca çabaları işte böyleydi. Daha önce de anlattığım gibi ona karşı yapılan Nika Ayaklanması, kendi çıkarına uygun hale dönüşünce, hemen bir senatörün varisi oldu. Nika Ayaklanması’ndan önce de, teker teker birçok serveti kendine mal etmişti.

Ülkenin olası düşmanlarına, doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde, Britanya gibi uzak yerlerde oturanlara, dünyanın bilinen her yerinde çeşitli uluslara, daha önce var olduğunu duymadığımız, ancak gözlerimizle görüp adlarını öğrendiğimiz uluslara her fırsatta para akıttı. Justinianus’un nasıl bir adam olduğunu duyunca, çağrı bile beklemediler, onunla ilişki kurmak için her taraftan gelerek Bizans’a doluştular. 

İmparator bu işten hiç sıkılmıyor, tam tersine, keyif alıyor, Bizans zenginliğini geri ırklara yedirmekte ya da denizin dalgalarına savurmakta beklenmedik başarı gösteriyordu. Her gün ceplerini doldurup onları ülkelerine geri gönderiyordu. Böylece, her yöndeki yabancı uluslar ya İmparator’un elinden imparatorluğu yağma ederek, savaş tutsaklarını geri satarak ya da barış karşılığı para isteyerek Bizans’ın servetine kondular. Böylece, az önce anlattığım düş gerçekleşmiş oldu.

Justinianus’un uyruklarını soymak için uyguladığı başka yöntemler de vardı. Çok büyütmeden, elimden geldiği kadar bunları anlatacağım. Böylesine yöntemler, uyruklarının mallarına bir hamlede el koymak yerine, onları azar azar soymayı kolaylaştırıyordu.

Önce Bizans halkının başına getirdiği bir valiye, dükkân sahiplerinin mallarını istedikleri fiyata satmaları karşılığında yıllık gelirlerinin yarısını alma yetkisini verdi. Dolayısıyla ev alışverişini dükkânlardan yapan tüketiciler asıl fiyatın üç katını ödemek zorunda kaldılar. Yakınacak kimse de bulamadılar. Bu rezalet büyük zararlar doğurdu. Hazine, gelirlerden pay topladı, konuyla ilgilenen memurlar da, aynı kaynaktan zenginleşmenin tadını aldılar. Ayrıca, bu tatsız işleri uygulayan alt düzey görevliler, dükkân sahipleriyle güç birliği yaparak, yasaları hiçe saymaya başladılar ve alışveriş edenlere kötü davranarak hem fiyatları alabildiğine yükselttiler, hem de satılan malların niteliklerinde ağza alınmaz hilelere saptılar.

Attığı ikinci adım tekeller kurmak oldu. Uyruklarının zenginliğini bu canavarca düzeni işletenlere satıyordu. İmparator, pazarlığın karşılığının ödenmesiyle yetiniyor, onunla anlaşma yapanların işlerini hoşlarına gittiği gibi yürütmelerine izin veriyordu. Başka devlet kuruluşlarıyla da, hiç saklamaya gerek görmeden aynı yolda anlaşmalar yapıyordu. İmparator, bu kuruluşların uygunsuz yollardan edindikleri kazançların bir bölümünü cebine atıyor, kuruluşlar ya da komisyoncular da, ellerine düşenleri daha çok soymak için yarışıyorlardı.

Geleneksel yargıçlıkları amaçları için yeterli görmediğinden, ticaret işleriyle ilgili iki yargıçlık daha icat etti. Daha önceleri bu konulara, kamu düzeninden sorumlu olan yargıç bakardı. Ancak meslekten jurnalcilerin sayısının artmasını sağlamak ve bütünüyle suçsuz kişileri cezalandırabilmek için iki yargıçlık daha kurmaya karar verdi. Bunlardan birinin başına getirdiği kimseye, sözüm ona, hırsızları cezalandırma görevini verdi. Rütbesi de Pleplerin Praetor'u oldu. 

Ötekisiyse oğlanlara düşkün olanları ya da kadınlarla töredışı ilişki kuranları yola getirmek, ayrıca Tanrı’ya karşı gerekli saygıyı göstermeyenleri cezalandırmakla görevlendirildi. Adına Quaestor denildi. Şimdi bakın ne oldu? 

