Translate

16 Nisan 2014 Çarşamba

ATABEKLER ve ARTVİN


ARTUKLU 


 Ahıska-Ardahan-Artvin ve Oltu'da 
Hristiyan 
Atabekler Hükümeti-ı 
(1268-1578)



"Ortaçağ'da gelip Orta Kür'ün neyinde yerleşen ve Hıristiyanlığı kabul eden Kıpçaklar, daha 1208'de bir kuvveti oturak
 (yerleşik) kavim sıfatıyla, köy ve kasabalarda yaşıyorlardı. 
Anı'nın doğusunda Elegez Dağı eteğinde bunların 
(Ermenice kaynaklarda Kıpçak manastırı anlamına anılan) 
Kıpçak-avank isminde manastırları vardı. 
İlhanlı Hükümdarı Abaka Han zamanında (1265-1282) , 
Ahıska bölgesinde sahneye çıkan Hristiyan Türk Çıldır Atabekleri ile bu Kıpçakların İslamlaşması başladı"

Ord.Prof.Dr.A.Zeki Velidi Togan





"(Kafkaslar'ın orta geçidi Daryal'ı aşarak) Gürcistan'a giden Kuman/Kıpçaklardan büyük bir kısmı dönmemiş, 
orada kalmış ve türlü ovalara (1124'te Erzurum-Saltuklu Emirliği'nden aldıkları Çoruk boyundaki balkanlık/ormanlık derelere) yerleştirilmişlerdir. 
Doğu Anadolu'da Çıldır Gölü çevresindeki Kıpçaklar,
 işte bunların halefleridir."

Prof.Dr.Akdes Nimet Kurat 






Azerbaycanlar ile Doğu Anadolu, Urartulu ve soydaşı kavimlerin ülkesi iken, MÖ.720'lerde Kafkaslar kuzeyinden gelerek Urartuları yenen Kimmerler ile , buralara ilk Türkler gelmiş ve coğrafyada hatıralar bırakmışlardır.


Kafkas kuzeyindeki itaat etmeyen son Kimmerleri yurtlarından kovarak, MÖ.680 yılında Kafkas geçitleri aşarak hemen Asur hududuna dayanarak Ön Asya'da hakimiyet kuran Sakalar (Yunan kaynaklarında Skhit/Çikit-Çikler , Asur ve Babil çiviyazılı belgelerinde Aşkuzay, İşkuza , Tevrat'ta Aşkenaz), 70 yıl sonra Suriye ve Fırat batısından çekilerek eski Urartulu ülkesinde küçülmüş olarak yurt tuttular.


Eskiden Yunan yazılan sonrada (V.yüzyılda yerli Kartuli/Gürcü diline çevrilen) adlı en eski destani tarihe göre , Kimmerlerin gelişi, Hazarların seferi (çünkü, Kımır/Kumar da denilen Kimmerler, Bizans belgelerind Khazarların ataları olarak gösterilir), Sakaların hakim oluşu da , Türklerin İranlılardan bu ülkeyi kurtarıp, yerleşerek orduyu oluşturma ve hudutları korumaları diye anlatılıyor.


Onlardan sonra (MÖ.587'de) II.Babil Kralının Kudüs'ü alıp yıkarken sürgün ettiği Yahudilerden bir kolun yolda kaçarak sığıntı olarak gelip Tiflis kuzeyine iskan edildiği; Makedonyalı İskender, ordusuyla geldiği sırada ; Çoruk ile Kür ırmakaları ve kolları üzerindeki kaleleri, Bun-Türk (otokton/yerleşik Türk) ve Kıpçak denilen yaman savaşçıların erlikle korudukları, yine bu Gürcistan tarihinde anlatılıyor. Yine bu kaynak, Türklerin Sarkınet (Sarı-kın-et=Sarıklar yurdu) adlı müstahkem kaleli şehirlerinin, İskender'e on iki ay karşı koyup savaştığını anlatıyor.


Bu destani Gürcü kaynağı haberinin doğruluğunu benimseyen Hocamız A.Zeki Velidi Togan, Romalı Plinius'un (MS.23-79 arasında yaşamış) verdiği şu sağlam bilgileri delil olarak göstermektedir.


