6 Kasım 2018 Salı

Yunan-Roma Tarih Öğretisi Nasıl Türk Milli Eğitimin Temeli Oldu?



"Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çincesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR..."
Cengiz Özakıncı




YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
Tarihin Bilinmeyen Yüzü / 06.10.2018
Cengiz Özakıncı ve Levent Yıldız


Levent Yıldız:
Cengiz Özakıncı ile 'Tarihin Bilinmeyen Yüzü'nden İyi Akşamlar...

Büyük Atatürk'e göre kendi öz değerlerinden uzaklaşan milletlerin kurduğu devletler yıkılmaya mahkumdur. İşte bu yüzden Büyük Önder düşman postalını anayurttan kovar kovmaz daha zorlu bir mücadeleye girmiş, bir taraftan Arap, bir taraftan da Batı'dan dayatılan "Kültür Emperyalizmi"ne de savaş açmıştı. Onun Önderliğinde dil, tarih, edebiyat, sanat, müzik gibi, mimari gibi, pek çok alanda kendi öz kültürümüze dönüş çalışmaları hızlanmıştı, taa ki 10 Kasım 1938'e kadar. Peki sonra ne oldu? Örneğin emperyalist batının Yunan-Roma Tarih öğretisi okullarımıza nasıl sokuldu? Atatürk'ün Türk Tarih Tezi niçin ortadan kaldırıldı? Biz soracağız Sayın Özakıncı, ekranlarınızda ilk kez göreceğiniz belge ve bilgilerle anlatacak... 

Hocam iyi akşamlar, bir dizi program yaptık, bu altıncısı. Atatürk, Tarih, Türkleri uygarlıktan tarihinden dışlamaya yönelik çabalara Atatürk'ün yanıtı Türk Tarih Tezi, bilimsel temelleri nelerdir? Atatürk bu Türk Tarih Tezi'ni nasıl yazdığını belge ve bilgilerle ekranlara taşıdınız ve paralelinde okullarda okutulan tarih ve medeni bilgiler kitaplarını da konuştuk. Şimdi geldik Niçin kaldırıldı? Tabi neden kaldırıldığıyla ilgili de bir takım belge ve bilgileri geçen programda ele almıştık. Bugün daha ayrıntılı olarak, nasıl kaldırıldı, Türk Tarih eğitiminin temeline emperyalist dayatmalar nasıl oturtuldu, bunları yine ilk kez sizden göreceğimiz belge ve bilgilerle sizden dinleyeceğiz. Buyrun...


Cengiz Özakıncı:
Şimdi tabi bilen bilir, anlattığımız şeyleri. Ekrana belki ilk kez getiriyoruz. Atatürk'ün Tarih Tezi'ne karşı , emperyalist Batı'nın işgalleri için gerekçe olarak, yani dünyadaki egemenliği için, haklılık, hani kendisine "böyle yapıyorum ama haklıyım, neden, çünkü şundan" demek için ürettiği bir tarih tezi var. Bu tarih tezi uygarlığın, bütün insanlığın borçlu olduğu, bütün uygarlık değerlerinin eski Yunanın kafasının altında çıktığı, eski Yunanın da Avrupalı olduğu, yani Doğu'ya ait olmadığını, Avrupa'ya ait, hem coğrafi olarak Avrupa'ya ait, hem de eski Yunan düşünürleri Avrupa düşüncesini oluşturmuştur. Üstünlük de buradan kaynaklanmıştır. Avrupa üstün ya !.. O üstünlüğün kaynağı da budur işte.. gibi bir tez üretiyor.

"Biz, bütün insanlığı insan yapan biziz, Avrupa, temelimizde de eski Yunan var, Roma var" diyor. Şimdi bu tezin bir uzantısı daha var, Anadolu ve Karadeniz "Grek"di "Yunan"dı, Türkler işgal etti.... (Levent Yıldız: "Türkler İşgalcidir!")... Türkler İşgalcidir... Uygarlığı siyasete taahhüt ederek dönüştürüyor ve siyasi talep haline getiriyor: Megali İdea denilen şeye...işte Büyük Hedef dedikleri şey... (Levent Yıldız: "Hala geçerli olan, okullarında okutuyorlar")... Ama onun temelinde Megali İdea'nın ikiz kardeşi ve temeli, bütün uygarlık Yunan kafasının altından çıkmıştır, Yunan'ın eseridir : Demokrasi, matematik, coğrafya, şu-bu, gökbilim, tarım... her şey, her şeyi eski Yunanlılar icat etmiştir. Ama uygardır, bir tek onlar uygardır ve uygarlığı da onlar yaymışlardır. Ama Türkler "barbardır"!... (Levent Yıldız: "Onlar da yıkmışlardır!")... Bu saldırının gerekçesi oldu bize... Saldırılar bu tekerlemeyle başlatıldı. İnsanları bu tekerleme ile silahlarına davrandırdılar, askere bu laflarla yazıldılar : "Uygarlığı barbarlarından elinden kurtaracağız"...diye...

Şimdi Atatürk, tabi bu tezi dünyada fena tokatlayan, ilk "Bilge Kişi". Devlet adamı demedim, komutan da demedim, onları biliyoruz, ama bir de bilgeliği var: Türk bilgesidir Atatürk. İşte bu Tarih Tezini geçen programlarda anlattık, yine batılı, ama namuslu bilim adamlarının ürettikleri somut deneyli bilgilere dayanarak oluşturdu, ki Yunan "o topraklar bizimdi" dediğinde Atatürk'ün cevabı şu oldu: "Hayır, biz sizden evvel buradaydık! Ne? Hititler, Hititler siz değildiniz ki biziz!"... [Hitit değil ama Hatti Biziz. Hatti Hitit öncesidir, ki bu ikisini çok karıştırdılar, çünkü birbirine karıştı halk. Ama bir bakıma doğru, ne Hitit, ne de Hatti Yunan'dır!- SB]... 

Bugün Etiler diye bir semtimiz var değil mi? Etibank diye bir banka var. Sümerbank diye bir banka var. İşte Atatürk'ün Tarih Tezleri aynı zamanda unutulmasın diye, yani bu yaptığımız Tarih Tezi unutulmasın diye bir yerlere ad vererek, yani Türk Tamgası taşıyan uygarlıklardan iki tanesini bankalara ad vermiştir. Sorsun istiyor gelecek kuşaklar: Niçin Sümerbank denmiş acaba? Araştırınca bulacak ki, Atatürk Sümer Uygarlığını Türk olarak nitelediğinden bu adı bu bankaya vermiştir. Yani koca bir tarihi bir cümleyle özetleyecek bilgiyi, bankaya Sümer adı vererek, Eti adı vererek yaşatıyor. Unutulmasını istemediğinden dolayı.

Şimdi bakın, Batılıların Türk Tarih Tezine nasıl baktıklarına, nasıl yorumladılar acaba? Bunun için, 1938'de Atatürk'ün ölümünden önce hazırlanmış, fakat ölümünden sonra basılmış "Yabancı Gözüyle Cumhuriyet Türkiye'si, İçişleri Bakanlığı Basın Yayın, Ankara 1938" kitabına bakalım. Sayfa 26:

Burada, Atatürk Büyük Bir Öğretmendir, başlığı altında, yazarı Hester D.Jenkins, Felsefe Doktoru.. diyor ki:

"Atatürk bütün memlekette nefse güvenmek eğitimini vermek işini üzerine almıştı... Atatürk, aralarında birtakım yabancılar da bulunan bilginlerden mürekkep bir komisyona Türklerin orijini ve eski medeniyetler üzerinde ne gibi tesirleri olduğunu tetkik edip yazmaları için emir verdi. Bu çalışmaların sonunda dört cilt tarih kitabı meydana geldi ki yabancı mektepleri de dahil olmak üzere bugün bütün mekteplerde bunlar okutulmaktadır. Bu eser, Turanlıların eski ve uzun mazilerini meydana çıkarmakta ve zeki bir hesapla milli gururun uyanması için faydalanmaktadır. Bu eser, pedagojinin bir şaheseridir. Gerçekten, Atatürk büyük bir öğretmendir. O, milletini eski Turanlı ecdatlarına bağlanmak suretle Arap nüfuz ve tesirinden de kurtarmıştır. Bu maksatla o, dil üzerinde de, bunu 'mükemmel ve muntazam bir milli dil' haline sokmak için, çalışmıştır."

Bu görüş bir Amerikalı uzman bir pedagog profesörünün görüşüdür. Bu pedagog bu görüşlerini basına da yazdı, bu okuduğumu New York Herald'da, bu görüşlerini New York Times'a da yazdı, 5 Temmuz 1936 New York Times'a girenler bu yazıyı bulacaktır.

Bu Türk Tarih Tezi batıya bir tokat, ama aynı zamanda İslam dinini insanları Araplaştırmak için, amacı dışında kullanan Araplara da bir tokattır. Çünkü biz İslamdan önce de Uygardık

Bir de Herbert Melzig'in "Atatürk" adlı 1937 yayınlanmış kitabından bir bölümde Türk Tarih Tezi'ne değiniliyor, burada da:

"Atatürk, Türk milletine kendi milli tarihini öğretmeye başlamakla, esasen bilinen bir tarihi yeni bir ışık altında göstermeye girişmemiştir. O, Türk tarihinin bilinmez kalmış ve Osmanlı hakimiyeti devrinde tetkikine hiç heves edilmemiş olan, islamiyetten önceki dönemlerini açmıştır. Osmanlı İmparatorluğunda milletin tarihi, hanedanın tarihiyle başlardı. Bundan maksat, halka Türk kudretinin kaynağı ve dayanağı Osmanlılık ve İslamlık olduğunu öğretmek ve milleti daima hanedanına bağlı bulundurmaktı. Esas Türk Tarihi Osmanlı ders kitaplarında hiç yer bulmamıştı. Mustafa Kemal Türk Tarihinin meçhul, bilinmez dönemlerini, bugünkü politika savaşı için tarihi haklar bulmak maksadıyla açmış değildir. O, halkı yalnız, milli şuuruna çağırmıştır. (Ulus bilincine çağırmıştır). Millet evvelce tam bir açıklıkla böyle bir şuura sahip değildi. Kendisi bizzat Asya tarihinin yeni bir bölümünü yazdırmış ve emperyalist Avrupa'nın dünya tarih anlayışını reddetmiştir. (Bakın, emperyalist Avrupa'nın dünya tarihini reddetmiştir!) Türk milletinin islamiyetten önceki tarihi aynı zamanda Asya tarihinin de bir kılavuzudur. Atatürk, Türk Tarihi tetkikleri ile Türk milletine yeni ve modern ilim usullerine dayanan bir tarihin, milli kuvvetin, yalnız genişliğini değil, aynı zamanda hududlarını da gösterdiğini öğretmiştir. Avrupa, siyasi düşüncelere tesir yapan başka bir tarih anlayışına dayanarak bütün Asya'yı kendisine bağlamaya çalışmışsa bunun sebebi Asya üzerinde hakim olabilmek için dünya tarihinin akışı arasında kendisine manevi bir hak çıkarmak istemesidir. (yani Avrupa kendine öyle bir tarih yapıyor ki bütün işgallerini haklı gösteriyor!)... Türk İstiklal Mücadelesi ile bu hakimiyet Ön Asya'da bozulmuştur; fakat bu, Avrupa milletlerinin artık kendi tarih anlayışlarına bağlı kalmaktan vazgeçecekleri manasını ifade etmezdi. Atatürk Avrupanınki ile tezat halinde (zıt) olan ve fakat hakikate dayanan Türk Tarih Tezini ileri sürmek için Avrupa ilminin riyazi bir katiyeti haiz olan metodlarından istifade etmiştir." diyor. Bu da bir Almanın bakış açısı... ve kısaca şöyle devam ediyor:

"Avrupa tarih kitapları vaktiyle "barbar" Türklerin Altay dağlarının yüksek ovalarından şarka (Doğuya), garba (Batıya) nasıl akın ederek, milletleri ve kültürleri tahrip eylediklerini hikaye eder. İncil'de ve Ortaçağ literatüründe Türkler, (Gog ve Magog) diye fevkalede ve korkunç hayaletler olarak tasvir edilmiştir. Onlar uyuşturucu medeniyetinin buzları içinde bir ateştiler. Ve Türk korkusu hala bugün bile dünyanın yarısının uzuvlarında yaşamaktadır. Şimdi modern bilim, milattan evvel tarihin binlerce yıllık perdesini açarak batmış milletlerin kaybolmuş izlerini keşfetmektedir. Bu sırada birdenbire Türk ırkını da tarihin aydınlıkları içinde görüyoruz ve onun şark ve garb arasında nasıl bir köprü kurmuş ve nasıl devletler ve kültürler yaratmış olduğunu anlıyoruz. (Dikkat) Avrupanın birçok alimleri bunu reddediyorlar.! Fakat Atatürk'ün hayatı ve Türk milletinin tekrar uyanış ve kalkınışı Türk milletinin ruhunun ilk evini henüz yirminci asırda kurmuş olmadığı kanaatini gösteriyor."

Avrupa bunu kabul eder mi?.. 


Levent Yıldız
Kabul ederler mi? Avrupalı alimler kabul etmez de, bizim peşinde olduğumuz.. içimizdeki İrlandalılar demiyor muyuz?


Cengiz Özakıncı:
Onlar da Avrupalı.... Şimdi içimizdekileri göreceğiz.


Levent Yıldız:
Biz kimseyi hainlikle itham etmiyoruz. Atatürk'ün çapında değiller, diyebiliriz değil mi? Nasıl yorumlayabiliriz?


Cengiz Özakıncı:
Yorgun olabilir. Mesela, "Yorgun Demokrat" olabiliyor da, demi... "Yorgun Ulusalcı", "Yorgun Atatürkçü" olmuyor mu? Mesela insanlar yarışı bir noktaya kadar götürüp, nefesi yetmezse yığılıp kalabilir. Yani onun amacı ipi göğüslemektir ama yetmemiştir gücü, değil mi? Onun için haindi başka, teslim oldu başka, teslimiyetçi başka, çapı yetmedi başka... fakat yarı yoldan da dönmüşse o dönüşün sebepleri bir değil... sadece ihanet tohumlarının nedenini araştırıp ortaya koyarsa bir daha o toplumun çökmemesi için önlemler alma haline getirir.


