mehmet turgay kürüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mehmet turgay kürüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2024 Salı

Kıbrıs Hece Yazısı - Mehmet Turgay Kürüm

 

"Unutturulan Kıbrıs Türklüğü, MÖ 1000-300"

Mehmet Turgay Kürüm

* "Bu çalışmanın amacı Fransız arkeolog Olivier Masson'un 'Kıbrıs Hece Yazıları, Kritik ve Yorumlama' isimli eserde mevcut olan yazılar üzerinde, Türk Runik Alfabesi ve okuma kuralları ile Türkçe okuma çalışması yapmaktır."

* Münih Üniversitesi profesörlerinden Hommel :

"Minos sarayında keşfedilen yüzlerce toprak kitabe tamamen Eti (Hitit) yazısı tarzındadır. Bunlar Girit dilinin abideleri olmak gerektir. Girit yazısından çıkma olan Kıbrıs Hece Yazısı da buraya aittir. Girti'te bulunan kitabelerdeki yazı ile (bilhassa çift ağızlı balta işareti) Elam yazısı arasında da bir benzerlik tespit edilmiştir."

Atatürk'ün buna notu:

"Bu uygarlığı kuranların Avrupa'dan gelmediklerinde ve Sami olmadıklarında en tanınmış bilim insanları mutabıktır. O halde, bunlar Orta Asya'dan gelen Türklerden başka kimler olabilir?" [Atatürk'ün Bütün Eserleri, C 25, Kaynak Yayınları 1998]



* Aşkelon'da Demir Çağı'ndan kalma kemiklere yapılan DNA araştırmasına göre R1b ve M269'ın varlığı.

"Antik DNA Erken Demir Çağ Filistin'in Genetik Kökenine Işık Tutuyor" adlı bilimsel çalışmada, Aşkalon kentindeki kazılarla ortaya çıkarılan 5 iskelet üzerinde yapılan araştırmada Deniz İnsanları Filistin'e Ege'den geldi, bunlar R1b ve M269 taşıyor.... Bu Türkler'de de görülüyor; Başkırt, Kıpçak, Kazak ve Tatar boyları... "


Mehmet Turgay Kürüm

"Unutturulan Kıbrıs Türklüğü, MÖ 1000-300"

26 Ocak 2024 konferansı YT link:



"R1b, Türk halkları arasında en fazla Rusya’da yaşayan Başkurtlarda görülmektedir. R1b haplogrubu, Başkurt halkında, Trofimov (2007)’un çalışmasına göre %45 oranında, Lobov (2009)’un çalışmasına göre %35.2 oranında en fazla görülen haplogruptur. Bu haplogrup, Rusya’da Tuymaznskyli Tatarlar’da %16 oranında görülmektedir (Trofimov, 2007). Yine Cristofaro (2013)’nun çalışmasına göre Afganistan Özbeklerinde %11 oranında görülmektedir. R1b, Balaresque (2015)’in çalışmasına göre Orta Asya’da Özbekler, Karakalpaklar ve Taciklerde mevcuttur. Bu çalışmada özellikle Karakalpaklarda görülmesi dikkate değerdir. Cristofaro (2013)’nun çalışmasına göre R1b haplogrubunun çeşitli alt dalları Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Moğollar, Tacikler ve Hazaralarda mevcuttur.

R1b1a’nın bir kısmı Ural dağlarının güneyinde kalırken bir kısmı M.Ö. 2000’lerde İç Avrupa’ya, bir kısmı M.Ö. 700 -1500 civarında Kafkasya’nın güneyine inmişlerdir. R1b’yi bugünkü Türkiye topraklarına taşıyan halklar arasında İskitler, Kimmerler ve Türkler etkili olmuştur. Tataristan ve Başkurdistan çevresinde bulunan antik R1b verilerinden anlaşıldığı üzere, R1b’nin bir kısmı da aynı dönemlerde veya daha eski zamanlarda Orta Asya’ya yayılmıştır. Orta Asyalı ve Urallı R1b’ler Ön Türklerin oluşumunda yer alan gruplardandır. Bir miktar R1b de yine M.S. 11. ve 13. yüzyıllarda Moğol istilasına paralel olarak kitlesel Türk göçünde yer alarak Orta Asya’dan Güney Asya ve Ön Asya’ya göç etmişlerdir."


________

EK: DNA Araştırmaları


* Norm Kisamov:

Arbinler izlerini sadece modern ve eski insanların damarlarında değil, aynı zamanda kökenleri ve tarihleriyle birleşen çok sayıda etnik grupta da bırakmıştır; bunlardan en belirgin olanı, coğrafyaları örtülü Arbinlerin Avrasya'nın bir ucundan diğerine, kuzeye ve güneye gezileriyle yayılmasına paralel olan çok sayıdaki Türk halkı ve onların yakın ve uzak kardeşleridir. ...

Yaklaşık 9.000 yıl boyunca Kurgan gömme kültürünü sürdüren Arbinler, ölülerini Tengri'ye enkarnasyon için yolculuğa gönderirken, yiyecek malzemeleri de dahil olmak üzere tüm seyahat gereçlerini ellerinden geldiğince iyi bir şekilde donatmışlardır. Kurgan gömme geleneği okuryazarlık tarihine kadar uzanmış ve bize sadece Çin'den İrlanda'ya kadar uzanan fiziksel kalıntıları değil, aynı zamanda ayinlerin ve yorumların çok sayıda görgü tanığı anlatımını da bırakmıştır. Kurgan ekonomisi yerleşik tarımsal üretim ekonomisinden büyük ölçüde etkilenmemiş, başlangıçtaki avcı-toplayıcı ekonomilerini hayvancılık üreten bir ekonomiye dönüştürmeyi ve bu ekonomiyi günümüze kadar taşımayı başarmıştır. Kurgan göçebe kültürü, askeri yetenek, cinsiyet eşitliği, bağımsızlık ve eşitlikçilik, eşyalar ve insanlar üzerinde hakimiyet kurma teknikleri ve benzersiz özgüven gibi doğuştan gelen birçok etkiyi teşvik etmiştir. Sadece geçmiş dini doktrinlerde derin izler bırakmakla kalmayan, aynı zamanda çok sayıda biçim değiştirmiş formda hala bizimle olan etiyoloji üretti. Halklarının biyolojik yapısını etkilemiş, süt ve et diyetine, hareketli yaşam tarzına, sosyal ve etnik streslere ve henüz anlaşılmamış hastalıklara uyum sağlayamayanları ayıklamıştır.

Üstün uyum yeteneğinin sayısız örneği yakın tarih hafızamıza yansımıştır: Hunlar devletlerini Ordos kıvrımından Aral'a ve oradan da Pannonia'ya taşımış, Kangarlar devletlerini Balkaş gölünden Adriyatik'e taşımış, Tele's Seyanto devletini Moğolistan'dan Güney Sibirya'daki Kimak Kağanlığına ve Doğu Avrupa'daki Kıpçak Hanlığına taşımıştır, Suvarlar devletlerini Kafkasya'dan Ukrayna'ya ve İtil-Kama kavşağına, Oğuz Türkleri devletlerini Balkaş'tan Aral'a, Mezopotamya'ya ve Anadolu'ya taşımışlardır. ...

Bu, Dr. A. Klyosov'un Türkolojide yeni keşiflere ve buluşlara kapı açacak bir başka çığır açıcı analizidir. Dilbilimsel manzarada esnek IE dilleri ve sondan eklemeli Fennik, Türki ve Çin dilleri vardır, bunların etkileşimleri henüz terra incognita'dır. Yaklaşık olarak 10-8 mil. MÖ "Aranlar", "Aryanlar" ya da "Aryan olmayanlar", Balkanlar'a giden ya da gitmeyen R1a göçmenleri arasında çok sayıda Türki ve Fenni dil konuşan etnisite bulunmaktadır.


* Anatole A. Klyosov:

Bu çalışmanın sonuçları, haplogrup R1b'nin Orta Asya'da, görünüşe göre Güney Sibirya'da veya komşu bölgelerde, günümüzden yaklaşık 16.000 yıl önce ortaya çıktığı teorisini desteklemektedir. Haplogrubun önceki tarihi, (Klyosov, 2011d)'de öne sürüldüğü gibi, muhtemelen Batı Avrupa'dan doğudaki Doğu Avrupa Ovası'na ve güneydeki Levant'a kadar uzanan geniş üçgende ~58.000 ybp Europeoidlerin (Kafkasyalılar) ortaya çıkışıyla doğrudan ilişkilidir. Doğuya, Güney Sibirya'ya göçleri sırasında Y kromozomunda birbirini izleyen SNP mutasyonları dizisi, NOP ~48.000 ybp ve P ~38.000 ybp haplogruplarının ortaya çıkmasını sağlamıştır, Sonunda R haplogrubu ~30.000 ybp ve R1 ~26.000 ybp ve ardından R1a/R1a1 haplogrubu ~20.000 ybp (R1a ve R1a1'in ortaya çıkışı arasındaki zaman dilimi belirsizdir) ve R1b ~16.000 ybp'ye yol açmıştır.

