kayı boyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kayı boyu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2016 Pazar

KAYI DAMGASI NASIL OLUŞMUŞ OLABİLİR?








Elam dönemine ait Çift Başlı Kartal (Grifon?!) kanatlarını ve kollarını açmış iki ceylan tutuyor. Duruş şekli IYI şeklini oluşturuyor. Aynı betimlemeleri, Çatalhöyük, Girit ve Mezopotamya anatanrıçalarında da görüyoruz. Truva'da da IVI tamgasına benzer mühürler Schliemann'ın kitabında mevcuttur. IYI veya IVI tamgaların KAYI boyuna ait olduğunu da biliyoruz.


Türkçe konuşan Kassitiler'in Etrüsklerle fiziki benzerliği yanısıra Etrüskler'de de IYI tamgası vardır. Firudin Ağasıoğlu ve Çingiz Garaşarlı "Jül Sezar Kayı boyundan" açıklamasını yapar. Hatta Mısır'da bulunan ve MÖ.3.yy-Etrüsklere ait olan "Zagreb Mumyası"nın üzerindeki yazıtta bile IYI tamgası rahatlıkla görülür.


Elamlar ile Hunların ilişkisi ...Türk liderlerinin adları her ikisinde görülüyor; Te'umman/Tu'umman - Tuman/Teoman gibi. Hun boylarından Ağaçeriler aynı zamanda İskit boyu olarak ta Heredot'un kitabında geçer. İskitler Makedonya'ya kadar inmişti ve belki de bu yüzden Makedon parasında IYI tamgası bulunuyor, ya da parası basılan kişi Kayı boyundan geliyor!


Bazı anatanrıçaların ellerinde yılan tuttuğunu görürüz. İskit boylarından olan Gelon Türkçe'de İlan boyudur. Antik dönemde İskitlere Ashuguzai denilir, bunu As ve Oğuz olarak ta ayrıştırabiliriz. Anadolu'nun batısında yaşamış ve de Asya'ya adını vermiş As Türkleri ile Oğuzların en büyük boylarından biri olan Kayı'nın milattan önceki dönemlerde iz bırakmamış olması mümkün değildir.


“Kıpçaklar” kitabında Sercan M.Ahincanov Kay/Qay- Kayı ve Yılan ilişkisini aşağıdaki gibi açıklar:

“Eski Rus vakayinamelerinde 'Kayepiçi' adında bir kabileden söz edilmektedir. Kelimenin yapısı son derece açık. K.G.Menges şöyle diyor:"bu kelime -'iç' yalın halinin çoğul şeklidir ve iki sözcükten oluşmaktadır. Sözcüğün ikinci kısmı opa/apo 'baba'dır. Birinci kısmı kabile adı Kay (Kaşgarlı'da) veya Marquart'ın okuyuşuna göre Qayı'dır… Don Kıpçaklarını hanlarının "Ejderha" - Kimak (Uran-Kay) halkından inme olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz."


Cengiz Alyılmaz’ın en son kitabında da tarihi MÖ.10binlere giden Gobustan’ın Kıpçak Türkleri ile bağlantısı varsa (basın), Firudin Ağasıoğlu’na göre Hakkari stelleri Kuman Türk beyliğine aitse ve birçok akademisyenimizin açıklamalarına göre de Anadolu’nun güneyi Mezopotamya’nın kuzeyi Subar Türklerinin yurduysa; ve Subar Türkleri de Kimmer, Bulgar* ve Hunların atasıysa; ve Kimmer-İskit- Hun boyları da Trakya ve Balkanlarda da bulunduysa; KAYI tamgalarını Balkanlarda, Trakya’da, Anadolu’da, Orta Doğu’da ve de Orta Asya’da görmemiz bizi şaşırtmamalıdır. 

Bu arada Bilgamış'ı da unutmayalım. İskitlerin atası olarak geçen Herkül ile benzer görevleri olan Bilgamış (Gılgamış değil!)'ta IYI gibi betimlenmiştir.







*Bulgar Türklerinden olan Kubrat Han'ın tamgası da IYI, ama Dulo boyunun tamgası farklıdır. Bugünkü Bulgarlar onu Tanrıça tamgası olarak adlandırmış, yanlıştır, gerçi Almanca bir kaynakta onun (IYI) Tengri olarak adlandırıldığı okumuştum. Her ne kadar Türk kültüründe Tengri tamgası farklı olsa da.

Araştırılması gereken bir konudur, çünkü antik dönem Resimleri (Somut) sonradan Tamgalara (Soyut) dönüşmüştür. Bu konuda da herkes hem fikirdir.


SB.



NOT: 
Bugünkü İran'ın Gilan (yani Yılan-Gelenos'taki gibi) eyaletindeki Marlik'te bulunan ve Elam dönemine ait olan Çift Başlı Kartal'ın ayakları sarmalanmış 2 yılana ya da DNA sarmalına benzer ki aynı betimleme Sincan'da bulunan Nüva ile Fuxi (Dişil ve Eril) betimlemesini hatırlatır. Çin kültürünün sembollerindendir. Tıpkı Prometheus gibi insanı yaratmış ve düşünme yetisini vermiş, yazıyı da öğretmiştir. (Resimleri Gelenos Türkleri linkinde)





Resim Schliemann'ın Truva kitabından



Bilgamış betimli yüzük - MÖ.1600 

(Yılan) Anatanrıça - Miken Dönemi/Girit


Ahameniş Dönemi- MÖ.400

Saka-Türk Tomris Hatun tarafından başı kesilerek öldürülen 
Büyük Kiros (Cyrus II) silindir mühür - MÖ.539




Azerbaycan 18.yy Halı detay



ilgili




IYI
OĞUZLARIN KAYI BOYU



28 Temmuz 2016 Perşembe

Osmanlı Kayı boyundan değildir.....










Osmanlı Kayı boyundan değildir.....
Kayı damgasını sonradan kullanmaya başlamışlardır.

" Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Timur'un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil'at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey'in Oğuzhan'ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları'nın Oğuzhan'dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım. " 







- Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi "Müslüman yalan söylemez" inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivâyeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna "textkritik" metodu denir.


Bir misal vereyim. Sözde Osman'a rüyasında dünya hâkimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazâde'de, Neşri bunu gerçek gibi kayd ederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir.


