fes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2017 Cuma

Fes ve Türk Askerlerinin Kıyafeti



Sadece 200 yıllık olan Fes bir "Türk" geleneği değildir...
FES BAŞINA , FES BAŞINA....


Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yobaz kesimin öteden beri sembolüdür fes… Atatürk düşmanı kafaya sorsanız “şapka” ecnebi/Hıristiyan başlığı, “fes” ise Müslüman/Osmanlı başlığıdır! Bu düşüncesi nedeniyle Atatürk düşmanı yobaz, adeta şapkanın üstünde tepinip, sabah akşam şapkaya küfrederken, fesi din ve iman simgesi sanarak sevip sayar, hatta bugün 21. yüzyılda kafasına kalıbı bozulmuş bir vişneçürüğü fes takıp, püskülünü gururla dalganlandıra dalgalandıra arz-ı endam eder! Onu bu fesli haliyle gören cemaat mensupları da “Adama bak amma Müslüman!” diye takdirlerini belirtmekten kendilerini alamazlar!...

Oysa ki Atatürk düşmanı yobaz kafa fena halde yanılmaktadır. Her şeyden önce fesin Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktur. Fesi ilk kullananlar da, fesi üretip Osmanlı’ya satanlar da Müslüman değildir!

Dahası, fes Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet Batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist (yenilikçi) Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır. II. Mahmut Kaptan Hüsrev Paşa’nın Kalyoncu askerlerine giydirdiği TUNUS FESLERİNİ beğenerek devlet memurlarının da aynı başlığı kullanmasını istemiştir. II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir. 

1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır. II.Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin yobazları “Sarığımızı çıkartmayız!”, “Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz!” “Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin gavur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır.

Çok daha önemlisi Fes gerçekte bir Ortaçağ BİZANS BAŞLIĞI’dır. Yeniçağ’da Avrupa’da İSKOÇ BAŞLIĞI olarak da kullanılmıştır. Aslına bakılacak olursa II. Mahmut’un fes reformunun tek nedeni modernleşmek değildir. Bu durumun pek bilinmeyen çok ilginç bir nedeni daha vardır. Şöyle ki:

II. Mahmut bilindiği gibi 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla İngilizlere çok geniş ekonomik ayrıcalıklar vermiştir. Bu ayrıcalıklardan biri de İngiliz üretimi feslerin Osmanlı topraklarına pazarlanmasıdır. II. Mahmut daha bu anlaşmayı imzalamadan önce 1832'de fes giyilmesini zorunlu kılarak İNGİLTERE'DEN İTHAL EDİLEN FESLERE OSMANLI'DA BİR PAZAR YARATMIŞTIR.

Her şeyi en başından anlatalım: İngiltere Kraliçesi Elizabeth 1583’te İngiliz ticaret temsilcisine, Cezayir ve Tunus’ta ‘Benettos Colorados Rugios’ (Kırmızı Renkli Başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı İskoç başlığı için Türkiye’de (Osmanlı’da) Pazar bulması buyruğu vermiştir. Bunun üzerine İngilizler, Fesi Tunus ve Cezayir gibi iller dışında bütün Osmanlı illerine pazarlamaya hazırlanmışlardır. Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki “Fez” şehriyle ilgili olması bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.

Özetle, İngiliz Kraliçesi 16. yüzyılda Osmanlı’daki elçisine “kenarsız kırmızı İskoç başlığı” diye tanımladığı, Cezayir’de ve Tunus’a pazarlanan fesin, bütün Osmanlı topraklarına yayılmasını istemiştir.

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, İngilizler, İngiliz Kraliçesi’nin, “kenarsız kırmızı bir tür İskoç şapkası –fes- giye buyruğunu 250 yıl boyunca unutmamışlar, sonunda 1832’de II. Mahmut döneminde Türklere bunu giydirmeyi başarmışlardır”.

Osmanlı Devleti İngilizler dışında Avusturya-Macaristan'dan da fes satın almıştır bir dönem. Avusturya, Bosna-Hersek'i ilhak edince İstanbul'da Osmanlı Botkotaj Cemiyeti Avusturya feslerini protesto kampanyası başlatmıştır. Bu kampanya çok etkili olmuş ve çoluk çocuk, yaşlı genç tüm Osmanlılar başlarındaki fesleri çıkarıp üzerinde tepinmiştir.


