30 Eylül 2013 Pazartesi

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN HİNDİSTAN UYGARLIĞINA ETKİSİ




Türk lehçeleri ve kültürü geniş bir coğrafyaya yayılmış, pek çok komşu dil ve uygarlıklarla ilişki kurmuştur ve bugün de bu temaslarını devam ettirmektedir. Hint dillerinin mevcut ve eski diğer dillerle bağlantılı olması bu dilin canlı bir tarihi gelişim süreci yaşadığının bir delilidir ve onu ilmi açıdan incelemenin, yalnızca Hint dillerinin tarihi değil, aynı zamanda diğer komşu dillerin tarihi için de ilmi önemi büyüktür. 

Hindistan topraklarına Müslümanların ilk defa girişi VII. yüzyıl gibi erken bir dönemin olayıdır. Fakat o dönemdeki seferlerin Hindistan’ın diğer bölgelerine yaptığı etki zayıftı. 

XI. yüzyılın ilk yarısında ise Hindistan adeta Müslüman Türklerin hücumlarının merkezine dönüşmüştür. Hindistan’da ilk Türk İslâm seferi 1001’de gerçekleşmiştir. O dönemde derebeylik düzenin dağınıklığını yaşayan Hint racalıkları (prenslikleri) bu saldırılara karşılık veremeden geriye çekilmek zorunda kalmışlardır. 

Süreç içerisinde Kuzey Hindistan’da Müslümanlar hâkimiyeti altında büyük bir devlet olan Türk Sultanlığı kurulmuştur. Taarruzunu güneye doğru devam ettiren bu devletin teşekkülü, Hindistan tarihi ve kültürüne büyük bir etkide bulunmuştur. Bu dönemden itibaren mimarlıktan, edebiyata, sanattan, yazıya ve mutfak kültürüne, bütün kültürel sahalarda İslâmiyet’in etkisi görülmeye başlanmıştır. 


Tarihi ve Kültürel Etkenler Tarihi ve Kültürel Etkenler

Çeşitli Türk kavimlerinin Hindistanla olan ilişkileri çok erken tarihlerde başlamıştır. 

M.Ö. III. yüzyılda Mauriya Hanedanı çökünce Hindistan’da Şak ve batıda İskit (adını taşıyan Orta Asyalı Türk boyu Hindistan topraklarına geçerek yerleşmişler ve “Hint-Saka” adlı devletin esasını oluşturmuşlardır. Hint-Saka devletinin ünlü hükümdarı olan Maues ile oğlu Az’ın iktidarı esnasında devlet sınırı Keşmir’in güneyine doğru uzanmıştır (1).

Hindistan’da özel bir sosyal tabaka oluşturan Racputların teşekkülünde Orta Asyalı Saka, Kuşan ve Hun Türklerinin etkisi büyüktür. Racput topluluğunun oluşumuna yaptıkları bu etki doğrudan değilse bile, söz konusu süreçte özel bir yeri olduğu yadsınamaz. 

Babur Şah’ın seferleri gibi Sakaların da Hindistan topraklarında hâkimiyetlerini kurmaları, eskiden Doğu Türkistan’da yaşayan Yüe-Çi aşiretinin baskısından kaynaklanmış olabilir. Orta Asya’nın yerlisi sayılan Sakaların bir parçası işgalci kabilelere tabi kalmışlar, diğer bir bölümü ise güneye doğru göç etmişlerdir (2).

X. yüzyılın sonlarından itibaren Türk İslâm kuvvetleri Hindistan’a ekonomik ve dinî sebeplerle akınlar başlatmıştır. Racalıkların zayıfladığı bir döneme denk gelen Hint Hanedanları bu taarruzları savuşturamamış, darmadağınık bir hale düşmüş ve bunun sonucu Hindistan’ın kuzeyinde Müslüman iktidarında 206 yılında büyük Dehli Türk Sultanlığı adında bir devlet kurulmuştur. 

Bu devletin kurulması Hindistan’ın tarihinde köklü değişikliklere yol açmıştır. Hindistan Müslüman dünyasıyla karşı karşıya gelmiş ve her iki medeniyet birbirlerini yakından tanıma şansını bulmuşlardır. Dolayısıyla Hindistan’da Türk Sultanlığının kurulmasıyla, bölgede Müslüman dünyasına açılan bir kapı oluşmuştur. İslâm mefkûresi Sind topraklarına VII. yüzyılda sirayet etmekle birlikte Hindistan’ın diğer bölgelerinde IX. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlamıştır. Dehli Sultanlığında İslâm, devlet dinidir. 

Hindistan’a ilk Türk İslam askeri seferleri ise yukarıda da belirttiğimiz üzere 1001’de başlamıştır. Daha sonra başkenti Gazne olacak olan bu devletin hükümdarı Mahmut (998-1030)’un ordusu Pencap’ı ele geçirmiştir. Sultan Mahmut’un ordusuna mukavemet gösteremeyen Peşaver Tacası Jaipal mağlup olmuş, bu dönemden başlayıp 1026’ya kadar Sultan Mahmut Hindistan’da ilerleyişini devam ettirmiştir. Sultan Mahmut, Hindistan’ın tapınaklarını imha ederek bol servet elde etmiş, böylelikle seferlerinden büyük bir ganimetle geri dönmüştür. Bunun yanında medreseler açılmış ve İslamiyet yayılmıştır. 

Sultan Mahmut, Kuzey Hindistan’ın engin topraklarına, yani Somnath’tan (Kathiyavar) Kanovca’ya (Gang) kadar genişleyerek büyük savaşlar yapmış, fakat kendi iktidarını ancak Pencap’ta tesis edebilmiştir. Sultan Mahmut’un halefleri Selçuklular tarafından maruz bırakıldıkları tehditlerden dolayı başkenti Gazne’den Lahor’a taşımışlardır. 

Gazneli Sultan Mahmut’un vefatından sonra halefi olan Kutbettin Aybek (1206-1211) kendini Kuzey Hindistan’ın hükümdarı ilan etmiş, böylece Dehli Türk Sultanlığı ortaya çıkmıştır. Aybek öldükten sonra Gulyam Hanedanı, İltutmuş, Balaban, Kalaç Hanedanı, Tuğluklar, Seyyidiler (Bu sonuncu Türk hanedanlığı değildir) Hanedanı sırayla iktidara gelerek kendi hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. 

Hindistan topraklarında Türk hâkimiyetinin kurulmasıyla burada yeni bir dilin meydana gelmesi söz konusu değildir. Fakat yine de bu olay Hindistan’daki bütün dillerin gelişmesinde belli bir etki yapmıştır. 

İlkin, Hintlilerin yabancı dilli hâkimlerle bağlantı kurması dilin kelime hazinesine yeni sözcüklerin geçmesine neden olmuştur. İkinci olarak, Kuzey Hindistan’ın engin topraklarını birleştirmede bir dili bölge diline kadar yükseltmiştir, çünkü merkezî hâkimiyetin genişlemesi sonucu merkezde kullanılan dilin de uygulanma alanı genişlemiştir. Bu, Khari-Boli lehçesinden kaynaklanan Hindustani lehçesidir. 

Hindistan’da Müslüman sarayında uzun bir süre kullanılan dil Farsça olmuştur. Büyük Moğol İmparatorluğu devrinde bu dil resmi bir dil derecesine yükselerek XIX. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüştür. Bu koşullar altında Farsçanın Hint lehçelerine etki yapmaması mümkün değildir. 

Hindistan’da hâkimiyet tesis eden Gazneli Mahmut dâhil, Babür’ün ordusuna kadar, bölgenin Müslüman idarecileri bu coğrafyaya İran’dan değil, Kuzeybatıdan, yani Orta Asya topraklarından gelmişlerdir. Bu hâkimlerin Türk olduklarına dair belgeler mevcuttur. 

Hindistan’da kullanılan lehçelere etki yapan dillerin asker arasında, 
orduda kullanılan bir dil olması kaçınılmazdır. B.Gafurov “Taciklerin Tarihi” başlıklı eserinde şöyle bir açıklamada bulunur: 

“M.Ö. 2. yüzyılın başlarında Orta Asyanın esas etnik öğesi yalnız Türkler değildi, aynı zamanda Tacikler de vardı ve onlar Gaznelilerin büyük bir kısmını oluşturuyordu. Yani Gazneli Mahmut’un ordusunda Tacikler bulunuyordu. Dehli’nin ünlü şairi Amir Hüsrev Dehlevi’nin kendi eserinde çağdaşı ve Bengal hükümdarı olan Buğra Han’ın ordu kadrosu üzerine dururken onların büyük bir kısmının Türkler ve Taciklerden oluştuğunu belirtmesi, bu görüşümüzü desteklemektedir. Bu bakımdan Hindistan’da Gazneliler ordusunda kullanılan dillerden birinin de Tacikçe olması mümkündür.” 

Hintçede Türkçe unsurlar azdır. Yine de Türkçenin Hindistan’a bu dili konuşanlarla girdiği de reddedilmez bir gerçektir. 

Büyük Moğol İmparatorluğunun kurucusu Babür Han’ın, yazılarında öz dili olan Çağatayca kullandığı bilinmektedir. 

“Türkler, kendilerine dâhil olanları bütün iyiliklerine katarlar, zulümlerin zorbalığından kurtarırlardı. Onların hiddetinden korunmak için Türklerin gelenek ve göreneğine uymak ve yollarını takip etmek, devrin ileri gelenleri için adet haline gelmişti. Hasret ve tasasını anlatmak ve yakınmak için Türklerle onların dilinde konuşmaktan başka çare yoktu. O yüzden Türkçeyi öğrenme mecburiyeti, zamanın bir ihtiyacı haline gelmişti” (3).

Babür Han 18 Şubat 1483’te babasınn iktdarda bulunduğu Andican (başkenti Fergana)’da dünyaya gelmiştir. Bu Orta Asyada siyasi buhranın yaşandığı bir dönemdi. Yurtta iktidarı ele geçirmek için taht kavgalarının, iktidar mücadelelerinin yaşandığı bir dönemdi. Bu duruma şahit olan Babür, babasının vefatından sonra beyler arasında devam eden çatışmalara katıldı. Beyleri bir araya getirerek Maveraünnehr’de merkezî bir devlet kurmak istedi. Fakat bu fikir gerçekleşmedi, çünkü iktidarı ele geçiren Şaybani Han 1504’te Endican’a taarruz ederek bölgeyi kendine bağladı. 

O zaman Babür vatanını bırakarak Afganistan’a gitmeye mecbur kaldı. 1505-1515 yılları arasında Babür birkaç defa Orta Asya’ya dönmek istediyse de bu yoldaki girişimleri başarısız sonuçlandı. Bunun üzerine Babür, Hindistan’ı ele geçirmek düşüncesiyle büyük bir hazırlık yaptı. Babür’ün bu kararı pek çok Afganistanlı mirzalar ve Orta Asya’dan beraberinde gelen yüksek rütbeli askeri komutanlar tarafından kabul gördü. Babür Afganistan ve Hindistan beyliklerini bir araya getirerek merkezî büyük bir devlet kurmayı amaçlıyordu. Onun bu fikri içinde bulundukları tehlikeli durumda siyasi açıdan yerinde bir karardı. 

1519-1525 yılları arasında Babür Han Hindistan’a birkaç defa başarılı seferler gerçekleştirmiştir. Onun ordusunun ağırlığını Barlas, Celayir boyları ve Afganistan kavimleri oluşturmaktaydı. 

İlginç bir bilgi de, pek çok Hint derebeyinin Babür Han’la ittifak kurarak Hindistan seferinde ona askeri yardımda bunmuş olmalarıdır. Babür’ün bizzat kendisinin bahsettiğine göre o Kabil’deyken ünlü Hintli Raca Rano Sango, kendi temsilcisi aracılığıyla Babür’e Dehli Sultanlığının son hükümdarı Lodi Sultan aleyhinde ortaklaşa bir savaş başlatma 
teklifinde bulunmuştur (4).

Tarihi vakayinamelere göre Babür’ü Delhi Sultanlığının güttüğü siyasetten hoşlanmayan Pencap hükümdarları da desteklemişlerdir. Bu sayede Aralık 1525’te Babür, Pencap’ı hiç güçlük çekmeden ve direnişle karşılaşmadan hâkimiyeti altına almıştır. Pencap’a hâkim olmak Babür’ün ve askerinin moralini yükseltmiş, bundan sonra Babür, İbrahim Lodi ile savaşmak için harekete geçmiştir. Durum böyleyken İbrahim Sultan da boş durmamış, Delhi’den büyük bir orduyla hareket etmiştir. 

Babür Han ile İbrahim Lodi arasındaki büyük bir çarpışma Panipat şehri dolaylarında gerçekleşmiştir. Babür’ün askeri İbrahim Sultan’a kıyasla sayıca az olduğu halde, Babür tecrübesi ve askerî taktiği sayesinde galip çıkan taraf olmuştur. 21 Nisan 1526 tarihinde İbrahim Sultan çatışma esnasında vefat etmiştir. 

