Translate

31 Ağustos 2015 Pazartesi

KOBAN KÜLTÜRÜ KAFKAS DEĞİL KİMMER VE SAKA KÜLTÜRÜDÜR.








22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir.


Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise Kimmer ve Saka [İskit] gibi Proto-Türk kavimleridir [Hacilayev, 70:6; Mokayev, 76:87].


Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar,  Alan, Hazar ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır. Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya‟yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya‟ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya‟yı ele geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır [Henze, 85:3].







Kimmerler ve Sakalar


Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya‟ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. 

Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk kavimlerinin en eski mezar biçimini yansıtırlar. Kurgan tipi mezar kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir. Kafkasya‟da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği, M.Ö. IV. bin‟den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. 

Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan, Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır. Malkar‟da Bıllım köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve Karaçay‟da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında, Kabardey‟de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça fazladır [Mızılanı, 93/3:15; Miziyev, 94:23-24].


Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın çeyreğinde, Sibirya‟daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya‟da tesadüfen bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. “Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden başlıca ana grubunu oluşturmaktadır [Tarhan, 79: 355-356].



Kimmerlere izafe edilen, Bakır ve Bronz çağlara ait bu zengin materyaller, kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca, merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler [Tarhan, 79:359]. Kuzey Kafkasya‟da yapılan arkeoloji çalışmalarında Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır [Miziyev, 94:32, 95].


Yine, Kimmerlerin M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda Volga, batıda Dneper, güneyde ise  Azak denizi ile sınırlanmış geniş bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır. Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir. Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından farklıdır [Tarhan, 79:359-361].



M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya‟nın merkezi kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır [Alekseyeva, 93:5]. Kafkasya‟da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk [Beştav] kurganları [M.Ö. 1200] ve Koban başındaki kalıntılar [M.Ö.1200-1000] da yine Kimmerlerden kalmıştır [Grousset, 80:22].


Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey Osetya‟daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür.






Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Kompleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya‟ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır [Tarhan, 79:361-362].


Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların [İskitlerin] gelmesiyle buradan Kafkasya‟ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak  Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır [Durmuş, 93:63; Lang, 97:65]. Sakaların [İskitlerin] baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir [Tarhan, 79:365].


Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimarî”den [Kimmer] bahseder [Kırzıoğlu, 53:66]. 


“Mücmel el-tavarih”te Yafes‟in yedinci oğlu “Kemari”nin [Kimmer] Bulgarların babası olduğu yazılıdır [Şeşen, 85:30]. Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların [Bulgarların] ataları olduğu ifade edilmektedir [Ögel, 71:579]. Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer‟in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır [Ögel, 71:376].


Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan Sakalar [İskitler] Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların kökenleri Orta  Asya‟ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir [Tarhan, 79:358].


Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir. Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname‟de Alp Er Tonga‟dan Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi.


İkinci grupta yer alan Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates‟in eserlerinde Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken, İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirler.


Üçüncü grupta yer alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote,K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y.Öztuna, M.F.Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler [Durmuş, 93:41-43].


Herodotos Tarihi‟nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim olduğu ve Massagetlerle [Hunlarla] yaptıkları savaştan yenik çıktıktan sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır [Herodotos, 91:196]. Hippokrates‟in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler [Sakalar] göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler [Sakalar] pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları böyledir” [Durmuş, 93:151].


Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin [Sakaların] adı çok eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin, bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler [Türkler] olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname‟de Turanlılar ile İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır. Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlar  da Grek yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler” [Durmuş:93:135].


Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir [Herodotos,91:208]. Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da “Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka kültüründen miras kaldığı aşikardır.







Adilhan Adiloğlu - Karaçay-Malkar Türkleri



______________________

ek:



“Koban Kültürü”nün yaratıcıları Kimmer ve Saka (İskit) 
gibi Proto-Türk kavimleridir."




M.Ö. II. yüzyılda, tarih sahnesine İskitlerin mirasçıları, Hun-Bulgarlar ve Sarmatlar çıkmaktadır. İskit yıkılması ile Karaçay Malkarlıların etnik oluşumlarının ikinci safhası da tamamlanmış oluyor.




Kuzey Kafkasya’daki ortaçağ katakomblarının kime ait olduğu meselesi, şu ana kadar pek az incelenmiştir. Birçok bilim adamı, hiçbir mesnet ve delil göstermeden onların Pers dilli kabilelere ait oludğunu ileri sürmüştür, ama HUN-TÜRKLERİN defin şeklinin katakomb olduğu bilinmektedir. Yeni verileri de göz önünde bulundurmak gerekir. 

Yukarı Kuban’ın yeraltı galerilerinde çok sık olarak eski Türk Runik yazıtları bulunmaktadır. Bu konuya ilk olarak 1963 yılında U.B.Aliyev, A.C.Bauçiyev, K.T.Laypanov, M.A.Habiçyev (Aliyev ve diğerleri,1963) değinmiştir. Karaçay ve Balkarya’da bulunan eski runik yazıtların metinlerini ve aynı şekilde Avrupa’nın diğer bölgelerindeki metinleri dil bilimcileri M.A.Habiçyev (1979-1972-1987) ve S.Y.Bayçorov (1989) incelemişlerdir.




.... Heredot'un yazdığına göre, İskit tapınaklarının birinde Tabiti adında bir ilahe de varmış ve o ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılırmış. Tanınmış Karaçay-Balkar alimi Miziyev, bununla ilgili , Karaçay-Balkar kadınları yakın zamanlara kadar ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılan Tobadıya ibadet etmişlerdir, diye yazar.



Kafkasya aile damgaları ve Karaçay-Malkar'da Türk Damgaları




"Artahır havart tiz havartsi" 
Karaçay-Balkar dilinde ise : "Artahır haparını tiz haparçi (Hapartsı) ; eski Türkçeden çevirisi : "Hikayeci, hikayenin son bölümüne geç" ya da "Son hikayeyi anlat, hikayeci"




Tıpkı çirkin olarak tasvir edilen demirci mucit Pelasg Hephaistos gibi, tıpkı Karaçay-Malkar (Balkar) Nart destanındaki Debet gibi...Destanlarda Debet’in Yer Tanrısı ile Gök Tanrısının oğlu olduğu, Satanay Biyçe’nin annesinin ay, babasının güneş olduğu, Örüzmek’in gökten düşen bir kuyruklu yıldızın içinden çıkarak, Kurt Sütü içerek büyüdüğü, Sosurka’nın granit bir kayadan doğduğu anlatılmaktadır".......ve tüm bunlar Apollo - Artemis - Kurt - anlatımlarıyla benzeşir.








MÖ.7.yy - link