Fesi Din-İman Sembolu Sananlara Kötü Haber:

Sonuç olarak bizim dinle kandırılmış yobazlarımızın din ve iman sembolü sandığı FES aslında İngiliz emperyalizminin Osmanlı’yı daha çok sömürmek için Osmanlı’ya pazarladığı bir ihraç malından başka bir şey değildir. Bugün OSMANLICI olduğunu göstermek için fes giyenler de aslında OSMANLICI değil OSMANLI'YI fesle sömüren İNGİLİZCİ olduklarının bilincinde değillerdir herhalde!..  Ayrıca fes, Osmanlı'nın haşmetli dönemlerini değil, Batı karşısında her bakımdan geri kalıp, emperyalizme sömürüldüğü dönemleri çağrıştıran bir semboldur. 

II. Mahmut özünde bir BİZANS VE İSKOÇ BAŞLIĞI olan fese karşı dinsel tepkileri önlemek için şeyhülislama “FES GİYMEK DİNEN CAİZDİR” diye fetvalar yayınlattığı için ve Atatürk'ün, yerine şapka giydirip kaldırdığı püsküllü vişneçürüğü/kırmızı FESİ din ve iman sembolü sanıp hala kafasından çıkarmayanlar var bu ülkede… 


Sinan Meydan 
Fesin Ecnebi Kökeni ve Bir İngiliz Oyunu (ayrıntılı)


*

"Bazı vekiller fes ve kalpak üzerine hararetli tartışmalar yaparmış “Şu Rum başlığı fesi bırakalım” deyince özellikle hocalar ayaklanmış; 
“Fes bizimle Müslümanları birleştiren başlıktır, Mısır fes giyer, Tunus fes giyer” diye bağırmaya başlamışlar... 
Mustafa Kemal ise kürsüde:
- Sırası değil bu tartışmaların işimize bakalım, diye ortalığı yatıştırırmış.."
Falih Rıfkı Atay’ın anılarından



1.Dünya Savaşı yıllarında Türk Askeri Kıyafetleri


Dile kolay, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda tam bir milyon asker vardı. Subay, astsubay ve erlerden oluşan bu ordu, Galiçya’dan Kafkasya’ya, Gelibolu’dan Kırım’a, Yemen’den Trablusgarp’a kadar geniş bir coğrafyada savaştı. Süvariler, piyadeler, kayak birlikleri, bahriyeliler, havacılar, sıhhiyeciler, topçular tam dört yıl boyunca kar demeden, kış demeden, durmadan, dinlenmeden o cepheden bu cepheye koştu. Peki bu bir milyon asker ne yiyip ne içti, nasıl giyinip kuşandı?

Tunca Örses ve Necmettin Özçelik bu soruların cevabını yıllarca araştırdı. Arşivleri, özel koleksiyonları, müzeleri, aile albümlerini taradı. Tunca Örses (58), İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda keman, viyola ve piyano eğitimi görmüş bir sanatçı. Necmettin Özçelik ise ABD’de Indiana Üniversitesi mezunu bir ekonomist. Türkiye’nin kurtarıcılarına derin saygı ve vefa borcunu ödeme arzusuyla bir araya gelmişler. Kendileri gibi düşünen bir avuç araştırmacıyla Harp Tarihi Araştırma Grubu’nu kurmuşlar. Sonra da oturup birlikte bu kitabı yazmışlar: "I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri". Bize, kıyamet günlerinde en ince ayrıntısına kadar askerlerimizin nasıl giyindiğini fotoğraflar ve çizimlerle anlattılar. 

Tüfekle teçhizatlanmış askerin kıyafetiyle, tüfeğe göre organize olan savaşçının giysileri birbirinden farklı olmak zorundaydı. Harp meydanlarında daha çevik hareket etmelerini sağlayan, düşmanı sessizce kuşattığında arazinin rengine uyabilen yeni bir model ortaya çıkmalıydı. İngiliz, Fransız ve Alman orduları hızla değişmişti. Japonlar, Samurayları ortadan kaldırıp modern bir ordu kurdu. Osmanlı Ordusu da Japonya’daki gibi bir süreç yaşadı. "Gavur icadı silahlarla savaşmayız, gavurların kisvelerini giymeyiz" diyen Yeniçeriler girdikleri her savaşta yenilmeye başlamıştı.

