religion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
religion etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Şubat 2016 Pazartesi

Doğu ile Batı !..







Tanrıtanımaz Toplumcu Marx ve Engels' e göre, İslam başlangıçta ilericiydi Engels, Marx'a yazdığı bir mektupta İslam'ın doğuşunu bir devrim olarak niteliyordu:


"Sanırım senin Muhammed Devrimi'nin temel ögelerinden biri olarak gördüğün bir gerçeği, Muhammed'den önce Güney Arabistan ticaretinin mahvoluşu gerçeğini de, belirttiğim bağlamda düşünmek gerekiyor ... İ.S. 200-600 yılları arasında Güney Arabistan Habeşler tarafından sürekli işgal edilmiş, yağmalanmış, boyun eğdirilmiştir... Genel ticari durumun neden olduğu bu çöküntünün yanısıra, doğrudan ve şiddetli ölçüde yıkıcı bir başka hareketin daha varolmuş olması gerekir ki, bu da ancak Etyopyalılar tarafından girişilen istila hareketleri olarak düşünülebilir... Arap ulusal bilincini, kuzeyden gelen ve neredeyse Mekke'ye kadar uzanan Pers istilası da kamçılamıştır. Müslümanlık ahlaken iflas etmiş kentli fellahlara karşı bir bedevi tepkisi niteliği taşımaktadır."


Oysa Kur'an'da bu dine en çok karşı çıkanların bedeviler, göçebe hayvancılıkla geçinen Araplar olduğunu okuyoruz.


Server Tanilli, (İslam Çağımıza Yanıt Verebilir mi?) İslam'ın Altın Çağı olarak nitelendirdiği döneme ilişkin övgüler, Müslümanların göğsünü kabartacak niteliktedir:


( ...) İslam, VIII.yy.'dan başlayarak yükselişe geçer; XII.yy.'da doruğundadır. XIII.yy.'dan başlayarak bir geri çekiliş içindedir. Aslında XIII.yy'da liderliği yitirmiştir; en korkunç kaybı XVIII.yy.'dadır. (...) Halife ünlü Harun-el-Reşid'in oğlu Me'mun (813-833) yığınla yabancı, özellikle Yunanca eserleri Arapça'ya çevirtecektir.(...) Kurtuba'da Halife el-Hakem-II (961-976), söylendiğine göre içinde 400.000 elyazması bulunan bir kütüphaneye sahipti. (Belirtelim ki, V. Charles'ın kütüphanesinde yalnızca 900 elyazması bulunuyordu. (...) 


Dört ya da beş yüz yıl boyunca, İslam bütün bir eski dünyanın en parlak uygarlığı oldu. Bu altın çağ kabaca Me'mun'un (813-833) halifeliğinden, büyük İslam filozoflarının sonuncusu İbni Rüşd'ün 1198'de Merakeş'te ölümüne değin sürer. Halife Me'mun'un Bağdat'ta hem bir kitaplık hem bir çeviri merkezi, hem de bir gözlem evi olan -Bilim Evi- anlamında "Dar-ül Hikme"nin kurucusu olduğunu hatırlatmış olalım. 


İslam'ın bu görkemli çağı ... (...) Abbasi Halifeleri, bir yüzyıla yakın bir süre boyunca, kesintisiz, Nesturi Hıristiyanların gerçekleştirdikleri dev bir çeviri etkinliği sayesinde, eski Yunan bilim ve felsefesinin Müslüman dünyada yayılmasını destekleyip durdular. (...) Nasıl nitelemeli İslam'ın bu altın çağını? (...) Gerçekten "birörnek" tir bu uygarlık. (...) 


İki örnek daha: X.yy'ın başlarında Horasan naibi olan bir vezir, Müslüman ya da Müslüman olmayan her ülkeye heyet yollayarak, saray ve devlet dairelerindeki örf ve adetler için bilgi ister; sonra da onları ciddi ciddi gözden geçirip içlerinden en iyileri diye hükmettiklerini alıp Buhara sarayı ve yönetimi için uygulanmasını emreder. Bir de Kurtuba halifesi Il. Hakem'in verdiği örnek: İran'da, Suriye ya da bir başka yerde kaleme alınan bir eseri, daha çıkar çıkmaz satın aldırtır; Abu'l Farac el-İsfahani'ye ünlü antolojisinin ilk nüshasını elde etmek için tutar halis altından bin dinar yollar.(...) 


Bu altın çağında İslam uygarlığı, yukarı katlarında hem dev boyutlarda bir bilimsel başarıdır, hem de antik felsefenin (Eski Yunanistan'da yoğunlaşan Yakındoğu düşüncesinin-eb) olağanüstü biçimde yeniden ortaya çıkışıdır. (...) Müslümanların o altın çağda en çok yenilik yaptıkları alan, bilim alanıdır. Her şey bir yana, trigonometri ile cebiri hatırlatmak yeter. Trigonometride "tanjant"ı bulurlar. (...) 


Muhammed ibn Musa, 820 yılında, ikinci derece denklemlere kadar varan bir cebir kitabı yayımlar; kitap XVI. yüzyılda Latinceye çevrilir, Batı'nın ilk başvuru eseri olur. Müslüman cebirciler, daha sonra iki kareli denklemleri de çözeceklerdir. 


Bunun gibi, matematikçileri, coğrafyacıları, gözlemevlerini ve onların araçlarını (özellikle astrolab'ı) da övmeli. Dünyanın enlem ve boylamlarını ölçmede elde ettikleri sonuçlar tam bir yetkinliğe ulaşamasa da, pek olumludur ve Ptolameus'un göze batan yanlışlarını düzeltmişlerdir. Öğrenci değil kelli ferli ustalar da olsalar, optikte, kimyada (alkolün damıtılması, iksirler, sülfürik asit), eczacılıkta onlara verebileceğimiz tam nottur; şu sonuncu alanda, Batı'nın kullanacağı ilaçların yarısından fazlası İslam dünyasından gelecektir. Sinameki, ışgın, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakı, merhemler, damıtılmış su,... Tıpları kesinlikle eşsizdir.


Bir 60-70 yıl kadar önce anlaşıldı ki, kanın küçük dolaşımını, Michel Servet'den 300 yıl önce Araplar bulmuşlardır. (...) Felsefi alanda ise yapılan Aristoteles felsefesinin temalanın yeniden ele alınışıdır aslında. Ancak, sıradan bir ele alış değildir bu; bir açıklayıp aydınlatma, bir yaratıştır. (...) Söz konusu olan bir hayli geniş bir düşünce akımıdır ki, onu zamanda ve mekanda bir yere yerleştirmek gerekir. Bu akımı beş önemli ad çerçevesinde ele alacağız. Onlar da Al-Kindi, El-Farabi, İbn Sina, El-Gazzali ve İbn Rüşd'dür. İbni Sina ile İbn Rüşd, en ünlü olanlarıdır; hele bu sonuncusu, Avrupa'da yaptığı yankılar bakımından en önemlisidir.(...) 


Bu yerel ve tarihsel açıklamalar şunu gösteriyor: Bütün İslam dünyasında düşünsel bir alışveriş, bir yarış vardır. Bütün bu büyük aktörlerin yanısıra, onların çevresinde doğaldır ki, başka filozof grupları, tutkun dinleyiciler ve okuyucular bulunmaktadır. Bu liste son olarak şunun da göstergesidir: İslam Felsefesi'nin son meşalesi İspanya'da tutuşacaktır; en görkemlisi o olmasa da, Batı'ya Arap filozoflarını ve bizzat Aristoteles'i o (İbni Rüşd) tanıtacaktır.(...) 


Bir "İslam Felsefesi" var mıdır?, El-Kindi'din İbn Rüşd'e değin sürekli bir felsefe olmuş mudur? Bu felsefe İslam'ın sağladığı iklim ile açıklanabilir mi? Özgün bir felsefe midir bu? Çoğu kez evet ya da hayır diye kestirip atılır. Nesnelliği elden bırakmadan konuşalım biz: Evet, sürekli bir felsefe oldu İslam dünyasında. (...) Bu felsefe akılcı eğilimlerini eski Yunan'a, İslam'ın bilim için duyduğu zevke borçlu. Gerçekten bütün filozofları bugün bilim adamı diyebileceğimiz kimselerdi; astronomiyle, kimyayla, matematikle, hemen her zaman da tıpla uğraşıyorlardı. (...) 


İbn Sina, "Kanun" alı üstelik bir Tıp Ansiklopedisi yazdı. İbni Rüşd de kendininkini yazacak ve İslam Tıbbı Avrupa'da Moliere'in Hekimler'ine değin -ve onlar da içinde olmak üzere- bilimin son sözü olacaktır yüzyıllarca. (...) 



(...)



İslam'ın başlangıçtaki o göz kamaştırıcı ileriliğini, ilericiliğini, bir de yabancı bir yazardan dinleyelim. Fernand Grenard, birinci basımı 1939'da Paris Libraire Arnand Colin'ce yapılan Grantleur et Decodence de L'Asie, L'Arenement de L'Europe (Fernand Grenard Asya'nın Yükselişi ve Düşüşü) adlı yapıtında, Avrupalı Hıristiyanların İspanya ve Sicilya' daki Müslüman Araplarla ilişkilerini çok çarpıcı saptamalarla aktarmaktadır. Avrupa'nın ve ABD'in, başta bilim ve düşün olmak üzere yaşamın tüm alanlannda öncü konumuna yükselip yeryüzüne egemen olmasını, 900-1200 yılları arasında Müslümanlardan öğrendiklerine borçlu olduğunu savlayan Grenard, bu savı şu olgulara dayandırıyor:


Müslümanlar Hıristiyan Avrupa'ya bilim öğretiyor


(...) XIII. yüzyılda Paris ve Venedik sayılmazsa, Batı'daki hiç bir kentin nüfusu 100.000'i aşmıyordu. En önemli kentlerden çoğunun, örneğin Cenova, Milano, Floransa, Gand, Bruge'ün nüfusları 50.000 dolayındaydı. Buna karşılık büyük Müslüman kentlerinin, örneğin Bağdat, Kahire, Şam, Antakya, Kurtuba ve İskenderiye'nin nüfusları yüzbinlerle dile getiriliyor, kimilerinin nüfusu ise yarım milyonu buluyordu.


Harunürreşid'in 380 milyon franklık bir geliri vardı. 1300'lere doğru Cengiz'in yerine geçen İran hanı yılda 700 milyonu kasasına koyuyordu. X. yüzyılda Kurtuba'daki halife yılda 8 milyon altın para topluyor, hazinesindeki servet ise 250 milyonu geçiyordu. Şimdi, Fransa kralının XV. yüzyılın ortalarında 1.800.000 lira, yani 12 milyon franktan biraz fazla olan varidatını Harunürreşid'in ondan beş yüzyıl önceki varlığıyla karşılaştırınız. 


Harun ür-Reşid'in karısı Mekke' de yapılacak bir su kemeri için kendi kesesinden 23 milyon veriyor; Charles-Quint ise, hanedan üyesi erkek çocukların varlığını 12.000 lira (120.000 frank) olarak belirliyordu. Aynı Charles-Quint 900 ciltlik kütüphanesiyle övünülür; oysa daha dört yüzyıl önce İspanya'daki halifenin kütüphanesinde 400.000 kitap vardı. Bu sayısal karşılaştırmalar, o dönemde Hıristiyan dünyası ile Müslüman dünyası arasındaki inanılmaz fark hakkında oldukça doğru bir fikir edinmeye yardımcı olacaktır.


Hıristiyan Avrupa, düşmanları olan Müslümanlara karşı kalkınma çabaları içindeyken kesinlikle kör bir kinin tutsağı olmamıştır. Tersine, Müslümanların apaçık üstünlüğüne saygı duyarak onlarla sıkı ve etkin siyasi ve ticari ilişkilere girmiş, düşünsel alış verişte bulunmuştur. Bugünkü Modern Avrupa'yı oluşturan şey, İslam karşısında birbirine kökten aykırı iki eğilimin bireşimidir: Bir yandan İslam'a karşı çıkarken, bir yandan da onu taklit etmek ... Hıristiyan Avrupa'nın gözünde Müslüman Araplar hem düşman, hem örnek, öğretmen, öğreticidir. (...) 


Sonradan II. Sylvester olarak papalık tahtına çıkan Gerbert, İspanya'da Arap ulemasının gözetiminde üç yıl öğrenim görmüştü. Avrupa'da Rahipler bile yapıtlarını Kurtuba halifesine ithaf ediyorlardı. Almanya, İtalya ve Fransa'daki rahip adaylarının İspanya'daki Müslüman okullarına akın etmesi Pierre le Venerable'i kaygıya düşürüyordu.


Arap dili ve edebiyatını öğrenen, Latince bilmeyen Hıristiyan İspanyollar, Kurtuba sarayında uzun süre iyi gelir getiren görevler aldılar. Pirene'lerin ötesine geçen bir çok Fransız beyi Arap şatafatları içerisinde, Arap şantöz ve dansözleriyle, Araplarınkine öykünen bir yaşam sürüyorlardı: Hıristiyan prens ve soyluları, hasta olduklarında tedavi için Kurtubalı Müslüman doktorlara gidiyordu. Narbonne, İspanyol Yahudilerine salt Arap bilimlerinin okutulduğu ünlü bir okul kurdurtmuştu.