Osmanlı beyliğinin kesin biçimde Yalak-Ova savaşı sonucu kuruluşu meselesine gelince... 1302'de Osman Gazi'nin kazandığı Yalakova-koyunhisarı (Bapheus) Zaferi, Anonim Tevarih-Âli Osman'da uzun uzadıya anlatılıyor. Aşıkpaşazâde'de sadece iki cümle var, ayrıntısı yok. Bu önemli zaferin ayrıntılarını Osman Gazi'nın çağdaşı Bizanslı Georgios Pachymeres'in eserinde buluyoruz. Yalakova'da Osman Gazi'nin 5 bin kişilik bir kuvvetle Bizans kuvvetlerini denize döktüğünü yazıyor...


Bizans tarihçisi bu savaşı büyük bir zafer olarak tespit etmiş ve bundan sonra Osman'ın bayrağı altına Anadolu'dan gazilerin gelip katıldığını işaret etmiştir. Bu karşılaştırmalı olayı Girit'te bir sempozyumda bildirdim ve bu bildirim Yunanistan'da basıldı.


Türkiye'de İznik üzerinde bir kitap çıkarıldı, orada da neşredildi; bu makalede tüm kaynaklar gösterildi. Bırakın sıradan kimseleri tarihçiler bile bunu okumamış görünüyor. Osman Gazi'nin 1302'de tarih sahnesine çıkmış olduğunu, Bizanslı tarihcinin ifadesini esas olarak yazdım. Osmanlılarda hanedanın menşei hakkında başka bir teori vardır. Oğuznâme'de Türkler'in dip-atası Oğuz Han olarak kaydedilir. Sözde onun 6 oğlu olmuş. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz...Gün en büyük oğluymuş... Onun oğlu da Kayı...


Oğuz Destanı diyor ki, Hanlık Oğuz Han'dan sonra Gün Han'ın hakkıdır ve ondan sonra da bütün Türk kabileleri üzerinde egemenlik Gün Han'ın oğlu Kayı'ya aittir. Osmanlı hanedanı da işte bu Kayı Han'dan geliyor. Bu şecereyi, ikinci Murad zamanında 1440'lara doğru Yazıcızade ortaya atmıştır.


Yazıcızade diyor ki, Osman Gazi zamanında kabileler toplandı ve Oğuzhan'ın vasiyeti gereğince Kayı Han neslinden gelen Osman'ı han ilan ettiler... Osmanlı hanedanı Kayı Han neslindendir. Bu hikâye, 1440'larda ileri sürülmüştür. Yazıcızade neden bunu yazdı, açıklanması kolay. Timur, Osmanlılar'ı yendikten sonra Yıldırım Bayezid oğulları üzerinde egemenliğini kabul ettirmiştir.


Timur'un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil'at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey'in Oğuzhan'ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir.


Kayı menşei iddiası, Timuroğulları'nın Oğuzhan'dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım.


Gelelim bana yapılan itirazlara: 

Deniyor ki Osmanlı devleti Bilecik'in Söğüt kazasında kurulmuştur... Osman Gazi'nin kariyerinde, beylik yani bir devlet kuruluncaya kadar bir takım aşamalar vardır. Babası Ertuğrul gelip Söğüt'te yerleşiyor...


Bir aşiret olabilir ama bu beylik, bir devlet kurulması şeklinde yorumlanamaz. Osman 1288'de Eskişehir yakınında tepede Bizans tekfuru elindeki Karacahisar kalesini fethetti. Bazıları bunu Osmanlı beyliğinin kuruluş tarihi olarak yorumlayabilir. Ondan sonra Osman 1299'a doğru Eskişehir'den Bilecik'e kadar geniş bölgeyi fethetti.


Yenişehir sınırında Bizans'a karşı yerleşti ve akınlara başladı. Bunun tarihi 1299'dur. Bu söylediğim tarihlerin herhangi birini beyliğin, devletin kuruluşu olarak alabilirsiniz. Ama bu aşamalardan hiçbiri Bapheus zaferi gibi çağdaş bir kaynak tarafından tam tarihiyle teyit edilmemiştir. Ancak Osman'ın 27 Temmuz 1302'de Bizans ordusuna karşı kazandığı zafer çağdaş Pachymeres tarafından zikredilmiştir. Bu nedenle bir tarihçi olarak 27 Temmuz 1302 tarihini alıyorum.


Prof.Dr.Halil İNALCIK.








Soy kütüğü kimine göre Gök Han, kimine göre de Gün Han'dır.


Halil İnalcık'ın Devlet-i Aliyye kitabında: "Eskişehir Mogol valisi Caca oğlu Nureddîn Bey'in 1272 tarihli vakfiyesindeki köy adları, daha bu tarihten önce, Osmanlıların bu ilk yerleşme bölgesinde birçok Türkmen boyunun köyler kurduğunu göstermektedir. Bölgede Çepni, Bayat, Eymir, Avdan, Kayı/Oğuz/Türkmen boy adlarını taşıyan köyler buluyoruz." 


"Osman'la çağdaş olan tarihci Pachymeres'in Osman hakkında şu gözlemi ilginçtir: Uc bölgesinde Türkmenler arasında en atılgan, en enerjik akıncı önderi Osman'dır. Pachymeres, bölgede kendi başına hareket eden başka önderler olduğunu da (Osmanlı riviyetinde adı geçen Konur Alp, Akça Koca, Turgut Alp gibi) işaret eder. Bizanslı kronikci, Osmanlı rivayetlerinde olmayan bir başka önemli noktayı belirtir: Osman (Atmanes), Kastamonu (Paflaogonya) Uc emirleri Çoban-oğulları emrinde bir Uc savaşçısıdır."


SB * Çobanoğulları Kayı boyundandır. Açıklamalara göre diğer Uc Beyleri en çok galibiyet alan ve de Uc Beyi olan Osman'ın altında biraraya gelmiş. Bu da boyların karıştığını gösterir.


"Bapheus Savaşı Osman'a hanedan kurucusu bir bey ünü kazandırmış,, kendisinden sonra oğlu Orhan rakipsiz beylik tahtına geçmiştir. Böylece biz 27 Ternmuz 1302 tarihini Osmanlı hanedanının, dolayısiyle Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olarak kabul edebiliriz."