Panipat’ta gerçekleşen Babür’ün başarısı Lodi İmparatorluğunun kaderini değiştirmiş, Delhi Sultanlığına ait büyük şehirler Delhi ve Agra, Babür’ün eline geçmiştir. Hindistan tarihçilerinden biri bu olayı şöyle anlatır: 

“Panipat önlerinde kazanılan zafer Büyük Moğol İmparatorluğunun temelini oluşturdu. Bu devlet kendi kültürü ve kuvvetiyle Müslüman dünyasındaki en büyük İmparatorluk olarak kaldı. Öyle ki, Roma İmparatorluğu ile bile kıyaslanabilir”. (5)

Hindistan’ın pek çok derebeyleriyle gerçekleşen savaşlarda hep üstün gelen Babür, Hindistan’ı büsbütün hâkimiyeti altına almıştır diyebiliriz. Mart 1527’de uzun bir süre devam eden bir çarpışmada Babür yine zaferi kazanmıştır. Üstün yöneticiliği, dayanıklılığı ve silahlarının hazır bulunması Babür’ü hep zafere ulaştırmıştır. Ancak Babür Han’ın hâkimiyeti Hindistan’da uzun sürmemiştir. 

Aralık 1530’da Babür, Agra’da vefat etmiştir. Hâkimiyet dönemi kısa sürmesine rağmen Babür Hindistan’ın ekonomik, siyasi ve kültür açısından gelişmesine büyük emek harcamıştır. 

Hindistan’a Orta Doğu ülkeleri tarafından yapılan askeri seferler Müslümanlar hâkimiyetindeki bir devletin teşekkül etmesine ve İslâm’ın geniş bir çapta yayılmasına sebep olmuş, dolayısıyla Hindistan’ın kültürü ve edebiyatına büyük bir etki yapmıştır. O dönem tarihçilerinden Ziyaeddin Barani’nin yazdıklarına göre Delhi, Bağdat, Mısır ve yeni İstanbul’la rekabete geçebilen büyük şehirlerden birine dönüşmüştür.(6)


Kelime Hazinesi Kelime Hazinesi 

Hintçedeki Türkçe öğeler, Türk ve Hint kültür ve dil ilişkilerinin sonucudur. Yabancı kelimeler ise yüzyıllık tarihi içeren tarihi ve kültürel bağlantıların yeni bir görünüşüdür. 

Yapı bakımından çok değişik olan Türk lehçeleriyle Hintçe kelime unsurlarının birbirleriyle alış verişi olayına coğrafik, kültürel, tarihi ve sosyal etkenlerin neden olduğu söylenebilir. 

Eğer diğer bir dilin sosyal önemi güçlenirse o zaman insan o dilden yeni kelimeler alarak onun uygulanmasını kuvvetlendirir, o dili öğrenmesiyle kendisinin belli bir sosyal duruma sahip olduğunu ispata çalışır. Örneğin, Hint topraklarında İslâm’ın yayılması Arapçaya olan ihtiyacı arttırmıştır, çünkü Arapçayı öğrenme dürüstlüğün ve barışın sembolünü teşkil ederdi. 

Farsça ise orta dönem Hindistan kültürü ve edebiyatının parlak bir belirtisidir. Bununla birlikte Farsçanın resmi dil olması için bu dile olan ilgiyi de doğal kılmaktadır. Hindistan topraklarında Türkçeye ihtiyaç duyulduğu dönem ise Babür hâkimiyetine denk gelir. 

Türk Lehçelerini (Eski Özbekçe, Türkçe, Çağatayca) bilmek o dönem için yüksek kültüre sahip olmanın, bilgili ve görgülü olmanın nişanesiydi. 

Kelime alış verişi çoğunlukla çok ihtiyaç duyulduğunda veya kabul edici millet tarafından diğer dile ilgi duyulduğunda gerçekleşir. Ancak yeni nesneleri adlandırma sürecinde sözcüğün ayrı bir manayı karşılamaması söz dağarcığı inovasyonunun tek kaynağı değildir. 

Bu sürece aynı zamanda dilin birkaç iç etkeni de etki yapar. Onların biri de kelimenin günlük konuşmada çok kullanılmayışıdır. Çok kullanılan sözcük hemen hatırlanır ve günlük konuşmada canlı olarak varlığını sürdürür. Çok nadir kullanılan sözcükse kaybolmaya yüz tutar, onun yerini diğer bir dilden geçen ve telaffuza uygun olan kelimeler alır. 

क़वुरमा (qavurmā) kuırma, kuırdak (böbrek kızartması) sözcüğü Hintçeye geniş toprağa sahip, hayvanları çok anlamında Türk yurdundan yeni yemeğin adı olarak geçer. 

कु रता (kurta) gömlek, mont, palto kelimesi Hint erkeklerinin milli giysisi olan dhoti (sari gibi belden aşağıya doğru sarılan erkek elbisesi)’nin rahatsız bir elbise olduğundan, hem bedeni büsbütün kaplayan bir elbiseye ihtiyaç duyulduğundan erkek giysisi olarak Müslümanlarla birlikte “kurta-pacama” girmiştir, çünkü bu hava sıcakken giyinir ve çok hafif, ince ve rahat bir elbisedir. 

Hintçede yer alan Türkçe kelimeler yaşamın çeşitli alanlarını kapsar. Bunlar günlük tüketim eşyaları, yemekler, akraba ve giysilerin adlarını karşılayan kelimeler ve askeri terminolojidir. 

Tüketim Eşyaları: Hintçede aile ve yaşama ait terimler aslında kendi öz kelimeleri ve Arapça, Farsça asıllıdırlar. Buna rağmen günlük yaşamda, ev işlerinde kullanılan ufak tefek eşya isimleri arasında Türkçeden geçmiş sözcükler de mevcuttur. 

Örneğin, क़ ची ((qayıncı) – makas, चाक़ू (çaku) – çakı, mutfak bıçağı, िचलमची (cılamca) – yıkanmak için kullanılan tas, leğen, बरमा (barma) – burgu, delgi, बुक चा (bukca) – bohça, चक़मक़ (cakmak) – çakmak, क़नात (kanat) – perde, yatağın görünmemesi için önüne çekilen perde, सनदकु (sanduk) – sanduka, sandık, छऽी (catra) – çadır, dam, तंदरु (tandur) – tandır, सुरमा (surma) – sürme, kirpik diplerine sürülen siyah boya, गलीचा (galıca) – halı. 

Yemek İsimleri: क़वुरमा (kavurma) – kavurdak, kızartılan böbrek ve et, समोस (samosa) – üçgen şeklinde ve katmerli börek, samsa, बुज़ा (buza) – boza, bira. Bizde Rusça asıllı olarak bilinen “kefir” kelimesinin aslı Türkçedir, के िफ़र (kefir) – ayran, पुलाव (pulau) – pilav, शोरबा(sorba) – çorba, sebzeler katarak koyun etinden pişirilen yemek, क बाब (kabab) – kebap, et kızartması.

Akrabalık İsimleri: आग़ा (aga) – ağabey, दादा (dada) – dede, baba, आपा (apa) – abla, बीबी (bibi) – hanım, eş, आबा (aba) – baba, babalık, ख़ातुन (hatun) – kadın, hanım. 

Elbise İsimleri: कु रता (kurta) – gömlek, yelek, कु रती (kurti) – yelek, bluz (kadınlar için), चोग़ा (coga) – bornoz, entari, ropdöşambr, deve yününden yapılan uzun yenli elbise, बुरक़ा (burka) – uzun yağmurluk, muşamba, ज ुर#ब (jurrab) – çorap. 

Hintçeye geçen Türkçe kelimelerin en büyük kısmını askeri terminoloji oluşturmaktadır. Doğuda derebey toplumunun sosyal ve siyasi yapısında ordunun her zaman ayrı bir yeri vardır, çünkü teşekkül açısından derebeylik sistemi esasta askeri bir kurumdur. İdare ve askeri isimlerin (askeri bölükler, rütbe ve silah isimleri) ekseriyetle Türkçe olması Türklerin siyasi ve idari açıdan egemen olduğunun bir delilidir. 

İlkin silah isimlerini gözden geçirelim: Hint milletini boyunduruğu altına alarak büyük toprağa sahip olan Türklerden onlar silah isimlerini bolca almışlardı. 

Örneğin, तमनचा (tamanca) – tabanca, तोप (top) – top, बंदकू (banduk) – tüfek.

T. Baycanov "tabanca" kelimesinin Kazakçaya Arapça ve Farsça üzerinden geçtiği görüşündedir, U. Alcanbayeva ise “Arapçadaki Türkçe Sözcükler” adlı doktora tezinde bu kelimenin Arapçaya geçmiş Türkçe kelime olduğu kanısındadır ve Hindice İzahlı Sözlükte de bu kelimenin aslı Türkçe olduğu belirtilmiştir. 

Biz, son fikrin gerçeğe uygun olduğu kanısındayız. Bu kelimenin Türkçe olduğuna dair şu delili öne sürebiliriz: 

“Eski Azerice bir kelime olan tabanca (tokat, şamar) tap (vurmak, kendinden itmek) fiilinden türer ve semantik değişime uğrayarak çağdaş Azericede “tabanca” anlamını kazanmıştır” (7).

Silahın şekilleri değişince onların isimleri de aynı kalmaz. Barutlu silahlar icat edilince yayın yerine artık tüfek geçmeye başlar. तोप (top) – top ve बंदकू (banduk) – tüfek, silah sözcüğü Hindice İzahlı Sözlükte Arapçadan geçmiş kelime olarak gösterilir, fakat Büyük Hindice ve Rusça Sözlükte ise Türkçe asıllı bir kelime olduğu kaydedilir. 

Böyle tartışma götürür sözcüklere çok rastlanır, çünkü Arapça ve Farsçaya Türkçeden geçmiş kelimeler onların öz sözcükleri olarak öyle kaynaşmıştır ki, bazen onlar Arapça ve Farsça olarak gösterilirler. 

M. Ş. Musatayeva ile L. A. Şelyahovskaya’nın “Türkizmlerin Kelime Yapma Sözlüğü” adlı eserinde अमीर (amir) – emir, सुलतान (sultan) – sultan, मािलक (malik) – padişah, hükümdar, वाज़ीर (vazir) – vezir gibi Arapça kelimeler Türkçe asıllı olarak gösterilir, ancak bu U.Alcanbayeva’nın tezinde ve Hindice İzahlı Sözlükte öz Arapça kelimeler olarak belirtilmiştir. 

Hindicede mevcut olan Kazakça “orda” kelimesi iki türlü manaya sahiptir. İlki erkeklikte उद# (urdu) – ू asker, ordugah, ikincisi dişilikte Urduca anlamındadır. 

Bu sözcüğün anlamları Kazakçadan tamamen uzak askeri mana ve dil ismine dönüşmüştür. “Orda” kelimesine dair Kazakça Kısaca Etimolojik Sözlükte şöyle bir açıklama mevcuttur: 

“Orda” kelimesi bütün Türk lehçelerine ortaktır, eskilerde onların göçebe kabileleri, ittifakları ve bu ittifakların hükümdarlarının oturduğu merkezine denmiştir. Örneğin, Hanların, Beklerin iktidarını yürüttüğü yerlere Ak Orda, Gök Orda, Altın Orda vs. dendiği gibi. 

Bizce orda kelimesi “orın” yani yer kelimesiyle aynı kökten türer. Orda sözcüğünün birşeyin çok toplandığı yer anlamından asker, kol manası meydana gelmiştir. Orda (Urdu) kelimesinin bu anlamda kullanılması Türkiye Türkçesi ve Azerbaycan Türkçesinde hâlâ canlı olarak korunmaktadır. 

Orda kelimesi Rusçaya da sirayet ederek “silahlı asker, istilacı, işgalci asker” anlamında kullanılmaktadır (8).

Çağdaş Kazakçada “karauıl” (bekçi) sözcüğünün savaş alanında kullanılan birkaç anlamı mevcuttur: 
1) asker, askeri birlik;
2) silahın ucunda bulunan nişanı düzeltici alet; 
3) bekçi, muhafız. Karauıl sözü askeri seferde önde yürüyen, gördüğü ve bildiğini haber veren ufak askeri bekçi ve asker kavramını bildirir (9).

Bu sözcük Hintçeye askeri manasını koruyarak geçmiştir. Hintçe-Rusça Sözlükte िक़रावल (kiraval) – güvenlik, devriye, ön siper, क़राबीन (karabin) – karabina kelimeleri askeri terim olarak o kadar geniş anlam kazanmıştır ki, hatta Rusçaya da hiç değişmeksizin geçmiştir ve canlılığını sürdürmektedir. 

