suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suriye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Eylül 2024 Cumartesi

Baybars, Bundukdar

Blown and tooled, with fired enamels and gold, height 19 cm

Egypt or Syria, late 13th - early 14th century AD


Enamelled glass stand featuring a #Mamluk princely blazon of courtly office (bow and two arrows, for a "bunduqdar", or Keeper of the Bow), with Chinese-style lotuses and phoenixes and bands with processions of real and mythical quadrupeds.

The Al-Sabah Collection


* Bunduqdar - Bundukdar was used by the Mamluk - #Kipchak #Turks as a title.

- Baybars I (1223-1277), full name; el-Melikü’z-Zâhir Rüknüddîn es-Sâlihî el-Bundukdârî, was the kağan (kaghan) of the Mamluk Turkish State, which was called as "Dawlat al-Turk (State of Turk)" or as "Dawlat al-Turkiyya (Turkish State)", who ruled (1260-77) in Egypt and Syria. So, the two arrows means = Keeper of Two Lands. And Turkish male name Baybars means "bay  -rich person, noble, sir" , "pars/bars - leopard, panther".




SB


#ArtofTurks

#art

#Turks


PS: A note to Mr. Alami;
It may be the Fatimid period, but it's a Mamluk, i.e. Kipchak-Turk Art. Even the "cup" (the Kipchak Tamga-sign) on it says "I'm Turk", along with "Art of the Steppes."



Example: Mamluk Armor with the "cup" tamga, 1428/43




15 Temmuz 2024 Pazartesi

Suriye, Türk Tamgasıyla Kurganlar

 

Suriye - Humus Bölgesinde Kurganlar, Taşbabalar/Balballar ve Türk Tamgası

Hirbet Gazi (Khirbat Ghazi)

"Megalitik mezarlar, kuzeybatıdaki dağlık bölgeler ve Bouqia Havzası dışında, araştırma alanının tamamına yayılmıştır. Megalitler, anıtların yapımında kullanılan bazaltik kayaların araştırma alanında çok belirgin olduğu, deniz seviyesinden 500 ila 600 m yükseklikteki bazaltik düzlükte ve çevresindeki tepelerde bulunmaktadır...

Asi Nehri yakınlarındaki geniş mezarlık alanında anıtların yoğunluğu oldukça yüksektir. Örneğin, Humus Gölü kıyısındaki Hirbet-Gazi köyü yakınlarındaki 1 km2'lik küçük bir alanda, %16'sında mezar odası bulunan 721 tümülüs belgeledik. Bu alanın bir bölümünün (0,5 km2) ayrıntılı topografyasını çıkardık ve burada 378 anıt bulduk. benzer yoğunluklar Humus (Kattina) Gölü yakınındaki diğer alanlarda da gözlemlenebilir. Humus şehrinin kuzeybatısında yer alan ve çok iyi korunmamış bir bölgenin 6 km2'lik bir alanında 972 tümülüs tespit ettik. Megalitlerin envanteri halen devam etmekle birlikte, Asi Nehri'nin batısındaki mezarlık alanında halen yaklaşık 5000 anıtın mevcut olduğunu tahmin edebiliriz. Bunların büyük bir kısmının modern gelişimin bir sonucu olarak ortadan kaybolduğunu varsayıyoruz...

Kazıda ortaya çıkarılan arkeolojik malzemeler ve kazı notları daha sonra T.Steimer-Herbet tarafından yeniden incelenmiş ve arkeolojik malzemenin analizinden sonra mezarların Kalkolitik Çağ'ın sonunda ve Erken Tunç Çağı'nda inşa edildiğini, daha sonra özellikle Geç Tunç Çağı döneminde yeniden kullanıldığını öne sürmüştür. Bu kronolojiler, megalitleri tarihlendirmemizi sağlayacak mezarlarla ilişkili herhangi bir arkeolojik malzeme bulamadığımız Humus bölgesi için iyi birer referans olabilir. Günümüzde, Levant'taki megalitik fenomeni Erken Tunç Çağı'na (M.Ö. 3500-2000) tarihleyen genel bir fikir birliği var gibi görünmektedir; mezarlar daha sonra Tunç Çağı'nın geri kalanında ve Demir Çağı'nda yeniden kullanılmıştır. Bir başka ilginç konu da, genellikle göçebe veya yarı göçebe pastoral toplumlarla ilişkilendirilen mezarları inşa eden insan grubunun sosyo-ekonomik özellikleriyle ilgilidir. Levant'taki megalitik mezarların teknik ve mimari çeşitliliğinin, kültürel geleneklerin ve sosyo-ekonomik bağlamların eşit çeşitliliğini yansıtabileceğini düşünüyoruz."

Humus'un (Suriye) Batısındaki Megalitik Nekropoller

Angel Armendariz, Juan Jose İbanez, Michel Al-Maqdissi, Maya Haidar Boustani, Luis Teira, Jesus Gonzalez Urquijo

Suriye Tamga için görsel kaynak

Çev. SB








Türk Damgası, Gobustan/Azerbaycan


Khirbat Ghazi ve Mentar al-Aali
"The megalithic tombs are spread out all along the survey area, with the exception of the mountainous zones in the northwest, and within the Bouqia Basin. The megaliths are present on the basaltic plain and on the surrounding hills, between 500 and 600 m above sea level, where basaltic boulders used for the constructions of the monuments are very distinguished in the survey area...

In the large funerary area near the Orontes River, the density of monuments is quite high. For example, in a small area of 1km2 near the village of Khirbat-Ghazi by the Qattina Lake, we have documented 721 tumuli, among which 16% exhibit a funerary chamber. We made a detailed topography of one part of this area (0,5km2) where we found 378 monuments. similar densities can be observed in the other areas near Qattina Lake. In al-Houwek, an area northwest of the city of Homs that is not very well preserved, we inventoried 972 tumuli in a 6km2 zone. Although the inventory of megaliths is still in progress, we can estimate that around 5000 monuments are still present in the funerary area to the west of the Orontes River. We assume that a large number of them have disappeared as a result of modern development...

"The archaeological materials recovered in the excavation and the excavation notes were later re-studied by T.Steimer-Herbet, who, after the analysis of the archaeological material, proposed that the tombs were built at the end of the Chalcolithic and during the Early Bronze age, with later reuse of the tombs especially during the Late Bronze Age period. These chronologies can be good references for the Homs area, where we have not found any archaeological material associate with the tombs that could allow us to date the megaliths. Nowadays, there seems to be a general consensus dating the megalithic phenomenon in the Levant to the Early Bronze Age ( c.3500-2000 BC), with later reuse of the tombs during the rest of the Bronze Age and during the Iron Age. Another interesting matter concerns the socio-economic characteristics of the human group that built the tombs, which are usually associated with nomadic or seminomadic pastoral societies. We think that the technical and architectural diversity of the megalithic tombs in the Levant could reflect a paralled diversity of cultural traditions and socio-economic contexts."

The Megalithic Necropolises to the West of Homs (Syria)
Angel Armendariz, Juan Jose İbanez, Michel Al-Maqdissi, Maya Haidar Boustani, Luis Teira, Jesus Gonzalez Urquijo

ÜRDÜN'de TÜRK TAŞBABASI


EK:
Knossos-Girit'te Türk Taşbabası ile Elmalı Müzesinde bir Türk Taşbabası



Kırgızistan



#Kurganlar
#Taşbabalar
#Türk




2 Ağustos 2018 Perşembe

PURİM KATLİAMI



PURİM YAHUDİ BAYRAMI'NIN KÖKENİ : 
"PURİM KATLİAMI"
Olaylar MÖ 5.yy'da geçer....

Ester - Mordekay - Kral Ahaşveroş (Kserkses)
Fresk MS 3.yy Dura (Europos) - Suriye
Şam Ulusal Müze


ESTER KİTABI
Eski Ahit (Tevrat-Zebur),Kutsal Kitap, 2002


Ahaşveroş (Kserkses) Hoddu’dan Kûş’a (Bugünkü Pakistan’dan Sudan’a) uzanan bölgedeki yüz yirmiyedi ilin kralıydı. O sırada ülkeyi Sus Kalesi’ndeki tahtından yönetiyordu. Krallığının üçüncü yılında bütün önderlerinin vegörevlilerinin onuruna bir şölen verdi. Pers ve Med ordukomutanları, ileri gelenler ve il valileri de oradaydı. Ahaşveroş tam yüz seksen gün süren şenliklerle krallığının sonsuz zenginliğini, büyüklüğünün görkemini ve yüceliğini gösterdi. Bunun ardından, sarayının avlusunda küçük büyük ayırmadan,Sus Kalesi’nde bulunan bütün halka yedi gün süren bir şölen verdi. ...

O sırada Kraliçe Vaşti de Kral Ahaşveroş’un sarayındakikadınlara bir şölen veriyordu. Yedinci gün, şarabın etkisiyle keyiflenen KralAhaşveroş, hizmetindeki yedi haremağasına -Mehuman, Bizta,Harvona, Bigta, Avagta, Zetar ve Karkas’a- Kraliçe Vaşti’yibaşında tacıyla huzuruna getirmelerini buyurdu. Kraliçe Vaşti güzeldi. Kral halka ve önderlere onun ne kadar güzel olduğunu göstermek istiyordu. Ama Kraliçe Vaşti haremağalarının kraldan getirdiği buyruğu reddedip gitmedi. Bunun üzerine kral çok kızdı, öfkesinden küplere bindi. Kral yasaları bilen bilge kişilerle görüştü. Çünkü kralın, yasaları ve adaleti bilen kişilere danışması gelenektendi.

Kendisine en yakın olan Karşena, Şetar, Admata, Tarşiş, Meres, Marsena ve Memukan onunla yüzyüze görüşebiliyorlardı. Pers ve Med İmparatorluğu’nun bu yedi önderi krallığın en üst yöneticileriydi. Kral Ahaşveroş onlara, “Kralın haremağaları aracılığıyla gönderdiği buyruğa uymayan Kraliçe Vaşti’ye yasaya göre ne yapmalı?” diye sordu. Memukan, kralın ve önderlerin önünde şu yanıtı verdi: ”Kraliçe Vaşti yalnız krala karşı değil, bütün önderlere ve kralın bütün illerindeki halklara karşı suç işledi. Bütün kadınlar, kraliçenin davranışıyla ilgili haberi duyunca, ‘Kral Ahaşveroş Kraliçe Vaşti’nin huzuruna getirilmesini buyurdu, ama kraliçe gitmedi’ diyerek kocalarını küçümsemeye başlayacaklar. Bugün kraliçenin davranışını öğrenen Pers ve Medli soylu kadınlar da kralın soylu adamlarına aynı biçimde davranacak. Bu da alabildiğine kadınların küçümsemesine, erkeklerin de öfkelenmesine yol açacak. Kral uygun görüyorsa ferman çıkarsın; bu ferman Persler’le Medler’in değişmeyen yasalarına eklensin. Buna göre Vaşti bir daha Kral Ahaşveroş’un huzuruna çıkmasın ve kral ondan daha iyi birini kraliçeliğe seçsin. Kralın fermanı büyük krallığının dört bir yanına ulaşınca, ister soylu ister halktan olsun, bütün kadınlar kocalarına saygı gösterecektir.”

Bu sözler kralın ve önderlerinin hoşuna gitti. Kral, Memukan’ın önerisine uyarak, 22 krallığın bütün illerine yazılı buyruklar gönderdi. Her ile kendi işaretleriyle ve her halka kendi diliyle yazıldı. Her erkeğin kendi evinin egemeni olduğu her dilde vurgulandı.

Bu olaylardan sonra öfkesi dinen Kral Ahaşveroş, Vaşti’yi,yaptıklarını ve ona karşı alınan kararı anımsadı. Kralın özel hizmetkârları, “Kral için genç, güzel, eldeğmemiş kızlar aransın” dediler, “Kral, egemen olduğu bütün illerde görevliler atasın. Bu görevliler bütün genç, güzel, el değmemiş kızları toplayıp Sus Kalesi’ndeki hareme getirsinler, kralın kızlardan sorumlu haremağası Hegay’a teslim etsinler. Güzelleşmeleri için ne gerekiyorsa verilsin. Sonunda kralın hoşuna giden kız, Vaşti’nin yerine kraliçe olsun.” Kral bu öneriyi beğendi ve söyleneni yaptı.

Sus Kalesi’nde Mordekay adında bir Yahudi vardı. Benyamin oymağından olan Mordekay, Kiş oğlu Şimi oğlu Yair’in oğluydu. Kiş, Babil Kralı Nebukadnessar’ın Yahuda Kralı Yehoyakin ile birlikte Yeruşalim’den sürgün ettiği kişilerden biriydi. Mordekay’ın Hadassa adında bir amca kızı vardı. Annesiyle babasını yitiren Hadassa’yı Mordekay evlat edinip büyütmüştü. Hadassa’nın öbür adı Ester’di; endamı ve yüzü güzeldi. Kralın buyruğu ve fermanı yayınlandıktan sonra çok sayıda genç kız Sus Kalesi’ne getirilip harem sorumlusu Hegay’a teslim edildi. Saraya getirilen kızlar arasında Ester de vardı.

Hegay Ester’i beğendi ve ona ayrıcalık tanıdı. En iyi biçimde beslenip güzelleşmesi için ne gerekiyorsa hemen sağladı; ayrıca kralın sarayından seçilen yedi hizmetçiyi buyruğuna verdi. Sonra onu hizmetçileriyle birlikte haremin en güzel bölümüne yerleştirdi. Ester halkını da, soyunu da açıklamadı. Çünkü Mordekay bunları açıklamasını yasaklamıştı. Mordekay, Ester’in nasıl olduğunu ve ona nasıl davranıldığını öğrenmek için her gün haremin avlusunun önünde gezinip dururdu.

Her genç kız sırası geldiğinde Kral Ahaşveroş’un huzuruna çıkacaktı. Ama kızlarla ilgili kurallar uyarınca, önce on iki ay süren güzellik bakımını tamamlaması gerekiyordu. Altı ay süreyleher kıza mür yağı sürülüyor, altı ay da kremler, losyonlar uygulanıyordu. Kralın yanına girme sırası gelen genç kız, haremden heristediğini alıp birlikte saraya götürürdü. Akşam kralın yanına giren kız, ertesi sabah ikinci hareme, cariyelerden sorumlu haremağası Şaaşgaz’ın yönetimindeki hareme dönerdi. Yalnız kralın beğendiği, adıyla çağırdığı kız yeniden onun yanına girebilirdi. Kralın yanına girme sırası Mordekay’ın evlat edindiği Ester’e - Mordekay’ın amcası Avihayil’in kızına - gelince, Ester, kralın kızlardan sorumlu haremağası Hegay’ın kendisine önerdiklerinden başka bir şey istemedi. Kendisini gören herkesin beğenisini kazandı.

Ahaşveroş’un krallığının yedinci yılında, Tevet diye adlandırılan onuncu ayda, Ester saraya, kralın yanına götürüldü. Kral Ester’i öbür kızlardan daha çok sevdi, en çok ondan hoşlandı, en çok ona ayrıcalık tanıdı. Kraliçelik tacını ona giydirip Vaşti’nin yerine kraliçe yaptı. Ardından Ester’in onuruna büyük bir şölen verdi. Bu şölende bütün önderler ve görevliler hazır bulundu. Kral bütün illerde bayram ilan etti ve krallara yaraşır cömertlikle armağanlar dağıttı.

Kızlar ikinci kez toplandıklarında Mordekay, kralın kapı görevlilerinden biri olmuştu. Ester, Mordekay’ın verdiği buyruk uyarınca, soyunu ve halkını henüz açıklamamıştı; kendisini büyüttüğü günlerde olduğu gibi, Mordekay’ın sözünü dinlemeye devam etti. Mordekay kralın kapı görevlisiyken, kapı nöbetçilerinden ikisi, Bigtan ve Tereş, Kral Ahaşveroş’a öfkelendiler; onu öldürmek için fırsat kollamaya başladılar. Durumu öğrenen Mordekay bunu Kraliçe Ester’e iletti; o da Mordekay adına krala bildirdi. Durum araştırıldı; doğru olduğu anlaşılınca da iki adam darağacına asıldı ve olay kralın önünde tarih kayıtlarına geçirildi.