Bu konumuz açısından çok önemli bir kitap, şimdi göreceğiz zaten. Farkında mısınız burada birlikte kitap okuyoruz, hani televizyon nedeniyle kitap okunmuyor eleştirisine, bizim programımız, televizyon üzerinden, bir yönüyle de kitap okuma. Bu kitap 1500 tane basılmış: Yayıncılık Kongresi... Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel açılış konuşmasını yapıyor. Bu kitap kongre bittikten sonra basıldı. Burada Hasan Ali Yücel'in önemli bir sözü var: "Türk aydınlanma tarihinin istikbaline/geleceğine tevdi ediyoruz.", yani bu yayıncılık kongrenin tutanak ve zabıtları için. Demek ki bu kongrede "aydınlanma" söz konusu.

Yine Hasan Ali Yücel'in kongre açılışı konuşması var, diyor ki: "Garp kültür ve tefekkur camiasının (yani batı kültür ve düşünce topluluğun) seçkin bir uzvu (ögesi) olmak dileğinde ve azminde bulunan Cumhuriyetçi Türkiye, medeni dünyanın eski ve yeni fikir mahsullerini kendi diline çevirmek ve alemin duyuş ve düşünüşü ile (kendi) benliğini kuvvetlendirmek mecburiyetindedir. Bu mecburiyet, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor. Bunu nasıl yapacağız?".  Bu yayıncılık kongresinin özünün, yayınlanması gereken kitapların neler olduğu ve bunların çevirisinin nasıl yapılacağını anlatıyor.

Ahmet İhsan Tokgöz, yayıncı, diyor ki: " Kağıt pahalı deniyor, doğrudur. Kağıt çok pahalıdır, kağıdın pahalılığın sebebi İzmit'te kurulan fabrikadır. İzmit'teki fabrika kurulunca gümrüklere yüksek tarife tatbik olunmuştur. Bu fabrikamız ancak sarfiyatımızın onda birini karşılar. Maliyeti de fazladır. " Yani yerli kağıt üretmemiz kağıdın pahalılığına sebepmiş! Çok ilginç! Oysa biz bugün pahalılığın yerli kağıt üretmediğimiz için olduğunu biliyor ve söylüyoruz. 

Asıl konumuzla ilgili olarak; 75.inci sayfada tanıdık simalar var, Sabahattin Ali, bu neşriyat kongresinde o da var. Görüş ve bildiri sunmuş. Ve yine orada çatışmalar olmuş. Sayfa 81, bakın burada devletin, çocuklarımızın hangi masalları okuyacağı vesayeti var. Diyor ki görüşlerden biri, çocuk kitapları encümeni, "Gençlik ve Çocuk Edebiyatı Encümenin Raporu"nda : " Resimli kitaplar hususunda İngilizler'den Crukshank, Caldecott, Wolter Crane, Sir Jahn Tenniel, Kate Green tarafından tanzim (düzenlenmiş) olunmuş olan resimli kitaplar bilhassa çocuk edebiyatında yer alabilmek vaziyetindedir. Masallar için, İngilizler'den Sana Cone Bryant'ın bütün eserleri, Olcott'ın çocuk kitapları, Almanlar'dan resimli kitaplar ve mektepten evvelki (okuldan önce) devrenin edebiyatı için çocuk bakımı ve terbiyesine ait aylık mecmua olan "Kleine Kinder" neşriyatı, iki yaşındaki çocukların edebiyatına nümue olarak ta bildiğimiz en mükemmel eser Almanlardan Struvvel Peter'dir."


Levent Yıldız: "Güzel!"


Cengiz Özakıncı
Yani çocuklarımıza Alman İngiliz masalları anlatacağız!.. Bugün mesela çok önemli konulardan bir tanesi, Ethem Menemencioğlu gündeme getirmiş. Diyor ki: " Cumhuriyeti çocuklara sevdirmek, onları Cumhuriyete alıştırmak için acaba Osmanlı İmparatorluğunun geri işleriyle mi mukayene etmek lazımdır, yoksa yapılacak bu mukayese de yine Osmanlı İmparatorluğunun büyükler ile mi mukayese edilmelidir? Ondan sonra mı Cumhuriyet devrine geçmek lazımdır? Zannederim raporun bir yerinde bu mukayese mevcuttur. Başka bir yerinde Osmanlı imparatorluğunun yüksek işleriyle mukayasesi mevzuu bahsoluyor..." Burada anlattığı şey;... ya eğitimimizde hani cumhuriyeti sevdirmek için Osmanlıyı kötülemek zorunda mıyız? Yani öyle mi yapmalıyız? Bu mu uygun, uygunsa yapalım...; gibi bir görüş de var. Mesela bu bugün için önem taşıyor! 

Pertev Nail Boratav var : "Çocuk edebiyatı konusunda masal üzerinde söz söyleyeceğim. Ve arkadaşım Nurettin Artam'ın teklifine cevap vereceğim. Masallarda padişah, sultan, şehzade gibi isimler çok defa masalın iskeletini teşkil eder. .." 

Demek istediği "masallarda padişah, sultan geçiyor, halbuki biz cumhuriyetiz!"... Çocuklarımıza, kraldı, padişahtı, prensti, işte ne bileyim bilmem ne prensi, gibi masallar var, bunlar da ters bir iş yapmıyor muyuz acaba? Yıkılması gereken ve yıkılmış bir rejimi, çocuğun beynine biz masal aracılığı ile sokmuş olmuyor muyuz acaba? 

Görüşüne Pertev Boratav cevap veriyor : "Masallardan şehzade, sultan, padişah isimlerinin mevzulardan kaldırılması ile işi başarmış olmayız. Öyle masal mevzuları vardır ki orada sultan, padişah, şehzade geçer amma bu, sultanlığı ve feodalite sistemini propaganda için değildir. Çok defa masal yazanlar bunu anlamışlardır. Masallar umumiyetle padişahın ve sultanın zulmü karşısında halkın isyanını ve bu suretle yaptıkları kahramanlıktan bahsederler. Padişah, sultan ve şehzade isimlerini celfel-kalem tayyedecek olursak doğru olmaz. Bu isimleri zikrederken ekseriya gayemiz sultanlıkla, feodalite ile mücadele mahiyetini tebarüz ettirmektir. Maksadı böylece göstermemiz lazım. Yoksa, isimlerin zikrinden birşey olmaz. Bunun bu şekilde tefsir ve izahını rica edeceğim."

Grek edebiyatına da geleceğiz... Tercüme encümenin raporu, sayfa 125: Burada diyor ki; " Listedeki eserler arasında (yani çevrilmesi istenen eserler), ümanist kültüre taalluku (dayananlara) olanlara bilhassa ehemmiyet verilmesi, umumiyetle eserlerin tam olarak ve mümkün oldukça aslından tercüme ettirilmesi tavsiye olunur.

Hümanist dediği ne? Eski Yunan ve Roma ile bağlantılı bir kavram, rönesansla bağlantılı bir kavram. Yani Avrupa rönesansla Avrupa olmuş, doğuya tur bindirmiş uygarlıkta ve teknikte, rönesansı da Yunan ve Roma edebiyatının, yazılarının okunması doğurmuş! Diyor ki, bu çevirilerde madem Avrupa Yunan ve Roma edebiyatını okuyarak kalkındı, biz de aynısını yapalım, biz de kalkınalım, diyen bir görüş! Tabi masa başında öyle!...

Ömer Lütfü Barkan, bu da önemli aydınlardan : "..geniş bir programla garbe (batıya) ait şaheserlerin tercümesidir, Büyük ilmi eserler tercüme edilecektir."... Batıya ait şaheserler dediği Homeros, Heredot gibi eserler... Bakalım, kongre oluyor bitiyor, daha kongre başlayacağı ilan edildiğinde Türk basınında ne kadar köşe yazısı çıkmışsa burada (kitapta) toplanmış. Yayıncılık Kongresi ile ilgili köşe yazarlarının, ki içlerinde çok tanınmış aydınlar var, onlar neler yazmışsa bu kitabı bu bölümünde artık o var. Şimdi bakalım aydınlar ne yazmışlar.


Levent Yıldız : "Dönemin aydınları"...


Cengiz Özakıncı:
Evet, sadece konumuzla ilgili olanları okuyalım. Sayfa 141, Ulus gazetesinde :"...batı uygarlığının temelini teşkil eden başlıca şaheserler dilimize çevrilmiş değildir." çevrilmesini istiyoruz diyor...

Sayfa 155: İkdam gazetesi: "... Bir neşriyat kongresi ve teşkilatı düşünülürken Avrupa klasiklerinin tercümesi işini başa almak yanlış olmaz sanırız. Klasikler ve şaheserler bize o kadar az tercüme edilmiştir ki, bunları kale almamak ve işe yeni başlamak mümkündür. Dünyanın bütün lisanlarına tercüme edilmiş eserlerin yüzlercesine henüz bizde el süren olmamıştır." diyor....


Levent Yıldız: "Şimdi hocam, bir şey sorabilir miyim size? Şimdi bu görüşe karşı, bu görüşle birlikte Dede Korkut 'tan da bahsetse, dersin ki doğru. 


Cengiz Özakıncı: Hayır, Dede Korkut olur mu?..


Levent Yıldız: Dede Korkut'a hiç değinilmiyor demi? Ya da ne bileyim bizim milli hikayelerimiz Karagöz ile Hacivat'a, mesela, hiç bunlara değinilmeden direk Avrupa'yı alalım, kendimize tercüme edelim ve bunu okutalım çocuklarımıza...!


Cengiz Özakıncı:
Şimdi bir süpriz var, neşriyatı kongresi ile ilgili görüş, o Ahmetağaoğlu, Türkçü!, şimdi bakalım o ne yazmış, neler istiyor, önerileri var, okuyoruz, nerde yazmış? İkdam Gazetesi, 21 Nisan 1939'da ... : "Hele yabancı dillerinden tercüme meselesi, fevkalade ehemmiyeti haizdir. Bugün Avrupa ve Amerikada bir tek medeni millet yoktur ki lisanına kadim Yunan ve Latin edebiyatının şaheserleri bugün yaşayan Avrupa milletlerinin edebiyatlarındaki ana eserler tercüme edilmemiş olsun. Ve hatta bir defa değil, birkaç kere! Halbuki bizde? Bu bakımdan ne kadar geriyiz biliyor muyuz? Daha Avrupanın on yedinci asrına bile varamadık! Vakıa son zamanlarda gerek Maarif Vekaleti ve gerekse şahıslar tarafından bu yolda takdire değer gayretler sarfolunmaktadır. Fakat ne çare ki işin içinde metot ve sistem ve hatta bir dereceye kadar ciddiyet olmadığı için yapılan tercümeler bilmem ki ne derece tatminkardır?... (...) Hele eski Yunan ve Latin eserlerini hiç zikretmiyorum. Keza yaşıyan Avrupanın klasik edebiyatları. Halbuki kültürümüzün kuvvetlenmesine bilhassa bu kaynaklar hizmet edeceklerdir. Bugün Batı alemi - doğrudan doğruya - 'Rönesans' ve 'Reformasyon' devirlerinin birleşmeleri mahsulüdür. yine Greko-Romen edebiyatı ve genellikle kültürü ile doğrudan doğruya temasa gelmeliyiz. Bütün Avrupada olduğu gibi bizde de yunanca ve latince bilgiçler yetişmelidir ve bunun için de hiç olmazsa İstanbul liselerinin birisinde bu diller okutulmalıdır. Ergeç bu mukadder gerçekleşecektir. Neden şimdiden olmasın? Bay Hasan Ali Yücel böyle şerefli bir teşebbüsü neden üzerine almasın? Bizde Homeri olduğu gibi okuyacak ve onu bize kendi anlayışlarına göre açıklayacak insanlar yetiştirmeliyiz. Sonra bu tercüme edebiyatının gençliğin yetişmesinde dahi azim tesiri vardır.... İşte muhterem Milli Eğitim Bakanımızın teşebbüsünün memleket için ne kadar hayırlı ve feyizli olabileceğini gösteren mütalalar. Fakat biz bu meseleye yakında bir daha temas edeceğiz.Ahmet Ağaoğlu

Şimdi sayfa 177, bu da önemli, ve asıl süprize geliyoruz. Siz dediniz ya az önce (Levent Yıldız'a diyor), Dede Korkut'tan falan söz edilmedi diye...


Levent Yıldız: Etseydi...


Cengiz Özakıncı: Etmiş, ama nasıl etmiş... Bursa Gazetesi bir yazar, R.P.Yücel diye tanınmamış bir yazar diyor ki: 

"Fakat Türk halkını, sayısı sekizi onu geçmiyen bir sayısal kısırlığı içinde bırakamayız. Bozkurt efsanelerinden itibaren tarihin en yakın sahifelerine kadar uzayan canlı, şanlı bir mazi içinden, Türk halkına verilecek şaheserler bulmakta güçlük çekiyorsak, bu branştaki çalışmalarımızı hiç işletmediğimizi kabul etmek mecburiyetindeyiz. Türk okuruna eski kahramanlıkları olduğu kadar, yeni Çanakkaleleri, yeni İstiklal Harplerini,  onun istediği şekilde verebildiğimizi kim iddia edebilir? O, soyunun tarihinde sıra sıra yiğitlikler göstermek suretle, kanının ve ırkının yeni destanlarını meydana getirdi. Fakat bunları yazmak onun vazifesi değildir. Halk için yapılan neşriyatın mühim bir kısmı bu kaynaktan çıktığı zaman, (Halk okumuyor) iftirasına da lüzum kalmayacaktır."

Doğru düzgün yazarsanız halk okur diyor.... İlginç bir tepki değil mi? Ama Neşriyat Kongresinde değil, Basında!.... Kongreye çağrılanlar arasında böyle bir görüş öne süren yok!


Levent Yıldız: Hocam, şimdi o dönemde yaşamak lazım, nasıl bir atmosfer varmış? Bu kadar yani...


Cengiz Özakıncı: Gelelim Halide Edib Adıvar'a...


Levent Yıldız: Yani bütün aydınlar, köşe yazarları, yani kimse mi yazmıyor, kimse mi demiyor ki 'Kardeşim birazcık da özümüze bakalım. Atatürk daha yeni ölmüş, mirası ortada bize'... Çok entresan bir atmosfer var, yani bir anda herkesin birden dönüp Greko-Romen tarih konusunda bu kadar çabalaması çok entresan...


Cengiz Özakıncı: Mantık, Avrupa üstünlüğünü Rönesansa borçlu, Rönesans da Yunan ve Roma masallarını eğitime sokmasına borçlu. Biz de Avrupa gibi olmak istemiyor muyuz? Evet, öyleyse Avrupanın yaptığını yapıp, o uygarlığın temeli olan eski Roma ve Yunan edebiyatını ve kültürünü alalım! Bu...


Levent Yıldız: Şimdi hocam Halide Edib Adıvar'da mıyız, orada kalalım...


Cengiz Özakıncı: Kırılma noktası, sürgündeydi, 1939'da bu kongrenin yapıldığı tarihten bir ay önce Türkiye'ye gelmişti. Ayağının tozuyla kongreye davet edildi ve orada bir görüş savundu, savunduğu görüşe bakalım ne savundu?...


Şimdi Halide Edib Adıvar 6 Mart 1939'da Türkiye'ye döndü, bir mualif olarak yurtdışında yaşarken. Atatürk'ün ölümüyle birlikte ülkeye döndü!.. İpek Çalışlar'ın bir çalışması var, Atatürk'le sürtüşmeleri ile ilgili (İpek Çalışlar- Halide Edib) olarak. Yani Atatürk ile Halide Edib hangi konularda sürtüştüklerini en iyi anlatan kitaplardan bir tanesidir. Atatürk'e aykırı bir durumda var bu kitapta!.. Yani, niçin bu kitabı öğütlüyorsunuz demesin izleyecilerimiz, bu kitabı şundan dolayı öğütlüyoruz 'Halide Edible Atatürk arasındaki çelişkileri anlamak için bu kitabı okumak lazım'... Halide Edib'i kayıran bir bakış açısı olabilir yazarın, ama çelişkileri görüyoruz.

Halide Edib Amerikan Kız Kolejinde okumuş yetişmiş. Sultan Ahmet Mitinginde, işgal döneminde halkı direnişe çağırmış. Daha sonra onbaşı Halide olarak Kurtuluş Savaşı'na katılmış. Bu anlaşmazlıklar nedeniyle yurtdışına çıkmış ve 6 Mart 1939 tarihli gazeteler, Atatürk öldükten sonra ülkeye döndüğünü yazmışlar.... Burada da (kitaptan) Halide Edib Birinci Türk Neşriyat Kongresine katılmak için Ankara'ya gittiği yazıyor. Bildiri de sunmuş, sadece gazeteci olarak değil.. ve 1940 yılında da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bağlı İngiliz Filolojisi bölümü açılınca başına Halide Edib getirilmiş... Ve Demokrat Partiden Menderes'in partisinden de milletvekili oldu. Yani bu kitap İpek Çalışlar'ın Halide Edib, biyografisine sığmayan kadın...

Şimdi Halide Edib Adıvar'ın Birinci Neşriyat Kongresi'nde neler önerdiğini okuyalım, çünkü Türkiye'ye Greko-Romen, Türk Tarih Tezi'nin bırakılıp,  yani eski Yunan ve Roma kültürlerine giden kırılma noktasında o rayların makas değiştirdiği noktada çok önemli bir görüş öne sürüyor. Etkiliyor yani. O da şu :

Akşam gazetesi 4 Mayıs 1939, Klasikler ve Tercüme başlıklı bir yazısı : " Klasik kelimesinden kapsamlı olarak üç anlam anlaşılır. Birincisi ve asıl anlamı batı kültürünün temellini yapan meşhur Yunan ve Latin eserleridir...." diyor ve devamında:

"Asıl klasikler batı milletleri tarafından çok eski zamanlarda tercüme edilmiştir. Yunanca klasikler latincelerine kıyas kabul etmiyecek derecede üstün ve orjinaldir. Fakat onların umumi tercümesi Bizans dağılıp bilginleri batıya yayıldıktan sonra, yani on beşinci asır ortalarına doğru metot dahilinde ve topluca yapılmaya başlandı."...

Cengiz Özakıncı: Bu yanlış bir görüştür. Bu batının kendisi için uydurduğu bir masaldır. 1453 yılında İstanbul Fatih tarafından fethedilince Bizans'da bulunan bilginler kitaplarını kapıp kaçırmışlar batıya ! Batıdaki Rönesans böyle olmuş!.. Bu tamamen uydurma bir rönesans tanımıdır.  Daha önceki programlarımızdan birinde söyledik, 1204 yılında İstanbul Latinler tarafından işgal edildiğinde bütün kitaplar yakılmıştı! 1453'te Bizans'ın batıya kaçıracağı kitabı yoktu! Eski Yunan ve Roma klasikleri Arapların çevirisiyle, önce Süryaniceye  ve sonra Arapçaya çevrilerek batıya ulaşmıştır. Neyse devam edelim Edib'e:

" Özetle batının orta devirlerinden medrese zihniyetinden softalığından kurtulmasına, Yunan klasiklerinin tercümesi çok yardım etmiştir."

Yani batının aydınlanması Eski Yunan ve Roma klasiklerinin, edebiyatının, özcesi Homeros, Heredot, Hesiod, Platon, Aristotoles, vs. bunların çevrilmesiyle Batı hop diye aydınlanmış! Bunlar ilaçmış yani aydınlanma ilacı! Geliyor ve tak aydınlanıyorsun, ortalık pırıl pırıl oluyor yani. Böyle bir mantık olabilir mi? Gülünç... devam edelim :

" 19.yüzyılda kuvvetini biraz kaybetmiş görünen klasikler, son on senedir bilhassa tiyatroda dirilmeye başladı. Fransız ve İngiliz sahnelerinde klasikler son senelerde dikkati çekecek şekilde çoğaldı.  (C.Ö. Niye bizde çoğalmasın?) Amerika'da en 'ahir' zaman, tarzı olan 'Ojen Oneyi', 'Elektraya Matem Yaraşır' oyunlarıyla klasikler uslüp ve tekniğini Amerikan bir mevzua tatbik etti."... falan falan anlatıyor Batıda nasıl olduğunu....

"Batılılar klasikleri asıllarından tercüme etmişlerdir.

Cengiz Özakıncı: Haha...Klasiklerin asılları mı varmış? Ben size Aristotoles'in metafizik kitabının aslını arayışımın öyküsünü daha sonra anlatayım bir programda ! Ve sonunda ne bulduğumu. O asıl dedikleri şey parça parça küçük (fragman) kalıntılar. Koca sayfadan küçücük. Yok öyle bir şey. Neyse, ama tabi batı bunu kendi uydurmuş durumda. Asıllarından tercüme olmamıştır, Arapçalarından tercüme olmuştur.

H.Edip:"Bazıları hala ünlü olmakla beraber tercümanların bazen yanlış bir el yazısı kopyasından almış olması, onlar hakkında münakaşayı fikir dünyasında hala idame ettiriyor. Fakat yanlışları da dahil olduğu halde bu tercüme batı lisanlarını hiç şüphesiz daha gelişmiş ve daha kapsamlı bir ifade etme aracı haline sokmuştur. Klasik dediğimiz zaman içinde sanat ve edebiyat olduğu kadar fikir ve felsefe hatta ilim de olduğunu kabul etmek lazımdır." (bilim yoktur ! C.Ö.) Bunları bizim eski üniversitemize etkisi olmamış değildir... beş asır gecikmiş olan eksikliği giderirken hiç bir etkiye kapılmadan geniş bir sahada kalacağımıza ümit ediyorum.... çünkü eski yunancayı ve latinceyi su gibi bilen yazıcılarımız olduğunu farzetmek dahi, batı klasiklerinin yarattığı hava, anane ve kültüre varis değildirler. ... Bu hususta otorite olan birkaç batılı klasik uzmanının fikrini almak lazımdır. Fakat alalade herhangi batı üniversitesinde, onlar okutandan ziyade, onları tercüme etmiş, kendi diline klasik bir güzellikle çevirmiş milletler arasında tanınmış olanlardan, Mesela Oxford'un meşhur Gilbert Murray derecesinde olanların fikrini almak lazımdır. Üç beş sene, hülasa ilk tayin edilecek müddet zarfında listeyi tesbit ettikten sonra hangi lisandan çevirmeli meselesi kalır." imza Halide Edib... diyor


Cengiz Özakıncı: Şimdi, kimi önerdi, eski yunan ve roma eserleri çevrilmeli, fakat kim çevirmeli, bir de önerdi. Kimmiş o? Gilbert Murray, İşte onu geçen programda da gördük. 1939'da öneriyor, 1940'da Gilbert Murray çevriliyor (Yunan Medeniyeti Niçin Ebedidir? çeviren: Osman Derinsu). Halide Edib'in önerisi ile Ders Kitabı oldu! Eski Yunanlıların dehası! "Yunanlıların yazdıkları eserleri aynı tazelikle bin, iki bin sene payidar kıldıran harikülade bir dehaları vardı. Şunu da tebarüz ettirmek isterim ki Yunanlılar aynı harikülade ruhi hayatiyeti, ilim ve fennin akımı olarak kabili imha olmayan ve pek tekamül etmiyen fakat aşağı yukarı sabit ve ebedi olan faaliyet nevilerine de mezcetmişlerdir... Helenizm denilen şey bunlara değil, fakat insanlık hasletinin inceliğine dayanıyordu."

Bayağı övgüler var!... Yani Türkiye'yi işgal eden Yunan ordusunun ideolojisi 'insanlık' (ha,ha) özelliğinin inceliğine dayanıyormuş!


(G.Murray kitabından yine) "Eski Yunanda batıl itikatlar, yani hurafeler, hemen tamamen sökülüp atılmıştı"

Yani, Eski Yunanda hurafe diye bir şey yokmuş!..Tamamen sökülüp atılmış, hepsi pırıl pırıl aydın insanlarmış... Zaten öyle görüşler var, Eski Yunanlılar eleştirel, akılcı düşünce sahibi insanlarmış! Asla öyle batıl inançları yokmuş!... Bunların tamamı uydurmadır. İlerki programlarda her birini göstereceğiz. Hangi batıl inançlara sahiptiler.

(G.Murray kitabından devam): "Eski Yunanda mecburi ortodoksluk, yetkili makamların sansür usulü mevcut değildi."

Bakar mısınız? Yani, Eski Yunanda doğru yol şudur diyip, onun dışındakileri eleştirmek diye bir şey yokmuş veya sansürlemek diye bir şey yokmuş. O kadar demokratmışlar yani!.. Düşünce ve fikir özgürlüğü varmış bir de onlarda, hatta ilahları bile eleştirirlermiş... devam edelim... Eski yunan düzenlemesi, felsefe yunan eseridir... gibi...


Şimdi, Birinci Neşriyat Kongresi 1-5 Mayıs 1939 tarihleri arasında gerçekleşen bu Yayıncılık Kongresi Türk Milli Eğitim Bakanlığınca düzenlenmiş olup, işte bu kongreye yapılan aydınların, davet edilen aydınların bu kongreye yaptıkları önerilerden, en konumuzu ilgilendireni Grek ve Roma, Yunan ve Roma eski klasiklerinin bütün dünyada, Avrupayı aydınlatan, ve Avrupanın aydınlamasını borçlu olduğu ebedi yapıtlar olduğu iddiası, kemikli iddia, herkes diyor ki Homeros, Heredot, Aristo, Platon okudular aydınlandılar, biz de bunları okursak aydınlanırız... Bu ! Bu genel yargı Milli Eğitimimize de yansıdı, klasiklerin çevirisi yapıldı, burada öneriler de var, hangileri çevrilsin, hangileri çevrilmesin diye, doğu klasikleri de çevrildi , Yedi Askı gibi Arap şiirleri falan, fakat asıl Grek ve Roma klasikleri çevrildi. 

Mesela Lucianos'un Seçme Yazıları çevrildi (gösteriyor), Nurullah Ataç çevirmiş, serinin her kitabı da, her çeviri kitabın baş sayfasında bu var, yani yüzlerce kitapta var

"Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. 1-8-1941 İsmet İNÖNÜ"

Eski Yunanın çevrilmesiyle aydınlanma arasında direk bağ kuruluyor, önceki programlarda İlyada Odyssey çevirisinden 1941 bahsettik Ahmet Cevat Emre. Daha önceki programda İngiliz Maarif Etüdleri adlı kitabı örneklemiştik. Ve bu kitaptan uzun alıntılar verdik, 1939'da Türk-İngiliz İttifak Antlaşmasıyla hemen Türkiye'de halk evlerine yayılan İngiliz propagandist akademisyenlerinin İngiliz düzenini Türkiye'ye propaganda ettikleri ve yine Yunan-Roma klasiklerinin okullarda okutulmasıyla biz İngilizler aydınlandık sizde öyle yapın önerisinde bulunduklarını belgeleriyle anlattık. 

Halk Evlerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Konferanslar Serisi kitabı "Bir Shakespeare Tradejisi - İngiliz Köyü" gibi konferanslar verildiğini anlattık. Ve Atatürk döneminde Türk Tarih Kurumunda üye olan Saffet Engin'in "Kemalizm İnkilabının Prensipleri" kitabında, burada ben size hemen göstereyim, hemen başlıyor bu Avrupa olayı, sayfa 23:

"Avrupalılık olmamak bu asırda yaşamamak, hayatı bilmemek, manen ölmek demektir. .. Avrupalıların, hele Anglo-Saksonların bugünkü üstünlüğünü hümanizme borçlu... Hümanizm denilen bu sosyal ve hayata müteveccih terbiye, inkilab terbiyesinin esasıdır. İşte Cumhuriyet maarifi, milli, layik ve ümanist olmakla bize en büyük müjdeyi vermektedir."

Yani, Hümanist deyince Grek-Roman lakabı oluyor. Hemen başlıyor 1939'da ve 1949'a gelince Atatürk döneminin, bir izleyici soru sormuştu, Nilüfer Hanım bir soru sormuştu "ya ne oldu Atatürkcüler hiç mi ses çıkarmadılar bu Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılmasına", demişti... 


Levent Yıldız: Bir başka izleyicide, sayın Günsel de sormuş; Atatürk bu yunan masallarına muhteşem klasikler diye yutturmaya çalışan bu aydınlara ne derdi acaba? diye


Cengiz Özakıncı: İşte, Eski Yunan Masalları çeviren Şükrü Kaya, yayın tarihi 1949, burada bakın çok önemli :"Rönesans döneminin Hümanizma denilen irfan doktrini, Yunan, Roma ve diğer klasik lejandların (efsaneleri) yeniden tetkik ve taklidiyle başlar.

Yani, Eski Yunan Taklid edilince aydınlanılmış!... Şükrü Kaya öyle tanıtıyor...