Askeri gereçlerden en önemlisinin tuğ olduğu zaten bellidir. Tuğa, bayrak, sancak da denir. Hindiceye sirayet edeni बैरक़ (bairak) – bayraktır. T.Baycanov, “Börülü bayrak eski Türklerin seferber olduğunda yanında tuttuğu cengâver askerin bayrağının adıdır,” (10).


Mimarlık Mimarlık

Mimari anıtlardan bahsedecek olursak, Delhi Türk Sultanlığı esnasında Hindistanda İslâmî yapıların üstünlük kazanması, ayrıca camilerin, minarelerin, mezarlıkların ve medreselerin inşa edilmesi dikkati çeker. Heykelle süslenmeksizin yapılan fakat uygun, oranlı ve muhteşem yapılar Hindistan için bir yenilik sayılmıştır. 

Hindistan toprağında günümüze kadar varlığını sürdüren anıtlardan biri, Yeni Delhi’nin güneyinde bulunan Kutb Anıtının merkezi sayılan Kuvvet ül İslam Camiidir. 

Bu tesisi Delhi Sultanlığının ilk sultanı Orta Asyalı Türk (Türkmenlerin Halac boyundandır) Kutbuddin Aybek yaptırmıştır. O günden itibaren Hint İslâm mimarlık sanatının temeli atılmış sayılır (11). 

Birkaç yüzyılı bulan ve müslüman hâkimiyeti sırasında geniş çapta yürütülen inşaat işleri devam ederek yeni şehirleri meydana getirmiştir. 

Tarihi anıtlardan biri de Kutbeddin Aybek’in 1500’de yaptırdığı Delhideki ünlü “Kutub Minar” minaresidir. Memlukler tarzında aşağı kısmı kırmızı taşlardan yapılan ve yüksekliği 72,6 metreyi bulan beş katlı Kutb Minar’ın her bir katı minareyi halkalayarak yerleşen promenatlardan ibarettir. İlk üç katı kırmızı kumluktan, diğer ikisi ise mermer levhayla kaplıdır. Yukarıya çıkabilmek için merdiven yapılmıştır. İlk iki katı büyük Arapça harflerle süslenerek Kuran Ayetlerini içermektedir.

XIV. yüzyılın başlarında hükümdar olan Alaeddin Kalaç, Kutb Anıtının yanından Siri şehrini yaptırmıştır. Şu anda bu şehrin kalıntısı bile yoktur. Kutb Anıtında bulunan Ali Darvaza’nın özelliği ise işlemelerinin beyaz mermerden yapılmasıdır. 

Moğol Hanedanının ilk padişahı olan Babür 1526 tarihinde Panipat civarında meydana gelen çatışmada Lodi Hanedanına yaman bir darbe indirmiştir. Babür dört sene içersinde Hanedanın temelini atarak Hindistan’ın büyük bir kısmında yıllarca sürecek hakimiyetini kurmuştur. Hanedanın oluşmasında Afganistanlı padişah Şerhan’ın büyük payı vardır. Şerhan’ın 15 yıllık iktidarı süresinde milli mimarlığın gelişmesine de emeği geçmiştir. 

Moğol tarzı, Hindistan mimarlığında tam bir devri ihtiva eder. Yapıların hepsini üç esas kategoriye ayırabiliriz: 
Hisar Saray veya Şehir Kale, Mezarlıklar ve Camiler. 

Dehli’de bulunan ve eski hisarlardan Purana Kila veya Cahanpanak şehir kalesinin içersinde padişah odaları, özel ve içtimai bekleme salonu, cami, harem, bununla birlikte fonksiyonel yapılar olarak bilinen ambarlar, hamamlar ve havuzlar mevcuttur. Purana Kila’da bulunan Kuila Kuhna Camisi bihassa Moğol mimarlığının numunesidir. Sazaramdaki Şirhan Mezarlığı ise Tuğluklularla Lodiler Hanedanlarının yaptırdığı sekiz köşeli mezarlıkların en başarılısıdır. 

Şirhan, Babür’ün oğlu Humayun tarafından tahtan devrilerek Delhi’de Türk-İslâm kültürünün devam etmesini sağlamış ve Hindistan hükümdarlığına kendi oğlu Ekber Şah’ı getirmiştir. 

Ekber Şah’ın iktidara gelmesiyle o güne dek görünmeyen inşaatlar başlamıştır. Onun hükümdarlığı sırasında İran tarzı Hint ve Budist mimari tarzı bir arada kullanılmaya başlanmış ve sonuçta yeni ve eşi görünmeyen bir mimari üslup meydana gelmiştir. 

İşte bu tarzla yapılanlar arasından şunları ayrıca belirtmek gerekir: Delhi’de bulunan Humayun Mezarlığı ve diğer inşalar, Ekber Şah’ın kısa bir süre için kendine başkent yaptığı Fatihpur Sikri Kalesi, ayrıca Agra’daki Ekber’in kendi mezarlığıdır. 

Ekber Şah, şehir-hisarı yaptırırken Hint İslâm tarzının kullanılmasını istemiştir. 

Ekber Şah’ın oğlu Cihangir’in inşaata ne yeteneği ne de isteği olmuştur. Cihangir’in varisi Cihan Şah, Moğol mimarlığını daha da geliştirerek zirveye ulaştırmıştır. 

Bunun somut delilini Agra’da bulunan Tac Mahal’de açıkça görmekteyiz. 

Tac Mahal’ı yaptırmadan önce Cihan Şah’ın ustalarının mermeri bir inşaat malzemesi olarak kullanmaya başladıktan sonra içtimai ve özel kabuller salonu Divan-e Khasi ile Divan-e Am’ın geniş odalarını, bilhassa Agra Hisarındaki Moti Camisini inşa ettiklerini biliyoruz. 

Cihan Şah’ın erken vefat eden sevgili eşi Mümtaz’ın anısına yaptırttığı Tac Mahal Mezarlığı İslâm usulünde yapılan yapıların başında gelmektedir.  Cihan Şah bu yapıtı gerçekleştirmek için Doğunun en ileri gelen inşaatçılarını davet etmiştir. Bu eserin yapılmasında önemli katkıda bulunanlardan biri ünlü Türk mimarı Mimar Sinan’ın çırağı Osmanlı Türklerinden Üstad Muhammet İsa Efendi’dir. 

Mezarlığın taslağını yapmaya Hindistan, Orta Asya, İran ve Arabistan’ın üstatları katılmıştır. Cihan Şah, mezarlığın yapılacağı yer olarak Yamuna nehrinin sağ kıyısını seçmiştir. Eserin yapılmasına 20 bine yakın işçi katılmış ve bu yapıtın inşası 1631’den 1647’ye kadar devam etmiştir.

Platformda yerleşen beş kubbeli ve minareli Tac Mahal’ı fıskıyeli bahçelerle havuzlar takip eder. Onun beyaz mermerden yapılan duvarları ve siperleri değerli ve yarı kıymetli taşlarla süslenmiştir (bu değerli taşlar 1857’de İngilizlerin Agra’yı kuşatması sırasında yağmalanmıştır). 


Edebiyat Edebiyat

Dehli Sultanlığının devlet dili olan Farsçanın gelişmesi Hindistan’da bu dilde edebiyatın, ayrıca şiirin meydana gelmesini sağlamıştır. Bununla birlikte Kuzey Hindistan’da Hint grameriyle Farsça Arapça sözcüklerin bir araya gelmesi suratiyle Urducanın meydana gelmesine büyük bir etki yapmıştır. 

“Urdu” kelimesi ta başta bahsedildiği üzere alış veriş merkezleri bulunan Müslüman hâkimlerin ordugâhlarına denmiştir. Sonraları bu alış veriş merkezlerin dili öyle bahsedilmeye başlanmıştır. XVIII. yüzyılda Urduca nakh, şikh (kelime kelimesine, baştan sonuna kadar) üslubunda bir şiir açığa çıkmıştır. Böyle bir şiirin içeriği çoğunlukla belli bir kahramanın (adeta efsanevi) dış biçimini betimlerdi. 

Şair her olayda başkahramanı en ine detaylarına kadar tasvir ederdi. Deka’dan şairlerin Delhi’ye gelmesiyle şiirde yeni bir tarz meydana gelir. Delhi’deki saray şairleri kendi şiirlerinde Farsça ve Urducayı sırayla kullanmaya başlarlar. 

Bu yeni üslup Hint edebiyatı tarihinde “Rengareng Gazel” adını taşımaktadır. 

O dönemin büyük şairlerinden biri olan ve zengin bir İran sülalesinin mensubu, şiirin ve aruzun ustası, pek çok gazel ve mesnevinin müellifi Sadrettin Muhammet Faiz’dir (yaşadığı tarih tam olarak bilinmemektedir). Faiz, nazımda geleneksel konuları değil meydana gelen olayları olduğu gibi betimleyen değerleri ilk farkeden ve Urduca yazan şairdir. Faiz şiirde heceye büyük bir önem vermiş, klişeleşmiş mecazlardan kaçınmış ve ince sözlü 
ekilibristleri kullanmamaya çalışmıştır. 1714 tarihinde Faiz kendine ait ilk Divanını bitirmiştir. Onun şiirde çok kullandığı türlerden biri de nazım (çift kafiyeli beyit)’dır. 

XVIII. yüzyılda Müslüman ve Hint geleneğinin edebiyatta iç içe olması Faiz ve Delhi çığırının diğer şairlerinde de dikkat çekmiştir. Hint geleneğinin (Krişna ve Ratha, Lotüs, Fil) tipleri ve unsurlarının Arap ve Fars kültürlerinin gelenekleriyle (Ferhat ve Şirin, Bülbül ve Gül) iç içe geçmesini işte bu Müslüman Hint şairlerinin eserlerinde rastlamak mümkündür. 

1783’te Nadir Şah’ın Delhi’yi kuşatması sonucu onun aciz bir duruma düşmesi ve çökmesine neden olmuş ve böylelikle kültür merkezi bu kez Luknov’a geçmiştir. Luknov döneminde Urdu edebiyatı kendinin parlak çehresini kaybetmiş ve milletin fakirleşmesi, çeşitli yağmalar ve İmparatorluğun çökmesine yol açmıştır. 

XVIII. yüzyıl Urdu edebiyatı pek çok şairleri meydana çıkarmış, fakat onların hiç birisi “Gazeller Şahı” olan Mir Muhammet Taki Mir gibi olamamışlardır. Mir kendi şiirinde Delhi’nin çöküşünü, milletin derdi ve elemini, o dönemin bütün zorluk ve sıkıntısını zarif bir dille ifade etmiştir. O, Urduca altı Divan, birkaç kaside, mersiye ve yirmiden fazla mesnevi yazmıştır. 

Babür’ün edebi mirası incelendiğinde onun yetenekli lirik şair olduğu anlaşılır. Babür’ün kendi çevresinde ve o dönemleri Maverainehr, Horosan ve Hindistan’ın kültür hayatında özel bir yeri olmuştur. Babürnamede onun Orta Asya ve Horosan’ın çeşitli şehirlerinde kültür ve ilmin meşhur simalarıyla bir araya geldiği dile getirilir, yani Babür’ün gençken sanata, ilme ve edebiyata candan bağlandığı açıkça görülür. 

O dönemin edebiyat sahasındaki değerli yadigârları olarak XV. ve XVI. yüzyıllarda Orta Asya, Horosan, İran ve Hindistan’da yazıya geçen türlü Doğu Antolojilerini dile getirebiliriz (Ali Şir Nevai’nin Mecalis’un Nefais’i, Fahri İbn Muhammet Amir el-Heravi’nin Revzat-us Salatin, Sait Hasan Hoca Nisori’nin Muzakir-ul Ahbap, Mir Ali Şir Konig Tantavi’nin Makulat-ül Şuara adlı eserleridir). 

Ali Şir Nevai’nin Antolojisinde o döneme ait 459 yazar, şair ve bilim adamları hakkında bilgi verilmiştir. Ali Şir Nevai’nin bu eserini okuduktan sonra Babür’ün çevresinin kültürel seviyesinin ne kadar yüksek ve geniş olduğunu tasavvur edebiliriz. El-Heravi’nin Antolojisi adeta Mecalis’un Nefais’in bir devamı gibidir, çünkü orada Babür dönemine ait şiir ortamı geniş bir şekilde ele alınmıştır. Fahri Heravi Mecalis’un Nefais’i ilk defa Farsçaya çevirmiştir. Doktor Şmel’in ifadesine göre Mecalis’un Nefais’in farsça nüshası günümüzde Londra British Museum’de saklanmaktadır (12).