Osmanlı’da modernleşmenin öncülerinden Padişah III. Selim döneminde her şey değişmeye başladı. Prusyalı Albay Von Goetze’nin, 1798’de Osmanlı Ordusu için hazırladığı raporun ardından "yeni düzen" anlamına gelen Nizamı Cedid hareketi başladı.

Ardından Mareşal Von Moltke dört yılını Türkiye’de geçirip Padişah’a danışmanlık yaptı. II. Mahmud reform hareketini hızlandırdı. Yeniçeri ocağını lağvederek modern ordunun geliştirilmesini sağladı. Ve askerlerin yüzyıllardır üstlerinde taşıdığı giysiler değişmeye başladı.


FES GİTTİ, SERPUŞ GELDİ

Değişim dalgası II. Abdülhamid döneminde de sürdü. Ama en büyük reform 1913’ün sonlarında gerçekleşti. Enver Paşa, askeri ataşe olarak Berlin’de bulunduğu sırada Töton geleneklerine bağlı disiplin anlayışıyla eğitilen Alman Ordusu’nun yenilmezliğine inanmıştı. Harbiye Nazırlığı görevine gelince ordu içinde yenileşmeye direnen bütün güçleri kısa bir zamanda temizledi. Ortaya çıkan yenileşme dalgası sırasında askerler, talim alanlarında marşlar söyleyerek, Alman Ordusu’nun yürüyüş biçimi olan sert kaz adımlarıyla geçit törenleri yapıyordu. Osmanlı Ordusu’nun mevcudu 820 bine çıktı. Muharip sınıf dışındakilerle bu sayı 1 milyona ulaştı.

Türk Ordusu, silah, araç-gereç, disiplin ve eğitim geleneklerini değiştirmeden beş yıl kadar önce yeni savaş koşullarına uygun kıyafetler konusunda devrim yapmıştı. Padişah buyruğuyla 18 Haziran 1909’da yürürlüğe giren "Elbise-i Askeriye Nizamnamesi" ile, kara kuvvetleri için tasarlanan yeni üniformalar belirlenmişti.

Bir yılda üniformalar tepeden tırnağa değişti. Değişim "fes"ten başlamıştı. Yaklaşık yüz yıldır kullanılan kırmızı fesin yerine haki renkli fes gelmişti. Bugün ne yazık ki hâlâ, romanlarda, belgesel ve sinema filmlerinde, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarındaki Türk askerlerinin başına kırmızı fes geçirmekte ısrar edenler çıkıyor. Oysa 1909’dan itibaren sadece fes değil, subay ve erlerin giydiği üniformanın rengi de hakiye dönüşmüştü. Subayların kıyafetleri şayaktan, erlerinki ise aba kumaştan imal ediliyordu. Birkaç yıl içinde haki fes, yerini serpuşa bırakıp tarihe gömüldü. Bir tür Laz başlığının tutkallanarak sertleştirilmesiyle imal edilen serpuş, ileriki yıllarda o dönemin başkomutan vekili Enver Paşa’nın isminden alınan ilhamla "Enveriye" olarak tanınacaktı.


ŞAPKA KAVGASI

Savaş yıllarında ortaya bir de "Cemaliye" adında bir başlık çıktı. İttihat Terakki’nin iki güçlü komutanı Enver ve Cemal paşaların rekabeti, bahriyenin yeni şapkasına isim olarak yansıdı. 13 santim yüksekliğinde, silindirik biçimli ve günlük siyah kıyafetlerle giyilmek üzere 1916’da imal edilen yeni şapka, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın adını alarak Cemaliye oldu. Başlıklar, iklim koşullarına ve farklı coğrafyalara göre şekil değiştirebiliyordu. Örneğin, Irak, İran, Hicaz ve Filistin cephelerinde savaşan sahra birlikleri üniformalarının üzerine kefiye ve agel adlı başlıklar takıyordu.

Bilirsiniz; Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda Kocatepe’den Afyon Ovası’na bakarken betimlediği Mustafa Kemal ile ilgili bir bölüm vardır. "Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. / Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam / nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu..."