Bu olaylardan sonra Kral Ahaşveroş, Agaklı Hammedata’nın oğlu Haman’ı yüksek bir göreve atayıp onurlandırdı. Onu bütün önderlerden daha yetkili kıldı. Kralın buyruğu üzerine saray kapısında çalışan herkes Haman’ın önünde eğilip yere kapanırdı. Ama Mordekay ne eğildi, ne de yere kapandı. Kralın kapı görevlileri Mordekay’a, “Kralın buyruğuna neden karşı geliyorsun?” diye sordular. Görevliler ona bu soruyu her gün sordularsa da Mordekay onlara kulak asmadı. Bunun üzerine durumu Haman’a bildirdiler. Çünkü Mordekay onlara kendisinin Yahudi olduğunu söylemişti ve böyle davranmaya devam edip etmeyeceğini görmek istiyorlardı. Haman, Mordekay’ın eğilip yere kapanmadığını görünce öfkeden kudurdu. Yalnız onu öldürmeyi düşünmekle kalmadı, onun hangi halktan geldiğini bildiği için bütün halkını, Ahaşveroş’un egemenliğinde yaşayan bütün Yahudiler’i ortadan kaldırmaya karar verdi.

Bu işe en uygun ayı ve günü belirlemek için Ahaşveroş’un krallığının on ikinci yılında, birinci ay olan Nisan ayında Haman’ın önünde pur, yani kura çekildi. Kura, on ikinci ay olan Adar ayına düştü. (Not: “Nisan” ayı o dönemde Mart sonuyla Nisan başlangıcını kapsardı.)

Haman Kral Ahaşveroş’a şöyle dedi: “Krallığının bütün illerinde, öbür halkların arasına dağılmış, onlardan ayrı yaşayan bir halk var. Yasaları bütün öbür halklarınkinden farklı; kendileri de kralın yasalarına uymazlar. Onları kendi hallerine bırakmak kralın çıkarlarına uygun düşmez. Kral uygun görüyorsa, yok edilmeleri için yazılı bir buyruk verilsin. Ben de hazineye ödenmek üzere kralın memurlarına on bin talant gümüş vereceğim.” (Not: “On bin talant”: Yaklaşık 345 ton)

Bunun üzerine kral mühür yüzüğünü parmağından çıkartıp Agaklı Hammedata’nın oğlu Yahudi düşmanı Haman’a verdi. Ona, “Para sende kalsın; o halka da ne istersen yap” dedi. Birinci ayın on üçüncü günü kralın yazmanları çağrıldı ve Haman’ın buyruğu her ile kendi işaretleriyle ve her halka kendi diliyle yazılarak satraplara, il valilerine ve bütün halk önderlerine gönderildi. Buyruk Kral Ahaşveroş’un adını ve yüzüğünün mührünü taşıyordu. Krallığın bütün illerine ulaklar aracılığıyla mektuplar gönderildi. Bu mektuplar, on ikinci ay olan Adar ayının on üçüncü günü, genç, yaşlı, kadın, çocuk, bütün Yahudiler’in bir günde öldürülüp yok edilmesini, kökünün kurutulup mal mülklerinin de yağmalanmasını buyuruyordu. Bu fermanın metni her ilde yasa olarak duyurulacak ve bütün halklara bildirilecekti. Öyle ki, herkes belirlenen gün için hazır olsun. Ulaklar kralın buyruğuyla hemen yola çıktılar. Ferman Sus Kalesi’nde de duyuruldu. Sus halkı şaşkınlık içindeyken kral ile Haman oturmuş içki içiyorlardı.

Mordekay olup bitenleri öğrenince giysilerini yırttı, çula sarınıp başından aşağı kül döktü, yüksek sesle ve acıyla feryat ederek kent merkezine geldi. Varıp sarayın kapısında durdu. Çünkü çula sarınmış hiç kimse bu kapıdan içeri giremezdi. Kralın buyruğunun ve fermanının ulaştığı her ilde Yahudiler büyük yas tuttular, ağlayıp feryat ettiler, oruç tuttular. Birçoğu da çula sarınıp kül içinde yattı. Hizmetçileriyle haremağaları gelip Mordekay’ın durumunu anlatınca, Kraliçe Ester çok sarsıldı. Çulunu çıkartıp giyinmesi için Mordekay’a giysiler gönderdi, ama Mordekay bunları kabul etmedi. Bunun üzerine Ester kralın kendi hizmetine atadığı haremağalarından biri olan Hatak’ı çağırttı; Mordekay’dan ne olup bittiğini ve nedenini öğrenmesini buyurdu.

Hatak saray kapısının açıldığı kent meydanına, Mordekay’ınyanına gitti. Mordekay başına gelen her şeyi ona anlattı. Yahudiler’in yok edilmesi için Haman’ın saray hazinesine vaat ettiği paranın miktarını bile tam tamına ona bildirdi. Ester’e gösterip açıklaması için Sus’ta yayımlanan, Yahudiler’in kökünün kurutulmasını isteyen fermanın bir kopyasını da ona verdi. Ester’in krala çıkmasını, ondan merhamet dileyip kendi halkı için yalvarmasını istedi. 

Hatak geri dönüp Mordekay’ın söylediklerini Ester’e bildirdi. Ester Mordekay’a şu haberi götürmesini buyurdu: “Kralın bütün adamları ve illerinde yaşayan halk biliyor ki, çağrılmadan sarayın iç avlusuna girip kralın yanına yaklaşan her erkek ya da kadın için tek bir ceza vardır. Kral altın asasını uzatıp canlarını bağışlamadıkça bu kişiler ölüme çarptırılır. Ben de otuz gündür kralın huzuruna çağrılmış değilim.” Ester’in bu sözleri kendisine iletilince, Mordekay ona şu yanıtı götürmelerini istedi: “Sarayda yaşadığın için bütün Yahudiler içinde kurtulacak tek kişinin sen olacağını sanma. Şu anda susarsan, Yahudiler’e yardım ve kurtuluş başka yerden gelecektir; ama sen ve babanın ev halkı yok olacaksınız. Kim bilir, belki de böyle bir gün için kraliçe oldun.”

Bunun üzerine Ester Mordekay’a şu yanıtı gönderdi: “Git, Sus’taki bütün Yahudiler’i topla; benim için oruç tutun; üç gün, üç gece hiçbir şey yemeyin, içmeyin. Hizmetçilerimle ben de sizin gibi oruç tutacağız. Ardından, kurala aykırı olduğu halde kralın huzuruna çıkacağım; ölürsem ölürüm.” Mordekay oradan ayrıldı ve Ester’in söylediği her şeyi yaptı.

Üçüncü gün Ester kraliçe giysilerini kuşanıp sarayın iç avlusunda, taht odasının önünde durdu. Kral bu odanın giriş kapısının karşısındaki tahtında oturuyordu. Avluda bekleyen Kraliçe Ester’i görünce onu hoşgörüyle karşılayıp elindeki altın asayı ona doğru uzattı. Ester yaklaşıp asanın ucuna dokundu. Kral ona, “Ne istiyorsun Kraliçe Ester, dileğin ne?” diye sordu. “Krallığın yarısını bile istesen sana verilecektir.”

Ester, “Kral uygun görüyorsa, bugün kendisi için vereceğim şölene Haman’la birlikte gelsin” diye karşılık verdi. Kral adamlarına, “Ester’in isteğini yerine getirmek için Haman’ı hemen çağırın” dedi. Böylece kralla Haman Ester’in verdiği şölene gittiler. Şarap içerlerken kral yine Ester’e sordu: “Söyle, ne istiyorsun? Ne istersen verilecek. Dileğin nedir? Krallığın yarısını bile istesen sana bağışlanacak.”

Ester, “İsteğim ve dileğim şu” diye yanıtladı, “Kral benden hoşnutsa, istediğimi vermek, dileğimi yerine getirmek istiyorsa, kral ve Haman yarın kendileri için vereceğim şölene gelsinler, o zaman kralın sorusunu yanıtlarım.” Haman o gün şölenden mutlu ve sevinçli ayrıldı. Ama Mordekay’ı sarayın kapısında görünce ve onun ayağa kalkmadığını, kendisine saygı göstermediğini farkedince öfkeden kudurdu. Yine de kendini tuttu ve evine gitti. Sonra dostlarını ve eşi Zereş’i çağırttı.

Onlara sonsuz zenginliğinden, çok sayıdaki oğullarından, kralın, kendisini nasıl onurlandırdığından, öbür önderlerinden ve görevlilerinden üstün tuttuğundan söz etti. “Üstelik, Kraliçe Ester, verdiği şölene kralın yanısıra yalnız beni çağırdı” diye ekledi, “Yarınki şölene de kralla birlikte beni davet etti. Ne var ki, o Yahudi Mordekay’ı sarayın kapısında otururken gördükçe bunlardan hiçbirinin gözümde değeri kalmıyor.” Karısı Zereş ve bütün dostları Haman’a şöyle dediler: “Elliarşın yüksekliğinde bir darağacı kurulsun. Sabah olunca kraldan Mordekay’ı oraya astırmasını iste. Sonra da sevinç içinde kralla birlikte şölene gidersin.” Haman öneriyi beğendi ve darağacını hemen kurdurdu. (Not:“Elli arşın”: Yaklaşık 23 m.)

O gece kralın uykusu kaçtı; tarih kayıtlarının getirilip kendisine okunmasını buyurdu. Kayıtlar Kral Ahaşveroş’u öldürmeyi tasarlamış olan iki görevliden söz ediyordu. Kapı nöbetçisi olarak görev yapmış olan Bigtan ve Tereş adındaki bu iki adamı Mordekay ele vermişti. Kral, “Bu yaptıklarından dolayı Mordekay nasıl onurlandırıldı, ona ne ödül verildi?” diye sordu. Hizmetkârlar, “Onun için hiçbir şey yapılmadı” diye yanıtladılar. Kral, “Avluda kim var?” diye sordu. O sırada Haman sarayın dış avlusuna yeni girmişti. Kraldan, hazırlattığı darağacına Mordekay’ın asılmasını isteyecekti. Hizmetkârlar krala, “Haman avluda bekliyor” dediler. Kral, “Buraya gelsin” dedi.

Haman içeri girince kral ona, “Kralın onurlandırmak istediği biri için ne yapılmalı?” diye sordu. “Kral benden başka kimi onurlandırmak isteyebilir ki?” diye düşünen Haman şu yanıtı verdi: “Kral onurlandırmak istediği kişi için kendi giydiği bir kral giysisini ve üzerine bindiği sorguçlu atı getirtir, giysiyi ve atı en üst yöneticilerinden birine verir; o da kralın onurlandırmak istediği kişiyi giydirip atın üstünde kent meydanında gezdirir. Önden giderek, ‘Kralın onurlandırmak istediği kişiye böyle davranılır’ diye bağırır.”

Kral Haman’a, “Hemen git” dedi, “Giysiyle atı al ve söylediklerini kralın kapı görevlisi Yahudi Mordekay için yap. Söylediklerinin hiçbirinde kusur etme.” Böylece Haman giysiyi ve atı aldı, Mordekay’ı giydirip atın üstünde kent meydanında gezdirmeye başladı. Önden giderek,”Kralın onurlandırmak istediği kişiye böyle davranılır” diye bağırıyordu. Sonra Mordekay saray kapısına döndü. Haman ise utanç içinde başını örterek çabucak evine gitti.

Başına gelenleri karısı Zereş’e ve bütün dostlarına anlattı. Karısı Zereş ve danışmanları ona şöyle dediler: “Önünde gerilemeye başladığın Mordekay Yahudi soyundansa, ona gücün yetmeyecek, önünde yok olup gideceksin.” Onlar daha konuşurken, kralın haremağaları gelip Haman’ı apar topar Ester’in vereceği şölene götürdüler. Böylece kral ve Haman, Kraliçe Ester’in şölenine gittiler.

O gün şarap içerlerken kral Ester’e yine sordu: “İsteğin nedir, Kraliçe Ester? Ne istersen verilecek. Dileğin nedir? Krallığın yarısını bile istesen sana bağışlanacak.” Kraliçe Ester şöyle yanıtladı: “Ey kralım, eğer benden hoşnutsan ve uygun görüyorsan, isteğim canımı bağışlaman, dileğimde halkımı esirgemendir. Çünkü ben ve halkım öldürülüp yok edilmek, yeryüzünden silinmek üzere satıldık. Eğer köle ve cariye olarak satılmış olsaydık sesimi çıkartmazdım; böyle bir sorun için kralı rahatsız etmek uygun olmazdı.”

Kral Ahaşveroş Kraliçe Ester’e, “Böyle bir şeyi yapmaya cüret eden kim, nerede bu adam?” diye sordu. Ester, “Düşmanımız, hasmımız, işte bu kötü Haman’dır!” dedi. Haman kralla kraliçenin önünde dehşete kapıldı.

Kral öfkeyle içki masasından kalkıp sarayın bahçesine çıktı. Haman ise Kraliçe Ester’den canını bağışlamasını istemek için içerde kaldı. Çünkü kralın kendisini yok etmeye kararlı olduğunu anlamıştı. Kral sarayın bahçesinden şölen salonuna dönünce, Haman’ı Ester’in uzandığı sedire kapanmış olarak gördü ve, “Bu adam sarayda, gözümün önünde kraliçeye bile el uzatmaya mı kalkıyor?” diye bağırdı. Kral sözlerini bitirir bitirmez Haman’ın yüzünü örttüler.

Krala hizmet eden haremağalarından biri olan Harvona şöylededi: “Bakın, kralı uyarıp hayatını kurtaran Mordekay için Haman’ın hazırlattığı elli arşın yüksekliğindeki darağacı Haman’ın evinin önünde hazır duruyor.” Kral, “Haman o darağacına asılsın!” diye buyurdu. Böylece Haman Mordekay için hazırlattığı darağacına asıldı; kralın öfkesi de yatıştı.

O gün Kral Ahaşveroş Yahudi düşmanı Haman’ın malını mülkünü Kraliçe Ester’e verdi. Ester’in Mordekay’a yakınlığını açıklaması üzerine Mordekay kralın huzuruna kabul edildi. Kral, Haman’dan geri almış olduğu mühür yüzüğünü parmağından çıkarıp Mordekay’a verdi. Ester de onu Haman’ın malının mülkünün yöneticisi atadı. 

Ester yine kralla görüştü. Ağlayarak onun ayaklarına kapandı. Agaklı Haman’ın Yahudiler’e karşı kurduğu düzene ve kötü tasarıya engel olması için yalvardı. Kral altın asasını Ester’e doğru uzatınca Ester ayağa kalkıp kralın önünde durdu ve şöyle dedi: “Kral benden hoşnutsa ve uygun görüyorsa, benden hoşlanıyorsa ve dileğimi uygun buluyorsa, Agaklı Hammedataoğlu Haman’ın krallığın bütün illerinde yaşayan Yahudiler’in yokedilmesini buyurmak için yazdırdığı mektupları yazılı olarak geçersiz kılsın. Halkımın felakete uğradığını görmeye nasıl dayanırım? Soydaşlarımın öldürülmesine tanık olmaya nasıl dayanırım?”

Kral Ahaşveroş, Kraliçe Ester’e ve Yahudi Mordekay’a,”Bakın” dedi, “Haman’ın malını mülkünü Ester’e verdim ve Yahudiler’i yok etmeyi tasarladığı için Haman’ı darağacına astırdım. Ama kral adına yazılmış ve onun yüzüğüyle mühürlenmiş yazıyı kimse geçersiz kılamaz. Bunun için, uygun gördüğünüz biçimde kral adına Yahudi sorunu konusunda şimdi siz yazın ve kralın yüzüğüyle mühürleyin.”