Praetor hırsızlık malları içinde değerli bazı eşyalar ele geçirirse, bunları İmparator’a veriyor ve sahiplerini bulmanın mümkün olmadığını bildiriyordu. Böylece majesteleri en değerli hırsızlık parçalarından pay almış oluyordu. Quaestor denilen görevliyse, sözde suçluların işlerini bitirince, onların sırtından kendini zengin edecek kadarını alır, gerisini İmparator’a sunardı. Yargıçların emrinde çalışanlar sözde suçları ispat edecek iddiacılar ve tanıklar göstermezlerdi. Ama onların pençesine düşecek kadar talihsiz olanlar, suçlu oldukları kanıtlanmadan gizlice yok edilir, varlıklarına da el konulurdu.

Daha sonra bu kan içici şeytan, kamu düzeninden sorumlu yargıçların ve memurların bütün suçlarla meşgul olmalarını, daha kısa zamanda daha çok sayıda kimseyi yok etmek için birbirleriyle yarışmalarını emretti. Söylenenlere bakılırsa, yargıçlardan biri, üç yargıç da reddedildiği takdirde davaya kimin bakacağını sormuştu. Karşılık hemen geldi: Kim daha önce işe burnunu soktuysa davaya o bakacak!..

Üstüne üstlük, Quaestor'luğun yetkilerine karıştı. Quaestor'luk daha önceki imparatorların hepsi tarafından saygıyla karşılanmış bir kuruluştu. Bu göreve gelecek kişilerde, çok deneyimli, özellikle yasal konularda usta olması, rüşvet almaya eğimli olmaması gibi nitelikler aranmıştı. Göreve atananlar deneyimsiz, para düşkünü olduklarında devlet zararlı çıkıyordu. İmparator ise göreve Tribonianus’u atamakla işe başladı. Tribonianus’un işleriyse daha önceki bir ciltte anlatılmıştı.(11)


Tribonianus öbür dünyaya göçünce, Justinianus onun servetinden bir kısmını aşırdı. Oysa, geriye bir oğul ve birçok torun bırakmıştı. Göreve Libya kökenli Junilus seçildi. Junilus daha hukukun h’sini bilmiyordu, avukat bile sayılmıyordu. İyi Latince biliyordu ama, Grekçe’ye gelince, okula hiç gitmemişti ve dili dönmüyordu. Ne zaman bir Grekçe söz söylese emrindekiler gülmekten katılıyorlardı. Kirli yollardan para yapmaya bayılıyordu: İmparator tarafından imzalanmış belgeleri kılı kıpırdamadan açık artırmaya çıkarıyordu. Bir altın para gelecek diye, yüzü kızarmadan herkese elini uzatırdı. Yedi yıl süreyle bu görevde kaldı ve devleti gülünç duruma soktu. 

Junilus günlerinin sonuna gelince Konstantinus’a görev verdi. Konstantinus yasalardan anlıyordu ama çok gençti ve avukatların çevirdikleri dolaplar konusunda deneyimsizdi. Buna karşılık, yaşayan en büyük hırsız ve palavracıydı. Bu adam Justinianus’un ilgisini çekmeyi başardı ve onun en aziz dostlarından biri oldu. İmparator da onu, mahkemeleri yoluna koymak ya da hırsızlık konusunda bir araç gibi kullanmaktan geri kalmadı.

Böylece kısa zamanda Konstantinus, bir yığın para yaptı, yanına yaklaşılamayacak kadar gururlu oldu. Artık “havada yürüyor ve insanları hor görüyordu.” (12)

Herhangi biri, ona büyük bir rüşvet sunmayı tasarlıyorsa, parayı sadık yardımcılarından birine verir, ondan sonra aklından geçenleri uygulamakta özgür olurdu. Ama Quaestor'in kendisiyle görüşmek ya da ilişki kurmak kimsenin yapamayacağı bir şeydi. Ancak saraya gidip gelirken yakalarsa o zaman başka. O zaman da yürümez, hızlı koşar gibi giderdi; böylece, karşılığını vermeden kimsenin kendi vaktini harcamasına izin vermezdi.