A) (Dağıstan güneyinde, şimdiki Demirkapı-Derbent kapısı için) "Buna, Kumanya kapısı diyorlar".


B) Kafkas dağlarına yakın bir yerde, birlikte yaşayan Kamaklar ve Oranlardan bahseder. Bu üç urug adı, bilindiği gibi Kıpçakların ikinci (Kuman) ve büyük kollarının adlarıdır. Biz de bunlara şu delilleri ekleyelim :


Aynı Plinius (Tabii Tarih) Hopa'nın batı yanında akan Absar (Oğuz boyu Avşar) Çayı'ndan bahseder. MS.131'de Appanos'a apsar deniyor ve Rize'nin dört mil doğusundaki büyük çayın Askur adı ile , Ahıska yakınındaki ünlü kale Askur'et (Askur yurdu) ve bugünkü azgur ile Bitlis'teki Azgur, Kaşgarlı Mahmut'ta Yazgır denilen Oğuz boyunun değişik söylenen (y protezi almış biçimi) Ptolemus (MS.150'de yazılan) Coğrafya'da Kalarzen denilen yer, 330 agathangelos'ta Kalarç ve Gürcü kaynaklarında K(a)larç-et (Kalarç yurdu) olarak geçen ve Ardanuç, Artvin, Şavşat ve Borkça kesimini içine alan bölgenin adıdır.


Buradan Karadeniz'e esen sert ve kuru yele öteden beri denilen Kalaç/Kalaş da buraya nispetle adlanmış olup, hepsi Kaşgarlı Mahmut'un 24 Oğuz Boyunun ikiz boyu olarak andığı Kalaç (Khalaç) uruğunun (arslan/aslan, kurşak/kuşak, varşak/vaşak adlarındaki gibi) eski biçimiyle anılışını gösterir.


Amasyalı Strabon'da Yukarı Kür ve Çoruk boyları, Sakaların hakim bir uruğunun adı ile Gogar'en (Gogar yurdu) diye anılır. Gürcü kaynağında ise buralar Gugaret ve ermenice kroniklerde Gugar'k (Gugarlar) diye kavmi adla anılan bir eyalet gösterilir. Sonraki Çıldır Atabekleri ülkesi ile buranın doğusundaki Borçalı ve Khıram çayları bölgesini de içine alan bu Gogaren/Gugareet Eyaleti, küçük Arşaklılar çağında (52-428) Kuzey Uçbeyliği/Bideaşkhlığı sayılıyor ve dokuz snacağı içine alıyordu.


Bunlardan, tirel (Tiryalet), Şor, Çor, Taşır, Kangar (sonraki Kenger) , Çavak (Çin -Çavatların adı bundan geliyor) ve Kalarç gibi yedisinin adı birer Türk urug ve boyundan kalmadır.


Bu eyaletin ocaklı il beyleri ise, Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı idi. Gugaret/Gugark Bideaşkhı olan ve MS.200 yılında Yunanca yazılı bir tasviri ele geçen Asparuk, 479 yılında Tuna-Bulgar Türk devletini kuracak olan hükümdarın adaşı idi. Sakalar ile gelen Çor/Çol (sonraki İslam Arap kaynaklarında ç yerine s yazılamasıyla Sol) uruğunun bir kolu Dağıstan Derbendi'ne Çor Kapısı ve kalabalık bir kolu da Gugaret'in batısından geçen ırmağa Çoruk (Çorlar) adını verdirmişti. Selçuklu fetihlerinden önce 1046'da Gence'de yazılan Farsça Kaabusnamed'de Kür solunda ve Alazan batısındaki koca bölge halkı Kıpçakların Sıkhnakh boyunun adıyla Sıkhnakhlı diye anılıyordu.


MS.Kafkaslar kuzeyinden gelip yerleşen Borçalı ve Kazak adlı ikiz boya mensup Karakalpaklar ile Khazar Kağanlığı ve Sabirlerin yerleşmelerini ; Kars güneyindeki Aras boyuna Kalıs- Van (sonra Kağızman) adını verdirten ve adaşı Galiçya'da yaşayan Türk uruğu ile, Çoruk solundaki yaylaklarda hala hatırası Balkar/Barkal diye yaşayan Dağıstan'dan gelme Bulgar kolundan Balkarlar ile Karsakların (Çıldır gölü kuzeyinde göl ve kasaba ile bizzat Kars'ın adı) MÖ.II.yüzyılda gelen bu boylardan kalmıştır.