Hepiniz şayak kalpağın ne zaman kullanılmaya başlandığını merak ediyorsunuzdur. Cevabı: 3 Ağustos 1910’dan itibaren. O tarihte yayınlanan "Askeri Serpuş Talimatnamesi"yle başlıklara düzen getirildi. Subaylar, çalışma ve resmi tatil günlerinde haki renkte astragan kalpak takmak zorundaydı. Kitaptan, halk arasında şayak kalpak olarak bilinen ve Nâzım'ın şiirine de yanlış yansıyan başlığın aslında karakul kuzusu postundan elde edilen, hareli, kıvır kıvır bir kürk çeşidinden imal edildiğini öğreniyoruz.

Subay kıyafetleri, setre ya da günlük ceket, düz ve külot pantolondan oluşuyordu, çizme ya da kundurayla tamamlanıyordu. Subaylar günlük üniformaları dışında, cuma selamlıkları, ziyafet ve törenlerde, sivil yaşamda karşılığı redingot olan setre ceket kullanıyorlardı. "Katibim" şarkısındaki "Katibimin setresi uzun, eteği çamur" bölümünden hatırladığımız setre, lacivert kumaştan bir tür tören ceketiydi. Törenlerde setrelere köprülü ve püsküllü apoletler takılıyordu.

O devrin subay paltoları ve pelerinleri ise göz kamaştıracak kadar güzeldi. Ceketlerin ve paltoların yakalarındaki, sınıflarını gösteren renkli çuha parçaları üniformaya zarafet kazandırıyordu. Paşalar yakalarına kırmızı, tayyareciler turuncu, levazımcılar eflatun, nakliyeciler mor, süvariler gümüş renkli çuha takardı.


Ersin Kalkan
Hürriyet, 06 Mayıs 2007
EK: "Çanakkale'de en çok Araplar savaştı" diye zamanında haber yapan Aljazeera (2004-The forgotten Arabs of Gallipoli) ve İndependent (2011-Great War secrets of the Ottoman Arabs) 'in gazıyla "Ya evet" diyen bazı basın mensuplarımız, Suriye'den gelenlerin TÜRKMEN olduğunu bilmiyor muydu? Bal gibi de biliyorlardı ama amaç başkaydı!..
(ilgili bir yazı: Çanakkale'de şehit Olan Suriyeliler Yalanı-link)




ilgili:
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Askeri üniformalar Amerikanlaşmıştır!... detaylı Prof.Cihan Dura




Ve hâlâ Türkleri fesli resmederler!...


29 Ağustos 2014 Cuma

OSMANLI 1700’LERE DEK BATI’DAN ÜSTÜNDÜ



Almanya Dresden'deki Müzeden Osmanlı Türklerine ait Çadır





Mustafa Kemal’in 1919’da Osmanlı'yı yalnızca savaşçı yıkıcı güç, Türk’ü savaşmaktan başka bir yeteneği bulunmayan ırk olarak suçlayan emperyalist devletlere; “savaş başarısı,OsmanlıTürk’ün Batı karşısında toplumsal ekonomik bilimsel siyasi üstünlüğünden kaynaklanmıştır,” biçimindeki yanıtı, usa ve gerçeğe uygun olarak, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nce yazılan ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi kitaplarında yer almıştı ve bu, Cumhuriyet’i kuranların Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki gücünün ve gerileme dönemindeki güç yitiminin nereden kaynaklandığını çok doğru çözümlemiş; böylelikle Osmanlı’yı yıkıma sürükleyen yanlışları yinelemekten kaçınacak bilimsel öngörü ve tarih bilinciyle donanmış olduklarını gösteriyordu.


LUTHER VE OSMANLI


Peki Cumhuriyet döneminin bu ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi yalan mıydı, yanlış mıydı? Hayır. Ne yalandı ne yanlış. 


Osmanlı Türkü, Osmanlı’nın yükseliş döneminde gerçekten de Batı’dan görece üstün bir bilim ve teknolojiye sahipti. Bugün nasıl insanlar kurtuluşlarını Batı’ya göç etmekte görüyorlarsa, o dönemde de Batılılar kendi kurtuluşlarını Osmanlı’ya göç etmekte buluyor ve Luther bu durumdan şöyle yakınıyordu:


“Bizim halkımız, Almanlar, yabani, vahşi, yarı-şeytan yarı-insan bir halk olduğu için, pek çok kimse Türklere sığınıyor ve onlara katılıyor.” (…) “Ayrıca duyduğuma göre Alman ülkelerinden Alman hükümdarı ve Alman prenslerine bağlı olmaktansa, Türklere katılıp onlara sığınmak isteyen çok kişi var. Bu insanlarla Türklere karşı savaş verilmeli.”