Justinianus’un bu gibi işler çevresinde uyguladığı yöntemler böyleydi. Genel valiye dönersek, onun her yıl düzenli vergi gelirinin üzerine 15 kilo altın topladığını görürüz. Bu insafsız yüke, “hava vergisi” adını verdi o. Sanırım, düzenli ve sürekli vergi olmadığı ve bir talih sonucu daima havadan kucağına düştüğü için bu adı takmıştı. 

Böylesine uygulamalar aslında kötülüklerin bir göstergesi olarak daha iyi anlatılabiiir. Genel valilik, tahsildarlar sayesinde halkı soymakta her gün daha azgınlaştı. Aslında bu gibi işlerden İmparator’un bilgisi olması gerekirdi. Oysa, memurlar sıkıntıya düşmeden kendilerine büyük bir hazine toplayabiliyorlardı. Justinianus böyle şeylere aldırış etmiyor, memurların gerçekten büyük bir servete kavuşacakları günü bekliyordu. O zaman hemen şöyle ya da böyle bir suçlamayla bir hamlede, birikmiş varlıklara el koyuyordu. Kapadokyalı Yohannis’in başına gelen de böyle olmuştu.

O çağda, genel valiliğe kim gelirse gelsin birdenbire hayal edemeyeceği kadar zengin oluveriyordu. Yalnız iki istisna vardır. Birisi, daha önceki bir kitapta anlattığım sarsılmaz erdem sahibi Fokas’tır. Yönetimin başındayken zengin olma yönündeki eğilimlere direnmiştir. Diğeriyse, daha sonra göreve gelen Bassus’tur. Ama ikisi de görevde yalnız birer yıl kalabildiler. Yararsız oldukları ve yaşadıkları çağa uyamadıkları gerekçesiyle görevlerinden atılmışlardır. Öte yandan tek tek ayrıntılara girerek öykümü uzatmam gereksiz, yalnız şu kadarını söylemeliyim ki Bizans’taki bütün yüksek yönetim kadrosu içinde aynı şeyler olmaktaydı.

Koca Bizans İmparatorluğu’nun her yerinde Justinianus aynı yöntemi uyguladı. Her yerde en kokuşmuş insanları bularak, yolsuzluğun alıp yürüdüğü devlet dairelerini çok yüksek fiyata onlara sattı. Oysa aklı başında namuslu hiç kimse, sırf savunmasız vatandaşları soyma zevki için parasını böyle işlere yatırmazdı.

Justinianus, görevleri pazarlıkla satıp parayı aldıktan sonra görev sahiplerine daha aşağıda bulunan kimselere istediklerini yapma iznini verirdi. Onlar da kendi emirlerindeki bölgeleri ve insanları yok etme ve kendilerini hayatları boyunca lüks içinde yaşatacak bir servet toplama olanağı bulurlardı. Yönetecekleri kentleri satın almak için ödedikleri parayı yüksek faizle tefecilerden aldılar. Sonra da alacaklıları memnun etmekten başka bir şey düşünmeyerek, uyruklarına olmadık yoksulluğu çektirdiler, kendileri de bu arada ülkedeki en zenginler arasına katıldı. 

Yaptıkları tehlikesizdi, kimse onları eleştirmiyordu; tam tersine, hayranlık topluyorlardı. Bu yüzden, anlamsız öldürme ve soygun işinde gittikçe daha başarılı oluyorlardı. Onlara katil ve soyguncu demek, etkinliklerini ve güçlerini daha da artırıyordu. Ama Justinianus, yüksek memurlardan birinin çokça bir servet biriktirdiğini görünce, hemen bir bahaneyle bu adamı ağına düşürüyor ve neye sahipse ele geçiriyordu.