Daha öteki Türklerin Kür ve Çoruk boylarınaki canlı hatıralarına bu kadarcıkla dokunarak yetinelim. Birde VI.yüzyılda bir On-Ogur kolunun, Faş/riyon boylarına yerleşerek Kutayıs bölgesine Onogur adını verdirmiş olduklarını unutmayalım.



Prof.Dr.M.Fahrettin KIRZIOĞLU

1.bölüm pdf
2. bölüm pdf

Posof Kol Zaferi: Yusuf Zeyrek -link
Ahıska Dergi


not: 
Artuklular da Kürtleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden de Artukluları özellikle tanımamız ve tanıtmamız gerekir.





_____________




ZENGİLER


Urfa Kontluğu, Zengiler Devletini ikiye ayıran bir durumda ve ticaret yolu üzerinde çok mühim mevkideydi. Nice bir siyasetle Hıristiyanları birbirinden ayırıp, Haçlılar arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanan Zengi, "Katoliklerden memnun olmayan Ermenilerin" de desteğiyle, 1144 senesinde Urfa'yı ele geçirdi ve zaferi bütün İslam dünyasında sevinçle karşılandı.






"Yazılı kaynaklar m.ö. III-I binyıllar boyu Ön Asyada Subar, Aratta, Kut, Turuk (Türk), Kumuk, Kuman, Alban, Aran, Saka, Kaspi, Ermen, Bars, Padar, Azar (Azer), Gamer, Göger, Gar­gar, Sangi-but (Zengi boyu), Kaşkay, Urmu, Kızıl-bud Kızıl boyu), Polad ve b. siyasi kurumla­rın (bölge, ülke, şehir, devlet, beylik) adını çekiyor ki, bunların ekseri türk etnotoponimleridir."  





"Kontluk tarihinin ikinci bölümünü teşkil eden bu çalışmamızda ise Urfa'ya hakim olan son iki frank, kont Joscelin I. ve Joscelin II.'in hayatı ve faaliyetlerini değerlendirmeye çalıştık. Çalışmalarımızda bu haçlı kuruluşu ile mücadeleye girişen önemli Türk kumandanları İlgazi, Belek, Aksungur el-Porsuki ve İmadeddin Zengi ile kontluğa komşu Antakya prinkepsliği, Dimaşk atabekliği ve Kudüs krallığı tarihine de temas etmemiz, bunları gerekli sandığımı ölçüde değerlendirmemiz icab etti."

Urfa Haçlı Kontluğu (1118-1146) (kısmı pdf)
Doç.Dr.Işın Demirkent









MİDYAT KONUKEVİ , 1314
2000 yılında restore edilmiştir.

ARTUKLU DÖNEMİ / 1102-1409 Oğuz Türkmen Beyliği
The Artquids or Artuqid dynasty, a Turkmen dynasty







ARTVİN ERMENİLERİNE NE OLDU?


İddialardan biri de bütün çabalara rağmen “Artvin” kelimesinin etimolojik kökeni ve anlamının bulunamadığıdır. O halde Artvin bir Rum ya da Ermeni memleketi değildir. Kırzıoğlu’nun dediği gibi Türklerin Anadolu’ya gelişiyle birlikte bütün Anadolu gibi orası da Türk Yurdu olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin Artvin’deki Ermenileri tehcir etmesi de mümkün değildir. Çünkü Artvin tehcir sırasında Rus işgali altındadır. 

1889 tarihli Kafkas İstatistik Komitesi verilerine göre Artvin merkez, Şavşat ve Ardanuç bölgesinde Ermeni nüfus 2.853 kişi olup Müslüman-Türk nüfusun sayısı 24.887’dir. 

Artvin Rus işgalinde kaldığı dönemde ise Ermeni nüfus artmış olmasına rağmen yine o dönemde Artvin’de Türklerin nüfusu % 73.9 iken Ermeni nüfus sadece % 14’tür.

!!!