İlgili hecelere dayanarak, R1a taşıyıcılarını Aryanlar (Arans'tan, Arbins ile aynı formatta) ve R1b taşıyıcılarını Arbins olarak adlandırıyoruz. İlk durumda, R1a haplogrubu taşıyıcıları ~3500 ybp'de Hindustan ve İran Platosu'na gelen efsanevi Aryanlar olduğu için bu isim haklıdır. Başka bir deyişle, bu Aryanlar R1a haplogrubuna mensuptu, dolayısıyla Aryanlar teriminin çift anlamı (çakışıyor olsa da) buradan gelmektedir. Arbinler, tekrardan kaçınmak için uygun bir ortak terimdir: "R1b haplogrubu taşıyıcıları".

"Arbinler" güneye doğru göç etmiş, yaklaşık 6000 ybp'de bir kısmı Kafkasya üzerinden Anadolu'ya (R1b haplogruplarını ve ilgili haplotiplerini geride bırakarak); Küçük Asya'nın geri kalanına ve Orta Doğu'ya göç etmiştir. Görünüşe göre, Arbinler Sümer kültürünü ve devletini kurmuş ve esas olarak R-M269 alt grubunu ve onun alt kolu olan L23 alt grubunu taşıyarak batıya, Avrupa'ya çeşitli yollardan göç etmişlerdir. Bu rotalardan biri ~4600 - 4400 ybp'de Doğu Avrupa Ovası'ndan batıya doğru uzanan kuzey rotasıydı; aynı iki alt kladın yer aldığı eşzamanlı bir diğer rota ise Küçük Asya ve Orta Doğu boyunca batıya doğru uzanıyordu; Avrupa'yı en çok dolduracak olan bir diğer rota ise Kuzey Afrika-Akdeniz boyunca eski Mısır üzerinden Pireneler'e göç ederek ~4800 ybp'ye ulaşıyordu. Bu rota üzerinde R1b-V88 kabilesi ayrılarak güneye, nihayetinde Orta Afrika'ya (bugünkü dağılımlarına bakılırsa esas olarak Kamerun ve Çad'a) gitmiş ve mevcut R1b-V88 haplotipinin ortak atası ~4400 ybp'de yaşamıştır.

İberya'ya varış zamanında ~4800 ybp, M269 altkolu M51 sınıfından ve kısa bir süre sonra L11 sınıfından ve onun altkuşaklarından ayrıldı. Bell Beaker kabileleri haline geldiler ve P312'den birkaç yüzyıl sonra ortaya çıkan yeni alt klanlar P312 ve L21 ile birlikte kuzeye doğru hareket ettiler. Bu alt kladlar (sınıflar) ve onların alt kladları, Atlantik'ten Balkanlar'a, Karpat Dağları'na, günümüz Polonya'sına, Doğu Avrupa Ovası'nın batı sınırına ve R1b haplotiplerinin kesintisiz çoğalmasına tanıklık eden pürüzsüz haplotip ağaçlarının kanıtladığı Baltık Denizi'ne kadar Avrupa'yı etkili bir şekilde ve büyük kesintiler olmadan doldurmuştur.

Adalar, R1b haplotipleri ve soyları açısından farklı bir geçmişe sahipti. L11, P312 ve L21 taşıyıcıları, 4000 ila 2500 ybp arasında Avrupa'da yaşayan Arbinlerle eş zamanlı olarak kara ve deniz yoluyla Adalara taşınmış ve Adalarda büyük ölçüde yaşayan P314, M222, L226 gibi kendi "yerel" altklaslarını oluşturmuşlardır. Sonuç olarak, Adaların önemli bir kısmı neredeyse sadece alel frekansı popülasyonda %92 - %96'ya ulaşan Arbinler tarafından doldurulmuştur. Genel olarak, Batı ve Orta Avrupa'da Arbinlerin sıklığı - tek tip olmasa da - nüfusun yaklaşık %60'ına ulaşmaktadır.

Bu çalışma esasen insanlık tarihi üzerine yapılan çalışmalar için DNA Soyağacı uygulamasının bir örneğini sunmaktadır. Bu örnek, tarih ve dilbilimin bazı gizemli bulmacalarına da değinen karmaşık ve zorlu bir çabadır. Bu bulmacalardan biri, Arbinler tarafından 16.000 ila 3000 yıl önce hangi dil ya da dillerin konuşulduğudur ve bu dil ya da dillerin, dinamikleri itibariyle Hint-Avrupa dışı bir dil olduğu neredeyse kesindir. Varsayımsal olarak, bu diller dilbilimciler tarafından proto-Türkçe, Sümerce, Kuzey-Kafkasça, Dene-Kafkasça, Baskça ve 5000-2000 ybp Avrupa'sındaki pek çok Hint-Avrupa öncesi dil ve bazı sonraki diller gibi çeşitli ve birbirinden kopuk "ölü" ve çok da ölü olmayan diller olarak kabul edilmektedir (M. Gimbutas bu dilleri "Eski Avrupa" olarak adlandırmış ve yerleşik çiftçi nüfusa atfetmiştir; ne yazık ki "Eski Avrupa "nın, "Eski Avrupa" öncesi avcı-toplayıcı ve çiftçi nüfus ile Balkanlara yaklaşık M.Ö. 10-8 bin yıllarında ulaşan R1a1 ile işaretlenmiş Asyalı avcı-toplayıcı göçmenlerin bir karışımından oluştuğunu net bir şekilde algılayamamıştır. MÖ ve diğer yeniliklerle birlikte Pra-Mama Tanrıçası ile Kurgan öncesi etiyolojilerini (=nedenin incelenmesi) de getirmişlerdir). Arbinlerin dili başlangıçta binlerce yıl boyunca ve Avrasya boyunca kolayca akan tek bir dil olabilir. Ancak bu başka bir çalışmanın konusudur.


Overview of Türkic genetics / LİNK

Anatole A. Klyosov

Ancient History of the Arbins, Bearers of Haplogroup R1b,

from Central Asia to Europe, 16,000 to 1,500 Years before Present

Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.2, 87-105 Published Online May 2012 in SciRes: LİNK


_______________


31 Ocak 2022 Pazartesi

Türkçe Okunan Kıbrıs Hece Yazısı

Mehmet Turgay Kürüm'den;


Fenike hakimiyetindeki Demir Çağı Kıbrıs'ında ortaya çıkan,

600 sene Kıbrıs'ta yaygın olarak kullanılan,

Kıbrıs yerel halkının dilinin (Eteocypriot) yazısı olan, 

Kıbrıs Hece yazısı (Cypriot Syllabic) ile yazılmış, 

5 yazıtı, Orhun ve Yenisey yazıtlarının sembol ve ses değerlerini kullanarak yaptığım, Türkçe  okuma önerilerimi,

Üç ayrı bilimsel sempozyumda sunmuş idim.

4 yazıt okumamı; bilgi, eleştiri ve önerilerini almak için,

Türkolog Profesör  Osman Fikri Sertkaya   hocama gönderdim. 

Hocamızın eleştirileri ve önerileri,  benim için çok önemli idi.

Kendisinin verdiği cevabı, iznini alarak sizler ile paylaşmak istedim.

Kıbrıs tarihinde yeni bir sayfa açılması için; Tarih, Türkoloji, Arkeoloji, Sanat Tarihi, Halkbilim konusunda çalışan değerli

Akademisyen ve araştırmacılara büyük görevler düşmektedir.



Uluk Ogur

Andakatung - Anda Katun

Ketişib Bak Ödti Ödrek

Gökçe Peler hocanın yerine programa Doç. Zeki Akçam katılmıştır.


Prof.Dr. Gökçe Yükselen Peler / Kıbrıs'ta Osmanlı Öncesi Türkler, YT

Linear A, Eteocretan ve Eteocypriot'da Türkçe






2 Mart 2016 Çarşamba

KRAL ODİN’İN TURKLAND’DAN İSKANDİNAVYA’YA GÖÇÜ



Atın üzerindeki tamga ile sayfanın sonundaki tamgayı karşılaştıralım...


İskandinavya kültüründe Türklükle ilgili öğelerin aranması kuşkusuz uç bir fikir olarak görülecektir. Ama hem bu bölgenin Avrasya jeopolitik alanının bütünleyen bir uzantısı olması, hem de Türk varlığı ve etkisinin İskandinavya’dan çok daha ücra köşelere ulaşmış olması, böyle bir incelemenin konusunu görecelileştirmektedir. Dolayısıyla, aslında böyle bir incelemede geç kalındığını vurgulamalıyız. Biz Türklükle İskandinavya’yı telif eden ilk bahislere dokuz yıl kadar önce rastlamış ve bir kısmını İran ile Turan adlı kitabımızda kullanmıştık (Karatay 2003: 84-85, 204). Daha sonra araştırmalarımız derinleşti ve nihayet bunun bir araştırma projesi içinde ele alınmasının uygun olduğu düşüncesiyle konuyu üniversite destekli tez projesi olarak bir öğrencimize havale ettik. Bu çalışma halen devam etmektedir ve ilk ürünleri Nisan 2010’da Çeşme’de yapılan II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi’nde sunulmuştur. Bu bildiride bu serüvenin başlangıcını belirleyen, bizi bu çalışmaya sevk eden tarihi kaydı aktarıp yorumlamak istiyoruz. 