"Şimdi dünya edebiyatının her safhasında ve her sahifesinde, bu efsanelere, tanrılarına, müzlerine, KAHRAMANLARINA, imalar, telmihler, teşbihler vardır. Onları anlayabilemek için, YAHUDİLERİN mukaddes kitabının (bible) MASUM bir eda ve üslüpla anlattığı İSRAİL PEYGAMBERLERİNİN hikayelerini, Homer, Zerdüşt, Virgil, Firdevsi" !!!!

devam ediyor, Atatürkçü, bakanlığını yapmış adam, ne diyor burada:

"Avrupada rönesans devri Yunan ve Roma edebiyat ve felsefesinin Avrupa dillerine tercümesiyle başlamıştır. Homer, Hesiod, Virgil tercüme edilen klasiklerin başında gelir. Yunan efsanelerindeki KAHRAMANLARIN hayatları eski ve yeni bir çok meşhur ve maruf trajedilere mevzu olmuştur!"

Bir defa inanmış, bunlar tercüme edilince Avrupa aydınlanmış! Bunlar tercüme edilmeden önce karanlık bir Avrupa varmış! Bu Virgil'i falan çevirince sihirli bir değnek oluyor çıt diye aydınlanıyoruz!.. Diyor ki:

"Bazı öğretmen ve edebiyatçı dostlarım, neşrinin gençlerimize faydalı olacağını ve zahmete değeceğini ısrarla tekrar ettiler. Türkçeye çevrilmesi bir vakitler bana zevkli bir iş olmuştu. Memleketin irfanına az da olsa bir faydası dokunursa hizmet şerefi bu tercümeyi bastırmak cesaretini veren o dostlarındır."

Neymiş bu "Eski Yunan Masalları", yani bunu okuyan aydınlanıyor.


Levent Yıldız: Bir izleyicimiz diyor ki, Engin Bey, sizin kitapları da büyük bir dikkatle okuduğunu ifade ediyor. Peki hocam klasikleri dilimize çevrilmesi bize niçin katkı sağlamadı?


Cengiz Özakıncı: Onu söyleyeceğim. Bütün Batı gazetelerinin günü gününe İngilizceden veya Fransızcadan, hangi dille yayınlanıyorsa Türkçe olarak okumak isterim. Günü gününe. Bütün Batı, Yunan-Roma klasiklerini de Türkçe olarak okumak isterim. Bütün doğu klasiklerini de okumak isterim. Arapçasını, Çinçesini... FAKAT, bu bir şey, çevrilmesi zararlı demiyoruz, FAKAT siz bunu ATATÜRK'ÜN TARİH TEZİNİN YERİNE ikame ederseniz (-- Levent Yıldız 'O başka bir şey' --) sizi Birinci Dünya Savaşı sonunda işgal etmiş olan, Megali İdea'nın dayanmış olduğu 'bütün insanlığı aydınlanlatan Yunanlılardır' tezini, kendi tarih kitaplarımızda okutursanız, demi, TÜRKLERİ BARBAR OLARAK NİTELEYEN BİR TARİH TEZİNİ TÜRK ÇOCUĞUNA tarih dersi diye okutursanız... ZARARLI OLAN BUDUR...


Levent Yıldız: Kitapları okumak değil, özelliği bu...


Cengiz Özakıncı: Bakın 2 tür cahil var. Biri hiç bir şey okumamış. Okuma yazması yok, o biliyor cahil olduğunu ve diyor ki 'size sorabilir miyim' o sorar. Ondan zarar gelmez. Eğitilerek cahil bırakılmış olan kötüdür. Yani, yanlış eğitimden kaynaklanan, öğretilmiş cehalet vardır ki, bütün ülkelerin öğretilmiş cahilleri , o ülkelerin başına beladır. Yani yanlış okutulmuş, eğitim yoluyla yanlış yargılara saplanılmışlıktır tehlikeli olan.  İşte bende Türk Tarih Tezini, Atatürk'ün Türk Tarih Tezini, uygarlık, insanlık tarihinde Türklerin uygarlığıa katkılarını bilimsel temelli ortaya koyan bir tezi okuyan, okuyarak aydınlanmış, islam öncesi  ve sonrası uygarlıkların da Türk Damgasını arayıp bulup ortaya koymuş bir TÜRK, yabancının en korktuğu TÜRK'tür, yani saldırgan yabancının en korkacağı TÜRK odur işte. Öyle insanlardan oluşursa Türkiye, zordur başka şeyleri ona yutturmak.

İşte siz bu ATATÜRK'ün Türk Tarih Tezini çelik gibi savunma oluşturan, ideolojik saldırıya cevap oluşturan bu tarih tezini kaldırır, onun yerine Atatürk'ün mücadele ettiği, red ettiği bir tarihi, uygarlık tarih anlayışını okullarımıza ders olarak koyarsanız, bu başka bir şeydir.


Levent Yıldız : En azından Atatürkçülük diye adlandırılamaz. Ben Atatürkçüyüm diyemezsiniz... Filiz Debreli demişki: Halide Edib, Ali Kemal, Refik Halit gibi işbirlikçilerle birlikte Türk Solcular Birliği adına bir dernek kurmuşlar, ABD Başkanı Woodrow Wilson'a bir mektup yazarak, 5 Aralık 1918'de Amerikanın Türkiyeyi manda yönetimi altına almasını istemişlerdi... demiş.


Cengiz Özakıncı: Evet...


Levent Yıldız : Buyrun hocam devam edin...


Cengiz Özakıncı: Atatürk'ün naaşı Etnografya müzesinden alınıp Anıtkabir'e götüreleceği gün Türkiye'deki bütün gazeteler Atatürk eki verdiler. 10 Kasım 1953. İşte Falih Rıfkı Atay'ın gazetesi -Dünya- böyle bir Atatürk Eki verdi.  Birinci sayfada Rüşen Eşref Ünaydın Atatürk'ü yazdı. Bu yazıdan okuyoruz: anlatıyor şunlar, şunlar, bunlar O'nun eseridir.

" Bunlar O'nun eseridir! Ne Fidyas Partenondaki fildişi ve altın Atena'sına, ne Praksitesl, Hermes'le tanrılaştırdığı mermere, ne Mikel Angelo Meryemin rahiym kucağına yatırıp dinlendirdiği İsa ile canlandırdığı Piyeta'ya, ne alnının taşkın tümseklerinden akıl saçan ve Rabbinin yüzünü görmüş ak sakallı Musa'ya, ne Golliatı deviren imanının bütünlüğü çıplak pazısına vurmuş delikanlı Davud'a, ne Sistin duvarında ayaklandırdığı mahşer gününe, ne Roden onunla boy ölçüşecek tunçtan düşüncesinde...." yani onlardan hepsinden üstündü diyor. 

Kıyasladığı şeylerin içinde bir tane Türk yok, ya Atatürk'ü övecek de neyle övüyor!.. Eski Yunan-Roma ve Hıristiyan kavram ve deyimleriyle... Yani, şu yazıyı okuyan benim köylü vatandaşım 'O kim ya?' der. 'Ha, Atatürk bir yabancıymış' !.. der, bir defa şunu okuyan. Bir gazete, günlük gazeteden söz ediyoruz. Ve Atatürk'ü övüyorsun, neyle övüyorsun Atina'daki parthenonla, Hermesle, Mikel Angelo'nun Meryemiyle, bilmem neyle övüyorsun!

Devam ediyor, çoşmuş... "Paşam, senin huzurın insanın içine bir kale emniyeti ve mehabeti verirdi. Senin yalçın dağ başları gibi sert rüzgarlı ikliminde ancak sakat ruhlar rahatsızlık duyarlardı. Olimposundan boralar ve şimşeklerle nazil olmuş Zeus hışmını sen yalnız öylelerine gösterirdin. Sağlam ruhlar senin dağ başının diriltici havasında kemale ermişlerdir."

Ne Allah aşkına bu? Atatürk övgüsü, Atatürk'ün cenazesi Etnografya Müzesinden alınıp Anıtkabir'de toprağa verilecek...


Levent Yıldız: Olimpos, Zeus...


Cengiz Özakıncı: Şimdi aynı gazetede Rüşen Eşref'ten Atatürk'e daha yakın kim var? Yani Atatürk'ün sofrasını en fazla konuk olmuş insanlardan bir tanesi Falih Rıfkı Atay... Dahası 1918'de Çanakkale ile ilgili ilk röportajını yapmış kişidir Rüşen Eşref... Aynı gazeteden Falih Rıfkı Atay'ın yazısı, Ölüm Yılı diye yazmış, bu yazının içinde ne diyor  bakalım: 

"Baba Atatürk, arkadaş Atatürk, karındaş Atatürk, varlığı bir hava gibi içini kaplayan, daha on yıl önce en güzel tanrılardan daha güzel Omiros'un (Homeros) kahramanlarından daha destankari, altın saçlı, çevik ve kıvrak, o 48 yaşındaki gencin hatırası, bir asırlık eski ve uzak bir hayale dönmüştü."

Yani kıyasladıkları hep bu eski Yunan ve Romanın kahramanları (Levent Yıldız : "Mitolojisi"), yani Sezarla karşılaştırıyor, Homerosla karşılaştırıyor, şunla bunla... Ya ATATÜRK'ün karşılaştırabileneceği TÜRK YOK MU? BİLGE KAĞAN YOK MU? TUĞRUL YOK MU? ATİLLA YOK MU? .. yok... Onlar yok, Atatürk onların bir devamı olarak anılabilirdi, değil mi bu yazılarda? Ama kimler var? Homerosun kahramanları, Olimpos Zeus, Athena, tanrılar şu bu...

Atatürkçülerin, Atatürk öldükten 15 yıl sonra ne hale geldiğinin belgesidir. Neyle? İşte 1939 yılındaki Neşriyat Kongresinde Halide Edib'in vs.vs. görüş sahiplerinin tamamının, işte Avrupa Eski Yunan ve Roma'daki edebiyat yapıtlarını çevirerek aydınlandı, biz de madem ki aydınlanmak istiyoruz, batının okuyup aydınlandığı kitapları çevirelim aydınlanalım, mantığıdır. Mantığın Türkiye'yi getirdiği yeri gösterdim.

Ve az önce kitabını gösterdiğimiz kişi, 1970'lerde bu defa, bakalım .. Atatürkçülüğün bayraktarı "Yükseliş Savaşımızda Jüpiter, 1971".. ne diyor... "Milli Eğitimin ricasıyla benden istenilen eğitim bildirisinde (raporda) bu konularda özetlemeler açıklanmıştır." ... kendisini tanıtıyor Dr. Arın Engin, Türk Tarih Kurumu ve Eski Kültür Bakanlığı Ulusal Öğretim ve Eğitim Kurulu Üyelerinden, Kolombiya Bilgitayı (Üniversitesi) Onursal Arkadaşı... diyor ve daha hemen bu kapaktan giriyor, diyor ki:

"Greko-Latin kültürünün eğitimimize almadıkça gerçek batılılaşma olanağı yoktur.".. daha kapaktan giriyor. Bu kişi sıradan birisi değil! FORD VAKFININ desteklediği bir eğitimci!


Levent Yıldız : Neden vurguladınız o vakfı?


Cengiz Özakıncı:  Şimdi geleceğiz. (Levent Yıldız : Peki) ... ve diyor ki:

"Greko-Latin kültürü eğitimimize alınmadıkça gerçek batılaşma olanağı yoktur"... imza Yakup Kadri Karaosmanoğlu. 1970 de gelinen nokta da bu. Devam ediyor.. "Greko-Latin kültürünü benimsemek zorundayız."... "Atatürkçülük Türk bütünlüğü (Pan-Türkism) ülküsünü tüm genişliğiyle içine almaktadır."

Greko-Romen eğitimi vereceksin, ama Pan-Türkist olacaksın!... Allah-allah nasıl oluyor bu iş? Bilmiyoruz.... 

Yine aynı kişinin 'Atatürk Bildirisi'... Yine "Greko-Romen kültürünü almadıkça batılaşma olamaz".... şimdi geliyoruz FORD VAKFINA... "Greko-Latin batı kültürü bu eğitimin temelidir. Ummet Osmanlı kafasını söküp atmalı, ulusalcı müslümanlık gerçek dinimizdir. Ezan ve ibadet Türkçe olmalıdır. Kur'an anlamak gerektiğini buyuruyor.".... Herşey birbirine karışmış durumda.... 

"Greko-Latin kültürü de hem Türkleşmenin, hem de çağdaşlaşmanın o eşsiz etkilerini verir."... "FORD VAKFINCA yapılan 92 bin dolarlık bağış, geçtiğimiz dönemde alınan son taksitle ödenmiştir... Önümüzdeki 5 yıl içinde Ford Vakfı 78 bin dolarlık yeni bir bağış yapmayı benimsemiş ve bu bağışın 7 bin dolarlık ilk iki taksidin toplamı 14 bin dolar vakfımıza verilmiştir."...


Levent Yıldız: Tamam hocam son cümle...


Cengiz Özakıncı: 1938'den sonra Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin rafa kaldırılması silah bırakmaktır. İdeolojik savaşı bırakmaktır. Çünkü Atatürk'ün Türk Tarih Tezi, emperyalizmin yayılma aracı olarak Grek ve Roma tarih tezinin panzehiridir. Ve bunu elden bıraktığınız zaman  ona teslim olmuş olursunuz. İdeolojik teslimiyet.


Levent Yıldız: Devamı haftaya kaldı ....
06 Ekim 2018  




*

Önceki programlar:
8 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NİN BİLİMSEL DAYANAKLARI

15 Eylül 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ NEDEN TERKEDİLDİ?

22 Eylül 2018
ATATÜRK TÜRK TARİH TEZİNİ NASIL YAZDI ?

29 Eylül 2018
TÜRK TARİH TEZİ İLE TARİH VE MEDENİ BİLGİLER DERS KİTAPLARI NİÇİN RAFA KALDIRILDI?

6 Ekim 2018
YUNAN-ROMA TARİH ÖĞRETİSİ NASIL TÜRK MİLLİ EĞİTİMİNİN TEMELİ OLDU ?
[video 1] [video 2[video 3] yukarıda transkripsiyonu olan programdır. SB

13 Ekim 2018: 
TÜRK TARİH TEZİ YERİNE BENİMSENEN "YUNAN-ROMA TARİH TEZİ'NİN" TEMELİ VE YERLİ SAVUNUCULARI

20 Ekim 2018
ATATÜRK'ÜN TÜRK TARİH TEZİ'NE YÖNELİK ELEŞTİRİLERE YANITLAR...

27 Ekim 2018
GREK-ROMA TARİH TEZİ, HİTLER VE MUSSOLLİNİ FAŞİZMİNİN TEMELİ Mİ?

3 Kasım 2018
GREKO-ROMEN VE İNDU ARYAN TARİH TEZİNİN IRKÇI TEMELLERİ
Levent Yıldız: "... Ülkemizde Greko-Romen ve İndo-Aryan Tarih Tezini savunanlar, hep büyük Atatürk'ün Türk Tarih Tezinin ırkçı olduğu propagandasını yürütmüşlerdir, ama aslında, tarih üzerinden Türk ulusuna yönelik psikolojik savaş yürütenlerin savunduğu bu tezler, aslında bu tezler ırkçı temeller üzerine inşa edildi..."



Bu programlar devam edecek (Her Cumartesi)...
Gerçekleri öğrenmek istiyorsanız kaçırmamanız gerek! Tekrar tekrar izleyerek, not alarak izlemeli, hatta lise öğrencilerine tavsiye etmeliyiz. 
Kültür & Eğitim Soykırımı/Emperyalizmine karşı topyekün savaşmalıyız!
SB



NOTLAR:

1 - Kitap Adı: Kemal Atatürk - Osmanlı'nın Çöküşü, Türkiye'nin Dirilişi
Yazar:  Herbert Melzig / Çeviri:  Ahmet Arpat
Yayınevi Alfa Yayıncılık, İlk Baskı Yılı 2011

"Mustafa Kemal, yeryüzünün bu bölgesindeki, başkalarına kul olmuş bütün uluslara özgürlüğe giden yolu göstermiştir. O, Nil'in kıyılarından Çin ülkesinin akar sularına kadar toplumlar için bir efsanedir. Şimdi O kendi insanlarının ortasında durmuş, çevresine ışıklar saçıyor. Bir yaşlının bütün bilgeliği ve bir gencin sonu gelmeyen enerjisi ve kararlılığı ile gerçekleştirdikleri, bütün dünyanın hayranlıkla seyrettiği etkileyici bir oyundur. Yüce bir insanın milletine ve insanlığa olan aşkıdır..." - Herbert Melzig

Herbert Melzig, Ortadoğu'yu çok iyi tanıyan bir Alman tarihçiydi. Kitaplarında ve araştırmalarında özellikle İran'ı ve Türkiye'yi ele almıştır. Daha çok Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamı ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Herbet Melzig'in ilgisini çekmiştir. Oldukça iyi Türkçe konuşan ve 1937-1947 yılları arasında Türkiye'de yaşamış olan tarihçi Melzig, Atatürk'ün misafiri olma ve masasında oturma şerefine de erişmiştir. Herbert Melzig'e göre Mustafa Kemal Atatürk ile Anadolu'da binlerce yılın derinliklerinden kahraman bir ruh doğmuş ve aydınlığa yükselmiştir. Herbet Melzig'e göre Atatürk, Doğu'nun tarihinde yepyeni bir döneme imzasını atan ve emperyalist Avrupa'nın anlayışlarının yanlış olduğunu kanıtlamayı başaran kişidir. Osmanlı'nın sonunu, Türklerin İstiklal Savaşı'nı, düşmanı Anadolu'dan atmalarını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve devrimlerin tasarlanıp gerçekleştirilmesini yaşamış olan Herbert Melzig'in gözünde Mustafa Kemal, tarihten gerçekten bir şey öğrenmiş olan ender devlet adamlarından biridir. Bütün mücadele ve kavgaları milleti içindir. Herbert Melzig, Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından şunları söylemişti: "O'nun peşinden gittiği güç, sevginin gücüydü! Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk'ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar."


2 - FORD VAKFI neden önemli :... 
I.ve II.Dünya Savaşı'nı finanse edenlerdendir, Hitleri ve Nikaragua Contra'yı destekleyenlerdendir... NWO yani Yeni Dünya Düzencilerdendir !.... SB.

* 1949'da "Free Europe Committee"nin kurucuları:
Allen Welsh Dulles - Cia kurucusu ; J.K.Grew - Japonya B.Elçisi ; D.C.Pale - OSS üyesi ; Lawrence Gianni - Bank of America Dir. ; Gen.Eisenhower ; AFL-CİO temsilcileri. Propaganda projeleri üretildi. Projeciler arasında, 1968 Baharının ünlü filozofu Herbert Marcuse da bulunuyordu. 1950'de Radio Free Europe yayını başlatıldı. Bütçesi: 10 milyon dolar. Para kaynağı: American Sulphur corporation, Buffola Rochester to Pittsburg Railroad Co., Clark McAdamas Clifford (National Bank Yönetmeni), C.Rodnay (Pan-Am Bşk.), C.D.Jackson (Time and Life yayıncısı), Henry Ford II (General Motors), Chrysler, Rockefeller. [syf 371]

NDI 'National Democracy Institute for International Affairs', yani Uluslararası İşler Milli Demokrasi Enstitüsü.
İşin içinde uluslararası ilişkiler olunca, ABD dış politikasını yürüten resmi, yarı-resmi kişilerle bağlantılı özel dernek, fon ve elbette uluslararası şirketler ve şirket vakıfları dünya demokrasisine katkıda bulunmak üzere hazırdırlar. NDI'nin NED dışında kurduğu, DCF (Democracy Century Fund) adlı fonunun para kaynakları bu ilişkiyi gösteriyor. Bir fikir verebilir ya da tanıdık gelebilir, diyerek ulusal demokrasilerin parasal destekçilerinin tümünü ekler arasında bulabilirsiniz. Ünlü olan kartellerden ve ünlü kişilerden birkaçını burada sıralayalım: AT&T, Amoco, Chevron Overseas Petroleum Inc. ; The Coca-Cola Company ; Consolidated Natural Gas ; Daimler Chrysler Corporation ; Enron Corporation ; Ericsson Ins. ; Ernst & Young LLP ; Exon Mobil Corporation ; Ford Motor Company ; Lockhead Martin Corporation.

Listedeki şirketlerin ve öteki kuruluşların adlarına NDI'nin yönetiminde ve danışma kurulunda yer alan birçok kişinin çalışma yeri olarak rastlıyoruz. Bu ad çakışmaları ve para ağı şöyle bir digeyi gösteriyor: Amerikan devletini temsil eden görevlilerle karteller, sendikalar, şirketler, SOROS gibi bankerlerin örgütleri amaçlarda birleşerek dış ülkelerdeki sivil toplumcuları güdüleyip, o ülkelerin koşullarını göz ardı ederek Amerikan tipi seçkinler demokrasisini kurmaya karar veriyorlar. ABD'nin derinliklerinden esinlenmiş ve hayranlık duygularıyla kendinden geçmiş kişilerin bile, kolayca anlayacağı bir nedeni var bu kararın: Halkın, paranın gücü karşısında ilkesizliği, eğilip bükülmeyi eleştiren deyişinde olduğu gibi 'PARAYI VERİP DÜDÜĞÜ ÇALMAK'. [syf 354]

Cia projelerinde çalışan öğretim elemanları ve memurların en azından % 60'ı yaptıkları işle ilgili tüm gerçekleri bilmekteydiler. Uluslararası politak için bunca kişiyi devşirmeyi göze alanların arkasında elbette önemli şirketler bulunacaktır. Bir küçük örnek alalım: 1978'de ABD eski Hazine Bakanı William E.Simon ve yeni muhafazakarlardan Irving Krsitol'un kurucu olarak göründükleri IEA (Eğitim İşleri Kurumu) yabancı gençlerin devşirilmesinde eşgüdümü sağlayacaktır. 100.000 bin dolarlı kbağışla işe başlanır. İlk aşamada tutucu vakıflar ağının dörtlüsü olarak bilinen The john M.Olin Foundation, The Scaife Family Trust, The JM Foundation ve Smith-Richardson Foundation destek verirler. Daha sonraları adı Madison Center for Educational Affairs olarak değiştirilen örgüte, Bechtel, Coca-Cola, Dow Chemical, FORD Motor Co., General Electric Co., K-Mart, Mobil ve Nestle para akıtırlar. Akıtaln para çok büyük olur. Olin Foundation yalnızca 1989'da 200 ayrı eğitim kurumu ve 'think-thank'e 15 milyon dolar vermiştir. Türkiye projelerini de destekleyen Smith Richardson Foundation 'Siyaset Programı' için 4,8 milyon dolar; Scaife Foundation, başta Heritage Foundation ve hudson İnstitute olmak üzere birçok kuruluşa yılda 8 milyon dolar vermektedir. Graham Fuller'in Türkiye'deki Nurculuk araştırmalarını RAND üstünden para ile destekleyen Earhart Foundation, yılda 2 milyon verirken, tek tek profesörlere yılda 100 biner dolar ödemektedir. Bu profesörler çoğu ekonomi, felsefe ve siyaset bölümlerinde görevlidirler. [syf 378-9]

Mustafa YILDIRIM
SİVİL ÖRÜMCEĞİN AĞINDA



________________________
________________________


1 Kasım 2018 Perşembe

Doğu Roma Döneminde İstanbul'da Türkler




Konstantinopolis’te Türkler (11.-15. Yüzyıllar)
Michel Balivet


Genellikle Bizans tarihi ile Ortaçağ Türk tarihini bir uygarlığın diğer uygarlığın yerini radikal ve şiddetli tarzda alması olarak tahayyül ederiz. Bizans ve 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’ya gelmeye başlayan Türkler arasında Konstantinopolis’in Fatih Sultan Mehmed tarafından 1453’te alınmasına kadar sıkı bir rekabet olmuştur. Ancak dört yüz yıl devam eden bu derin Türk-Bizans ilişkileri aynı zamanda ilerlemelerinin doruğundaki Türk sultanlıkları ve emirlikleri (Selçuklu Sultanlığı’nın en güçlü olduğu dönem 12. ve 13. yüzyıllardır. 14. yüzyılda Türkmen dinamizmini ve son olarak 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı yayılmasını görüyoruz.) ile yaşlı Roma-Bizans İmparatorluğu arasında aktif ve barışçıl politik ve kültürel alışverişe de sahne olmuştur.

Konya sarayına veya Bursa’daki ilk Osmanli sultanlarının yanına sığınıp buralarda önemli roi oynayan Bizanslılar olduğu gibi, Bizans başkentinde idareci sınıf arasında, imparatorun çevresine yüksek rütbeli asker, bürokrat olarak veya imparatorun ailesinden kişilerle evlenerek girmiş Türkler, sürgünde Türk prensler veya Konstantinopolis’in göbeğinde bulunan, camisi olan Müslüman mahallesine yerleşmiş tüccarları bulmak mümkündü.

Bizans kaynaklarının tanıklık ettiği, Türklerin imparatorluk başkentinin fethinden çok önce Konstantinopolis ve diğer Bizans eyaletlerindeki bu barışcıl varlığını iki toplumdaki bazı kesimlerinin yakınlığının genellikle sandığımızdan daha iç içe geçmiş olduğunu göstermek için tasvir edeceğim.

I. Bizans’ta Türk varlığı
Bizans’ın hizmetindeki paralı Türk askerleri

İran Selçukluları menşeli Türklerin 11. yüzyılın ikinci yarısında toplu olarak gelmelerini takiben, bu radikal bir yenilik olmasa da, Türk askeri güçlerinden yardım isteme pratiği artmıştır. Merkezi idare olduğu kadar, eyalet valileri, ayaklanan generaller veya valilik güçleri de dahil olmak üzere herkes savaşcı kabiliyetleri takdir edilen Türk grupları yardıma çağırmıştır. Bu hizmetten yararlanmakta o derece ileriye gidilmiştir ki bazen bu Türk gruplar, 1071’de Van Gölü yakınındaki Malazgirt Savaşı’nda Bizans safları için Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın ordularına karşı savaşan büyük sayıdaki Türk grupları gibi, kendi soydaşlarına karşı savaşmışlardır.

Bu savaşı izleyen Bizans yenilgisinde, Damis adlı bir kişinin yönetimindeki bir kısım Oğuz askerinin Bizans saflarını bırakması Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in ordusunda hayal kırıklığı ve güvensizlik duygusuna sebep olmuştu. Ancak unutulmamalıdır ki Bizans saflarından ayrılan grup, çok sayıdaki Türk gruplarının çok ufak bir bölümünu oluşturmakta idi ve vakanüvis Mihael Attaliates’e göre geri kalan Türk grupları savaş süresince Bizanslılar için sadakatle savaşmışlardı.

12. yüzyılda Komnenosların ordusunda, I. Manuel’e Selçuklulara karşı bir seferde imparatorun ve ordunun güvenliği konusunda danışmanlık yapan ve gereksiz yere tehlikelere girmeyen “yiğit ve güçlü” Poupakes/Ebu-Bekr gibi Türk subaylar, rehberler ve keşif erleri, Prosoukh/Porsuk gibi Bizans piyadesini yöneten “kabiliyetli ve tecrübeli askerler” de sadakatle Bizans’a hizmet etmekteydiler.

Ordudan saraya Türkler

Yunanlı işverenlere karşı gösterdikleri bu sadakat paralı Türk askerlerinin 11.-12. yüzyıllarda imparatorluğa verdikleri hizmet karşılığında itibar gördüklerini gösteriyordu. Saray hiyerarşisine ve imparatorluğun idari katmanlarına dahil edilmelerinde bir sakınca görülmüyordu. İmparatorlar, Bizans saflarına katılan, hâlâ göçebe basitliklerini koruyan ve Konstantinopolis’in gösterişi karşında büyülenen Türk komutanlarının gözlerini rütbeler ve yüksek görevlerle kamaştırmaktan çekinmiyorlardı. Tarihçi Anna Komnena bir Türk kaanının bir şehri Bizaslılara teslim ettikten sonra taraf değiştirmek için imparatoru bulduğunu ve imparatorun onu ve ailesini binlerce lütfa gark ettiğini söylemektedir:

En gözde arşisatraplar imparatorun teveccüh ve cömertliğini ögrenince geldiler ve istediklerini aldılar... içlerinden bazılarına hyperperilampros (çok nurlu olarak tercüme edilebilecek) unvanı verildi.

Türk kökenli Tatikios, Aleksios Komnenos döneminde megas primmikerios unvanını almış, Türk kökenli Aksoukh’a [Aksuh] ise II. İoannes Komnenos tarafından şarkın ve garbın megas domestikos’u unvanı verilmişti.

Saf değiştiren kişi özellikle önemli veya yararlı ise Müslüman unvanlarından yaratılmış, örneğin emir seyyidin türevi olan mrysaites gibi yeni unvanlar uyduruluyor veya örneğin Bizans saflarına geçen Türk melikinin soylu kökenini hatırlatmaya yönelik özel kıyafetler yaratılıyordu. Böylece bunlar arasında Konstantinopolis’e sığınmış, Müslüman soyluluk unvanı melik/melikes ile çağrılan, komik bir saltanat üniforması giydirilmiş, saray hiyerarşisinde caesar veya sebastokrator seviyesinde, hemen imparatorun altında bulunan Selçuklu melikleri vardı.