Luther’in bu sözlerini aktaran Margred Spohn, o dönemde Batı’lıların öbek öbek Osmanlı’ya katıldığını özgün kaynaklardan aktarırken şöyle diyor:


“Osmanlı İmparatorluğu, (Avrupa’daki) çiftçilere, zanaatkarlara ve askerlere çok çekici geliyordu. (Avrupa’daki) çiftçilerin ümitsiz durumları, feodal toplumlarda onlardan acımasızca vergi alınması, 1520 yıllarında, 15. yüzyılda ve 16. yüzyılın başında pek çok çiftçinin Osmanlı ülkesine göç etmesine neden oldu. (Bkz: Delumeau,sf. 399) 


Orada zorunlu çalışma (angarya) yoktu, vergiler açıkça belirlenmişti, ekinler gelip geçen ordular tarafından harap edilmiyordu ve hepsinden önemlisi sosyal sınıf atlama olanağı vard›. (Bkz: Pfeffermann 46:12) 


Bir Paşa şöyle anlatsa: “Babam (Avrupa’da) bir domuz çobanı, günlük ücretle çalışan bir iflçi, bir sığır çobanıydı. Benim erdemim, cesaretim, dürüstlüğüm, çalışkanlığım, aklım beni (Osmanlı’da) böyle şerefli makamlara (Paşalığa) getirdi.” 


Bu sözler o zamanın bir Alman çiftçisinin kulağına ne kadar hoş gelirdi. 1453 ile 1623 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda esir düşerek veya kendi ordularından kaçarak kendi dini inançlarını terkedip Müslüman olanların sayısı binlerceydi.


Sürekli asker kaçağı salgınları (Avrupalı askerlerin kendi birliklerinden kaçıp Osmanlı’ya sığınmaları) subayları endişelendiriyordu… Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal bakımdan çekiciliği yalnızca Avrupa topraklarının alınması tehlikesini getirmiyor, aynı zamanda sosyal feodal düzeni de tehdit ediyordu.”


İşte Türklerin vahşi, barbar, kan içici, yamyam olduğu gibi yalanlar, o dönemde Avrupalı feodal beyler ve din adamlarınca, halkı Türklerden korkutup Osmanlı’ya sığınmaların önüne geçmek amacıyla uydurulmuştu.



ÇIKRIKLAR DURUNCA


Cumhuriyet Dönemi’nin ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi, çocuklara Osmanlı’nın başlangıçta Batı’ya her bakımdan üstün olduğu gerçeğini öğretiyordu. Öyle ki, Osmanlı’nın kuruluşunun üzerinden neredeyse 300 yıl geçmişken İngiltere 1583’te Türk dokumacılığının sırlarını çalmakla görevlendirdiği ajanlar gönderiyordu Osmanlı'ya.. 


Bu ilginç olayı Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca adlı kitabının yeni basımına 2001’de yazdığım önsözde şöyle anlatmıştım:


Osmanlı-Türk Dokumacılığının Sırlarını Çalmakla Görevli İNGİLİZ AJANLARI (…) 


Bir gün, evinde Metin Erksan’la konuşurken raflarda sırtında “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa Topluluğu Üye Olmak Hakkı ve İsteğinin Tarihsel Kaynakları  Metin Erksan” yazılı ince bir kitap takıldı gözüme. Şaşırdım. Kitabı raftan çekip aldım. Evet, bu Erksan’ın yazdığı bir kitaptı; kitapçılarda görmemiştim; baskısı tükenmiş olmalıydı. Okumak üzere ödünç aldım. 


Okurken bir belge çok dikkatimi çekmişti. Erksan, kitabın bir yerinde: “26 Şubat 1583 tarihinde Sir William Harborne tekrar İstanbul’a geldi. Bu kez Kraliçenin korumasında bir ticaret kuruluşunun temsilcisi olarak değil, tam yetkili bir İngiliz Elçisi olarak gelmişti. Kraliçe Elizabeth, politik faaliyetlerinin yanısıra Elçi’nin Türkiye’de bazı ticari ve teknik olguları öğrenmesini ve İngiltere’ye getirmesini istiyordu. Bu konular ve işlevler şunlardı...” diye başlıyor ve Kraliçe’nin bu İngiliz Elçisi’ni Osmanlı topraklarına bir kumaş, iplik, boyama ve dokuma sanayii casusu olarak gönderdiğini gösteren buyruklarını sıralıyordu:


1- Türkiye’de kumaşları maviye boyamakta kullanılan çivit otunun tohumu (anile) ve fidanı İngiltere’ye getirilecek.


2- Bunun nasıl hazırlandığı ve karıştırıldığı öğrenilecek.


3- Türkiye’de (kumaş) boyamakta kullanılan bütün otlar bulunup İngiltere’ye getirilecek.


4- Yaprakları, tohumları veya kabukları, yahut odunu boyacılıkta kullanılan bütün ağaçların tohumu veya fidanı İngiltere’ye getirilecek.


5- Bu işte kullanılan bütün bitkiler ve çalılar İngiltere’ye getirilecek.


6- Boyacılıkta kullanılan bütün topraklar, madenler, bunların bulunduğu yerde iyice incelenecek. İngiltere’de bu gibi yerlerin çabucak nasıl tanınacağı öğrenilecek.


7- Boyacılıkta kullanılan maddelerden başka, boyama sanatı da öğrenilecek.


8- Mısır’daki Muhaisira şehrinden İstanbul’a ve oradan da İngiltere’ye susam tohumu getirilecek. (Susam ticareti genellikle İskenderiye ile İstanbul arasında yapılır. Bunun için elde edilmesi kolaydır. Bu tohumdan yağ çıkarılır ve Muhaisire’da birçok fabrikalar bununla işler. Bu tohum İngiltere’de yetiştirilecek olursa kumaş ticaretimize sınırsız yararlar sağlar. Bu kasaba Nil nehri üzerindedir. Venedik’e ve daha bir çok İtalyan şehirlerine, Anvers’e susam oradan gelir.)


9- Türkiye’deki her çeşit kumaş ve bu kumaşların bütün üretim aşamaları incelenecek.


10- İngiltere’nin çıkarı için, başka kumaşlardan çok, Türkiye’ye İngiliz malı çuha satışının arttırılmasına çalışılacak.


11- Yabancı boyaları ile boyanan kumaşlarımızdan çok, İngiliz boyalarıyla boyanan kumaşlarımızın satışlarına önem verilecek.


12- Cezayir ve Tunus için yapılan şapkalarımız için pazar aranacak. Çünkü halkımıza büyük kazanç sağlayabilir.


13- Norwich ipliğinden veya diğer ipliklerden dokunan çorapların satılmasına çalışılacak. Bu büyük bir ticaret halini alırsa yoksul halkımıza büyük kazanç sağlar. Bu yolla hem ürün, hem boya satışlarımız artar. Birçok kimse iş bulur.


14- Yoksul halkımızın yararı için, safran satışı arttıralacak, geniş ölçüde satış bulunursa bir çok kimselere iş çıkar.



Metin Erksan’ın, adı geçen kitabında aktardığı 1583 tarihli bu belge, beni derinden etkilemişti. Batı’nın bin yıl öncesine dek Doğu’nun çok gerisinde olduğunu; Doğu’dan aldıkları, aparttıkları, geliştirdikleriyle ilerlediklerini, kendi araştırmalarımdan biliyordum.


Erksan’ın aktardığı bu belge ise, bu gerçeği tartışılmaz biçimde bir kez daha kanıtlıyordu. Bu belgenin gerçekliğini araştırdım. Erksan, kitabında bu belgeyi Hamit Dereli’nin 1951’de yayımlanan “Kraliçe Elizabeth Devrinde Türkler Ve İngilizler” adlı kitabından aktarıyor ve bu bölümü tümüyle yayımlıyordu.