Sagalar çoğunlukla 1190’dan itibaren İzlanda’da kayda geçirilmiş olan, kuzeyin German halklarının kahramanlık hikâyeleridir. Almanya ve İngiltere’ye uzanan geniş bir saga dünyası vardır ama biz bu kelimeden daha çok İskandinavya bölgesinin sagalarını anlıyoruz ve Danimarka, Norveç ve İsveç’in eski ahalisinin öndegelenlerinin destanî tarihlerini okuyoruz. Bunlardan en önemlisi 1230 civarında İzlanda’da Snurri Sturluson adlı rahip tarafından kaleme alınan ve bizim Heimskringla adını verdiğimiz bir saga külliyatıdır; bu sagaların her biri münferit bir krala adanmıştır ve bunlar tarihi bilgilerdir. Ama kitap ilk sayfasında esrarlı coğrafi tariflerin bulunduğu bir giriş sagasıyla başlar ki, çağdaşlarımız burayı ‘ustûre’ bölümü olarak görmüş, hatta bazı yayınlarda kitaba alma ihtiyacı bile duymamışlardır.(1)  Norveç hanedanı Ynglinga’nın kökenini açıkladığı için bu adla ayrı saga olarak değerlendirilen bu giriş bölümünde, hanedanın atası olan, sonradan müşrik Viking zihninde avenesiyle birlikte tanrılaştırılan Odin adında birinin Orta Asya’dan İskandinavya’ya göçü anlatılmaktadır. Sturluson bu eserinden on yıl kadar önce de Hıristiyanlık öncesine ait bilgileri bir araya getirip ayrı bir eser kaleme almıştır. Prose Edda olarak bilinen eser, önceki dönemi daha büyük ayrıntılarla sunar. İki eser arasında Odin’in göçüyle, daha doğrusu göçten önce yurduyla ilgili bilgi seviyemizi kökten etkileyecek bir fark yoktur, ancak Prose Edda’da Ynglinga’da tahmin edeceğimiz bazı şeylerin cevapları açık olarak bulunur. 


Saga'ya göre coğrafya


Bu göçten önce birkaç kelimeyle Odin’den bahsetmek gerekir. Orta Asya’nın batısından, As halkının önderi olan Odin, herşeyden önce bir kahramandır ve elhak savaşçıdır. Bütün savaşları kazanmak onun yazgısıdır. Hatta Asların Odin’in yönetiminde yaptığı Don nehri boylarındaki Vanlarla savaş insanlık tarihinin ilk savaştır ve pek çok eski Norse kaynağında geçer (O'Donoghue 2008: 24). Böyle güçlü birinin fizikötesine uzanması da tabiidir ve Odin savaşçılığının yanında güçlü sihir bilgisiyle de karşımıza çıkar (Þorsteinsson 1972: 12). Dolayısıyla, bir düşünceye göre, onu bu yönleriyle bir baş kam olarak görmek daha doğrudur (Jøn 1999: 69). Onun bilgeliği ve sihir gücü, bir sihir sistemi ile telif edilen oyma yazıya da şamildir. Beklendiği şekilde, Odin Türklerin de kullandığı bu yazıyı icat eden kimsedir (Looijenga 2003: 80; Daly 2004: 78). Bu kadar üstün niteliği şahsında birleştiren Odin’in tamamına yakını bu niteliklerin tarifi olan 200’e yakın lakabı vardır (Daly 2004: 63, 67). Bu kadar çok övülen ve üstün tutulan bir kahraman, daha sonraki kuşaklar içinde tanrılaştırılacaktır ama tuhaf olan şey niteliklerinde değişme olmamasıdır. Yani, tanrı olarak görülmekle birlikte, aslında üstün güçleri olan bir insandır. Bunu Hıristiyan bir rahibin hiç sansüre tabi tutmadan yazması da ilginçtir ve Avrupa Ortaçağ’ında beklenmeyecek bir tutumdur. Belki başka bir ülkede bu olmayacaktı. Odin tanrılaştırılınca, German kavimlerinin kültüründe pek çok izinin kalması tabiidir. Örneğin, İngilizcede Çarşamba demek olan Wednesday köken olarak “Odin Günü” (Wodan’s Day) demektir (Looijenga 2003: 80).

Heimskringla’nın Odin’in göçünden bahseden kısımları (Ynglinga) şu şekildedir (2):  “Kuzeyden, tüm yerleşilmeyen bölgelerin ötesindeki dağlardan, Svíthjóth boyunca tam ismi Tanais (Don) olan bir ırmak akar. Irmak üç kıtayı böler. Doğusu Asya, batısı Avrupa’dır.” 


Odin'in göç haritası


Svíthjóth aslında İsveç’tir. 9. yy’da İsveçli Rus bir kabilesinin savaşçıları Rusya’yı ele geçirdiklerinde, Rusya’nın adı ‘Büyük İsveç’ haline geldi. Prose Edda Don nehrinden bahsetmez ama dünyayı üçe ayırdıktan sonra Asya’yı tarif eder (3):  “Dünyanın bu bölümü hoş ve güzeldir… Orası aynı zamanda dünyanın ortasıdır. Orası öteki parçaların her yerinden daha güzel ve iyi olduğu gibi, halkı da armağanları, bilgeliği, güçleri, güzellikleri ve her türden bilimleriyle ünlüydüler.”

Ynglinga’da bu Asya tarifi yoktur ama Prose Edda’da olmayan bir bilgiyi verir ve As halkından bahseder: “Don nehrinin doğusundaki memlekete Asaland veya Asaheim (As ülkesi veya yurdu) denir ve bu memleketin başşehrini Ásgard adlarlar.” 

Aynı yazarın bir eserinde kıta tarif edilirken, diğerinde o kıtaya isim veren halktan bahsedilmesi herhalde Sturluson’un araştırmalarının gelişimiyle alakalıdır. 1220 sonrasındaki araştırmalarında As halkıyla ilgili bilgileri derinleşti ve bunun sadece bir kıta adı olmadığına kanaat getirerek ve eski kaynaklardan As yurdunun tam yerini tespit ederek Ynglinga’ya ekledi. Bu As bahsi Sturluson’un bilgisinin güncelliği veya eskiliği konusundaki tartışmalarda şaşırtıcı bir gerçeğe işaret eder. Hunların gelişinden önceki dönemde Don nehrinin doğusundaki Aral boylarına kadar uzanan düzlüklerde As adlı bir kavim başı çekiyordu (4).  Vakıa, zamanla onların yönettiği topluluklardan biri olan Alan öne çıkmış, Hunlar da Alanları yenerek bu bölgeyi ele geçirmişlerdir. Güncel durumu çok iyi bildiklerini düşündüğümüz Vikinglerin bir kaynağının bu şekilde hayli eski ama tastamam doğru bir bilgiye sahip olmas, sadece eski Yunan ve Latin yeryazım bilgisine vakıf olmalarıyla açıklanamaz. Bu köklü bir geleneğe, eskilerden gelen bir söylenceye işaret ediyor ve başka bir kavmin değil, hâkimiyet alanları nispeten dar olan ve kısa süren As kavminin adını veriyor. Batı bozkırlarında Asların adını taşıyan bir kent, hatta onlarla özdeşleşmiş bir kent bilmesek de, sonraki zamanda derlenen anlatılarda onlara kendi adlarını taşıyan bir şehrin atfedilmesini tabii karşılamalıyız. Ynglinga’dan devam edelim:

 “Bu başşehirde adı Ódin olan bir yönetici hüküm sürüyordu… Ódin büyük ve uzak ülkelere gidip çok memleketi alan bir savaşçıydı. O derece muzafferdi ki, her savaşta zafer onun yanında olurdu. Zaferin her savaşta onun oluşu halkının inancıydı… Sık sık o kadar uzağa gidiyordu ki, seyahatinde yıllar geçiyordu.”

“Kuzeydoğudan güneybatıya Büyük Swithiod’u diğer memleketlerden ayıran bir dağ silsilesi uzanır. Bu silsilenin güneyi Odin’in büyük mülkünün bulunduğu Turkland’a uzak değildir.” 

İlk bakışta şöyle bir değerlendirme yersiz olmayacaktır: Ural dağlarının bir bütün olarak algılanması eski yeryazım kitaplarında bilinmediği gibi, Rusya sınırı da o kadar öte gitmezdi ve burada belirtildiği gibi Don nehrinin yukarı mecralarında biterdi. Bu bölgede memleketleri ayıracak derecede kaydadeğer olarak sadece Kafkaslar göze çarpıyor. Onda da yön sorunu vardır. Karpatlar burada dendiği istikamette uzanır ama işbu bahiste kapsam dışı kalmaktadır. Kafkasların güneyi Sturluson’un yaşadığı günlerde elhak Turkland idi. Ancak Sturluson’un önceki eseri olan Prose Edda’da Turkland başka anlatılır: “Dünyanın ortasının yakınlarında bizim Turkland dediğimiz yere, en gösterişli yapı yapıldı ve yurt kuruldu. Buraya Troya dendi… (Troya krallarından Mennon’un oğlu Tor) kendisini şimdi bizim Trudheim dediğimiz Trakya ülkesi için çalışmaya verdi. Daha sonra ülkeden ülkeye gezmeye başladı… (Onun neslinden gelen Friallaf’ın da) bir oğlu vardı. Adı Voden idi. Biz ona Odin diyoruz. O bilgeliği ve becerileriyle ünlüydü.”

