Translate

31 Ağustos 2015 Pazartesi

KAZ DAĞLARI / KOŞUBURNU KÖYÜ ve TAHTAKUŞLAR KÖYÜ / TÜRK KÜLTÜRÜ







1931 TARİHLİ BALBAL.....KAZ DAĞLARI
"400 kadar mezar var, insan suretli bir balbal dahil"





Canlı tarih Koşuburnu Köyü: 


Onlar çok uzak zamanların günümüze kadar gelmiş yolcuları. Binlerce yıllık kültür ve geleneği günümüze taşıdılar. Kazdağı Koşuburnu Köyü Tahtacı Türkmenleri zamana meydan okuyarak tarihi duruşlarını nasıl yaşattılar? İşte bu sorunun cevabı “Zamana Karşı” belgeselinde.


"Eski Türk inanç sistemine ait, bu ayin ve ritüellerin izlerine ve uzantılarına Anadolu’nun başka yerlerinde de tesadüf edilebilir. Koşuburnu’nda bu pratiklerin, kuşaklar boyu süren bir sosyalleşme kalıbıyla herhangi bir kültürel etkileşime ve dönüşüme uğramaksızın günümüze aktarıldığını gözlemliyoruz. Bunların hala canlı olarak yaşatılması, gerek sosyolojik ve antropolojik açıdan gerekse Türk kültür tarihi açısından büyük öneme sahiptir." - Prof. Dr. Musa TAŞDELEN



"Koşuburnu Tahtacı Türkmenleri, içe kapalı yapılarıyla ilk İslamlaşma döneminin uzantısı sayabileceğimiz birtakım adet ve ritüelleri bugüne kadar değişmeksizin koruyagelmişler." - Servet SOMUNCUOĞLU



"Çağlar boyu 3 kıtada yaşayan kültür. Türkler, senelerin belirli zamanlarında belirli noktalara giderek, ata ruhlarına, göğe, tabiat kuvvetlerine kurbanlar sunarlar, oralarda törenler yaparlardı. Onlar, Orta Asya’nın derinliklerinden getirdikleri kültürü bugüne kadar saklamış, yaşatmış ve yaşamışlardı. 6, 7, 8 Mayıs’ta yaz başı bayramını, Kasım sekizinde ise yılbaşını kutluyorlardı." - Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL



"Orta Asya’dan Düzeğrek’e Balbal Mezar Taşı ve Damgalar: Bilindiği gibi balbal mezar taşları Türk mezar kültürüyle ilgili olup, ilk örneklerini Altaylarda, Abakan’da, Tuva’da ve Moğolistan’da görüyoruz. Türkiye’de ise ilk örneğini M.Ö. 1500-1200 tarihli olarak Hakkâri merkezinde, son örneğini ise Tunceli/Pertek’te 1963 tarihli olarak görüyoruz. Dolayısıyla Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken kültürlerinin en belirgin özelliği olan mezar üslubunu da Türkiye’ye getirmiştir.


Bir başka açıdan mezarların şöyle bir özelliği var: Yazılı belgelere duygular, bazı ideolojiler karışabilir. Ancak mezarlık kültürünün özel bir yapısı vardır. Çünkü mezarlık kültürü sosyal DNA’ların yansıtıldığı en belirgin, en saf tarih kaynaklarıdır. Dolayısıyla ben mezar taşları ve damgaları tarihin altın sayfaları olarak değerlendiriyorum. Düzeğrek mezarlığında ayrıca ok ve ok-yay damgası hem de yay damgası var. Bu damgalar Türkiye’de her yerde görüldüğü gibi Tahtacılar bunlara “Kazayağı” derler. Ayrıca bu damgaları halı ve kilimlerde görüyoruz. Diğer taraftan bu damgaların aynısını Türk dünyasının her tarafında yani Yakutistan’dan Orta Asya’ya ve Balkanlar’a kadar bütün Türk kültür coğrafyasında görmek mümkündür." - Dr. Mustafa AKSOY



"Her ne kadar, dışarıdan bu Tahtacı Alevi topluluğunu ötekileştirmek için, bu törenlerde eğleniyorlar gibi şeyler söylense de, alakasının olmadığını bizzat burada gördük. Bu bir dini tören. Hıdrellezin bereket törenleriyle alakası var. Ayrıca tabiatın, insanın, hayatla ölümün bir arada kutsandığı bir tören. Bugün burada Altay dağlarında, Tuva, Hakasya’da, Türklerin en eski yurtlarında gördüğümüz bir kültürel anıtın örneğine rastlıyoruz. Burası Türkiye’nin en batısında, Ege denizinin kıyısında bir yerde bulunuyor." - Doç. Dr. Muharrem KAYA



"4000 yıllık gelenek devam ediyor: Genelde, burada da; eski Bektaşi mezarlarında olduğu gibi hayat ağacı var; bunlar Rumeli’deki mezar taşlarında da var. Bu hayat ağacı bizim eski inancımızdan, yani İslam öncesi inançlarımızdan geliyor. Anlamı, ölümden sonra da hayatın devam ettiği. Ama buradaki mezar taşlarındaki damgaları başka yerde hiç görmedim, burada ilk defa görüyorum. 


Ayrıca buradaki mezarlar dikdörtgen yerine yuvarlak yapılıyor, uzunlamasına bir mezar yapı tipi değil, köşeli değil. 4 tarafına da taş koyulmuş, ama başı belli. Baş taşına damgayı koymuşlar. Bir de, Orta Asya’da ,Tanrı dağlarında 3100 mt.yükseklikte yaptığımız arkeolojik kazıdaki, M.Ö 1000-2000 yıllarına ait eski Türk mezarlarına çok benziyor. Oradaki mezarların tipi burada da aynı. Buradaki mezarlar bundan 3000 - 4000 yıl önce, Türklerin yaptığı mezarlarla aynı. Yani o kadar eskiye dayanıyor. Mezarlarını, 2000-3000 yıl önceki, hatta 4000 yıl öncesindeki Türk mezarları olan Kurgan şeklinde yapmışlar." - Prof.Dr.Yusuf HALAÇOĞLU



"Birkaç gündür buradayız ve bu süre içerisinde, Türkmen kardeşlerimizle adeta kültür şenliği yaşıyoruz. Bu kültürü bir bütün olarak incelediğimizde asırlık,ulu bir çınar gibi derine ve sağa sola kök saldığını görüyoruz.Türkmenlerle benim geçmişim, 40 yıl öncesine dayanıyor. 40 yıl öncesi, hatıramda kalanlar ise, şimdi törensel olarak giymiş oldukları elbiselerini günlük hayatta da giydikleriydi. Kadınlar başlık takar ve o başlığın çevresinde madeni paralar olurdu. Erkekler de başlarında sarık, kalın ve paçaları düğmeli pantolon, genellikle yakasız gömlek ve ayaklarda çarık, kullanırlardı. Bıyıklar biraz daha keskin. Hatta pala denebilecek şekildeydi. Çalışkan, sevilen bir toplumdu. Çevredeki yörük köyleriyle son derece uyumlu ilişkileri vardı. Ama dini tören ve geleneklerini yörük köylerinden gizlerler, kız alıp vermezlerdi. 


O zamanlar bu bir eksiklik mi yoksa gereklilik miydi bilemiyorum ama bu yüzden kendilerine küçümseyici yakıştırmalar yapılırdı. Şimdi gerçek tören ve adetlerini gördükçe hem yakıştırmalardan utanıyor, hem de kapalı toplum kalmanın istismara açık olduğunu görüyoruz. Şimdi bu açılımı yaptıkları için, gerçekten, kendilerine çok teşekkür ediyorum. Atalarının kültürüne ne kadar bağlı olduklarını övünerek ve saygıyla gördük. Hatta kendi kaybettiklerimizi düşündükçe biraz da pişmanlık duyduk. 40 yıl öncesinden bu güne bu giysiler dışında fazla bir şey değişmemiş. İnşallah bir 40 yıl sonrasında da fazla bir şey değiştirmeden, götürmelerini temenni ediyorum." - Öğr.Gör.Hasan ÇAKICI





BELGESEL: Servet Somuncuoğlu
"Tarihe damardan bağlanmak" Sinan Yaka - Prodüktör
"Orta Asya'dan Kazdağı'na zoom" Ahmet Veysel Baban - Görüntü Yönetmeni
"Geçmişten geleceğe ayna" Kamber Koytaviloğlu - Kameraman
"Tarih şoku yaşadım" Kartal Uzun - Kurgu
"Zamanın içinde yer almak" Yasin Cemal Galata - Yapım,Yönetim Yrd.









Koşuburnu Türkmen Gelini


Ayrıca benzerliğe bakınız








Türk Damgalarıyla bir Keçe, 1989 - Koşuburnu
"Bu damgaları Orhun alfabelerinde de görmek mümkündür. Kazayağı, Koç Boynuzları, Güneş Kültü..." 
Mustafa Aksoy



Ayrıca benzerliğe bakınız







"1909 döneminde bile Salur Boyu damgalarını mezar taşlarına koymuşlar, ama niye koyduklarını bilmiyorlardı" 
Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu










Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi/Müzesi - 1991







Unesco ödüllü Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi'nin sahibi emekli öğretmen Alibey Kudar'ın küçük oğlu olan emekli astsubay ve Türk tarihi araştırmacısı Selim Kudar'ın 2004 yılında yayınladığı "Muatazmayinşatürta" isimli 72 bin 4 yıllık Türk tarihi araştırmalarını içeren kitabı, 2. baskıda 2 bin adet basıldı. 