Hamit Dereli bu belgeyi doğrudan o yıllarda yayımlanmış bir İngiliz kaynağından  1552 Londra doğumlu İngiliz coğrafyacı Richard Hakluyd’un 1589’da yayımlamaya başladığı “The Principall Navigations, Voiages and Discoveries of the English Nation” (İngiliz Ulusunun Belli Başlı Deniz Seferleri, Gezileri ve Keflifleri) adlı 8 ciltlik çalışmasından- aktarıyor ve şöyle diyordu:


“Buna benzer diğer birçok belgelerden anlıyoruz ki, o dönemde Türkiye’de dokumacılık ve boyacılık sanatları pek ilerlemişti. Onaltıncı yüzyılda İngilizlerin bütün çabası kumaşlarını ve boyalarını ıslah etmek, satışlarını arttırmak, kendi sanayi ürünleri için geniş pazarlar bulmak üzerine yoğunlaştırılmıştı. Bunun için Türkiye’nin ünlü yünlü kumaşlarından mostralar alıp İngiltere’ye götürülecek, Diers Hall (Boyacılar Çarşısı)’nda teşhir edilecek, İngiliz boyacılarının kendi becerilerine ilişkin besledikleri yanlış kanılar kafalarından silinecekti. 


Yine Türkiye’de bulunan İngiliz ticaret temsilcisinden “ipekli ve yünlü kumaşları boyamakta usta iki delikanlı” isteniyordu. Bu ustalar doğal yollardan sağlanamazsa, herhangi bir paşanın yardımı ile, o da olmazsa İstanbul’da oturan Fransız elçisi yardımıyla sağlanacaktı. 


Bunun için temsilciye İstanbul’a varır varmaz Fransız elçisi ile tanışması ve dost olması öğütleniyor, bu amaca ulaşmak için her şeye başvurmaktan çekinmemesi söyleniyordu.


Yine bu belgelerden birinde İngiliz ticaret temsilcisine Cezayir ve Tunus’- da “Bonettos Colorados Rugios” (kırmızı renkli başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı iskoç başlığı için Türkiye’de pazar bulması buyruğu veriliyordu.


Bundan şu soru akla geliyor: Acaba fes İngilizler tarafından mı Türk ülkelerine getirilmiştir? 


Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki Fez şehriyle ilgili olması, bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.”


Kraliçe’nin Osmanlı’ya (buyruğun İngilizce aslında yer alan adıyla Turkie’ye) gönderdiği elçiye verdiği görevler arasında, Türk dokumacılık bilgi ve teknolojisinin çalınmasından başka, iki Türk kumaş boyama ustanın ne pahasına olursa olsun İngiltere’ye getirilmesi vardı... 


Demek ki, bugün bilgi ve teknoloji üstünlüğüyle dünya devleri arasında yer alan İngiltere, bundan 400 küsur yıl önce Turkie’den bilgi ve teknoloji apartmaya muhtaç bir durumda bulunuyordu.


İşte bu İngilizler, 1583 yılında Kraliçe’nin gönderdiği Elçi’ye verdiği ‘Türklere “kenarsız kırmızı bir tür İskoç Şapkası” = Fes giydirme buyruğu’nu 250 yıl boyunca unutmamışlar, sonunda 1832’de, II. Mahmut döneminde Türklere bunu giydirmeyi başarmışlardı. 


Yalçın Küçük, bunları bilmediğinden olsa gerek, bu konuda şöyle yazıyor:


“Hüsrev Paşa’nın … Tunus’tan edindiği bir miktar fesi kalyoncu neferatına giydirerek selamlık resmine çıkarması Sultan Mahmut’un hoşuna gitmiş, bunun üzerine, hükümdar eski başlıkların yerine fesin kullanılmasını uygun görerek emir buyurmuştu. Ortaya çıkıyor, Türkiye’nin ilk büyük şapka reformunun mebdei, başlangıç  yeri Batı değil, Kuzey Afrika’dır. Hıristiyan değil, müslüman bir yöre ve hariç değil, Osmanlı topraklarıdır... Tanzimat Avrupa’dan gelmedi, Kuzey Afrika’dan ve Mısır’dan geldi..”


Yalçın Küçük, İngiltere Kraliçesinin 1583’te Osmanlı’ya gönderdiği elçisine verdiği buyruklar arasında Fes’i, İngiliz malı “kenarsız kırmızı İskoç başlığı” olarak tanımladığını, o tarihlerde Cezayir’e ve Tunus’a bu başlıkları İngilizlerin satmakta olduklarını, İngiliz malı feslerin satışının tüm Osmanlı topraklarına yayılmasının Kraliçe tarafından 250 yıl önce İngiliz Elçilerine verilen bir görev olduğunu bilseydi, fes ve Tanzimat konusundaki bütün bu yanlış yorumlarını değiştirirdi...