Bu arada, Asya ile Avrupa arasında kültürel aracı konumunda olan Yahudiler'in Ortaçağda olsun, Rönesans'ta olsun, düşünsel ve iktisadi açıdan Avrupa uygarlığının oluşumunda oynadıkları önemli rolü de belirtelim. Yahudiler bu konuda tarih kitaplarımızda özel bir bölüm işgal etmeye hak kazanmışlardır. IX. yüzyılda İtalya'daki Amalfi kenti, Sicilyalı Müslümanlarla bağdaşıktı. İmparator Il. Louis, Napoli'yi Palermo denli Müslüman olduğu için övüyordu. 1114'te Piza'da da bir Müslüman mahallesi olduğu biliniyor. Sicilyalı Norman prensleri Müslüman Arap yönetim örgütünün önemli bir bölümünü korumuşlardı. Bu yönetim biçimi Avrupa'da beğeni uyandırıyor ve bir kerteye dek örnek alınıyordu . (...) XIII. yüzyılın ortalarında, Hohenstaufenler'den II. Frederic, Arapça konuşuyor ve Palermo'daki sarayına sayısız Arap doktorları girip çıkıyordu.


Fakat yaşam ve düşünce artık Bizans'ta değildi. Gerçekte, Batı Ortaçağı Bizans'ın değil Müslümanların öğrencisiydi. Avrupa, geleceğinin verimli tohumlarını Bizans'tan değil, Müslümanlardan aldı. Eski Yunan bilim ve düşüncesini Müslümanlar aracılığıyla ve Müslümanların yaptığı katkılarla tanıdı, Bizans aracılığıyla değil. Bunda yol göstericiler İspanyollar oldu. IX. yüzyıldan başlayarak İspanya'daki Hıristiyan rahipler, Müslüman Tanrıbilimcileri inceliyorlardı. XII. yüzyılın ilk üçte birinde Toledo başpiskoposu bir çeviri kurulu oluşturarak Müslüman bilim ve düşünce ustalarının olduğu denli, Eski Yunan yazmalarının Arap katkılı Arapça metinlerini de Latinceye çevirtmeye başladı. Abelard ve Büyük Albert, Plotin ve Porphyre'in neoplatonizmini Aristoteles'inkiyle uyuşturmaya çalışan Farabi ve İbni Sina'yı okumuştu.


Hıristiyan Tannbilimcileri Müslüman Tannbilimcilerinin izinden yürüyordu. Ünlü "külliyat sorunu", Paris'ten yüz yıl önce Şam'da tartışılmıştı. Aristoteles Avrupa'da Bizans aracılığıyla değil, Araplar aracılığıyla Arapça çevirilerinden tanındı. Bizim "Averroes" diye tanıdığımız Kurtubalı İbnü'r Rüşt, Aristoteles'in bütün yapıtlarını Avrupa'ya aktardı. Thomas d'Aquin, anıtsal yazınının bütün yapı taşlarını ondan almış, Kurtubalı haham Musa bin Me'mun'u okuyarak eksiklerini gidermiştir.


Robert Guiscard tarafından kurulan ya da yeniden örgütlenen ünlü Salerno Tıbbiyesi doğrudan doğruya Arapça öğretim yapıyordu. İdrisi, Sicilya'daki II. Roger'in sarayında Batlamyos'tan çok daha doğru olarak coğrafya öğretti. Batı biraz topallayarak da olsa, Müslüman bilginlerin yapıtlarını izledi. Bu Müslüman bilginler matematik, cebir, trigonometri, astronomi, optik, kimya, tıp, cerrahi, eczarılık alanlarında Yunan öncüllerinin alanlarını inanılmaz biçimde genişletmiş ve derinleştirmişlerdi.


İslam uygarlığı, Barbar Avrupa'nın eğitiminde en egemen rolü oynamıştır. Fransa'nın Marsilya, Montpellier, Narbonne, Barselona limanlarını olduğu gibi, Batı İtalya limanlarını da canlandıran olgu, Müslümanların yaptığı ticaret olmuştur. Arap parası Dinar, uzun süre Avrupa'ın başlıca parasıydı."


Gerçekten de İngilizlerin ilk altın parası bir İslam Dinarı olarak basılmıştır. İsa'dan sonra 757-796 yılları arasında, Papa I. Adrian tarafından Mercia'nın Anglo Sakson Kralı yapılan Offa, Abbasi Halifesi Mansur'un bastırdığı Dinar'ların bir benzerini kendi adına altın para olarak bastırırken, paranın ortasına kendi adını Latin yazısıyla "Offa Rex " (Türkçesi: Kral Offa) ve adının çevresine de Arap yazısı ile Arapça "Muhammed -ur-Resulallah" (Türkçesi: Muhammed Tanrı'nın elçisidir) sözlerini yazdırmıştır. Paranın diğer yüzünde ise Arap yazısıyla ve Arapça olarak "La ilaha iliallah vahidu la şerike lehu " (Türkçesi: Tanrı'dan başka tapacak yoktur, o tektir, onun eşi benzeri dengi ortağı yoktur) sözleri yazılıdır.


"Avrupa, pamuklu, kadife, halı ve nakışlı diba dokuma yöntemini Müslümanlardan öğrendi. İpek dokumacılığı Palermo yoluyla geldi. Güney Fransa ve İtalya, Sicilya ve İspanya'daki Müslümanlardan şeker üretimini öğrendi. Venedik, Antakya'nın cam işlerini taklit ediyordu. 

Şövalyeler, Müslüman miğferleri ve örme zırhlarını giydi, Şam'ın ve Toledo'nun Müslüman yapısı kılıçlarıyla donandı. Ayin sırasında rahiplerin giydikleri kaftanların üzerinde işlemeli ayetler görülmeye başlandı. Kadınlar Müslüman modasını izleyerek Arap gömleği, Arap eteği giyip İran tacı ve Suriye başlıklarıyla süslendiler. Doğu kokularının güzelliğini tattılar, doğu kumaşları, Trablus krep, muslin ve tülü; Şam canfesi ve atlası onlara yeni güzellikler getirdi.

Bu arada, Aquitane'li Catharelar'ın, Simon de Montfort tarafından gömülen fakat görünür biçimiyle kesinlikle ölmemiş olan Avrupa duygu ve düşünüsünde, yabana atılamayacak bir yönelimin önderleri olduklarını da unutmayalım. Onlar da Doğu kökenliydiler; her ne denli yanlış tanımlanmışsa da, Arap dünyasının soylu ailelerinin atalarıyla ilgileri ve akrabalıkları vardır. Batı'nın Doğu'dan aldığı gelenekler, görenekler, teknik yöntemler ve çeşitli kolaylıklar üzerinde daha çok durmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Yalnız dikkatimizi Avrupa'nın maddi ve manevi iktidarının temelini oluşturan bilgi ve buluşların kimilerini Müslümanlardan aldığı noktasında toplamamız gerektir. Bu yönden son kertede büyük sonuçlar doğuran iki bilimi, matematik ve kimyayı Müslümanlar öğretmiş, korumuş ve geliştirmişti. Avrupa'ya barutu ve topu veren, en iyi çelik üretimini öğreten, pusulayı, pamuktan ucuz kağıt yapımını ve matbaacılığı öğretenler Müslümanlardır. Asya böylece Avrupa'yı kendisine karşı silahlandırdı, yazgının kendisine karşı dönüşünü kendi elleriyle hazırladı; ama bunun sonuçlarını duyumsayabilmesi için aradan yüzyıllar geçmesi gerekti."  Fernand Grenard'ın saptamaları özetle böyle.


Sonuç olarak, gerek Server Tanilli, gerekse Fernand Grenard, İslam yönetimlerinin VIII. yy'dan XIII. yy'a dek yaklaşık dört-beş yüzyıl süren parlak, usa dayalı, bilimci, düşüncü, ileri, ilerici ve ilerletici niteliğini ayrıntılarıyla anlatmaktadırlar. Bilim Tarihi 'nin kurucusu olarak anılan George Sarton da Müslümanların bilime katkılarından övgüyle söz ederken şöyle der:


"Müslüman şerhçiler Öklid'i açıklayana dek batılılar onu anlamamışlardır... Öklid'in Müslümanlarca incelenmesi, el-Kindi ve Muhammed ibn Musa El-Horezmi ile başlamıştır. Öklid'in Elementler adlı kitabı Arapçaya ilk defa el-Haccac ibn Yusuf tarafından tercüme edildi. El-Haccac bu eseri ilkin Halife Harun el-Reşid (öl:809) için tercüme etti, sonra halife ei-Memun (öl:833) için bu tercümeyi revizyondan geçirdi. XI. yy.'ın sonundan önce Öklid, el-Mahani, el-Neyziri, Sabit ibn Kurra, İshak ibn Huneyn, Kusta ibn Luka tarafından Arapçaya çevrildi ve enine boyuna incelendi ...


Öklid'in Elementler'ini doğrudan Yunancadan Latinceye çevirmek için Batı' da harcanan çabalar netice vermemiştir. Muhtemeldir ki tam Öklid'e ilgileri arttığı sırada Yunanca bilgileri azalmış ve neredeyse sıfıra inmiştir. Bu esnada Arapça'dan çevirenler ortaya çıkmaya başlamıştır ve bu faaliyetler Öklid yazmalarına raslamaya bağlıdır. Bunları (Arapça Öklid'leri) Latinceye çevirmeye çalışanlar arasında Dalmaçyalı Hermann, John O'Creat ve Cremonalı Gerard vardı, fakat Bath'lı Adelard (1090 - 1150) dışında tam bir çeviri yapıldığına inanmamız için bir nedenimiz bulunmamaktadır.


Mamafih, onikinci yüzyılda geometri araştırmaları için Latin ortamı o kadar elverişli değildi. Müslüman ortamı ise 9.yy'dan itibaren öyle olduğunu ispatlamıştır. Gerçekten de Öklid dehasının yeniden canlandığı bir Latin'e şahit olmak için onüçüncü yüzyılın başına kadar beklememiz gerekir."


Bab'da 'Bilim Tarihi'nin kurucusu ' olarak tanınan George Sarton'un saptamaları, İslam 'ın Altın Çağı'na ilişkin önemli gerçekleri gözler önüne sermektedir. Müslüman bilginler El-Kindi ve El-Horezmi, kendilerinden neredeyse bin yıl önce yaşamış Öklid'in buluşlarını unutulmaktan korumuş, bunları üzerinde çalışarak geliştirmişlerdir.


Yalnız burada İslam bilginlerini yalnızca Eski Yunanistan'ın bilgelerinin kitaplarının çevirmenleri gibi görmek ve göstermek gibi bir yanlışa düşmemek gerekir. George Sarton'un Öklid Çevirmeni olarak sunduğu Özbekistan topraklarında doğmuş Müslüman-Türk El-Horezmi, kendisinden önce hiç bir bilginin yapamadığını yapmış ve cebirin kurucusu olmuştu. İkinci derece denklemlerin köklerini bulma yöntemini geliştiren ve böylelikle cebirin babası olarak anılan El-Horezmi, buluşlarını yazdığı "Kitabü 'l muhtasar fi'l Cebr ve 'l Mukabele" adlı kitabında ortaya koymuş ve onun bulduğu yöntem tüm dünyada 600 yılı aşkın bir süre boyunca kullanılmıştır. Öyle ki, batılıların bu işleme verdikleri Algorism, Algorithm, Algoritma, Logaritma gibi adlar bile Al-Horezmi adının Latince söylenişlerinden başka bir şey değildir.


Batı dillerinde Al-Khwarezmi biçiminde yazılan El-Horezmi, adı NASA tarafından ay'daki kralerlerden birine verilen dünya bilim tarihi açısından çok önemli bir İslam bilginidir. (Özbek Türküdür-SB)  El-Horezmi'nin cebir buluşları olmasaydı insanlık bugün ay'a gitmiş olamayacak ve pek çok bilimsel buluş da yapılamayacaktı.


Bilim Tarihçisi George Sarton, yukarı da aktardığımız değerlendirmelerinde Müslümanları Araplar olarak nitelendirmekte ve bilime yapılan bu katkıları Arapların başarısı olarak göstermektedir. Oysa sözünü ettiği parlak yıllarda İslam yalnızca 'Arapların Dini' olmayıp Türklerin, Farsların diğer soyların katılımıyla değişik kökenden toplumların benimsediği bir dindi. İslam dininin salt Araplardan oluştuğu yıllarda tek bilimsel başarının görülmemiş olduğu, İslam toplumundaki bilimsel başarıların Türklerle Farsların İslamı benimsemesinden sonra, Arapların başka toplumlarla, ülkelerle, uygarlıklarla tanışmasından sonra başladığı, tarihsel bir gerçekliktir. O çağda İslam dünyasında bilimsel yazıların Arap dili ve Arap yazısıyla üretilmiş olması, tüm bilginlerin Arap olduğu gibi bir yanılsamaya ya da bilinçli bir çarpıtmaya götürmüştür kimi batılı aydınları...