Justinianus daha sonra, memur adaylarının işe girmeden önce, rüşvet alamayacaklarına dair yemin etmeleri için bir yasa çıkardı. Ayrıca geçmiş günlerden bu yana yazılı anlaşmaları bozanlara lanet yağdırdı. Ama söz konusu yasa yürürlüğe gireli daha bir yıl olmuşken, ilk önce kendisi bu yasaya aykırı davrandı, anlaşmaları ve yeminleri bozdu, devlet görevlerini satmak için pazarlığa girişti, hem de bunu gizlice değil herkesin gözü önünde yaptı. Doğal olarak görevleri satın alanlar, içtikleri antları bir yana bırakıp, her zamankinden daha azgın biçimde sağı solu yağmalamaya başladılar.

Sonraları Justinianus, insana küçük dilini yutturacak başka bir düzen buldu. Bizans ve öteki önemli kentlerde yüksek sayılan mevkileri satmak yerine, boş görevler için ücretli kişiler aradı. Bu ücretli görevliler belli bir aylık karşılığında, soygunlarının tümünü Justinianus’a vermeye başladılar. Ücretlerini alınca ülke çapında tahsilat ve soygun işine girişiyorlardı sevinç içinde.

Çünkü bu ücretlilerin yetkisi her yerde geçiyor, her istedikleri yerde resmen vatandaşı soyuyorlardı. İmparator, dikkatle seçerek kuşkusuz, dünyanın en kötü insanlarını bu görevlere getiriyor, her zaman olduğu gibi iğrenç yoluna devam ediyordu. İmparator, serseriler topluluğunu ilk defa işbaşına getirdiği ve onlara şeytansı kötülüklerini gün ışığına çıkartabilecekleri yetkiyi verdiği zaman, hepimiz insan yaratılışında bu kadar çok kötülüğün bulunabilmesinden şaşkınlığa düşmüştük.

Zaman içinde onların yerine daha ileri gidebilenler gelince ve bu yeniler daha beter çıkınca, herkes eskiden kötü sayılanların şimdi nasıl olup da işlemlerinde tam efendice davranmışlar gibi göründüklerini birbirine sormaya başladı. Yenilerin ardından gelen üçüncü topluluk ise, adaletsizlikte İkincileri geride bıraktı.


Öylesi düzenlerle halkı mahkemelere sürüklediler ki, onlardan önce gelenlerin hepsi erdemli kişilermiş gibi gözüktü. Durum kötüleştikçe, herkes insanların taşıdığı kötülüklere sınır olmadığını öğrendi. Kötülükler, geçmişte yapılanların bilgisiyle ve karşılarına çıkanı kurban etme konusunda sorumsuzca bir yetkiyle desteklenince, o ölçüde büyüyordu ki acı çekenler bunu kavramakta güçlük çekiyorlardı. Yargıçların ve yüksek memurların elinde Bizanslıların çektikleri işte böyleydi.

Bizans'ın Gizli Tarihi - Prokopius
Çev. Orhan Duru

ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YIKIM
1) Galya: Bugünkü Fransa.
2) Dakya; Bugünkü Yugoslavya’nın güneyinde bir bölge.
3) Venetia: Bugünkü Venedik çevresi.
4) Gepidler; Slavya da Alman ırkından bir kabile.
5) Khersonesos: Bugünkü Gelibolu yarımadası.
6) Buradaki Slav sözünden tarihçiler şüpheye düşmektedir. Slavların daha geç geldikleri belirtilmektedir.
7) Aristofanes’in oyunundan alınma bir söz.
8) Cydnus: Seyhan.
9) Anazarbus: Çukurova’daki Anazarva Kalesi’nin olduğu bölge.
10) Aşağı yukarı 150 bin kilo altın ediyor.
11) Prokopius, Tribonianus konusunda haksızlık yapıyor. Çünkü bu adam önde gelen hukukçulardan biriydi ve Roma yasalarının toplanmasına büyük emeği geçmişti. Prokopius ise onu burada rüşvete meraklı bir kimse gibi gösteriyor.
12) Aristofanes’in Bulutlar adlı oyunundan



* Skirtus Nehri-Urfa / aynı Saka beyinin adı olan "Skilur" gibi....

Skil/Skilur aslında bir ad değil.
Sk = Scyth-İskit=Saka etniğini
il = Ülke kelimesini belirtiyor.
Skil / Skilur = İskit/Saka Ülkesi
______