Halil İnalcık "Osman Beg" (Soy kütüğü hakkında varsayımlar) PDF:



SB * Çepni, yukarıda da belirtildiği gibi bu bölgede gösterilir, bu boydan da olabilir, ayrıca bu benim düşüncemdir. Çepnilerde gözü pek, cesur Alpler olarak tanınır. Sonuçta Gök Han soyundan. Aşağıdaki bilgi ile daha anlaşılır hale gelir. "Gök Alp nesliyim"


"Osman Bey, Karacahisar'ın fethinden sonra Dursun Fakih'i buraya kadı atar ve ondan kendi adına hutbe okumasını talep eder. Dönemin anlayışı içerisinde kendi adına hutbe okutmak bağımsızlık alameti sayıldığından Dursun Fakih Konya Selçuklu sultanından izin alınması gerektiğini ileri sürer. Bundan sonrasını Aşıkpaşazade'nin üslubuyla izleyelim: " Osman Gazi eyidür: "Bu şehri ben hod kendi kılıcım ile aldum. Bundan Sultanun ne dahli var kim andan izin alam. Ona Sultanlık veren Allah bana da dahı gazayile hanlık verdi" dedi. " Ve eger minneti şu sancağ ise ben hod dahı sancak götürüb kafirler ile uğraşdum" der. "Ve eger iderse kim ben Al-i Selçukum dirse ben hod Gök Alp nesliyim. Eğer bu vilayete be anlardan öndin geldim dirse Süleyman Şah anlardan hod öndin geldi."41 bu diyalog içerisinde dikkat etmemiz gereken isim işaretlediğimiz Gök Alp olmalıdır. Yukarıda da sözünü ettiğimiz üzere kayda göre bizzat Osman Bey kendisini Gök Alp'e nesli saymakta dolayısı ile kendisinin Kayı boyuna mensup olmadığını ortaya koymaktadır."

"Kayı boyu mensubiyeti konusunda bir birlik söz konusu değildir. "

Osmanlı Vekâyinamelerindeki Soykütükleri Hakkında Notlar
Yrd. Doç. Dr. Cezmi Karasu -link



SB* Yani bu kesindir diyebileceğimiz bir cevap yok. Bence Gök Han soyundan. Bu boylar hep birbirine karışmış zaten. Tartışmanın gereksiz olduğunu da düşünüyorum, sonuçta hepsi Oğuz'dur, Türk'tür. Yoksa, hepsi Türk olan ama batılılarca bu boyları "sözde etnik" olarak böldükleri yetmiyormuş gibi, (yabancıların asla anlayamadığı şey bu boy adlarıdır, hep farklı etnik zannederler :) ) biz de Çepni, Kayı, Peçenek, vs. gibi boy ve aşiret olarak mı böleceğiz? 


Saygılar.
SB

 Çepni = Cesur ve Bahadır (Yiğit) ?
"Kaşgarlı ve diğer bazı kaynaklar da cepni veya cebi şeklinde geçer. Etimolojisi karanlıktır.
Reşideddin 'Düşman gördüğünde hemen savaşır',
Ebülgazi ise 'Bahadır' olarak vermiştir.
Düşüncemize göre verilen bu anlamların,
boy adının esas kökü ve etimolojisiyle ilgisi yoktur.
Halk etimolojisi = 
Halk sözleri manalandırırken, kendi çağlarındaki köklere, eklere veya bize kadar gelmiş,
kaybolmuş sözlere bakarak mana veriyordu."
B.Ögel



EK:

Şahruh'un gölgesinde harekete geçen Akkoyunlu Kara Yülük, Osmanlı Padişahına, Şahruh'a bağlı Türkmen Beyliklerine zarar vermekten kaçınmasını söyler. Kara Yülük, Şahruh'a yazdığı ileri sürülen bir mektupta da , Karamanoğlu, İsfendiyaroğlu, Hamidoğlu, İzmiroğlu, Dulkadiroğlu gibi Türkmen Beyleriyle Bizans İmparatoru, Dulkadiroğlu gibi Tükmen Beyleriyle Bizans İmparatoru, Trabzon ve Gürcistan Meliklerinin kulluklarını sunmak için Şah'ı beklediklerini bildirir. Gerçekten gerek Hıristiyanlar, gerekse Türkmen Beyleri Osmanlı'ya karşı yeni bir Timur'un Anaolu seferinin özlemi içindedirler. Bu koşullarda Çelebi Mehmet, yanıtında son derece aşağıdan alır, Şahruh'a bağlılığını ve itaatini tekrarlar ve Karamanoğlu'na karşı hareketini "nefis müdafaası" diye açıklar. İkinci Murat, Timurlu'ya bağımlılık politikasını ölümüne kadar izler. 1435'te Şahruh'un Akkoyunlu'ya, Dulkadirli'ye, Karamanlı'ya ve Osmanlı'ya yolladığı kaftanı giyerek Şahruh'a bağlılığını yineler. Murat, Malatya ve Divriği'ye kadar Anadolu içine girmiş Mısır Memluk Sultanı'na karşı da benzeri bir yumuşaklığı sürdürür. Dedesi Yıldırım'ın hatasını işlemekten kaçınır.

İşte bu büyük güçlükler arasındadır ki, Osmanlılar , Oğuzlardan olduklarını, Oğuzların hem de önde gelen Kayı boyundan çıktıklarını anımsarlar. Paralarda Kayı boyunun damgası yer alır. Tarihçi Yazıcıoğlu'nun düzenlediği şecere, Osmanoğullarını Oğuz Han'a ve Nuh'un oğlu Yafes'e bağlar. Timurluların Cengiz Han'ına karşı Oğuz Han çıkarılır. Akkoyunlular'ın Oğuzlardan Bayındır soyuna karşılık Kayı soyu ileri sürülür. Wittek, bu Oğuzculuğa "ulusal romantizm" akımı diyor; aslında tehlikeli bir durumda aşiret savaşçılarını kazanmak ve Timurlular ile Akkoyunlulara karşı ideolojik bir meşruiyet savaşı vermek söz konusudur. Romantizm değil gerçeklik egemendir. (syf 175)

Akkoyunlular yine de bu savaşçı ve dağınık Türkmen boylarını bir araya getirerek aşiretlere dayalı bir devlet kurmayı başarırlar. Mogol İlhanlı geleneklerine dayanarak feodalleşme yolunda ilerlemeye koyurlurlar. Kur'anı Türkçe'ye çeviren ilk hükümdar olan Uzun Hasan, bu yolda hayli çaba gösterir. Trabzon Rum İmparatorluğu ile kız alarak akrabalık ve dostluk ilişkileri kurar ve henüz daha pek güçlü bulunmadığı bir dönemde kendini Timurlu'nun mirasçısı sayar. 1459 yılında İstanbul'a elçiler yollayarak Fatih'ten uzun süredir ödenmeyen haracın gönderilmesini, Trabzon Rum  İmparatorluğu'ndan haraç almaktan vazgeçilmesini ve Rum Prensesi karısının çeyizi olan Kayseri bölgesinin kendisine verilmesini ister.