Metin Erksan’ın kitabını okuduktan sonra, onunla bu konuyu yeniden irdelerken, bana, “İngilizlerin Türk kumaş dokuma ve boyama sırlarını çalma çabalarının 1583’te başlayıp kesintisizce 300 yıl sürdüğünü, 1800’-lerde dünya tiftik yünü tekelini Türklerin elinden almak üzere, Türkiye’den damızlık tiftik keçileri kaçırıp Afrika’da çoğalttıklarını ve bu olayın Sadri Etem Ertem’in 1930 / 31’de yayımlanan “Çıkrıklar Durunca” adlı romanında işlendiğini, kendisinin geçmişte bu romanı filme çekmeyi bile düşündüğünü” söyledi...


1994’te “Çıkrıklar Durunca”yı Erksan’ın kitaplığında buldum ve kendisinin izniyle bir fotokopisini çektirip okudum...


1997’de, Marmara Üniversitesi Tekstil Ana Bilim Dalı Başkanı Ozanay Omur tarafından, Tekstil bölümü öğrencilerine bir konuşma yapmak üzere çağrıldığımda, onlara Osmanlı Türk dokumacılığının Batı’dan ileride olduğu yüzyıllara ilişkin yukarıdaki bilgileri aktardım. 


Öğrenciler ve öğretmenler, bu bilgiler karşısında oldukça şaşırdılar. Tekstil bölümünde görevli bir Alman profesör dalga geçmeye kalkınca, iki belge daha sundum ve o da bu gerçeği onaylayarak sustu.


Türkiye üniversitelerinde tekstil bölümü öğrencileri, kendi atalarının 600 yıl boyunca 1800’lere dek dünyada tekstilin öncüsü ve doruğu olduğu gerçeğini bilmiyorlardı, çünkü bu gerçekler onlara hiç öğretilmemişti!


Öğrenciler, biz bunları hiç duymadık bilmiyoruz, n’olur bunlar hangi kitaplarda yazılıysa söyleyin, okuyalım, dediler. Kitapların adlarını verdim, fakat kitapçılarda bulamayacaklarını da ekledim. Bu kitapların yeni baskılarının yapılmıyor oluşu üzücüydü.  Bu tür unutulmuş, unutturulmuş, üstüne ölü toprağı ekilmeye çalışılmış çok önemli kitapların yayımlanabilmesi için bir yayınevi kurmaya karar verdim o gün.


Evet, durum buydu. Cumhuriyet Dönemi’nde okutulan ilk Atatürkçü Osmanlı Tarihi’nde yer alan “Osmanlı Türk sanayisi 1299’dan 1683’lere dek her alanda Avrupa sanayisinden üstündü, Osmanlı’nın Avrupa’ya askeri üstünlüğü bilimsel ve teknolojik üstünlüğünden geliyordu” saptaması, 2000’li yıllarda üniversitelerimizde bile unutulmuş, daha doğrusu 1949’da Milli Eğitim’e egemen olan Amerikalı uzmanlar tarafından unutturulmuştu.


Oysa, daha Selçuklu döneminden başlıyordu Türk’ün dokuduğu kumaşla Avrupa ekonomisini sarsması.


Şerafettin Turan, “Türkiye-İtalya ilişkileri” adlı kitabında:


“Selçuklu topraklarında dokunan kumaşlar bütün Ortadoğu ülkeleriyle kimi Avrupa memleketlerinde arandığı gibi, komşu Bizans’ta da büyük rağbet görmekteydi. O döneme ilişkin kaynaklar, Türk kumaşlarının Bizanslı aileler arasında lüks ve pahalı bir mal olarak kabul edildiğini nakletmektedirler.


Greogoras’ın kayıtlarına göre, İznik  İmparatoru III. Ioannes Vatatzes, israfa engel olmak amacıyla 1243’te Türk kumaşlarının giyimini sınırlayan bir emirname bile yayınlamıştı. Bu derece her tarafa ün salan Türk kumaşları, büyük İtalyan düşünürü Dante Alighieri’nin ölümsüz eseri La Divina Commedia’ya (İlahi Komedya’ya) bile yansımıştı,” derken, bu gerçeği dile getiriyordu...






Cengiz Özakıncı
Hangi Osmanlı 1



ANKARA TİFTİK KEÇİSİ NASIL BRITISH ANGORA GOAT OLDU







Osmanlı 16.-17.yy Kremlin Müzesi



















____________________
____________________