Bu metinde çağdaş eleştirmenlerin isim benzerliğine bağladıkları öğeler tastamam vardır. Yazar Troya, Trakya ve Turk kelimelerinin ses çağrışımlarından sonuna kadar istifade etmiştir. Bugün Kuzeylilerin en çok kullandığı özel isimlerden biri olan Thor da buna eklenir. Ama bunu yukarıda belirttiğimiz gibi, ‘müdakkik araştırmalar’ öncesindeki bilgisiyle açıklamalıyız. Öbür türlü, Anadolu Selçuklu devleti Alaaddin Keykubat önderliğinde en parlak devrini yaşıyor olsa da, o günlerde sadece Trakya değil, Batı Anadolu’nun dahi Turkland olarak görülemeyeceğini, Bizans’ın hala kaya gibi yerinde durduğunu biliyor olacaktır. Eskiçağlarda Batı Anadolu’da bir Turkland aramak için ise ne Sturluson’un, ne de bir başkasının faydalanabileceği bir kaynak bulunmamakta, en azından henüz bilinmemektedir. Dolayısıyla Prose Edda’daki bu bilgiyi geçmeliyiz. Zaten yazar 10 yıl kadar sonra yazdığı yeni eserinde Troya veya Trakya atfını kullanmaz. O da eski bildiklerini geçmiştir.

Göçün sebebini her iki kaynak da Odin’in gururunu incitmeden açıklamaya çalışır. Prose Edda’ya göre Odin “bilgeliğiyle dünyanın kuzeyinde adının çok yüksek tutulacağını ve bütün kralların hepsinden fazla onurlandırılacağını anladı. Bu onda Turkland’dan (5)  ayrılma hissi uyandırdı.” Ynglinga’da göç çok somut bir sebebe, bir dış tehdide bağlanır: “O zamanlar Romalıların reisleri dünyanın çok yerine yayılıp tüm halkları kendilerine bağlamışlardı ve bu sebeple pek çok reis kendi mülkünden kaçmıştı. Fakat uzakgörüşlü olan ve sihir gücü bulunan Odin kendi soyunun dünyanın kuzey yarısına gelip yerleşeceğini biliyordu.” 

Buradaki Roma baskısı öğesi ilk bakışta Turkland’ın Türkistan olma ihtimalini bir kez daha bertaraf etmektedir. Ayrıca, Odin dünyanın güney yarısı veya tarafı olarak nitelenebilecek bir yerde yaşıyordu ki, herhalde Vanaland ve Asaland ile aynı enlemde olan Türkistan bu şekilde görülemezdi. Buna karşılık, yoğunlaşılan bölgenin güneyine düşen Azerbaycan, Kafkas dağlarının kuzey ile bağlantıyı kesmeleri hasebiyle, güney ile daha bütünleşiktir.

Göç bahsini Prose Edda şöyle anlatır: “Arkasında genç, yaşlı, kadın, erkek, kalabalık bir grupla yola çıktı. Yanlarında çok değerli şeyler vardı. Hangi ülkede nereden geçerlerse geçsinler haklarında övgüyle söz ediliyordu. Onların insandan çok tanrılara benzedikleri söyleniyordu. Saxland’a gelinceye dek durmadılar. Odin burada bir süre konakladı ve buraların büyük bir bölümünü egemenliğine aldı. Ülkenin korunmasını üç oğluna verdi… Odin daha sonra yolunu kuzeye doğru sürdürdü ve Reidgotaland’a (Danimarka) geldi.”

Ynglinga’daki bahisler bu metinle uyuşur, ancak ‘tanrı gibi’ olan Odin ve avenesi, on yıl sonra ‘tanrı’ haline gelirler: “Bu yüzden kardeşleri Ve ve Vilje’yi Asgard’da bıraktı ve kendisi tüm tanrılar ve diğer insanların büyük bir kısmıyla önce batıya Gardarike’ye, sonra da güneye Saxland’a doğru göçe başladı. Pek çok oğlu vardı, Saxland’da geniş bir devlete boyun eğdirdikten sonra oğullarını o memleketin yönetimine bıraktı. Kendisi kuzeye denize doğru gitti ve Fyen’deki Odins denen bir adayı kendine yurtluk aldı.” 

Biz göçten sonra kuzeyde yapılanlar konusuna girmeyeceğiz. Destanda beklendiği üzere, sağa sola fütuhat girişimleri, yerli halk ile ilişkiler, hanedanın yerleşmesi ve nihayet yeni bir ulusun doğması konuları izlenmektedir. 

Bu bahisleri tastamam efsane, dolayısıyla uydurma olarak gören halkiyatçılar, ardından adı geçen mekân ve kavramlara derin mitolojik manalar yüklemişlerdir. Örneğin, Asgard basitleştirici bir anlatımla tanrıların mekânı olarak sunulur. Merkezîdir. Onun etrafında Midgard (‘Orta Kent’) vardır. Burası insanların mekânıdır. Bilinen dünya ile engin okyanuslar arasında ise devlerin mekânı vardır (O'Donoghue 2008: 17). Hâlbuki burada tarihi bir hadiseye işaret edilmektedir. Bir göç vardır. Metinlerde bu göç hikâyesini İsrailiyyat bilgisine bağlayacak, dolayısıyla Babil’den başlatacak bir veri bulunmuyor. Troya iyi bilinir ama Yunan barbarlığı karşısında uğradığı felaketiyle bilinir. Buradan göç alışıldık bir figür değildir. As ülkesinden göçün ise, bildiğim kadarıyla, başka hiçbir yerde örneği yoktur. Ulusların türeyiş ve köken efsanelerinde göç evrenseldir ama çıkanakları özgünlük arz ediyorsa, münferit olarak ele almalı ve kendi içinde değerlendirmeliyiz. 

Böyle bir göçü tarih bilgimizle telif etmek için tek başvuracağımız kaynak şimdilik oyma yazının başlangıcı olarak gözüküyor. Bu yazıyı sagada dendiği gibi Odin veya Türklerin yaşadığı yerlerden birileri getirip İskandinavlara öğretti ise, bu göç MS 2. yy’dan daha geç olmamalı. Bu tarih Aral-Hazar bozkırlarında As egemenliğinin sonlarına denk gelir. Bu aynı zamanda İskandinavya’dan Gotların bozkıra geliş tarihidir ve aynı günlerde bozkırdan İskandinavya’ya doğru ters istikamette bir göç düşünmek ilk bakışta eğlenceli olacaktır. Ancak bir ara bozkırın büyük bir kesimine hâkim olan ve eskiçağ yazarları nezdindeki önemlerine binaen bugün kullandığımız Asya kıta ismine babalık eden bir halkın ortadan kalkarken bazı kısımlarının da kuzey cihetine gittiğini düşünmekte beis yoktur. Altay dağlarının kuzeyindeki düzlüklere ulaşan ve Göktürk yazıtlarda karşımıza Az Budun olarak çıkan bu halkın bir hissesi de batıda ve kuzeyde dağılmış olabilir. Değilse nereye gittiklerini sormak lazımdır. 

Dolayısıyla, bozkırda Asların ortadan kalkışı ve İskandinavya’da oyma yazının belirmesinin tarihsel denkliği Asaland’dan bir göç konusundaki sıkıntıyı ortadan kaldırıyor. Fakat Turkland’ı nasıl açıklayacağız? Asaland Sturluson’un sonradan yaptığı bir açıklama, bir tarih şerhi. Ynglinga’ya göre As kesinlikle onun halkının ismi; hatta İskandinavya’ya göçtüklerinde bile bu ismi kullanıyorlar. Bu bir. İkinci gerçek ise çıkanağın Turkland olduğudur. Prose Edda bunu açıkça söylüyor. Ynglinga ise çıkanağı Roma etki bölgesine, yani Azerbaycan arazisine yerleştirdiğinden ve buraya Turkland adını verdiğinden aynı şeyden bahsediyor. Biz Asaland ile Turkland’ın birini Kafkasların kuzeyine ve diğerini güneyine yerleştirip ortada iki ülkeden bahis olduğunu söyleyebiliriz ama Sturluson ne iki ayrı ülkeden bahsettiğini ima ediyor, ne de bunları telif edecek bir yol gösteriyor. Açıkça, sonradan derinlemesine öğrendiği Aslar konusu onun Turkland bilgisinin üzerine oturmuş, Asland’ı yeni eserinde kullanmış ama Turkland’ı ne yapacağını bilemeyerek müphem ifadelerle bırakmıştır. 

Tarih bilgimiz aslında Azerbaycan açıklamasına imkân tanıyor. MÖ ilk binyılda Aras nehrinin doğusu, Nahcivan ve ötesi Aza ülkesi olarak biliniyordu ve Strabon’un zamanına kadar böyle kullanılmış gözüküyor (Ağasıoğlu 2000: 13). Strabon çağında Roma tazyikini Kafkasların güneyinde tahayyül edebiliriz ama o günlerde bu bölgede Aza halkından haber veren başka kaynaklar olmadığı gibi, yakın tarihteki bir göçü de bilmiyoruz. Bozkır Azlarının kaynağı Azerbaycan’daki halk ise, göç daha önceden gerçekleşmiş olmalıdır. Zira Strabon doğmadan bir asır önce Asii kavmi müttefikleriyle birlikte kuzeyden gelip Maveraünnehr’i işgal ediyordu (Czeglédy 1999: 36-39)

Böylece, coğrafi tanımlama açık olmakla birlikte Turkland’ın Azerbaycan oluşu konusunda soru işaretleri beliriyor. Sturluson o çağda Urartu yazılarını okuyamayacağına göre, Azerbaycan’daki Azları nereden öğrenmişti? Çünkü arada en az 1400 yıl var. Sözlü tarih bilgisinin nesiller boyu çok küçük sapmalarla aktarıldığı geleneksel bir toplumda, Kafkasların güneyindeki yurtla ilgili hatıraların 1400 yıl yaşaması fazlasıyla mümkündür, lakin bu kez de Azerbaycan’dan çıkış ile İskandinavya’ya gidiş arasında dört asırlık bir boşluk beliriyor. 