Uzun Hasan giderek güçlenir. Doğu Anadolu ve İran'a egemen olur. Timurluların mirasçısı durumuna geçer. Bu niteliği ile Osmanlı'yı kendine bağımlı sayar. Oğuz Han soyundan geldiğini söyleyerek, bütün Türkmenlerin liderliğinde hak iddia eder. Bunun içindir ki Osmanlı tarihçileri de, Osmanoğulları'nın Oğuz Han'ın meşru miraasçısı Kayı soyundan geldiklerini, Osman'ın Türk töresine göre Türkmen Beylerince Han seçildiğini ve Anadolu'daki bütün Türkmenlerin meşru egemeni bulunduğunu iddiaya koyurlurlar.(*) Fakat daha önce Timur'a bağlanan Anadolu Türkmen beyleri, bu kez Uzun Hasan'a koşarlar. Karamanoğlu Pir Ahmet ve Kasım, Candaroğlu Kızıl Ahmet, Germiyanoğlu, Dulkadiroğlu Şah Ahmet, Rüstem ve Süleyman, İnaloğlu vb., gibi Anadolu Beyleri, Hasan'ın yanındadırlar. Özellikle Kızıl Ahmet, Timur gibi Uzun Hasan'ın da Osmanlı'ya dersini vermesini ister. Hasan'a sığınan Osmanlı ulemasından Titrek Sinan, Sıvas Beylerbeyi'ne "Timur'dan daha büyük" olan Hasan'a direnmenin boşluğunu yazar. Hasan'ı "gerek soy ve sop, gerek kişisel yetenek bakımından" Fatih'ten üstün tutar. (sayfa 181)


Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi

(*) Timur, bir mektubunda Yıldırım Bayezıt'a "Alelade bir gezici Türkmen soyundan geliyorsun, Anadolu halkı bunu biliyor" diye hakaret etmiştir.
Türk-Osmanlı Alem 1825 - 1832
Rijksmuseum - Amsterdam



İlgili






10 Haziran 2016 Cuma

Kayseri, Gaziantep ve Hatay'da Kayı Tamgası




Kayı boyu Tamgalı mezar taşları
One of Oghuz Turkish Tribe "Kayı", his symbol is IYI










KAYSERİ, BATTAL GAZİ CAMİİ VE KIRK KIZLAR TÜRBESİ 
Erol YURDAKUL-Mehmet ÇAYIRDAĞ

(IYI) Tamamen Oğuzlar'ın Kayı Boyuna ait bir damga olup, incelediğimiz binalarda sadece Battal Gâzi Camii'nde görülmüştür' (fot.20). Damga, Kayı Boyu'na mensup olan Osmanlılarda II. Murat'a ait bir bakır parada da kullanılmıştır.

(ÜÇGEN) Bu işaret Battal Camii'nden başka Niğde I. ve il. Türbede, Sungurbey Camii ve Hüdâvend Hatun Türbesi'nde, Sivas Ulu Camii'nde, Denizli Dinar arasındaki Çardak Han, Malatya Hekim Han, Aksaray Sultan Han, Sadeddin Han, Avanos Son Han, Pazar Hatun Han, Akdağmadeni Yozgat orasında bulunan Çınçınlı Sultan Han, Afyon İsaklı Han, Antalya Evdir Han, Kırkgöz Han ve Ahlat Abideleri'nde bulunmakta olup, Orhun ve Yenisey alfabelerinde ık, kı, k sesini veren harftir.


Kayseri Gıyasiye Medresesi, Şifahane, Karatay Hanı, Niğde Sungur Bey Camii, Çardak Han, Hekim Han, Ağzıkara Han, Horozlu Han, Hatun Han, Evdir Han, Alara Han, Erzurum Cunni Mağarası'nda, Ahlat Abideleri'nde debulunan bu işaret Kaşgarlı Mahmut ve Yazıcıoğlu'na göre Salur Boyu damgasıdır" (fot.l9).

Kayseri Hunat Camii, Yahyalı Seyid Ali Türbesi, Niğde II. ve III. Türbe, Sungurbey Camii, Alay Han Aksaray Sultan Han, Ağzıkara Han, Çiftlik Han, Hatun Han, Kırkgöz Han, Alara Han, Ahlat Abideleri'nde bulunan bu işaret Yazıcıoğlu ve Reşideddin'e göre Oğuzlar'ın Eymür Boyu'nun damgasıdır.

Bu damga Battal Gâzi Camii'nden başka Kayseri Gıyasiye Medresesi, Yoğun Burç, Ok Burcu, Ürgüp Sarıhan, Hunat Camii, Hacı Kılıç Camii, Babük Bey Köşkü, Pınarbaşı Öksüz Türbe, Niğde II. Türbe, Hekim Han, Alaaddin Camii, Sungurbey Camii, Amasya Torumtay Türbesi, Aksaray Sultan Han, Avanos Sarı Han ve Çiftlik Han'da bulunmakta olup, Kars civarında at damgası olarak ta kullanılmıştır. / devamı resimli pdf:





18.yy Azerbaycan Halısı - link

Erdebil - Azerbaycan - link











* * *


Yörük Mezarları
Youruks are Turks, it's a lifestyle, and not a different ethnic !
The term Yörük / Yürük is derived from the old Turkish verb "to walk, to march"  - yori (today=yürü).





Yörük Mezarları - İlören-Sivrihisar / Eskişehir


Edirne




Altai Turkish Stonestels 





ilgili





22 Mart 2016 Salı

İskit kralı Sariakos ve Sarıq/Sarıg - Sarkınet - Sarkel




SARIAKOS, İskit Kralı
y. MÖ.180-150 - Trakya
BAΣIΛEΩΣ ΣAΡIAKOY (BASILEOS SARIAKOY)
IYI TAMGALI

"BASILEOS"
"Türklərin tarixi yaddaşı oyanır ! Qədimdə boy, budun, el başçılarına Elbəy, Elbaşı (Elbası) da deyərdilər. Yunanlar türklərdən eşitdiyi el-bası sanını alıb bas-il (eus) kimi işlədirdi."
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu





SARI= Sarışın, Beyaz, Özbek Türkçesinde Sarıq, Orhon yazıtlarında Sarığ/Sarıg ; AK= Beyaz,Asil.



"Kür boyundaki en eski TÜRK şehirlerinden bu SARKİNE/SARKİNET (Sarıkınyurdu) adında, Bulgar-Kıpçak boy-oymak adlarındaki (Suvar'ın, Sub'ın, Bar'ın, Tab'ın, Şır'ın gibi urug ve boy, oymakların adlarında görülen) "ın" soneki almış "SARIK" adındaki boyu görmek mümkündür. 

Bugün Türkistan'da Kırgız oymağı "SARIG", Horasan'da Türkmen boyu "SARIK" ile, eski SAKA boyu "SARUK"un varlığı biliniyor. (A.Zeki V.Togan, Türkili/Türkistan ve Yakın Tarihi,1942-1947, İstanbul,s.71,73,87 h.,233-234). 