Fahri el-Heravi’nin Revzat’us Salatin adlı eserinin ikinci bölümünde Zahrettin Babür’ün edebi çevresi hakkında bol bilgiler sunar. Bu tezkirenin müellifi çağdaşlarının edebi çevresini çok iyi bilmiş durumdadır. Şiir yazma üslubunu ve eski Özbekçeyi çok iyi bilen Fahri Heravi Babür ve takipçilerinin poetik sırrını derinden kavrayabilmiştir. 

Çağdaş dönemde pek çok yabancı bilim adamları Babür’ün şiirine büyük değer vermektedir. Frankfurt’ta bulunan Şark Enstitüsü’nün araştırmacısı Doktor Şmel Fahri Heravi’- nin eserine dayanarak şöyle der: 

“Türk edebiyatının klasik temsilcisi olarak Demiroğullarıyla Özbek Hanlığı sarayında bulunan Hüseyin Baykara ve onun saraylı şairleri değil, aynı zamanda Babür’ün de bu edebiyatın ünlü isimlerinden olduğunu dile getirmek lazımdır” (13).

Horasan’ın hükümdarı sultan Hüseyin Mirza da döneminin meşhur şairlerindendir. Babür onun şiir dünyasını çok iyi bilmiş, hatta sürekli tenkide almıştır. Babür kendi şiirlerini Çağatayca yazmıştır. O yüzden Babür yalnız büyük şair değil aynı zamanda üstün kabiliyetli yazardır da. 

Ona ait Babürname adlı hatıra eseri Doğu Edebiyatındaki dili çok ağır olan diğer şahıslarla kıyasla dili sade ve anlaşılır bir üslupla yazılmıştır. Baburname XVI. yüzyıldaki Özbek nesrinin tarihi kaynağı ve klasik eserlerdendir. 

Babürname ilk defa Ekber Şah’ın emriyle Farsçaya çevrilmiş sonra, yani XIX yüzyılda İngilizce, Fransızca ve Hindice yayımlanmıştır. Babür’ü içtimai hayatın çeşitli anları ilgisini çekmiştir. O Arap alfabesinin Türkçenin özelliklerine özgü olmadığını anlar ve Hatt-ı Baburi adlı alfabesini meydana getirir. Babür’ün alfabesi Özbekçenin özelliklerine has bir şekilde yapılmamasına rağmen o Türkçe yeni bir alfabe geliştirme yolunda önemli adımlar atmıştır. Bazı bilim adamları Hatt-ı Baburi’nin asıl nüshasının sadece Babür’ün kendi elyazmasıyla yazılan güzel yazı halinde 
bulunduğunu tahmin ederler. 

Böyle düşünenler XIX yüzyılın İngiliz bilim adamları Annet Beverige ve Erskin ve Fransız âlimi Pavel de Kurteyl’dir (14). Diğer âlimlerin çalışmalarında Hatt-ı Baburi ancak elyazma değil bu Arapça alfabesinin asıl 28 harfini karşılayan yeni alfabe olarak geçmektedir. 

Babür’ün eserlerini eski Özbekçeyle yazdığını yukarıda zikretmiştik. Ana diliyle birlikte Babür Farsça, Urduca ve Hint lehçelerini çok iyi bilmiş, ama Babür eserlerini yazarken ana dilini tercih eder. 

Babür, Humayun ve Ekber Şah’ın dönemlerine dair tarihi bilgiler ve edebi eserlere dayanarak biz sarayda eski Özbekçenin etkili olduğunu anlamaktayız. XVI. yüzyıl Hindistan’ında sanat ve edebiyatın gelişiminde Farsça ve Urducayla birlikte eski Özbekçenin büyük bir yeri olduğu şüphesizdir. 

Babür’ün çevresindeki Emirler, Bekler ve Töreler şiirlerini ana dili olan eski Özbekçeyle meydana getirmişlerdir (Hoca Kalon, Şeyh Zeyn, Turdubek Hoksar). Babür hatırasında etrafındakilerin şiir arzusunun büyük ve hepsi de yetenekli şairler olduğunu birkaç yerde vurgular. Eserinde geçen şiir yarışmaları betimlemelerinden eski Özbekçenin “Türk” kelimesiyle belirtildiği ve o Hindistan’da Babür sarayında özel bir saygıya mazhar olan dil olarak nitelendirilmektedir. 

Şeybaniname adlı tarihi eserin müellifi Muhammet Salih şiirlerini Çağatayca yazan lirik şairdir. Muhammet Salih’in böyle bir ileri toplumda eski Özbekçeyle eserler vermesinde Babür’ün ana diliyle yazdığı eserlerinin büyük etkisi olmuştur denilebilir. 

Babürle birlikte Orta Asyalı muhacirlerin çoğu Farsça ve eski Özbekçeyi çok iyi bilmişlerdir. Bunu şu aşağıdaki vaka iyi kanıtlar. Bir seferinde Babür bir şölen esnasında şaka yaparak şöyle der: 

“Herhangi biriniz Sartça konuşursanız bir kâse dolusu şarap içeceksiniz.” 

Babür’ün dediği gibi bu şartı yerine getiremeden Sartça konuşamayarak ceza yer. Ertesi sabah Babür tam tersine bir şartta bulunur, yani hanginiz Türkçe konuşursanız ona da bir kâse dolusu şarap sunulacaktır, fakat bu sefer de kimse bu şartı yerine getiremez (15).

Babür’ün şaka şeklinde düzenlediği yarışmadan saraylılar arasında iki dilin de geniş bir kullanımda olduğunu anlarız. Babürün ana dilinde yazdığı eserleri olsun veyahut Hindistan toprağında eski Özbekçeyle yazdığı Divanı olsun Babürün gurbette bile öz ana dilini koruyabilmek için bütün gücünü kuvvetini sarfettiğini açıkça görürüz. 

Babür döneminde eski Özbekçenin uygulanmasına dair bize kadar ulaşan sabit kaynaklar şunlardır: 

Çağdaşlarının ve oğulları Humayun ile Kamran’ın şiirleri ve Babür’ün kızı Gülbeden-Begim’in Humayunname adlı eseri. 

Mirat’ül Mamalik adlı eserin müellifi Seydi Ali Reis Delhi’deki Humayun sarayında eski Özbekçeyle şiir yarışmalarının devamlı gerçekleştirildiğini dile getirir. Bu olaylar muhteşem bir öneme sahip edebi geleneğin temelini atmış, Babür’ün bizzat kendisinin kullandığı Özbekçenin Hindistan’ın edebi eserlerinde çekici bir yer tuttuğuna şahittir. 

Babür ve mirasçıları sarayda ilim ve kültürün ilerlemesine büyük bir önem vermiş, bilhassa Babür ve oğulları büyük bir kütüphanenin açılmasına neden olmuşlardı. 

Hindistan’ın birçok bilim adamları gibi büyük âlim Yusuf da Babür’ün çalışmalarına ayrıca değer verirdi. O, Babür’ü yazar, şair, kıymetli armağanlar bırakan tarihçi ve Orta Asya ile Hindistan’da sosyal bilimlerin ilerlemesine temel atan yüce bir şahıs kabul eder. 

Zahirüddin Muhammed Babur, Hindistanda Büyük Moğol İmparatorluğunun kurucusu hem edebiyat dâhisidir. O, Arapça, Farsça ve Türkçede üstün bilgiye sahip bir zattır. Tüzük-i Baburi adlı anı kitabı ona Otobiyografinin Padişahı unvanını kazandırmıştır. Ayrıca ona Hindistan’da Moğol İmparatorluğu kütüphanesinin kurucusu demek yerinde olur gibi bir değerlendirmede bulunur (16). 

Babür’ün torunu Ekber Şah’ın hükümdarlığı sırasında ilme, sanata ve edebiyata büyük bir önem verilmiştir. Babür’ün oğulları Humayun ve Kamran kendi saraylarında eski Özbekçenin Farsça ve Urducayla aynı seviyede kullanılmasını hedeflemiş, fakat bu süreci Ekber Şah desteklememiştir. O, Sanskritçe ve eski Özbekçeden Farsçaya önemli tarihi kitapları çevirmeye çalışmıştır. Ekber Şah’ın iktidarı esnasında Baburname Farsçaya çevrilmişti. 

Muhteşem bir miras olarak eski Özbekçenin grameri ve Özbekçenin söz varlığı doğrultusunda yazılan eserleri de burada anmak yerinde olur, çünkü Hindistana Babürle birlikte gelen eski Özbekçe orada uzun bir süre varlığını sürdürmüştür. 

Muhammet Yakup Cangi kendi eserinde eski Özbekçenin gramer yapısını inceleme fikrinin Avranzeb tarafından ileri sürüldüğünü vurgular (17). Avranzep, sarayda bulunan ünlü bilim adamıdır bilhassa sanat ve edebiyat alanında onu desteklemiştir. 

M. Y. Cangi’nin Kelurname adlı eseri, yani Çağatayca ve Farsça Sözlüğü eski Özbekçeyi öğrenmede pek önemli bir kaynaktır. Kelurname’nin içeriğini gözden geçirirken onun XVII. yüzyıl Hindistan’ında ortaya çıktığı ve eski Özbekçenin grameri ve sözlük hazinesine ait bir eser olduğu anlaşılır. 

Kelurname mukaddimesinin Farsça ve eski Özbekçeyle yazılması Hindistanda hâkim grup arasında eski Özbekçeye ihtiyaç duyulduğunu gösterir. M.Y.Cangi, kendi eseri hakkında çu izahatta bulunur: 

“Türkçeye ait bilgiler bir araya getirilerek okurlara anlaşılır ve sade 
gramer ile kelime hazinesini hazırladım. Amacım onların dili kullanmada bir uygunluk sağlamaktır, onun için bu eseri meydana getirdim” (18).


XX. yüzyılın 1920’li yıllarda Kelurnameye Orta Asya halkları çok önemli edebi eser olarak büyük bir değer vermeye başlamışlardır. Bu sözlüğün yeni baskısının önsözünde eserin Türk lehçelerinin ilk sözlüğü olan Kaşgarlı Mahmut’un sözlüğünden sonraki çok değerli bir kaynak olduğu dile getirilmiştir. 

Eski Özbekçenin grameri ve cümle bilgisi Baburoğullarının son devletinin dikkatini çekmiştir. Bundan dolayı Hindistan’da XVII.-XVIII. yüzyıllarda eski Özbekçenin gramer yapısına ait pek çok kitap yayınlanmıştır. 

Kelurnameden sonra Kass ve Barbal eserlerini eski Özbekçenin grameri üzerinde yazmışlar ve Şeyh Tabip Buhari kendi eserinde bu problemi kurcalamıştır. Muhammet Şah (1719-1747)’ın iktidarda bulunduğu sırada Farsça olarak Orta Asya Türk lehçelerinin sözlüğü yapılmıştır. 

Durum böyleyken Ali Şir Nevai ile başlayan Babür ve takipçileri Hindistan toprağında birbirini başarılı bir şekilde devam ettirmişlerdir ve Çağatayca ile yapılan milli edebiyatın büyük bir uğraş olduğu şüphesizdir. 


Doktora Öğr.Bota BOKULEVA
Prof. Dr.Rauşangül AVAKOVA
Okutman.Jenisbek ABELDAYEV
El-Farabi Kazak Milli Üniversitesi, Almatı, Kazakistan

___DİPNOT
1) Shrava Satya. Sakas in India Sakas in India Sakas in India. Delhi: Pranava Prakashan, 1981. s 3-8. 
2) Artıkbayev J.O. İstoriya Kazahstana İstoriya Kazahstana İstoriya Kazahstana, Almatı, 2006. s.72. 
3) Kaşgari M.Tübi bir Türki Tili Tübi bir Türki Tili Tübi bir Türki Tili, Almatı, Ana Tili, 1993, 192 s., s. 9 
4) Babır Zahir-ad-din Muhammed Babırnama, Kazak dilin Kazak dilinde soyletken Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı, Tolık 2-ci de soyletken
basıluı, Almatı, Atatek, 1993, s. 81. 
5) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s. 91. 
6) Rabınoviç İ.S., Sorok Vekov İndiiskii Literaturı Sorok Vekov İndiiskii Literaturı Sorok Vekov İndiiskii Literaturı, Moskova 1969, s. 79.
7) Turkskoe yazıkoznanıye, Materialı III vsesoyuznoy turk Turkskoe yazıkoznanıye ologiçeskoy konferenstii, Taşkent, 1985. s. 52 
 Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü Kazak Tilinin Etimologiyalık Sözdüğü, Almatı 1966, s.1153-1154 
9) Bayjanova T., Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi Kazaktın Askeri Leksikasının Tarihi, Kazak İlimler Akademisi Almatı 1993 (Doktora tezi). s.231. 
10) а.g.e. ..e. .g.e., s.48. 
11) Francis Robinson, The Mughal Emperors and the Islamic The Mughal Emperors and the Islamic Dynasties of Indi Dynasties of India, Iran and a, Iran and Central Asia, s.77. 
12) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s.15. 
13) a.g.e. 16 s. 
14) Azımdcanova S., Novıye svedenıye Hatti Baburi Novıye svedenıye Hatti Baburi Novıye svedenıye Hatti Baburi, Fan Yayınları, Moskova 1963. s. 35. 
15) Babır Zahir-ad-din Muhammed Babırnama, Kazak dilin Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı Kazak dilinde soyletken B. Kojabekulı, Tolık 2- de soyletken B. Kojabekulı ci basıluı, Almatı, Atatek, 1993. s.249 
16) Azımdcanova S., İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura İndiiskii Divan Babura, Fan Yayınları, Taşkent 1960, s.72. 
17) a.g.e. a..e. a.g.e., 77 s. 
18) a.g.e., 79 s. 