Tarih ve Toplum Yeni Yaklaşımlar dergisinin 16. sayısında Ermeni Yazar Cemil Aksu tarafından yayımlanan “Artvin Ermenilerine Ne Oldu?” başlıklı bir yazıda bütün Ermeni yazarlarda görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti ile ilgili çeşitli iddia ve ithamlarda bulunulmaktadır. (2) Bunlara cevap vermek elbette ki tarihçilerin görevidir.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Osmanlı İmparatorluğu’nun acımasızca paylaşılması ve İmparatorluğun yönetici unsuru olan Türklerin sürekli felaketlere maruz kalması sonucu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulus” ve “ulus devlet” anlayışını benimsemekten başka çaresi kalmamıştır. Yani Atatürk Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkmamıştır. O, imparatorluk sürecinde hep Türk milletinin bütün yükü üzerine aldığını, ancak takdir edilmediğini vurgulayarak ulus devlet anlayışının milletimizin geleceği için daha iyi olacağını düşünmüştür. 

Malum olduğu üzere Osmanlı İmparatorluğu Wilson İlkelerine göre parçalanmıştır. Yani hangi millet nerede çoğunlukta ise orada devlet kurma anlayışı işletilmiştir. Bu anlayışla Osmanlı İmparatorluğu üç kıtadaki topraklarını kaybedip yıkılırken Türk milleti çoğunlukta olduğu ana yurdu Anadolu’da Atatürk’ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni bir devlet kurmayı başarmıştır. Ermeniler bunu bile kabul etmekte zorlanmaktadırlar. Hâlbuki tüm dünyanın kabul ettiği gibi Ermeniler de Türklerin çoğunlukta olduğu Anadolu topraklarının Türk Yurdu olduğunu Misak-ı Milli’nin bunu söylediğini kabul etmek zorundadırlar. Çünkü Misak-ı Milli 30 Ekim 1918 tarihinden sonra işgal edilen yerleri milli sınırlar olarak görür. Bu tarihe kadar yapılan işgaller savaş sonucu iken bundan sonraki işgaller keyfidir. İşte Milli Misak bu keyfiliğe bir başkaldırıdır. 

Misak-ı Milliyi kabul etmemek bu sınırlar içerisinde yaşayan Türk milletini bölmeye kalkmak, atomu parçalarına ayırmak gibidir. Çünkü Türk milletinin artık bölünecek hali kaybedecek toprağı kalmamıştır.

İthamlardan ya da iddialardan biri de şudur: Türk’ün şanlı, destanlı ve köklü varlığını ispatlama görevini tarih üstlenmiştir. Evet, Türk’ün şanlı, destanlı ve köklü varlığı bırakın ispatlansın. Bu görevi de bırakın tarih üstlensin. Bundan niçin rahatsızlık duyuyorsunuz? Sizin tarihiniz yok mu? Siz de kendi tarihinizin varsa anlı şanlı yönlerini yazın, çizin ya da anlatın. Elinizi tutan, gözünüzü bağlayan mı var?

Osmanlı İmparatorluğu bütün toplumlara olduğu gibi Ermenilere ve Rumlara da hiçbir haksızlık yapmamış, bunların temsilcileri hükümetlerde, orduda, sanatta, ticarette her yerde yer almış ve yüzlerce yıl insanlar bir arada kardeşçe yaşamışlardır. Ancak Ermeniler, Rumlar ve diğerleri ihanet ettikleri için sorunlar çıkmıştır.

Mesela Atatürk daha Samsun’a çıkar çıkmaz bölgedeki asayişsizliğin kaynağının Rumlar olduğunu açıklamış daha sonra da Kâzım Karabekir Paşa’ya Ermeniler üzerine Doğu Harekâtını başlatması için emir vermiştir. Bunların hepsinin sebepleri vardır.