Kartvelolog (Gürciyatçı) M.Brosset, adı geçen eserin "Table des Matieres'inde (s.XXXIV), haklı olarak SARKİNE/SARKİNET için, "Türk Orbelyanlar tarafından yapılan kale" demektedir. Khazarlar'ın Tın/Don ırmağı ortasındaki son başkentlerinden "SARK-EL"e Ruslarca "Bela-Veza" (Ak/Akça Kale) (Akdes N.Kurat, Peçenek Tarihi,s.27,90) ve Araplarca El-Bayda (Akça/Beyaz) diye tercümesinin adını vermeleri "SARK" (sarık) sözünün Khazar türkçesinde "AK, AKÇA" anlamına geldiğini gösterse gerektir."

Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu
KIPÇAKLAR
Türk Tarih Kurumu,1992


SARKİNET GÖLÜ - YUSUFELİ / ARTVİN



Ortak Türkçe sarıg ~ sarık ~ sarıh > sarıh (~ sar) ‘sarı’, ‘soluk’, ‘sarı kızıl’, ‘sarışın’, ‘kızıl doru’ (at hakkında); ‘yumurtanın sarısı’, ‘safra’, ‘sarılık’ kelimesi; Çuv. sară ‘sarı’; şura, şora, şur, şor ‘beyaz’; Moğ. şar, Buryat. şara ‘sarı’, ‘sarışın’, ‘benekli (at)’ demektir.

Türk lehçelerinde sarıg, sarık, sarıh, sarı kelimesi de çok yaygın kullanılmaktadır:

1) Etnonimlerde: 

Sarı-Ķıpçaķ, Sarı-Uygur, Sarık (Türkmen kabilesi), Sarıhlar (Sagay kemiği); Altı Sarı, Ceti Sarı (Kırgız soyları). vb.

N. A. Aristov’un, etnonimlerin içinde yer alan sarı ‘kızıl sarı’, ‘sarışın’ kelimesinin Türklerin Dinlinlerle karıştığına işaret etmektedir diye bir tahmini vardır. “Saru kemiği (Bugularda serikey); yani sarı - Yenisey Kırgızlarda esas soyları teşkil eden kemiktir (ceti sarı, altı sarı). Aynı zamanda bütün Türk kavimleri tarafından kutsal sayıl-maktaydı, çünkü bu durum Türklerin Dinlinlerle yoğun karışımını göstermektedir”

2) Toponimlerde: Sarıagaç, Sarıkamış vb.

Volga nehrinde ünlü kent olan Saratov kentinin adı genelde Türkçe sarı taw ‘sarı ya da beyaz dağ’ kelimesine dayandırılırdı.. K. Menges’in görüşüne göre bu kabul edilemez. Çünkü buna iki delil engeldir: 

a) Rusçada orta hecede vurgunun bulunması – Sarátov, 

b) Sarı kelimesindeki /ı/ sesinin /a/ sesine dönüşmesi için herhangi bir fonetik sebebin olmayışıdır. Menges bu yer adını, Farsça sar ‘baş’, ‘başlangıç’ kelimesiyle açıklamıştır.

Ancak Saratov yer adının ilk unsuru Çuvaş Türkçesinde sară ‘sarı’ olduğunu düşünürsek, Menges’in itirazı kesinlikle geçersiz olur.

Eski zamanlarda bazı Türk lehçelerinde, örneğin Hazar Türkçesinde, belki de Bul-gar Türkçesinde de, sarı(g) kelimesi, sar biçiminde ‘beyaz’ anlamına geliyordu (aynı çağdaş Çuvaş Türkçesinde olduğu gibi, yukarıda bkz.). 

Hazar kalesinin adı da bunu kanıtlamaktadır: Sarkel < sar + kel (< Orta Farsça gil ‘ev’; Karşılaştırınız: Çuvaş Türkçesinde kil ‘ev’ demektir). “Kazar (yani; Hazar) dilinde Sarkel, Belgorod (Beyaz Kent) ile aynı anlamdadır”. 

Konstantin Bagryanorodnıy, Sarkel kelimesini Yunanca Aspron hospition ‘beyaz ev’ olarak tercüme etmiştir. Arapların coğrafi kaynaklarında bu kale, al-Beyda ‘Beyaz’, Rus vakanüvislerinde Belaya Veja; yani ‘Beyaz Kale’ olarak adlandı-rılmıştır. “… Don nehri kıyılarındaki eski Hazar kalesinin adı Sarkel (Beyaz Kale, We-isses Haus) Çuvaş Türkçesinde şura, şora ‘beyaz’… ve kil ‘ev’ kelimeleri ile anlatılmak-tadır; yani şir kil, şor kil ‘beyaz ev’”demektir.




"The grand fortress of Sarkel, located near the Don River, was built in the 830s by a joint team of Greek and Khazar architects. Its Turkic name, sar-kel, means "White Fortress", and was named this because the fortress' bricks were made of white limestone. Some of the bricks from the Sarkel site were decorated with Turkic tamgas (tribe symbols) 
or images of horses and armored riders." 
by Kevin Brook (more)



Sarkel kalesi, Hazarlar tarafından batı yönünden gelen düşmanlara karşı savunmak ve Hazarların batı ve kuzey-batı topraklarında zayıflamış pozisyonlarını kuvvetlen-dirmek için inşa edilmiştir.

Hazar devletinin başkenti, Volga nehrinin aşağı kesimlerinde yerleşen İtil şehri idi. Türkler bu şehre İtil ~ İdil ~ İdel ~ Etil ~ Edil ~ Atıl ‘büyük nehir’ derlerdi. İtil şehrinin üç (başka verilere göre iki) bölgesinden biri Saraşen ~ Sargış ~ Sarıgşın ~ Sarıgsin diye adlandırılırdı, “bu adın Arapça eşdeğeri al-Beyda - Beyaz (kent) olabilir”. İtil şehrinin bir bölgesinin adı iki kelimeden oluşmuştur 

(karşılaştırınız: Sar-kel): sar ‘beyaz’ + kü-çültme eki (-şen, -gış, -şın, -sin); yani ‘bembeyaz’ anlamına geliyor (karşılaştırınız: Arapça al-Beyda), bu da bize İtil kentinin bu bölgesinin batı tarafında yerleştiğini düşündürüyor.

Bütün bu söylenenlerden anlaşılıyor ki, aķ ve sar(ı) ‘beyaz’ kelimeleri kozmogonik kullanımda ‘batı (batıdaki)’ anlamında kullanılmaktadır.

O. Pritsak, Runik abidelerde geçen türk sir bodun kavim adını, “Die Weissen - d. h. die West-Türken)”; yani Beyaz veya Batıdaki Türkler olarak tercüme etmiştir. Bu açık-lama muhtemelen sar = sar ‘beyaz’  tahminine dayanmaktadır.

Sarıg Yugur (< Uygur) etnonimi içerisindeki sarı(g) kelimesi, aynı onun Moğolca eşdeğeri olan şira (Şira Yugur) gibi Çuvaş Türkçesi Şură, Şora ile karşılaştırmak gerekir, çünkü kuvvetli bir tahmine göre, Sarıg Yugurlar, Çuvaş Türkçesine yakın olan Türk dilini konuşuyorlardı ve Çin’in kuzey-batısında ikamet ediyorlardı (en azından XI. yy. itibaren), buna göre Sarıg Yugur etnonimi, “batıda yaşayan Uygurlar” anlamına gelebilir.

Çin kaynakları Sarıg Yugurları, “Sarışın Uygurlar” (sarıg kelimesinin en yaygın an-lamına istinaden) diye adlandırıyorlardı. Bu Rasonyi’ye göre onların damarlarında Hint-Germen kanının, Toharların kanının akmasıyla anlatılabilir; N. A. Aristov’un görüşü ile karşılaştırınız

Sarı kelimesi coğrafya adlarında da görülmektedir: Sarı ķum - Mahaçkale (Dağıs-tan) yakınındaki barkan kumlar; Sarı işikotrau - güney yönünden Balhaş gölüyle bitişen barkan kumlar; karşılaştırınız: aķ ķum.

Kazakistan yer adları araştırıcısı Ye. Koyçubayev, Kazak yer adlarındaki sar, sarı kelimesini ‘geniş’, ‘engin’, ‘ferah’ anlamlarıyla açıklamaktadır. Bilinen Türkçe söz-lüklerde bu anlam kaydedilmemiştir, oysa sarı dala tamlaması Budagov’da (I, 686) ‘uç-suz bucaksız bozkır’, Radloff’ta ‘kuru (susuz) bozkır’ (Radloff, IV, 319), Kırgız. sarı ta-laa ‘ıssız bozkır’, ‘çöl’ (Yudahin, 694); karşılaştırınız: sarı talaa 1) ‘sararmış bozkır’, 2) ‘sonbahar bozkırı’ (Yudahin, 637) olarak kayıtlıdır.

Bu kelime “büyük” anlamıyla Kırgız Türkçesinde sarı jol ‘büyük yük ya da büyük-baş hayvan geçirme yolu’ tamlamasında geçmektedir (ķara jol ‘tekerlekli araç yolu’ ise farklıdır) ; karşılaştırınız: mizdey sarı talaa ‘dümdüz ve geniş bozkır’; karşılaştırınız: Kırg. sarı şamal ‘soğuk rüzgar’ (belki de batı rüzgarıdır?!); Kazak. sarı ayaz ‘şiddetli soğuk’.


TÜRK LEHÇELERİNDE RENK ADLARININ SEMANTİĞİ* PDF
Andrey Nikolayeviç KONONOV **
(Çev. Reshide ADZHUMEROVA- Emine ATMACA)
Gazi Türkiyat, Güz 2015/17: 185-204

*Bu yazı, 1975 yılında Tyurkologiçeskiy Sbornik (Türkoloji Koleksiyonu) (Moskova, 1978, s. 159-179) adlı kitaptan alınmıştır.

**Andrey Nikolayeviç Kononov (27 Ekim 1906, Sankt Petersburg, Rusya - 30 Ekim 1986, Leningrad, Rusya, SSCB) Rus dil bilimci, Türkolog, SSCB Bilimler Akademisi üyesidir. 1930 yılında Leningrad Şarkiyat Enstitüsü (LŞE) Türkçe Bölümü'nü bitirdi. Barthold, Bertels, Dmitriyev, Malov, Samoyloviç gibi büyük Türkologlardan ders aldı. 1932-1938 yıllarında Türk dili dersleri verdi, 1933-1936 yılları arasında LŞE'de yüksek lisans yaptı. 1934-1981 yılları arasında Leningrad Devlet Üniversi-tesi (LDÜ) Şarkiyat Fakültesi Türk Filolojisi Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. 1949-1972 yılları arasında aynı bölümde Bölüm Başkanlığı'nı yürüttü. 1938 yılından hayatının sonunda kadar SSCB Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Leningrad Şubesi'nde çalıştı.





SARİAKOS, King of Scythia. 
ca 180-150 BC - Trace
Head of Herakles right, wearing lion's skin headdress; 
BAΣIΛEΩΣ ΣAΡIAKOY (BASILEOS SARIAKOY)
Bow, quiver and grain ear.

SARİAKOS, King of Scythia. ca 180-150 BC. 
Diademed head of bearded Sariakos
BAΣI [BASI (Başı)] ΣAΡI (SARI)

"Sarı" = Turkish of etymology, means Yellow/also use for Blond=Sarışın; Sarıq (still in Uzbek Turkish) Sarığ/Sarıg (in Orkhun insription); "Ak" = White, noble

Sariakos = Sari+ak ; or ; Sariag = White/Blond Noble
and +os is just additional in Greek.

Basi = Başı (Head in Tr. used here as a title "Head of his people")
monogramm IYI between quiver and grain-ear.

ONE OF THE OGHUZ (TURKISH) TRIBE SYMBOL


Of course they can not explain the words, because they don't look into Turkish language!



Turkish Tamga



The Kayi tribe tamga on a tombstone in Shahidgah in Sheikh Safi al-Din Khānegāh and Shrine Ensemble - Ardabil, Azerbaijan







21 Mart 2016 Pazartesi

Karaçay Malkar Türkleri'nde Sülale Damgaları





Karaçay-Malkar Türklerinde sülale damgaları (KM,tukum tamğa) eski sosyal ve iktisadi hayatta büyük önem taşıması dolayısıyla maddi kültürün en öenmli unsurlarından birini teşkil etmektedir. Herhangi bir malın veya mülkün kime ait olduğunu göstermesi bakımından bu damgalar bilhassa iktisadi hayatta büyük vazife görmüştür. Sosyal hayatta ise, damga sahibi olan bir sülale, aynı zamanda yüksek statüye sahip bir sülale olarak sayılmıştır.


Karaçay-Malkar Türklerinde sülale damgalarının genellikle at, sığır, koç ve koyun gibi hayvanlarda, mezar taşlarında, kamalarda, giyim ve ziynet eşyalarında, evlerin kapı ve duvarlarında, mutfak eşyalarında, halı ve kilim, keçe gibi ev eşyalarında, at koşum takımlarında vs. kullanıldığı görülmektedir.