Bu bilgiye, daha doğrusu yoruma biz ancak şimdilerde ulaşabiliyoruz. Sturluson bunu bilmiyordu ve tek kademeli bir göç tasarlıyordu. Hâlbuki derlediği söylenceler iki ayrı ülkeden bahsediyor. İşte bunlardan birini doğru olarak Asaland şeklinde tespit etmiş, diğerini ise kendi döneminin bilgisine başvurarak ve “dağı arkasına alarak” Azerbaycan olduğu aşikâr olan Turkland olarak açıklamıştır. Bizim sorduğumuz soruları kendisinin de sorduğunu tahmin ediyoruz ki, bu çelişkileri gidermeye çalışmış ve yapabildiği tek iş olarak Turkland’ı Rusya’nın yakınına yerleştirmiştir. 

Burada Turkland’ın kitabî bir bilgiyi mi temsil ettiği, yoksa geleneklerden mi derlendiği sorusu gelecektir ve hemen herkes birinciyi söylemektedir. Ama Turkland Uralların güney ucundaki bölgeyi anlatamaz mı? Bu gayet tabii ve muhtemeldir. Hazar bozkırlarında Asların yaşadığı dönemde hemen kuzeydeki ormanlık bölgede üç eskiçağ kaynağının Turkae adını verdiği kavim yaşıyordu ve asırlar sonra bu bölgeden çıkıp gelen ve Göktürklerle hiçbir ilgileri olmayan Macarlar da kendileri için Türk adını kullanıyorlardı (incelemesi için bkz. Karatay 2009). Burada işe yarayabilecek ayrıntı ise Aslar ile Türklerin bu bölgeden silinmesinin yaklaşık aynı günlerde olduğudur. 

Odin dört asır yaşayamayacağına göre, onun Turkland’ı Azerbaycan olamaz. Azerbaycan’dan, yani büyük dağ silsilesinin ardındaki ülkeden göç bir şekilde geleneklerde korunmuş olabilir, ama Odin Asaland ve Turkland’ın, yani Batı Asya’nın bir hükümdarıydı ve belki de As egemenliği döneminin son parlak kişiliğini temsil ediyordu. Üstelik Türk dünyasındaki ve hele Türk kültüründeki bazı verilerden onun gerçekten göç etmediğine hükmetmek de mümkündür; aynen Selçuk Bey’in kendisinin Türkistan’da kalması ama isminin Anadolu’ya gelmesi gibi bir durum burada da vaki olabilir. Bunu başka bir araştırmada ele almak yerinde olacaktır.

Yrd.Doç.Dr.Osman KARATAY - link
Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova - İzmir
Bu tebliğ Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamındaki 2009-TDAE-003 no’lu proje desteğiyle hazırlanmıştır.
Halk kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu 28-30 Mayıs 2010, Balıkesir
Migration of King Odin from Tyrkland to Scandinavian

dipnotlar:
1) Örn. Bu sagayı İngilizceye ilk çeviren Samuel Laing’in özgün çevirisinde ve önceki baskılarında yer almasına rağmen, onun çevirisinin kullanıldığı Norrœna Society’nin 1907 baskısında (London, Copenhagen, Stockholk, Berlin, New York) bu bölüm bulunmaz ve doğrudan ilk kral sagası olan Kara Halfdan’a geçilir. Bunu büyük ölçüde bu bölümün içeriğinden duyulan rahatsızlığa, bir ölçüde de sagalara karşı 20. yy başlarında gelişen isbatiyeci ve eleştirici tutuma bağlayabiliriz. 
2) Biz bu çevirileri Laing’in eski metniyle (London – New York 1961: 7-11) Hollander’in (Austin 2002: 6-10) İngilizceye çevirilerinden karşılaştırmalı olarak yaptık. Temelde büyük farklılıklar olmamakla birlikte, bazı ifadelerde iki metni telif etmek gerekti. Bu konuyu çalışan arkadaşımızın yakın bir gelecekte İzlanda dilinden doğrudan çeviri yapmasını umuyoruz.
3) Prose Edda metinleri Lagerbring’in kitabının çevirisinden (2008: 74-77) aktarılmıştır. Brodeur’ün çevirisinde (1923: 6-12) bazı anlam farklılıkları bulunmakta ise de, metin tahlili buradaki konumuz olmadığından ayrıntıları meğersimeyeceğiz. 
4) Aslar hakkında Türkçede en geniş bilgi Czeglédy’de bulunabilir (1999: 33-66).
5) Eseri çeviren Gürgün Turkland geçen yerlerde Türkiye kelimesini kullanıyor ama biz sahihliğine halel gelmemesi açısından esas biçimi yazdık.

KAYNAKLAR
* Ağasıoğlu, Firidun, Azer Xalqı, Bakı, 2000.
* Brodeur, A. G., The Prose Edda by Snorri Sturluson, London – New York, 1923.
* Czeglédy, Károly, Turan Kavimlerinin Göçü, çev. G. Karaağaç, İstanbul, 1999.
* Daly, Kathleen L., Norse Mithology A to Z, New York, 2004. 
* Jøn, A. Asbjørn, “Shamanism and the Image of the Teutonic Deity, Óđinn”, Folklore, X (1999), s.68-76.
* Karatay, O., İran ile Turan: Hayali Miletler Çağında Avrasya ve Ortadoğu, Ankara, 2003.
-----, “Ergenekon Öncesindeki Felaket Hakkında Bir Tarihleme Denemesi”, 1. Uluslararası Uzak Asya’dan Ön Asya’ya Eski Türkçe Bilgi Şöleni, Afyon Kocatepe Üniversitesi, 18-20 Kasım 2009.
-----, Aygün, E., “Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu”, II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi, 119-25 Nisan 2010, Çeşme – İzmir
* Lagerbring, Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri. İsveçlilerin Türk Ataları, çev. Abdullah Gürgün, İstanbul, 2008.
* Looijenga, Tineke, Texts and Contexts of the Oldest Runic Inscriptions, Leiden – Boston, 2003.
* O'Donoghue, Heather,  From Asgard to Valhalla : The Remarkable History of the Norse Myths, London, 2008.
* Snorre Sturlason, Heimskringla: The Norse King Sagas, çev. S. Laing – P. G. Foote, London – New York, 1961.
* Snorri Sturluson, Heimskringla: History of the Kings of Norway, çev. L. M. Hollander, Austin, 2002.
* Þorsteinsson, Steingrímur J., “The Cult of Óđinn in Iceland”, Nine Norse Studies, yay. G. Turville-Petre, Bristol, 1972


Mezar taşları - Kazakistan 


"Norveç Oslo Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Lotte Hedeager in yayınladığı bu kitapta, 1994 yılından bu yana yazdığım makalelerde referans aldığım batılı kaynaklara dayanarak ileri sürdüğüm İskandinav ve Türk kültürünin tarihi geçmişine ilişkin tezlerime benzer tezler, gene aynı kaynaklar referans verilerek ileri sürülmüştür. Bu çalışmalarım ve projelerim için önemli bir gelişmedir. Batılı akademisyenler de Türk Kültürünün Batı üzerindeki etkisini kabüllenip dile getirmeye başlıyorlar. Bu konuda bu kitap çok önemli bir adımdır. Bu kitabın biran önce ingilizceye ve 
türkçeye tercüme edilmesi gerekir." Mehmet Turgay Kürüm, 2011

Iron Age Myth and Materiality: An Archaeology of Scandinavia AD 400-1000,  Lotte Hedeager 


Undermines the foundations of the earliest Scandinavian history: Was St. Olaf one Huner?
September 29th, 2011/ link

SENSATION: Archaeology professor Lotte Hedeager detects - with support from a long forgotten Danish researcher - that totally kings Olav Tryggvason and St. Olaf might have been of hunisk lineage. Here is the professor in front Unraveling Haugen in Jessheim, Scandinavia's largest burial mound, built along the lines of Asian burial mounds from the migration season. Photo: Bjørn Bratten

IDEAS: Huns and other Asian nomads may hundreds of years in the migration period, perhaps up until the Viking Age, have occupied the area that today is the Nordic countries.

It believes archeology professor Lotte Hedeager, head of the Department of Archaeology, Conservation and History at the University of Oslo.

The professor's findings may mean that Norwegian completely kings Saint Olav and Olav Tryggvason was of hunisk lineage.

- It would have been many centuries since the Huns were there. But assuming it is the same royal families as purely biological still, it would not surprise me if it was actually a remnant of something hunisk in this royal family (Yngling. Ed.), Said archeology professor Lotte Hedeager.

Almost the same thought Snorri Sturluson. Down through the centuries, he was rebuffed and ridiculed by the church and the monarchy - and in recent years of large sections of academia - for their accounts of the Turkish commander Odin and his ways with people and languages ​​of northern areas.

ACCORDING SNORRE was Odin and his Turkish ancestors of the Nordic royal families, Yngling in Norway / Sweden and shield kids in Denmark. It was shocking enough for both royal and church power Snorre time. Hedeager detects - almost down to the last detail - with the support of a long forgotten Danish linguist, the Nordic royal families - with absolutely kings Olav Tryggvason and St. Olaf - have been huniske!

Professor Hedeager hunerspor bringeth the whole basis of the earliest Scandinavian history as it has been interpreted over the last hundred years nasjonsbyggings- and nationalization processes.

Hedeager think Snorre has mistaken Odin journey with Attila occupation journey across Europe in the 400s and that Snorri through the myths and legends that arose was inspired to around seven hundred years later to write about the Turkish people's journey to the north.

Attila ruled the once over a vast European realm that stretched from the Caspian Sea to the North Sea and the Baltic states, ie the north to "islands of oceanic" - according to historian Prisco who visited Attila at his court.

- Huns ATTACK must have been an unheard earth-shattering event, of a kind never before seen, and that was a very special experience for the Scandinavians. It is understandable that Attila Norse mythology was confused with the already existing Germanic god Wotan / Odin and that both the Huns and Odin gods were seen as examples of fighters who were loyal to his king, writes Hedeager.

- There was an entirely new and hierarchical social order, and Norse mythology was transformed for centuries to come, says professor Hedeager.

IN ITS HIGHLY controversial new book, "Iron Age Myth and Materiality - An Archeology of Scandinavia AD 400-1000", published by the British / American science publishing house Routledge these days, says Lotte Hedeager that the old Norwegian migration story of Odin and the Aesir - Snorri's account in the prologue to Edda - is a reinvented mythological account of Huns conquest of Scandinavia.

Lotte Hedeager relies inter alia to the long forgotten Danish scientist Niels Lukman as a lecture for his doctorate in German in Leipzig during the war argued that the Huns were in Scandinavia, not just on a short visit, but that they were in power in the area for a long time. Lukman lecture has been little known outside Germany, has never been translated into any Nordic languages ​​and has been academically ignored.

It was the middle during the German occupation and the Danes were in urgent need of some heroes that they could rely on. And there came Niels your heroes proved, the biggest of them, to be Huns, Goths and Heruli, wrote a colleague who was present in hindsight.

- His masterly INTERPRETATION of the Scandinavian history before 800 deserves attention, writes Hedeager.

Lukman doctoral dissertation, titled "Shield Young und Skil Finger" identifies an independent hunisk tradition, rooted in the stories of the Nordic royal ranks and their relationship to Hlridargard, today Lejre on Zealand, and Old Uppsala in Mälaren- area.

The traditions include several well confirmed historical figures before and after Attila. The Nordic figures Skjold Young-Skil Finger tradition - Halfdan, Roar, Ottar and Adils - coincides with the huniske kings Huldin (399-410), Ruga (422-34), Ottar (? -430) And Attila (434-53) mentioned in the Roman Gothic historian Jordanes gotersaga (De origine acti busque Getarum (551 AD).

- THESE COMMON information, which was consistent down to the smallest detail, forced Lukman to conclude that the Huns not only traveled north but actually established itself as a ruling elite in Scandinavia even before Attila's time, and they stayed in the area until Attila's son and successor Helleacs (ie Helge) defeat against the Ostrogoths in 455, writes Lotte Hedeager.

According to Niels Lukman came a group of herulske kings returning to Sweden with his people in 512, and survived in the area until the Viking era and beyond in the early Middle Ages.

- The historical evidence for the emergence of the new royal families are supported by that revived monumental burial traditions that have been verified archaeologically of unprecedented discovery of burial mounds, which in Sweden Old Uppsala, Norwegian Borre and Lejre on Zealand, says Professor Lotte Hedeager.

HUN detected also how for example. gullbrakteatene produced in places like Gudme on Funen, was a development of Byzantine gullmedaljonger honor of Roman emperors, so that the Roman emperors were replaced by the Nordic king of gods, Odin.

- A new shamanistic practices were introduced. The largest groups of gold bracteates illustrates a shamanistic representation of soul journey: the head of a man disguised as a bird, rides on a creature that looks like a horse, but have horns and beards.

- It is my hypothesis that the Huns were the most important transformative component in Europe by Roman times. Historical sources, poetic narratives, iconography and animal art, as well as the amount of Roman gold, points to all the Huns, writes Lotte Hedeager in his new book.









18 Şubat 2016 Perşembe

Scandinavian and Turkish People, What is the connection? Odin and his People






Viking Dragon’s head (or Wolf) mould 8th to 13th c
from Birka
The Vikings (approximately 8th to 13th centuries) used clay, stone or antler (for cheap mass production) moulds consisting generally of two pieces that were bound together.

This is same as the Scythian animal style, instead Dragon/Wolf a 
"Deer with Eagles on his antler"
Scythian Golden Plaquet



Viking Dragon like in Turkish art
Dragon with Knot  "The heart of the Scorpion"

Ahlat - Seljuk Turks




Bridle mount in the form of a winged dragon. 
Viking. Date/Period: 8th C. 
Gilt-bronze.



Odin's birds Ravens, harness mounts from Vallstenarum, 
Gotland, 7th century, 
Historiska Museum, Stockholm Norse







Scandinavian

Scandinavian

Saka Tigrakhauda in Persepolis and Turkish Tashbaba in Altai





Warrior wearing Wolfskin 
7th c AD. 
Torslunda, Danemark
"Wolf Warriors" wearing animal skin is Shaman Culture


Wolf Warrior in Valhalla




Odin’s father was Bur, son of Búri, Odin’s mother was Bestla, a giantess, the daughter of Bölthorn. 

In Old Norse texts, Odin is depicted as one-eyed and long-bearded, frequently wielding a spear named Gungnir, and wearing a cloak and a broad hat. He is often accompanied by his animal companions—the wolves Geri and Freki and the ravens Huginn and Muninn, who bring him information from all over Midgard—
and Odin rides the flying, eight-legged steed Sleipnir across the sky and into the underworld. 

Wolves Geri and Freki
Ravens Huginn and Muninn

in Shamanism 
Wolves are the protectors
Ravens are the messengers
Buri means in Turkish (Börü) Wolf
Adgaard means As city (As Turks)
Odin; OD is in Turkish "Fire"
Odin is in Turkish (Odun) "Wood"
And Odin was a Shaman from Tyrkland in Snorri's Edda.

more Turkish names in Snorri's book:
Asgaard, Göl (lake in Turkish), Orun, Qöpül, Qömül, Eykin...topographic
Anar, Torkel, Atyl, Qamli (Kamli-like in the word "Kam" + Kamlı means "with Kam"), Yekul, Eqil, Erp, Eyrik, Qangleri (Kangleri - Kang Turks), Buri (Börü), Qunn (Kun Turks), Qunlauq, Eynar, Elli, Aslauq, Asdis.

"Shamanism is not a religion, and Shamans, by contrast, do not have a following. A Shaman is interested in practicing their spiritual healing techniques but generally is not interested in forming a group of people to perpetuate 
a theology or religious structure."(Paul Sivert)

"Shamans are spiritual beings with the ability to heal, work with energies and 'see' visions. The essential characteristics of shaman are mastery of energy and fire as a medium of transformation."

The person who manages religious ceremonies in ancient Turkish are called "Kam", 
and the ceremony they ruled is called "Kamlama".



Odin with his Ravens as Horns
but also to be seen in Oghuz Kagan



Odin with Ravens and Horn





Eight Legged Sleipnir, remaind me the Scythian Turks

"According to ancient authors, nomadic hordes (Large relatives communities (aşiret)/little (kabile) - tribals) Massagetae and Scythians moved across the steppes in carts. Each family had a pair of oxen and a cart ("eight-legged Scythians"), which served as her permanent home. The wagon people were born, lived, worked and died there. The men traveled on horseback, and the women ran the wagon, which were their children and all the family's property was." (MP Gryaznov)



Weathervane, (copy Plastic, original Bronze)
Weathervanes were fastened on top of ships’ masts. 
Ringerike-style ornamentation.


Odin with Ravens
These symbols are represnting the moon, also to be seen in





Swedish Professor Åke Daun show that foreigners perceive Swedes as being cold heartless people with a sluggish mind. These are traits that can be attributed to their Attila-genes.... According to Professor of Archeology at the University of Oslo, Lotte Hedeager, the old Norwegian (and also Swedish) ruling class consisted of Huns. ... many of the names given in the Nordic sagas are parallel to the names of Hunnic kings, like Halfdan (Huldin), Roar (Ruga), Ottar (Ottar), and Adils (Attila). ... Atle, which is derived from Attila, is a common name in present day Scandinavia.