Ünlü bir tarihçi olan Fahrettin Kırzıoğlu ve onun hocası Akdes Nimet Kurat’ın Rusları, Çarlığı sevmemesi bile bu yazıda eleştiri konusu edilmekte, Türk tarihçilerinin Rusya’ya karşı ön yargılı oldukları iddia edilmektedir. Evet, adı geçen kişilerin Rusları, Çarlığı ve Sovyetler Birliğini veya bu günkü tabirle Rusya Federasyonunu sevmesi için bir neden yoktur. Bunlar gibi hemen bütün Türk tarihçileri Rusya’ya karşı ön yargılı davranmamışlar, sadece tarihi olayların gelişimini ortaya koymuşlardır. Ancak gelişmeler o kadar Türk milletinin aleyhinedir ki sanki tarihçiler ön yargılı davranmışlar gibi algılanmıştır. Bunun böyle olduğunu anlamak için duraklama, gerileme ve yıkılış dönemlerindeki Türk-Rus ilişkilerine göz atmak yeterli olacaktır.

İddialardan biri de bütün çabalara rağmen “Artvin” kelimesinin etimolojik kökeni ve anlamının bulunamadığıdır. O halde Artvin bir Rum ya da Ermeni memleketi değildir. Kırzıoğlu’nun dediği gibi Türklerin Anadolu’ya gelişiyle birlikte bütün Anadolu gibi orası da Türk Yurdu olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin Artvin’deki Ermenileri tehcir etmesi de mümkün değildir. Çünkü Artvin tehcir sırasında Rus işgali altındadır. 

Ayrıca Kars, Ardahan ve Batum illerini ihtiva etmek için söylenmiş olan tabir, yazıda geçtiği gibi “Evliye-iSelase” değil “Elviye-i Selase”dir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki dönemde Anadolu’da yaşadıkları her yerde Ermeniler azınlık durumunda kalmışlardır. Osmanlı salnameleri Ermenilerin bariz bir azınlık olduğunu ve bazı yerlerde Müslüman Türk nüfusun 1/10’una denk geldiğini ifade etmektedirler ki, bu durum söz konusu yazıda da teyit edilmektedir. 

Ancak bu yazıda ilginç bir şey daha dikkati çekmektedir ki, o da her yerde bariz azınlık olan Ermenilerin bir dönem Artvin’de Müslüman-Türk nüfusa oranı 4/5 olarak gösterilmiştir. Bu gerçeklerle bağdaşmıyor. Konu Artvin ve Artvin Ermenileri olunca sanki biraz kantarın topuzu kaçmış gibi gözüküyor.

Çünkü 1889 tarihli Kafkas İstatistik Komitesi verilerine göre Artvin merkez, Şavşat ve Ardanuç bölgesinde Ermeni nüfus 2.853 kişi olup Müslüman-Türk nüfusun sayısı 24.887’dir. 

Artvin Rus işgalinde kaldığı dönemde ise Ermeni nüfus artmış olmasına rağmen yine o dönemde Artvin’de Türklerin nüfusu % 73.9 iken Ermeni nüfus sadece % 14’tür. Bu ifadeler söz konusu yazıdan alınmıştır. Dolayısıyla bu yazı kendi içinde çelişkilerle doludur.

İddialardan biri de bazı Ermenilerin ve Lazların zorla İslamlaşmış ya da Türkleşmiş olmasıdır. Bu iddia edilirken aynı zamanda yazıda şöyle bir ifade geçmektedir: “Khordorçur’un yaşlı papazları Heveklilerin Türkleşmesi esnasında 5-6 hanenin dinlerini değiştirmediğini ve kendilerinin de onlara papazlık yaptıklarını anlatmışlardır.” 

Demek ki bu din değiştirme meselesi zorunlu olan bir şey değildir. 5-6 aile dinini değiştirmiyor ve papaz temin edebiliyorsa durumu böyle yorumlamaktan başka çare yoktur. Kaldı ki İslam’da zorlama yoktur hatta bu anlayış “Dinde zorlama yoktur” şeklinde hafızalarımıza kazınmıştır.

Dinde zorlama olmayınca ırkta zorlama zaten mümkün değildir. Çünkü Yüce Yaratıcı insanları farklı ırklarda yaratmıştır. Bu insanın elinde olmayan bir şeydir ve değiştirilmesi de mümkün değildir. Dikkat ederseniz Atatürk “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” demiştir. O da Türk’üm demekle Türk olunamayacağının bilincindedir. Ama eğer Atatürk ırkçı olsaydı muhtemelen bu sözü “Ne Mutlu Türk Olana” şeklinde söylerdi. Fakat o böyle düşünmediği için kurduğu yeni devlette Türk kavramını bir üst kimlik olarak görmüş ve bu ülkenin sınırları içinde yaşayan herkesin bu ülkenin vatandaşı anlamında Türk olduğunu ifade etmiştir. Yoksa zorla Türkleştirme diye bir şey zaten eşyanın tabiatına aykırıdır.

