güven beker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güven beker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2015 Cuma

Tarihin Yanıltılması



Tarihi kimler yanıltırlar? Siyasîler, Egemen güçler, her şeyden bir çıkar sağlama peşinde olan odaklar... Bize de saf saf okuyup öğrenmek düşer daima. Tabii ne öğretirlerse!... Bu durum asırlardır böyle devam edegelmektedir ne yazık ki; gerek insanların öz vatanında, gerekse Batı olsun Doğu olsun egemen imparatorluklarda. Günümüzde de, eski alışkanlık diyelim, aynı yanıltmalar, aynı düzende devam etmekte.





BATI

Batı bu işe 17.yy sonlarında başladı. İngiltere’de deri rengine dayalı ırkçılık gelişirken, Amerika yerlilerinin kökünü kazıma ve Afrikalı siyahları köleleştirme amaçlı ikiz politika yürütmeye kondu. 1734 yılında, Hannover Elektörü ve İngiltere Kralı olan II.George tarafından kurulan Göttingen Üniversitesi, Britanya ile Almanya arasında bir kültür köprüsü oluşturmuştu. İnsanların Irk Sınıflandırması üzerine ilk “akademik” çalışma, 1770’de Prof. Johann Friedrich Blumenbach tarafından kaleme alındı. Bu sınıflandırmada, doğal olarak Beyaz Irk (Kafkas Tipliler) hiyerarşinin en başına getirildi.


18.yy Romantizmi, sadece duyguların üstünlüğüne ve aklın yetersizliğine duyulan inançtan ibaret değildi. Bunların etrafında bir de, kırsal alanlara – özellikle vahşi, uzak ve soğuk olanlarına – beslenen duygular, bu alanların nasılsa şekillendirdiği, güçlü, erdemli ve ilkel halklara duyulan hayranlık oluşuyordu. Bu duygular, Avrupa topraklarının ve ikliminin öteki kıtalarınkinden daha iyi olduğu, onun için Avrupalıların üstün olması gerektiği inancıyla birleşiyordu. Bu fikirler Montesquieu ve Rousseau tarafından da savunuluyordu, fakat en sağlam köklerini Britanya’da ve Almanya’da saldılar.


Irkçılık konusuna geri dönmek gerekirse: Eskiçağ Yunanistan’ında birçok kişi, şimdi milliyetçilik olarak adlandırılabilecek olan şeye çok benzeyen bir duyguyu paylaşıyordu. Öteki halkları hor görüyor ve hatta Aristoteles gibi bazıları, Yunanistan’ın coğrafî durumu nedeniyle Yunanların üstün olduklarını iddia ederek, teorik bir düzleme yerleştiriyordu. Bu duygunun bir istisnasını, birçok Yunan yazarın yabancı kültürlere, özellikle Mısır, Fenike ve Mezopotamya kültürlerine duyduğu gerçek saygı oluşturuyordu. 18.yy sonunda ise, romantik hareket ile birlikte, Kuzey Avrupa’yı, Hıristiyan Avrupa ve Kuzey kültleri ile bağlantılı bir etnik köken saplantısı ve ırkçı önyargı dalgası sarıyordu. Artık ırkların karışması, felâketle özdeş olmasa bile, istenmeyen bir şey olarak görülüyordu. Bir uygarlığın yaratıcı olması için “ırk bakımından saf” olması gerekiyordu.


Avrupa’nın öteki kıtalara gittikçe daha fazla yayılmasını ve buralardaki yerli halklara kötü davranılmasını haklı gösterme ihtiyacının benzer etkilerinden, 18.yy’da Çin ile çok yakın bir paralellik oluşturduğu düşünülen Eski Mısır da zarar gördü. Mısırlılar artık, Afrikalılar hakkında Avrupalıların o gün sahip olduğu görüşe uygun düşecek şekilde görülüyordu: Şen şakrak, zevk düşkünü, çocukça övünen ve esasen maddiyatçı.


Yunan tarihine bakarsak, iki model karşımıza çıkar: Birinci model Yunanistan’ı özünde Avrupalı ya da Arî saymakta (Arî Modeli), öteki ise Levantlı olarak, Mısır ve Samî kültür alanının periferisinde (dış,çevre) görmektedir (Eskiçağ Modeli). Klasik ve Helenistik Çağdaki Yunanlar arasında kabul edilen görüş “Eskiçağ Modeli” idi. Bu modele göre, Yunan kültürü, Mısırlılar ve Fenikelilerin MÖ 1500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırması sonucunda ortaya çıkmıştır.


Karaderililerin köleleştirilmesinden ve ırkçılığın ortaya çıkmasından sonra, Avrupalı düşünürler, Afrikalı karaderilileri Avrupa uygarlığından mümkün olduğu kadar uzağa yerleştirme kaygısına kapıldı. 19.yy başı Helen tutkunları, Mısırlıların beyazlığından kuşku duymaya ve uygarlaşmış olduklarını reddetmeye başladı. Mısır’ın Afrika ile yakın ilişkileri olduğu, ancak 19.yy’ın sonunda, ancak Mısır felsefî ününden tümüyle yoksun bırakıldığı zaman yeniden kabul edildi.


18. ve 19.yy’larda Mısır dini ya da “bilgeliği”nin oluşturduğu tehditten korkuya kapılan Hıristiyanların Mısır’ın önemine yönelttikleri saldırı, ırkçılığa eşlik etmiştir. Bu Hıristiyan saldırıları, Yunanların Mısır’ın önemi hakkında söylediği sözleri kabul etmiyor ve Mısır’ın yaratıcılığını küçük göstermek için Yunanistan’ın bağımsız yaratıcılığını övüyordu.


Yunanistan üzerindeki Fenike etkisinin nihai tasfiyesi ve “hayal” diyerek tamamen reddedilmesi, ancak 1920’lerde, antisemitizmin giderek şiddetlenmesi ile gerçekleşti. 1920’ler ve 1930’larda, tıpkı Yunanistan’ın Fenikeliler tarafından kolonileştirilmesine ilişkin bütün efsaneler gibi, Fenikelilerin MÖ 9. ve 8.yy’larda Ege ve İtalya’daki varlığı hakkındaki bilgiler de karalandı. Birçok Yunanca ismin ve sözcüğün Sami kökenli olabileceği yolundaki pek çok eski varsayım tümden reddedildi.


Sami kültüründen yapılan tek hasıraltı edilemez alımlamanın, yani alfabenin önemini sınırlı göstermek için artık her türlü çaba gösteriliyordu. İlk olarak, sesli harflerin Yunanlarca icat edildiği varsayımına büyük bir vurgu yapılarak, bunların gerçek bir alfabe için zorunlu olduğu öne sürüldü. İkinci olarak, alımlamanın yapıldığı yer Rodos’tan Kıbrıs’a ve nihayet Suriye kıyısında var olduğu iddia edilen bir Yunan kolonisine kaydırıldı. Bunun nedeni kısmen, efsanelerin belirttiği gibi Samilerden pasif olarak almaktansa, kendilerinin Ortadoğu’dan getirmiş olmalarının “dinamik” Yunanların karakterlerine artık daha uygun görülmesi idi. Üçüncü olarak, aktarmanın tarihi yaklaşık olarak MÖ 750’ye, yani, açık vermeyecek şekilde, “polis”in yaratılışı ve arkaik Yunan kültürünün oluşum dönemi sonrasına kadar yakına çekildi. Bu sayede, Yunanların kendi tarihlerinin ilk dönemleri hakkında sonradan yazdıkları yazılar ve Eskiçağ Modeli daha fazla karalanmış oluyordu.