___KAYNAKÇA
*Hindi----Russkii Slovar Russkii Slovar Russkii Slovar, Sovetskya Ensiklopedya, Moskova 1972.
*Hindi i Hindi i Urdu, Voprosı Leksikologii i Urdu, Voprosı Leksikologii i Urdu, Voprosı Leksikologii i Slovoobrozavanya Slovoobrozavanya Slovoobrozavanya, Bostoçnı Literaturı Kitapevi Moskova 1961.
*अिन'( राय. िहंदी ,याक रण और रचना, 1991. 
*The Sultanate of Delhi (711 The Sultanate of Delhi (711 f Delhi (711----152 AD) 152 AD) 152 AD), Agra 1966. 
*HAIDAR M., Indooo----Central Asian Relations. From Early Times to Medie Central Asian Relations. From Early Times to Medieval Peri al Peri al Periodooo, New Delhi: Manohar Publishers & Distributors, 2004. 
*KOZİNA N. A., LİGUTA T. V., Yazıkovıye kontaktı v as Yazıkovıye kontaktı v aspekte kulturı yazıka Yazıkovıye kontaktı v aspekte kulturı yazıka, Riga, 19 pekte kulturı yazıka 81, s.93. 
*İstoriya İndii v srednih veka, Moskva, Hauka, 1968, İstoriya İndii v srednih veka 727 s. 
*ANTONOVA K. N. İstoriya İndii İstoriya İndii İstoriya İndii, Moskva Mısl, 1973. 
*Literatura İndii, Sbornik statey, Moskva, 1958. Literatura İndii, Sbornik statey , İstıriya İndiiskih literatur, Moskva, 1964. 
*SEREBRİYAKOV İ. D., Literaturı narodov İndii Literaturı narodov İndii Literaturı narodov İndii, Moskva, 1985. 
*MUSAYEV M. K., Leksikologiya Turkskih yazıkov Leksikologiya Turkskih yazıkov Leksikologiya Turkskih yazıkov, Moskva, 1984, 232 s. 
*ŞİPOVA E. İ., Slovar turkizmov v ru Slovar turkizmov v ru Slovar turkizmov v russkom yazıke sskom yazıke sskom yazıke, Almatı, Nauka, 1976. 
*ALJANBAEVA, U. T., Arab tilindeki turkizimder Arab tilindeki turkizimder Arab tilindeki turkizimder, Almatı, 1999. 
*MUSATAYEVA M. Ş., ŞELYAHOVSKAYA L. A. Slovoobrazova Slovoobrazovatelnıy slovar turkizmov Slovoobrazovatelnıy slovar turkizmov, telnıy slovar turkizmov Almatı, Ana Tili, 1995. 
Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / pdf
Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.441-454


Bir askeri eğitim olan Polo, yani Çövgen'de Türkler vasıtasıyla Hindistan'da yayılmış ve
sömürgeci İngiltere de bu oyunu sahiplenmiştir!



_____________TÜRK TARİHİ_____________



İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ





Elinizde bulunan “İran Türklerinin Eski Tarihi (İslam’a kadar)” kitabı esas itibariyle yurdumuz İran’ın doğumdan 4500 yıl önceden İskender’in saldırısına kadarki döneminin tarihini kapsıyor. Şimdiye değin yurdumuzun bu dönemi tarihinin birçok meselelerinden, bütün dünya tarihçililerin tersine olarak, bazı tutucu tarihçiler ya hiç konuşmamış, ya da gerçekleri tam tersine göstermiş ve yurdumuzun tarihini Akamenitlerle başladığını göstermişler.

Halbuki, bugün tarih bilimi, Hint-Avrupa dilli Perslerin 10 boyunun ilk kez doğumdan 900 yıl önce doğu yönünden İran çölüne geldiklerini ve Elam şehzadelerinin egemenliği altında olan çağdaş Fars ve Kirman vilayetlerinde, Elam yönetiminin izniyle, yurt edinip, yaşadıklarını kesin olarak gösteriyor. Onlardan yaklaşık 3500 yıl önce Türkler İran topraklarında uygarlıklar ve devletler yaratmışlardır. Bu kitapta İran Türklerinin eski tarihi iki dönemde araştırılır:


1- Hint-Avrupa dilli ellerin doğumdan 900 yıl önce İran’a 
gelmesine kadarki yaklaşık 3.5 bin yıllık tarihi.

2- Doğumdan 900 yıl önceden İskender’in saldırısına kadarki dönemde yurdumuzun eklemeli dilli halklarının tarihi, yaşamı ve uygarlığı.



1. 

Pers boylarının gelmesine değin bugünkü Irak ve İran’ın bütün batısı, merkezi ve Hazar’ın güneyi, Kuzey ve Güney Azerbaycan’da, tarihin gösterdiğine göre, insanlığın ilk ileri ve parlak uygarlığı yaratılmıştır. 

Bu uygarlığı yaratanlar Irak’ta Sümerler, İran’ın batısı, merkezi, bütün Azerbaycan ve Hazar’ın güneyinde Arattalar, Elamlar, Kassiler, Hurriler, Guttiler, Lullubiler, Gilzanlar, Emredler, Kaspiler, Mannalar, Urartular olmuşlardır. 


Eski tarih uzmanları eski tarihler ve bilimsel kazılardan elde edilmiş belgelere dayanarak şunu gösteriyorlar ki, bütün bu eller ve halklar eklemeli dilli olmuş, kendileri de Orta Asya’dan, Hazar’ın kuzeyi, Derbend ve Daryal geçidi ile Azerbaycan, Zagros Dağları, çağdaş Türkiye’nin doğu topraklarından geçip, bazı el ve obaları bu yerlerde kalıp yerli eklemeli dilli topluluğa karışmış ve ana kütleleri Irak, Huzistan, Loristan yerlerinde yurt tutup, insanlığın ilk uygarlığını yaratmışlardır. 


Bu eklemeli dilli ellerin bu yerlerde kurdukları uygarlıklar, yaklaşık bin yıl sonra çağdaş Arabistan’ın batı ve güneybatı yerlerinde yaşamış Sami ellerini de kendine çekmiştir. Samiler tarih boyu Irak topraklarından doğuya doğru ilerleyememişlerdir.


Demek ki bugünkü Irak, İran’ın batısı, merkezi, Zagros dağları ve bütün Azerbaycan, doğumdan 4500 yıl önceden dilleri çeşitli lehçelerde eklemeli dilli (bugünkü Türk dilinin babası) boylar, eller ve halkların yurdu olmuş ve yaklaşık bin yıl sonra Samiler de bu uygarlığa katılıp, birlikte Yakındoğu uygarlığını yaratmışlardır. 


Yani doğumdan 900 yıl önce, Perslerin gelmesine değin Yakındoğu’da eklemeli dilli ve Sami elleri yaşamış, kurulmuş uygarlık onların ürünü olmuş ve Hint-Avrupalı halklardan bu yerlerde bulunmamışlardır.


Kitapta Perslerin gelmesine kadarki dönemde Yakındoğu’da yaşayıp uygarlık kurmuş eklemeli dilli ve Sami dilli halklardan topluca bilgi verilir ve eklemeli dillerin dil bilgisi bugünkü Türk dilleriyle karşılaştırılır. 


Ancak çağdaş İran’ın batısı, merkezi ve Azerbaycan torpaklarında yaşamış insanlardan, uygarlık kurmuş Arattalar = Eretteler, Lullubiler, Guttiler, Kassiler, Hurriler ve Mannalardan özel bölümlerde söz edilir, uygarlıkları araştırılır ve özellikle Sami halklarından olan Asurilerin Güney Azerbaycan devleti ve halklarına karşı yaklaşık 700 yıl süresince saldırıları ve halkımızın direnişinden, Asuri kaynaklara dayanılarak, geniş bilgi verilir.


2. 

Doğumdan 900 yıl önce Pasargad kabilesinin kılavuzluğu altında olan 10 Pers boyu doğudan İran çölüne gelmiştir. Onlardan yerleşik yaşam sürdüren üçü, Pasargad boyu gibi Fars vilayeti ve öteki 7 boy ise Kirman’da yerleşmiştir. 

Bu 10 HintAvrupa dilli el, Firdevsi’nin Şehname’de gösterdiği gibi, İran çölüne geldiğinde, tam ilkel yaşam sürdürmüş ve yerleştikleri İran yerlerinde yüksek uygarlığa iye olan yerli eklemeli dilli halkların (Elamlar, Kassiler, Ellipiler) yönetimi altında yüz yıllarca yaşayarak, onlardan uygarlık, ileri yaşayış ve yaşam biçimi, alfabe, yazı vs öğrenmişlerdir. 


Perslerin İran’a gelmesinden D.Ö.550. yıla değin, yani Akamenitlerin iş başına gelmesine değin, Manna devleti Asurilerin karşısında direnmiştir. D.Ö.673. yılda Med ayaklanması ile Med imparatorluğu kurulmuş ve Manna devleti ona katılmıştır.


Kitabın bu bölümünde Oğuzların-Sakaların Azerbaycan’a ilk kez gelmesi, devlet kurması ve Med kralı büyük Kiaksar’ın Asuri militarizmine son vererek Yakındoğu halklarını Asuri zulmünden kurtarıp, onların ilerleme ve gelişme yollarını açması, gereğince açıklanır.


Kitabın sonraki bölümü Med kralı Astiak zamanında, Med ordularının başbuğu Harpak’ın satkınlığı sonucu Med imparatorluğunun düşmesi ve Akamenit sülalesinin iş başına gelmesi ve Kirus’un Tumrus (Tomris) hanımla savaşıp ölmesi açıklanır.


Kitabın sonraki bölümü Med kahramanlarının Akamenitlerin milli zulmüne karşı kanlı ayaklanmalarına ayrılmıştır ve daha sonra İskender’in İran’a saldırısı ve onun nedenleri açıklanmıştır.


Kitabın son bölümünde Manna-Med uygarlığı, dili, folkloru, edebiyatı, Zerdüşt dini, Avesta kitabı, Nevruz (Oğuz) bayramı, onun kökleri ve törenleri, üstelik doğumdan 4000 yıl önceden İskender zamanına değin, hatta Akamenitler döneminde bile, bugünkü İran’ın yaklaşık her yerinde ve çeşitli dilli milletleri içerisinde Elam dilinin genel, resmi devlet dili olması, kütleler içinde kullanılması ve Elam uygarlığının biricik sanat ve uygarlık ortamının merkezinde durması açıklanır. 


Burada İran Türklerinin Eski Tarihi’nin birinci kısmı sona eriyor ve ikinci bölümü “İskender’den İslam’a kadarki dönem” daha sonra ayrıca basılacaktır.




* * * 



Sümerler 


Sümerler bugünkü Irak’ın (Mezopotamya: Dicle ve Fırat çayları arasındaki yer) güneyi ve Basra körfezinin kuzeybatı yerlerinde özellikle Babil’de yerleşerek yaşayıp yüksek nitelikli uygarlık yaratmışlar. Sümer halkının ne zaman bu topraklara gelmesi kesin olarak belli değildir, ancak eski tarih uzmanları Sümerlerin doğumdan 4500 yıl önce gösterilen yerlerde insanlığın eşi görünmemiş ilk parlak uygarlığını yarattıklarını, Ur, Uruk, Ereh, Nippur, Kiş, Lekeş, Lersa vs gibi büyük uygarlık merkezleri olan şehirler yaptıklarını gösteriyorlar.


Bilimsel kazılar ve araştırmalara dayanarak bütün tarih uzmanları bu görüşü ileri sürüyorlar ki, yaklaşık 4000 yıl doğumdan önce Sümerler ve onlardan sonra Elamlar Orta Asya ve Ural’ın doğusundan, Hazar’ın kuzeyi ve Kafkas geçitleri (Derbend ve ya Daryal yoluyla) ve Azerbaycan’dan geçerek, Sümerler bugünkü Irak topraklarında ve Elamlar Huzistan topraklarında, Loristan, Zagros dağları ve biraz da bu dağların iki tarafında yerleşmişler. Tarihçilerin gösterişiyle Sümer ve Elamlardan kalan eserler hem Irak ve Huzistan’dan, hem de Orta Asya’nın batısı, Aşkabad bölgesinden ve Horasan’ın kuzeyi ve Orta Asya ile komşu bölgelerinden bulunmuştur.


“6000 yıla yakın bundan önce, verimli topraklar arayan Sümerler Kafkas ve İran’ın kuzeybatısı yoluyla Mezopotamya’nın güney kesimlerine gelip Irak’ın güney yerlerini kendilerine yurt edindiler. Onlar önceleri Sümer ve sonraları Babil adıyla tanındılar. Sümerler çivi yazıyla çamur tabletlerin üzerinde binlerce kural ve kendi geçmişlerini Sümer dilinde yazdılar. Bu tabletler dünyanın büyük müzelerinde bulunmaktadır.” 


“Orta Asya’nın asıl sakinleri Türk olmuşlar. İnsanlığın bu beşiğinden yaratılıp göçmüş ve ilkin uygarlıklar ve özellikle Sümer ve Hitit uygarlığını yaratmış olan boylar Türk soyundan olmuşlar ve insanoğlunun konuştuğu ilk dil Türkçe olmuş ve bugünkü dillerin birçok kelimelerinin kökü Türkçedir. Eski tarih uzmanlarının bu sava getirdikleri kanıt bugünkü Anadolu sakinlerinin vücut şeklidir ki, 4000 yıl süresince değişmemiştir. 


14 yüzyıl süresince Makedonya, Rum ve Bizans imparatorlukları Yunan uygarlığı ve gelenek göreneklerini Anadolu halkı içinde yaydılar, ancak 11. yy.’ın sonlarında Türk dilli boylar Ural’ın doğusu ve Altay bölgelerinden akın edip Anadolu’nun sakinlerini bir daha Türk, Tatar, Selçuk ve Osmanlı yolu ve gelenekleriyle gitmeğe mecbur ettiler.”


“Samiler Mezopotamya’ya gelmeden önce Sümerler Basra körfezi kıyılarını zabtettiler. Sümerlerin nereden geldikleri meselesine gelince, Aşkabad’ın yakınlığı (Kurgananu), Esterabad (Kurengtepe) ve Deregez’de bulunan çömlek eşya, taş kaplar, bakırdan silahlar vs’nin yapılma tarzı Elamidir ve altından olan bir vazonun üstünde Sümeri simalar kazınmıştır. 


Bazılarına göre Elam uygarlığı ile Hazar arkası (Orta Asya) uygarlığı arasında ilişki olmuştur ve Sümerler de kuzeyden Babil bozkırına gelmiş olabilirler. Amerikalıların Sümer şehirlerinden biri olan Nippur’daki kazılarından sonra ve bu milletin birçok padişahlar sülalesi listesinin buluşundan sonra, doğumdan 3000 yıl önce Sümerlerin geniş ve zengin geçmişleri ve Babil’in de onların uygarlık merkezleri olduğu kesinlik kazanmıştır.”


“Hamilton Fakültesi’nin ‘Hukuk Tarihi’ yazarları Babil’in en eski sakinleri olan Sümerlerin Sami olmayıp Moğol kavmi kollarının birinden olduğunu açıkça gösteriyorlar”.


Sümerlerin insan hayatı ve uygarlığına hizmeti 


1. Toplumda kanun koyup onun temelinde toplumu yönetmek.

2. Sözlü dili yazılı dile geçirmek için alfabe yaratmak ki, Bu alfabe çivi alfabesiyle kendini göstermiştir.
3. Çeşitli bilimler ve endüstri alanlarını başlatmak. Mısırlılar, Yunanlılar eski tıp, gök bilimleri, sanayinin ilk ve ana temellerini Sümerlerden almışlardır.
4. Gece gündüzü 24 saate, her saati 60 dakikaya ve her dakikayı 60 saniyeye bölmek.
5. Daireyi 360 dereceye bölmek
6. Bir takım metallerin, özellikle de Alüminyumun buluşu. Bu buluş insanoğlunun son 100-150 yıldaki buluşu sayılmaktadır. Ancak “yaşı 2000 yılı geçmiş eski Çin mezarlarının birinden arkeologlar alüminyumdan yapılmış eşyalar bulurlar. Biz diyoruz ki bu olanaksızdır. Herkes bilir ki ancak galvanizli banyonun bulunmasından sonra alüminyumu almak mümkün olmuştur. Ve böyle bir sağlam kanaate vardıktan sonra da galvaniz banyosunu eski Sümer’de görebiliyoruz. Yani galvanizden 5000 yıl evvelki devirde.” 




* * * 



Hititler 



D.Ö.1700. yılda Hitit imparatorluğu (Hitit kralı Murşiliş zamanında) Babil hükümetiyle savaşıp onu yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. Babil gibi güçlü bir hükümeti yenen Hitit devletinin uzun yıllar ondan önce kurulması ve Hitit halkının bir kaç yüz yıl ondan önce, yaklaşık D.Ö.3. bin yıllığın ikinci yarısı ve sonlarında Batı Anadolu’ya gelmesi ve orada uygarlık ve hükümet kurmağa başlaması bilim dünyasına aşağı yukarı kesinleşmiştir. 


Ali Paşa Salih gibi bazı tarihçi ve hukukçular, Hitit halkını Ari soylu gösterseler de, büyük tarihçilere göre, Aryalar 900 yıl doğumdan önce doğudan İran çölüne ve bölgemize akmağa başlamışlar. Hatta Pirniya bile Hitit halkını Ari soylu göstermemiştir.


Büyük olasılıkla Sümer ve ya Elam göçlerinden ayrılarak Urmu Gölü’nün güneybatısında Zagros’un batı ve Toros’un doğu eteklerinde yurt tutup yaşayan ve Erettelerin (Arattalar) soyundan olan Hurriler D.Ö.2400. yılda 4 yöne göçmüş ve onlardan bir bölümü kuzeybatı ve bir bölümü de kuzeye gidip yerleşmişlerdir. 


Birinciler Batı Anadolu’da Hitit halkı ve devleti, ikinciler ise Doğu Anadolu ve Van gölünün kuzeyi ve çevresinde, Zagros dağlarının batısında Urartu halkı, devleti ve uygarlığını yaratmışlar. Yani Anadolu’nun eski tarihini iki bölüme ayırabiliriz:


1. Anadolu topraklarının doğu bölümleri: Van gölü çevresi, onun doğu kısmı, Zagros dağlarının batı yamaçları, Ağrı dağının batı etekleri ve Karadeniz kıyılarına kadarki yerleri, eski tarihçiler Van ve ya Urartu ülkesi adlandırmışlar. 


2. Anadolu topraklarının batı bölümleri: Bugünkü Van Erzurum’dan Aralık denizi ve boğazlara kadarki yerlerin ilk insanları ve topluluklarına gelince, tarihçilerin düşüncesine göre, bunlar Hititler olmuşlar. Hitit halkı Orta Asya’dan bölgemize olan üçüncü eller göçünün ürünüdür. Bazı tarihçilere göre bu göç D.Ö.3. bin yıllığın sonlarında, yani D.Ö.2050. yıllarında olmuştur.


Hiti imparatorluğu topraklarında yapılmış arkeoloji araştırmalara göre, önceler onun başkenti bugünkü Boğazköy topraklarında yerleşen Peteryum şehri olmuş, sonralar ise bugünkü Karakamış toprakları ve Fırat kıyılarında yerleşen bir şehir olmuştur. Hitit imparatorluğu topraklarındaki kazılardan elde edilen heykeller ve kabartma resimler gibi değerli tarihi eserler Hitit uygarlığının büyüklüğünü gösteriyor. Elde edilen birçok taş yazıt bugün Berlin Müzesi’ndedir.


Hitit imparatorluğunun başında Güneş adlanan büyük kral otururdu. Kralın bu gücüne bakmayarak, eski Türk ellerinin çoğunda olduğu gibi, onun gücü Pank (topluluk, kütle anlamında) kurulu, meclisi aracılığıyla sınırlanırdı. Pank’ın üyelerinin çoğu savaşçılardan, kralın oğulları ve kardeşlerinden ibaret olurdu. 


Hitit devleti çeşitli eyaletlere bölünür ve her birinin yerli hakimi olurdu, bu hakimler, genellikle, kralın ailesinden seçilir ve oldukları ortamda kral adlanırlardı.


Hitit hükümetinin alfabesi önceler hiyeroglif, sonralar ise çivi idi. Onlar kendi eklemeli dillerinde yazarlardı. Hitit halkının çeşitli allahları vardı, özellikle de bütün eklemeli dilli halklarda olduğu gibi, ‘Büyükana’ allahı, tufan ve kasırga allahı Telepinu (doğa güçlerini yaratan allah) vs idi. Genellikle Hitit halkının dini görüşleri doğa güçlerine tapınmak yani bir çeşit Şamanlıktı. Babil-Akkad dini düşüncelerinin etkisinde bir savaşçı şeklinde tufan allahı olan Teşub’u da kabul ettiler.


Sümerler ve Elamlar gibi Hititler de Türk dilli olmuş ve bugünkü Anadolu’nun belki de ilk sakinlerini teşkil etmişlerdir, 


Dolayısıyla Anadolu’nun birinci sakinleri Yunanlılar ve ya başka Hint-Avrupa dilli halklar olmamış, Türklerin ulu dedeleri olmuş ve ilk uygarlık ve devleti burada onlar yaratmışlardır.




* * * 



Kassiler 


Kassilerin yaşadığı bölge bugünkü Loristan vilayeti idi. 

Kassilerin D.Ö.2. bin yıllıkta yaşamış krallarının kitabeleri, Akkad dilinde olan Asuri ve Babil metinlerindeki özel adları, onların dillerinden elde edilmiş bir takım kelimeler gösteriyor ki, bu halk Elamlara yakın olmuşlar ve “Elam diline yakın olan bir dille konuşurlarmış.” 

Kassiler eski İran’ın batı topraklarında yaşamış eklemeli dilli halk olarak, coğrafi açıdan Elamlarla GuttiLullubiler (sonraki Medler) arasında bağ ve ilgi olduğu gibi, dil ve uygarlık bakımından da bu iki halkı bir birine bağlamıştır.


“Kesin olarak Med’in daha güney bölgelerle yakın ilişkisi olmuştur, özellikle de eski zamanlarda ki, Kassiler ve Elamlarla kavmiyet ve dil bakımdan yakınlığı vardı.”


“Kassiler ve öbür dağlık kabileler herhalde D.Ö.2. bin yıllıkta Med ve Elam sınırlarında yaşıyor ve dil bakımdan Elamlara yakındı.”


Yaşadıkları toprakların Elamlarla komşuluğu, dillerinin yakınlığı ve krallarına ait kitabelerin D.Ö.2. bin yıllığa ait olması ve bu tarihlerde uygarlık kurması bu halkın D.Ö.3. bin yıllığın başları ve ortalarından bu yerlerde yaşamasını gösteriyor. Bu tarih Elamların bölgemize gelmesi tarihine yakındır. Bu da Kassilerin Elamların Orta Asya’dan olan göçlerinden ayrılıp Loristan’da yerleşen ellerinden meydana geldiğini göstermektedir. Dağlık Loristan bölgesinde, Kassiler hayvancılıkla yaşamışlar. Bazı tarih araştırmacılara göre atı evcilleştirme ve taşıma aracı olarak kullanma Kassilere aittir.


Tarihçilere göre Kassilerin krallar sülalesi, Kandaş adlı önder tarafından kurulmuştur. Akum, Uşi, Abirattaş, Urşikurumaş, Kaştiliyaş vs Kassilerin başka krallarının adlarındandır.




Kassilerin uygarlığı


Kassilerin yaşamış olduğu bugünkü Loristan’dan birçok tunçtan yapılmış eşya elde edilmiştir, ama ne yazık ki, 1920-1930. yıllarda vahşicesine yapılmış kazılarda yok olmuş ve ya Avrupa’ya götürülmüştür. Bu eserler D.Ö.2. bin yıllığın ortalarına aittir. Kassi uygarlığından at eyeri, gem, silah, süs eşyası, dini törenlere ait olan çeşitli şeyler elde edilmiştir. Eski Kassi uygarlığından elde edilmiş araba ve ona gereken eşya genellikle Yakındoğu ve özellikle de Sümer gereçleri ile aynı çeşit ve biçimdendir. Bu da onların aynı uygarlığa iye olduğunu gösteriyor. Kassilerin de çeşitli allahları olmuştur. Örn. Sah (güneş allahı), Gidar, Marataş (savaş allahları), Şumu (yer altı ateş allahı) gibi.




Kassilerin dili 


Kassilerin dili komşuları olan Elamlar ve Gutti-Lullubilerin diline yakındı ve onlar gibi eklemeliydi. “Kassiler ve Guttilerin dili belli ölçüde yakın olmuştur. Kassilerdeki +(A)ş ekini Guttilerdeki Eş-Uş ekiyle karşılaştırın.”


Kassilerle Elamların dillerinde de söz dağarcığı ve biçim bilgisi bakımından benzerlikler göze çarpıyor. “Kassi dilinde +(A)ş eki Elamlarda olduğu gibi Tekil üçüncü şahıs ekidir. Örn. Hattaş (etti), Tiriş (dedi) gibi.”


Kassi dilinde +Aş (daş, taş, yaş, maş) hecesiyle biten kral ve allah adları (Kandaş, Abirattaş, Urşikurumaş, Kaştiliyaş, Nazımarataş, Buryaş, Marataş gibi) bir taraftan Gutti krallarının bazısının adını (İngeşuş, Yarlagaş, Elulumeş, İnimabageş gibi), diğer taraftan ise çeşitli eski ve çağdaş Türk halklarının bazı adlarını (Emir Timur zamanı Altın Orda hanı Toktamış, İran Türklerinin adlarından Teymurtaş ve Mehtaş, Çağdaş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ölümsüz önderi Denktaş gibi) andırıyor.


Kassiler egemenliklerini yitirdikten sonra, siyaset alanı ve tarih sahnesinden çıktıysalar da bir halk olarak, kendi vatanlarında yaşadılar.


Loristan’ın güneydoğusundan nüfuz eden Hint-Avrupa dilli Lorlar onları yenmişseler de, bu vilayetin kuzey ve kuzeydoğu kısmında, bugünkü Hemedan ve Esedabad’ın batı tarafında yerleşen Sungur şehri ve onun geniş çevre köyleri ve başka yerlerde Kassilerin torunları kendi dillerini yaşatmaktadırlar. Onlar Elam ve Kassiler döneminde ve ondan sonra tarih boyu hep Türkçe konuşmuş ve bugün de Azerbaycan Türkçesinin bir lehçesinde konuşuyorlar. Bir takım Aryacı İran tarihçileri Elam ve Kassilerin bütün varlığına kırmızı kalem çekerek, onlar için Proto Lor deyimini kullanıyor, bugün Huzistan’da yaşayan Elamların torunları ve Loristan’da hayat süren Kassilerin soyu olan büyük Türk kütlesini görmezlikten gelerek, hepsini Fars’mış gibi kaleme alıyorlar.




* * * 


Sümer ve Elamlar Kafkas’ın Derbend geçidi ile bölgemize gelmişler ve herhalde Azerbaycan’dan geçmişlerdir, onlar Azerbaycan topraklarından geçerken her birinin belli el ve obaları buralarda yurt tutup kalmış, yerli halk ile karışıp birleşerek, uzun asırlar süresinde Gutti ve Lullubi halklarını yaratmışlardır. Sonralar böyle olaylar tarihte sık sık yinelenmiştir, tarih boyu Azerbaycan Orta Asya’dan gelen Türk dilli ellerin geçidi ve yurt tutup kaldıkları ülke olmuştur. Gutti ve Lullubi halklarının Orta Asya’dan gelen Elam göçünden kalması ihtimali daha güçlüdür, çünkü, Gutti ve Lullubi ve Kassilerin dili Elam diline çok yakın olmuş ve hatta bugün, Gutti-Lullubilerin soyundan olan Medlerin dilini bazı bilginler Elam dili ile aynı biliyorlar ve kanıt olarak da Darius’un tabletlerindeki 3 dilden birinin Elam dilinde olduğunu gösteriyorlar ve diyorlar ki, kendini Pars ve Med kralı gösteren Darius aynı Elam dili olan Med dilinde levhalarını yazdırmıştır.


Sümer ve Elamlar 4 ve belki de 5 ve ya 6 bin yıl doğumdan önce o zamanki Türk-Altay toplumundan ayrılmış, bin yıllarca Sami halklarıyla birlikte yaşadıklarından, kuşkusuz dilleri de asıl o zamanki asıl Türk dillerinden ayrımlaşmıştır. Diğer taraftan, genel dilcilik kuralı olarak, bütün dünya dilleri gibi, Türk dili de bu kaç bin yıl süresinde çok değişmiştir.


Demek Gutti ve Lullubi halkları Merkezi Med ve Azerbaycan’ın tarihe belli olan ilk halklarıdır. Bu halklar kuşkusuz eklemeli dilli olmuşlar, çünkü o zaman Hint-Avrupalı halklar bölgemize ve İran’a geçememişlerdi, Samiler ise tarih boyu Irak’tan doğuya doğru geçememişlerdir. Dolayısıyla Gutti ve Lullubiler eklemeli dilli olmuş ve doğal olarak, onların evladı Merkezi Med halkı da eklemeli dilli olmuştur.



Guttilerde Kadınlar da ordu komutanı olabiliyorlardı. Guttilerin bütün bu ulusal-sosyal karakter ve özellikleri Orta Asya Türk elleri ve boyları içinde en eski zamanlardan olan gelenek ve göreneklerdir




* * * 



Urartular


Urartuların bir halk gibi devlet ve uygarlık kurmaları D.Ö.2. bin yıllığın sonları ve 1. bin yıllığın başlarında olmuştur. Urartu halkı ve devletinin yaratıldığı yerler bugünkü Türkiye topraklarının doğu kesiminin önemli yerlerini yani Gökçegöl-VanErzurum ve Zagros dağları arasındaki varsayımsal bir çizgi içindeki toprakları kapsıyordu. Onun güney sınırını Van Gölü’nden doğuya ve batıya uzanan bir çizgi oluşturuyordu. Demek ki, bu hükümetin sınırları Ararat bozkırı ve Ağrı dağının doğu yamaçlarını da içine almaktaydı. 


Hatta Urartu hükümeti, güçlü dönemlerinde, bugünkü Makı vilayeti, Nahçıvan topraklarını ve Urmu Gölü’nün batısını da sınırları içine almıştır. Urartular Asyani halklardan ve eklemeli dilli olmuşlardır. Büyük olasılıkla Elam ve ya Hitit el birleşmeleri göçlerinden kalanlardan yaratılmışlardır. Onlar Mannalara yakın bir zamanda tarih sahnesinde görünmeğe başlamışlardır. Yeni görüşlere göre Urartular Hurrilerin bir kolunun D.Ö.2400. yılda kuzeye doğru göçünden yaratılmıştır.


Tarihçilere göre Urartuların dili yaşadıkları topraklarda olan Hurri halkının diliyle söz varlığı ve dil bilgisi bakımından yakınlığı vardı. Urartular önceler hiyeroglifi kullanmışlar, ancak sonralar D.Ö.9. yüz yıllıklardan başlayarak, temeli Sümerlerce atılmış olan çivi yazısını kolaylaştırıp kullanmışlar, onu kendi dillerinin ses bilgisi ve ses kuruluşuna uygunlaştırarak, kendine özgü çivi alfabe yaratıp bütün abidelerini o alfabeyle yazmışlardır.


Urartu hükümeti kalıtımsal krallık sülalesi aracılığıyla yönetiliyordu, ancak vilayet ve eyaletlerin yerli kralları ve beyleri, merkeze uymak koşuluyla, kendi egemenliklerini sürdürüyorlardı. Bu yerli nispi bağımsızlık ve özerklik eski Orta Asya’dan gelen halklardan kalma bir sosyal yönetim ilkesiydi.


Ararat: 

Bugün Ermenistan ve Türkiye arasında yerleşen dağ, eski zamanlardan Masis ve Türkler tarafından Ağrı dağı adlanmıştır. Arya soyundan olan Ermeniler bugün vatanları olan yerlere gelmeden önce bu topraklarda Turanlı, eklemeli dilli Urartu=Urartı=Urarzu halkı yaşıyordu ki, Ermenilerin gelmesinden önce bu yerlerde güçlü devlet kurmuşlardır. Ermeniler önceler bu hükümeti kendilerinin ilk hükümeti sayıp onun adını Ağrı dağına vererek sonsuzlaştırmak ve Urartuları kendilerine bağlamak istediler. Ancak daha sonralar Urartuların eklemeli dilli olduğu bilimsel açıdan belli olduktan sonra, Ermeniler kendilerini Urartulara bağlamaktan vazgeçtiler, ancak Ağrı dağını Ararat adlandırmağa devam ediyorlar, halbuki Ağrı (Masis) dağının Ararat adlandırılmasına hiçbir bilimsel temel ve dayanak yoktur.



* * * 




İşguzlar (İskitler)-Sakalar


D.Ö.8-7. yüz yıllıklar arasında ve D.Ö.7. yüz yıllığın başlarında Yakındoğu bölgesinde yeni bir halk ve sosyal güç, siyaset meydanına girdi. Bu sosyal güç İşguzlar (İskitler) ve ya Sakalar idiler. 


Bunlar doğumdan 2000 yıl önce olan Hitit ellerinin göçünden sonra Yakındoğu bölgesine olan sıradaki göçtür. Bu göç Hititlerden yaklaşık bin yıl sonra olan dördüncü büyük ve temel göçtür (Sümer, Elam ve Hititlerden sonra). Kafkas dağlarının kuzeyinden, Orta Asya’dan Derbend yoluyla Yakındoğu’ya gelen İşguzlar (İskitler) ve ya Sakalar o zamanki bölge devletleri ve onların siyasetini ve genellikle bölgenin siyasi durumunu ciddi biçimde etkilemişlerdir. O zaman Azerbaycan’a gelen ve Manna Medlerle birlikte Asuri kralı Asarhaddon’la savaşan İşguz elleri, Herodot’un değindiği gibi, Orta Asya’dan gelen Türk ellerinden olmuşlar ve bir takım eski Sovyet ve birçok Fars tarihçinin savunduğunun tersine Hint-Avrupa dilli ellerden olmamışlardır. 


Herodot’un yazdığına göre bu göç yeni ve uygar bir biçimde gerçekleşmiştir. Sakalar Medlere sığınmış ve Medlerin büyüğü onlara saygı gösterip kabul etmiş ve hatta kendi çocuklarını ok atmak ve öz Türkçeyi öğrenmek için onlara emanet etmiştir.


Sakaları-İşguzları Hint-Avrupa dilli sanan Avrupa tarihçilerinden biri Girşmen’dir ki, hiçbir belge ve kanıt sunmaksızın onları İrani el ve dillerini de İrani dil gösteriyor. Bir kere İrani dil ifadesi yanlıştır. Çünkü İran bir coğrafi kavramdır ve baştan beri çeşitli dilli eller, halklar ve milletlerin vatanı olmuştur ve bugün de böyledir. 


İran tarihçileri İskitleri (Sakaları) aryalaştırarak, daha sonra Kuzey Azerbaycan’da olmuş Alanları, Albanları ve bütün o zamanki Azerbaycan’ı Hint-Avrupa dilli yapıyorlar.


Bütün o devirki Orta Asya’dan olan halklar gibi, İskitler (Sakalar) de doğa güçlerine inanırlardı, yani Şamanist idiler. Bu durum bütün eklemeli dilli halkların ilk yaşam aşamalarına özgü olan ve onların milli kökünü gösteren etkenlerden biridir. Bu halkların hepsi, özellikle de Sakalar kendi Şamanlık inançlarından dolayı hiçbir tapınakları olmamıştı.


Sakaların-İşguzların soylarını İtimadü’s-saltana şöyle açıklıyor: 


“Saka ya Sas Turanlı boyların kollarından biriydi. Onların yaşadığı yer doğudan Türkistan, güneydoğudan İmaus dağları (Çin’i Kaşgar ve Hotan topraklarından ayıran dağlar), kuzeyden Tataristan’dı. Onlar aynı Segzi elidir ki Sistan’da yaşamıştır ve bundan dolayı da Sistan’ı Segistan adlandırmışlar ve Araplar ona Araplaştırarak Secistan demişlerdir. Segzi ya Sas daha sonra Masajet adlanmıştır. 


Firdevsi de Segserileri Sas boyuna bağlandıkları için Turanlı saymaktadır. Kiyan (Farsların efsanevi krallar sülalesi) döneminden önceler Partlar, Pişdadilere (Farsların ilk efsanevi krallar sülalesi) karşı koyduğunda Sasları yardımlarına çağırdılar. 


Sonralar Partlar Eşkani saltanatını kurduğunda ve gene de gerektiğinde Sas boylarından yardım alırlardı. Bir taraftan Karadeniz, öbür yandan Babü’l-ebvab (bugünkü Derbend)’a bitişik ve Hazar’ın doğusundan başlayarak Ceyhun kıyılarına değin uzanan duvar Sasların saldırısının önünü almak içindi, onlara Gut=Get ya Masaget derlerdi. Get ve Masaget aynı Yecuc ve Mecuc’dur, Tevrat’ta Gök ve Megök yazılmıştır.”