Yazıda ilginç bir şeye daha değinilmektedir ki bu da gerçekten çelişki içinde çelişkidir. Rus işgaline uğrayan bir kısım Rum ve Ermeni de Müslümanlarla birlikte Osmanlı’nın işgal altında olmayan topraklarına göç etmişlerdir. Şimdi düşünün bir Ermeni veya Rum Rus işgaline uğrayan evini barkını ya da arazisini bırakıyor ve Müslüman Türklerle birlikte Osmanlının işgal altında olmayan diğer topraklarına göç ediyor. 

Demek ki böyle Ermeniler, böyle Rumlar da varmış. Bunun yanı sıra devlete isyan eden, Rus ordusu ile işbirliği yapıp Osmanlı ordusunu arkadan vuranlar da varmış.

Rus hayranlığını gizlemeyen yazar bazen istemeden de olsa gerçekleri yazmak zorunda kalmıştır: “…Genel siyaset arenasında Rusların Ermenilere hamilik yapıyor gibi görünmesine karşılık Rusya’nın Osmanlıdan hicret eden Ermenilerle bölgedeki Ermeni sayısının artmasından rahatsız olduğu anlaşılmaktadır” ifadesi böyle bir gerçeği ortaya koymaktadır.

Yazar bir yandan Rusları överken, Bolşevik ihtilâlinin çıkmasıyla Rusların işgal bölgelerinde etkinliğini kaybetmesine üzülürken bir yandan da Ermenilerin Rus desteğinde olmadığını çeşitli örneklerle açıklamaya çalışmıştır. Burada da bir kez daha kendisiyle çelişmektedir.

Yazıda yer alan “Osmanlı Devleti, Berlin Antlaşması’nın 61. maddesiyle Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde gerekli reformları geciktirmeden gerçekleştirme ve Ermenilerin Kürt ve Çerkezler karşısında güvenliğini sağlama taahhüdünü vererek bu asayiş sorununun uluslararasılaşmasına giden yolu açmış oldu” ifadesi de Ermenilerin Kürtler ve Çerkezler karşısında güvende olmadıkları anlamına gelmektedir. Bu konu yani Kürt-Ermeni, Çerkez-Ermeni ve hatta Alman-Ermeni ilişkileri de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. 
1887’de Cenevre’de kurulan Hınçak ve 1890’da Tiflis’te kurulan Daşnak adlı Ermeni terör örgütleri ve onların mensupları Ermeni toplumunun Jön Türkleri olarak tanımlanmaktadır ki bu benzetme yanlıştır. 

Ancak bu benzetmenin ardında Osmanlı Jön Türklerine duyulan gizli hayranlığın etkisi vardır. Bu hayranlığı PKK gibi diğer bazı terör örgütlerinde de görmek, hissetmek mümkündür.

Yazıda sürekli bir asayiş sorunundan ve Osmanlının asayişi sağlayamadığından bahsedilmektedir. Oysa asayişi bozan ayaklanan sorun çıkaran tarafın Ermeniler olduğu ise hep göz ardı edilmektedir.

Ayrıca I. Dünya Savaşı sürecinde Teşkilat-ı Mahsusa’nın Artvin’deki faaliyetleri Ermenilere karşı yapılmış bir faaliyet gibi gösterilmeye çalışılmış ve resmi tarihçilerin bu teşkilatı övdüğünden bahsedilmiştir. Hâlbuki tarih bir bilimdir. Bunun resmisi özeli olmaz. Nasıl resmi coğrafyacı, resmi matematikçi ifadeleri abes oluyorsa tarih için de böyle bir tabiri kullanmak abestir. Osmanlıdaki vakanüvisler bile yazarın kastettiği anlamda resmi tarihçi değildir. Çünkü Osmanlı Devletinde 18. yüzyılda Divan-ı Hümayun dairesinde ihdas edilen vakanüvislerin vazifesi devletçe zabıt ve tahriri kendisine verilen vesikaları kaydetmekti. Yani devletin istediği şekilde değil vesikaya yani belgeye göre yazarlardı. Hatta asli görevleri kronik yazmaktı. 

İthamlardan biri de sözde Ermeni soykırımı iddialarını siyaseten kabul eden ülkelerin dünyanın medeni ülkeleri olarak nitelendirilmesidir ki bu da olaya siyaseten bakıldığının bir göstergesidir. Bu anlayışa göre ABD sözde Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmediği için medeni bir devlet değildir. Bunu kimseye kabul ettiremezsiniz.

Ermenilerin bir kısmının Rus işgalinde iken isyan ettikleri gerekçesiyle Ruslar tarafından öldürüldüğü iddia edilirken bir kısmının da Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri tarafından öldürüldüğü öne sürülmektedir. Ermenilerin Ruslar tarafından öldürülüp öldürülmediği aslında tartışılması gereken bir diğer konudur. Çünkü Teşkilat-ı Mahsusa Kafkaslarda Rusya’ya karşı bir ayaklanma çıkarma amacındadır. Bu da Osmanlı Devleti’nin en doğal hakkıdır. Acara bölgesinde bu maksatla çıkarılan ayaklanmada Ruslar şüphesiz ki ayaklanan Müslüman Türkleri öldürmüşlerdir. Ermenilerin ne kadarının Müslüman Türklerle işbirliği yapıp Ruslara karşı ayaklandığı tartışmalı bir konudur. Zaten Ermenilerin büyük bir çoğunluğu I.Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı Devleti’nin yanında yer almayacaklarını açıklamışlar ve savaş sürecinde de bu yolda azimle hareket etmişlerdir. 

Diğer taraftan Doktor Bahaeddin Şakir emrinde kurulan çetelerin amacı Ermeniler değildir. Bu çeteler düzenli orduya alternatif olarak hareket eden ve düzenli ordu Sarıkamış’a taarruz ederken aynı anda başka bir koldan Artvin’i Ardahan’ı Rus işgalinden kurtarmak için gayret etmişlerdir.

Zaten Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin Ermenileri öldürdüğüne dair birkaç Ermeni yazarın yanlı yazılarından başka herhangi bir kanıt da yoktur. Söz konusu yazıda da bu kanıtlarla birlikte Batum’daki mahkemelerde Türkleri savunan Azeri avukatların savunmalarında muhtemelen, ima edildiği şeklinde bir yorum mevcuttur. 
Yazar, BrestLitowsk antlaşmasından sonra yapılan ve 16.309 evet ve sadece 3 hayır oyunun çıktığı plebisiti bile tartışmaya açmaktadır. Türklerin Anadolu’ya yerleştiklerinden beri hiçbir dönemde Artvin’de çoğunluk elde edemeyen Ermenilerin plebisiti kendi lehlerine döndürecek oya sahip olabileceklerini düşünmek yazarın tabiriyle naiflik olsa gerek. 

Sonuç olarak Artvin Ermenilerine ne olduğunu merak edenlere şunları söyleyebiliriz ki Osmanlı Devleti ve Rusya gibi iki büyük devlet arasında kalan Artvin Ermenileri de diğer Ermeniler gibi büyük düşünemedikleri için bazı sıkıntılara maruz kalmışlardır.

Ancak bu Ermenilerin sayısı oldukça azdır. Yazıda verilen rakamlar gerçeği yansıtmamaktadır.

Dolayısıyla zaten çok az sayıda olan Artvin Ermenilerinin bir kısmı Rus işgali sırasında Osmanlının işgal altında olmayan diğer bölgelerine gitmişlerdir. Kalanların bir kısmı Rusya’ya gitmiş, bir kısmı da hâlâ Artvin’de yaşamaktadır. Ayrıca Artvin’de tehcir olayı da yaşanmamıştır.

Çeteler Başkumandanı Doktor Bahaeddin Şakir ve Sopalı Mutasarrıf Cemal Azmi Bey ikisi birlikte aynı anda Ermeni teröristler tarafından Berlin’de bir gece vakti şehit edilmişlerdir. Aziz naaşları vatan toprağı ile buluşmayı beklemektedir.

Yazının noksan bir tarafı da budur çünkü bu konuya hiç değinilmemiştir.

Bu vesile ile yine Ermeni teröristler tarafından şehit edilen başta Sait Halim Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ve şehit diplomatlarımız olmak üzere bütün şehitlerimizi rahmetle ve şükranla anıyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Şubat 2014


dipnotlar:
2)Cemil Aksu, “Artvin Ermenilerine Ne Oldu?”, Tarih ve Toplum Yeni yaklaşımlar, Yaz 2013, S.16, s.91-126.
3)Aksu, a.g.m., s.92.(http://www.tarihtoplum.com/public/default.aspx)
4)İbrahim Kafesoğlu-Mehmet Saray; Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihî Temeller, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul 1983, s.113.
5)Aksu, a.g.m., s.92.
6)Mondros Mütarekesinin uygulanması ve bu sırada Türkiye’deki azınlıkların faaliyetleri için bkz: (Selahattin Tansel, Mondros’tan Mudanya’ya Kadar, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1991, C.1, s.84-135). Mütareke sonrası yapılan haksız işgaller konusunda bkz: (SalâhiR.Sonyel, Mustafa Kemal (Atatürk) ve Kurtuluş Savaşı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2008, C.1, s.103-121).
7)Aksu, a.g.m., s.92.
8)Yazıda birçok kez geçtiği şekilde Fahrettin Kırzıoğlu’nun soyadı “Kirzioğlu” değildir.
9)Aksu, a.g.m., s.94.
10)Aksu, a.g.m., s.95.
11)Metin Tuncel, “Artvin Karadeniz Bölgesinin Doğu Bölümünde Şehir ve Bu Şehrin Merkez Olduğu İl”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1991, C.3, s.421.
12)Aksu, a.g.m., s.95, 100, 103.
13)Aksu, a.g.m., s.97.
14)Aksu, a.g.m., s.97.
15)Aksu, a.g.m., s.98.
16)Aksu, a.g.m., s.108.
17)Aksu, a.g.m., s.99.
18)Aksu, a.g.m., s.100.
19)Aksu, a.g.m., s.100.
20)Aksu, a.g.m., s.105.
21)Aksu, a.g.m., s.106
22)Aksu, a.g.m., s.107.
23)Tehcirde Almanların rolü, Kürtlerin ve Çerkezlerin göç eden Ermenilere karşı tavrı üzerinde durulması gereken ve şu ana kadar ciddi çalışma yapılmamış konulardır.
24)Aksu, a.g.m., s.107.
25)Aksu, a.g.m., s.107.
26)Aksu, a.g.m., s.109.
27)Yazar bu yazıda resmi tarihçi olarak nitelendirdiği Fahrettin Kırzıoğlu, Adil Özder, Candan Badem, Bayram Kodaman, Yaşar Gök, Muammer Demirel, Halit Özdemir, Sadık Sarısaman, Alaattin Uca gibi pek çok akademisyen, öğretmen ve hatta Muvahhid Zeki gibi bir müfettişin eserlerinden istifade etmiş araya bazı Ermeni yazarları da sıkıştırarak yine kendisiyle çelişmiştir.
28)Midhat Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lûgatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1986, s.354.
29)Aksu, a.g.m., s.109.
30)Aksu, a.g.m., s.109.
31)Aksu, a.g.m., s.112.
32)Aksu, a.g.m., s.119.
33)Aksu, a.g.m., s.123.
34)Aksu, a.g.m., s.113.
35)Aksu, a.g.m., s.113.
36)Sait Halim Paşa’nın katili TaşnakArşavirŞirakyan yanına Aram Yergenyan’ı da alarak 1922 yılının 16 Nisan’ını 17 Nisana bağlayan gece geç saatlerde Almanya’nın Başkenti Berlin’de Doktor Bahaeddin Şakir Bey ve Cemal Azmi Bey’i şehit ettiler. Daha geniş bilgi için bkz: (Alaattin Uca, İttihad ve Terakki Liderlerinden Doktor Bahaeddin Şakir Bey, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Doktora Tezi, Erzurum 2009, s.425-437).

______________
!