Cengiz Özakıncı
İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü 827-1107





*


Erzurumlu İbrahim Hakkı (1757) Marifetname adlı eserinde Prof.Bozkurt Güvenç'in ifadesiyle "Darwin'den yaklaşık yüz yıl önce çağdaş 'Evrim Kuramı'nın bazı ilkelerini' şöyle dile getiriyordu:


"Maddelerin uyuşup birleşmesinden madenler (mineraller, cansızlar), onlardan sırayla bitkiler ve hayvanlar (canlılar) çıkmıştır ortaya. Ve amma, hayvanla insan arasındaki bağlantının en belirgini maymundur. Kıl ve kuyruğundan başka dışı ve içi insana benzer".(GüvTK 201)

Kahire'deki ilk baskısında yer alan aşağıdaki ifadeler daha da ilginçtir ki sonradan evrenle ilgili bu bölümler metinden çıkarılmıştır:

"Bu tür bilgileri çürütmeyi din'in gereği sana kimseler, din'e (inanca) karşı cinayet işlemi sayılır. Çünkü bilgin, akıl yoluyla çıkan doğru'dan değil de, belki dinden kuşkuya düşer. 'Akla aykırı din nasıl olur? sorusunu sormaya başlar" (GüvTK 201, Marifetname 45'den)

Bu ifadeler Erzurumlu Osmanlı bilginin, kendisinden çok önce gelen Bruni ve İbni Sina gibi hür ve akılcı düşünce sahiplerinin bir takipçisi olduğunu göstermektedir.



Türk Dilinin Beş Bin Yılı - Selahi Diker
“Marifetname” (Dr. Ali Akbar Ziaee tarafından İngilizceye çevrilmiştir.)







A hundred years before Darwin (1809-1882), İbrahim Hakki of Erzurum (1757) a Turkish sociologist, scholar, expressed in his book "Marifetname" about 'contemporary some principles of Evolution Theory'.

" With united materials comes mining (minerals, inanimate), in order, plants and animals (animate, living) has emerged. And but, the link between animal and human, the most obvious is the monkey. Apart from hair and tail, exterior and interior are similar to humans." - Selahi Diker (author of TEN THOUSAND YEARS OF THE TURKS AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE)



(...)


“Islamic Cosmology and Astronomy: Ibrahim Hakki's Marifetname”


Ibrahim Hakki, born in 1703, was a prominent Otoman scientist, religious scholar and Sufi . He wrote many books in various fields, including Sufism, faith, education, dictionary, natural sciences and poetry. His best known book is Maarifetname ( the book of knowledge) that reflects the Otoman perception of the modern science, translated by Dr. Ali Akbar Ziaee.

The Marifetname, is originally an Islamic and scientific encyclopaedia in Turkish, deals with classical scientific subjects such as mathematics, astronomy, medicine and physics, and also offers discussions on modern scientific concepts and makes certain contradictory statements on "Islamic science" and "science."

Ibrahim Hakki wrote in mainly Turkish language besides Arabic and Persian. He also told about his Sufi ideas in his eulogiums, gazelles and quatrains.

In Marifetname, translated with title “Islamic Cosmology and Astronomy: Ibrahim Hakki's Marifetname”, Ibrahim Hakki presents the fundamental theories of Islamic cosmology concerning heaven, hell, barzakh, skies, earth, the planets of our solar system, solar eclipse, lunar eclipse, seas, mountains, and the function of human organs, diseases and other medical issues as well as Islamic mysticism....link








* * * * * 







Kilise hastalıkları cinlerin yaptığını söylüyor


Aziz Paul'e göre, hastalıkları, iblislerin uğursuz bir işiydi. Kilise ileri gelenlerinden Origen şöyle diyordu: "Açlığa, kısırlığa (verimsizliğe) havanın bozulmasına ve salgın hastalıklara yol açanlar, cinlerdir. Bunlar gökyüzünde bulutların arasında gizlenerek dolaşmakta ve kendilerini tanrı olarak gören kafirlerin sunduğu kan ve tütsülerle çekilmektedirler. "


Kilise babaları arasında en etkilisi olan Augustin, şunları yazmıştı: "Hıristiyanları  bütün hastalıkları bu cinlerin işidir; bu cinler en çok da yeni vaftiz olmuş Hıristiyanlara ve hatta yeni doğmuş masum bebeklere eziyet çektirmektedirler." Papa V. Pius'un emirleriyle bütün doktorlara, "vücut zayıflıklarının genellikle günahtan kaynaklandığı " gerekçesiyle "bir maneviyat doktoruna" başvurmaları şart koşuldu.


Hastalığın nedeninin iblisler ve kötü ruhlar olduğu kabul edilince, tedavi de doğal olarak kutsal emanetler, vb. gibi araçlarla bu iblis ve kötü ruhların defedilmesiydi. Böylece şifalı kutsal nesnelere sahip olduğu bildirilen kilise ve manastırlara büyük paralar akmıştır. Kilise'ye göre aşı yaptırmak Tanrı'yı kızdıyordu. Çiçek hastalığı ve kolera gibi bulaşıcı hastalıklar da Kilise'ce İlahi Takdir'den sayıldığı için, bunlara karşı aşı yaptıranlar şiddetle kınanıyordu. Kilise'ye göre, çiçek hastalığı, insanların işledikleri suçlara karşılık olarak Tanrı'nın verdiği bir cezaydı. Tanrı'nın verdiği cezayı aşıyla etkisiz kılmaya çalışmak, Tanrı'yı daha da kızdırırdı. 


Kilise'nin bu saptamalarına inanan Hıristiyanlar, çiçek hastalarına aşı uygulayan Dr. Boylston'un* bulunduğu bir eve ateşlenmiş bir el bombası attılar. Aşı yaptırmayı savunanlar, Hıristiyan din adamlarınca dinsiz, kafir diye damgalandılar. Gelgelelim, gerçekler çok güçlüydü: İnsanlar aşılanınca yaşıyor, aşılanmayınca ölüyordu. Bu nedenle Kilise, aşılanmayı en sonunda kabul etti, ama aşılanmaya karşı direniş hiçbir zaman tümüyle kırılmadı. Oysa Çin'de, Ortaasya Türklerinde ve Hindistan'da çiçek aşısı neredeyse bin yıldan uzun bir süredir bilinip kullanılmaktaydı.


Çiçek aşısı, yaklaşık 910 yıllarında bir İslam Bilgini olan Ebubekir Muhammed İbn-i Zekeriya el-Razi'nin* yazılarında yer almış, bu yazılar daha sonra Latince'ye çevrilerek Hıristiyan Avrupa'ya yayılmıştı. (Rhazes de variolis et morbilles arabic et latine:)



Prof. Dr. Rengin Dramur*, çiçek aşısının Hıristiyan Batı'dan bin yılı aşkın bir süre önce Doğu' da bilinip kullanıldığını, bu aşının İslam bilginlerinin yapıtlarının Latince'ye çevrilmesiyle Batılılar tarafından öğrenilip kullanılmaya başladığını bir yazısında şöyle anlatmaktadır:


Ebubekir Razi çiçek ve kızamık için bir risale yazmış ve İbni Sina da çiçekten bahsetmiştir. Razi'nin Kitab-ül Hasbetü vel Cüdari isimli risalesi çiçek üzerine yazılmıştır. Eski Yunanlılarla, Romalıların çiçek hastalığından haberi olmadığına en iyi kanıt, Hipokrat ile Calinos'un kitaplarında bu hastalıklardan hiç bahsedilmemesidir. (Uzluk, F.N: Genel Tıp Tarihi, Ankara 1958, A. Ü. Tıp Fak. Yay. Savı: 68, s.195.) 


Osmanlı Devleti'nde uygulanan Türk usulü çiçek aşısı Hint usulü çiçek aşısına çok benzer. Bu tarz aşının 1055'te Kafkaslar'a kadar yayılan Selçuklularla oradan Önasya'ya gelmiş olması muhtemeldir. Türkiye'deki çiçek aşısı üzerine ilk defa 1713'te Latince neşriyat yapan Latin asıllı Osmanlı hekimi Emanuel Timonius da bu aşının Asya'da tatbik edildiğini ileri sürmektedir. 1711 ve 1712'de Osmanlı İmparatorluğu'nu gelip gören Fransız seyyahı Aubry de la Motraye 1712 Mayıs'ında Emanuel Timonius'a İstanbul'da çiçek aşısı uygulamasını anlatmıştır. 


Timonius da bu husustaki görüşlerini Latince olarak yazıp Motraye'a veriyor ki 1713'te Latince olarak kaleme alınan bu makale Türkiye'deki çiçek aşısı usulü hakkında ilk bilimsel yazı olup sonra Anbry de la Motraye'ın seyahatnamesinin 2. cildinin son kısmına ekli olarak 1727'de neşredilmiştir. (The voyages and travels of A. De la Mottraye vol.ii:)



Batılılar çiçek aşısı fikrini Lady Montagu vasıtasıyla Türklerden almışlardır. Türkiye bu aşının Avrupa'ya geçmesinde köprü vazifesini görmüştür. Lady Montagu İngiliz Devleti'ne 1716'da Osmanlı İmparatorluğu mezdine gönderdiği elçinin eşidir. Edirne ve İstanbul'da kaldığı süre içinde dostlarına yazdığı mektuplar 1761 'de ölümünden sonra bir dostu tarafından yayınlanmıştır. O günden beridir bunlar "Şark Mektupları " adı ile İngilizce'den başka dillere de çevrilmiştir. (Çiçek salgınının kasıp kavurduğu Hıristiyan Batı, Türkiye' deki çiçek aşısı uygulamasından bu mektuplar aracılığıyla bilgilenmiştir.)

Çiçek aşısını Müslüman Türklerden ve İslam bilginlerinin Latince'ye çevirdikleri yapıtlarından öğrenen Batı'lı doktorlar, bunu uygulamaya kalkışınca Kilise tarafından dinsiz, kafir olarak suçlanmışlar, Kilise gökbilim alanındaki gerici vahşi tutumunu tıp bilimi alanında da göstermiştir.



Cengiz Özakıncı
İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü












* Prof.Dr.Rengin Dramur, İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, dentoloji ve Tıp Tarihi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi, "Osmanlı Devleti'nde Çiçek Aşısı Uygulaması" başlıklı yazısından. (Uluslararası IV. Türk Kültürü Kongresi Bildirileri 4-7 Kasım 1997, Ankara , Cilt 3, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları



* Doğu'dan öğrendiği çiçek aşısını Amerika'da uyguladığı için evi Hıristiyanlarca bombalanan Dr.Z.Boylston'un yazıları: An Historical Account of the Smallpox inoculated in New England,1766 - ayrıca ABD'nin ikinci Başkanı John Adams'ın da büyükamcası; * 1799 yılında ABD Başkanı John Adams, Portekiz‟deki Amerikan elçisi William L. Smith başkanlığındaki bir heyeti Osmanlı Devleti ile bir dostluk ve ticaret antlaşması yapması için görevlendirmiştir. Ancak Fransızlar ve İngilizler ile yapılan savaşlar nedeniyle Başkan Adams‟ın isteği gerçekleşememiştir. (Osmanlı Devleti Dönemi Türk-Amerikan İlişkileri (1795-1914) /Y. Güler) (OSMANLI - KORSANLAR - AMERİKA ; ve;  "GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK- AMERİKAN İLİŞKİLERİ" R.Durmuş)



* ve Jennifer Lee Carrell'in onun başına gelenleri anlatan kitabı: The Speckled Monster: A Historical Tale of Battling Smallpox By Jennifer Lee Carrell

"The Speckled Monster transports readers back to the early eighteenth century to tell the historical tales of Lady Mary Wortley Montagu (1689-1762) and Dr. Zabdiel Boylston (1679-1766, also the great uncle of John Adams, 2nd President of the United States-SB), two unlikely heroes who helped save London, Boston, and eventually the whole world from the deadliest disease humankind has known.  After barely surviving the agony of smallpox themselves, they were safely beyond its reach. Their children, however, were not. In 1721, Western medicine was helpless against “the speckled monster,” and Lady Mary and Dr. Boylston knew it. Turkish women and West Africans, however, practiced a strange and disturbing operation they swore by. No more than a handful of Europeans had the openness of mind to sift through the evidence and conclude that it just might work. Only Lady Mary and Dr. Boylston had the courage to try it. As survivors, however, they could not test it on themselves. In the face of swelling epidemics, they had to risk the very people they were trying to save: Their children. Almost instantly, they found themselves at the center of a storm of controversy…link



* "Çiçek Hastalığı, ilk defa Razi tarafından meşhur eserinde tanımlanmıştır. O ve sonra İbni Sina ve diğer 10. ve 11. yüzyıl Müslüman yazarlar, hastalığın Doğu'da çok yaygın olduğunu bildirmişlerdir. Şurası aşikar ki çiçek Yakın Doğu'da 7.yüzyıldan önce biliniyordu. Daha eski zamanlarda ise hastalığın mevcudiyeti müphemdir. Eski Yunan ve Roma devri yazarların arasında çiçek hastalığı diye tanımlanabilecek bir kayıta rastlanmaz. Üçüncü ve altıncı yüzyıl Çin ve Hint tıp kaynaklarında hastalığı ima eden bazı yazılar mevcuttur."- Dr.George Rosen : Türk Dilinin Beş Bin yılı, Selahi Diker  )



* Asıl adı Muhammed bin Zekeriya olan Ebu Bekir el Razi, Rey  kentinde MS 864 yılında  doğmuş ve yine aynı kentte MS 925 yılında ölmüştür. Fizik , felsefe, tıp, kimya alanlarında eserler vermiştir. Başlangıçta fakir iken daha sonraları Gazne-Türk sultanı Gıyâseddin el-Gürî ve Harezm-Türk Sultanı Alâuddîn Muhammed ibn Tökeş (Tekiş) gibi bazı hükümdarlar katında itibar gördükten sonra birçok sultan, emîr ve vezir tarafından kendisine verilen hediyelerle zenginleşmiş ve müreffeh bir hayat geçirmiştir. Türk ve Acem olduğu konusunda tartışmalar olan Ebu Bekir el Razi, doğduğu şehir olan Rey'de felsefe, matematik, doğa bilimleri ve astronomi eğitimi yaptıktan sonra Bağdat ve başka İslam şehirlerinde öğrenimini tamamladı. Daha sonradan da Tıp öğrenimi gördü. Rey ve Bağdat hastanelerinde başhekim olarak çalışan Razi'nin eserlerinin hemen hemen hepsi Latinceye çevrilmiştir. Tıp alanında yazdığı el-Havi adlı ansiklopedi 17. yüzyıla kadar en önemli başvuru kaynağı olmuştur. 