Hıristiyan olan Türk ileri gelenleri

Bizans hiyerarşisine böylece davet ve dahil edilen bazı Türkler, zorunlu değil ancak kararlı bir saf değiştirmeyi işaret eden, son adımı atarak Hıristiyanlığa geçerlerdi: Örneğin Aleksios Komnenos’un hizmetine geçen Elkhanes/İlhan bir Bizans kroniğine göre “kutsal vaftizle lütufların en büyüğünü elde etti”. Aynı şekilde Melikşah tarafından imparatora yollanan Siaous/Siyavuş bir kurnazlıkla Selçuklular tarafından tutulan Bizans kalelerini boşaltmakla yetinmeyip imparatoru bulmaya geldi ve kroniğe göre vaftiz olduktan sonra hediyelere boğuldu ve günümüzde Bulgaristan’ın Karadeniz sahilinde bulunan Ankhialos şehrinin dükü ilan edildi.

Erisgen [Erbasgan]-Hrisoskulos vakası

Meşhur Aynaroz manastırı (Athos) Kutlumussi’yi kuran ve Süleyman ibn Kutulmuş’un ailesinden gelen prens ve Alp Arslan’ın kayınbiraderi, Müslüman kaynaklar tarafından Erisgen bin Yunus Yabgu bin Selçuk olarak adlandırılan Erisgen/Hrisoskulos gibi 11. yüzyılda Selçuklu sarayının en üst mevki sahibi kişileri ve hüküm süren hanedan üyeleri arasında bile Bizans saflarına geçmiş ve Hıristiyan olmuş kişilerin kaydına rastlanmıştır. Bu son şahis Türk ve Bizans çift kimlikli, tarihsel koşullar ve çıkarlarına göre hareket eden şu veya bu kurnaz politikacıya iyi bir örnektir. 

Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın kızkardeşi Gevher Hatun’un kocası olan Erisgen 1070’de başkaldırdığı sultanın öfkesinden Küçük Asya’ya kaçmıştır. Gelecekteki imparator I. Aleksios’un büyük kardeşi Manuel Komnenos’un kumandasındaki Bizans ordusu tarafından saldırıya uğradığında, Sivas bölgesini haraca bağlamıştı. Bizanslıları yenip Yunan generali esir etti ancak Selçuklu ordularının kendisine karşı yollandığını öğrendiği an esiri olan generalin önerisi ile Bizans saflarına geçti, onunla Konstantinopolis’e geldi ve proedros unvanını aldı. İmparatorluk tahtı için farklı adaylar arasında çıkan kavgalarda Hrisoskulos ismi altında öncelikli rol oynadı. Yeni silah arkadaşları ile yakın ilişkiler kurmasını bildi, Manuel Komnenos’un dostu oldu ve Bizans kroniklerine göre Manuel’in zamansız gelen sonu için derin bir acıyla gözyaşı döktü. Manuel’in ölümünden sonra yeni imparator Nikeforos Botaniates’e bağlanmış görünerek tahtta gözü olan kuzeni Süleyman ibn Kutulmuş’un safına geçti.

İoannes Aksoukh (Aksuh) örneği

12. yüzyılda Bizanslı idareciler ve hizmetlerinde bulunan Türkler arasında başka yakın ilişkiler görüyoruz: II. İoannes Komnenos ve Hıristiyan olmuş İoannes Aksoukh arasındaki dostluk ve işbirliği uzun süre devam etti. 1097 yılında İznik kuşatması esnasında Haçlılara esir düşen Aksoukh, Aleksios’un sarayında ileride imparator olacak tahtın varisi ile aynı zamanda yetişmiştir ve onun güvenini kazanmıştır.

Bakın Bizanslı vakanüvis Niketas Honiates ne diyor:

Bir yabancı, adı Aksoukh olan doğuştan Türk’ün kökleri dışında hiçbir barbar yanı yok ve prensin lütfunu kazanmakta herkesin onüne geçti. Baş subaylardan Soliman’ın (İbn Kutulmuş) oğluydu. İznik’in alınmasının ardından Konstantinopolis’e getirilmeden önce talihi yaver gitmiş ve Aleksios’un sarayına getirilmiştir. Erdemlerinden etkilenen imparator onu aynı yaştaki oğluna birlikte eğlensinler ve derslere devam etsinler diye vermiştir. Genç nedimin neşe, tatlılık, soylu hatırsayarlığı genç prensin kalbini kazanmıştı. Aleksios öldüğünde en gözde mabeyinciydi. Yeni imparator onu megas domestikos unvanı ile onurlandırdı ve prensin dostluğu onu herkesten üstün duruma getirmesine rağmen itidali onu kıskançlıkların üstünde tuttu. İmparator ailesi üyeleri bile onunla karşılaştıklarında atlarından inip ona saygı gösteriyorlardı.

I. Aleksios’un kızı Anna Komnena’nın, kardeşi İoannes’e karşı düzenlediği komplo bozulduğunda Niketas’ın altını ısrarla çizdiği üzere Aksoukh diplomatik anlamda yadsınamaz bir eliaçıklık gösterdi. Kızkardeşinin bütün serveti topladığını gören İoannes Anna’nın tüm varlığını müsadere ederek sadık hizmetkârına vermeye karar verdiğinde teatral bir tarzda şöyle bağırdı, “Yakınlarım düşmanım ve yabancılar arkadaşım!” Aksoukh temkinli bir atılış ve uzun bir hitapla prensesin bağışlanmasını rica etti ve imparatorun hediyesini reddetti. “Bu ailenizin kutsal mirası”, dedi ustalıkla. “Geri verilmesi doğru olur. Yabancıların elinde kötüye kullanılır. Ben halihazırda fazlasıyla iyiliklere gark olmuş durumdayım ve imparatorlar beni teveccühleri ile onurlandırdıkları sürece her zaman zengin olacağım”. Erdemli gözdesinin bu eliaçık alçakgönullüğüden etkilenen imparator şöyle cevap verdi: “Eğer Aksoukh’un kendi menfaatinden vazgeçtiği gibi ben de yüce gönüllülükle öfkemden vazgeçmeyi bilmeseydim hükmetmeye hakkım olmazdı, diyerek kardeşini affetti.”

Antik dönem belagatine çok düşkün olan Bizanslıların sevdiği retorik abartı ve söylevlerin büyütülmesinin ötesinde, burada Aksoukh’un imparator üzerinde etkisini ve bu muhtedi Türk’ün vakanüvis tarafından kayıralarak takdim edilmesini görüyoruz. Böyle başarılı kültürel ve dinsel entegrasyonlar Bizanslı idarecileri, Türklerin genel olarak din değiştirecekleri ve Bizans kültürüne yakınlaşarak asimile olacakları ümidine kaptırıyordu. Zira Bizans kültürünün çekiciliği ile başka dönemlerde istilacıları uygarlıklarına ve bu uygarlığın gereklerine çekmek vasıtasıyla asimile etmişlerdi. İmparator Aleksios Komnenos da kısa vadede, “yalnızca bu meşhur göçebe İskitleri ve tüm Persleri, Mısır’da ve Libya’da yaşayan ve Muhammed’in dinine ibadet eden tüm barbarları” Hıristiyan yapacağına inanıyordu.

Türk ileri gelenlerinin “Bizanslılaşmalarının” sınırları

Ancak gerçek o kadar da basit değildi ve iyi asimile olmuş Türkler dahi kökleri ile bağlarını koruyorlardı ve genel kanı bu konuda pek yanılmıyordu: Biraz önce bahsedilen İoannes Aksoukh ve ailesi herkes tarafından kabul görmemişti. İoannes Aksoukh’un oğlu Aleksios Aksoukh’un imparatora karşı kışkırttığı başarısız ayaklanmadan sonra onu çekiştirenlerden biri köklerine gönderme yaparak: “Türk ırkı her zaman Romalıların düşmanı olmuştur. Bu İsmail’in dölü, imparatorla akrabalığına ve iyi ilişkilerine rağmen bir yılan gibi davranmıştır. Türk ve Türk kalacak” demiştir.

Aynı zamanda Kilikya valisi olan Aleksios, oldukça Bizanslılaşmış olmasına rağmen, eski soydaşları ile ilişkilerine devam ediyor ve onların kültürüne hayranlık duyuyordu:

Kilikya’ya gönderildiği zaman, diyor Bizanslı tarihçi Kinnamos, Konya’ya gitmeyi tasarladı. Sultan’la dostluk kurdu ve Bizans’a döndüğünde banliyödeki evlerinden birini dekore etmek istediğinde, ileri gelenlerin âdeti olduğu gibi evini Yunanlıların geçmiş başarıları, imparatorun avda veya savaşta gösterdiği büyüklükler ile süslemedi. Bunları bir kenara koyarak, budala olduğu için, gölgede bırakması gerekirken sultanın askeri başarılarının resimleri ile evini doldurdu.

Bizanslaşmış Türkler dillerini de unutmayabiliyorlardı. Karmaşık saray protokolünü anlatan el kitabı Pseudo Kodinos’ta belirtildiği gibi saray seremonilerinde ilk sırayı alan Vardarlı Türk saray askerleri 14. yüzyılda imparatoru Türkçe selamlıyorlardı.

Konstantinopolis’te Türkler: 
Görünür, sürekli ve çeşitlilik gösteren bir olgu

Gördüğümüz gibi 11. ve 12. yüzyıllarda Türkler Bizans’a ne yeni gelen ne de tamamen yabancı kişilerdi. İmparatorluğun sakinleri devletin kalbinde, başkentte onların varlığına yalnız saf değiştirmiş ve Hıristiyanlaşmış olanlarına değil “normal” durumda yani, Müslüman, göçebe, tüccar, fakir veya derviş olanlarına da aşina idi.

Türn Ortaçağ boyunca Yunan ve diğer kaynakların sıklıkla tanıklık ettiği üzere Bizans başkentinde veya imparatorluğun herhangi başka bir bölgesinde varlığını sürdüren Türkler çeşitli mesleklerle uğraşıyorlardı. 11. yüzyılın sonunda Batılı hacı Bartolf de Nangis’in kaydettiği üzere Constantinus’un şehrinde Yunanlılar dışında Bulgarları, Alanları ve aynı zamanda Türkleri görmek mümkündü. 12. yüzyılda Bizanslı yazar İoannes Tzetzes de şehirdeki Türk varlığını kayda düşmüştür. 13. yüzyılda Konstantinopolis patriği Atanasios Müslümanların, inananları namaza çağırmak için tüm serbestliğe sahip olmasından üzüntü duyduğunu belirtiyordu. Bu durum Konstantinopolis’e yerleşmiş Arap bir tüccarın tanıklığı ile desteklenir. 

Uzun zamandır bir Müslümanın Konstantinopolis’te yani kâfirlerin şehrinde kalmasına şaşıran arkadaşına tüccar şöyle yazar: “Sana bu şehri anlatsaydım bu uzun ikametimin sebebini daha iyi anlayacaktın. Şimdi anlatıyorum ve sen de bil ki burada yaşayanların hiçbir şeyden korkmasına gerek yok. İstedikleri her şeyi yapıyorlar ve kimse birşey demiyor”. Bir yüzyıl sonra 1375’de Papalık için hazırlanan bir raporda çok sayıda Türkün imparatorluk başkentinde yaşadığı belirtiliyordu. Son olarak 15. yüzyılda, İmparatorluğun yıkılışından bir süre önce Media başpiskoposu başkentten geçerken, “Hagarenlerin (Müslümanların) kimse karşı çıkmadan hergün şehre girdiklerini” söylüyordu. Bu tanıklık aynı dönemde Bizans’ta yaşayan Batılı bir rahibin şehirde Yunanlıların yanı sıra Latinlerin, Türklerin, Tatarların ve diğer Müslümanların yaşadıklarına dair söyledikleri ile desteklenir.

Konstantinopolis’te Türklerin bu varlığı 11. yüzyılda başlayıp imparatorluğun son zamanlarına kadar artan sürekli bir olgudur. Bu nüfus içinde ilk “resmi” olarak ikamet eden, Yunanlılarla ticaret yapan ve kendilerine ayrılmış mahallede camilerinin etrafına yerleşmiş tüccarları, sultanın elçilerini, sürgünde veya imparatorun davetlisi Selçuklu meliklerini sayabiliriz. 12. yüzyılın sonunda şehirde yaşayan Türk tüccarların Bizans’la Konya veya Samsun/Amisos arasında düzenli olarak ticaret yaptıklarına dair tanıklıklar vardır.

Camiye gelince 8. yüzyıldan itibaren konuyla ilgili tanıklıklara rastlamaktayız: Arap yazar Mukaddesi’ye göre Mesleme’nin Konstantinopolis’e karşı yaptığı seferden (715-717) sonra Arap tutuklular için, içinde mescid olan bir ev yapılmıştır. Bu bilgiyi İmparator-yazar Konstantinos Porfirogennetos da onaylamaktadır. Arap yazarlar bu mekâna 11. yüzyıl kaynaklarında defalarca değinmişlerdir; IX. Konstantinos Monomahos (1042-1054) Tuğrul Bey için burayı düzenlemiş ve Selçuklu sultanı adına burada hutbe okutmuştur. Biliyoruz ki 12. yüzyılda bu yer denizin kıyısında, şehrin kuzeyinde, Eminönü’ne doğru Perama’daki Azize Eirene kilisesi yakınlarında idi. 1189 yılında Sultan Salahaddin ve İmparator İsaakios Angelos arasında müzakere konusu olan cami de budur. 

Salahaddin’in biyografi yazarı Ebu Şame’ye göre Bizans’taki önemli Müslüman kolonisine tanıklık eden büyük bir inanan topluluğu ve şehirde yaşayan tüccarların katıldığı bir namaz kılınmıştır. Cami 1204’te Haçlı ordularındaki İtalyanlar tarafından yağmalanmış ve yakılmıştır. Vakanüvis Niketas Honiates’e göre şehirdeki yangını başlatan bu olay olmuştur. Cami, 1262’de imparator VIII. Mihael Mısır Sultanı Baybars’ın elçisine yaptırmış olduğu bir camiyi gösterirken tekrar gündeme gelmiştir.

Bir Arap kaynağı Bizans’taki Müslüman mahallesini etrafi duvarlarla çevrili ve Sultan I. Bayezid’in 14. yüzyılın sonunda “ticaret yapıp, Konstantinopolis’e gelen Müslümanların davaları için kâfır mahkemelerine çıkmaları adeletsizliktir” diyerek bir kadı tayin etmeyi gerekli göreceği kadar kalabalık bir yer olarak tarif ediyor.

Konstantinopolis’te sultanlar: 
Sürgünler ve elçiler

Bizans’a gelip uzun süre kalan büyük Türk kişilikleri arasında sultanın elçileri, ziyarette bulunan sultanlar ve imparatorun yanına iltica eden sürgündeki prensler gibi örnekler 11. yüzyıldan başlayıp daha sonra çoğalarak artar. Bu kişiler sayesinde Bizanslılar evlerinde Selçuklu sarayının gösterişine tanık oldular. 12. yüzyılda kardeşi Arab tarafından Konya’dan kovulan Selçuklu Sultanı II. Mesud, İoannes Komnenos’un sarayına kaçmış, burada bir süre yaşadıktan sonra Bizanslıların yardımı ile tahtı ele geçirmiştir; bu sefer kendi kovulan Arab da imparatorluk başkentine sığınmış ve ölünceye kadar burada kalmıştır; topraklarından Selçuklular tarafından kovulan bir Danişmend prensi de aynı şeyi yapmış ve sürgündeki I. Keyhüsrev, III. Aleksios Angelos’un sarayında altı yıl yaşamıştır.

Konya sultanları diplomatik pazarlıklar sırasında bilfıil kendileri Bizans’ta yaşamışlardır: 1162’de II. Kılıç Arslan ona tantanalı bir karşılama hazırlayan I. Manuel Komnenos tarafından davet edilmişti; Süryani vakanüvis Suriyeli Mihael’e göre, “Kılıç Arslan’a gösterilen misafirperverlik çok gösterişliydi. Günde iki kere sultana kendi altın ve gümüş takımları ile yiyecek yolluyordu. Bir ziyafet sırasında Manuel misafirinin sofrasını şölen masası olarak donattı.”

Farkedilmesi daha zor olan Türk varlığı:
Yoksullar, dervişler ve casuslar

Yukarıda bahsedilen Bizanslılar tarafından kabul edilen veya teşvik edilen Türk varlığının yanı sıra, kendileriyle ilgili bilgilerin daha tesadüfi olmasından veya onlarla ilgili kaynakların olayları daha az ön plana çıkarmasından dolayı kavraması daha zor olan kişiler de vardı. Bu Türkler avam tabakasından gelen, zaman zaman karışıklıkları kışkırtan, Bizans’a gizlice girip zengin Bizans başkentinde servet arayan yoksullardı: Yazar İoannes Tzetzes’e göre Konstantinopolis’te her milletin en yozlaşmışlarının bir araya geldiği kozmopolit bir avam tabakası vardı. Korkulan ve saygı duyulan, karmaşa çıkaranlar ve hırsızlar arasında Türkler de vardır. Azize Theodosia’nın hayatında bir mucize ile ilgili olarak bahsedilen Bitinya’dan Konstantinopolis’e gelen yoksul Türk de böyle birisiydi.

Bunun dışında son olarak yalnızca aziz hayatlarında bahsedilen, bu nedenle de ihmal edilmiş bir Müslüman ziyaretçi kategorisi vardı: Bunlar tarihi kaynaklardan ziyade destanlarda hatırlanan ve edebi bir kurgu olamayacak kadar sıklıkla tekrarlanan, az ya da çok kılık değiştirmiş gezgin dervişler, misyonerler ve casuslardır. Aşağı yukarı Tzetzes’in merakla Konstantinopolis’te aziz ilan edilen Türklerden bahsettiği dönemde, Türk destanı Battalname, destan kahramanı Seyyid Battal’ın Bizans başkentine yaptığı gizli ziyaretten söz ediyordu: Keşiş kılığına giren Battal imparatorun önünde Yunanlı papazlarla ilahiyat konulu bir tartışmaya girer. Daha geç bir zamanda yazılmış bir eser olan Saltukname’de derviş Sarı Saltuk’u Konstantinopolis’te keşişlerle din üzerine konuşurken görüyoruz. Danişmendname’de keşiş kılığına girmiş kahramanlardan biri Bizans kalesine girer.

Tarihsel veya edebi kaynaklar düşmanın dilini bildikleri (bunlar genellikle Müslüman olmuş Ermeni ve Yunanlılardı) ve kıyafet değiştirdikleri için düşman topraklarına gizlice giren casuslardan bahseder. Örneğin Fransız yazar Guillaume de Tyr’in anlattığına göre Yunan, Ermeni, Süryani kıyafetinde birçok casus zorlanmadan Haçlıların arasına sızıyordu. Keşiş giysileri din adamlarına tanınan dokunulmazlık nedeniyle onu taşıyan herkesin kolayca dolaşımını sağlayan kıyafetlerden biriydi. Emir Danişmend’in casusunun geldiğini gören bir Bizans şehri valisi “Nasıl olur da sizin gibi hoş bir keşiş hiçbir sorun yaşamadan gelebildi?” diye şaşırır. Casus bozmadan cevap verir: “Taşıdığım, şehri koruyan Mesih’in haçı beni mi korumayacak?” 

Keşiş kılığına girmiş olan Selçuklu mabeyinci Zakarya, sürgünde olan I. Keyhüsrev’i gelip tahtını ele geçirmesi için davet etmek üzere gizlice Bizans topraklarına girer. Yine vezir Bayezid dilenci bir münzevi kılığında, 1402 Ankara savaşından sonra Timur’un askerleri tarafından takip edilen genç prens Mehmed Çelebi için yardım parası toplamıştır. Bir fırsatta, Yunan-Müslüman ilişkilerinin en gergin olduğu dönemde sınır bölgesinde dolaşan gerçek bir keşişi, 10. yüzyılda Genç Basileios’un başına geldiği gibi, Müslüman bir casus zannederler.

Kroniklerin, destanların veya aziz hayatlarının tanıklığı Konstantinopolis’e ve Bizans topraklarına ekonomik nedenlerden, dini yaymak için veya gizli servis ajanı olarak gizlice giren Müslümanların varlığını desteklemektedir.

Bizans taşrasına yerleşen Türkler

Başkentte ve surlarla çevrilmiş Bizans şehirleri dışında bilhassa Malazgirt’teki Bizans yenilgisinden itibaren Anadolu platosu talan yapan göçebe aşiretler ya da sefer halinde düzenli ordular ya da yerleşmeye gelmiş köylüler gibi farklı Türk gruplarıyla doldu. 12. yüzyılda Komnenosların karşı atağı ile kalıcı olarak Bizans bölgesi haline gelen yerlerde dahi Türk varlığı geri dönülemez biçimde kendini gösterdi. Bir şehir Hıristiyanların eline geçtiğinde buradaki Türkler evlerini terk etmeyi reddediyor ve Bizans otoritelerinin rızası ile kalıyorlardı. 

Böylece bir Bizans kaynağına göre Çankırı/Gangra’daki Türkler, “Bağımsızlıklarını seçmek yerine imparator İoannes Komnenos’u iyi niyetli bulup gönüllü kulluğu tercih ettiler ve Roma ordusuna değerli insan gücü sağladılar”. Bizanslı otoriteler de bazen bu tür yerleşimleri destekliyorlardı: III. İoannes Vatatzes, bin Kuman’ın Maiandros/Menderes bölgesine ve Frigya’ya yerleşmesini teşvik etti; veya hükümet Türkmenlerin imparatorluğa yerleşmelerini teşvik için onlara Roma topraklarında tımar (pronoiai) verdi.

İmparatorlukta bir Türk: Tanıdık bir sima

Şu halde başkentte ya da taşrada, şehirde ya da kırsalda 11. yüzyıldan itibaren Bizanslılar, tabii ki hasım olarak, ancak siyasal müttefik, ticari ortak ve komşu olarak da, Türklerle karşılaşmaya alışmışlardı. Onlar hakkındaki değer yargıları ne olursa olsun (ki bu her zaman olumsuz değildi. Örneğin şüpheyle bakılan göçebeler bile bazı Yunan kaynakları tarafından Hıristiyan komşularına sempati gösteren kişiler olarak tanıtılıyordu) imparatorluğun içinde ve dışında Türk’ün varlığına alışılmıştı.

II. Bizanslıların Türkler hakkında bilgileri

Türklerin bu her yerde hazır ve nazir oluşundan dolayı Bizanslılar bu hasım-komşularının dinleri, âdetleri ve dilleri hakkında bilgiye sahip oldular. Böylece Türkler artık tamamen yabancı gruplar değil aksine o dönemde Bizans’a gelen Batılı Hıristiyanlara nazaran daha iyi tanıdıkları kimselerdi.

Türkçe konusan Bizanslılar

12. yüzyılda İoannes Tzetzes gibi bir entelektüelin yazılarından birinden anlaşılacağı üzere bir nevi kozmopolitizm, dönemin önemli dilleri ile ilgili fıkir sahibi olunmasını gerektiriyordu. Latince ve Arapçadan önce Tzetzes Kumanlara ve Selçuklu Türklerine dillerinde hitap edebildiğini vurguluyordu: Örneğin Kumanları selamlamak için İslami formülle Kuman unvanı Altu Beg’i birleştirip, “Salamalek altupeg” demesi gibi. Türkler arasında kullanılan bazı formülleri bildiğini göstermek için karındaş/kardeş (Yunanca metinde karantasi olarak geçiyor) terimlerini kullanıyor.

Genel olarak, Bizans vakanüvisleri anlattıkları konulardaki kavramları açıklayacak kadar Türkçe biliyorlardı: Tarihçi Niketas menşur kelimesinin sultana yollanan mektup anlamına geldiğini biliyordu. Uzun zamandır Türk ve Müslüman unvanlardan haberdardılar. Halife kimdir, sultan kimdir biliniyordu. Bizanslıların günün gerçeklerini eski çağlara bağlama eğilimlerinden vazgeçildiğinde veya özleştirmecilik icabı “antik” görünmesi istenen bir metnin içine barbar şöhretli ve kulağa kötü gelen sözcükler sokmak reddedildiğinde, iyi bilinir ki ısrarla “Pers ya da Ahameniş satrapı” diye adlandırılan kişi aslında bir Türk emiridir. Çavuş, ahi, hoca, çelebi, danişmend ve mevlana gibi kelimeler de bilinirdi.

13. yüzyıldan itibaren Bizans’ın sonuna kadar Türkçe bilgisi daha sağlamlaştı. Örneğin vakanüvis Georgios Pahimeres’in anlatısını Türkçe terimlerle süslemesi onun hasmının dilini basit bir ciladan daha iyi bildiğini düşündürür. Bilginler bazen bu Paleologoslar dönemi tarihçisinin kullandığı Türkçe kelimelere verdiği açıklamaları harfı harfine almamakta hata etmektedirler. Örneğin Menteşe beyinin kuvvetli adam anlamına gelen “salampaki” ismiyle çağırıldığını söylediğinde, kelimeyi açıklamak için karmaşık hipotezlere ihtiyaç yoktur. Bir Türkçe sözlüğe bakıp bunun sağlam sıfatı ile Bey unvanının birleşmesinden meydana geldiğine ikna olabiliriz.

11. ve 12. yüzyıllarda özellikle sınır bölgelerinde çift dillilik görülmekteydi. Niketas tamamen çift dilli (diglottes) olan bir Bizanslı’dan bahseder. Bu kişilerin sayısı zaman ilerledikçe çoğaldı. 14. yüzyılda Türklerle kaçınılmaz sıkı ilişkileri olan halk dışında, bir kesim saray ve taşra ileri gelenleri, imparator İoannes Kantakuzenos da dahil olmak üzere, iyi derecede Türkçe konuşuyorlardı. 15. yüzyılda Kananos ve Dukas gibi tarihçiler Türkçe’de ne kadar rahat olduklarını gösterip cümleler alıntılıyorlardı: “Dede sultan eriş!”, “gavur ortağı,” “Allah Tanrı, Rasul Muhammed.”

Türk inançları ve adetlerine vakıf olan Bizanslılar

Bizanslıların Türk adet, görenek ve inançlarıyla ilgili bilgilerine dair iyi bir örnek ilk Komnenos imparatorlarıdır. Tüm anlatısı boyunca tarihçi Anna Komnena babası I. Aleksios’un muhatabı Müslümanların zevkleri, tepkileri ve karakterlerini ne kadar iyi bildiğini ve bu bilgisinin Küçük Asya’daki emirlerle olan karmaşık ilişkiler yumağını açmakta nasıl yardımcı olduğunu gösterir. II. İoannes Komnenos karşılaşması gereken Anadolulu göçebelerin törelerine vakıftı: “Bu kişiler henüz tarımla uğraşmıyorlardı. Süt içiyor ve et yiyorlardı.” Onların zayıf noktalarını biliyor ve bundan stratejik yarar sağlıyordu: “İskitler gibi göçebeler her zaman ovada çadırda kamp kurarlar ve böylece saldırılara çok açık olurlar.” Manuel Komnenos bir bakışta Türkmen aşiretlerini tanır, komutanlarının adını verebilir, alışkanlıklarını anlatıp reaksiyonlarını öngörebilirdi.

Aynı imparator Müslüman dininin hassas olduğu konularda daha duyarlı olmak amacı ile Ortodoksluğa geçen Müslümanların söylemesi gereken ve “Muhammed’in Tanrı’sına” karşı bir afaroz olan dinden dönme formülünü, Ruhani Meclis ve Konstantinopolis patriği ile giriştiği uzun ilahiyat tartışması ile yumuşatmaya çalışmıştır. Bu olayı anlatan 1180 Tomos’u Yunan hükümdarın İslam’da Tanrıya ibadetle ilgili nasıl bir bilince sahip olduğunu göstermektedir: “Vaftiz olacak Müslümanların âdetlere göre Hıristiyan dinine girme aşamasında Muhammed’in tanrısına beddua etmeleri gerekmektedir ve bu konu onlara sürekli bir rahatsızlık vermektedir. Adını anarak Tanrı’ya beddua etmekten tedirginlik duymaktadırlar.” Bu tedirginlikler, diye devam ediyor metin, Hıristiyan dinine girme aşamasında olanlardaki, hakiki Tanrı’yı eski dinlerinde ibadet ettikleri ilahi olmayan bütünlükle bir tutmalarına yol açan teolojik kültür yetersizliğinin belki de bir işaretidir ve bu nedenle bizzat imparatorun da görüşüne göre dikkate alınmalıdırlar:

Bu çekinceler karşısında aziz ve mutasavvıf imparatorumuz onların bu şüphelerine eğilerek, onların Tanrı’ya karşı olan saygılarının tamamen saygınlıktan yoksun olmadığına karar verdi. Ruhlarını tedirgin eden kararsızlığı ve takıldıkları bu engeli ortadan kaldırmak isteyen (...) majesteleri Tanrı’dan ilham alarak Muhammed’in Tanrı’sına karşı söylenen bedduayı dine girmeye hazırlık kitaplarından kaldırmaya karar vermiştir.

Bizanslılar genel olarak İslam dinine fazla sempati ile yaklaşmayıp, konuyla ilgili bildiklerini de oldukça bayağı bir şekilde yorumlasalar da, 11. ve 12. yüzyıllarda bilgileri daha zenginleşmeye başlamıştır. Fazla özgün olmayan daha eski Bizans tartışma edebiyatı ile artık şartlar gereği Abbasiler dönemindeki gibi uzak hasımlar değil imparatorluğun kalbinde bulunan Türkler vasıtasıyla İslam hakkında edindikleri daha direkt fikirlerini birleştirmişlerdir.

Şimdiye kadar seçilen örneklerin çoğu son Bizans hanedanları (Komnenos, Angelos, Laskaris ve Paleologos (1081-1453)) zamanında Türk ve Müslümanlarla ilgili şeylere görece aşinalığın başkentteki politik ve entelektüel elitin monopolünde olduğu kanısını verse de bu böyle algılanmamalıdır. Gerçekte bu tüm Bizans toplumunu, yöneticileri olduğu kadar halkı, başkenti olduğu kadar taşrayı etkileyen ve sınır bölgelerine yaklaştıkça artan çok daha kapsayıcı bir olgudur.

Gözenekli Türk-Bizans sınırı, politik ve kültürel geçişkenlik faktöru

Belçikalı Bizansçı Henri Grégoire’in Arap-Bizans sınırındaki ilişkiler üzerine derin çalışmalar yaptığı bu “sınır bölgesi ruh hali” Selçuklu Türklerinin gelişi ile artarak sürmüştür. İlk olarak belirtmek gerekir ki bizzat sınır kavramı, iki bölge arasında birbiriyle geçişkenliği tamamen ortadan kaldıran kesin sınır değildir. Türk-Bizans sınırı için bu oldukça sıklıkla el değiştiren bir kalenin egemenliği altında bir tampon bölgedir. Bu bölgedeki halk sonuç itibari ile hami değiştirmeye itilir. Sınırın çalkantılı karakterini anlayabilmek için, 11. yüzyıldan itibaren Sozopolis (Uluborlu) veya Philadelphia (Alaşehir), Maiandros’taki Antakya, Sardes veya Tralles (Güzelhisar-Aydın) gibi sinırdaki bazı yerlerin kaderlerini izleyebiliriz. 

Sozopolis birkaç kere el değiştirdikten sonra Bizanslılardan Selçuklulara geçti. Aynı şekilde Batı Anadolu’daki Bizans varlığının köprübaşı olan ve devamlı olarak Konstantinopolis’teki merkezi idareye karşı ayaklanan Philadelphia da aynı kaderi yaşadı. Manuel Komnenos’un resmi müttefiki Fransız kralı VII. Louis’nin Haçlı ordularının önünde yardım ve koruma sağlayan imparatorluk toprağı olan, bugün ayakta olmayan, Maiandros’taki Antakya yalnızca kapılarını açmakla kalmayıp bozguna uğramış Türk ordusunu sanki burası Selçuklular için güvenli bir limanmış gibi ağırlamıştır. Bir Türk garnizonu ile bir Bizans müfrezesinin bölüştüğü ve fazla güçlük çıkmadan aralarında paylaştığı Sardes’in politik durumu daha bulanıktır. Tralles o kadar çok el değiştirmiştir ki sonunda halk şehri terk etmiştir. Daha sonra Bizanslılar tarafından büyük malzeme, para ve insan gücü harcanarak tekrar inşa ve iskân edilmiştir. Toprak eksikliği çeken bir Türkmen emir kolayca üstüne oturmuştur.

Bu devamlı itaat değişmesi bir nevi bezginlik, yerel halkta “vatandaşlık” duygularının zayıflayarak sonunda halkın politik, dini ve kültürel nedenlerden ziyade coğrafi ve ekonomik sebeplerden en yakın dolayısıyla en etkili hamiyi seçmesiyle sonuçlanmıştır. Veya evinde kalabilmek için o anda galip olan tarafın safına geçmiştir. Bu son vakaya daha önce bahsettiğimiz göç etmektense Bizans egemenliğini kabul eden Gangra/Çankır Türkleri örnektir. Aynı şekilde Paflagonia’nın Dadybra (İskilip) şehri Türkler tarafından ele geçirildiğinde, bazı Hıristiyan sakinler şehirlerine bağlılıklarından dolayı sultandan şehirde kalma izni almışlardır. Tarihçi Niketas Honiates’in yorumuna göre, “sefıl bir köleliği sürgüne tercih etmişlerdir.”

Daha yakında bulunan başka bir dinden ve kültürden hükümdarın hamiliğinin tercih edilmesine bir örnek, coğrafi olarak Konya’ya daha yakın olan (bir vakanüvisin belirttiği gibi “İkonium’a bir gün içinde gidip gelebiliyorlardı.”) bazı Selçuk idaresi altına girmiş Bizans gruplarının Yunan fethinin çok uzun sürmeyeceğini düşünmelerinden ve sivil halk için çok fazla hami değiştirmenin yarattığı ekonomik ve fiziki risklerden dolayı tekrar imparatorun tebası olmayı reddetmeleridir.

Kanunların yerleşmiş olmadığı sınır bölgelerinde, farklı kökenlerden gelen halklar arasındaki uyuşma için hukuki bir bağlılık, uzaktaki veya çok sıklıkla değişen bir merkezi otoriteye bağlılıktan üstün gelmekteydi. Cemaatler arası statüko hayatta kalma meselesi idi ve görülüyor ki daha önce birbirinden ayrı görülen insan grupları sonunda durumu bayağı iyi idare ediyorlardı; Hıristiyan köylüler ve göçebe Türkler zor bir başlangıçtan sonra birbirleriyle fazla ihtilafa girmeden birlikte yaşamaya başlamışlardı. Bu bazen, Türklerin hamiliğini seçen ve eski soydaşlarına göre yaşama tarzı olarak Türk efendilerine benzemeye başlayan Bizanslılar örneğinde olduğu gibi çok çabuk kültürel bir geçişkenlik ile sonuçlanabiliyordu: “Türklerle uzun zamandır karışmış olan,” diyor vakanüvis Kinnamos, “onların âdetlerini benimsediler,” ancak dinlerini değil. Bunun tam tersi bir durumu, böyle vakalara daha az rastlansa da, Orta Anadolu’daki Yahyalı Türkmen aşiretinin Hıristiyanlığı seçmesinde görüyoruz.

Bu tip iki kültürlülük politika alanında da aynı duruşu doğurabilir. Başka bir deyişle yeri geldiğinde hiçbir zorlama olmadan iki rakip hükümdara bağlılık gösterilebilinir: Rum Selçuklularının sarayındaki Hıristiyan mütevazi yazıcılar iki yüzyıllık Türk egemenliğinden sonra Selçuklu sultanına sadakatlerini bırakmadan kendilerini Bizans tebaası olarak görüyorlardı. 13. yüzyıl başlarına ait bir İncil’in kenarına Kayseri’de yazılmış bir yazı Türk hükümdara içten bir sadakati göstermektedir: “Bu İncil Kayseri’de protonoter İoannis Meliteniotes tarafından, aziz ve çok meşhur, sultan Giathatines Kaikhosroes’in [Gıyaseddin Keyhüsrev] oğlu sultan Kaikoupades’in [Keykubad] şanlı hükümranlığında yazılmıştır.” Burada Bizanslı bir kâtibin kaleminden Müslüman bir hükümdardan bahsederken umulmadık bir şekilde aziz nitelemesinin kullanılmasını işaret edelim.

İkili politik bağlılığın bilinci şaşırtıcı biçimde değişik öğelerden meydana gelmiş yazıtlarda ortaya çıkıyor: 

Kapadokya Kırk Dam yakınlarındaki 13. yüzyıl kaya kilisesindeki bir duvar resmi kaftan ve türban giymiş bir Selçuk saray adamını “emir Basil” olarak tasvir ediyor ve hem “çok ulu ve soylu büyük Konya sultanı”na hem de Konstantinopolis imparatoruna ithaf ediliyor. [alttaki resim - SB] 

Aynı ikili bağlılık Konya’nın kuzeyinde bulunan Aziz Hariton manastırının restore edilmiş kilisesinde görülebilir: “Patrik Kyr Gregorios’un döneminde ve Romalıların çok dindar imparatoru ve otokrat Kyr Andronikos döneminde, efendimiz, çok soylu ve büyük Sultan Keykavus’un oğlu Mesud’un hükmettiği günlerde.”

Merkezi otoritenin zayıflaması kültürel olarak karışık bir çeşit bölgesel kimliğin bilincini geliştirmekle kalmayıp aynı zamanda politik ve askeri kadrolarda, prensler, bölge valileri ve hırslı generallar arasında ayaklanma ve ayrilma şekillerinde kendini gösteren merkezkaç eğilimleri de kolaylaştırmaktadır. Komnenosları ve Selçukluları 13. yüzyıl sonunda sallayan hanedan çalkantıları sırasında askeri komutanlar ve ayaklanan prensler hükümetin zayıflığından faydalanarak bağımsız bölgeler tırtıklıyor ve tahtı meşru olarak elinde bulunduranların yerine hak iddia ediyorlardı.

Bizans ve Konya’da olgular simetrikti. Yunan tarafında, I. Manuel Komnenos’un halefleri arasındaki kavga IV. Haçlı ordularının imparatorluk şehrini almasına yardım eden derin bir krizi getirmişti. Bunun yanı sıra Konya’da II. Kılıç Arslan’ın mirası, bir Türkmen ayaklanması başlatmış ve Friedrich Barbarossa’nın Alman haçlıları Küçük Asya’da Selçuklu başkentine doğru bir yol açmaktayken iki oğlu arasında tartışma yaratmıştı.

İki durumda da iki Anadolu devletinin merkezi hükümetine karşı ayaklanmalar, ayaklanmacılara askeri birlik ve para yardımı temin edecek veya onlara sığınma hakkı verip ve hatta başarısızlık durumunda yeniden şans tanıyacak “diğerine” dayanacaktı.

III. Roma/Rum topraklarındaki Bizans-Türk topluluğundan Osmanlılar’daki Roma mirasına geçiş

İlginçtir ki ilgilendiğimiz dönemde Türkler kadar Bizanslılar da tüm doğallıklarıyla dindaşları olan Araplar veya Slavlar’da değil Roma/Rum topraklarında dayanak arıyorlardı. Claude Cahen bizi ilgilendiren bu önemli konunun altını çiziyor:

Tarihin daha sonraki dönemlerinin ruh haline bakarak mantık yürütenler için inanması zor gelse de, Yunanlılar ve Türkler arasındaki ilişkiler birçok kuşak boyunca, uyuşmazlıklara rağmen, kendi dindaşlarıyla aralarında olandan çok daha yakındı. Türklerden yardım isteyen birçok Yunan ayaklanmacı gördük ve zannetmiyorum ki Bizans tarihi Slavlara sığınan Bizanslıların vakalarını bize göstersin. Diğer taraftan kaçmak zorunda bırakılan Küçük Asya’nın Türk emirleri Suriye veya Mezopotamya’daki Müslümanlara değil, aksine gayet normal ve alışılagelmiş bir tavırla Bizanslılara sığınıyorlardı. Müslümandılar, bu doğru ancak az ya da çok bilinçli olarak Rum olarak adlandırılan kimlikle bütünleşmişlerdi. Kendilerini gâvurların evinde geleneksel Darü’l-İslam’dan daha fazla bu yerin bir parçası ve evlerinde hissediyorlardı.

Selçukluların bazı dönemlerinde, Bizans İmparatorluğu’nun çift başlı kartalı ve Rum sultanı unvanını alan veya bastıkları paralarda Müslüman kaligrafisi ile Hıristiyan ikonografisini birleştiren, “Roma” mirası üzerinde hak iddia eden Türk sultanlar olmuştur. 15. yüzyılda Konstantinopolis’in alınıp son Bizans kalesinin de Osmanlı sultanlarının eline geçmesi ile, Türk tarafı açısından 11. yüzyılın ortasında yani Doğu Roma İmparatorluğu’nun resmi olarak son bulmasından 400 yıl önce başlayan Roma-Bizans toprağı ve ideolojisini ele geçirme mücadelesine son nokta konulmuştur.


Michel Balivet
Prof., Osmanlı Uygarlığı, Aix-en-Provence Universitesi
Institut français d’études anatoliennes, 2011



Kapadokya/Kırkdam Altı Kilisesi 13.yy
Belisırma Köyü-Güzelyurt/Aksaray
Selçuklu Sultanı II.Mesut'un komutanı "Başil (İl Beyi) Giagoupis" [Basíleios Giagoúpis - Bασίλειος Γιαγούπης ]
eşi Tamara [kyrá Thamarí - κυρά Θαμαρή ] ve
Aziz George 


NOT:
- İl Beyi (Başil) Giagoupes'un Danışmentli olduğu öne sürülmüştür. Giagoupes "Yağcıbasan" adından evrilmiş.[Laurent,V.,Aziz George Belisırma Kilisesi Yazıtı -  (Laurent, V., ‘Note additionnelle, l’inscription de l’église Saint-Georges de Bélisérama’, REB 26 (1968) 367-71)].

- Ancak yakın tarihli bir araştırma ile Giagoupes'in Türk kökenli olduğu (Yakub) ve Germiyan Beyliğininin sekiz üyesinin Doğu Roma imparatoluğunun emrine verilmiş ve 1440'lı yıllara kadar da hizmet etmişler. Daha sonra Doğu Roma imparatoru Andronikos II.Palaiologos (1282-1328) Giagoupes'i Konya'daki saraya göndermiş.[Rüstem Şükürov "Giagoupai: Bizansların hizmetinde bir Türk ailesi - (Shukurov, R., ‘Giagoupai: a Turkish family in Byzantine service’, Vizantiiskie Ocherki (St Petersburg 2006) 205-29)] Rüstem Şükürov için Rusça pdf:
Rüstem Şükürova "The Byzantine Turks 1204-1461" /kitap:
Her iki veri için dipnot 64 Palace churches of the Anatolian Seljuks: tolerance or necessity?- V. Macit Tekinalp


_________________
_________________