*

"in the book 'Iron Age Myth and Materiality' by Prof.Lotte Hedeager has used the same source as I did in 1994." 
Mehmet Turgay Kürüm, 2011


from the press about it:
Undermines the foundations of the earliest Scandinavian history: Was St. Olaf one Huner?
September 29th, 2011/ link

SENSATION: Archaeology professor Lotte Hedeager detects - with support from a long forgotten Danish researcher - that totally kings Olav Tryggvason and St. Olaf might have been of hunisk lineage. Here is the professor in front Unraveling Haugen in Jessheim, Scandinavia's largest burial mound, built along the lines of Asian burial mounds from the migration season. Photo: Bjørn Bratten


IDEAS: Huns and other Asian nomads may hundreds of years in the migration period, perhaps up until the Viking Age, have occupied the area that today is the Nordic countries.

It believes archeology professor Lotte Hedeager, head of the Department of Archaeology, Conservation and History at the University of Oslo.

The professor's findings may mean that Norwegian completely kings Saint Olav and Olav Tryggvason was of hunisk lineage.

- It would have been many centuries since the Huns were there. But assuming it is the same royal families as purely biological still, it would not surprise me if it was actually a remnant of something hunisk in this royal family (Yngling. Ed.), Said archeology professor Lotte Hedeager.

Almost the same thought Snorri Sturluson. Down through the centuries, he was rebuffed and ridiculed by the church and the monarchy - and in recent years of large sections of academia - for their accounts of the Turkish commander Odin and his ways with people and languages ​​of northern areas.

ACCORDING SNORRE was Odin and his Turkish ancestors of the Nordic royal families, Yngling in Norway / Sweden and shield kids in Denmark. It was shocking enough for both royal and church power Snorre time. Hedeager detects - almost down to the last detail - with the support of a long forgotten Danish linguist, the Nordic royal families - with absolutely kings Olav Tryggvason and St. Olaf - have been huniske!

Professor Hedeager hunerspor bringeth the whole basis of the earliest Scandinavian history as it has been interpreted over the last hundred years nasjonsbyggings- and nationalization processes.

Hedeager think Snorre has mistaken Odin journey with Attila occupation journey across Europe in the 400s and that Snorri through the myths and legends that arose was inspired to around seven hundred years later to write about the Turkish people's journey to the north.

Attila ruled the once over a vast European realm that stretched from the Caspian Sea to the North Sea and the Baltic states, ie the north to "islands of oceanic" - according to historian Prisco who visited Attila at his court.

- Huns ATTACK must have been an unheard earth-shattering event, of a kind never before seen, and that was a very special experience for the Scandinavians. It is understandable that Attila Norse mythology was confused with the already existing Germanic god Wotan / Odin and that both the Huns and Odin gods were seen as examples of fighters who were loyal to his king, writes Hedeager.

- There was an entirely new and hierarchical social order, and Norse mythology was transformed for centuries to come, says professor Hedeager.

IN ITS HIGHLY controversial new book, "Iron Age Myth and Materiality - An Archeology of Scandinavia AD 400-1000", published by the British / American science publishing house Routledge these days, says Lotte Hedeager that the old Norwegian migration story of Odin and the Aesir - Snorri's account in the prologue to Edda - is a reinvented mythological account of Huns conquest of Scandinavia.

Lotte Hedeager relies inter alia to the long forgotten Danish scientist Niels Lukman as a lecture for his doctorate in German in Leipzig during the war argued that the Huns were in Scandinavia, not just on a short visit, but that they were in power in the area for a long time. Lukman lecture has been little known outside Germany, has never been translated into any Nordic languages ​​and has been academically ignored.

It was the middle during the German occupation and the Danes were in urgent need of some heroes that they could rely on. And there came Niels your heroes proved, the biggest of them, to be Huns, Goths and Heruli, wrote a colleague who was present in hindsight.

- His masterly INTERPRETATION of the Scandinavian history before 800 deserves attention, writes Hedeager.

Lukman doctoral dissertation, titled "Shield Young und Skil Finger" identifies an independent hunisk tradition, rooted in the stories of the Nordic royal ranks and their relationship to Hlridargard, today Lejre on Zealand, and Old Uppsala in Mälaren- area.

The traditions include several well confirmed historical figures before and after Attila. The Nordic figures Skjold Young-Skil Finger tradition - Halfdan, Roar, Ottar and Adils - coincides with the huniske kings Huldin (399-410), Ruga (422-34), Ottar (? -430) And Attila (434-53) mentioned in the Roman Gothic historian Jordanes gotersaga (De origine acti busque Getarum (551 AD).

- THESE COMMON information, which was consistent down to the smallest detail, forced Lukman to conclude that the Huns not only traveled north but actually established itself as a ruling elite in Scandinavia even before Attila's time, and they stayed in the area until Attila's son and successor Helleacs (ie Helge) defeat against the Ostrogoths in 455, writes Lotte Hedeager.

According to Niels Lukman came a group of herulske kings returning to Sweden with his people in 512, and survived in the area until the Viking era and beyond in the early Middle Ages.

- The historical evidence for the emergence of the new royal families are supported by that revived monumental burial traditions that have been verified archaeologically of unprecedented discovery of burial mounds, which in Sweden Old Uppsala, Norwegian Borre and Lejre on Zealand, says Professor Lotte Hedeager.


HUN detected also how for example. gullbrakteatene produced in places like Gudme on Funen, was a development of Byzantine gullmedaljonger honor of Roman emperors, so that the Roman emperors were replaced by the Nordic king of gods, Odin.

- A new shamanistic practices were introduced. The largest groups of gold bracteates illustrates a shamanistic representation of soul journey: the head of a man disguised as a bird, rides on a creature that looks like a horse, but have horns and beards.


- It is my hypothesis that the Huns were the most important transformative component in Europe by Roman times. Historical sources, poetic narratives, iconography and animal art, as well as the amount of Roman gold, points to all the Huns, writes Lotte Hedeager in his new book.



*





The Eastern sojourn of German peoples and their subsequent return is clearly marked in futhark. Arild Hauge maintains a Web site on the subject of Futhark. He follows the conventional belief that runes were created about AD 100 to 200 among Goths or other Germanic tribes located in an area north of the Black Sea. He supposes that Futhark was stimulated by the model of the Greek and Latin alphabets, but Hauge links to Kjell Aartun who supposes that runes were one of many writing systems found in Asia Minor (Turkey-SB) as far back as 2000 DC from which the Greek and Latin alphabets were also developed. Also linked to Hauge's Web site is Turkish scholar Turgay Kurum (M.Turgay Kürüm-SB) who establishes a relationship between Futhark and Goktur, a script found on the Orhun Monuments in the Orhun River valley south of Lake Baykal in Central Asia.


Kurum has gone so far as to read the as yet undeciphered Klyver stone from Stanga, the Istaby stone from Blekinge, and the Mjbro stone from Uppland Sweden using the Gokturk style of reading characters. Rendered roughly in today's English, the Mjbro stone reads: May both of the dogs charge well, so that the sacred sky-spirit acknowledges their boldness. On this stone, under the inscription, there is a carving of a rider on his horse, holding up a round shield in his left hand while brandishing a sword in his right. There are two dogs running beside the horse. The runes on the Mojbro stone were being used as a phonetic alphabet with no association with the original Futhark meanings. 


Kurum supposes Germanic runes and Gokturk have both stemmed from a common ancestor in a very remote past. The Turkish language now also belongs to the Turkish-Altaic family rather than the Indo-European family, but Joseph Greenberg included them in his earlier Eurasian language family. The similarity between Futhark and Gokturk is so high that it is imposible to deny a close association. Before it was discovered in 1893 that the Orhun inscriptions represented a Turkish language, European scholars supposed that they represensted a Viking invasion from the West. All subsequent explanations have been unsatisfactory and the Orhun inscriptions are largely ignored today.


Greek myth preserves a memory of the German Heraclides that had moved to the region north of the Crimea after the impact of Typhon. We have seen the social intermeingling at the verge of forest and steppe throught the eyes of Heredotus who described the Germanic peoples, which he called the Budini, along with the Turkich Scythes, and the Sarmatians who comprised Scythian males and Finnish females called Amazons who spoke the language of Scythia, but not well according to Heredotus. There is no doubt that these Germanic, Finnish, Turkic peoples sat around each other's campfires, chewing the fat late into the night, chanting the epic stories, and singing of lost loves and civilizations....


In Norse tradition the Sky-Turks (Gokturks-SB), Scythians, and/or Sarmatians are remembered as the white elves of Alfheim who were skilled metalworkers. The king of the white elves of Alfheim was Freyr. These elves practiced the metalworking skills of relatives called the black dwarves of gnomes of Swartalfheim. These would appear to be the Turkic  trbies who lived in Eastern Anatolia in the valleys of the headwaters of the Tigris and the Euphrates Rivers. It was the same dwarfish forges that produced bronze thousands of years before that would now produce iron. And the Proto-Indo-European root that had produced *Eis meaning "ire" and "irate", would now come to stand for the sacred metal of the Age of Iraon following the cosmic impact of Typhon. When Odin returned from the East he would bring with him smelting and forging methods that involved the use of hardwood charcoal. Od in Turkish means "fire", odun means "firewood". Odin the Ygg was the "good young firewood".


After his return to the West, Odin would also learn things that he had forgotten from his blue-eyed, blond-haired Jotnar cousins who stayed in the Scandinavian highlands. From a Volva, Odin learned how to brew beer again, and he doubtless learned some of the ancient meanings of the runes. The word Yggdrasil, the Nordic Tree of Life, is a cognate with the Turkish words Yigac asil, meaning "noble main tree". This, like Tengri, was likely a contribution from Germanic to Turkic unless it is a case of convergent evolution with the roots coming from a common earlier ancestor in Eurasian. As we have seen Ygg comes from Ing.Yig, like Ing and Ygg, means "young" coming from the Eurasian root *Yeug of *Jeug, which has also given us the Tibetan Nge Jung meaning "to be born again", and the Chinese character Yong meaning "everlastin", "perpetual" and "forever".