Kitapta Türklerin en eski ecdatlarının Uygur, Akkat ve Sümerlerin 70 bin yıllık belgeleri ile Mu ve Atlantis uygarlıklarından bu güne gelen tüm belgelerine yer verildiğini belirten yazar Selim Kudar, Mu ve Atlantis uygarlıklarından sonra Eskimo, Kızılderililer ve Mayaların Türk olduğunu ve o uygarlıklardan bu güne kalan tüm eserlerin bu günün Türk motifleriyle aynı olduğunu öne sürdü. Türklerin ana yurtlarının Orta Asya olmayıp tufandan yani 200 bin sene önce Atlantik ortasında bulunan 'Mu Kıtası' olduğunu ve buradan Orta Asya, Afrika ve diğer kıtalara medeniyet yaydığını belirtti. 






Kültür Bakanlığı'nın Türk tarihi üzerine bu güne kadar yaptığı tüm yayınların yanlış olduğunu iddia eden yazar Kudar, "Doğrular bizim tarihimiz içinde vardır ve ben bu belgesel kitabımda Türk tarihinin tüm bu bilinmeyenlerine cevap veriyorum. Türkler tarihte şaman olduğu için tarih içindeki tüm motifler bu günlere gelmiştir. Halı ve kilim desenlerine - ayıptır söylemesi- sığır sidiği, tahta kurusu, öküz kız, damak, karga dili gibi onlarca tarihimize yakışmayan motif isimleri verilmiştir. 

Türk halı ve kilim desenlerinde asla böyle bir isim yoktur ve kabul edilemez. Ayrıca Mu Kıtası'ndaki 28 sembolü Türk halı ve kilimlerinde de görürüz. Bu motiflere komedi isimler verilmesi hoş değildir. Her motifin bir dili vardır. 

Anaerkil - şamanlar Ay'ı izleyip Ay Tanrısı'nın görüntü sayısı olan '28 artı 3 gün' formülünü uzaya bakarak bulmuşlar ve kendilerini bu formülle anlatıp halılara işlemişler. 28 sembolle şaman halılarını oluşturmuşlar. Günümüze yani 2007 yılına kadar binlerce yıl geçmesine rağmen, 28 sembolle soy kütükleri ve tarih arşivlerini günümüze kadar taşımışlardır. Kökleri şaman olan Türk halılarında Kars, Muğla, Sivas, Manisa, Çanakkale ve Balıkesir halısı ile kilimler arasında da hiç bir ayrım yoktur, hepsi 70 bin yıllık Türk tarihinin zenginlikleri ve sembollerini bu güne taşır. Türk halıları soy kütüklerimiz, tarihimiz, kültürümüz, kalıcı mirasımız ve kimliğimizdir" dedi. 






"Mu + Atlantis, + Aztek, + Maya, + İnka, + Şaman, + Türkmen, + takılarının baş harflerini alarak kitabımın ismini "Muatazmayinşatürta" olarak koydum. Bu kitapta yayınlanan belgelerle Türk tarihine yeni bir bakış açısı getirilmiş oldu" iddiasında bulundu.


basın Ekim 2007
Bu kitabı bulup okumalı...! - SB





Sarıkız Efsanesi 
Azerbaycan kökenli Türk ressam/heykeltraş Selim Turan (1915- 1994 ) tarafından yapılmıştır. 
Türkmen Tahtakuşlar Köyü’ndeki özel Etnoğrafya Galerisi’nin kurulmasına da katkıda bulunmuştur.




Kavurmacılar Köyü'nde yaşadığına inanılan Sarıkız için her yıl Ağustos ayında festival düzenlenir.


Farklı versiyonları bulunan bu halk söylencesi:


Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder. Babası Sarıkız’a “Biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kaz Dağları’nın eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri Sarıkız’ın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.


Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.


Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, Kaz Dağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.


Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.


Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.




"Sarıkız Efsanesi Kaz Dağı'nın Türkmen köylülerinin söylencelerinde yer alan İran'a kadar uzanan bir İslami halk hikâyesidir." 

Çoban, Ramazan Volkan. İda Dağı'ndan Kaz Dağına; Yöre Anlatılarının Karşılaştırmalı Mitoloji Tarafından İncelenmesi, III. Ulusal Kazdağları Sempozyumu (Balıkesir, 2012)











ve Tuva Türkleri









KAZDAĞLARI - TAHTACI TÜRKMENLERİ
THE TURKS