Yunanistan’daki Thebai kentinin hemen kuzeyinde, geleneksel olarak Amphion ve Zethos’un mezarı olarak adlandırılan büyük bir höyük bulunmaktadır. Bu höyükte en son kazılardan birini yapan seçkin arkeolog T. Spyropoulos burayı, tuğladan yapılmış olan tepesinde – soyulmuş olmakla birlikte – anıtsal bir mezar bulunan, topraktan yapılmış, basamaklı bir piramit olarak tanımlamaktadır. Spyropoulos civarda bulunan çömlekleri ve birkaç parça mücevheri Erken Helladik III seramik dönemine tarihlemektedir; bu dönemin ise, genellikle MÖ 21.yy civarında olduğu kabul edilmektedir; bu dönemde bu bölgede bir Mısır kolonisinin bulunduğu varsayımını ortaya atmaktadır. Dr.Spyropoulos’un MÖ 21.yy’da Thebai’de Mısır kolonisi hakkındaki varsayımı, kibarca unutulmaya terk edilmiştir.


Antikçağda Athena hep Mısır tanrısı Nt ya da Neit ile özdeşleştiriliyordu. Her ikisi de bakire olup, savaş, dokuma ve bilgelik tanrıları idi. Neit kültünün merkezi, deltanın batısında Mısır ile Libya arasındaki sınırda bulunan Sais kenti idi ve bu kentin sakinleri Atinalılara karşı özel bir yakınlık duyuyordu. Sais, dinsel olmayan bir isimdi. Kentin dinsel ismi Ht Nt (Neit Tapınağı ya da Neit Evi) idi. Antikçağda yaşayanlar Neit ile Athena’yı aynı tanrının iki ismi olarak görüyordu. Mısır’da bir Tanrının, oturduğu yerin ismiyle adlandırılması normaldi; bu da Yunanların, Tanrının ismi ile oturduğu kentin ismini karıştırmalarını açıklamaktadır.


Herodot, Athena’nın Libya ile bağlarını ayrıntılı bir şekilde anlatır; bu en eski tarihçinin, Mısırlıların ve bazı Libyalıların karaderili olduklarını düşündüğü kesindir. Gene Herodot şöyle diyor: “Bu sözünü ettiğim Fenikeliler, Kadmos’un yol arkadaşları, bu ülkeye yerleştikten sonra Yunanistan’a pek çok bilgi getirmişler ve özellikle yazıyı sokmuşlardır ki, ben Yunanların bunu daha önce tanıdıklarını sanmıyorum.” (Herodotos,Tarih, V.58.)


Mısır ana Tanrıçası İsis’e Atinalılar 5.yy’dan beri tapıyordu. Tapanlar sadece Atina’da oturan Mısırlılar değil, Atina’nın yerlileriydi de. MÖ 2.yy’da artık Akropolis yakınlarında bir İsis tapınağı vardı ve Atina kendisine bağımlı olan ülkelerde Mısır kültlerinin kabul edilmesini teşvik ediyordu.


Eskiçağ Modeli’nin 1820’lerdeki yıkılışını biraz olsun anlayabilmek için, o dönemin genel politik ve ideolojik ortamına bakmak gerekir. Bu ortamda en önemli yeri, 19.yy’da romantik hareketin “radikal kanadı” olarak adlandırılabilecek kesimi çok meşgul eden Helenseverlik hareketi alıyordu. Helenseverlik, romantiklerin kentlerdeki sanayileşmeye karşı çıkışını, Aydınlanma ve Fransız Devrimi’nin evrensel değerlerini ve akılcılığını paylaşma eğilimi gösteriyordu. Özgürlük sevgisi, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı’nın patlak vermesiyle yeniden canlandı; bu işe en çabuk ve derin bulaşan ulus Almanlar oldu. 300 Alman, savaşmak için Yunanistan’a gitti. Sayısı belirsiz Helensever komitenin desteklediği birçok Fransız ve İtalyan da gitmişti; hatta bu hareket ABD’de bile güçlüydü. Gerçi Yunanistan’a sadece 16 Kuzey Amerikalı ulaşabilmişti, ama savaştan kaynaklanan yaygın Helensever duygular ABD’de, ismini Yunan harflerinden alan, Alfa Kardeşler, Beta Kardeşler, Sigma Kardeşler gibi “Helen” kardeşlik gruplarının mantar gibi birbiri ardınca kurulmasını sağladı.


Yunan davasına Britanyalılar da iyice bulaşmıştı. Romantik Çağın en önemli şairlerinden Percy Shelley, Yunanistan’a savaşmaya gitmek üzereyken, İtalya’da dramatik bir şekilde boğularak ölmüştü. Shelley’in yakın arkadaşı, en ünlü Helensever şair Lord Byron, Yunanistan’ın bağımsızlığını ayaklanma patlak vermeden on yıl önce talep etmiş ve bütün bunları taçlandırmak için - karışık, fakat özünde romantik dürtülerle – içinde ölmek için savaşa katılmıştı. Avrupa’nın dört bir köşesinde, Yunan Bağımsızlık Savaşı, gençlik gücünü temsil eden Avrupa ile; çöküşü, yozluğu ve vahşeti temsil eden Asya ve Afrika arasındaki mücadele olarak görülüyordu.


“Cengiz Han’ın ve Timurlenk’in barbarları 19.yy’da yeniden canlandılar. Avrupa dinine ve uygarlığına, ölümüne kadar bir savaş ilan edildi.” (Courrier Français, 7 Haziran 1821,s.2b, aktaran Dimakis,1968,s.123).





DOĞU

Bir de Doğu cephesine göz atalım. “Rus” kimdir? Sovyetler Birliği Rusyası’nda kanunlaşmış resmî görüşe göre, “Doğu Slav milliyeti şuuru, Kiev* devletinin toparlanma döneminde, eski Slav kavminin derebeylik sürecinin başlangıcında oluşmuştur”.


Sibirya’da binlerce, hatta on binlerce, hiçbir Slav izi taşımayan çekik gözlü, fakat kendilerini Rus olarak sayan ve Rus isimleri taşıyan insanları görmekteyiz. Asyalılar bile nasıl ve ne zaman Slav olmuşlar? Rusya’da 1917 birinci nüfus sayımına kadar 196 ulus mevcuttu. Sovyet idaresinden sonra bu ulusların sayısı 100’e inmiştir. Bunun anlamı, bazı uluslar kayıtlar üzerinde yok farzedilip silinmiş, ya Ruslara, veya diğer başka milletlere eklenmiştir. Sovyet idaresi döneminde kendi adını ve şahsiyetini kaybeden milletlerden biri Kozaklar idi. Kıpçakların sonraki nesli olan Kozaklar’ı resmen Rus olarak kayıt ettirmişlerdir.


Kiev Rusyası’ndan önce neler olmuş? Kiev Rusyası’ndan önce de bu topraklar elbette boş değildi. Kiev Rusyası aniden kendiliğinden ortaya çıkmamıştır tabii. IX. asırda Özü Nehri (Dinyeper) kıyısına gelenler kimlerdir? Niye IX. asırda geldiler? Üç asır geçmeden yeni bir ulusun oluşması için Kiev Devleti o kadar kudrete ve birliğe sahip olmuş mudur? Buna inanmak zordur.


Öyle ise neden Kiev sakinlerini Rus değil Ukraynalı olarak tanıyoruz? O zamanlar Rus Devleti dediğimiz Kiev Devleti değil miydi? Nihayet, neden Ruslar ile Ukraynalıların kültürü farklıdır? Bir kökten sayıldığına göre, kültürlerinin aynı olması veya en azından benzemesi gerekmez miydi? Olmadığına gör, acaba kökleri tamamen farklı mıdır?


Maalesef, bu sorulara karşı Rusya susmayı tercih ediyor. Fakat o eski zamanların vesikaları muhafaza edilmiştir. Meselâ, kadim Doğu Avrupa’ya dair araştırmalarda söz sahibi olan Alman tarihçisi L.Müller’in çalışmalarında ilk defa Rus ulusuna ait eski belgeler incelenmiştir; bunların içinde, İskandinavların (Varyaglar = Varegler) Rus olarak adlandırıldığına dair bilgiler sunulmaktadır.

IX.-XII. asırlarda Kiev Rusyası Devleti’ni kuranlar, o dönemde Rus diye adlandırılan İskandinavlardır; daha başka ifadeyle İsveçli Normanlardır. Rusya’nın kurucusu olarak Slavları göstermenin hiçbir haklı sebebi olamaz. Kuzey Avrupa’da bir Normanlar devri olmuştur. Onlar birinci bin yılın sonunda sadece Kiev Rusyası’nı değil, ayrıca 1066 yılında İngiltere’yi de fethedip kendi hanedanlarını kurmuşlardı. Geleneklerine bağlı İngilizler bu vakayı gizlemiyorlar ve reddetmiyorlar.


Ruslar (İskandinavyalılar) kendilerine hürmet ettiren güçlü bir milletti. Onlar bütün Kuzey Avrupa’yı kontrol eden mükemmel denizciler ve cesaretli savaşçılardı. Onlarla sahilde ve denizde boy ölçüşebilecek birileri hemen hemen bilinmiyordu. “Rus” kelimesi kadim Varyag (Vareg) dilinde “kürekçi, kürek çeken; gemici, denizci” anlamlarına gelmektedir.


Bazı şüpheler olsa bile, bunlar da İsveç’e komşu olan Finliler ve Estonyalılar tarafından ortadan kaldırılmaktadır: Finliler ve Estonyalılar eski alışkanlıklarıyla, şimdi de Kuzey komşuları olan İsveç’e “Rousiya” ve Güney komşuları olan bugünkü Rusya’ya ise, “Veniya” demektedirler. “Veniya” kelimesi: Venedi yani Slavlar manasına gelmektedir. Varegler, hayatlarını denizcilik ve savaş ganimetleri üzerine kurmuştu; halbuki Slavlar önce göçebe hayvancılık ile uğraşıyorlarken, daha sonraları yerleşik ziraate geçmişlerdi.


X.asırda Ruslar (İskandinavlar), Slavları “canlı mal” olarak görmüş ve onları önemli bir gelir kaynağı olarak değerlendirmişti. Ruslar (İskandinavlar), Bizans’ta ve diğer doğu esir pazarlarında Slav esir ticareti yapmışlardı. XI.asırda herkes, Kiev’lilerin eski Türk dilinde konuştuklarını biliyordu; çünkü, kendileri Türk, yani Kıpçaklar idi. Kiev kelimesinin anlamı Türkçe “güvey” demektir. Belki de ilk yerleşim V.asırda başlamış olabilir. Bu şehir, Ukrayna (¹) Kağanlığının başkenti ve serhat şehri olarak tanınmıştır. Hükümdarları ise, “kağan” olarak adlandırılmıştır. Aynı unvanı Avar, Büyük Bulgar ve Hazarlar gibi diğer komşu kağanlıkların hükümdarları da taşımaktadır. Bütün bu kağanlıklar hep birlikte DEŞT-İ KIPÇAK (Kıpçak ovası veya bozkırı, Polovets stepi) devletini oluşturur.


Kiril ve Metodiy Kimdir?

Anısına Rusya’da anıtlar dikilen, şerefine bayramlar yapılan bu iki kardeşin Slav olduğunu kim, nerede ve ne zaman ispat etmiştir? Kiril ve Metodiy kardeşler, Slav topraklarından çok uzaklardaki bozkırlarda, Büyük Bulgaristan kağanlığının başkenti olan Fanagoriya’da dünyaya gelmişlerdir. Onlar bütün Deşti Kıpçak’ı kaplayan Türk dilinde konuşup yazıyorlardı. Onlar yeni alfabeyi, kendi anadilleri olan Türk dili için, eski Orhun alfabesi yerine koymak üzere icat etmişlerdir. Slav alfabesi, yani “Kirilitsa” diye bilinen alfabeyi icat eden Kiril değildir. 


Kiril’in icat ettiği alfabe “Glagolitik” diye bilinen alfabedir. Glagolitik alfabede, Türk fonetik sistemine uygun 40 harf vardır. Slav dilinde bu kadar çok ses yoktur. Slavların özel alfabesi sayılan Kirilitsa (Kiril alfabesi) aziz Kiril’in ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Ondan önce olması mümkün değildi. Çünkü o, Kiril ismini hastalandığı zaman, ölümüne birkaç gün kala Aziz Kiril gününde almıştır. O güne kadar adı Konstantin idi ve hayatının son gününe kadar da Konstantin olarak tanınmıştır.


Orhun yazısının değiştirilmesiyle meydana getirilen Glagolitik alfabe, Büyük Kavimler Göçünden sonra Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Orhun yazısını Avrupa’ya ilk olarak Atilla’nın akıncıları ve onların selefleri getirmişlerdi. (aslında İskit Türkleri getirmiştir, bakınız Issık Kurganından çıkan yazı/Elşad Alili/ ekte linkini "yazılı belgesi 6.yy..." olarak verdim-SB)


İskitler (Skif) Kimdir?

XVII. asrın ikinci yarısında eski Yunan kaynaklarıyla Rus âlimleri de ilgilenmeye başlar. "Tarihin atası" denen Herodot'un yazdıklarını önce Almanca'dan Rusça'ya çevirenler ve daha sonra doğrudan Yunanca'dan tercüme edenler görülür. Herodot'un kayıtlarıyla Andrey Lizlov ilgilenir. O Rus ve batılı tarih kaynaklarını okumakla beraber, doğuyu da yakından bilir, Türk dünyasını iyi tanır, çünkü S.Starovolskiy tarafından 1649'da Krakov'da Lehçe olarak çıkmış "Dvor tsesarya turetskogo" adlı kitabı Rusça'ya tercüme etmiştir. Dünya tarihini de iyi bilen Andrey Lizlov 1692'de "Skifskaya istoriya" adlı eserini tamamlar, bu kitap önce el yazması şeklinde çoğaltılır, daha sonra meşhur Rus yazarı N.İ. Novikov tarafından 1776'da kısmen ve 1787'de tamamen kitap halinde basılır.


A.Lizlov, bu kitabında Skifleri araştırarak Tatar-Türklere dayandırır. Eserin ilk bölümünde Tatar-Türklerini doğrudan doğruya Skiflerden çıkmış olarak değerlendirir. Diğer bölümlerde ise Skif sözünü az kullanır, onları Tatar-Türki (Tatarı-Türki) diye adlandırır (Lizlov, A, 1787)


Daha sonra resmî tarih bilimi ehilleri (!) bunu da kendilerine uydururlar. Herodot'un tarihini hususî olarak araştırmış A.A.Neyhardt şöyle diyor: "A.Lizlov, kitabının son kısımlarında Skifleri Türk-Tatar diye adlandırdığında onun "Skifskaya istoriya = Skif Tarihi" adlı kitabı Skifler hakkında değil Türk-Tatarlar hakkında bir kitap olmuştur" (Neyhardt A.A., 1982). 


A.Lizlov’u bugün "Lizlov diye biri" şeklinde aşağılayarak anıyorlar. Yine de objektif ve gerçek âlim olan tarihçiler, mesela S.A. Semenov-Zuser ona saygıyla bakıp "Skifskaya istoriya" kitabını Skifler hakkında yazılmış büyük eserlerden biri sayıyor (Semenov-Zuser S.A.,1947,11).


Azak Savaşı’ndan sonra Büyük Bozkırı istilâ eden, özgür Türk halkını Rusya’nın bir sömürge halkı haline getiren ve tarihte Türk halkına karşı düşmanlığı ile tanınan I.Petro (1682-1725), Lizlov’un ifade ettiği bu düşünceyi hiç beğenmedi. Rusya’ da çok uzun zamanlardan beri var olan Rusya ve Ukrayna halkının, Türk soylu halklardan olduğunu daima gizlemeye çalıştı. Türk milletine ait bir vatanın ve bir kültür dokusunun mevcut olmadığını iddia ediyordu. Rusya tarihinde Türk yerine “yabanî göçmen” ve “çirkin Tatar” ifadeleri yer alıyordu.


Meşhur arkeolog Prof. Sergey İvanoviç Rudenko (1885-1969), Kadim Altay tarihindeki bu dönemi ciddî olarak araştırmıştı. Altaylılar, o dönemde demir ocaklarını keşfetmişlerdi, şehirler ve kasabalar kurmaya başlamışlardı. Gök Tanrı’yı biliyorlardı ve inanıyorlardı. Gerçi profesör kendi kitaplarında hiçbir zaman doğrudan Türklerden bahsetmemiştir. Çünkü profesör, Altaylıları Skif (İskit) olarak adlandırıyordu. Bu bir rastlantı değildi. Bunu bilinçli olarak yapıyordu.


Prof. Rudenko’nun kazı çalışmalarını sürdürdüğü sıralarda Türk kültürü hakkında konuşmak ve yazmak kesin olarak yasaktı. Çarlık Rusya’sında ve daha sonra Sovyetler Birliği döneminde bu konuyu gündeme getirdikleri için, bilim adamları hapse atılıyor, sürgün ediliyor ve hatta öldürülüyordu. (ayrıntı için Kurşunlanan Türkoloji-SB)


Ancak İskitler ile ilgili konularda konuşmaya ve yazmaya izin veriliyordu. İskitlerin yerleşim bölgelerindeki mezarlıklarının araştırılmasına müsaade ediliyordu. İskitlerin kendi aralarında hangi dilde konuştukları, hangi soydan geldikleri ve en önemlisi de İskitlerin kim oldukları gibi konularda araştırma yapmak ve bunları açıklamak yine de yasaktı. Bu mevzu, mühürlü yedi kapı arkasında gizlenmiş esrarengiz bir sır gibi idi. Bunun tabii sonucu olarak da, İskitler gökten “inmiş” ve “uzay” dilinde konuşan esrarengiz bir millet sınıfına girmiş oluyordu.


Tarihe ilgi günümüz Türkiye’sinde, belki yazılı ve görsel basının da etkisiyle, oldukça artış kaydetti. Bilimle uğraşan insanın kuşkucu – sceptic olması elzemdir. Verilen her bilginin doğru olup olmadığını, mantık süzgecinden geçirerek tartmak, kaynakları irdelemek ve sonra kabul etmek, günümüz insanı için daha da önemli hale geldiğine inanıyorum.



Dr.Güven BEKER
Çeşmealtı,12.10.2011
Fr.İng Profesyonel Turist Rehberi.
*(¹) Şehrin adı “kıya” veya “kiya” sözlerinden kaynaklanmış olabilir. Türk dilinde bu kelimenin anlamı, “sınırlandırılmış” ve “hudutta bulunan” demektir. Belki de bu anlam V.asırda nehir kıyısında kurulmuş ve hudut şehri vazifesini sürdüren bir şehir için çok uygundur. Deşti Kıpçak devletinin kağanlıklarından biri olan Ukrayna’nın kenarında ve uçta bulunan Kiev şehri, Türk devletinin Kuzey kapısı olmuştur. (M.A.)

Kaynakça :
* BERNAL, M. Black Athena - The Fabrication of Ancient Greece 1785-1985, Free Association Books,London, 1987.
* Kara Atena – Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi? 1785-1985, Kaynak Yayınları,(1998).
* BLACK ATHENA by Bernal Martin
VOLUME I: THE FABRICATION OF ANCIENT GREECE 1785-1985; 
VOLUME II: THE ARCHEOLOGICAL AND DOCUMENTARY EVIDENCE 
* ADJİ, M. Kaybolan Millet – Deşti Kıpçak Medeniyeti, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları,(2001).
* ADJİ, M. Kıpçaklar - Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı
Yayınları,(2002).
* ÖNER M. İdil Tatarları – Mustafa ÖNER Türkçesiyle.






* Türk Tarihi ile ilgili propaganda amaçlı yalan yanlış "batılılar"ın "akademik" çalışmalarına sesini çıkarmayan "bazılarımız", "doğulular"ın akademik çalışmalarına pek bir geveze! Batılıları "gerçek bilim" sunan, "Doğuluları" ise "ırkçı" kategorisine koyan bu kişiler, "Batılıların onaylamadıklarını "onaylamama"" kompleksi içindeler. Hala daha Türk tarihini karalayan "batılı akademisyenler" var, hatta içimizden bile çıkıyor, ama net ve sosyal ağ sayesinde artık Gizlenen Türk Tarihi'nin önüne geçemiyorlar. Dilerim o "bazılarımız" da akıl tutulmasından kurtulur ve gerçekleri görür, tıpkı milattan önceki dönemde Türklerin Anadolu'daki varlığını kanıtlayabildiğimiz gibi... 

Gerçek Anadolular,
SB.



ekler:
* KARS-ÖNGÖT ve TALAS resimleri için: ÖNGÖT MEZAR KÜLLİYESİ VE KÜLLİYEDE BULUNAN DAMGALAR Dr. Osman MERT./ PDF:
* Körtik Tepe Höyüğü:
* Esik/Issık Kurganı:


At koşum aksesuarı - MÖ.8.yy-7.yy / Luristan 
Harness Trapping / 8th-7th century BC / Luristan
discovery of place Iranian (not Persian Art!)
Walters Art Museum








Eski ve Modern Türkler - Mustafa Celâlettin Paşa














Mustafa Celâlettin Paşa Polonya asıllı bir Osmanlı paşasıdır. Türk ordusunda yirmi yıl görev yaptıktan sonra,1869 yılında Eski ve Modern Türkler kitabını, Fransızca olarak yazmış.


Kitabında Türk tarihini, kültürünü, dilini, derinlerden kazıyarak ortaya koymuş, Türk’ü Avrupalıya anlatmak istemiştir. Kitabın, Atatürk’ün okuduğu ve üzerine notlar düştüğü nüshası Anıtkabir Müzesi'nde bulunmaktadır. Kitap, yazıldığından 145 yıl, Atatürk’ün okuduğundan ise yaklaşık 85 yıl sonra, 2014 yılında Türkçeye çevrilmiştir. Kitap, Türk milletinin nasıl ortaya çıktığını, dilinin nasıl geliştiğini, günümüz Avrupa milletlerinin dillerine etkisini ilginç örneklerle aktarmaktadır. 19. yüzyılda ortaya çıkan İndo-Germen, daha sonraki adıyla Hint-Avrupa dilleri kuramına karşılık olarak, Turo-Aryanizm kuramını yine çok ilginç örneklerle, Latince ve Grekçe kıyaslamalarıyla birlikte okuyucuya sunmaktadır.


Mustafa Celâlettin Paşa, Türk dilinin yabancı kelimelerden arındırılmasını ister. Arap alfabesinin Türk diline uygun olmadığını belirtir, bunun yerine latin alfabesini önerir; bununla da kalmaz, oğlu Enver Celâlettin’e Latin alfabesiyle Türkçe mektuplar yazar. Türk kültürünün daha MÖ 2 binli yıllardan bu tarafa nasıl geliştiğini, nasıl yayıldığını, Çin, Moğol, Fransız, Avrupalı misyoner kaynaklarından aktararak, bugüne kadar hiç bilmediğimiz, üstü örtülen tarihimizi de daha 19. yüzyılda ortaya koymaktadır. Mustafa Celâlettin Paşa’nın bizler için bir önemli yönü de, ünlü şairimiz Nâzım Hikmet’in anne tarafından büyük dedesi olmasıdır.



Çevirmenin Önsözü :

Bu kitabın çevrilmesi teklif edildiğinde, önce bu kadar ağır yükü kaldıramayacağım korkusuyla, öneriyi geri çevirmiştim. Kaynak Yayınları Genel Yönetmeni Sn. Arslan KILIÇ, "Olsun biz size gene de gönderelim, bakarsınız." demişti. Birkaç gün sonra kargodan kitap fotokopisiyle, "Atatürk'ün Okuduğu Kitaplar" serisinde yayınlanan, bu "Eski ve Modern Türkler" kitabının, sadece Atatürk'ün okuyup kenarlarına notlar düştüğü sayfalarının, çevirileriyle birlikte basılan fotokopileri çıktı. 


Çeviri metinlerine göz atarken, 48. sayfanın çevirisinde, "Türklerin Nice'de Haçlılara yenildikleri" ni görünce (Fransa'dan başka yerde "Nice" yok! Fransızca metinde ise "Nicée" yani İznik belirtiliyor), çeviriyi yapmaya karar verdim.  Sayfalar ilerledikçe, ne kadar büyük bir bilgi hazinesinin içine düştüğümü fark ettim. Mitoloji, tarih, coğrafya, her şey vardı kitapta. Bu özel isimlerin ve söylencelerin kısa dipnotlar olarak okuyucuya sunulmasında yarar vardı. Aksi halde Antik Çağ söylencelerinde geçen bütün tanrı adları, insanüstü yaratıklar, hepsi havada kalacaktı. Aynı durum, antik coğrafya ve kabile adları için de geçerliydi. Günümüzde hiç kullanmadığımız coğrafî bölge ve kent adlarının nerede olduğunu bilmeden, kitabı okumak okuyucuya anlamsız gelebilirdi. Ayrıca Türk dünyasındaki Han ve Hakan adları da, Batı'nın kullandığı şekliyle belirtilmişti ve kimin kim olduğunu anlamamız olanaksızdı. O yüzden her sayfanın neredeyse yarısı açıklama dipnotları ile doldu.


Açıklamaların büyük kısmı Bilgisunar'da (internet) "google kitaplar" sitelerinden çıkartıldı; 13. yüzyıl başlarında Grekçe ve Latince yazılmış kitapların 17.-18. yüzyıllarda Fransızca, İngilizce ve Almancaya çevrilmiş kopyalarından faydalanıldı. Fransızca metinde, özellikle Turo-Aryanizm bölümünde, birçok Latince ve Grekçe kelime, Fransızca açıklayıcı anlamıyla verilmişti; böyle kelimelerin anlamları Fransızca okunuşunda da sezildiği için, bu kelimeler parantez içinde okunuşları belirtilerek verildi. 


Yazarın italik harflerle belirttiği yabancı kelimeler, asılları kaybolmaması için, aynı şekilde aktarıldı; yanlarına Türkçe okunuşları eklendi. Yazar tarafından Fransızca okunuş şekline uydurulmuş Türkçe kelimeler, italik harflerle verilirken, kısa çizgi ile ayrılıp Türkçe yazım şekline göre tekrarlandı. Günümüz Türkçesine göre anlamlandırılamayan Türkçe yazımları da, olduğu gibi bırakıldı. Yazarın dipnot numaraları, ( ) parantez içinde; çevirenin dipnotları, * simgesiyle gösterildi. Metin içindeki açıklamalar parantez içine alınarak belirtildi.


Yunanların, kendilerine verdikleri isim olan Hellen - Helen (Ελλάδα ? Ellada) adı, metindeki gibi aynen korundu. Grek terimi, eski çağlardaki Yunanlar için aynen metindeki şekliyle korundu. Yazar, yer yer Bizans için, Grek imparatorluğu terimini kullanmıştı, bunu Yunan imparatorluğu olarak çevirmek komik olacaktı. Yunan ve Yunanistan terimleri, açıklamalarda, ancak 19. yüzyıldan bu yana metinde geçen yer adları için kullanıldı.


MUSTAFA CELÂLEDDİN PAŞA'NIN HAYAT ÖYKÜSÜ (*)


Mustafa Celâleddin Paşa, 1848 ihtilâline katıldığından dolayı vatanını terke mecbur kalmış Leh asilzadelerinden Konstanty Borzęcki (Konstanti Bojentski)'dir. Konstanty, 10 Nisan 1826 tarihinde Kleszow'da doğdu. Piotrków'da liseyi bitirdi. Varşova Güzel Sanatlar Akademisinde resim eğitimi aldı, 1846 yılında Wloclawek din okulunda klasik ve dinî eğitim gördü. Latince, Klasik Grekçe, Fransızca, Almanca ve Rusça öğrendi. Türkoloji eğitimiyle ilgili bir belge bulunmamakla birlikte, 1869'da İstanbul'da yayınlanan, elinizde Türkçe çevirisi olan, 'Les Turcs Anciens et Modernes' kitabı, onun Türkoloji eğitiminin en önemli kanıtıdır.


Henüz 22 yaşındayken, Polonya'nın Prusya'dan bağımsızlığını elde etmek için başlatılan 1848 ayaklanmasına katılmış, başarı sağlanamayınca, Osmanlı'ya sığınmıştır. Eğitimi ve harita bilgisi nedeniyle, Osmanlı ordusunda kurmay yüzbaşı rütbesiyle, harita subayı olarak göreve başlatılmıştır. 1849 yılında müslüman olmuş ve Mustafa Celâleddin adını almıştır. Mirliva (tuğgeneral) Ömer Paşanın kızıyla evlenmiş ve seferde olmadığı sürelerde, Üsküdar'da Karacaahmet mezarlığına bakan küçük bir evde yaşamıştır.


1850 ile 1876 arasında, devam eden birçok savaşa (**), bir Türk subayı olarak katılan Mustafa Celâleddin, birçok kez yaralanmış, en sonunda 1876'da Karadağ savaşında ferik (tümgeneral) rütbesindeyken, karnından yaralanarak şehit olmuştur. (***) 


Dr.Güven BEKER,
Çeşmealtı, 23 Aralık 2013
Fr.İng Profesyonel Turist Rehberi.
[Bu kaynağı bize kazandırdığı için Kaynak Yayınları ile meslektaşımız Güven Beker'e teşekkürlerimizle , SB]

(*) 1- Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, Sadık Perinçek, Kaynak Yayınları, 2008, s.35-36.
2- Słownik biograficzny Borzęckich herbu Półkozic
(**) Karadağ (1852), Rus seferi ( 1853-1856), Bağdat (1857), Karadağ (1861), Girit (1867), Hersek (1875), Karadağ (1876). Bu savaşlarda başından, boynundan, sağ elinden, sağ ayağından yaralanmış ve son Karadağ muharebesinde aldığı yara ile şehit olmuştur.
(***) Mustafa Celâleddin Paşa, Ömer Paşa'nın kızı Saffet Ömer ile evlendi; iki oğlu oldu, Hasan Enver ve Ali Seyfi. Büyük oğlu Hasan Enver Paşa'nın kızı Celile Hanımın oğlu ise Büyük Şairimiz Nazım Hikmet'tir. (çn)






NOTLAR:

Türk’ü Avrupa’ya anlatan ilk aydın: M.Celalettin Paşa



"“Türk” kendi ülkesinde enteller tarafından “faşist” kavramıyla tanımlanır oldu. Dün Batı’nın “barbar” diye yaftaladığı Türkler, bugün kendi ülkesinde aynı haksızlığa uğruyor, aşağılanıyor! 85 yıl önce Türk’ün atası Atatürk’ün elinde bir kitap vardı. Anıtkabir Müzesi’nde bulunan 362 sayfalık kitabın sayfalarına notlar aldığı görülmektedir. 1869’da Fransızca yazılan kitabın yazarı Nazım Hikmet’in büyük dedesi; M. Celalettin Paşa, 145 yıl önce Türk’ü Avrupa’ya anlattı. Ne mi yazdı; MÖ 2 binli yıllardan bu yana Türk tarih sahnesindeydi…"





Bernard Lewis "Modern Türkiye’nin Doğuşu"
kitabından sayfa 211 dipnot

Avrupa Kıtasında malum olan dini ve milliyetçi düşünceden kaynak alan bu hikaye bazı İngiliz çevrelerine geçmiş, bir kaç yıl sonra da İtilaf propagandacıları tarafından ele alınarak, düşmanları Türkleri gözden düşürmek için bir araç olarak kullanmıştır. Genç Türkler, devrimden beri Osmanlı olmayan Müslümanlar arasında hem Pantürkist hem de Panislamik propagandalarında göze çarpar bir başarı sağlamışlardı. Bu nedenle, bizzat kendilerinin ne Türk ne de Müslüman olmadıklarını göstermek iyi bir fikir olarak gözüktü. R.W.Seton - Watson'un 'Rise of Nationality in the Balkans (1917)' adlı eserinde karakteristik bir ifade bulunur: ("İttihat ve Terraki Komitesi hakkında ana gerçek, onun esas itibariyle Türk ve Müslüman olmayan karakteridir. Ta başlangıcından beri onun gerçek liderleri arasında saf Türk kanı taşıyan bir kişi zor bulunur. Enver bir Polonyalı dönmenin oğludur. Cavit Yahudi dönmelerindendir. Karaso Selanik'li bir Sephardin Yahudisidir. Talat Müslüman olmuş bir Bulgar çingenesidir. Grubun geçici olarak baş simalarından biri olan Ahmet Rıza yarı Çerkes ve yarı Macar'dır ve Comte okulundan bir pozitivisttir"). Genç Türklerin, romanlaştırılmış olduğu herkesce müsellem bir tasviri, John Buchan’ın ‘Greenmantle’ adlı ünlü romanında bulunur; orada Enver Paşa basbayağı bir Polonya Yahudisi yapılmıştır. Enver Paşa’nın Polonya asıllı olduğu şeklindeki garip rivayet, muhtemelen Polonyalı dönme Kont Konstantin Borzecki’nin oğlu ve bir kurmay subay olan Enver Celaleddin Paşa ile karıştırmasından ileri gelmektedir."

Hazarların da Türk olduğunu ve de Polonya'da yaşadıklarını hatırlayalım. SB









Necdet Sevinç'in "İstiklal Harbinde Etnik İhanet" 
(2011-Bilgeoğuz Yayınları) kitabından
Nazım'ın Dedesi ve Annesi

"İzmir'in işgalinden beş gün sonra (20 Mayıs 1919) kurulan ve İngiltere adına "çalışan" İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin yönetim kurulundaki ilk başkan Nazım Hikmet'in baba tarafından dedesi olan Mehmet Nazım Paşa'dır. Nazım Hikmet'in annesi Ayşe Celile Hanım ise İngiliz egemenliğini Türkiye'ye yerleştirmek için çalışan örgütün kadın üyelerindendir! 