Eskiden Karaçay-Malkar Türklerinde bahar mevsiminde koç,koyun, kuzu ve oğlak gibi küçükbaş hayvanlara daha ziyade en konulurdu. Bu enler, hayvanların kulaklarına ve yanaklarına konulurdu. Sığır cinsi büyükbaş hayvanlara ve atlara ise damga vurulurdu. Bu damgalar genellikle bu hayvanların sağrısına vurulurdu.


Karaçay-Malkar Türklerinde damgalanacak hayvanlar önce çalı çırpıdan inşa edilen "çalman" adlı ağıllarda toplanırdı. Daha sonra hayvanlar burada bağlandıktan sonra, sülalenin damgasını taşıyan sağrısına basılırdı. Karaçay-Malkar Türklerinde atlar genellikle iki yaşını doldurduktan sonra damgalanırdı. Damgalama işi sona erdikten sonra orada bu vesileyle dualar edilir, kurbanlar kesilir, ziyafet verilir ve  büyük bir şölen tertip edilirdi.


Günümüz Türk şivelerinde genel olarak "damga" ve "tamğa" (<ET.tamqa-tam?a) şeklinde telaffuz edilen bu kelime herhangi bir şey üzerine vurulan "işaret, im, en, alamet, simge, sembol, arma" anlamlarını taşımaktadır. Damga kelimesi Eski Türkçede "damlamak" ve "yakmak" şeklinde iki farklı anlamda kullanılan "tam-" fiilinin ikinci anlamı olan "yakmak" fiilinden türemiştir. Fakat, Eski Türkçedeki "yakmak" anlamında kullanılan "tam-" fiilinin Sogdca "tamw" (>ET.tamu=cehennem, ateş) kelimesiyle bir ilgisi olduğu kuvvetli bir ihtimalir. Sogdca kökenli bu kelime Eski Türkçede "tamu" (cehennem, ateş) ve "tam(u)-" (ateşlemek, yakmak) şeklinde hem isim ve hem de fiil şeklinde kullanılmaktadır. Örn. "tam-" (yakmak, yanmak, tutuşmak), "tamıt-" (yarmak, parlatmak), "tamtur" (yaktırmak, tutuşturmak, parlatmak), "tamız-" (yakmak, tutuşturmak) vs. Eski Türkçede "yakmak" anlamına gelen "tam(u)-" şeklindeki fiil yapısı, günümüz Karaçay-Malkar Türkçesinde "tamız-" şeklini korumuştur. Örn. "ot tamız-" (ateş yakmak).


Damga kelimesi ise "tam(u)-" fiili ile fiilden isim yapan "-qa/ga" ekinin birleşmesinden teşekkül etmiştir. Örn. tam(u)-qa > tamqa - tam?a = yanmış, yakılmış, yanan, yakılan, vs.


Damgalama işinin demirden yapılan damga aletinin ateşte kızdırılarak hayvanlara tatbik edilmesi dolayısıyla şekil ve anlam bakımından bir uygunluk mevcuttur.


Pek çok Türkoloğun da belirttiği üzere Eski Türk alfabesinde (Köktürk, Uygur, vd.) harflerin Eski Türklerin kullandığı maddi kültür unsurlarına şekil olarak çok benzediği malumdur. Mesela "ok" şeklindeki harf "oq, uq, qo, qu" , "yay" şeklindeki harf "ya, ay" , "ev" şeklindeki harf "eb", "süngü" şeklindeki harf "s" ve "at" şeklindeki harf "at" ses öbeklerini karşılamaktadır.





Tarihi belgelerden her Türk boyunun bir "ongun"u olduğu bilinmektedr. Bu ongunlar genellikle kendisinden türediğine inanılan "kurt, kaplan, dağ keçisi, koç, geyik, boğa, at, kartal, şahin, doğan" gibi hayvanların şeklini karakterize eden motiflerdir. Bunun dışında "Güneş" ve "Hayat Ağacı" gibi motifler de Eski Türk damgalarına kaynaklık etmişlerdir.


Bu motiflerden birkaçını anlam ve önemi bakımından biraz bahsetmekte fayda vardır. Köktürk öncesi ve sonrası Türk kitabelerinin, kaya üstü tasvirlerin pek çoğunda bulunan ve Türk Dünyasının en eski ve ortak motiflerinden biri olan "dağ keçisi" damgası, özgürlüğü, bağımsızlığı, kararlılığı, cesareti, asaleti, uyanıklığı, çevikliği, en erişilmez yerlere bile erişebilirliği sembolize etmektedir.


Dağ keçisi motifi aynı zamanda Eski Türk kültüründe Gök Tanrı'nın yer yüzündeki temsilcisi olan Türk Kağanını simgelemektedir.


Eski Türk dönemlerine ait kurganlarda, mezarlarda, dikili taşlarda, yazıtlarda, kayalarda, heykellerde, taşbabalarda Kağanı temsilen veya Kağana bağlılığı belirtmek için Dağ Keçisi damgasına yer verilmiştir.




Moğol bilim adamı Mannay-Öol, Köktürk hanedanı "A-shih-na" (Aşina) sülalesinin damgası olan "Dağ Keçisi" motifinin kökeninin MÖ.8.yüzyıla kadar gittiğini söylemektedir.


Anadolu'nun Tapusu-SB
"Dağ Keçisi"




Karaçay-Malkar Türkçesinde "cugutur" adı verilen dağ keçisi, KM-Türklerinin eski kültüründe çok önemli bir yere sahiptir. Mesela, geyik ve geyik cinsinden yabani hayvanların koruyucusu olduğuna inanılan "Apsan" adlı ilah, KM-Türkleri tarafından "dağ keçisi" suretinde tasavvur edilmiştir. Bu yüzden de dağ keçisi KM-Türklerinde daima kutsal bir hayvan olarak sayılmıştır. 


Karaçay-Malkar Türklerinde böylesine kutsal sayılan bir hayvanın elbette maddi kültüre de yansıması tabiidir. Mesela, KM-Türklerinin dört büyük "tin ata"sından (soy atası) biri olan "Adurhay" ile yine KM-Türklerinin köklü sülalerinden olan "Aci", "Batça", "Bayramkul", "Biykan", "Camankul", "Caraştı", "Erikgen", "Gilastan", "Gurtu", "Guze", "Kulça", "Laypan", "Magomethan", "Orus", "Tambiy" ve "Zagoştok" adlı sülalerin damgaları Dağ Keçisi motifi şeklindedir.