* * * 



Medler


Yer ve halk adı olmak itibarıyla Med kelimesi D.Ö.9. yüz yıllığın ortalarından meydana gelmiş ve ilk başta yer adı olmuş, hem de çağdaş İran’ın tam merkezi vilayetleri, daha doğrusu Hemedan, Elvend dağının dört bir yanı, Kaşan ve Kum’un batı toprakları, Rey, Kazvin, Zencan, Hazar’ın güney kıyıları, Miyana, Heşteri, Kızılözen yatağı ve oranın kuzeyi ve Halhal’ın güneyi, İran Kürdistanı yerlerine denilmiştir. Bu yerlere yaklaşık olarak Merkezi Med deyimi kullanılmıştır.


Tarihi eserlerde Med sözüyle ilk kez Maday biçiminde Asuri kralı Selmenser’in D.Ö.844, 838. yıllarda, Gutti-Lullubi ülkesine saldırılarıyla ilgili taş yazıtlarında karşılaşıyoruz. Asuri krallarının bazılarının tabletlerinde Med adıyla birlikte Gutti (Guttium) adı da geçmiştir. Zaten bu halklar komşu olmuş ve hepsi de Merkezi Med ve Azerbaycan topraklarında yaşamışlardır. Medlerin ülkesi bugünkü Heşteri, Urmu Gölü’nün güneybatısı, Kızılözen yatağı, Zencan, Rudbar, Halhal’ın güney toprakları olmuşsa da Guttilerin ülkesi oralardan doğu ve güneydoğu, yani Hemedan, Erak, Elvend’in çevresi, Save, Kaşan (bu kelime Kassi elinin adından türetilmiştir.) ve Kum’un batı yerleri olmuştur. Bu yerler Merkezi Med ve Azerbaycan toprakları olmuştur.


Oppert’in dediği gibi Medler eklemeli dilli, Turanlı ve Altay dağlarından gelme olmuşlardır. 


Med elleri İşguzların D.Ö.7. yy.’ın başlarındaki göçlerinden iki asır ve belki de daha önceler, yani D.Ö.10-9. yy.’larda kuzeyden, Kafkas geçitlerinden Azerbaycan’a gelmişler. Herodot şöyle diyor: 


“Asuriler Yukarı Asya’da 500 yıl hükümet ettiler, onların buyruğuna uymayan ilk halk Medlerdi. Bunlar özgürlük uğruna savaştılar ve yiğitlikler göstererek, kölelik zincirinden kurtuldular. Ondan sonra başka halklar da onların yolunda gittiler ve hızla Asya kıtasının bütün halkları özgürlük ve bağımsızlıklarına kavuştular... Medlerin boylarının sayısı altıdır: Bus-Busae, Partaken, Sturohat, ArisantArizant, Budi, Mug.”


Medlerin Hint-Avrupa dilli olmadığını gösteren başka bir kanıt da Pehlevilerin (Rıza Şah ve Muhammed Rıza Şah zamanı) Akamentlerin 2500 yıllık krallıklarıyla ilgili düzenledikleri şölenleri gösterebiliriz. Yani onlar Medleri Hint-Avrupalı saymayarak onların 123 yıllık egemenliklerini bunun dışında tutmuşlardır. Akamenitler bu şölenlerin düzenlendiği zamandan 2500 yıl önce yani D.Ö.550. yılda egemenliği Medlerden almışlardır.




* * * 



Kuzey Mezopotamya bölgesi MÖ.20.yy-12.yy arası
Subar - Hurri - Kuman - Kuti - Lulu - Turuk

fotoğraf bilgisi Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu

Török-Turuk-Turki-Turukku-Turuukki-Turukii
The first Turk in Assyrian tablets 15th c BC


An Archaic Dictionary: Biographical, Historical, and Mythological, from the Egyptian (1876)
William Ricketts Cooper




Türk sözü


Bu kelimenin doğumdan kaç bin yıl önce türetilmesine karşın D.Ö.2. bin yıllığın son yüz yıllıklarından var olagelmiştir. Bu kelime tur- (dur-) eyleminden türetilmiştir. Eski Türk ellerinden bazısı el birleşmelerinden ayrılarak yerleşik yaşama geçtiklerinde, el birleşmesinin göçebe durumda kalanları onlara Turuk (tur- eyleminin isim-fiili yani tur+uk) yani duran (yerleşen, gezmeyen) adı vermişlerdir. Turuk kelimesi, Göktürk devleti kurulduktan sonra Gök kelimesindeki ince ünlünün etkisiyle Türük biçimine dönüşmüştür (ünlü uyumu). Daha sonra Türkler Arap alfabesine geçtikten sonra Arap alfabesiyle Türk biçiminde yazılmıştır (bu alfabede ünlülerin çoğu yazılmaz).


Türk adına D.Ö. Asuri kaynaklarında da rastlıyoruz. Tarihçi Yampolski’ye göre Asuri kaynakları D.Ö.14. yy.’da Urmu Gölü’nün çevresinde yaşayan elleri Turuk adlandırıyor. Bundan başka Urartu kaynakları D.Ö.1. bin yıllığın başlarında Urmu Gölü’nün çevresinde yaşayan Turuk adlı elden söz ediyor.


Mir Ali Seyyidov’un dediğine göre Bontürkler D.Ö.4. yüz yıllıkta Azerbaycan ve onun çevre ülkelerinde yaşamaktaydılar. 


Hatta İskender bunlarla da karşılaşmıştır. Bontürkler ve ya Bonturuklar Kür çayı kıyılarında yaşıyorlardı. Gürcü bilgin Takaşvili şöyle diyor: “Bontürkler ya Türkler ya da Turanlılardır.”


Akademisyen Mar ise Bontürkleri ‘yerli Türkler’ anlamında, bazı bilginler ise Hun Türkler olarak kaydetmişlerdir. Gürcü bilginlerce Bontürklerle Kıpçaklar arasında hiçbir ayrım yoktur. 


Mir Ali Seyyidov’a göre Kuman, Kırgız, Tatar, Kara Kırgız gibi bir takım eski Türk dillerinde bon kelimesi soy anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Bontürk, Türk soyu demektir. Türkler içinde Bonsuvar, Bonkıpçak ve Bonoğuz adında eller olmuştur. 


Demek ki, Türk adlı eller hem Güney, hem de Kuzey Azerbaycan topraklarında yaşamışlardır. Miladi 5. yüz yıllıkta Kuzey Azerbaycan’da Haylanturuklar ve ya Hunlar bulunmuşlar ve Ermeni kaynaklarına göre krallarının adı Aran olmuştur. 


Seyyidov’a göre Başkurt ve Oğuz dillerinde Haylan sözü seçkin, seçilmiş ve saygın anlamında olmuştur. Turkutlar ise Altay dağlarının eteklerinde Hunlarla birlikte yaşamışlardır.


Manna-Medlerden önce yaşayan büyük Türk başbuğu Alp Er Tonga (Efrasiyab)’nın ölümüyle ilgili halk tarafından söylenmiş olan sağular (ağıtlar)’ın bazıları günümüze değin ulaşmıştır. Bu ağıtın bir dörtlüğü şöyledir:





Alp Er Tonga öldi mü ... Alp Er Tonga öldü mü?
Esiz ajun kaldı mu ... Kötü dünya kaldı mı?
Ödlek öçin aldı mu ... Zaman öcünü aldı mı?
Emdi yürek yırtılur ... Şimdi yürek yırtılır....!





İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ
Prof.Dr. Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)*
Ferhad Rahimi



*İran istihbaratının yaşlı bilge Prof.Zehtabi beyi evinde sabaha kadar işkence ile öldürdüğünü ve sebeblerinin işte bu çalışmalar olduğunu da bilelim...











Asya'nın sinesinde hayat bulan Türk milleti, zaman içinde dünyanın dört bir yanına yayılmış, birçok coğrafyada vatan tutmuştur. Kimi yerlerde obalar, oymaklar, kimi yerlerde devletler, imparatorluklar oluşturmuştur. Gittiği her yere Türk soyunun kültür ve medeniyetini götürmüş, büyük hizmetler sunmuştur. Bugün Türk kültürünün ve medeniyetinin izleri ta Çin ortalarından Avrupa içlerine kadar, Yemen sahillerinden Sibirya sahillerine kadar hemen her yerde görülmektedir. 


Otuz milyondan fazla Türk'ün yaşadığı en eski Türk vatanlarından birisi olan İran coğrafyasında da durum aynıdır. Türk dili, Türk edebiyatı, Türk musikisi, Türk töresi, kısa ifade ile Türk kültürü ve medeniyeti bütün incelikleriyle varlığını sürdürmektedir. İran Türkleri ve edebiyatları hakkında yazmadan önce Mustafa Kemal Atatürk'ün şu direktifini hatırlamak yerinde olur.


"Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi; tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabılir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bılmelidir. Bizim bu dostluğun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam atarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir."


İran coğrafyasının, insanların yaşamasına elverişli arazisinin, dörtte birinde tamamen Türkler meskündur. Bu miktar Türkiye'nin % 40'ına tekabül eder. İran cografyasındaki Türkler'in yaşadıkları yerleri üç büyük bölgede inceleyebiliriz:


I. Kuzey-Batı Türk Yurtları, Tahran'ın güneyi ve doğusundan başlayarak Türkiye sınırlarına kadar 1000 km. uzanan 170 000 km2'lik bu bölgede İran Türkleri meskündur. İran Türkleri'nin dörtte üçü, yani 20 milyon kadarı bu bölgede yaşar. Hoy, Kazvin, Makü, Meraga, Merend, Save, Nagadey (Nagade), Urmiye, Zencan ve birçok Türk Devletine başkentlik eden Tebriz ve Erdebil şehirleri bu bölgededir.

2. Kuzey-Dogu Türk Yurtları: Bu bölgede Horasan Türkleri ve Türkmenler yaşarlar. Türkmenler'in nüfusu 2 milyon, Horasan Türkleri'nin nüfusları ise 3 milyon civarındadır. Deregez, Küçan, Sebzevar, Şirvan, Türkmen (Bendere Türkmen) ve Meşhed şehri bu bölgededir.

3. Güney ve Merkez Türk Yurtları: Bu bölgede Türkler dagınık haldedirler. Kaşkayi, Bayat, Afşar, Halaç, Agaçeri, Hamse gibi Türk boyları yaşamaktadır. Bir kısmı göçebedir. Bunların yaklaşık nüfusları 3 milyon civarındadır. Çogunlukla Türk boylarını sinesinde barındıran Ahvaz, Firuzabad, Kazrun, Şiraz şehirleri bu bölgede bulunmaktadır. 


Bazı tarihçiler, Türkler'in İran cografyasına M.Ö. VII. yüzyılda Sakalar'ın seferleri sırasında geldiklerini ve tedricen hakim zümreyi teşkil ettiklerini ileri sürmektedirler. Oysa birçok saygın tarihçi, İran'ın tamamının milattan 4400 yıl öncesinden Türk yurdu oldugunu ortaya koymaktadırlar. Bu hususta dünyaca ünlü büyük tarihçi Prof. Dr. Mahmut Taki Zehtabi şöyle yazıyor:


"Bugün tarih elmi get'i olarag gösterir ki, Hind-Avrupa dilli Parslar'ın on gebilesi ilk dere miladdan 900 il evvel şerg teretinden İran felatına gelmiş ve İlam şehzadelerinin hakimiyeti altında olmuş, çagdaş Fars ve Kirman eyaletlerinde, İlam Hükümeti'nin icazesiyle, yurd salıb, yaşamışlar. Onlardan tegriben 3500 il evvelden Türkler İran erazilerinde medeniyetler ve hökümetler yaratmışlar.,,


"Ruslar Türk milletini parçalamak ve Türk milli birliğini bozmak için Türklerin kültür değerlerini tahrif etmekle yola çıkmışlardır. Türk yurtlarını birbirinden ayırarak maddi temellerini yıkmaya çalışmakla birlikte Türk milli birliğinin en temel dayanağı olan dil birliğini de bozmaya çalışmışlardır. Ruslar, kurdurdukları yapay devletlere Türklerin genel adı olan "Türk" adını kullandırmamak için Azeri, Kırgız, Özbek, Kazak gibi isimler verdirerek ve her birine Rus alfabesinin değişik varyantlarını kullandırarak alfabe birliğini, dolayısıyla dil birliğini bozmaya, iletişimi kesmeye çalışmıştır."


İran Türkleri
Dr.Ali Kafkasyalı
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi - Sayı 24,2004 / PDF

















Elam Saz/bağlama çalan ozan MÖ.18-17 yy dan sonra "Bağlama benzeri çalgıların Anadolu'da bulunan en eski örnekleri MÖ.1680 – 1375 Eski Hitit Dönemine aittir" LAF'IDA ESKİ OLDU !!!



Elam MÖ.18.-17.yy



_______TÜRK TARİHİNİ DOĞRU OKUMAK_______