Bunun üzerine üçüncü ay olan Sivan ayının yirmi üçüncü günü kralın yazmanları çağrıldı. Mordekay’ın buyurduğu her şey, Hoddu’dan Kûş’a dek uzanan bölgedeki yüz yirmi yedi ilde yaşayan Yahudiler’e, satraplara, vali ve önderlere yazıldı. Heril için kendi işaretleri, her halk için kendi dili kullanıldı. Yahudiler’e de kendi alfabelerinde ve kendi dillerinde yazıldı. Mordekay Kral Ahaşveroş adına yazdırdığı mektupları kralın yüzüğüyle mühürledi ve kralın hizmetinde kullanılmak üzere yetiştirilen atlara binmiş ulaklarla her yere gönderdi.

Kral mektuplarda Yahudiler’e bütün kentlerde toplanma ve kendilerini koruma hakkını veriyordu. Ayrıca kendilerine, çocuklarına ve kadınlarına saldırabilecek herhangi bir düşman halkın ya da ilin silahlı güçlerini öldürüp yok etmelerine, kökünü kurutmalarına ve mallarını mülklerini yağmalamalarına izin veriyordu. Bu izin Kral Ahaşveroş’un bütün illerinde tek bir gün - onikinci ayın, yani Adar ayının on üçüncü günü - geçerli olacaktı. Bütün halklara duyurulan bu fermanın metni her ilde yasa yerine geçecekti. Böylece Yahudiler belirlenen gün düşmanlarından öç almaya hazır olacaklardı.

Kralın hizmetindeki atlara binen ulaklar, kralın buyruğuna uyarak hemen dörtnala yola koyuldular. Ferman Sus Kalesi’nde de okundu. Mordekay, lacivert ve beyaz bir krallık giysisiyle, başında büyük bir altın taç ve sırtında ince ketenden mor bir pelerinle kralın huzurundan ayrıldı. Sus Kenti sevinç çığlıklarıyla yankılandı. Yahudiler için aydınlık ve sevinç, mutluluk ve onur dolu günler başlamıştı. Kralın buyruğu ve fermanı ulaştığı her ilde ve her kentte Yahudiler arasında sevinç ve mutluluğa yol açtı. Şölenler düzenlendi, bir bayram havası doğdu. Ülkedeki halklardan çok sayıda kişi Yahudi oldu; çünkü Yahudi korkusu hepsini sarmıştı.

Kralın buyruğu ve fermanı, on ikinci ay olan Adar ayının on üçüncü günü yerine getirilecekti. Yahudi düşmanları o gün Yahudiler’i alt etmeyi ummuşlardı, ama tam tersi oldu; Yahudiler kendilerinden nefret edenleri alt ettiler. Yahudiler kendilerini yok etmeyi tasarlayanlara saldırmak üzere Kral Ahaşveroş’un bütün illerindeki kentlerde bir araya geldiler. Hiç kimse onlara karşı koyamadı. Çünkü Yahudi korkusu bütün halkları sarmıştı. İl önderleri, satraplar, valiler ve kralın memurları, Mordekay’dan korktukları için Yahudiler’i desteklediler. Mordekay sarayda güçlü biriydi artık; ünü bütün illere ulaşmıştı. Gücü gittikçe artıyordu.

Yahudiler bütün düşmanlarını kılıçtan geçirdiler, öldürdüler, yok ettiler. Kendilerinden nefret edenlere dilediklerini yaptılar. Sus Kalesi’nde beş yüz kişiyi öldürüp yok ettiler.

Yahudi düşmanı Hammedata oğlu Haman’ın on oğlunu-Parşandata, Dalfon, Aspata, Porata, Adalya, Aridata, Parmaşta, Arisay, Ariday ve Vayzata’yı- öldürdüler. Ama yağmaya girişmediler.

Sus Kalesi’nde öldürülenlerin sayısı aynı gün krala bildirildi. O da Kraliçe Ester’e, “Yahudiler Sus Kalesi’nde Haman’ın on oğlu dahil beş yüz kişiyi öldürüp yok etmişler” dedi, “Kimbilir, öbür illerimde neler yapmışlardır? İstediğin nedir, sana vereyim; başka dileğin var mı, yerine getirilecektir.”

Ester, “Eğer kral uygun görüyorsa, Sus’taki Yahudiler bugünkü fermanını yarın da uygulasınlar” dedi, “Haman’ın on oğlunun cesetleri de darağacına asılsın.”

Kral bu isteklerin yerine getirilmesini buyurdu. Sus’ta ferman çıkarıldı ve Haman’ın on oğlu asıldı.

Sus’taki Yahudiler Adar ayının on dördüncü günü yeniden toplanarak kentte üç yüz kişi daha öldürdüler; ama yağmaya girişmediler.

Krallığın illerinde yaşayan öbür Yahudiler de canlarını korumak ve düşmanlarından kurtulmak için bir araya geldiler. Kendilerinden nefret edenlerden yetmiş beş bin kişiyi öldürdüler, ama yağmaya girişmediler.

Bütün bunlar Adar ayının on üçüncü günü oldu. Yahudiler ondördüncü gün dinlendiler ve o günü şölen ve eğlence günü ilan ettiler.

Sus’taki Yahudiler ise kendilerini savunmak için on üçüncü ve on dördüncü günler bir araya geldiler. On beşinci günde dinlendiler. O günü şölen ve eğlence günü ilan ettiler.

Taşradaki kentlerde yaşayan Yahudiler işte bu nedenle Adarayının on dördüncü gününü şölen ve eğlence günü olarak kutlarlar ve birbirlerine yemek sunarlar.

Mordekay bu olayları kayda geçirdi. Ardından Kral Ahaşveroş’un uzak, yakın bütün illerinde yaşayan Yahudiler’e mektuplar gönderdi. Her yıl Adar ayının on dördüncü ve on beşinci günlerini kutlamalarını buyurdu.

Çünkü o günler, Yahudiler’in düşmanlarından kurtulduğu günlerdir. O ay kederlerinin sevince, yaslarının mutluluğa dönüştüğü aydır. Mordekay o günlerde şölenler düzenleyip eğlenmelerini, birbirlerine yemek sunmalarını, yoksullara armağanlar vermelerini buyurdu. Böylece Yahudiler, Mordekay’ın buyruğunu kabul ederek başlattıkları kutlamaları sürdürdüler. Çünkü bütün Yahudiler’in düşmanı Agaklı Hammedata oğlu Haman onları yok etmek için düzen kurmuştu. Onları ezip yok etmek için pur, yani kura çekmişti.

Ama kral durumu öğrenince, Haman’ın Yahudiler’e karşı kurduğu düzen geri tepti; kral, Haman’ın ve oğullarının darağacına asılmaları için yazılı buyruklar verdi.

Pur sözcüğünden ötürü bu günlere Purim adı verildi. Böylece Yahudiler, Mordekay’ın mektubunda yazılı olanlardan, görüp geçirdiklerinden ve başlarına gelenlerden ötürü bu iki günü buyrulduğu biçimde ve günlerde her yıl kutlamayı kabul ettiler. Bu gelenek kendileri için, soylarından olanlar ve onlara katılan herkes için geçerli olacaktı. (Not:“Purim”= “Kuralar”)

Böylece bu günler her ilde, her kentte ve her ailede kuşaktan kuşağa anımsanacak ve kutlanacaktı. Purim günleri Yahudiler için son bulmayacak ve bu günlerin anısı kuşaklar boyu sürecekti.

Avihayil’in kızı Kraliçe Ester ve Yahudi Mordekay Purim’le ilgili bu ikinci mektubu tam yetkiyle yazıp uygulamaya koydular. Mordekay, Ahaşveroş’un egemenliği altındaki yüz yirmi yedi ilde yaşayan Yahudiler’e esenlik ve güvenlik dilekleriyle dolu mektuplar gönderdi. Kraliçe Ester’le birlikte daha önce kararlaştırdıkları gibi, Purim günlerini belirlenen tarihte kutlamalarını buyuruyordu. Bu kutlamalara kendilerinin de, soylarından gelenlerin de katılmalarını, oruç tutmada ve ağıt yakmada belirlenen kurallara uymalarını istedi. Purim’e ilişkin bu düzenlemeler Ester’in buyruğuyla onaylandı ve kayda geçirildi.

Kral Ahaşveroş ülkeyi en uzak kıyılarına dek haraca bağlamıştı. Büyüklüğü, kahramanlıkları ve Mordekay’ı her bakımdan nasıl onurlandırdığı Pers ve Med krallarının tarihinde yazılıdır. Yahudi Mordekay, Kral Ahaşveroş’tan sonra ikinci adam olmuştu. Yahudi soydaşları arasında saygı gören ve çoğunluk tarafından sevilen biriydi. Çünkü halkının iyiliğini düşünüyor, bütün soydaşlarının esenliği için çaba gösteriyordu.


ESTER KİTABI
Eski Ahit (Tevrat-Zebur),Kutsal Kitap, 2002





Bu olaya bir de farklı açıdan bakalım...


О dövrün məktublаrını, milli sənədlərini məhvеtmə təlаşınа rəğmən, yеnə də Tövrаtdаkı məlumаtlаr əsаsındа Yəhudilərin dövlət təşkilаtındаkı rоllаrını аnlаmаq mümkündür.

«Sоnrа krаl Dаryuş (Dаrа) bu məlumаtı müхtəlif irqlərdən və dillərdən оluşаn dünyаnın bütün qövmlərinə göndərdi, yаzdı: «Bоllucа sаyğılаrlа! Bеləliklə, əmr еdirəm ki, mənim krаllığımın təbəəsi оlаn hər kəs Dаniеlin аllаhındаn qоrхmаlı və оnа hörmət еtməlidir. Çünki, о, diri və əbədi оlаn аllаhdır və оnun səltənətinə zаvаl yохdur. Qurtаrıcı оdur. Göylərdə və yеrdə möcüzələr göstərib və hеyrətаmiz işlər yаpаn оdur. Dаniеli аslаnlаrın аğzındаn qurtаrаn оdur». Bеləliklə, Dаniеl Pаrs krаllаrı Dаryuşun və Kоrоşun səltənəti dönəmlərində müvəffəq оlmuş, istəklərinə çаtmışdır». (15)

Tövrаtın bu mətnindən аnlаşılаn оdur ki, Dаryuş Tövrаtın vədələrini gеrçəkləşdirməkdədir və Yəhudiləri аllаhın sеçgin qövmü kimi tаnıyır. Əcəbа, о, əvvəldənmi Musа dininə inаnırmış ki, bəlli zəruri səbəblər üzündən gizlin sахlаyırmış? Dаryuşun iqtidаrа gəlişindən Iskəndərin zühurunа qədər Həхаmənşilər sаrаyını аçıq-аşkаr Yəhudilərin rəhbərləri və pеyğəmbərləri idаrə еtmişdir. Üstdəki işаrə də bu hаdisəni dоğrulаyаn sənədlərdən birisidir. Sаdəcə, Yəhudilərin böyük аlimləri və Tövrаtdа kitаbı оlаn Əzrа, Nəhimа, Mоrdахаy, Dаniеl kimi pеyğəmbərlər və minlərcə аdsız-sаnsız Yəhudi müşаviləri dеyil, həm də Yəhudilərin mələkələri, təbibləri, münəccimləri və sеhrbаzlаrı öz еvləri kimi, bütün hər şеyi Həхаmənşilər sаrаyındа ələ kеçirmişlər.

«Ərdəşir səltənətinin 20-ci ilində Kislеv аyındа Şuş səltənət sаrаyındа оlаrkən, Yəhudiyyədən yеnicə gəlmiş Yəhudi qаrdаşlаrının bir bir nеçə аrхаdаşlаrı ilə birgə Yəhudilər və Urşəlim bаrədə sоrdum. Cаvаb vеrdilər: «Оnlаr şiddətli bir еhtiyаc və yохsulluq içərisində yаşаyırlаr. Şəhərin hаsаrı hələ düzəlməyib və yаndırılmış dаrvаzаlаr hələ təmir еdilməyibdir»... О zаmаn mən pаdşаhın sаqisi idim. Dörd аy sоnrа bir dəfə krаl Ərdəşirə şərаb cаmını təqdim еdərkən, məndən sоrdu: «Nədən bu qədər tutqunsаn? Хəstə ki, dеyilsən, yəqin ki, bir fikir səni rаhаtsız еtməkdədir». (О vахtа qədər pаdşаh hеç vахt məni tutqun görməmişdi). Оnun bu suаlındаn çох qоrхdum. Dеdim: «Pаdşаhın ömrü uzun оlsun. Dədələrimin dəfn оlunduğu bir şəhər virаn ikən və qövmüm аclıq və səfаlət içərisində yаşаmаqdа ikən, mən nеcə tutqun оlmаyа bilərəm?» Krаl sоrdu: «Istəyin nədir?» О zаmаn göylərin Tаnrısınа duа еdərək, dеdim: «Əgər pаdşаh rаzı оlаrsа, krаl mənə mərhəmətdə bulunursа, öz yurdumа gеtmək və dədələrimin ulu şəhərini bərpа еtmək istərdim». Pаdşаhın yаnındа bir mələkə оturmuşdu. Rаzılаşаrаq sоrdu: «Səfərin nə qədər çəkər və nə zаmаn dönəcəksən?» Mən, dönüşüm üçün bir zаmаn söylədim və sоnrа dа pаdşаhа dеdim: «Krаl məsləhət bilirlərsə, Firаt çаyının qərbindəki vаlilərə bir məktub yаzsınlаr ki, mənim Urşəlimə gеdişim üçün şərаit yаrаtsınlаr. Bir mətkub dа səltənət оrmаnlаrının rəisi Аsаnа yаzınız və оnа buyuruq vеriniz ki, Tаnı еvinin qаlаlаrının dаrvаzаlаrını, Urşəlimin hаsаrlаrını və öz еvimi təmir еtmək üçün mənə tахtа vеrsin». Pаdşаh mənim bütün istəklərimi qəbul еtdi. Çünki, ulu Tаnrının iltifаtı bаşımın üstündə idi. Firаt çаyının qərbinə çаtdığımdа, krаlın məktublаrını ilgili vаlilərə və şəхslərə vеrdim. Bunu dа söyləməyim gərəkir ki, pаdşаh mənim güvənliyim üçün nеçə sərdаr və bir çох süvаri görəvləndirmişdi». (16)

Yəhudilərin Həхаmənşilər sаrаyındаkı hаkimliyini isbаt еtmək üçün bundаn dаhа mötəbər sənəd оlа bilərmi? Tövrаt Burаdа dа Dаryuş dövrü ilə Ərdəşir dövrünün yеrini dəyişdirmişdir. Çünki Əzrаnın, Nеhеmyаnın, Mоrdахаyın, Еstərin və Dаniеlin Yəhudi sürgünləri içərisində оlduqlаrı bəllidir, bu surətdə Nеhеmyа Ərdəşirin sаrаyındа sаqiçilik еtmək üçün ən аzı 150 il yаşаmаlı idi.

«Nəbukidnəsirin sürgün оlаrаq Bаbilə götürdüyü bir çох əsirlər Yəhudiyyəyə və Urşəlimə gеri döndülər və hər kəs öz dоğulduğu yеrə gеtdi. Bu səfərdə Yəhudilərin rəhbərləri bunlаrdı: Zеrubаbil, Yəhuşе, Nеhеmiyа, Əzrа, Rəmiyа, Nəhmаni, Mоrdахаy, Bəlşаn, Məsfаrt, Bəğvаy, Nəhum, Bəənе».(17)

Tövrаtın Dаryuş zаmаnındаkı hаdisələri Хəşаyаrşа və Ərdəşir dönəminə аid еtmə isrаrlаrındаn digər örnəklər də gətirmək оlаr. Ərdəşirin iqtidаrının bаşlаnışı tаm yüz il Dаryuşun iqtidаrının bаşlаnışındаn sоnrа оlmuşdur. Tövrаtın tövsiyələrinə görə bütünü ilə Bаbil əsаrətindən qurtulmuş və Ərdəşir dönəminə qədər yаşаyаn kişilərin və qаdınlаrın ömrünü hеsаb еdərsək, о zаmаn оnlаrın hər birinin ömrü 260 ildən аrtıq оlur.