İlk göz ameliyatı, sülfürik asitin keşfi, alkol ve tıpta kullanımı (Antisepsi'nin keşfi), su çiçeği ve kızamığın ilmi esaslarla birbirinden ayrılması, modern kimya ile kimya mühendisliğinin arasındaki geçişin kurulması, allerjik astım üzerine yazılan ilk makale gibi bir çok çalışmayla tanınır.


Ebu Bekir el Razi'nin önemi İslam dünyası içinde ilk defa doğa felsefesini savunan kişi olmasıdır. İS 750 yılından sonra Türk ve Pers kültürlerinin katılmasıyla kozmopolit bir hal alan İslam her alanda ilerleme kaydetmeye başlamıştır. Bu dönemde birçok İslam şehrinde büyük kütüphaneler kurulmuştur. Bunlar aynı zamanda araştırma merkezleriydi. Antik çağa ait birçok kitabın çevirileri yapılmıştır. Ebu Bekir El-Razi, İslam içindeki önemli akımlarla çatışmaya girmiş ve İslam uygarlığı içinde Thales benzeri bir gelenek kuramamıştır. Daha sonraları Moğol istilası ve Haçlı seferlerinin sonucu olarak bu gelişme durmuştur. Bilhassa Moğol istilası bu elde edilen gelişmelere büyük darbe vurmuştur. Sadece Sivas kütüphanesinin yakılmasında 250.000 kitap yok olmuştur. Tahran yakınlarında kurulan Razi Enstitüsü onun adına kurulmuş olup, doğduğu 27 Ağustos günü her yıl İran'da tıp bayramı olarak kutlanmaktadır. (link:)




* Abbâsîlerin ilk dönemlerindeki İslam kültür ve medeniyetinin en verimli çağlarından sonraya rastlayan bu dönem İslam tarihinin karışık ve çalkantılı dönemlerinden birisidir. Merkezî otoritenin zayıflaması ve Haçlı İstilaları bu devrin başlıca siyasi olaylarıdır. Mezhep kavgaları ve bazı siyâsî çekişmelerle zayıflamış olan Abbâsî hilâfeti (132-656/749-1258), dışarıdan kaynaklanan siyasî, dinî, fikrî ve iktisadî bir çok baskı sebebiyle otoritesini iyice kaybetmişti. 


Öyle ki, devletin sınırları içerisinde kendi bağımsız nüfûzları ile hareket eden, halifenin sadece manevî otoritesini tanıyan beylikler ortaya çıkmıştı. Gazneliler (352-582/963-1186), Selçuklular (432-552/1040-1157), Gurlular (493-612/1100-1215), Harzemşahlar (570-628/1077-1231) Râzî’nin yaşadığı dönemde varlıklarını koruyan devletlerin önde gelenlerindendir. Râzî’nin bu devletlerle çeşitli münasebetlerle ilişkileri olmuştur. Özellikle Harzemşahlar ve Gurlular’ın hükümdarları Râzî’ye büyük saygı göstermişler, kendisi için birer medrese yaptırarak derslerinde hazır bulunmuşlardır. Râzî, Alaaddin Harzemşah’ın oğlu Muhammed’in hocalığını yapmış, Şihâbeddin Gûrî’ye de yüklü miktarda borç para vermiştir.


Sosyal, siyasî, dinî ve ekonomik sebeplere dayanan Haçlı Seferleri (493-667/1096-1270) bu dönemde de sürmektedir. Anadolu Selçukluları, Eyyûbîler ve Memlûkler’in mücadele ettiği Haçlı Seferleri, İslam dünyasında büyük tahribata neden olmuş, ayrıca Hıristiyan dünyası İslam kültür ve medeniyetini yakından tanıma imkânı bulmuştur. Haçlı Seferleri’nin yanı sıra batıda İspanyollar, Endülüs Emevîlerine karşı üstün bir konuma gelmeye başlamışlardır.


Râzî’nin yaşadığı dönem, ilmî faaliyetlerde yavaşlamanın başladığı dönem olarak kaynaklarda zikredilmektedir. Haçlı ve akabinde Moğol istilaları, getirdikleri kültürel etkileşimin yanında, ilmî yönden İslam kültür ve medeniyetine büyük bir darbe vurmuştur.... Râzi’nin Ziyauddin adındaki büyük oğlunun da asker olduğu ve Sultan Muhammed Tekiş’e hizmet ettiği bilinmektedir.... Kendisine ait 50 tane Türk muhafızdan da bahsedilmektedir.



FAHREDDİN ER-RÂZÎ VE İ'TİKADATU FIRAKI'L MÜSLİMİN VE'L-MÜŞRİKİN ADLI ESERİNİN MEZHEPLER TARİHİ YAZICILIĞINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ - Ahmet Kara / pdf




DOĞU İLE BATI !..
MÜSLÜMAN OLARAK DEĞİL, ETNİĞİ İLE BELİRTİN, TIPKI “BATILILARIN”  
KENDİLERİNİ ÖVEREK BELİRTTİKLERİ GİBİ....

BU TİP OLAYLAR, BİR ULUSUN MEDENİYET ÖLÇÜSÜDÜR.



Okuyalım, okutalım
SB




25 Şubat 2016 Perşembe

Ortodoks Türkler...







Karamanlıca yazılmış mezar taşı , 2.13.2003 envanter numarasında kayıtlı olup, alt kısmı kırık ve parçası eksiktir. Yunan harfleriyle 16 satır Türkçe yazılıdır. Etrafı S kıvrımlı yaprak motifleriyle çerçevelenmiş olup, üstte; sağında ve solunda döneminin yaygın motiflerinden güvercin kabartmaları ile bunların ortasında bir saksıdan dağılan Barok çiçek demeti vardır. Yazı çok düzgün biçimde ve kazıma olarak mermer zemine yazılmıştır. Yazılışı ve okunuşu şu şekildedir; 




1. ΧΑβΑΤΖΕ ΖΑΤΕ ΣΙΟΧΡΕΤΙΛΕ
Abacı zade söhretiyle
2. ΜΟΥΦΤΕΧΙΡΤΙΜ ΠΙΡ ΖΕΜΑΝ
Müftehirdim bir zaman
3. ΣΑΝΙΕ ΡΟΥΤΠΕΣΙΝΙ ΙΧΡΑΤΖ
Sani rütbesini ihraç
4. ΙΛΕ ΑΛΜ ΣΤ Μ ΣΕΡΕΦ
İle almıstım şeref
5. ΕΛΛΙ ΟΥΤΖ Γı Λ ΜΕΣΚΕΝΙΜ
Elli üç yıl meskenim
6. ΟΛΤ ΜΟΥβΑΚΑΤΤ Ρ ΤΖΕΧΑΝ
Oldu muvakadder cihan
7. ΠΕΛΤΕΙ ΣΠΑΡΤΑ ΤΑ ΤΕΡΛΕΡ
Belde-i Sparta da terler
8. ΙΚΕΝ ΠΙΡ ΧΑΝΕΤΕΝ
İken bir haneden
9. ΡΕΦΚΙΛΕ ΠΑΙ ΚΕΤΑΓı ΕΙΛΕΤΙΜ
Refkıle payi ketay eyledim
10. ΧΟΣΝΟΥΤ ΧΕΠ
Hosnut hep
11. ΤΑΡ ΟΥΠΑΚΑΤΑ ΜΟΥΚΙΑΦΑΤ
Tar upakata mükafat
12. ΕΙΛΕΓΙΕ ΟΛ ΜΟΥΣΤΕΑΝ
Eyleye ol müstean
13. ΙΠΡΕΤ ΑΛ ΖΑΙΡ ΚΙΟΡΟΥΠ
İbret al zahir görüp
14. Π Ρ ΖΕΜΙΝΤΕ ΤΖΙΣΜΙΜΙ
Bir zeminde cismimi
15. …ΙΚΕΝ ΦΑΝΙ ΤΟΥΝΓıΑΤΑ
…iken fani dünyada [satırın baş kısmı kırık ve parçası eksik]
16…. ΙΠΡΕΤΛΕ ΣΙΑΝ
...İbretle sen [buradan itibaren mezar taşının alt kısmı tamamen
kırık ve parçası eksiktir]



Karamanlı Ortodoks Türklerin Anadolu’da yoğun olarak yaşadığı yerlerin başında Kapadokya bölgesi gelmektedir. Özellikle Niğde, Nevşehir, Kayseri ve Aksaray illeri ile bunlara bağlı yerleşim yerleri Karamanlı Ortodoks Türk nüfusun yoğun olarak yaşamış olduğu yerlerdir. 


Nevşehir (Nevşehir Merkez, Ürgüp, Mustafapaşa), 
Derinkuyu (Suvermez, Yazıhöyük, Özlüce), 
Niğde (Gölcük, Misli,Fertek, Sementra, Andaval, Hasköy, Aravan/Kumluca, Kurdanos/Hamamlı, Bor),
Aksaray (Güzelyurt, Uluağaç), 
Kayseri (İncesu, Zincidere, Pınarbaşı, Endürlük, Develi)





KÜLTÜREL BAĞLAMDA KAPADOKYA BÖLGESİNDE BULUNAN GREK HARFLİ TÜRKÇE KİTABELERİN DİLİ - pdf
THE LANGUAGE OF THE TURKISH EPIGRAPHS IN GREEK ALPHABET IN THE CAPPADOCIA REGION FROM A CULTURAL PERSPECTIVE
Yrd. Doç. Dr. Adem ÖGER
Arş. Gör. Ahmet Turan TÜRK
Nevşehir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 






Aziz Vasilios Kilisesi bugün harabe halindedir ve kitabesi de kaybolup gitmiştir. Fakat 1914 yılında yazılmış Nevşehir Salnamesi’nde bu kilisenin kitabesine yer verilmiştir:

Bunu iyleyen Tın-CI tereli Lazari
1 bu aziz hane Sultan Mahmut eyaminde ve 2 Kosantos Patrigin vaktında muceleten 3 bina oltu. Eparhiyanın mitropolu Paisios 4 efendimizin vaktıta mutteber atama 5 arin nazirligi ve Ürküpte mevcut kü6 çük ve bögük, erkeg ve tişexlicemigi 7 hristiyanların verkileri ve emekleri ile bir 8 senete tekmil oltupanagia Koimisis koy9 nu çok zegnetilen egkeniasita etti Agos10 Kayseriyas Paysios efendimizin sene AODD 11Augüstü IE 1350







Niğde Müzesi,hangi kiliseye ait olduğunu tespit edilemeyen kitabe:

1Etos 1843 Taciroğlu hristo Nikola hacı 2 < mübarek et(t)i bu şerif 3 haneyi kabul gılmak riyali ziyer4et edennar her niyetleri 5 kabul eylesin şerrafetlü efenti6miz Agos İkonu Kurios Neofitos7 en kenisteti Ortodoks hıristiyanın8 igin garyetiyinen yapıtlı sultan 9Mecid Efentimizin fermanı10ynen yapıldı sene 1209 taizisi11 hristo oğlu nikolau < merkül









Kayaardı’nda bulunan kilisede kitabe:
1 Bu azizi Solopia yaptıranlar 2< karyelilerallahu3azimişan için yepanlara eyva yene4 sebep olanlara versin amin.