İngiliz Muhipler Cemiyeti demek, işgalcileri sevenler cemiyeti demektir. Cemiyetin görünen şefi, asıl adı Dr.Robert Frew olan Rahip Frew'dur. İskoç Presbiteriyen Kilisesi'nin papazı ve İngiltere'nin casusudur. Frew, Yüzbaşı Bennet ile beraber, Mustafa Kemal Paşa'yı öldürmesi için İngiliz casusu Mustafa Sagir'i İstanbul'dan Ankara'ya yollayan adamdır. Ve ne yüz karası bir durumdur ki, Sultan Vahidettin bu adamı göğsüne nişan takarak ödüllendirmiştir. İngiliz Muhipler Cemiyeti'nin vitrin yüzü "vatan haini, hırsız, dolandırıcı" olarak bilinen Sait Molla olsa da, teşkilatı aslında İngiliz Yüksek Komiserliği'nin iki numaralı adamı olan Andrew Ryan, General Didds ve Papaz Frew'in yönettiğini yazar Celal Bayar. Bu üçü de İngiliz istihbarat servisinin elemanlarıdır."





EKLER:


MUSTAFA CELÂLETTİN PAŞA ve ESKİ VE MODERN TÜRKLER
Osmanlı’ya Sığınan 1848 Devrimcileri
Dr.Arda Odabaşı - pdf




 "Les Turcs Anciens et Modernes" Moustapha Djelaleddin, 1870

Preface,
Durant vingt annees que j'ai passees dans les provinces de la Turquie, lie intimement au peuple ottoman, a sa vie, a ses labeurs, a ses idees, j'ai eu le temps de le connaitre et de l'aimer. Aujourd'hui donc que cette nation se trouve souvent exposee a des embarras, causes par certaines tendances, certains abus et certaines opinions erronees, - nonobstant mon incompetence d'ecrivain, je n'hesite pas a publier l'expose de mes convitions. Je m'impose cette tache d'autant plus volontiers, que pour defendre les Turcs, il me suffit de dire ce que j'ai vu et observe. Puisse cet essai sincere et impartial avoir quelque influence sur l'amelioration du sort de mes compatriotes adoptifs, et facilier l'oeuvre du progres en Orient !

Les Anciens Turcs

Pour etudier a fond une nation, il faut l'observer dans les differentes phases de son existence; la connaissance de son passe est done une condition indispensable a cette etude. 

Les Turcs ottomans appartiennent a la race turque caucasique, c'est-a dire a une des plus grandes nations du monde, qui habite actuellement, outre la Turquie d'Europe et d'Asic, les contrees qui, a partir de l'Ocean Artique, Kazan et Lena, renferment les steppes des  Kiptchaks et des Kirghises, le Turkestan ou la Tartarie independante, le Khoraçan, une partie de la Medie, de la Perse et de la Crimee, et quelques zones au Nord de la Chine, ou cette race disparait dans la race mongole ou la race jaune. Cette nation, adoptant partiellement differents noms de tribus et de dynasties, et differents idiomes et croyances, se trouve aussi melee, a divers degres, aux habitants de l'Egypte, des pays Barbaresques, de l'Afghanistan, des Indes , de la Russie, de la Hongrie, de la Dacie etc. En effet, comme l'observe bien M.Mallouf, il est peu de contrees de notre hemisphere que les Turcs n'aient visiteed en vanquers, ou gouvernees en maitres.

Sans nous laisser entrainer dans les recherches de Bailly, sur l'anciennete de la civilisation du Turkestan, il est certain que les Turcs, dont parle Pline, Hist.nat.VI.7, Pomponius Mela, 4,49, Strabon et meme Herodote, des les temps plus recules, etaient etablis dans le Turkestan actuel. İl est vrai, que dans ce pays on voit encore les traces d'une occupation etrangere et d'une civilisation anteriure a l'islamisme, representees par la population des villes Tadjiks ou Sartis, qu'on ne sait pas si l'on doit rattacher au regne des Samanides ou a celui des helleno-bactriens; mais cela cependant n'empeche pas que l'on ne doive regarder la grande nation turque comme aborigene de l'Asie centrale. il parait que les Turcs ont toujors ete adonnes a l'agriculture dans la Sogdiane et dans la Bactriane, semi-nomades ou nomades dans les autres contrees, et qu'ils faisaient, au moyen des migrations de leurs tribus, un commerce tres actif entre la Transoxane, la Perse et la Chine. L'histoire et les traditions de la Perse, sur la splendeur des villes de ces pays, renommes par la bravoure de ses habitants, par la beaute des femmes de Touran, par la race de ses chevaux, ses ares et son musc, l'attestent mieux que le fameux cycle des Kirghis.

il faut avouer, cependant, que dans l'histoire des migrations et des invasions des barbares en Europe, et dans les indices qu'en donnent les annales chinoises, il est difficile de retrouver la part des Turcs. L'hypothese que les Huns d'attila, en chinois, Hiongs (Hung-ares), etaient des Turcs, ne peut pas etre soutenue par quelques citations des annalistes. Tandis que les Turcs de la Russie sont aujourd'hui stigmatises du nom de Tat-ares, pour avoir servi sous Djenhis-han, la cause d'une petite tribu de Tata, les historiens byzantins sout si peu renseignes sur la nationalite des Magy-ares, etablis des le neuvieme siecle en Hongrie, qu'ils accordent souvent le nom de Hongres et de Huns aux Ouigours Seldjoukides ou Turcs actuels.

Plus justement, on donnait ce nom autochthone aux Av-ares, dont l'empire ou khanat, etabli au sixieme siecle sur les debris de celui des Hunsi depuis que les Lombards etaient descendus en italie, s'etandait de l'Oder jusqu'au Caucase, et ne fut detruit qu'en 799 par Charlemagne. Le meme obsrevation concerne les Haz-ares, dont le noyau turc se voit de nos jours la mosaique des peuplades du Caucase, et dont une partie etablie en Tauroscythie, ayant embrasse le christianisme, se mela aux populations de l'Ukraine.

il y a cependant des considerations qui autorisent bien des hypotheses a cet egard. "Outre les restes de la race indo-germanique dans l'Asie centrale et horeale, dit M.Tchihatchef, on ne voit anjourd'hui, et on n'y voyait dix-sept siecles auparavant que trois familles de peuples: la turque, l'eleutho-mongole et la tungouse-mandchoure". il est notoire, que de ces nationalites, la turque est la plus grande, la plus energique, et quoique deteroiree dans certaines contrees par le contact de la race mongle, c'est elle, enfin, qui s'approche le plus du prototype caucasique. C'est donc, a cetitre surtout, qu'en s'appuyant sur des donnees historiques presque satisfaisantes, l'hypothese d'un empire turc en Europe, sous le nom d'Avares, ralliant les debris des Huns et quelques tribus ouigonres, devient presque une certitude. Nous croyons que c'est a cause de cette alliance des Avares avec les restes des Huns, que Paul Diacre, dans son histoire de Gestis Longobardorum, soutient que ces deux peuples ne sont que la meme nation.


The Ancients Turks

To study thoroughly a nation, it must be observed in the different phases of its existence; the knowledge of his hobby is therefore a prerequisite in this study.

The Ottoman Turks belong to the Turkish race Caucasian, that is to say has one of the greatest nations of the world who currently lives, in addition European Turkey and Asic, the countries which, from the Ocean Arctic, Kazan and Lena, contain the steppes of Kipchaks and Kirgiz Turkestan or independent Tartary, the Khorasan, part of Medie, Persia and the Crimea, and some areas in northern China, or the race disappears in the Mongolian race or the yellow race. This nation, partially adopting different names of tribes and dynasties, and different languages ​​and beliefs, is also melee, has varying degrees, to the people of Egypt, Barbary countries, Afghanistan, India, Russia , Hungary, Dacia etc. Indeed, as well M.Mallouf observed, there are few countries of our hemisphere that the Turks have not visiteed vanquers in, or governed by masters.

Without letting us train in Bailly research on the seniority of the civilization of Turkestan, it is certain that the Turks, mentioned by Pliny, Hist.nat.VI.7, Pomponius Mela, 4.49, Strabo and Herodotus same , draw back most of the times, were established in the current Turkestan. It is true that in this country we still see traces of a foreign occupation and a anteriure civilization Islamism, represented by the population of Tajiks or Sartis cities, we do not know whether to attach to the reign of the Samanids or that of the Hellenic-Bactrian; but this does not prevent, however, that one should not look at the great Turkish nation as aborigene Central Asia. it seems that the Turks have been toujors addicted to agriculture in Sogdiana and Bactria, nomadic or semi-nomadic in other countries, and they did, through migration of their tribes, a very active trade between the Transoxane, Persia and China. The history and traditions of Persia, on the splendor of the cities of these countries, renamed by the bravery of the people, by the beauty of women Touran, for the race of his horses, acres and musk, the attest better than the famous cycle of Kirghiz.

I must admit, however, that in the history of migration and the barbarian invasions in Europe and in the indices that give the Chinese annals, it is difficult to find the Turks. The hypothesis that the Huns of Attila, Chinese, Hiongs (Hung-ares), were Turks, can not be supported by some quotes annalists. While the Turks of Russia are now stigmatized named Tat-ares, having served Djenhis-han, the cause of a small tribe of Tata, the Byzantine historians sout so little about the nationality of Magy- ares, established in the ninth century in Hungary, they often give the name of the Huns and Geldings Seljuk Turks current or Uyghurs. More precisely, they gave this name to autochthonous Av- ares (Avars), whose empire or Khanate, established in the sixth century on debris that of Hunsi (Huns) since the Lombards in Italy were down, if etandait Oder up Caucasus, and was not destroyed in 799 by Charlemagne. The same concerns obsrevation Khaz-acres (Khazars), including Turkish kernel sees nowadays mosaic of peoples of the Caucasus, which established a part Tauroscythie, having embraced Christianity, mela is the people of Ukraine.

However, there are considerations that allow many assumptions in this regard. "In addition to the remains of the Indo-Germanic race in Central Asia and horeale says M.Tchihatchef, one sees anjourd'hui and we only saw seventeen centuries before that three peoples families: Turkish, eleutho the Mongolian-and-tungouse mandchoure ". it is known that these nationalities, Turks is the largest, most energetic, and although deteroiree in some parts of the Contact mongle the race, she finally approaching the most of Caucasian prototype . It is therefore, a cetitre especially that based on historical data almost satisfactory, the hypothesis of a Turkish empire in Europe under the name of Avars, rallying the debris of the Huns and some ouigonres tribes becomes almost a certainty. We believe this is because of the alliance of the Avars with the remains of the Huns, Paul Deacon, in his history of Gestis Longobardorum, argues that these two peoples are the same nation. (google translate from Fr.)







* skif:
1692 İskit tarihi, A.Lyzlov. 
History of the Scythians by Andrei Lyzlov
Scythian History. Part I: A. I. Lyzlov
1692. Скифская история, А.Лызлова.Rusça-PDF

In modern (Russian ,Translator’s note) official historical science the Scythians and Sarmatians are claimed to be Iranian-lingual (in particular, Ossetian speaking), but in the historiography of this problem we also meet other points of view.

In the second half of the 18 c. the Russian scientists began to be interested in the Greek historical sources. Herodotus' ‘History’, attracted the attention of the Russian historian Andrey Lyzlov, who knew well Russian and Western historical works. He was also familiar with the Turkic world, for he translated into Russian the work of S.Starovolsky ‘Court of Turkish Caesar’, published in 1649 in Polish in Krakow. In 1692 Andrey Lyzlov finished a manuscript, ‘Scythian history’. This work was published by a renowned public figure and a writer N.I.Novikov, partially at first in 1776, and then completely in 1787.

In his work, A. Lyzlov in the beginning proves his thesis that Türks (in his terminology: Tatars and Turks) descend from Scythians. In the subsequent sections of ‘Scythian history’ the author tells a history of mutual relations of the European peoples and Russians with Tatars and Turks, i.e. descendants of Scythians [Lyzlov A., 1787]. 

ETHNIC ROOTS of the TATAR PEOPLE
Mirfatykh Z. ZAKIEV









Pliny the Elder kitabında TURK
TURCAEQUE = TURCAE = TURK




"Türkler ise Doğu Avrupa'da her yerde her zaman vardılar. Saka ve Sarmat dünyaları içinde yoğun Türk varlığının yanında, eski kaynakların ısrarla Kimmerleri Bulgarlara bağlama çabalarını da eklersek, Kimmerler arasında bile Türklüğün izlerini sürmemiz, en azından bu ihtimali iyi değerlendirmemiz gerekiyor.

Kaynaklar her iki kurama göre de bölgede Hun öncesi yoğun bir Türk varlığına işaret ediyor. Bizzat Hun kelimesi 2.yy'da Ptolemeus'ta (Kounoi) ve çağdaşı Dionisius Parigetus'ta geçer. Czegledy'nin Hiungnu, Hun ve Kun kelimelerinin benzerliğinin aradaki sorunları ortadan kaldırmayacağı ifadesi kendi başına bir sorunlar yumağıdır. Burada açıklanması gereken şey benzerliğin oluşu değil, olmayışıdır. Zira benzerlik açıktır.

Heredotos'taki lyrkai'nin açıklaması tartışma götürür ama Sarmatların çağdaşı Pompeius Mela ve Plinius Secundus'ta geçen Tyrkae (Turcae) budun adının Türk'e işaret ettiğine artık itiraz yoktur. " 

Prof.Dr.Osman Karatay