«Yəhudilərin kаhini və аlimi Əzrаyа Ərdəşir pаdşаhın yаzdığı məktub budur: Krаl Ərdəşirdən göy Tаnrısı şəritətinin kаhini və аlimi Əzrаyа! Fərmаn vеrmişəm ki, ölkəmdə yаşаyаn bütün Isrаil хаlqı, kаhinlər və Lеvеlilər hər kəs istərsə, səninlə birgə Urşəlimə gеdə bilərlər. Urşəlimdə хаlqın vəziyyətini sənin аllаhının buyuruqlаrı əsаsındа düzənləmək üçün sən mənim yеddi müşаvirim tərəfindən оrаyа göndərilirsən. Həm də bizim, Isrаilin аllаhınа hədiyyə еtdiyimiz аltun və gümüşləri, Yəhudilərin və kаhinlərin vеrdikləri hədiyyələri özünlə Urşəlimə аpаrırsаn». (18)

Dаryuşun sаrаyının mələkəsi оlаn Еstər və müşаviri оlаn Mоrdахаy dа bеləcədir. Аncаq Tövrаt Хəşаyаrşа dönəmində bu mələkənin yаşının 120-nin üstündə оlmаsınа rəğmən, оnu Dаryuşа dеyil, Хəşаyаrşаyа bаğışlаyır və Mоrdахаyın güclü оlduğu vахtı Хаşəyаrşа zаmаnınа аpаrır.

«Хаşəyаrşа ölkəsində yаşаyаn hər kəsə хərаc müəyyən еtdi. Хəşаyаrşа qüdrət və əzəməti, Mоrdахаyın iqtidаrа yüksəlişinin tаm şərhi və pаdşаhın оnа vеrdiyi məqаm «Midiyа və Pаrs pаdşаhlаrının tаriхi» аdlı kitаbdа yаzılmışdır. Хаşəyаrşаdаn sоnrа Yəhudi Mоrdахаy məmləkətin ən güclü şəхsi idi. О, öz qövmünün rifаhı və güvənliyi üçün əlindən gələni yаpdı. Bu üzdən Yəhudilər оnu çох sеvirdilər».(19)

Tövrаtın Dаryuş zаmаnındа bаş vеrmiş hаdisələri sоnrаkı dövrlərə ötürməsini nеcə təbir еtmək. Yоzmаq оlаr? Əgər Tövrаt аçıq-аydın Həхаmənşilərin ilk sultаnlаrının zаmаnındаkı hаdisələrin yеrini dəyişdirirsə, dеmək ki, оriеntаlistlərin iddiа еtdikləri üzrə Həхаmənşilər və Yəhudilər аrаsındаkı münаsibətlər «ilаhi» və «əхlаqi» dеyil, bütün bu münаsibətlər аncаq və аncаq «siyаsi» оlmuşdur. Tövrаt Yəhudilərin Dаryuşun sаrаyınа hаkim оlmаlаrı ilə bаğlı hеyrətаmiz bir bilgi vеrməkdədir. Bu fəslin sоnluğu оlаrаq о tаblоnu gətirirəm. Bu tаblо göstərir ki, əcnəbi bir qövm «Irаn» və «Irаn»lı аdı ilə əski Оrtа Dоğu tаriхinə bir qаrа kölgə kimi girmiş və sənət, kültür və yаrаdıcılıqdа birbirləri ilə yаrışаn qövmləri kənаrlаşdırmışlаr. Bu qövmlər bu günə qədər hələ də itirilmiş аzаdlıqlаrının gеriyə dönməsinin həsrətindədirlər.

[bu bölümde Tövrаt. Əhdi-Ətiq. Еstər. 2: 407, 8: 7-11, 9: 2-7, 9: 10 18, 9: 28-32. verilir. Purim Katliamı bu sayfada zaten vardı eklemedim - SB]

Bu hаdisəni də Törаt Хəşаyаrşа dövrünün sоnunа bаğlаyır ki, dоğru dеyildir. Çünki Mоrdахаyın sürgünlər zümrəsi içərsində оlduğunu охuduq və Tövrаt özü də bunu təsdiq еdir. Urşəlim milаddаn əvvəl 586-cı ildə süqut еdir və Хаşəyаrşаnın səltənəti isə 465-ci ildə, yəni Nəbukidnəsrin qələbəsindən 121 il sоnrа sоnа vаrmışdır. Bu məlumаtlаrа görə əgər Mоrdахаyı sürgün аnındа, həttа 9 yаşlı fərz еdərsək, Хəşаyаrşаnın səltənətinin sоnundа 130 yаşlı əprimiş bir qоcа оlmаlıdır ki, bu dа Tövrаtın təsvir еtdiyi tаblоyа uyğun gəlmir. Lаkin, əgər Tövrаtın sаydığı hаdisələrin zаmаnını Dаryuş dönəminə аid bilərsək. О zаmаn Həхаmənşilər tаriхi ilə ilgili bаşqа kоr bir düyün də аçılmış оlur və о dа Dаryuşun səltənətinin əvvəllərində bаş vеrmiş «Muğöldürmə» hаdisəsidir.

«Yоlа düşdülər və gördükləri hər Muğu öldürdülər. Yеddi аrхаdаşın qəhrəmаnlığındаn хəbər tutаn pаrslаr iki Muğ qаrdаşlаrının оnlаrа qаrşı еtdikləri hiylələrdən də хəbərdаr оldulаr. Həzərаtlаr kimi, оnlаr dа əllərinə qılınc аlıb və qаrşılаrınа çıхаn Muğu öldürdülər. Əgər gün bаtdıqdаn sоnrа Muğlаrı öldürmənin dаyаndırılmаsı ilə bаğlı fərmаn çıхmаsı idi, yеr üzündə Muğlаrın nəsli kəsiləcəkdi. Pаrslаrın təqvimində bu hаdisə qızıl хəttlə yаzılmışdır. Оnlаr hər il bu münаsibətlə bаyrаm еdərlər. Bu bаyrаm mərаsiminin аdı «Muğöldürmə» оlаrаq tаriхə kеçmişdir. О gündə hеç bir muğ еvdən dışаrıyа çıхmаğа cürət еdə bilməzdi».(20)

Dаryuşun zаmаnındаkı «Muğöldürmə» bаyrаm törəni ilə Yəhudilərin «Purim» аdlı düşmən öldürmə törənini nədən еyni hаdisə оlаrаq dəyərləndirmirik? Yəhudilər Kəmbuciyə zаmаnındа dа məmləkət işlərini ələ kеçirməyə çаlışmışlаr. Аncаq Yəhudilərin bu plаnlаrı Kəmbuciyə zаmаnındа bəlli kəsimlər tərəfindən əngəllənmişdir. Dаryuş zаmаnındа sаrаyı ələ kеçirən Yəhudilər оnlаrlа hеsаblаşmаğа bаşlаmışlаr. Yəhudilərə qаrşı müхаlifət və müqаvimət еdənlər əski Оrtа Dоğunun nеçə tаnrılı kültürləri idi ki, tаriх оnlаrı «Muğ» (21) оlаrаq tаnımаqdаdır.

["Muğ" dediği Medler (Türkler) / Zerdüştlüğün Yunan ve Roma'ya Etkisi - SB]

Bir dаhа kitаbın sоn fəslinin ilk cümləsinə qаyıdırаm: «Sözün əsil mənаsındа Həхаmənşilər tаriхi Yəhudi qövmü tаriхinin yеni bir səhifəsidir. Əgər Həхаmənşiləri Yəhudilərin bir «bоyu» kimi аdlаndırsаm, hеç də yаnılmış dеyiləm» və öz iddiаlаrımı müdаfiə еdirəm: Yəhudilərin bilginləri sərgərdаn və аdsız bir qəbilənin bаşçılаrının qüdrət tələblik хəyаllаrındаn, kimliksizliklərindən, kültürsüzlüklərindən və хunхаrlıqlаrındаn yаrаrlаndılаr. Yəhudilər mаddi və əqli yаrdımlаrı ilə оnlаrı bir impеrаtоrluq təsisçiləri səviyyəsinə qədər yüksəltdilər. Sоnrа dа оnlаrın əli ilə çох uzun vədəli öz mənаfеləri üçün zəkаlı və dinаmik оlаn Bеynəlnəhrin mədəniyyətini və gəlişməkdə оlаn Оrtа Şərq mədəniyyətini məhv еtdilər. Bununlа dа öz qövmlərinin və məbədlərinin təhlükəsizlik və güvənliyi güvəncə аltınа аlmаğа çаlışdılаr. Yəhudilərin bu biçim özünü qоrumа məntiqi tənqid оlunаsı dеyildir. Yаlnız sоn 200 ildə Yəhudilərin tаriхə müdахilə, hədəfli tаriхyаzmа və аrхеоlоji «аrаşdırmа»lаrlа çirkin siyаsi hədəflərə хidmət еdərək, mədəniyyətin bаşlаnğıcını Həхаmənşilər dövrünə intiqаl еtmələri qınаnılаsıdır. Yəhudilər Оrtа Şərq ilə bаğlı qərəzli və sахtа bir tаriх zеhniyyəti оluşdurаrаq, nəinki Оrtа Şərq və Bеynəlnəhrin (Ikiçаyаrаsı) хаlqlаrının bir-birinə yахınlаşmаsını əngəlləmişlər, həm də Irаndа köksüz, sоysuz və nаğılvаri bir milliyyətçi оrtаyа аtаrаq. Məntiqsiz bir milli özünü böyükgörmə fikrini təlqin еtməklə ərəb və Islаm düşmənçiliyini körükləmişlər. Yəhudilərin bu plаnlı çаlışmаlаrı Irаndаkı bilgisiz ziyаlılаrlа хаlq kütlələri аrаsındа dərin bir uçurumun оrtаyа çıхışını sаğlаmışdır və indiki şərаitdə bu uçurumun аrаdаn qаldırılmаsı qеyrimümkündür.

Nаsir Purpirаr
Оn iki əsr sükut! (Irаn tаriхinin təməli bаrədə düşüncələr)
Birinci kitаb: Həхаmənşilərin zühuru
dipnotlar:
(15) Tövrаt. Əhdi-Ətiq. Dаniеl. 6: 25-28.
(16) Tövrаt. Əhdi-Ətiq.Nеhеmiyа. 1: 1-3, 2: 1-9
(17) Tövrаt. Əhdi-Ətiq. Nеhеmiyа. 7: 6-7.
(18) Tövrаt. Əhdi-Ətiq. Еstər, 10: 1-3.
(19) Tövrаt. Əhdi-Ətiq. Еstər, 10: 1-3
(20) Mеri Bоys. Zərdüşt аyininin tаriхi, s.131.
(21) Dаryuşun zаmаnındа Yəhudilərin sаrаyа, siyаsətə, intisаdiyyаtа və оrduyа аşkаr və pərdəаrхаsı hаkimiyyətləri bаrədə gеniş bir аrаşdırmа yаpılmаlıdır. Tövrаt zikr еdir ki, Dаryuşun izni ilə Yəhudilər istiqlаltələb qövmləri, yəni Yəhudi müхаlifətlərini bütünü ilə qətl еtdilər. Bеləliklə, Dаryuşun zаmаnındа kültür, zəkа və milliyyət çırаğı Оrtа Şərqdə və Bеynəlnəhrində Yəhudilərin və iqtidаrın хеyrinə sönmüş və söndürülmüş оlur ki, bu fəlаkətin qаrаnlıqlаrı və təsirləri hələ də sürməkdədir.


Irqçilik, dinçilik, kültürçülük və həttа ifrаt vətənçilik qаynаqlı sаvаşlаr insаn cəhаlətinin özəllikləridir. Dinin inаnclаr dışındаkı mədəni dünyа аnti Yəhudi dеyildir. Yəhudilər, оnlаrа еdilən tаriхi zülmlərə bахmаyаrаq, öz əski kimliklərini, inаnclаrını möhkəmcə qоruyub sахlаyаn əski Оrtа Dоğu qövmlərindən birisidir. Kimsə mənim kitаbımın bu fəslini аntiyəhudi оlаrаq dəyərləndirərsə, bu, оnun düşüncəsizliyi üzündəndir və ciddi məsələləri cəzb еtmək istеdаdındаn məhrum оlmаsı аnlаmındаdır. Mənim nəzərimcə, Həхаmənşilər dönəmində Yəhudi qövmünün Оrtа Dоğu tаriхinə müdахiləsi, Yəhudi qövmü öncüllərinin tаriхi fürsətdən yаrаrlаnаrаq öz qövmlərini qurtаrmаq üçün uzаqgörənliklərini və zəkicə, аğıllıcа dаvrаnışlаrını isbаt еtməkdədir. Yəhudilərin böyükləri və lidеrləri hеç tərəddüd еtmədən öz qövmlərinin mənаfеyi dоğrultusundа ələ düşən fürsət dоğrucа dəyərləndirmişlər. Bu gün Оrtа Dоğu хаlqlаrı və həttа bir çох Yəhudilər Siоnizm idеоlожisi ilə sаvаşırlаr. Bəzi аntiyəhudilərin, Yəhudilərə həyаt hаqqı tаnımаdıqlаrı kimi, Siоnist firqə də Оrtа Dоğunun əski mədəniyyətləriən, о cümlədən ərəblərə və fələstinlilərə hеç bir həyаt və insаn hаqqı tаnımırlаr. 




* Dura 1920'ler İngilizlerin işgali sırasında bulunmuştur.
Dura antik şehir Hellen, Roma ve Partlar arasında sürekli el değiştirmiş. Partların "Yahudilere" yardım ettikleri de bilinir. Hatta bu Purim Katliamı'ndan (ya da Muğ Katliamı) kaçınmak için bölge halklarının da (Persler, Partlar, vs.) "Yahudiliğe" geçtiği de olayların gidişatından anlaşılır. 


* Tarihi kesin olarak verilen iki sinagog vardır; Dura Sinagog'u MS 244/5 ve Gaza Sinagogu MS 508/9. En eski sinagog tasviri ise Orta ve Aşağı Mısır'da bulunan ve MÖ 3.yy'a ait olan taş yazıtlarda görülür. Ayrıca Samaritan Delos Sinagog'u için de MÖ 150-128 tarihi verilir, ama bazıları Dura Sinagog'unu inşa edilmiş ilk sinagog olarak kabul eder. Musa ile yollara düşen Yahudiler demek ki MÖ 1200'lerden MÖ 3.yy'a kadar hiçbir şekilde sinagog inşa etmemiş! Manisa Sardis'teki sinagog MS.4.-5.yy'dan kalmadır. Avrupa'daki ilk sinagogun da bugün müze olarak kullanılan ve MS 1100 de inşa edilmiş olan "Erfurt Sinagogu-Almanya" veriliyor. Hani bunun "İsrail'i" ya da "Vaad Edilmiş Topraklar" dedikleri bölgedeki en eski "Sinagogları" nerede? Kudüs'teki tapınağı ise sinagog olarak görmüyorlar, ki onu da Süleyman'ın buyruğu ile "Turanlı" ustalar yapmıştı. 

Sinagog bilgilerini , her ne kadar güvenmesem de, wiki den aldım, hem de sansürlenen, "sionistlerin" kontrolü altındaki wikiden! ("World's oldest synagogues" başlığı altındadır.)

Ek olarak, "Purim Katliamı" bana bir filmi hatırlattı "Arınma Gecesi" (The Purge) ...

SB



Diaspora Synagogues / Synagogues in Galilee / Synagogues in Judea and Jerusalem : link


Part "Türk" Savaşçı steli - MS 2.yy / Dura / Suriye









2 Temmuz 2014 Çarşamba

Mısırlılara göre Halklar




Tile with Amorite chief
From Medinet Habu, Palace of Ramesses III. 1903
Egyptian, New Kingdom, Dynasty 20, 
reign of Ramesses III, 1184–1153 B.C.







Tile with Philistine chief
From Medinet Habu, Palace of Ramesses III. 1903
Egyptian, New Kingdom, Dynasty 20, 
reign of Ramesses III, 1184–1153 B.C.







Tile with Nubian chief
From Medinet Habu, Palace of Ramesses III. 1903
Egyptian, New Kingdom, Dynasty 20, 
reign of Ramesses III, 1184–1153 B.C.






Tile with Hittite chief
From Medinet Habu, Palace of Ramesses III. 1903
Egyptian, New Kingdom, Dynasty 20, 
reign of Ramesses III, 1184–1153 B.C.








Tile with Syrian chief
From Medinet Habu, Palace of Ramesses III. 1903
Egyptian, New Kingdom, Dynasty 20, 
reign of Ramesses III, 1184–1153 B.C.
















9 Haziran 2014 Pazartesi

AKDENİZLİ BİR KEŞİŞ: SÜTUNCU SİMEON






"Mallarınızı satın, sadaka olarak verin. 
Kendinize eskimeyen keseler, göklerde tükenmez 
bir hazine edinin… 
Sizden kim varını yoğunu gözden çıkarmazsa takipçim olamaz… Biri bana gelip de babasından, annesinden, karısından, çocuklarından, kardeşlerinden hatta kendi canından bile 
nefret etmezse takipçim olamaz."(1)



Hıristiyanlık’ta asketizm denilen mistik yaşam tarzının yerleş-mesinde önemli birkaç metinden biri olarak kabul edilen yukarıdaki İncil pasajları, birçok farklı asketik metodun çıkışında rol oynar. Zira ‘kendi canından bile nefret etmek’ gibi bir söylem, pek tabi kişiye, zamana ve mekana göre çok farklı algılanabilir ve tatbik edilmeye çalışılabilir.

Hıristiyanlık tarihi göz önüne alındığında ilk olarak I. Constan-tine’nin Hıristiyanlığı ‘yasal’ bir din sayması ve böylece kısmi de olsa devam edegelen ‘takibatın’ ortadan kalkması, ‘ideal Hıristiyan’ ile ilgili modelde bir değişikliği de beraberinde getirir. Zira zulmün ortadan kalkmasıyla ‘şehitlik’ gibi ideal Hıristiyanlık mertebesi, yerini giderek artan sayıda ‘asketik yaşama’ bırakmaya başlar. Kendilerini ‘şehitlerin (martyr)’ devamı sayan birçok mistik, aynı zamanda I. Constantine öncesi Hıristiyanlığın hayat normlarını idame ettirdiklerini de ileri sürerler. (2) 

Asketik yaşam gibi çok geniş bir an-lam içeriğine sahip uygulamayı, sadece Hıristiyanlığın ‘yasal’ bir din sayılması sonucunda ortaya çıkmış bir model olarak görmek çok fazla indirgemeci bir yaklaşım olur. Zira hemen hemen tüm dini geleneklerde bulunan ‘batini’ yorum geleneği, mistik yaşama yönelik bir diğer kaynak olarak görülebilir. Ayrıca Hıristiyanlık söz konusu olduğunda özellikle Gnostisizm’in Tanrı-alem ilişkisi, gnosis/ bilgi söylemi, maddi ve manevi dünya arasındaki düaliteye dayanarak maddi alemin (veya bedenin) kötülüğü, demiurg görüşü ve kurtuluş için dünyevi olandan uzaklaşmanın gerekliliği gibi söylemler de göz önüne alınmalıdır. (3) 

Bu bağlamda Hıristiyanlık içinde çok farklı mistik yaşam biçimleriyle karşılaşmak mümkündür. Ömrünü bir sütun üzerinde geçirmeyi tercih eden Sütuncu Simeon da bu tür mistiklerden biridir.

Bu metinde, ilk olarak Aziz Simeon’un hayatı ilk elden kaynaklar çerçevesinde ortaya konulacaktır. Ardından hayatını bir sütunun üzerinde tamamlayan bu kişinin, sütuna çıkma olgusunun arkasında ne tür saiklerin olabileceği bir makale çerçevesinde tartışılacaktır.




Aziz Simeon the Elder/ Yaşlı Aziz Simeon’un 
Sütuna Çıkmadan Önceki Hayatı


Bir başka sütuncu olan Simeon the Younger (genç)’dan ayırmak için Simeon the Elder (yaşlı) denilen aziz, yaklaşık MS. 380’lerde Hıristiyan bir anne-babadan Sisan’da (Kozan/Adana) doğmuştur. 

Simeon the Elder’ın hayatıyla ilgili yazılmış üç tane birincil kaynak bulunmaktadır. Bunlardan biri, Cyrrhus’lu Theodoret’in (ö. 457) Suriyeli keşişleri tanıttığı ve henüz Simeon hayattayken yazılmış Historia religiosa (A History of the Monks of Syria)’dır (MS. 444). 

Onun bu eseri, araştırmacılar tarafından tarihsel bilgileri daha fazla öncelediği kabul edilerek genelde öne çekilir. Azizin ölümünden sonra onun talebelerinden biri olduğu söylenilen Antonius’un da The Life and Daily Mode of Living of the Blessed Simeon the Stylite başlıklı kısa bir eseri vardır. Bu ikisinin yanında yazarı belli olmayan Süryanice bir biyografi metni daha bulunmaktadır. Bu eser de The Life of St. Simeon Stylites başlığıyla tercüme edilmiştir.(4) 

Bu sonuncusu biraz daha detaylı ve bir o kadar da mistik ve mucizevi boyutları ortaya koyma çabasıyla yazılmış bir görünüme sahiptir. Bazı hususlarda ortak bilgiler aktaran Theodoret, Antonius ve yazarı bilinmeye Süryanice metin, bazen de Simeon ile ilgili fark-lı yönlere vurgu yapmaktadırlar.

Theodoret, Simeon’un büyük bir şöhrete ulaştığını ve Perslilerden, Medlerden, Etiyopyalılardan ve Avrasya bölgesinden birçok ziyaretçinin ona geldiğini belirterek eserine başlar. Kendisinin de bizzat şahit olduğu bu anlatacaklarının, gelecek nesiller için ‘haki-katten yoksun’ birer anlatı olarak görülebileceği endişesini dile getirir. Bu nedenle bazı hakikatlerin, insanın tabiatını aşabileceğini belirtir. Ancak hala dünyada yaşayan birçok dindar insanın olması hasebiyle bu anlatıyı büyük bir aşk ve güvenle aktarabileceğini söyler.(5)

Simeon, fakir bir ailenin çocuğudur ve çobanlık yapmaktadır. Theodoret, Simeon’dan bizzat duyduğuna göre günün birinde çok fazla kar yağması nedeniyle sürünün ahırda kalması gerekir ve böylece o da ailesi (6) ile beraber kiliseye gider. Burada rahip, İsa’nın fakir, yas içinde, mütevazi, hakikate susayan insanlara yönelik vaatleri ile ilgili pasajları okuyunca Simeon, orada bulunanlardan birine ‘bunların nasıl elde edilebileceğini’ sorar. Sorulan kişi de bunun, inziva ve kamil bir felsefe ile olacağını söyler. Böylece ‘tanrısal kelamın tohumlarını’ elde eden Simeon, şehitlerin reliclerinin (azizden geriye kalan eşyalar) bulunduğu yakındaki bir mekana gider. Burada secdeye kapanır ve insanların koruyucusuna ‘kendisini din-darlığın kamil bir yoluna yönlendirmesi’ için dua eder. Bir süre bu halde durduktan sonra üzerine tatlı bir uyku hali çöker ve rüyasında gördüklerini kendisi şöyle anlatır:

Kendimi rüyamda bir çukur açarken buldum. Tam o anda çukuru daha da derinleştirmem gerektiğini söyleyen bir ses duydum. Onun söylediği gibi çukuru biraz daha derinleştirdim. Biraz dinlenmek istiyordum ki o kişi bana gevşemeyip tekrar kazmamı söyledi. Bunu üçüncü ve dördüncü kez de söyledikten sonra açılan çukurun yeterli olduğunu belirtti. Ardından da bu çukuru, hiçbir çaba göstermeden inşa etmemi söyledi.’(7)

Simeon’un talebesi olan Antonius ise bu olayı biraz daha farklı aktarır. Simeon, Pazar günü kiliseye gider ve burada kutsal kitaptan okunan metni dinler. Yanında bulunan yaşlı bir adama ne okunduğunu sorar. Adam, bu metnin ‘ruhun nasıl kontrol edileceği ile ilgili olduğunu söyler. Simeon, ‘ruhun kontrolü ne demektir?’ der. Yaşlı adam ‘evlat! Bana niye soruyorsun? Görüyorum ki sen yaşça gençsin ama anlayışta ihtiyar bir kişi gibisin’ diye cevap verir. 

Simeon, ‘ey babacığım. Seni sınamıyorum. Fakat okunan şey bana çok garip geldi’ şeklinde açıklama yapar. Bunun üzerine yaşlı adam, ‘kişinin kendini kontrolü, ruhun kurtuluşudur. Bu, insanı aydınlanmaya ve tanrısal krallığa götürür’ deyince Simeon ‘ben eğitimsiz biriyim. Bu bahsettiğin şeyleri bana öğret’ der. Bunun üzerine adam şunları dile getirir:

Ey oğul! Hiç kesintisiz bir şekilde Tanrı için oruç tutan kişi, dualarının hepsine nail olur… Ey oğul! Bu duyduklarını bilmek ve gönlünde bunları tefekkür etmek için aç ve susuz olman gerek. Saldırıya uğraman, taciz ve itham edilmen gerek. İnleyip gözyaşı dökmen gerek. Kaderin seni sağdan sola vurması gerek. Bedenî sağlık ve arzuları terk etmelisin. İnsanlar tarafından hakir görülüp acı çektirilmelisin. Böylece melekler tarafından teselli edileceksin. Şimdi tüm bunları duyduktan sonra umarım lütufkar olan Tanrı iradesine uygun bir şekilde senin iyi bir karar vermeni sağlar.(8)

Antonius, Simeon’un bunları işittikten sonra kiliseden çıkıp ıssız bir yere gittiğini, yere kapandığını, yedi gün hiçbir şey yemeden içmeden ağlayarak Tanrıya dua ettiğini söyler. Yedi gün sonra ayağa kalkıp bir manastıra koşan Simeon, manastırın baş keşişinin ayaklarına kapanır ve ‘ey merhametli babamız! Ben sefil ve zavallı bir insanım. Ölmek üzere olan, fakat Tanrıya hizmet etmek isteyen bu ruhu kurtar’ der. Keşiş ona ‘sen kimsin? İsmin nedir? Nereden geliyorsun?’ şeklinde soru yöneltince ‘ben Simeon isimli özgür [başıboş] bir adamım ve ne olur bana nereden geldiğimi ve ailemin kim olduğunu sorma. Ölmek üzere olan bu ruhu kurtar’ diye yalvarır. Keşiş bunları duyunca onu yerden kaldırır ve ‘eğer sen Tanrıdan geliyorsan, Tanrı seni her türlü kötülük ve bozuk fiilden koruyacak. Sen herkese hizmet edeceksin ve böylece herkes de seni sevecek’ şeklinde cevap verip onu manastıra kabul eder.(9)

Süryanice biyografi ise Simeon’u Tanrı ve onunla ilgili şeylerden bihaber bir kişi olarak tasvir ettikten sonra onun bazen çalıları toplayıp bunu bir tütsü olarak kullanarak sunularda bulunduğunu belirtir. Ardından da kiliseye ilk gittiği zaman duyduğu metinlerden etkilenmesi sebebiyle yine çalıları toplar, fakat bu defa ‘ey güzel koku. Göklerde olan Tanrıya doğru git’ diyerek kilisede duyduğu göklerdeki Tanrıya sunuda bulunduğunu zikreder. Bu olaydan bir-kaç gün sonra ‘parlak giysili, ışıl ışıl bir yüze sahip’ bir kişi gelir. Bu adamın elinde altından bir asa vardır ve bunu göğe yükselttiğinde görmüş olduğu harikuladeliklerden dolayı Simeon korkar ve yüzükoyun yere kapanır. Adam, onu kaldırıp korkmamasını ve onun isminin yüceleceğini söyler. 

Ardından onu bir dağa doğru götürüp ona yerdeki taşları gösterir. ‘Bunları al ve inşa et’ deyince Simeon ‘bundan önce hiçbir yapı yapmadığı için bu işten habersiz olduğunu söyler. Bunun üzerine adam da ona ‘taşı dik ve ben sana nasıl inşa edeceğini öğreteceğim’ şeklinde telkinde bulunur. Sonra ona bir taş getirir ve azize şöyle der: ‘Taşlardan birini doğuya, diğerini kuzeye ve diğerini de güneye dik. Ardından da onların üstüne bir diğer taşı koy. Böylece bu iş tamam olacaktır’. Simeon, bunun ne olduğunu sorunca da ‘bu senin ibadet ettiğin, tütsü sunduğun ve kutsal yazılarda işittiğin Tanrıya bir sunaktır’ şeklinde cevap alır.(10) Böylece Simeon’un bulunduğu sütun, Süryanice biyografiye göre Tanrıya adanmış bir sunak olarak ortaya konulur. 

Burada bir anlamda Aziz’in rüyada gördüğü çukur ve bu çukurun inşasına bir telmih var gibidir. 






Sütuncu Aziz Simeon Kilisesi - Aleppo / Suriye, MS.5.yüzyıl



Aziz Simeon’un Manastır Hayatı
Ailesi ile ilgili yeterli bilgi olmamasına rağmen çocukluğunda çobanlık (11) yapan Simeon’un, resmi bir eğitim almadığı (12) kanaati yaygındır. Onun ana dili, Süryanicedir ve Shimshai/Şimşai adındaki kardeşi hariç diğer aile üyeleri, o henüz hayattayken ölmüştür. Kardeşiyle kendisine kalan mirası, kardeşinin istediği gibi taksim etmesini söyler. Kendi payına düşen hisseyi de fakirlere ve manastırlara dağıtır. Bir süre sonra kardeşinin de keşiş olduğu rivayet edilir. 

İlk olarak toplumdan ayrı yaşama yolunu seçmiş mistiklerle (anchori-te) iki yıl yaşar. Ardından on altı yaşına gelmeden önce bir manastıra (cenobite) intisab eder. Bu onun, daha ilk baştan itibaren çok sıkı bir asketik yaşam tarzına eğiliminin olduğunu gösterir. Katıldığı manastıra önderlik eden Heliodorus isimli keşiş, 65 yıldır hiç dışarı çıkmadan manastırın içinde yaşayan birisidir. Hatta bu nedenle onun domuz, horoz veya bu türden bir havyanın nasıl olduğunu dahi bilmediği rivayet edilir. Böyle bir keşişin başkanlık yaptığı manastırda herkes birer gün arayla oruç tutarken Simeon, haftanın her gününü oruçlu geçirip sadece Pazar günleri bir tutam bir şeyler yer. Buradaki insanlar bu tür davranışların yanlış olduğunu ona anlatmaya çalışırlar. Fakat Simeon, onları dinlemez. Palmiye ağacından bir ip yapan Simeon, bunu karnına çok sıkı bir şekilde bağlar. Hali hazırda çok sert olan bu ip, bağlı bulunduğu yerde bir yara açar. Onun bu tür uygulamaları diğer keşişleri rahatsız eder.(13)

Simeon’un vücuduna ip bağlamasıyla ilgili olayı Antonius ise biraz daha farklı bir şekilde anlatır. Antonius’a göre Simeon, bir gün manastırdan çıkar ve suyu kurumuş bir kuyunun önünde ip bağlı bir kova bulur. İpi kovadan çözen Simeon, ıssız bir yere gidip bu ipi tüm vücuduna bağlar ve onun üzerine de kıldan yapılmış bir gömlek giyer. Tekrar manastıra geri döndüğünde ‘su çekmeye gittim, fakat kovanın ipi yoktu’ deyince diğer keşişler, ‘sessiz ol, baş keşiş duyar’ şeklinde bir tembihte bulunurlar. Kimse onun vücudunda ipin bağlı olduğunu anlayamaz. Böylece o bir veya daha fazla yıl, vücudunda ip bağlı bir şekilde durur. Bu kadar uzun süre vücuduna sarılı olması nedeniyle ip onun vücudunda yara açar. Kötü koktuğu için kimse onun yanında durmaya tahammül edemez. Ancak kimse de onun bu sırrından haberdar değildir. Onun yatağında kurtçuklar oluşmaya başlar, fakat bunun nedenini kimse anlayamaz.(14)

Antonius’un ifade ettiğine göre keşişlerden biri, bir gün onu takip eder. Herkes, güneş batıncaya kadar oruç tutarken, onun sadece Pazar günü yemek yediğini ve ona günlük verilen yiyecekleri de fakirlere dağıttığını görür. Hem bunları hem de çok kötü kokup yatağında da kurtçukların olduğunu belirterek baş keşişe durumu haber verir ve ‘onun bu haliyle manastırın kurallarını bozduğunu, bu nedenle ya onu geldiği yere göndermesini ya da kendilerinin manastırdan ayrılacağını’ söyler. Bunun üzerine baş keşiş, Simeon’u çağırtır ve ona ‘neden bu tür şeyler yaptığını, niye bu kadar kötü koktuğunu, manastırın kurallarını niye bozduğunu, gerçekten bir insan ise ailesini ve akrabalarını söylemesinin gerektiğini’ belirtir. Bunları duyan Simeon, yere kapanır ve ağlamaya başlar. Baş keşiş, üstündeki gömleğin çıkartılmasını emreder. 

Fakat gömlek vücuduna yapıştığı için keşişler, onu üç gün yağ ile karıştırılmış sıcak su ile yıkarlar. Sonunda gömleği çıkardıklarında vücudunun her tarafının iple sarılı olduğunu ve sayılamayacak kadar kurtçuğun bulunduğunu görünce hepsi şaşırıp kalır. Bu sırada Simeon ‘üstatlarım, kardeşlerim beni kendi halime bırakın. Yapmış olduğum şeylerden dolayı bırakın pis bir köpek gibi öleyim. Her türlü adaletsizlik ve aç gözlülük bendedir, ben günah dolu bir okyanusum’ şeklinde haykırır. Keşişler ona ‘henüz on sekiz yaşında bile değilsin. Ne tür bir günah işlemiş olabilirsin?’ diye sorunca, ‘peygamber’ Davut gibi ‘nitekim suç içinde doğdum ben, günah içinde annem bana hamile kaldı’ (15) biçiminde bir cevap verir. Eğitimsiz birinden böyle bir cevap alan keşişler, iki doktor çağırıp ipi onun vücudundan çıkartırlar. Ona kırk gün daha yardım ettikten sonra baş keşiş, ‘evladım bak! Şimdi sağlığına kavuştun. İstediğin yere gidebilirsin’ der.(16)



Manastırdan Ayrılması ve Bundan Sonraki Süreç
Böylece manastırdan bir süre sonra ayrılan (veya uzaklaştırılan17) aziz, insanlardan tamamen uzaklaşır. O civarda suyu tükenmiş bir kuyu bulur ve oraya girer.(18) Burada beş gün (19) kalır ve bu süre zarfında ilahiler söyler. Onu uzaklaştırmaktan dolayı üzüntülü olan keşişler, iki kişiyi onu bulması için görevlendirirler. Onlar, dağlarda onu ararken bir çobana rastlarlar ve onu görüp görmediklerini sorduklarında çoban onlara kuyuyu gösterir. Keşişler, kuyunun başına gelip onu çağırırlar ve sonunda onu kuyudan çıkmaya ikna ederler.(20)

Simeon’un aranılıp manastıra geri getirilmesi ile ilgili olarak talebesi Antonius ise biraz daha farklı bir bilgi verir. Ona göre baş keşiş, Simeon’un ayrılmasından yedi gün sonra bir gece uykusunda şöyle bir rüya görür: ‘Sayılamayacak kadar insan, manastırın etrafını beyaz bir örtüyle sarar. Ellerinde meşaleler vardır ve şöyle derler:

Tanrının hizmetçisi olan Simeon’u bize vermezseniz şimdi burayı yakacağız. Ona neden zulmettiniz? O, manastırdan kovulacak ne yaptı? Onun hatası neydi? Sizi yakmadan önce söyleyin. Manastırınıza ne yaptığınızı bilmiyor musunuz? O kıyamet gününde sizden daha büyük bir kişi olarak görüldü’. Korkuyla uyanan baş keşiş, diğerlerini toplayıp rüyasını anlatır ve onu bulmadan kimsenin geri gelmemesini salık verir. Keşişler manastıra dönüp vahşi hayvanların bulunduğu ve kimsenin oraya gitmeye cesaret edemediği yer hariç diğer yerlere baktıklarını, fakat onu bir türlü bulamadıklarını baş keşişe haber verirler. Bunun üzerine baş keşiş ‘evlatlarım! Dua edin ve elinize meşaleler alarak oraya da bakın’ der. Keşişler, üç saat kuyunun üstünde dua ettikten sonra meşalelerle kuyuya inerler. Onlar inerken sürüngenler kaçışmaya başlar ve Simeon onlara, ‘ölmek için kendisini rahat bırakmalarını’ söylemelerine rağmen onu zor kullanarak kuyudan çıkartırlar. Onu baş keşişin yanına getirdiklerinde keşiş, onun ayağına eğilir ve kendisinin hocası olmasını talep eder.(21)

Kısa bir süre (22) onlarla kaldıktan sonra Telanissos’daki (Tell-Neschin/ Talanis/ Suriye) bir tepenin başında bulunan küçük bir ine girer. (23) İnin girişinin çamurla kapatılmasını istemesi üzerine keşişler, bunun bir intihar olacağını söylerler. O da kendisine biraz yiyecek ve bir şişe su verilmesini ve eğer bedeninin yiyeceğe ihtiyacı olursa da bunlarla beslenebileceğini söyler. Kırk gün geçtikten sonra onun ne halde olduğunu görmek için giden keşişler, yiyecek ve suyun bırakıldığı gibi durduğunu görünce Simeon’u oradan çıkartırlar. Bir süngerle dudaklarını ıslatıp ona su verdikten sonra Simeon ayağa kalkar ve bunun bir mucize olduğu görülür. O bu inde üç yıl yaşar. (24) Bu süre zarfında Süryanice biyografiye göre o, birçok kişiyi içinde bulunduğu inin tozutoprağıyla iyileştirir. (25)

Bir süre sonra kendisini zincirle bağladığı bir diğer tepeye geçer. Bu tepenin üzerinde bulunan bir kayaya, zincirin bir ucunu taktırırken diğer ucunu da sağ ayağına bağlatır. Böylece ancak o zincirin müsaade ettiği uzunluk kadar bir çerçevede yaşar. Zincire bağlı bir şekilde uzun bir müddet duran Simeon’un vücudunda izler belirir. Onun bulunduğu bölgeye idareci olarak atanan ve bilge biri olan Meletius isimli bir kişi, tefekkür için zincire gerek olmadığını ve bunun gereksiz olduğunu anlatınca, onun bu tavsiyesine uyarak zincirin kırılmasına müsaade eder. Zincirin onun ayağına bağlı ucu kırıldığında burada bir yaranın oluştuğu ve o yarayı kurtçukların kemirdiği görülür. İşte böylece onun, kurtçukların bedenini kemirmesine izin verdiği görülür. (26) Birçok kişinin ziyaret amacıyla geldiği bu tepe, günümüz Halep’inde (Suriye) bulunmakta ve Qal’at Samaan (Simeon’un Tepesi/Kulesi) diye bilinmektedir.

Simeon’un Sütuna Çıkması ve Ona İsnat Edilen Mucizeler
Simeon’un şöhreti arttıkça çok uzak yerlerden insanlar onu zi-yarete gelirler. Bunlardan kimi felçli ve şifa isterken; kimi de rahip olmayı talep eder. Antonius’a göre İsa’nın yolundan giden Simeon, topalları yürütür, cüzamlıları iyileştirir, dilsizleri konuşturur, felçli olanların yürümesini sağlar ve kronik hastalığı olanlara şifa dağıtır. Bu kimselere de şöyle bir uyarıda bulunur: ‘Seni kim iyileştirdi? diye soranları, Simeon deme; zira bunu yapan Tanrıdır. Eğer Simeon dersen, yine aynı hastalığa duçar olursun’.(27) Ardından en azından ona müracaat eden kişilerin istekleri yerine gelince onun ne kadar büyük bir kişi olduğuna dair ağızdan ağza söylentiler yayılır. İran, Ermenistan ve İberya gibi yerlerin dışında daha birçok yerde insanlar ondan haberdar olur ve onu ziyarete gelirler. Hatta İtalya’da her dükkanın girişinde onun bibloları bulunur ve böylece kendileri için bunun bir koruma olduğuna inanılır.(28)

Birçok varsayım öne sürülmesine rağmen tam olarak onun neden böyle bir karar aldığı bilinmemekle beraber Simeon, bir sütunun (stylos) üzerinde durmaya karar verir. Onun bu kararının arka-sında bazı yazarlara göre kalabalıktan kaçmak; kimine göre de Musa ve Elijah’dan ilham alması vardır. Onun neden böyle bir yerde yaşamayı seçtiği hakkında net bir açıklama yoktur. Zira üzerine çıktığı sütunun ilk olarak yaklaşık 1.80 metre yüksekliğinde olduğu düşünülürse (29) bunun, insanlardan uzak durmak adına çok da yüksek olmayan bir yer olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu hususta Theodoret, Tanrısal bir ilhamın varlığından söz eder. Tanrının bu tür emirler verebileceğine örnek olarak da İşaya’nın çıplak olarak ve yalın ayak gezmesi (30) ve Hoşea’nın zani bir kadınla evlenmesi (31) gibi durumları zikretmektedir. (32) Bu açıdan Theodoret ile benzer yaklaşıma sahip olan Süryanice biyografi, bu ve buna benzer örnekleri zikrettikten sonra ‘onun yaşadığı dönemde insanların bir uykuya daldığını ve böylece onların tekrar uyandırılmaya çalışıldığını’ belirtir.(33)

Sütunun üzerinde oturabileceği kadar genişliğe sahip bir alan olduğu ve üstünün de açık olması nedeniyle hem gece-gündüz sıcaklık farkından hem de kızgın güneşin altında bulunmaktan etkilenmiş olsa gerektir. Azizin üzerinde bulunduğu sütun onun emri doğrultusunda yükseltilmiştir. Böylece üç kademeli bir şekilde yukarıya doğru çıkan sütunun bir süre sonra 18 metre yüksekliğe kadar ulaştığı zikredilir. Üç kademeli olmasının arkasında da Hıristiyanlıktaki teslis düşüncesine dair bir takım mitolojik ifadeler aktarılmaktadır. (34)





Aziz, gününün uyku haricindeki zamanlarında ya insanlara vaazlarda bulunmakta, onları dinlemekte ve şifa dağıtmakta ya da ibadet ve dua etmektedir. Simeon, sütunun üzerinde iken insanlar ona bir takım yiyecekler getirirler. Lent orucu haricinde (bu süreçte hiçbir şey yemediği aktarılır) günde sadece bir kez bir şeyler yiyen aziz, onlardan gelen yiyecekleri yukarıdan aşağıya doğru sarkıttığı bir sepet aracılığıyla elde eder. (35) Theodoret’in anlattığına göre Simeon’un, mübarek bir insan olduğuna inanan İsmaililer’den (Araplar kastediliyor) iki kabile gelir ve onun, kendi reislerini kutsamasını isterler. Bu arada her iki kabiledekiler, diğerinin değil de kendi kabileleri için bu talepte bulunup kavga etmeye başlayınca Theodoret, Simeon’un, her iki kabile reisini de kutsayabileceğini söyleyerek kavgayı yatıştırmaya çalıştığını, ancak bir türlü başarılı olamadığını nakleder. Tam bu sırada Simeon, yukarıdan ‘köpekler’ diye bağırıp onları zoraki susturur. Bu durum, Simeon’un kutsamasının ne kadar önemli olduğuna bir delil olarak ileri sürülür.(36)

Anlatılan mucizelerden birine göre bir gemi, açık denizlerde ilerlerken büyük bir fırtınaya yakalanır. Tam da bu arada güvertede kara bir adam belirir. Gemi batma tehlikesi geçirmektedir ki bu arada Simeon’un bulunduğu sütunun toprağına sahip Diyarbakırlı bir kişi, yanındaki bu topraktan bir kısmıyla gemi direğinin üzerine haç işareti yapar, geri kalanını da geminin güvertesine doğru serper ve hep bir ağızdan Simeon’un ismini haykırırlar. Bir anda Simeon belirir ve güvertedeki kara adamı döverek uzaklaştırır. İşte adam kılığına girmiş olan şeytan uzaklaşırken, azizin kendisine hem karada hem de denizde zulmettiği yönünde serzenişte bulunur. Ardından deniz sakinleşir. Bu mucizenin de Simeon’un sütunda olduğu bir zaman içinde gerçekleştiği ve böylece onun tayy-i mekan gibi bir özelliğinin de bulunduğu ima edilir.(37)

Theodoret, bizzat şahit olduğu bir mucizeyi ise şöyle anlatır: Bir gün, Arap kabile liderlerinden biri geldi ve yolda giderken saldırıya uğrayan ve felçli hale gelen bir dostu için yardım istedi. Simeon, ondan atalarının dinsizliğini reddetmesini ve Baba-Oğul ve Kutsal Ruh’a inanmasını söyledi. Bu kişi, bunlara inandığını söyleyince Simeon, ‘sen ki bunlara inanıyorsun, o halde ayağa kalk’ dedi. O ayağa kalkınca da kabile şefini, çadırına kadar sırtında taşımasını emretti. O da onu sırtına alıp büyük bir şükran içinde oradan ayrıldı. Theodoret onun bu mucizesiyle, İsa’nın mucizesi (38) arasında bir benzerlik olduğunu söylemeden de geçemez. (39) Simeon, bunların yanında aynı zamanda ileride olabilecek hadiselere dair de bir takım mucizelerde bulunur ve insanları kıtlık, hastalık gibi durumlara karşı uyarır. Hatta Simeon, Theodoret’e, kendisine hasım olan birinin öleceğini on beş gün öncesinden haber verir. O, bunu bizzat azizden duyup tecrübe etmiştir. (40)

Simeon’un gösterdiği bir başka mucizeye göre kadının biri, bir gece çok susar ve bir ibrikten su içerken küçük bir yılanı da yutar. Bu yılan onun rahminde giderek büyür ve kadının yüzü yemyeşil kesmeye başlar. Birçok doktor gelir ve onu iyileştirmeye çalışır, fakat nafiledir. Akrabalarından biri Simeon’un mucizelerinden haberdar olur ve kadını alıp onun yanına doğru giderler. Kadının durumunu ona anlattıktan sonra Simeon onlara, biraz su ve toprak verip bunları kadının ağzına koymalarını söyler. Onlar bunu yapar yapmaz herkesin gözü önünde yılan, kadının rahminden hareket edip yukarı doğru çıkar ve kadın da onu tükürerek bu acıdan kurtulur.(41)

Ayakta durmasından dolayı Simeon’un sol ayağında bir yara oluşur. Bu yaradan daimi olarak bir akıntının geldiği söylenir. Hatta Rabaena (Kahramanmaraş iline yakın bir yer adı) bölgesinden bir rahip, onun bulunduğu bölgeye gelip ‘yeryüzünde hiçbir insan yemeden ve yatmadan duramaz. Sen bir insan mısın yoksa bedensiz bir varlık mı?’ diye sorar. Etraftaki insanlar kızmaya başlayınca onları susturan Simeon, o kişinin bir merdiven aracılığıyla yanına çıkmasına izin verip ellerindeki, ayaklarındaki ve vücudundaki yaraları ona gösterir. Adam buradan inince, görmüş olduğu durumdan dolayı dehşete kapılır.(42) 

Simeon’un sol ayağında yara oluştuğu için iki yıl sağ ayağının üzerinde kaldığı rivayet edilir. Bu yaranın, şeytanın, azizi ayartmak için bir hilesi olduğunu düşünen Antonius, burada kurtçukların oluştuğunu, sütundan aşağıya bunlardan düşenlerin bulunduğunu ve alttaki insanların bu kurtçukları toplayıp tekrar Simeon’un yanına götürdüklerini ifade ettikten sonra Simeon’un kurtçuklara ‘Tanrının size verdiği şeyden yeyin’ diyerek onların, bedenini yemesine müsaade ettiğini belirtir.(43) 

Bunun da ötesinde Arap kabile şeflerinden biri kutsanmak için geldiğinde onun yarasından düşen kurtçuklardan birini alıp gözünün ve kalbinin üstüne koyarak oradan ayrılmaktadır ki aziz, o kurtçuğun pis bir bedenden düşen pis bir kurtçuk olduğunu söyleyip geri getirmesini emreder. Kabile şefi de bunun üzerine bunun kendi günahları için bir bağış olduğunu belirtip elini açar ve o kurtçuğun bir inciye dönüştüğü görülür.(44) Azizin göstermiş olduğu mucizelere dair her üç biyografi bir takım anlatımlarda bulunsa da bu hususta Süryanice yazılmış olan eserin hemen hemen üçte ikisi buna ayrılmıştır. Bu bakımdan yazar da onun gösterdiği mucizeleri ne bir insanın sayabileceği ve ne de buna bir insanın ömrünün kafi gelebileceğini söyler.(45)

Sütunun üzerinde bir ömür geçiren aziz, günün belirli saatle-rinde ibadet eder, secdeye kapanır ve gelen insanlara günde iki kez vaazlarda bulunur. Hatta birinde o kadar fazla secdede bulunmuştur ki insanlardan biri bu secdeleri saymaya çalışmış ve ancak 1244’e kadar sayabilmiştir. Onun secde ettiğinde başının ayaklarına kadar değdiği söylenir. Zira çok az yemesi dolayısıyla o kadar zayıftır ki bu onun kolayca eğilmesini sağlamaktadır.(46) 

Bu süre zarfında yaptığı önemli işlerden biri de kendisini ziyarete gelen insanlardan edindiği bilgiler ve talepler doğrultusunda imparatorlara mektup yazmasıdır. Zira gelen köylülerin çoğu vergilerden şikayet etmektedir. Bu konuda özellikle imparator II. Theodosius’a mektuplar yazar. Bu mektuplardan birine göre Theodosius’un valilerinden biri olan Asclepiodotus/Asclepiades, eskiden sinagog olup zorla Hıristiyanlar tarafından işgal edilmiş yerlerin, Yahudilere tekrar geri verilmesini söyler. Bunu duyan Hıristiyanlar, Simeon’a müracaat edip imparatora bir mektup yazmasını talep ederler. Azizin mektubu üzerine durumdan haberdar olan imparator, derhal bu emrin geri çekilmesini emrederek valiyi ‘Yahudilerin dostu ve Hıristiyanların düşmanı’ ilan edip görevden alır. (47)

Kilise tarihinde daha çok Aya Yorgi (48) ile ilintilendirilen ve ikonlarında onun tarafından bir atın üzerinde öldürülürken gösterilen ejderha figürü önemlidir. Simeon’un da herkesin korkup yaklaşmaktan sakındığı bir ejderhayı iyileştirmesi ayrıca bir mucize olarak aktarılır. Buna göre gözüne bir odun parçası kaçmış olan bir ejderha, Simeon’un sütununun bulunduğu yere gelir ve kapının önüne uzanır. İşte tam da bu anda ejderha gözünü açar ve odun parçası gözünden çıkar. Onun burada üç gün kalıp giren çıkan kimseye zarar vermediği ve bu sürenin sonunda sağlıklı bir şekilde tekrar eski yerine gittiği rivayet edilir.(49) 

Ejderhanın, Aya Yorginin atının altında mızrağıyla öldürülmesi, en genel anlamda Hıristiyanlığın, paganizmi yendiği şeklinde algılanabilmektedir. Bu açıdan Simeon’la ilgili bu anlatı da böyle bir yoruma açıktır.

Bu tür sıkıntıların yanında imparatora aynı zamanda kendisine kadar haberleri ulaşmış olan ‘heretik’ gruplarla nasıl mücadele ede-bileceği yönünde tavsiyelerde de bulunur. Bu hususta Theodoret şöyle söyler: ‘O diğer faaliyetlerinin yanında kutsal kiliseleri koru-mayı da ihmal etmez. Bu hususta paganların dinsizliklerine, Yahudilerin hakaretlerine ve heretiklerin yayılmasına karşı, imparatora mektuplar/talimatlar gönderir, Tanrısal bir gayret yönünde yöneticileri teşvik eder ve bazen de kiliseleri korumaları için onları gayrete getirir’.(50) Kilise tarihinde önemli konsillerden biri olan Kadıköy Konsili (451) hakkında da burada alınan kararları onayladığı şeklinde bir mektubunun bulunduğu aktarılır.(51) Ancak aynı zamanda bu konsili ve buradaki kararları kabul etmediğini belirten mektupları da bulunmaktadır.(52) İşte bu konu, monofizit ve diyofizit kiliselerin kendi görüşlerini Simeon’a söyletme yönündeki eğilimlerini okuyabilmek için ilgi çekici bir fenomendir.

Aziz ile ilgili önemli ayrıntılardan biri de mistik tecrübeyi yaşamaya başladıktan sonra hiçbir kadına bakmadığıdır. Hatta bu hususu bir kademe daha ileri götürerek sütuna çıktıktan sonra da hiçbir kadının kendisini görmesine müsaade etmez. Ölümünden sonra sütunun bulunduğu yere yapılan kiliseye dahi kadının girmesine manen engel olduğu ve bu hususta, erkek kılığına girmiş bir kadının, kiliseye girdikten ve ayaklarını haça doğru uzattıktan sonra sırt üstü düşüp oracıkta öldüğü rivayet edilir.(53) Kadınlarla ilgili bu tutumdan onun annesi de azade değildir. Zira uzun araştırmalardan (20 yıl) sonra oğlunun nerede bulunduğunu öğrenen annesi, oğlunu görmek için onun yanına gider, fakat buna müsaade edilmez. Oda bir tepenin üzerine doğru çıkarken, bir anda yere yuvarlanır. 

Aziz, annesine şöyle bir mesaj gönderir: ‘Anne, beni şimdi yalnız bırak. Eğer biz buna layık isek birbirimizi öteki hayatta görürüz’. Annesi bunu duyunca onu görmeyi daha fazla ister. Simeon bunun üzerine başka bir mesaj daha yollayıp dinlenmesini ve yere uzanmasını söyler. O da hemen yere yatar. Kapı görevlileri onu kaldırmak için geldiklerinde onun ruhunu teslim ettiğini görürler. Bu haberi duyan Simeon, onun içeri getirilip cenaze töreninin yapılmasını ve sütunun önüne gömülmesini talep eder. Bu arada da gözyaşları içinde Tanrıya annesini yanına kabul etmesi için dua eder.(54) Burada dikkat çeken husus, azizin şöhreti İtalya dahil çok uzak ülkelere kadar ulaşmasına rağmen nasıl olur da annesi ancak yirmi yıllık bir araştırmadan sonra onun nerede olduğunu öğrenebilir?


Aziz’in Ölümü ve Defnedilmesi
Yaklaşık kırk (55) yıla yakın sütunun üzerinde duran ve hayatını burada sürdüren Simeon, 460’lı yıllarda sütunun üzerinde vefat eder. Onun vefatı, oraya gelen ziyaretçilerden birinin sütuna tırmanmasıyla anlaşılır. Bu hususta talebesi Antonius, sütunun üzerine kendisinin çıktığını belirtip daha ayrıntılı bilgiler verir. Onun aktardıklarına göre olay şöyle gerçekleşir:

Cuma günü adeti olduğu üzere kendisini tamamen ibadete adamıştı. Fakat Cumartesi ve Pazar günleri, başını kaldırıp adeti olduğu üzere önünde diz çökmüş olan insanları kutsardı. Ancak bu sefer başını kaldırmadı. Bu durumu gördüğümde yıkarı çıktım ve yüzünün güneş gibi parladığını gördüm. [Yanına çıktığımda] adeti olduğu üzere benimle konuşurdu, fakat bana hiçbir şey söylemedi. Kendi kendime onun ‘öldüğünü’ söyledim, ancak emin değildim. Ona yaklaşmaktan çekiniyordum ama cesaretimi toplayarak ‘ey efendim! Neden ibadetini sonlandırıp benimle konuşmuyorsun? Tam üç gündür dünya [kadar insan] senin kutsamanı bekliyor’ dedim. Bir saat bekledikten sonra ona ‘ey efendim! Bana cevap vermedin’ dedim. Elimi uzatıp sakalına dokunduğumda, bedeni çok yumuşaktı ve anladım ki o ölmüştü. Yüzümü ellerimin arasına alıp hıçkırıklarla ağladım. Eğildim, onun ağzını, gözlerini ve sakalını öptüm. Gömleğini kaldırıp ayaklarını öptüm. Ellerini kaldırıp gözlerimin üze-rine koydum. Bedeni ve gömleği, insanın içine huzur veren hoş kokulu bir parfüm gibi kokuyordu. Mübarek bedenlerinin yanında itinalı bir şekilde yarım saat böyle kaldım. Tam esnada onun bedeni ve sütun sallandı ve ‘Âmen, Âmen, Âmen’ diyen bir ses duydum. Korkarak şöyle dedim: Ey efendim! Beni kutsa ve güzel istirahatgahında beni hatırla.(56)

Bu olaydan sonra aşağıya indiğini belirten Antonius, herhangi bir kargaşa olmaması için azizin öldüğünü söylemez. Sadece güvenilir bir kişi aracılığıyla Antakya Piskoposu Martyrius ve başkomu-tan Ardabur’a bu durumu haber verdirir. Ertesi gün Martyrius, altı tane piskoposla; Ardabur da insanların, azizin reliclerini elde etmek için infiale kapılmalarını engellemek amacıyla altı yüz askerle birlikte yola koyulurlar. Sütunun etrafı çevrildikten sonra üç piskopos, yukarı çıkar, onun elbisesini öper ve üç mezmur okurken, kurşundan yapılmış bir tabut getirtilir. Piskoposlar azizin cesedini hazırladıktan sonra kaldıraçlar yardımıyla o aşağıya indirilir. Böylece insanlar, onun öldüğünü anlarlar. 

Binlerce insan etrafta toplanır ve kadın erkek herkes büyük bir hüzünle ağlamaya başlar. Onu aşağıya indirdikten sonra mermer bir zeminin üzerine koyarlar. Hali hazırda dört gün önce ölmüş olmasına rağmen cesedini görenler, onun henüz vefat ettiğini sanırlar. Tüm piskoposlar onu öperler. Onun yüzü nur gibi ışık saçarken, sakalı da kar gibidir. Antakya piskoposu onun sakalından bir teli, relic olarak almak isteyince buna yeltendiğinde bir anda eli kurur. Tüm piskoposlar dua eder ve şöyle derler: ‘Senin uzuvlarından veya elbiselerinden hiçbir şey eksilmeyecektir ve senin mübarek bedeninden kimse hiçbir şey alamayacaktır’. Onlar gözyaşı içinde ağlarken, piskoposun eli tekrar eski haline gelir. Ardından da ilahiler ve mezmurlar aracılığıyla onu tabuta yerleştirirler. (57)

Azizin ölümüyle ilgili Süryanice biyografi, Antonius’tan farklı bir anlatıma sahiptir. Bu biyografiye göre aziz, insanları ve talebelerini kutsadıktan sonra onlara birbirlerini sevmelerini söyler. Ardından ellerini göğe kaldırıp onları Tanrıya emanet eder. Sonrasında göğe doğru bakar ve sağ elini üç kez göğsüne doğru vurup yere doğru eğilir. Tam bu sırada başını talebelerinden birinin omzuna yaslar. Onun öldüğünü anlayan talebelerinden biri, elleriyle onun gözlerini kapatır. İnsanların onu yağmalaması endişesiyle talebeleri onu sütunun üzerinde bir tabuta koyarlar. Bugün insanlar için bir taraftan üzüntü; öte yandan da sevinç günü olur. Zira böyle bir azizin ölümüne üzülmekle birlikte, sonunda Tanrıya ulaşması nedeniyle bir sevinç de meydana gelir. (58)

Antonius, azizin ölümünden 11 gün önce korkunç giysili ve iki insan boyunda bir adamın, azizle o gün üç kez görüştüğünü ve sonunda da onu öptüğünü söyler. Antonius, bu olayla ilgili biriyle konuşmak istediğini ancak her şey olup bitinceye kadar bu durumla ilgili bir şey söylemekten alı konulduğunu ileri sürer.(59)

Azizin bedeni kefenlendikten sonra 25 Eylül’de Antakya’ya getirilir. Buradaki büyük Constantine Kilisesi’ne başkomutan Ardabur’un emriyle otuz gün sonra gömülür. Her ne kadar İmparator Leo (ö. 474), onun cesedini İstanbul’a nakletmek isterse de Antakyalılar bu isteğe ‘şehirlerinin duvarının olmadığı ve onun bedeninin şehirlerini koruyacağı’ gerekçesiyle karşı çıkarlar. Bunun üzerine imparator, azizin cesedinin orada kalmasına müsaade eder.(60) Kilise tarihçilerinden Evagrius (ö. VI. yy.), onun bedenini gördüğünü, saçlarının çürümemiş olduğunu, her ne kadar alnındaki deri kırışmış olsa da bunun tam olarak durduğunu, bazı fanatiklerin söküp aldıkları hariç dişlerinin sağlam bir şekilde bulunduğunu aktarır. Bu bölgeyi benimsemiş olan insanlar, sütunun olduğu yere bir kilise inşa ettirirler. Yine Evagrius’un anlattıklarına göre azizi anma toplantıları yapıldığında gökte ışıl ışıl parlayan bir yıldız bulunmaktadır.(61)

Simeon’un ardından ‘sütuncular/ Stylites’ ismiyle bilinen bir grup oluşur. Bunlar da tıpkı Simeon gibi bir sütuna çıkıp hayatlarını burada idame ettirirler. En azından daha sonraki araştırmalara kaynaklık etmesi yönüyle bu kişileri şöyle sıralayabiliriz: 



Sütuncu/ Stylite Daniel (ö. 493), 
Simeon Genç (592 O.), 
Abraham (ö.6 yy), 
Marun (ö. 6 yy.), 
Alypius (O. 620), 
Zeytin Symeon (ö. 8.yy), 
Timothy (O. 830), 
Luke (ö. 979) ve 
Lazarus (O. 1054). (62)



Simeon’un Sütuna Çıkmasıyla İlgili Teoriler
Kilisede duyduğu bir vaaz ile manastır hayatına meyleden azi-zin hikayesi bir ömür üzerinde durduğu sütunda son bulur. Her ne kadar biyografilerde azizin, sütuna çıkması ilahi bir yönlendirmenin sonucu olarak gösterilmeye çalışılsa da bu hususta farklı yorumlar yapılabilir. Bu açıdan en temel sorumuz, ‘Simeon, neden böyle bir asketik metodu seçmiş olabilir?’ şeklinde dile getirilebilir. Şimdi bu husustaki yorumlara göz atılabilir.