"İslam'ı kabul eden Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş Türkleri, ilk önce , kara imanlılar diye tanımladılar. Karamanlıların da ismi buradan kaynaklanıyor. Zaman zaman Oğuz Türklerine rakip oldular ve Hıristiyanlığı kabul etmiş Karamanlıların bir kısmı sonradan Osmanlı devleti güçlendiğinde ayrı ayrı yerlere, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesine, özellikle de , Cebrail bölgesine, bir kısmıysa Bizans'a sürüldüler. Aynı dönemde sürgün olunanlar içersinde Hıristiyan Ermenidi Türkleri de vardı. Onların adıyla bağlı olan Karaman-Ermenek bölgesiyse bugün de aynı isimle Konya kentinde mevcuttur. Şuan Yunanistan'da yaşayan Karamanlılar hala Türk olduklarını anımsıyorlar, ama Yunan toplumunun bir parçası haline geldiler. Yunanistan'ın Başbakanı Karamanis de Karamanlılar soyundan gelen bir Türk'tür, Hıristiyan Kıpçak Türküdür.... " - Hikmet BABAOĞLU- BAKÜ,2011







İlgili:



__________________________

ANADOLU'DA "YUNAN" MİLLET OLARAK DEĞİL, KİLİSE OLARAK BÜTÜNLEŞMİŞ 
VE BİR TOPLULUK OLUŞTURMUŞTUR.
BU YÜZDEN, BÜTÜN HIRISTİYANLARI "YUNAN"LI YAPMAKTAN VAZGEÇİN!
SB.
__________________________







25 Eylül 2015 Cuma

TARİHİ VERİLERLE KARAMANLI ORTODOKS TÜRKLER




ΜΑΣΑΛΛΑΧ  = Maşallah
Kayseri






Tarih boyunca geniş bir coğrafyada hüküm süren Türkler arasında eşine az rastlanır bir hoşgörü ortamında Budizm, Maniheizm, Yahudilik, Müslümanlık ve Hıristiyanlık gibi farklı inançlar varlıklarını devam ettirebilmiştir. Bu bağlamda, Hıristiyanlığın, özellikle de doğu Hıristiyanlığının, İç Asya’ya ulaştığı ve Nasturi kilisesinin Türkler arasında kabul gördüğü ve hatta Horasan’dan bir Türkün bir süre bu kilisenin patrikliğini yaptığı da bugün kabul edilen bir tarihi gerçektir (1281-1317). 


Bunun dışında Karadeniz’in kuzeyi ve oradan da Balkanlara ulaşan Türkler arasında da Bizans Kilisesi’nin belirli bir misyon yürüttüğü ve bu misyon sonucunda da Ortodoksluk inancının anılan coğrafyada yaşamaya başlayan ve Bizans için önemli bir problem haline gelen Hunlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kuman-Kıpçaklar arasında kabul gördüğü de bilinmektedir. Bizans kilisesinin bu misyonu çerçevesinde Hıristiyanlığın yayılması Kilise açısından önemli olduğu kadar Bizans devlet siyaseti açısından da ayrı bir öneme sahip olmuştur. 


Balkanlardaki Türk varlığının Bizans açısından bir tehlike oluşturması karşısında Türk topluluklarını birbirine karşı kullanan Bizans devleti yine bu siyaset çerçevesinde Türk topluluklarına mensup Hıristiyan olan birçok Türkü, Bizans ordusunda hizmete aldığı ve Anadolu topraklarına özellikle de Kapadokya bölgesine yerleştirdiği bilinmektedir. Bu çerçevede 1071 Malazgirt Savaşı ve sonrasında Miryakefalon Savaşı sırasında Bizans ordusunda görev yapmış binlerce Türkten Bizans tarih yazıcılarının bahsettiği de bilinmektedir.


Benzer şekilde, Bizans Kilisesinin Türk topluluklarına yönelik misyonu kadar Roma Katolik kilisesinin de benzer bir misyon yürüttüğü de bilinen bir diğer gerçektir. Bu bağlamda, 14.yy. başlarına ait olan Codex Cumanicus adlı eser bunun önemli verilerinden birisidir. Sonuçta, gerek Roma Katolik kilisesi gerek Bizans kilisesi gerekse Nasturi kilisesi faaliyetleri sonucu Hıristiyanlık mezhepleri Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur denilebilir. 


Tüm bu gerçekler çerçevesinde; Osmanlı idaresi altında yaşamış ve var olan millet sistemi dahilinde Ortodoksluğu benimsemiş diğer tüm topluluklar gibi Rum milleti kategorisine dahil edilen Karamanlılar da bu tarihi gerçekliğin bir parçası mıdır? Onlar, Türk yönetiminin baskıları sonucu inançlarını terk etmektense dillerini terk etmeyi tercih ederek Rumcadan vazgeçen ve Türkçe konuşmak zorunda kalan Hıristiyan Rumlar mı, yoksa Hıristiyanlığı kabul eden Türkler midir? Bizans kilisesinin misyonu sonucu Balkanlar’daki Türkler’in Ortodoksluğu benimsediği şekilde acaba Anadolu’daki Türklerden de bu inancı benimseyenler olmuş mudur? 


Osmanlı idaresi sonrasında yeni Türk devletinin Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından önce Yunanistan ile imzaladığı Türk-Yunan Ahali Mübadelesi antlaşması çerçevesinde Yunanistan’da yaşayan batı Trakya hariç, Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yaşayan İstanbul hariç, Rumlar Yunanistan’a zorunlu olarak göç ettirilirken Anadolu’daki milli Mücadeleye Papa Eftim önderliğinde destek olmuş Fener Rum Patrikhanesinden bağımsızlığını ilan ederek Kayseri’de bir Türk Ortodoks kilisesi kurarak ve Anadolu’da Ortodoksluk Sedası adıyla bir de gazete çıkararak Türklüklerini dile getirmeye çalışan Karamanlı Ortodokslar gerçekten Türk dünyasının bir parçası mıdır?


Zihinleri meşgul eden bu meseleden hareketle bu makalede, adı geçen Karamanlı Ortodoksların tarihi süreçteki izleri tarihi veriler ışığında ve 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışmasında elde edilen veriler çerçevesinde incelenmeye çalışılmaktadır.


Sonuç olarak konuştukları duru Türkçeleri, sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri dışında bugün Gagauz Türklerinin Anadolu Türklüğü ile bağlantısının açıklanmasında önemli bir tarihi gerçek olarak İzzeddin Keykavus’un kardeşi ile yaşadığı taht mücadelesi sonrası Bizans devletine sığınmasını takiben ortaya çıkan gelişmelerle paralel bir biçimde Bizans ordusunda hizmet eden binlerce Uz, Kuman, Peçenek Türkü yanında ayrı bir askerî birim olarak Bizans ordusu bünyesinde önemli bir yere sahip olan Türkopollerin Anadolu Türkmenleri oldukları, Karamanlı ismi ile anılan Bizans ordusunda görev yapan Türklerin olduğu bugün Yunan ve batı kaynaklı birçok bilimsel eserde zikredilmektedir. 


Bunu destekleyecek şekilde Osmanlı Şer’iye Sicilleri ve Tapu Tahrir Defterleri de incelendiği takdirde Anadolu’nun farklı noktalarında birçok yerleşim biriminde yaşamakta olan Müslüman Türklerde dahi rastlanmayacak oranda öz Türkçe isimler taşıyan Ortodoks nüfusun varlığı ile karşılaşılmaktadır. Bu bağlamda, özellikle Karamanoğulları Beyliği’nin hüküm sürdüğü orta Anadolu ve yine benzer şekilde güney Marmara bölgesi oldukça dikkat çekici bir özelliğe sahiptir denilebilir. Dolayısıyla, bugün artık eldeki tarihî veriler göstermektedir ki, bir zamanlar kendi gazeteleri ve kiliseleri ile Türk olduklarını tüm dünyaya ilan etmelerine rağmen zorunlu bir biçimde Yunanistan’a gönderilmiş olsalar da hiçbir zaman Yunan toplumu içinde benimsenemeyen ve sürekli Türkospori yani Türk tohumu olarak isimlendirilen Karamanlı Ortodokslar geniş Türk inanç hoşgörü coğrafyasının bir parçasıdırlar.






Tarihî Verilerle Karamanlı Ortodoks Türkler


Lozan görüşmelerinin devam ettiği dönemde 1923 yılı Ocak ayında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Türk-Yunan Ahali Mübadelesine ilişkin Sözleşme ve Protokol gereği Batı Trakya hariç olmak üzere Yunanistan’da yaşayan Yunan uyruklu Müslümanlar ile İstanbul hariç, Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rum Ortodoksların karşılıklı mübadeleye tabi tutulmasına karar verilmiştir. Bu bağlamda, Yunanistan’da yaşayan Müslümanlarla Anadolu’da yaşayan tüm Ortodokslar karşılıklı göç etmek zorunda kalmıştır.


Bu göçün tüm Milli Mücadele dönemi boyunca Yunan ordusunun ilerleyişine destek olan Rum Ortodoksları kapsaması dışında, onların tam tersi bir tavır takınıp Anadolu’nun işgaline ve Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin Anadolu’da girişmiş olduğu Osmanlı ve daha sonrasındaki dönemde de Ankara hükümeti karşıtı faaliyetlerine karşı gelerek Ankara hükümetinin yanında yer alan ve kendilerine son dönemde kurmuş oldukları Anadolu Türk Ortodoks Patrikhanesi çatısı altında toplanarak Türk Ortodokslar diyen Karamanlı Ortodoksları da kapsamıştır.


Yukarıda belirtildiği gibi Milli Mücadelenin son döneminde kendilerini açık bir biçimde Türk Ortodoks olarak adlandıran ve tarihi süreçte ise Ortodoks Rum toplumu içerisinde ayrı bir kimlikle Zımmiyan-ı Karaman veya Karamanyan olarak adlandırılan bu topluluk üyelerinin kim oldukları bugüne kadar tartışılan bir konu olmuştur. Bu makalede Karamanlı Ortodoksların tarihî süreçteki izleri eldeki veriler ışığında incelenmeye çalışılacaktır.




Din ve Dil

Osmanlı idaresi altında dinin esas alındığı Millet sistemi dahilinde Ortodoks milleti bünyesine dahil edilen Karamanlıların, tüm diğer topluluklar gibi, toplumsal bilinçlerinin en temel unsurunu dinleri oluşturmuştur. İçinde yaşamış oldukları topluma bakıldığında dinleri onları diğerlerinden ayıran önemli bir özellikleriydi. Ancak, bu özellikleri kadar, onlara hitaben kaleme alınan Yunan alfabesiyle Türkçe yazılan ve literatürde Karamanlıca eserler olarak ayrı bir isimlendirmeye tabi tutulan eserlerin hitapları ve bunun dışında en önemli özellikleri olarak eserlerin dili dikkat çekmektedir. Karamanlıca eserlerde Hıristiyanlar veya Anadolu Hıristiyanları, Ortodoks Hıristiyanlar, kardeş Hıristiyanlar ve dindaş olarak hitap edilmiştir (Balta 1990: 82) ve onlara hitaben yazılan bu kitaplar Yunanca değil, Türkçedir.


Osmanlı idaresi altında kimliği belirleyici etkenin din olması yanında Patrikhanenin de anlayışına göre din ve soy arasında bağ olduğu inancı karşısında din temelli hitapların ön plana çıkması doğal olarak kabul edilebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda ulus-devletlerin oluşum sürecinde, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesinin tüm çabalarına rağmen, bu insanların kendilerini birer Yunanlı olarak ifadelendirmedikleri de dikkat çekicidir.


Yunanistan bir Karamanlı için vatan ya da memleket diyebileceği bir yer değildir. Onun için vatan, memleket Anadolu’dur. Elines Yunan sözcüğü Yunanlıların konuştukları dili nitelemek için kullanılan bir tabirdir. Tüm bunlar bir yana, kendileri de Yunanca konuşmamaktadır ve Yunanlı değildir, Onlar Anadolu Rum’udur. Konuştuğu dil ise yavan Türkçedir, sade Türkçedir (Balta 1990: 84).


Diğer taraftan ise inanç olarak onlar Yunanistan ile aynı dini paylaşmakta olup Ortodoks kilisesine mensupturlar. Resmiyette Yunanlılarla aynı dini paylaşıp Ortodoks kilisesi mensubu olsalar da, bu onların Yunan ulusal bilinci taşıdıkları anlamına gelmemiştir. Çünkü, 19. yüzyıl boyunca var olan milliyetçilik hareketleri ile Patrikhanenin Yunanistan destekli faaliyetleri çerçevesinde kendilerinin aslen Yunan etnik kimliğine sahip oldukları propagandaları (1) karşısında çok az Karamanlı olumlu cevap vermiştir. Büyük oranda Yunanistan’daki olaylara karşı sessiz ve hatta ilgisiz kalarak Yunanistan’ın istediği olumlu yaklaşımı göstermemiştir (Benlisoy ve Benlisoy 2000: 83-84).