Dağ keçisi motifinden başka Eski Türk damgaları arasında farklı üsluplarla, "koyun", "koç" ve "koç başı" motifine çok sık rastlanılmaktadır. Hunlar'da tanrılara kurban edilen hayvanların arasında en makbul olanı "koç" idi. Yine, Köktürkler'de en önemli kurban hayvanı olarak at ve koç kullanılmaktaydı. Bunlardan koçun daha ziyade toprağın bereketli ürün vermesi için kurban edildiği sanılmaktadır. Kazak Türklerinde "koç" motifi bağımsızlığın ve yiğitliğin simgesidir. Eski Kazak Türklerinde savaşçılar göğüslerinde ve ellerindeki kalkanlarda koç motifi taşırlardı.


KM-Türklerinde sülale damgası olarak "koç" ve "koç başı" motifinin çokça kullanıldığını görmekteyiz. Mesela KM-Türklerinin dört büyük "tin-ata"sından (soy atası) biri olan "Navruz" ile yine KM-Türklerinin köklü sülalelerinden olan "Abay", "Abayhan", "Aliy", "Aydabol", "Bayçora", "Botaş", "Dekkuş", "Duda", "Haçir", "Hubiy", "Kelemet", "Koba", "Koçkar", "Kuday", "Küçük", "Orusbiy", "Ozaruk", "Sarı", "Sılpagar", "Süyünç" ve "Şakman" adlı sülalerin damgaları koç ve koç başı motifi şeklindedir.





Kırım Türklerinin bayrağında bildiğimiz "üç dişli tarak" motifi de Eski Türklerde en çok kullanılan damgalar arasında yer almaktadır. 


Bir efsaneye göre Eski Türkler zamanında "Yıldız Han" adında bir hükümdar varmış. Yıldız Hanı'ın "Alanku" adındaki torununun üç çocuğu olmuş. Eski Türklerin tümü bu üç çocuğun idaresine girmişler. Bu üç hükümdar kendilerine üzerinde üç dişli tarak şeklinde bir motifin yer aldığı bir bayrak teşkil etmişler. İşte bu tarak motifindeki üç diş, bu üç hükümdarı temsil etmektedir.



Kırım Bayrağı
ve
Pazırık Kurganından çıkan "Üç Dişli Tarak"
(Acaba yukarıdaki "Üç Dişli Tarak" hikayesi, Heredot'un İskitlerin atası saydığı Erkle veya Targitay'ın üç çocuğu ile de ilgili olabilir mi? Pazırık'tan çıkan disk bunu mu anlatıyor? - SB)




Bu üç dişli tarak motifinin KM-Türklerinde sülale damgası olarak çokça kullanıldığı görülmektedir. Mesela KM-Türklerinin dört büyük "tin-ata"sından (soy atası) biri olan "Tram" ile yine KM-Türklerinin köklü sülalerinden olan "Abay", "Aydabol", "Begatır", "Biy", "Bolat", "Caraştı", "Cukka", "Efendi", "Karabaş", "Köçcruk", "Misak", "Orusbiy" ve "Süyünç" adlı sülalerin damgaları üç dişli tarak motifi şeklindedir.





Uzun ve zahmetli bir çalışma sonucunda, değişik yazılı kaynaklardan derlenerek bir araya getirilen Karaçay-Malkar Türklerine ait sülale damgaları aşağıda şema halinde ve Türkiye Türkçesinin alfabetik sırasına göre verilmiştir. Bir sülalenin hanesinde birden fazla damganın olması, kaynaklar arasındaki farklılıktan veyahut zamanla genişleyen bir sülalenin alt kollara ayrılmış olmasından kaynaklanmaktadır.


Bazı köklü sülalelerin damgalarının bu çalışmada yer almamış olması ise bu sülalelerin damgalarına ulaşılamamaktan kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada yer alan damgalar yazılı kaynaklar esas tutularak hazırlanmıştır. Bir takım şahıslar tarafından kendi sülalerine ait olduğu iddia edilerek verilen damga ve motif şekillerine itibar edilmemiştir.


Bunun dışında KM-Türklerinin özünü teşkil eden "Adurhay", "Budyan", "Navruz" ve "Tran" gibi soy atalarının (KM,tin atala) adlarıyla oluşturulan klanlara (KM, tukum kavumla) mensup sülalerin bir kısmının damgalarının bu çalışmada yer almadığı dikkat çekebilir. Bunun sebebi herhalde bu sülalelerin kendileri için başka bir damga teşkil etmeyip, doğrudan bağlı oldukları soy atası veya klanın damgasını kullanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Çünkü bir soy atası veya bir klanın damgası aynı zamanda o soy atasına veya klana mensup her sülalenin damgası sayılmaktadır. KM-Türklerinde hangi soy atasına veya klana, hangi sülalelerin mensup olduğu ise başka bir çalışma konusudur. Bu konu uzunca bir yer tutacağından bu çalışmada bu bahse yer verilmemiştir.


Bu çalışmada sülale adlarının yazımında "?" (arka damak ğ) , "x" (arka damak hırıltılı h), "q" (arka damak k), "n" veya "?" (nazal n), "w" (çift dudak v) şeklinde transkripsiyon harfleri kullanılmamıştır.


Kesin bir dil kuralı olmamakla birlikte KM-Türkçesinin Çegem, Holam ve Bızıngı ağızlarında kelime başında "c" sesi yerine "j" sesi telaffuz edilmektedir. Fakat bu çalışmada "c" ve "j" seslerinin ortaklığının sağlanması için "j" sesiyle başlayan sülale adları "c" harfiyle yazılarak "c" hanesine dahil edilmiştir.


KM-Türkçesinin daha çok Yukarı Malkar-Çerek ağzında telaffuz edilen "ts" (?) ve "dz" (??) sesleriyle başlayan sülale adları "ç" (<ts) ve "z" (<dz) hanelerine dail edilmiştir. Fakat kelime başındaki "ts" ve "dz" harfleri değiştirilmemiştir. Aslında sızıcı "dz" harfleriyle başlayan sülale adlarının "c" hanesine dahil edilmesi gerekirdi. Çünkü Yukarı Malkar-Çerek ağzında telaffuz edilen sızıcı "dz" sesi KM-Türkçesinin diğer ağızlarında "c" ve "j" sesine tekabül etmektedir. Fakat, günümüzde sızıcı "dz" sesinin telaffuzu "z" sesine çok yaklamış, hatta "z" sesiyle aynı şekilde telaffuz edilir hale gelmiştir. Bu yüzden sızıcı "dz" harfiyle başlayan sülale adları, "z" harfiyle başlayan sülale adlarının yazıldığı haneye dahil edilmiştir.



Adilhan Adiloğlu