I. Çevre Kültürlerin Etkisi:
Grek tarihçilerden biri olan Samsat’lı Lucian (MS. II. yy.), Suriye’deki Tanrılarla ilgili inanışlar hakkında bilgi verirken Simeon’un çıkmış olduğu sütuna yaklaşık 100 km. uzaklıkta bulunan Hierapolis’le ilgili şu bilgileri verir:

Tapınağın girişinde iki sütun vardır ve yılda iki kez bir adam onun tepesine tırmanır. Bu sütunun tepesinde yedi gün kalır. Bunun sebebi olarak şunlar söylenmiştir: Sütunun tepesine tırmanmış adam tanrılarla konuşur ve tüm Suriye’nin refahı için dua eder. Böylece tanrılar da kendilerine yaklaşmış olan [yükseklik olarak] bu kişinin dualarını duyar…(63)

Bu açıdan Simeon’un bir sütuna çıkması ile bu kült arasında doğrudan bir bağlantı en azından onun yaşadığı dönemler için pek muhtemel görünmemektedir. Zira MS. I ve II. yy.’da Hierapolis’te böyle bir kültten bahsedilmez. Ancak Simeon’un böylesi bir uygulamadan haberdar olması da ihtimal dahilindedir. Nitekim kilise tarihçisi Evagrius, Simeon’un bu tutumunu açıklarken onu Hierapolis’teki uygulamaya ve oraya çıkan kişiye dair yaklaşıma yakın bir şekilde ortaya koyar. Bu bağlamda o, her ne kadar bedene sahip olsa da göksel güçleri taklit eden, yer ile gök arasında olup Tanrı ile konuşan ve insanlar için de Tanrıdan taleplerde bulunan kişi olarak betimlenir.(64) Hierapolis’teki kült ile onun uygulaması arasındaki en temel fark ise, birincisinde yedi günlük bir süre ile sınırlı bir kalış var iken Simeon, çıkmış olduğu sütundan hiç inmemiştir. (65)

II. Hıristiyanlıktaki Haça Gerilme Teolojisi:
Özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanlar arasında yaygın olan ikonografik figürlerden biri, ‘hayat ağacı’ düşüncesidir. Simeon’un resmedildiği bazı ikonlarda, sütunun üzerinde bir hayat ağacı da bulunmaktadır. Bazı yorumcular, bu ayrıntıyı da dikkate alarak onun sütun üzerinde bulunmasını hayat ağacı figürüyle birleştirip nasıl ‘Adem ve Havva, ağaçla ilgili yasağa itaatsizlik etmiş ve böylece insanlığın cennetten kovulmasına neden olmuşlar ise İsa’da ağaç üzerinde (haç) Tanrıya itaat ederek bu asli günahı ortadan kaldırmıştır’ teolojisini okumaya çalışırlar. (66) Böylece Simeon’un, bu duruşu bir nevi İsa’nın kendini insanlık için feda etmesi gibi yorumlanmaktadır. Bu tutumun, bir anlamda Simeon’un davranışını ‘Hıristiyan bir teoloji’ çerçevesinde açıklama gayreti olduğu açıktır. Ancak böyle bir yoruma gidebilmek için en azından azizin biyografisini yazan kişilerin eserlerinde buna dair bir ipucunun olması gerekirdi. Bu açıdan eldeki veriler, böyle bir yoruma çok da olanak vermemektedir.

III. Kutsal Güçle Olan Bağlantıyı Gösterme:
Greko-Romen Suriye ve Arabistan’ında bir tepenin üzerine koni şeklindeki bir taş veya taş sütunu dikmek, hem bir politik istikrarı hem de kutsal güçle olan bağlantıyı gösteren birer sembol olarak uygulana gelmiştir. Bu açıdan Simeon’un böyle bir sütun üzerine çıkması, bir anlamda kutsal güçle olan bu türden bir ilişkiye ima olarak da düşünülmüştür.(67) Bu yönüyle Mircea Eliade’nin axis mundi ve kutsal mekan ile ilgili açıklamaları göz önünde bulundurulmalıdır. 

Zira Eliade, birçok gelenekte a) diğer yerlerden farklı bir mekanın bulunduğu, b) buradan kozmik bir bölgeye geçişin mümkün olduğu, c) gök ile iletişimin, axis mundi olarak ifade edilebilecek sütün, direk, dağ ve ağaç gibi şeylerle ilişkilendirildiği ve d) dünyanın geri kalanının da bunun etrafında şekillendiği (68) biçimindeki düşüncelerin yaygınlığından bahseder. Bu açıdan Simeon’un sütununun bulunduğu yer, diğer yerlerden farklı, kozmik bölge biçiminde düşünülen göğe daha yakın, axis mundi olarak bir sütun ve diğer ülkelerden birçok insanın ona aktığı kutsal bir mekan şeklinde düşünülmüş olabilir.

IV. Bir Misyon Metodu:
Sütunun üzerine çıkma, bir misyon metodu da olabilir. Zira bu yolla herkes ondan haberdar olmuş ve Hıristiyanlığın ne olduğu ve onun aracılığıyla ne tür mucizeler gösterebileceği yönünde ilginin artması sağlanmış olabilir. Nitekim bu hususta Theodoret, Arapların, Ermenilerin ve daha birçok uzak bölgeden insanların, bu ilginç kişiliği görmek için geldiklerinden bahseder. Hatta bazı İsmaililerin (yani Arapların), atalarının taptıkları putları kırıp Hıristiyan olduk-larını söyler.(69) Bu tarzda alışılmadık bir metot, aynı zamanda onun ve dininin anlaşılmasına yönelik bir araştırmayı da peşinden getirmiş olabilir.

V. Hıristiyanlığa Gnostik Etki:
Bilindiği üzere Gnostisizm, müstakil bir din olmaktan daha çok birçok Ortadoğu dini geleneğinde görülen meta bir söylem şeklinde düşünülmektedir.(70) Bu açıdan bu söylemin en bariz hususlarından biri, dünyevi olandan uzaklaşmak ve bir anlamda bedeni aşağılamaktır. Her ne kadar kendisi açıkça zikretmese de irfani bir bilgiye (gnosis) ulaşmış olan Simeon, kurtuluşu bir sütuna çıkıp bedeni aşağılamakta görmüş olabilir.

VI. Semitik Kültürdeki Taş/ Sütunla İlgili Bakış Açısı
Taş, ağaç ve buna benzer bir takım olgular, ayrıca antik dünya-da önemli bir yere sahiptir. Tanrılar adına sütun dikilmiş ve tapınakların önünde sütunlar veya kutsal ağaçlar bulundurulmuştur. Kutsal taş veya sütuna ibadet etmenin Semitik kültürde de bulunduğu ileri sürülmektedir.(71) Bu yönüyle Yakup’un, gördüğü rüya ilgi çekici bir takım ayrıntıları da içinde barındırmaktadır.

Tekvin’deki anlatıma göre olay şöyle gerçekleşir:
Harran’a doğru yola çıkan Yakup, bir yerde durup geceler. Oradaki taşlardan birini başının altına yastık olarak koyar. Rüyasında, yeryüzüne bir merdiven dikildiğini, başının göklere eriştiğini, Tanrının meleklerinin merdivenden çıkıp indiklerini ve Tanrının ona bir takım vaatlerde bulunduğunu görür. Uyanınca ‘Rab burada ama ben farkına varamadım’ diye düşünür. Korkar ve ‘ne ürkütücü bir yer; bu, Tanrının evinden başka bir yer olamaz. Burası göklerin kapısı’ der. Ertesi sabah erkenden kalkıp başının altına koyduğu taşı anıt olarak diker, üzerine zeytinyağı döker. Oraya Beytel (Tanrının evi) adını verir. Ardından da ‘sütun olarak diktiğim bu taş, Tanrının evi olacak’ der.(72) Bu metinde Yakup’un başının altına koyduğu taşı, gördüğü rüya nedeniyle anıt olarak dikmesi ve son olarak da taş ile Tanrının evi olma gibi bir düşünceyi birleştirmesi ilgi çekicidir. Ay-rıca taşın üzerine yağ dökülmesi de taşa ibadet/perestiş ile ilgili ritüelin bir parçasıdır.(73)




Suriye'de yapılmış bir stel MS.5.-6.yüzyıl



Değerlendirme
Bu makalenin girişinde Luka’dan yapılan alıntıdaki en hassas terimlerden biri kendinden dahi nefret etmek gibi bir düşüncedir. Dolayısıyla bu metnin anlaşılması her ne kadar metnin içinde bulunduğu teolojik sistemle yakından ilgili olsa da kişiye, zamana ve mekana göre çok farklılık arzedebilmektedir. Bu açıdan Hıristiyanlığın değişik dönemlerinde bu metnin algılanması da çeşitlilik göstermektedir. Simeon’a da ilk olarak bu gözle bakmak yerinde olacaktır. Özellikle Hıristiyanlığın ‘meşru’ bir din haline gelmesinden sonraki ‘ideal Hıristiyan’ konusundaki dönüşüm (şehitlikten- keşişliğe), bu tür mistik eğilimlerin kökeninde etkin olarak görülebilir.

Aziz Simeon’un hayatıyla ilgili yazılmış biyografilerin üçü, ilk olarak onun eğitimsizliğine ve kilisede duyduğu vaazdan etkilenmesine vurgu yaptıktan sonra katıldığı manastırın kurallarına (aşırı asketik yaşamıyla) uymaması nedeniyle buradan uzaklaştırılmasıyla başlar. Ardından onun ilk olarak bir ine veya kuyuya girmesine değindikten sonra nasıl kademeli bir şekilde yükselen sütun üzerin-de kalmayı tercih ettiği aktarılır. Bu yönüyle Simeon, her ne kadar bir sütunun üzerine çıkmasıyla bilinse de aslında onun hayatını anlatan biyografiler, ilk olarak onun yer altına girmesine de dikkatleri çekerler. Bu açıdan önce yerin altına girmiş ve ardından da bir sütun ile ‘yerin üstüne’ çıkmış bir kişilikle karşı karşıyayız.

Simeon’un yaşadığı dönem ve mistik çağdaşları göz önüne alındığında aslında onun bir sütunun üzerinde ömrünü geçirmesi, mistisizmin çok da abartılı bir durumu gibi görülmez. Zira bu dönemlerde tıpkı hayvanlar gibi tabiatta ‘yayılarak’ hayatını sürdürenler olduğu gibi İncil metinlerini okurken çok güzel bir manzaradan etkilenerek bir anlığına bu manzaraya dalması nedeniyle ceza olarak bir ömür boyu boynunu zincirle beline bağlayıp sürekli öne eğilmiş bir şekilde hayatını idame ettirmiş olanlar (Teleda’lı Euse-bius gibi) da bulunmaktadır.

Azizin, bir sütuna çıkarak asketik eğilimini göstermesi tabiî ki çok ilgi çekicidir. Ancak kanaatimizce böyle bir metodun seçilmesinde hem Eliade’nin yukarıda belirtilen axis mundi düşüncesinin, hem Hıristiyanlığa Gnostisizmin tesirinin hem de onun yaşadığı yere yakın bir merkezdeki tapınakta paganik bir adet olan sütuna çıkma fenomeninin etkili olduğu söylenebilir. Zira her ne kadar onun yaşadığı dönemde bu kültün yok olduğu düşünülse bile bölge halkının kültürel kodlarında ve mitolojik belleğinde bu tür uygulamanın ne anlama geldiği biliniyor olsa gerektir.



Yrd.Doç.Dr.Dursun Ali AYKIT
Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 
Dinler Tarihi Öğretim Üyesi
DİNBİLİMLERİ AKADEMİK ARAŞTIRMA DERGİSİ
 CİLT 12 SAYI 2

1) Yara, 12:33; 14:26, 33
2) SP Brock, 'Erken Suriye Zühd', Numen, 20.1, 1973, s. 2.
. 3) Gnostisizm'le ilgili Genis Bilgi İçin feeder: Kurt Rudolph, Marifet:. Antik Din Doğa ve Tarih, (trc. ed R.Mc.L. Wilson), Edinburgh, 1983; Şinasi Gündüz, 'Gnostik Mitolojide Düşüş motifi Demiurg Düşüncesi ettik', OMÜ İlahiyat Fakültesi Der-gisi, sa. 9, Samsun, 1997; Floramo, Giovanni, Gnostisizm Tarihi, (Çev. Sema Aygül Baş-Bilal Baş), İstanbul, 2005.
4) Aziz Simeon Stylites, (Terc. F. Lent), American Oriental Society, 35, 1915, s Dergisi Hayatı. 103-198. Bu Eserin değerlendirilmesi for Bkz:.









SIMEON ELDER ve GENÇ STYLITES


 Bazı Suriyeli Saints - kitap








Milattan sonra 6. Yüzyılda yapılmış olan bu Manastır Antakyalı St.Simeon ’un bir sütun üzerinde 40 yıl yaşadığı yer olarak ün yapmıştır. St.Simeon Stilit Manastırı ve eklentileri kısmen kayalar üzerine oyulmuş ve kesme taşlardan yapılmış bir yapı olup, 132x160m.ebatlarında dikdörtgen biçiminde bir alan üzerine yerleşmiştir. Birbirine paralel iki duvarla çevrilmiş ve üç yönden girişi olan ( halen iki girişi mevcuttur) Doğu-batı ekseni bir haç şeklindedir. 

Bu alan üzerinde Stilist ’in sütununun bulunduğu merkezi sekizgen avlu çevresinde düzenlenmiş çeşitli manastır yapıları ile ve üç kilisenin kalıntıları bulunmaktadır. Halen 4m’lik kaide bölümü mevcut olan sütunun gerçek yüksekliğinin 9.50 m ya da 12.50 m olabileceği tahmin edilmektedir. 

Manastıra, birbiriyle kesişen doğu-batı ve kuzey-güney eksenleri üzerine oturtulan yapılarla bir haç şekli verilmiştir. Bu alan üzerinde üç kiliseden başka vaftizeryum, misafirhane, mutfak, kiler odaları ve sarnıçlarda bulunmaktadır. Manastıra en yakın su kaynağı 2,5 km uzaklıkta bulunduğundan su ihtiyacı yağmur suları ile yani sarnıçlarla karşılanmıştır. 

Aknehir beldesi sınırları içinde olan ve mimari özelliği ile ilçeyi ziyarete gelen yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çeken St. Simon Manastırı, 479 m yüksekliğinde, 3 kilise, 12 sarnıç, 1 vaftizhane, 1 depo ve çok sayıda odadan oluşan bu manastırda erken hac ziyaretleri yapılıyor. - link









PASABAG (MONKS VALLEY) AND ST.SİMEON CHURCH
Cappadocia / Turkey

Pasabag in Cappadocia is located on the road to Zelve, coming from Goreme or Avanos. Highly remarkable earth pillars can be seen here, in the middle of a vineyard, hence the name of the place which means: the Pacha's vineyard. Pacha means "General", the military rank, in Turkish and it is a very common nick name. This site is also called Monks Valley. The name was derived from some cones carved in tuff stones which stand apart. Currently, there is a vineyard and a number of tuff cones standing right next to the road.

Some of these cones split into smaller cones in their upper sections, in which stylites and hermits once hid. The hermitage of Simeon monks was also here. A chapel dedicated to St. Simeon (Simon), and a hermit's shelter is built into one of the fairy chimneys with three heads. 

The entrance of the cell is decorated with antithetical crosses. Saint Simeon was living in seclusion near Aleppo in the 5th century, when rumors that he made miracles started to spread. Disturbed by all the attention, he began to live at the top of a 2m high column, and later moved to one 15m in height. From there he only descended occasionally to get food and drink brought by his disciples. 
The hermits of Cappadocia distanced themselves from the world by cutting into fairy chimneys rather than living on top of columns. Pasabag, Cappadocia They hollowed out the chimneys from bottom to top creating rooms at 10-15m high.

Pasabag valley contains some of the most striking fairy chimneys in Cappadocia with twin and even triple rock caps. This style is unique even for Cappadocia and these fairy chimneys are named mushroom-shaped fairy chimneys.










________________