Karamanlılar inanç olarak Yunanlılarla aynı kiliseye mensup olup Ortodoks inancının gereği sahip oldukları değerler dışında Yunanlı Ortodokslarla fazla bir benzerlikleri olmayıp din dışında, sosyo-kültürel yapıları çerçevesinde daha çok Müslüman Türk komşularıyla ciddi benzerlikler göstermektedirler. Bu durum ise, Karamanlıların zihinlerinde kaçınılmaz olarak bir ikileme sebep olmuştur. Bu ikilemin en çarpıcı unsurunu da dil oluşturmuştur denilebilir. İnanç olarak Ortodoks olup konuştukları dil açısından Müslüman Türklerle aynı kategoride yer almalarının yaratmış olduğu ikilem şu dizelerde açıkça görülebilmektedir:



Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz
Öyle bir mahludi hattı tarikatimiz vardır
Hurufumuz Yonanice Türkçe meram eyleriz 
(Şakiroğlu 1974: 761).



Dil, toplumların sahip oldukları kültürlerinin sürekliliğini sağlayan en temel öğe durumundadır. Dolayısıyla, toplumların tüm kültürel varlıklarının kuşaklar arası aktarımında önemli bir yere sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, bugün hayatta olan birinci kuşak yanında ikinci kuşak Karamanlı mübadillerin arasında Türkçe’nin korunduğu açık bir biçimde belirtilebilir (2). Geçmişte Osmanlı idaresi altında Karamanlıların yoğun olarak yaşadıkları coğrafi alan, ve aynı zamanda Osmanlı karşısında kuvvetli bir Türkmen beyliği olarak uzun süre mücadele etmiş olan Karamanoğullarının hüküm sürdüğü, Orta Anadolu’nun esas alınarak yapılan incelemelerde ortaya ilginç sonuçlar çıkmıştır. 


Bu bağlamda, Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun yoğun olduğu bu bölgede Rumca konuşan köylerin de var olması dikkat çekici bir durum yaratmaktadır. Şöyle ki, Orta Anadolu’da toplam 81 cemaat içerisinde Türkçe konuşan Ortodoks cemaat sayısı 49 iken Rumca konuşanlar sadece 32 cemaatten oluşmaktaydı. İç batı Anadolu’da ise mevcut 19 yerleşim biriminden 14’ü Türkçe, 5’i Rumca, Antalya ve civarında var olan 6 yerleşim biriminin tamamı ise Türkçe konuşan Ortodokslardan oluşmaktaydı (Dawkins 1916: 10 38; Paschalidis ve Aleksandris t.y.: 20). 


Bu verilere dayanarak Türkçe konuşan Ortodoks nüfusun varlığını Müslümanlarla bir arada yaşamaya, ticari ilişkiye veya baskıya dayandırarak açıklamak pek mümkün görünmemektedir. Eğer Türkçe konuşan Ortodokslar açısından çevrelerindeki yoğun Müslüman nüfus sosyal yaşamın gereklerini yerini getirmede bir baskı oluşturuyorsa bu baskının tüm Ortodoks nüfusa sahip köyler üzerinde hissedilmesi gerekmektedir. Oysa verilere göre durum hiç de bu şekilde değildir.


Diğer taraftan, 2000 yılında Yunanistan’da yapılan saha çalışması bugün dahi Yunanistan’da yaşamakta olan Karamanlılar arasında Türkçe’nin varlığını devam ettirmekte olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Yunanistan’ın farklı yerleşim birimlerinde mülakatlar yapılan Karamanlıların mübadele öncesi Anadolu’daki köylerinde konuşulan dil ile ilgili olarak verdikleri bilgiler önemli bir veridir. Bu bağlamda, Yunanistan’da Karditsa’ya bağlı Kapadokiko köyü sakinlerinin günlük yaşamlarında kendi aralarında Türkçeyi devam ettirmeleri ve genç kuşaklara bizim dilimiz dedikleri Türkçeyi öğretmeye çalışmaları önemli bir örnek oluşturmaktadır (3). 


Köy halkının mübadele öncesi yaşadığı yer olan Kayseri’ye bağlı Çukur Köyü, Müslüman ve Ortodoks mahallelerinden oluşan karışık bir köydür. Bu köyden 78 yaşındaki Maria Sütoğlu köylerinde konuşulan dil ile ilgili şunları söylemektedir: “Türkçe konuşuyorlardı. Buraya gelincik de Türkçe konuşuyorduk. Urumca bilen yok idi. Çocuklarımız bilmiyordu Urumca.Yasak ettiler bizim dilimizi mektepte”. (4)


Karışık bir köy olarak Çukur örneği bir tarafa bırakılarak nüfus yapısı olarak sadece Ortodokslardan oluşan Kayseri’ye bağlı Taşlık köyüne bakıldığında ise konuşulan dil ile ilgili Serafim Papadopoulos: “...Urumcayı burda öğrendiler”demekteydi. Serafim Papdopoulos’un ağabeyi Mihail Papadopoulos ise köyün durumunu şu şekilde açıklamaktaydı: “vardı 185 hane. Alayı da Rumudu, Türk yoğudu” demekte ve köylerine yakın bir mesafade Müslüman köyü de bulunmadığını belirtmekteydi. (5)


88 yaşındaki Sultan Çiçekoğlu ise köyde yine “ Türkçe... Urumca kim biliyor... Türkçe....” konuşulurdu derken başka bir konuya dikkat çekmekte ve kilisede ibadet ederken de : “ Türkçe, Türkçe okurlardı”(6) diyerek konuşma dili yanında ibadet dili olarak da Türkçenin kullanıldığına vurgu yapmaktaydı. 


Ürgüp’e bağlı, iki Müslüman köy arasındaki Potamya-Başköy ve Melekopi-Derinkuyu köyleri ise nüfus yapısı itibariyle sadece Ortodoks nüfus barındıran iki köy olup günlük konuşma dili Rumcadır. Potamya-Başköy’de konuşulan dil ile ilgili 84 yaşındaki Suzanna Evyenidou evde Rumca konuşulduğunu, halı dokumacılığına dayanan ticari ilişkilerini yürütürken de Türklerle Türkçe konuştuklarını belirmektedir (7)


Yine, Ekaterini Evyenidou’da köyde Rumca konuşulduğunu, köy halkının Türkçeyi de anladıklarını, gerektiğinde de konuşabildiklerini dile getirmektedir. Evyenidou’nun evde Rumca konuşulduğunu belirtmesi bir tarafa, konuşması sırasında ilginç bir noktaya da temas etmiştir. Evyenidou’nun annesi gece yatmadan önce şu duayı etmektedir:


“Anam söylerdi: Aman Panaiyam, tatlı panaiyam sağdan sola yokla panaiyam. Yoklayasında bekleyesin. Hristos efendinin kilitleri başıma yastık. Yattım sağıma döndüm soluma melekler şahad olsun datlı canıma, gümüş dinime, altın imanıma. Ben de proskinis (?) edeyim gideyim mekanıma” (8).


Bu duanın “Yattım sağıma, döndüm soluma şahit olsun melekler dinime imanıma eşhedüenlailaheillallah ve eşhedüennamuhammedünresulallah” şeklindeki Müslüman Türkler tarafından edilen duaya benzerliğine burada dikkat çekmek gerekmektedir. 


Rumca konuşulan bir köyde gece dua ederken Türkçe bir dua edilmesinin sebebi anılan kişinin Rumca konuşan bir aileye gelin giden ana dili Türkçe olan bir kişi olması ihtimalini akla getirirken, diğer taraftan köyün Anadolu’ya Rum kültürünün nüfuz ettirilmesi ve özellikle Türkçe konuşan Ortodoksların asıl kökeninin Yunanlı olup yeniden Helenleştirilebilmeleri adına açılan Rum okullarının en önemlisi denilebilecek bir yer olarak Sinasos’a (Mustafa Paşa) yakın olmasının köydeki Rumca kullanımına etkisinin olup olmadığı da diğer bir ihtimal olarak değerlendirilebilecek bir durum denilebilir.


Evlerinde ve köyde konuşulan dil ile ilgili olarak başka bir örneği Yunanistan’da Selanik şehrinde yaşayan 55 yaşındaki bir mübadil Chrisula Oikonomidou oluşturmaktadır. Oikonomidou’nun anne ve babası mübadele öncesi Niğde’nin Ovacık köyünde yaşamaktaydılar. Köylerinin Müslümanlarla karışık olup köyde Türkçe konuşulduğunu belirten Oikonomidou, evlerinde ise sadece dedesinin Türkçe konuştuğunu diğer aile üyelerinin Rumca konuştuğunu belirtmektedir. (9)


Bu şekilde yukarıda verilen örnekleri çoğaltmak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken nokta karışık bir köyde Türkçe konuşulması normal kabul edilebilecekken insanların kendi evleri içinde Rumca konuşmaları, gerektiğinde Türkçe kullanmaları gibi sadece Ortodoks nüfus barındıran, Müslüman köylerle teması bulunmayan köylerde sadece Türkçe konuşuluyor olması Türk yönetiminin baskısı yada hayat şartlarının gereği ile açıklanamaz bir durum ortaya koymaktadır.





Tarihî Verilerde Karamanlı Ortodokslar

Genelde tarihte Ortodoks Karamanlı isimlendirmesine ilk olarak 16. yüzyıl seyyahlarından Alman Hans Dernschwam’ın eserinde rastlandığı üzerinde durulmaktadır. İstanbul ve Anadolu’yu dolaşan Dernschwam’a göre Karamandan gelerek İstanbul’da Yedi kule’de bir mahallede oturan ve Karamanos denilen Ortodoks Hıristiyan bu topluluğu İstanbul’a getiren Sultan I. Selim’dir. Sultanın emriyle İstanbul’a getirilen bu insanlar sadece Türkçe konuşmaktadırlar
(Dernschwam1992: 78)

Evangelios Misailidis ise Karamanlı adının Karamandan geldiğinin altını çizmekte ve bu isimlendirmenin Sultan Murat Han döneminden itibaren varolup İstanbul’un Karamanından kaynaklandığını ileri sürmektedir. Misailidis’e göre Anadolu’dan İstanbul’a gelen ve büyük Karaman ve küçük Karaman olarak adlandırılan mahallelerde yaşayan inşaat ustası ve amelelerin devletin veya kişiye ait binaların inşası sırasında çağrılmalarına bağlı olarak Karamanlı adı ortaya çıkmıştır (Anhegger 1979-
1980: 19; Ekincikli 1998: 124).


Diğer taraftan, Türkçe konuşan Ortodokslarla ilgili olarak bir diğer tarihi bilgiye Dernshwam’dan tam bir yüzyıl önce, 15. yüzyılda batı kilise tarihine ait bir raporda rastlamak mümkündür. 1437 yılında Basle Konsili’ne sunulan Latince raporda Türk kafirlerin kıyafetlerini giyen din adamlarının, piskoposların ve başpiskoposların Anadolu’da değişik yerlerde dolaştıklarına, Türkçe konuştuklarına ve ibadet sırasında vaazın Türkçe verildiğine dikkat çekilmekteydi (Vryonis 1971: 452-453).


15 ve 16. yüzyıllara ait bu bilgilerin ötesinde, adı geçen topluluk ile ilgili tarihî veriler bugün artık bu yüzyılların da gerisine götürülebilmekte ve Karamanlı isimlendirmesine 13. yüzyılda da rastlandığı anlaşılmaktadır. İstanbul’un Latin hakimiyeti altında bulunduğu bu yüzyılda Edirne’ye düzenlenen bir saldırıya ait bilgilere yer verilen Essai de Chronoraphie Byzantine pour Servir á l’examen des annales du Byzantine Empire et particulierment des Chronographes Slavons adlı eserde Ulahya ve Karamanie krallarının Edirne’yi 1205 yılında kuşatmasına ve 120.000 kişilik Bulgar, Kuman ve Ulah’tan oluşan bu ordunun Latinleri yenilgiye uğratıp krallarını esir aldıklarına dikkat çekilmektedir.


Yine aynı eserde 1304 yılında Anadolu’da Alaşehir’in (Filedelfiya) Türkler tarafından kuşatılması sırasında kuşatmaya takviye kuvvetlerin gelmesini engellemek amacıyla Bizans hizmetinde bulunan Alişir ve emrindeki Karamanlılardan bahsedilmektedir. Burada adından bahsedilen Alişir, Bizans hizmetindeki binlerce Peçenek, Uz, Kuman Türkü yanında Bizans’a hizmet etmiş Anadolu Türklerinden birisidir ve emrinde kendilerine Karamanlılar denilen askerleri bulunmaktadır (Muralt t.y.: 8, 285).


Bizans devleti bünyesindeki bu Türk varlığının kökenlerine bakılacak olursa ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: Aslında tarihî süreçte Hıristiyanlık misyon geleneği çerçevesinde gerek Roma Katolik kilisesi gerekse Bizans kilisesi misyonu sonucu Hıristiyanlığı kabul eden Türklerin olduğu bugün bilinmektedir. Yine bu bağlamda Ortodoks dünyasında yaşanan Kristolojik tartışmalar sonucu aforoz edilen İstanbul patriği Nestorious’un adıyla anılan Nasturi kilisesi İç Asya’ya kadar uzanan bir etki sahasına sahip olmuş hatta bir Türk, kiliseye bir süreliğine patriklik de yapmıştır (Anzerlioğlu 1999: 121).