The tree of life in Norse legend refers to the first male mrotal, Ask, who was fashioned from an ash tree. Two ash trees are actually involved in Norse tradition. The rowan or mountain ash, Sorbus aucuparia, gave us the Norse word runa meaning "charm", Swedish word ronn meaning "red" as in its red berries. Ash as in Asgard refers to the "center post" or "king post" provided by the true ash tree, Fraxinus excelsior. Neither of these ash trees occurs naturally in the East. In the West it would be the oleaginous true-ash-tree that would used to give the highest heat for the purpose of metalworking and would become the "noble main tree" of life for Odin leaving the rowan in the lurch, the icon of a failed religion.

We have proposed that the union of the twenty-two character Futhark symbols occured just before the Germanic sojourn to the East. The runes from Yr to Ing represent the ten runes of the older calender, Ing being Njorth. Njorth is associated with the beginning and the end of the calendar year. The runes from Feu to Jara represent the twelve-month zodiacal calendar, imported from Sumerian tradition. Jara is known as Freyr's rune. In Icelandic Freyr is called the year god and is associated with the beginning and the end of the calendar year. Freyr bore the title of Yngvi or Ingunar so he was Njorth for the new age. Herein we have the basis for the alphabetical symbol set of twenty-two characters. But the modern Futhark set contains twenty-four symbols rather than twenty-two. Turgay Kurum solves this riddle as well.


Turgay Kurum has read the oldest extant Futhark twenty-four character rune row from the ylver stone in stanga, Gotland. This is the order of the runes that we have shown above. He point sout the characters 22,23 and 24 if read from right to left - Ogal, Dag and Ing - give us Oding or Odin. Turgay Kurum suggests that the last two last characters, Ogal and Dag, were added at the beginning of the Iron Age with the return of Odin's people to the West. In other words, the modern Futhark set is Odin's signed and sealed symbol set that he and his people brought back to the West. Odin's Germanic Futhark also carried with it the rustic sibilance of the steppes peoples of Central Asia reflected in endings such as Uruz, Thurisaz, Tiwaz and Ingwaz that many modern renditions of Futhark still give them.



A Modern Theory of Language Evolution








"Northwest, particularly in Sweden, Norway and Denmark, are approximately 3500 stones. It will be right, if these findings, which is called Futhark, evaluate with Gokturk (Orkhun) inscriptions." 
İsmail Doğan (Göktürk Yazısı,Türkler cilt 3)













THE DIGGINGS IN ODEN'S HOWE, UPSALA 1846

These diggings were conducted by Riks Antiquary B.E.Hildebrand and Lieut-Colonel Stat, chiefly in the days of August-September 1846 and June 1847. The only printed notices thereon appeared at the time, chiefly from the pen of B.E.Hildebrand in the Upsala paper 'Correspondenten' Nos- 1846-1847

1. Correspondenten September 12-1846 - 
Diggings going on but prove more laborious than had been expected.

2. Correspondenten September 1846 - 
A boarded gallery 7 Swedish feet 5 inches high and 5 feet broad has been consturcted from the east side of the howe (Oden's Howe, the largest of the three so-called King-howes) towards the centre. After penetrating 68 feet (20 mt) a mighty wall of granite blocks was struck, probably a grave-chamber. During the digging have been found unburnt animal bones, bits of dark wood, charcoal, burnt bones, etc.Thus this was evidently a sepulchral mound. The name King-howes is evidently correct. Diggings have also been made in the smaller cairns near by, and although they have been opened before, burial-urns have been found, burnt human bones, bones of animals and birds, bits of iron and bronze,etc.

3. Correspondenten September 1846 -
The great wall has proved to be the edge of a mşghty chamber. Between 200 and 300 large granite blocks have been taken out. Some of them have traces of tooling. The gallery has been carried 16 Swedish feet through the stone mass, which lies on hard packed clay, over a layer of fine sand, resting on large stones above the natural soil. At the middle of the howe the grave-chamber is 9 feet above the level of the soil, 18 feet under the top of the howe. On the bed of clay under the great stones have been found an iron clinker 3 inches long, remains of pine poles partly burnt, a lock of hair chestnut coloured, etc. The numerous clusters of charcoal show that the dead had been burned on the layer of clay, and the bones have been collected in an urn not yet found. In oner of the neares samll howes have been found a quantity of burnt animal and human bones, two little-injured bronze brooches, a fragment of a golden ornament, etc.

4. Correspondenten June 23 1847 - 
The burial-urn has been found in the grave-chamber. Also have turned up bones of men, horses, dogs, a golden ornament delicately worked, a bone comb, bone buttons...

5. Correspondenten July 3 1847 - 
The gallery has been dreiven 4 feet farther, thereafter has been made a side gallery, 8,5 feet wide and 8 feet long, up to the burial-urn. This was found 3 inches under the soil, and was covered with a thin slab. It was 7 inches high 9 inches in diameter, filled with burnt bones, human and animal (horse, dog,etc.) ashes, charcoal (of needle and leaf trees), nails, copper ornaments, bone articles, a bird of bone.etc. In the mass of charcoal about were found bones, broken ornaments, bits of two golden bracteates,ets. Coins of King OScar were then placed in the urn, and everything restored as before.

Frey's Howe was opened and showed the same results.....page 526-527


In a smaller barrow close by were found fragments of a coarse, dark-coloured urn, a flint arrow-head, a samll piece of iron, part of a bridle-bit, and several horses' teeth ; .... page 12

It was surrounded by a circle of great stones, within which was the cairn, originally, probably, 40 or 50 feet high. All this has been removed to such an extent as to expose the kistvaen or dolmen in its centre. Its cap stone is 10 feet square and 2 feet thick, and is of limestone, as are its supports.

All the other monuments are composed of granite boulders. "Those who first opened it assert that they found nothing within but burnt wood and human bones. The half-calcined bones of horses and other animals were and are still found in this cairn in great quantities"....page 182

To return, however to King Hildetand. According to the saga, "After the battle the conqueror, Sigurd Ring, caused a search to be made for the body of his uncle. The body when found was washed and placed in the chaiot in which Harald had fought, and transported into the interior of a tumulus which Sigurd had caused to be raised. Harald's horse was then killed and buried in the mond with the saddle of Ring, so that the king might at pleasure proceed to Walhalla either in his chariot or on horseback. Ring then gave a great funeral feast, and invited all the nobles and warriors present to throw into the mound great rings and noble armour in honour of the king Harald. They then closed up the mound with care."

This mound still exits at Lethra's Harald, capital in Seeland....page 282

One of them is described by Mr.Feraud as surrounded by a circular enceinte, 12 metres, nearly 40 feet ,n diameter. The chamber of the dolmen measured 7 feet by 3 feet 6 inches. At the feet of the skeleton were the bones and teeth of a horse, and an iron bridle-bit.....page 404

In one tomb known as Kouloba, or Hill of Cinders, were found the remains of a chief, with his wife, their servants, and a horse. He wore a cap ornamented with gold, a gold enamelled necklace, and gold bracelets, and his sword was of iron.....page 446 - Rude Stone



DATA ON HORSE BURIALS ARE MORE SCANTY , BECAUSE THEIR REMAINS WERE NOT ALWAYS COLLECTED. AND SOMETIMES WERE NOT EVEN MENTIONED IN THE RECORD OF EXCAVATIONS....!!!

"KURGAN" , "HORSE BURIAL " "BABA" 
TURKISH CULTURE
JOURNAL OF EURASIAN STUDIES, October-December 2013















About, TURKISH "ALP" - NORDIC PEOPLE "ELF":
Old Scandinavian records inform that ancestors of the Scandinavian peoples had condensed contacts wth the region where ancient Turks used to live, and sometimes directly with the Turks. They contain very significant cultural elements. Besides, some ethnic contacts occured. Consequently, withnessing the very similarity of typecasting of heroes, which is one of the most outstanding cultural peculiarities, of the Scandinavian and Turanic realms is not very suprising. In addition, basic words of the two denominting heroes are strikingly similar to each other, and likely cognate.

Doç.Dr.Osman Karatay and Emre Aygün link : 
Osman Karatay other articles
Emre Aygün articles











Turgay Kürüm's web page:
TYRCKER - TYRKER - TURKER - TÜRKER - TÜRK+ER
Oseberg Kurgan with Horse and Knotted Tail

Yrd.Doç.Dr.Osman Karatay'dan
Old Scandinavian records inform that ancestors of the Scandinavi‐an peoples had condensed contacts with the region where ancient Turks used to live, and sometimes directly with the Turks. They con‐tain very significant cultural elements. Besides, some ethnic contacts occurred. Consequently, witnessing the very similarity of typecasting of heroes, which is one of the most outstanding cultural peculiarities, of the Scandinavian and Turanic realms is not very surprising. In addition, basic words of the two denominating heroes are strikingly similar to each other, and likely cognate.
II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi, 19-25 Nisan 2010, Çeşme. 








SB