Katolik kilisesinin özellikle Kuman-Kıpçaklara yönelik misyonu hakkında en önemli kaynaklarından birisini Codex Cumanicus’un oluşturduğu da bilinmektedir (Kurat 1972: 100-101). Özellikle Bizans kilisesinin yürüttüğü misyon (10) sonucu Karadenizin kuzeyi ve Balkanlara hakim olmaya başlayan Hun, Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman-Kıpçak Türklerinden Hıristiyanlığı benimseyenler olmuştur. 


Bizans kilisesinin bu misyonunun siyasi saha açısından da ayrı bir önemi olduğuna burada dikkat çekmekte fayda vardır. Bizans Devleti açısından Balkanlarda Türk varlığının ortaya çıkması bir tehdit oluşturmuş ve bu tehdit Bizans tarafından Türk boylarının birbirlerine karşı kullanılması dışında Hıristiyanlığı kabul etmeleri şartıyla Bizans’a asker olarak hizmet etmeleri ve yine bu hizmet dahilinde Bizans imparatorluk arazilerine ve özellikle sınır bölgesi olarak Anadolu’da Kapadokya bölgesine iskan edilmeleri sağlanarak bertaraf edilmeye çalışılmıştır.


Bizans ordusunda hizmet eden Türklerin varlığına yönelik olarak özellikle 1071 Malazgirt Savaşı ve onu takiben Miryakefalon Savaşı Bizans tarih yazıcılarının eserlerinde de yer aldığı gibi önemli örnekler olarak tarihteki yerini almıştır denilebilir. Ancak, Bizans ordusunda hizmet eden ve imparatorluk topraklarına iskan edilen Türkler Balkanlardakilerle sınırlı kalmamıştır. Bu bağlamda, Anadolu Türklerinden de Bizans ordusunda görev yapanlar olduğu bilinmektedir. Hatta, Anadolu Türkleri diğer Türk boylarından ayrı olarak Türkopoller isimlendirmesi ile anılmışlar ve 13 ve 14. yüzyıllarda Bizans ordusunun standart birlikleri olarak Bizans tarihindeki yerlerini almışlardır (11).


Tüm bu tarihi verilerin dışında Selçuklu tarihinde Karamanlılar açısından önem arz eden tarihi bir olaydan ve ona bağlı gelişmelerden de kısa bir şekilde bahsetmek gerekmektedir. 13.yüzyılda Selçuklu Sultanlığı’nın Konya merkez olmak üzere batı kesimini idare eden Sultan İzzeddin Keykavus ile sultanlığın doğu kesimini idare eden kardeşi Rukneddin Kılıçarslan arasındaki taht mücadelesi 1259 yılında Sultan Keykavus’un, Bizans’a sığınması ile son bulmuştur. İşte bu tarihten sonra sultanı takip ile Anadolu Türklerinden aileleriyle birlikte Bizans topraklarına iskan edilenler olmuştur. 


İskan bölgesi, Gagauz Türkleri’nin yaşadıkları saha göz önüne alınırsa, ağırlıklı olarak Dobruca bölgesi olmuştur. Bizans’a hizmet gereği veya zaman içerisinde Müslümanlığın kaybedilerek Hıristiyanlığın kabulü ile bugünkü Gagauz Türkleri’nin kökenlerinin dayandığı, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri yanında, Anadolu Türkleri’nin arasında Selçuklu Sultanı Keykavus’a verdikleri destekle tanınan Karamanlıların var olup olmadıkları konusunda sanırız yukarıda anlatılan, özellikle Alaşehir olayındaki Karamanlılar önemli bir tarihî veri durumundadır denilebilir. Bundan sonra ise 14. yüzyılın başlarında, 1311 yılında Dobruca bölgesindeki Türklerden bazılarının Anadolu’ya geri döndükleri de bilinmektedir.


İşte bu noktada, Anadolu’ya dönen Türkler arasında Hıristiyanların da olabileceği ihtimali gündeme gelmektedir (Wittek t.y.: 666). Bu konuda İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Anadolu Beylikleri adlı eserini ve İrene Beldiceanu’nun Bitinya bölgesi gayrimüslim nüfusu üzerinde tahrir defterlerine dayanarak yapmış olduğu çalışmasını dikkatle incelemek gerekmektedir. Uzunçarşılı (1982: 96), Anadolu’ya dönen Dobrucalı Alevi Türkmenlerin Çanakkale-Balıkesir bölgesinde hüküm süren Karesi Beyliği topraklarına yerleştiğine dikkat çekerken, Beldiceanu (1997: 18) ise 15.yüzyılda aynı bölgeye ait tapu tahrir defterlerinde yazılı bulunan gayri Müslim nüfus arasındaki öz Türkçe isimli Ortodoksların yoğunluğu karşısında ve özellikle doğrudan Yüreğir ve Çepni isimleriyle anılan köylerde, Yüreğir’in tüm nüfusu ile Çepni köylülerinin yarısının Hıristiyan olarak belirtildiklerini, köylerde Grek Ortodoks takviminden isimlerle birlikte öz Türkçe isimlerin de yer aldığını vurgulamakta ve buna bağlı olarak da Hıristiyanlık inancını benimseyen bir Türk-Tatar topluluğunun var olduğuna dikkat çekmektedir. Beldiceanu’nun bu tespitleri dışında, tüm Osmanlı imparatorluğu idaresi boyunca ağırlıklı olarak bir zamanlar Karamanloğullarının hüküm sürdüğü topraklarda, Orta Anadolu bölgesindeki bir çok şehre ait tapu tahrir defterinde de benzer bir durumla karşılaşılmaktadır.


Nitekim, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Ankara, Tokat, Sivas gibi illerde yaşayan Ortodoks nüfus arasındaki Türkçe isim kullanımının yoğunluğu oldukça dikkat çekicidir. Bu konuda Sivas Sancağını esas alarak kişi adları üzerinde bir çalışma yapan Yılmaz Kurt, adı geçen sancağa bağlı olan Tokat Zile Artıkabad yöresindeki gayri müslim nüfus arasında Türkçe isim yoğunluğuna dikkat çekerek (%50.7), bu durumun Türkçenin Ortodoks nüfus üzerindeki etkisiyle, ticarî ilişki zorunluluğuyla veya baskı ile açıklanamayacağını vurgulamaktadır (Kurt 1993: 233-239)(12). 


Yine, Ömer Lütfi Barkan (Ekim 1955- Temmuz 1956:13,19) Süleymaniye Camii ve imaretinin inşaatına ait mufassal muhasebe defterlerini incelerken karşılaştığı gayri müslim isimlerinin dikkat çekici bir biçimde öz Türkçe isimlerden oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu örneklerin dışında Osmanlı Şeriye sicilleri de incelendiğinde Ortodoks nüfus içinde benzer isimlerin yer aldığı görülecektir. 


Bugün Kayseri iline ait olan şer’iye sicilleri Erciyes Üniversitesi bünyesinde yer alan Kayseri Araştırmaları Merkezi (KAYTAM) bünyesinde yapılan tez çalışmalarıyla gün ışığına çıkarılmaya çalışılmaktadır. Adı geçen merkezde yer alan tezlerden bazıları tarafımızdan yeniden gözden geçirilmiş ve aşağıda yer verilen ilginç isimler tespit edilmiştir. 1609-1611 yıllarına ait Kayseri Şer’iye Sicilinde yer alan gayri müslimlerin taşıdığı Türkçe isimler arasında:


Tanrıverdi veled-i Timur, Yağmur, Sefer ve Altun (?), Beşe Balı ve Devlet ve Öksüz oğlu, Sinan veled-i Uğurlu, Meryem bint-i Beyler, Sultan, Şahin (?) veled-i Balı, Dede Balı veled-i Şahbalı, Küçük veled-i Tarşad(?), İbrahim veled-i İse Balı, Bulgar veled-i Mihal ve İne, Karaman ve Sultan ve Yovan, Murad ve Bayram, Beğli veled-i Todori, Dostum veled-i Karaca. Uğurlu veled-i Yardımcı. Erkilet nam Karyeden; Nurlu veled-i Sefer, Yovan veled-i Kel Murad. Umur veled-i Aydın, Kumrı veled-i Keşiş, Gülabi veled-i Kayser (Ertürk 1994: varak 50) isimlerinin yer aldığı tespit edilmiştir.


Diğer taraftan, bir gayri müslim ailenin üç kuşak boyunca taşıdıkları isimlerine bakıldığında “Kayseri’ye müzafatından İstefane nam karyeden Hüseyin bin Abdullah nam kimesne mahfil-i kazada Mihail veled-i Saka nam yetimin vasi-i şer’isi olan Anna Peşe nam zımmiye üzerine takrir-i dava edüp Karye-i mezburede Tavlı tarlası demekle maruf ma’lümetü’l-hudud bir kıt’a tarla dedem Küçük tarlası olup, Küçük mürd olup babam Karlı’ya kaldı. Karlı mürd olup bana kaldı. Şer’e sual olunmasın taleb ederim..... 1019/5 Nisan 1610” (Ertürk 1994: varak 50) denildiği görülmektedir. 


Babasının adı Abdullah olan Hüseyin (bin Abdullah) bir Hıristiyanken Müslüman olmuştur. Dedesi Küçük’ün ve babası Karlı’nın mürd olmak tabiriyle nitelenmesi bu kişilerin Hıristiyanlığına bir delil teşkil ederken, bu ailenin her ne kadar Hüseyin’in Müslüman olmadan önceki ismi belirtilmemişse de, dedesi ve babasının taşıdığı isimler oldukça ilgi çekici görünmektedir.


Şer’iye Sicilleri dışında Tapu tahrir defterleri de benzer örnekler içermektedir. Bu bağlamda, 16.yy. Tapu tahrir defterinde yer alan isimlere bakıldığında bugün Yunanistan’ın Kapodokiko köyünde yaşayan Karamanlıların Türkiye’deki yerleşim yerleri olan Çukur ilginç bir örnek oluşturmaktadır:


Karye-i Çukur’da: mahalle-i Kor: Karlı veled-i Aydoğdu ve Hızır veled-i O (yani Karlı’nın oğlu Hızır), Yağmur veled-i Aydoğdu, Satılmış veled-i İneverdi ve Yardım birader-i O ( yani Satılmış’ın kardeşi Yardım), Aydoğdu veled-i O ( Yardım’ın oğlu Aydoğdu), Kademşah veled-i Aydoğdu, Ağabalı veled-i O, Emir veled-i Tutuk ve Yörük birader-i O (emir’in kardeşi Yörük), Ayurdı veled-i Yahşi ve Budak veled-i O ve Sefer veled-i O, mirerşah veled-i Uğurlu, Tekir veled-i O, Garip veled-i Ayurdı ve Durmuş birader-i o, Sefer veled-i Çalapverdi ve Gökçe birader-i O ve Döğenci birader-i O, Sefer veled-i Küçük ve Mihail veled-i O, Hızır veled-i Küçük ve Yardım birader-i O, Kayser birader-i O, Yardım veled-i Karaca, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey birader-i O ve Yasef birader-i O ve Bahadır veled-i O, Tanrıverdi veled-i Yörük ve İnebey veled-i O, Aydığdu veled-i Seydi,Hızır veled-i Hızır ve Sefer veled-i O, Balıcan veled-i Hızır (Kırpık 1997: 60-62) isimlerine rastlamak mümkündür.


Bu örneklerin sayısını artırmak mümkündür. Bu şekilde, özellikle Karamanlıların yoğun bir şekilde yaşadıkları yerlerdeki gayrimüslim nüfus arasında Türkçe isim kullanımının yoğunluğu kadar sahip oldukları adet, gelenek ve görenekleri ve bugün dahi dilimiz dedikleri Türkçeyi konuşmaları Karamanlıları Anadolu’da yaşamış olan Rum Ortodoks nüfustan ayıran en önemli özellikleridir. Ancak, geçmişte onları Rumlar’dan ayıran başta dilleri olmak üzere, tüm bu özellikleri kadar, yine onları büyük benzerlikler gösterdikleri Müslüman Türkler’den ayıran dinleri kimlikleri konusunda bazı Karamanlılar’ın hafızasında bir ikilem yaratmıştır denilebilir. 


Diğer taraftan ise, bu ikilem sorununu yaşamayan binlerce Karamanlı için ortada aslında bir sorun yoktur.  Çünkü onlar sadece din açısından farklılık gösterdiği Müslüman Türkler ile aynı soydan gelmektedir. Yukarıda da açıklanmaya çalışılan bu tarihî gerçeği bilen Karamanlılar bilindiği gibi Papa Eftim önderliğinde tüm Milli Mücadele boyunca Ankara hükümetinin yanında yer alarak ve her fırsatta Türklüklerini tüm dünyaya haykırarak Anadolu’nun işgaline karşı mücadele etmişlerdir. Ancak sonuç onlar açısından büyük bir olumsuzlukla noktalanmıştır.


Hakimiyeti altında yaşadıkları Osmanlı idaresi altında dini esas alan Millet sistemi dahilinde Ortodoks milletine dahil edilmelerinin yarattığı ortamı Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleşen ve yine dinin esas alındığı bir mübadele süreci izlemiştir. Bu süreçte İstanbul hariç olmak üzere Anadolu’da yaşayan tüm Ortodoks Hıristiyanların Yunanistan’a gönderilmeleri kararı alınmıştır. Ancak bu karardan Türk Ortodoks Patrikhanesi patriği Papa Eftim ve ailesi muaf tutulmuştur. Bu noktada Karamanlı Ortodoks Türklerin Yunanistan’a gönderilmeleri ile Türkiye ve Yunanistan açısından o günlerde homojen bir nüfusa sahip olma düşüncesinden hareketle, ki bu homojenlik de maalesef din bazında olmuştur, iki ülke arasındaki sorunlar belirli bir oranda çözüme kavuşmuş olabilir. Ancak, bu süreç sonunda en az Müslüman Türkler kadar mücadele eden Karamanlıların Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmaları onlar açısından ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. 


Diğer taraftan, Türkiye’yi terk etmeyen Papa Eftim açısından mücadele sona ermemiştir (13). Çünkü her ne kadar patrikhane cemaatini kaybettiyse de, bu defa az sayıdaki aile mensuplarıyla Fener Rum Ortodoks Patrikhanesine karşı Türk Ortodoks kimliğiyle ayakta durmak için mücadele etmiş ve bunda da tüm olumsuzluklara rağmen büyük bir başarı elde ederek kendinden sonra da Türk Ortodoks Patrikhanesinin varlığını devam ettirmesi için uygun ortamı hazırlamıştır.




Doç.Dr.Yonca ANZERLİOĞLU
Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi / Sayı 51
PDF:


1) Karamanlı Ortodokslar ile ilgili detaylı bilgi için bakınız: (Anzerlioğlu 2003; Agustinos 1997). 
2) 2 2000 yılı Eylül ve Ekim aylarında Yunanistan’ın farklı şehir ve köylerinde Karamanlı mübadillerle yapılan mülakatlar.
3)  Ekim 2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko köy sakinleriyle yapılan mülakatlar.
4)  Maria Sütoğlu ile 2.10.2000 tarihinde Karditsa-Kapadokiko’da yapılan mülakat.
5)  Serafim Papadopoulos ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat; Mihail Papadopoulos ile 06.10.2000 tarihinde Agios Konstantinos köyünde yapılan mülakat.
6)  Sultan Çiçekoğlu ile 6.10.2000 tarihinde Farsala-Zoodohos Pigi köyünde yapılan mülakat.
7) Suzanna Evyenidou ile 5.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
8) Ekaterini Evyenidou ile 4.10.2000 tarihinde Larissa şehrinde yapılan mülakat.
9) Chrisula Oikonomidou ile 28.9.2000 tarihinde Selanik’te yapılan mülakat.
10)  Detaylı bilgi için bakınız: (Prokopios 1990: 51); (Muralt t.y.: 326); (Moravscik 1958: 26); (Rasonyi 1982: 135); (Kurat, 1972: 239).
11) 1 Bizansa hizmetindeki Anadolu Türkleri, Türkopoller için bakınız: (Megali Elleniki Egkylopedia, 1933;, c.23); (Savvides 1993); (Ellinika, 1933: v.40, 325); (Brand 1989); (Anzerlioğlu,2003: 79-95).
12)  Konu ile ilgili daha geniş bilgi için bakınız. (Ongan 1958); (Önen 1959: sa.3-4); (Turgal,t.y.: c.4, sa.2).
13)  Türk Ortodoks Patrikhanesi ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi için bakınız. (Şahin 1996); (Çetin 2004); (Cihangir 1996); (Ergene 1951); (Ercan 1967); (Ekincikli, 1998); (Anzerlioğlu 2003); (Özkan 2003).








___________




Karamanlılar aslında 11. yüzyılda Bizans ordusunda paralı asker olarak çalışan bazı Türk boylarının torunlarıdır. Karamanlı Türkçesinin yazılı metinlerine ilk olarak İstanbul’un fethinden sonra rastlanmaktadır. Eldeki ilk Karamanlıca kitap 1584 tarihli Gülzar-ı İman-ı Mesihi adlı bir din kitabıdır. Bundan sonra 1935 yılına kadar İstanbul, Atina, Venedik ve Kıbrıs gibi yerlerde yüzlerce Karamanlıca kitap yayımlanmıştır. Bu kitapların çoğu dini içerikli ve Yunancadan tercümedir. Bunlar standart Osmanlı Türkçesi ile değil mahallî Karamanlı ağzı ile yazılmıştır.

Karamanlılar,    Lozan   Antlaşmasının    imzalanmasından sonra yürürlüğe giren zorunlu mübadeleye tâbi tutuldular. Türkiye ve Yunanistan, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları   dışında   kalan   bütün   Rum   Ortodoks   ve Müslüman    azınlığın    karşılıklı    olarak    değişimine    karar vermişlerdi ve bu zorunlu mübadele maddeleri Karamanlılara da uygulandı. Ortodoks Hıristiyan ama Türk olan ve neredeyse bin seneden beri Anadolu'da yaşayan onbinlerce Karamanlı, dilini bile bilmedikleri Yunanistan'a gönderildi. Ortodoks Türkler çoğunlukla Müslüman Türklerle birlikte yaşıyorlardı.

Mübadeleden sonra Karamanlılar hakkında çok sayıda araştırma yapıldı ve bu araştırmalar Karamanlılar'ın Yunanlı değil Türk olduklarını yeniden gösterdi. Karamanlı'ların Türkiye'de yaşadıkları yıllarda 1854'ten mübadeleye kadar Türkçe ama Yunan harfleriyle bastıkları çok sayıda kitaplarda araştırma konusu oldu ve bu kitapların kataloğu, Yunanistan'da "Karamanlidika" adı altında ve dört ciltlik bir seri halinde yayınlandı."


Türk tarihine bakıldığı vakit, din olarak Müslümanlığın haricinde Hıristiyanlık, Musevilik ve Budistliğin de kabul edildiği Türk topluluklarına rastlamak mümkündür. Gagavuz, Çuvaş, Kreşen Tatarlar, Hakas, Saha Dolgan, Karagas (Tofa) gibi Türk toplulukları Rus misyonerlerin etkisiyle Hıristiyanlık dinini benimserken, Karaylar, Kırımçaklar Museviliği, Tuvarlar ve Sarı Uygurlar da Budistliği benimsemiş durumdadırlar. (Yonca Anzerlioğlu) 

Yazar kitabını üç ana bölüme ayırmıştır. “Bizans İmparatorluğu ve Ortodoks Türkler” adlı birinci bölümde:

Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara gelen Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar’dan bahsedilmiştir. Bazılarının Anadolu’ya da geldikleri bilinen bu boyların her birinin Balkanlara nasıl geldiği ayrıntılı olarak anlatılmıştır. M.S. 5. yüzyıldan itibaren Türk-Bizans ilişkileri daha da artmıştır. Bizans İmparatorluğu, geleneksel politikası ile etrafındaki toplulukları - özellikle Bulgarlar, Hazarlar, Peçenekler, Kuman Kıpçaklar gibi Türk boylarını - kendine bağımlı hâle getirmeye çalışmıştır. Bunun için siyasî, askerî, ekonomik ve özellikle - Bizans Ortodoks Kilisesinin çalışmalarıyla – dinî etkenler kullanmıştır. Böylece birçok Türk boyu ya tamamen ya da kısmen Hıristiyanlaşmıştır. 

Kitapta, tamamen ya da kısmen Hıristiyanlaştırılan bu Türk boylarının Bizans askerî sisteminde nasıl yer aldıkları ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Paralı asker olarak Bizans ordusunda bulunan bu Türklerin Malazgirt, Miryakefalon ve Haçlı seferlerinde Bizans ordusuna yaptıkları hizmetlere de deinilmiştir.

Bölümün sonunda “Türkopoller” olarak bilinen farklı bir Türk boyunun Selçuklu Türklerinden olabileceği iddia edilmiş ve Bizans ordusunda önemli yararlılıklar gösteren Ionnes, Tatikios, George Maniakes gibi Türkopol komutanları hakkında bilgiler de verilmiştir.

Yazar 2000 yılında bizzat Yunanistan’a giderek oradaki - özellikle yaşlı - Karamanlılarla yapmış olduğu mülakatlar oluşturmaktadır. Yazar tarafından ses kayıtları alınmış olan bu mülakatlarda Karamanlıların Anadolu’daki yaşayışları, düğünleri, bayramları, Müslüman-Türkler ile olan ilişkileri, şu anda kendilerini nasıl gördükleri gibi konularda konuşulmuştur. Karamanlıların çoğunun eski vatanlarını çok özledikleri, oradayken Müslüman-Türklerle iyi geçindikleri ve kendilerini özbeöz Türk olarak gördükleri anlaşılmaktadır. Köylerinin Müslüman-Türk köylerinden ayrı olmasına rağmen ninnileri, türküleri ve tekerlemeleri Müslüman-Türkler ile tamamen aynıdır. Kitapta bunlardan örnekler zikredilmiştir.

Kitabın “Milli Mücadele ve Sonrasında Karamanlı Ortodoks Türkler” başlıklı üçüncü ve son bölümünde Karamanlıların 1. Dünya Savaşı’ından sonraki durumları üzerinde durulmuştur. Bu bölümde Karamanlıların Milli Mücadele döneminde Müslüman-Türklere karşı hiçbir düşmanlık beslemediği, kendilerini Ortodoks Yunanlılardan ziyade MüslümanTürklere yakın hissettikleri ve öyle davrandıkları anlatılmıştır. Bu bölümdeki bilgilere göre Karamanlılar Lozan görüşmeleri sırasında ayrı bir grup olarak değerlendirilmemişlerdir. Bununla beraber İsmet İnönü’nün o dönemde Karamanlıların mübadeleden hariç kalacakları yönünde beyanatlar verdiği bilinmektedir. 

Milli Mücadele sonrasında mübadele konusu gündeme geldiğinde Karamanlılar, - basın yayın yoluyla - Anadolu’dan gitmek istemedikleri ifade etmiş, her fırsatta kendilerinin Anadolulu olduklarını dile getirmişlerdir. Milli Mücadeleyi desteklediklerini ve amaçlarının Fener Rum Patrikhanesi yerine Papa Eftim önderliğinde bağımsız bir Türk Ortodoks
Kilisesi kurmak olduğunu belirtmişlerdir. Tüm bunlara rağmen mübadele sürecinde Karamanlılar diğer Ortodoks Hıristiyanlar ile bir tutulmuş ve böylece Anadolu’yu terk etmek zorunda kalmışlardır. Sadece Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesinin kurucusu Papa Eftim ve ailesi, Reisicumhur Mustafa Kemal Atatürk ve diğer devlet adamlarının özel izinleri ile Türkiye’de kalabilmişlerdir.

Bölümün sonunda Karamanlıların Yunanistan’da nasıl karşılandıkları konusuna da değinilmiştir. Buna göre Karamanlılar Yunanistan’da kendi dindaşları tarafından hor görülmüş, “Siz Türksünüz” denilerek hakaretlere uğramışlardır. Türkçe konuştukları ve Yunanca bilmedikleri için de epeyce sıkıntı çekmişlerdir. Kitabın bu bölümünde Karamanlıların çektikleri sıkıntıları gösteren o döneme ait fotoğraflara da yer verilmiştir.

Yazarın kitap boyunca sık sık kaynak göstermesi çalışmanın akademik seviyesini göstermesi açısından önemlidir. Yerli ve yabancı birçok yayının taranması ile oluşturulan çalışmanın sonunda “Kaynakça” bölümü yer almaktadır. Kitabın en sonunda “Ekler” başlığı altında Başbakanlık Devlet Arşivi’nden ve daha başka yerlerden elde edilmiş konu ile ilgili belgeler okuyucuların istifadesine sunulmuştur.


Yonca Anzerlio lu, Karamanlı Ortodoks Türkler, 
Phoenix Yayınları,Ankara 2003, 376 s.
Hayrullah KAHYA - pdf
Doktora Öğrencisi, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Dili Bölümü








"İslam'ı kabul eden Türkler Hıristiyanlığı kabul etmiş Türkleri, ilk önce , kara imanlılar diye tanımladılar. Karamanlıların da ismi buradan kaynaklanıyor. Zaman zaman Oğuz Türklerine rakip oldular ve Hıristiyanlığı kabul etmiş Karamanlıların bir kısmı sonradan Osmanlı devleti güçlendiğinde ayrı ayrı yerlere, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesine, özellikle de , Cebrail bölgesine, bir kısmıysa Bizans'a sürüldüler. Aynı dönemde sürgün olunanlar içersinde Hıristiyan Ermenidi Türkleri de vardı. Onların adıyla bağlı olan Karaman-Ermenek bölgesiyse bugün de aynı isimle Konya kentinde mevcuttur. Şuan Yunanistan'da yaşayan Karamanlılar hala Türk olduklarını anımsıyorlar, ama Yunan toplumunun bir parçası haline geldiler. Yunanistan'ın Başbakanı Karamanis de Karamanlılar soyundan gelen bir Türk'tür, Hıristiyan Kıpçak Türküdür.... " 

Hikmet BABAOĞLU- BAKÜ,2011





İlgili: