Translate

2 Eylül 2015 Çarşamba

Hakkari Taş Steller





Hakkari'deki taşbaba Kuman Beyliği ile ilişkilidir, o döneme ait olduğunu anlatan Prof.Dr.F.Ağasıoğlu 
Kumanlar ölenin bedizini gedek üzü doğuya koyurdular” der.



“Bütün bu değerlendirmelerden Hakkari stellerinin daha çok MÖ.2.binyılın son yüzyılları ve daha çok az da 1.binyılın çok başlarına ait olabilecekleri anlaşılmaktadır.” “Stellerde resmedilmiş en çarpıcı nesnelerden biri de çadırlarıdr….çadırlar Yakın Doğu’da MÖ.1.binyıl Assur’undan tanınan ortası direkli (mahruti) tiplerden farklıdırlar ve daha çok Asya bozkırlarının kubbeli YURT tipi çadırlarını anımsatırlar.” Veli Sevin






Açıklamalardan sonra kim ne derse desin, 
Hakkari ve Anadolu Bizimdir.
SB









1998 yılında Hakkari kent merkezindeki Ortaçağ Kalesinin kuzey etekleri üzerinde 13 adet taş stel bulundu. Yükseklikleri 0.70 m. ile 3.10 m. arasında değişen bu stellerin yalnızca bir yüzleri işlenmiştir. Stellerden 11 tanesinde suspansuar (codpiece) giyimli çıplak erkekler resmedilmiştir. Bellerinde enli bir kemer vardır. Bunun üzerine daima aynı türde bir hançer asılıdır. Figürler her iki ellerinde bir kap tutarlar. Bunun deriden bir tulum (skin) olduğu anlaşılır. Steller üzerinde, çok sayıda balta, hançer, bıçak ve mızrak gibi madeni silahların yanında, dağ keçisi ve geyik gibi yabani hayvan ile insan figürlerine yer verilmiştir. Yurt tipi bozkır çadırlarının varlığı dikkat çekicidir. Stellerden ikisi farklı özelliktedir ve kadınlara ait oldukları sanılır.


Hakkari stelleri farklı yerel ustalarca ve fakat belli ikonografik kurallar göz önünde bulundurularak yapılmışlardır. Bunlar çadırlarda yaşayan güçlü bir yönetici sınıfa (ruling elite ) aittir.Yanlarındaki balta ve hançer gibi silahların tipolojik özelliklerinden M.Ö. 2. binyılın ikinci yarısı içlerine ait oldukları anlaşılmaktadır.


Bu türlü taşlar eski Anadolu ve Yakın Doğu’da fazla görülmezler. Buna karşılık M.Ö. 3. binyıldan M.S. 12.yüzyıla kadar geçen uzun sürede Avrasya steplerinde yüzlerce örnekle temsil edilirler. Özellikle, aralarında uzun bir zaman farkı olmakla birlikte, Orta Asya’ nın Göktürk dönemi anthropomarf mezar taşları ile her iki elde tutulan bir kap nedeniyle yakın ilişkiler kurmak mümkündür.


Yüzlerce, binlerce yıl önce uçsuz bucaksız Avrasya bozkırlarında at koşturmuş, göçebe halklardan günümüze kalmış en etkileyici anıtlardan biri Orta Asya’da balbal, baba ya da statü-menhir denen insan biçimli dikilitaşlardır. Batıda İberik yarımadasından doğuda Moğolistan’a değin çok geniş bir alana yayılmış olan bu taşların MÖ.3.binyıldan başlayarak MS.11.-12. Yüzyıllara değin uzun bir zaman dilimi içinde kullanıldıkları bilinmektedir.


Çok farklı etnik gruplarca kullanılmış olmakla birlikte, bu türde taşların Türk ve hatta Proto-Türkler arasında ayrıcaklı, özel bir anlmaı olduğu da anlaşılmaktadır. Nitekim bu türde taşlar onlarca iskan edilmiş, Kırgızistan, Kazakistan, Kafkasya, Altay, Sibirya, Tuva yöresi ve Moğolistan gibi bölgelere geniş bir şekilde dağılmışlardır.


6.yüzyıla ilişkin Çin yıllıklarında Göktürklerle ilgili olarak insan biçimindeki bu taşların genellikle bir kimsenin hayattayken öldürdüğü düşmanları simgelemek üzere mezarının çevresine dikildiği anlatılmaktadır. Sözgelimi 8.yüzyılın ortalarından hemen sonra, Orhon ırmağı kıyısında Kül-tegin ve Bilge Kağan’a ait Göktürk mezar anıtlarında birer dizi halinde sıralanmış balballar görülebilmektedir.


Burada amacın, düşmanın öteki dünyada ölenin hizmetinde kalmasını sağlamak olduğu düşünülmüştür. Bir başka görüş ise bu heykellerin cenaze törenlerinde Türk gruplarının üyelerini temsil etmiş olabileceği yolundadır. Ancak Orta Asya’daki bu geç dönem inanışları (MS.6.-8.yüzyıl ve daha sonra) ve bununla ilgili uygulamalara karşılık, Ukrayna ve Güney Rusya yörelerinde bu taşların çok daha erken dönemlerden başlayarak farklı biçimlerde, ölen kişinin mezar taşı ya da mezar çukurunu örten kapak taşı olarak kullanıldıkları da bilinmektedir.


Bu adet, Arabistan ve Yemen’deki İslam öncesi örnekler dışında, Yakın Doğu’ya büyük çapta yabancıdır. Ancak aşağıda değinileceği üzere, birkaç yıl önce Hakkari kent merkezinde bir rastlantı sonucu ele geçirilen bazı dikilitaşlar şimdiye dek bu konuda bilinenlerin pek de doğur olmadığını ortaya çıkarmıştır. Aşağıdaki satırlarda bu ilginç taşlar hakkındaki ilk gözlemlerimiz ile bunların bozkır kültürleri ve hatta Proto-Türkler’le olası ilişkileri üzerinde durulacaktır. Bununla birlikte henüz çalışmaların çok başında olduğumu gerçeği unutulmamalı; yapacağımız önerilerin de yeni bulguların ışığında değişebilir karakterde olacağı kabul edilmelidir.


1998 yılı temmuzunda kent merkezindeki Hakkari Kalesi’nin kuzey eteklerinde 13 adet dikilitaşın varlığı saptandı. Kısa süreli bir kurtarma çalışması sonucunda taşların in-situ durumda oldukları, yani son bırakıldıkları özgün konumlarını hala korudukları belirlendi.


0.70 metre kadar yüksekliğindeki kaba taşlardan bir platform üzerine sırtları kayalığa gelecek şekilde yan yana ve kısmen de arka arkaya gelişi güzel dizilmişlerdi; herhangi bir düşme veya bozulma söz konusu değildi. Yalnızca, zamanla yukarıdaki, bugün daha çok Orta ve Yakın çağlara ilişkin izler taşıyan kaleden akıp gelen toprağın altında kalmışlar ve basıncın etkisiyle hep birlikte yan yana ve öne doğru eğilmişlerdi. Yanlarında arkeolojik anlamda hiçbir kalıntı yoktu.


Hakkari Stelleri farklı cinste sert, yöresel taşlardan oyulmuştur. Yükseklikleri 0.70 m. ile 3.10 m. arasında değişir; kalınlıkları da 0.15-20 m. kadardır. Üst kısımları genellikle kavislendirilmiş olan taşlar alta doğru hafifçe daralırlar. Uzun boylu ve ağır olmalarına karşın toprağa dikilmelerine veya ayakta durmalarına yaracak özel bir donanımları yoktur. Yalnızca ön yüzleri düzgündür. Süslü olan bu ön yüzlerde kimileri kabartma, kimileri de linear teknikte işlenmiş insan figürlerine yer verilmiştir.


Tüm stellerde ana konu cepheden genç ve güçlü bir insan bedeninin üst kısmıdır, bacaklar gösterilmemiştir. Çoğu tombul, değirmi, kimileri de ince-uzun yüzlü olan figürlerin çok belirgin bir burunları ile burun üzerinde birleşen kaşları ve dar bir alınları vardır. Kabartma tekniğinde yapılmış örneklerde  yuvarlak göz çukurluklarına beyaz renkli bir taşla kakma yapılmıştır. Küçük ağzı daima kapalı, dudaklar ise ifadesiz ve serttir. Başlarında çoğu kez ilginç ve süslü bere ya da takke türü başlıklara yer verilmiştir. Bazen pazıları da belirtilmiş olan kollar dirsekten bükülmüş; eller ve parmaklar özenli bir biçimde betimlenmiştir. Buna karşılık gövdenin öteki ögeleri üzerinde hiç durulmamıştır.


Stellerden 11’i erkeklere aittir. Bu dururm onların çıplak olarak ifade edilişleri yanında, erkeklik organlarının birer suspansuvar altında gösterilmiş oluşuyla en açık biçimde anlatılmıştır. Beldeki kemerin hemen altında yer alan suspansuvar bele sıkı sıkıya sarılı ve üzeri kazıma çizgilerle bezelidir. Bu çıplak kişilerin en dikkat çekici özelliklerinden ilki her ki ellerinde sıkı sıkıya tutulan merkezi konumu bir içki kabıdır. Kimi örneklerde açıkça ifade edilmiş bulunan bu kabın gövdesi, Orta Asya’da Pazırık kurganlarındakiler gibi yumuşak deriden olmalıdır. Tulum görünüşlü bu kabın simgesel açıdan büyük bir önem taşıdığı gayet belirgindir. Çünkü bu kap, gençlik ve güçlülüğü vurgulanmak istenen savaşçının tüm kahramanlıkları ile silah ve süslerinden çok daha ön plana alınmıştır.


Çıplak erkek figürlerinin bellerinde çoğu kez tarama çizgiler, üçgenler ya da zigzaglarla bezeli enli kemerlere yer verilmiştir. Kemerlerin üzerine ise daima bir hançer asılıdır. Bunların en karakteristik özelliği, kabzanın namluya iki ucu açık hilal biçiminde bir balçakla birleşmiş oluşudur. Döküm tekniğinde ve tunçtan yapılmış oldukları belirgindir.


Genel özelliklerini sıraladığımız erkek stelleri üzerinde, belirli kurallar çerçevesinde yerleştirilmiş kimi silah, insan, çadır ve hayvan figürleri vardır. Örneğin kabartma tekniğinde yapılmış olanlarda sağ kolun altında uzunca kovanlı bir mızrak ile ucu kıvrık bir çubuk-asa ; sol kolun altında ise tunçtan kolcuklu ya da düz yassı baltaları andıran nesneler görülür. Sap delikli balta ve topuz kendilerine daha çok sol üst yanda yer bulabilmiş silahlardır. Çizgi tekniğinde yapılmış olanlarda durum adeta tam anlamıyla tersine döndürülmüş mızrak sola, balta ise sağa geçmiştir.


Stellerde 12 kadar küçük insan figürü resmedilmiştir. Bunlardan 10’u ya da 11’i erkektir. Beşi ana figürün sağ dirseğinin hemen altına yerleştirilmiştir. Burada daima oldukça genç yaşlarında bir erkek söz konusudur. Bazen başına süslü bir başlık giymiş bulunan bu figür de çıplak ve suspansuvarlıdır. Ayaklarında Hitit türünde, uçları yukarı kıvrık konçlu çarıklar vardır. Bazıları ilk kez burada rastlandığı üzere, stelde betimlenen savaşçı-avcının enli kemeri altına sokulu şekilde gösterilmiştir. Gerek duruşları ve gerekse başlıklarıyla betimlenen gençlerin soylular sınıfından oldukları açıktır. Bir stelin alt kısmında, yukarı doğru kalkmış elleriyle yatar durumda bir figür resmedilmiştir ki, Yakın Doğu ikonografi kurallarına göre bunun yenik durumdaki bir düşmanı ifade ettiği belirgindir.


Bir stelin alt kısmında çıplak bir avcının topuzuyla bir leoparı avlayışı anlatılmaktadır. Sağ elinde topuz bulunan avcı sol eliyle avının kuyruğundan tutmaktadır. Burada belki de hayvanın arka arkaya iki pozisyonunun betimlenmiş olmasıyla basit bir öyküsellik (narratizm) söz konusu edilmeye çalışılmıştır. Aynı stel üzerinde savaşçı bir kez de atı üzerinde görülür. Yukarı doğru kaldırdığı sağ elinde yine topuz bulunan figür sol eliyle de dizginleri tutmaktadır. Burada atın tüm dizgin ve gem düzeniyle birlikte işlenmiş olması dikkat çekicidir.


Aynı stelde, yine sağ dirseğin altına gelecek şekilde yerleştirilmiş bulunan figür bu kez bir kadın olarak resmedilmiştir. Başında sol eliyle tuttuğu bir kap taşıyan taşıyan kadının sağ kolu dirsekten kıvrılarak geriye bükülmüştür. Göğüsler şişkin iki çıkıntı halinde, kadınlık organı da çıplak olarak ifade edilmiştir. Belde enli bir kemer vardır. Ayaklarının altında uzanmış durumda küçük bir insan figürü bulunmaktadır. Ötekilerle aynı konumdaki bu genç görünümlü kadının önemi bu şekilde iyiden iyiye vurgulanmıştır.


Stellerde resmedilmiş en çarpıcı nesnelerden biri de çadırlarıdr. Üç örnekte sağ veya sol omuz üstünde, iki örnekte de sağ dirsek altında olmak üzere toplam sayıları 5’tir. Üzerlerinde penceremsi küçük açıklıklar bulunur ve zigzag çizgilerle süslenmiştir. Boyut olarak fazla büyük olmayıp rastlanmayan bu tür çadırlar Yakın Doğu’da MÖ.1.binyıl Assur’undan tanınan ortası direkli (mahruti) tiplerden farklıdırlar ve daha çok Asya bozkırlarının kubbeli YURT tipi çadırlarını anımsatırlar. Böylelikle savaşçıların göçebe bir yaşam biçimleri olduğu anlatılmaya çalışılmış olmalıdır.


Kabartmalarda leoparlar, dağ keçileri, geyik ve yılan ya da leoparın saldırısına uğramış bir dağ keçisi gibi yabanıl hayvanlara sık rastlanır.


13 stelden ikisi farklı özelliklere sahiptir. Tümüyle linear teknikte kazılmış olan bu taşlar üzerinde cinsiyetleri belirtilmeyen, ellerinde herhangi bir şey tutmaya silahsız figürler bulunur. Bunlardan biri 3.10 m. yüksekliğindedir ve ötekilerden farklı olarak bir sap-kaide bölümü vardır. Boynunda sallatılı bir gerdanlık taşıyan figürün başı açıktır ve olasıklıkla uzun saçları birkaç sıra halinde ifade edilmiştir. İnce kollar ve parmakları açık eller bel üzerinde durur. Etek ucu yan yana sıralı üçgenlerden bir borduürle sınırlandırılmıştır. Hemen üzerinde işlevi anlışılmayan bir motif görülür. Kısmen kırık olan öteki stelde ise figürün sağ eli çeneye dokundurulmuştur. Bu iki stelin kadınları ifade ettiği düşünülebilir.


Anlaşılacağı üzere Hakkari stelleri belirli bir program çerçevesinde ve yerli ustalarca yapılmıştır. Taşların işlenişinde hemen hiç değişmeyen ikonografik bir planlama söz konusudur. Ufak tefek değişikliklerle bu program baştan sona geçerliliğini sürdürmüştür. Bu ikonografik planlamaya göre steller iki kümeye ayrılır:

a) Elinde bir tulum bulunan silahlı erkekler
b) Silahsız kadınlar


Temel olarak anlatılmak istenen şey kimi genç dinamik kişilerin güç ve başarılarıdır. Burada betimlenen figürlerin bir tanrıyı ifade etmiş olabileceği, balta ve topuz gibi simgelerin bir erkek tanrı ile, yılanın ise bereketlilik kültü ile ilişkisi üzerinde durulmuştur. Eğer durum böyleyse stellerin bir kutsal alan dikilmiş olabilecekleri akla gelir. Ancak kanımızca burada birer tanrıdan çok çadırlarda yaşayan ve avdan hoşlanan göçebe savaşçılar söz konusudur.


Figürlerin birer tanrıyı ifade ettiklerine işaret eden herhangi bir kanıt yoktur. Bunlar GÖKTÜRK döneminin balbal tanımı içindeki, öldürülen öteki dünya hizmetçisi anlayışının tam aksine krallar ya da beyler ile kimi güçlü kadınlar olmalıdır. Gerçekten de betimlenen kişilerin toplum içinde aynı sosyal rolü oynamış olabilecekleri belirli bir anlatım düzeniyle ifade edilmiş gibidir. Belli ki bu yüzden sayıları 11’i bulan tüm erkek figürlerinde eller ve kolların pozisyonu ile yüz hatları, silahlar vb. özellikler birbirinin tıpa tıp benzeridir.


Yukarıda da değindiğimiz gibi, bu türde taşların en yoğun bulunduğu alan Avrasya bozkırlarıdır. Sık sık anthropomorf olarak karşılaşılan bu taşların çok geniş bir coğrafi mekanda binlerce yıl boyunca çeşitli halklarca kullanılmış olması haklarında tam bir görüş birliğine varılamamasına ve farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Hakkari dikilitaşlarının değerlendirmesinde yapılması gereken  ilk iş hangi tarihe ait olduklarının doğru bir biçimde saptanmasıdır.


Bu türde taşlar, yukarıda da belirtilen birkaç istisna dışında Yakın Doğu’ya büyük çapta yabancıdır. MÖ.2.binyıl Anadolusu’nda Troia VI/VIIa, Beycesultann V ve Hitit huwasi’lerinden , son olarak da Urmiye Gölü’nün güney kıyılarında, Hasanlu Höyüğü’ün IV.tabakasındaki Yanık Yapılar’dan taş stellere saygı duyulduğunu biliyorsak da, oldukça kaba görünümlü bu taşlar gerek biçim ve gerekse kapılarla ilgili işlevleri açısından Hakkari’dekilerle kıyaslanamazlar. Aynı şekilde MÖ.10-9.yüzyıllardan beri Assur’da ve bundan biraz sonra Urartu’da ortaya çıkan propagandaya yönelik stel anlayışıyla da pek ilgileri olduğu söylenemez.


Buna karşılık Hazar Gölü’nün güneybatısında, İran Azerbaycan ı’ndaki Meshkin Shar ovasında oldukça kaba görünümlü çok sayıda stelin varlığı ortaya konmuştur. Çoğunlukla yumuşak volkanik kayalara oyulmuş ve sayıları 125’i bulan bu taşlar 3.19 m.den 1.00 m.ye kadar değişen boylardadır. Hemen hepsinde kabartma ya da çizgi tekniğinde cepheden bir insan vardır. Başın iki yanından adeta bir saç gibi aşağı sarkan kollar ve bazen parmakları belirtilmemiş eller oldukça acemice ifade edilmiştir. 


Bir örnekte figür sakallı olarak gösterilmiş; birinde ise kazıma çizgilerle belirtilen ince kollar ve eller göğüs üzerinde dirsekten bükülmüştür. Belde kalın bir kemer vardır. Buna çoğu kez ucu kıvrık uzunca bir hançer ya da kını içinde duran bir kılıç sokuludur. Gövdenin alt kısmı erkeklik organı ve bacaklar ifade olunmamıştır. Meshkin Shahr stelleri genel olarak MÖ.2.binuılın ikinci yarısı ya da 1.binyılın başlarına tarihlenmektedirler. Ancak, özellikle bir örnekte çene üzerinde sakalın belirtilmiş oluşu bunların biraz daha geç, İskit dönemine yakın olabileceklerini düşündürür.


Hakkari ve Meshkin Shahr’dakilerden farklı, gerçek anlamda anthropomorf steller Kuzey Irak’ta, Türkiye-İran sınırları yakınındaki Muğesir’de rastlanmıştır. Yükseklikleri 2.32 m. ile 1.45 m. arasında değişen bu taşlar üzerinde bellerinde kalın kemerler, sağ ellerinde kimi zaman bir topuz, kimi zaman da bir kap bulunan sakallı erkek figürlerine yer verilmiştir. Bozkır göçebelerinin beğenisine göre yerli ustalarca yapıldığı düşünülen bu taşların MÖ.630/25 ve 590 yılları arasındaki İskit egemenliği döneminden kalma olabilecekleri önerilmektedir.


Bozkır kültürleriyle güçlü ilişkileri gösteren Hakkari taşları stilistik olarak gerçekçi bir kabartma tekniğinden giderek değişerek, şematik bir linear tekniğe doğru gelişim geçirmişlerdir.


Aynı anda ya da kısa zamanda yapılmadıkları ve fakat farklı ellerden ve farklı zamanlarda çıktıkları da belirgindir. Örneğin sağ elde tutulan deriden tulumların zaman içinde gitgide uslüplaşarak sonuçta yalnızca sağ elin baş parmağı ile işaret parmakları arasına sıkıştırılmış küçük bir halkaya dönüşmüş olması, balta ve mızrak gibi silahların konumlarında karşılaşılan değişiklikler bunun en açık belirtisidir.


Bu yöre için oldukça yeni olan taşların hangi tarihe ilişkin olduklarının belirlenmesinde en önemli hareket noktaları silahlardır. Tulumların aksine, zaman içinde hemen hiçbir gelişme ve değişme geçirmemiş olan hançerler bu konuda en güvenilir kriterlerden biridir. Fazla uzun olmayan sivri uçlu ve omurgalı namlusunda kan olukları bulunan hançerlerin kabzaları çoğu kez perçin görünümlü kabaralarla süslüdür. Kabzanın namluya bağlandığı balçak daima iki ucu açık bir hilalle sonuçlanır. Bu türde hançerlere Kuzeybatı İran’da, Azerbaycan’da, Rus ve İran Talişi’nde çok rastlanır.


Özellikle Urmiye Gölü’nün güney kıyısı yakınındaki Hasanlu Höyüğü’nün IV.tabakasında bulunan paralleleri ile MÖ.2.binyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bu hançer türünün daha çok MÖ.10.-9. Yüzyıllarda popüler olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim aynı türde bir hançer kabartması, şimdi MÖ.9.yüzyıldan daha önceki bir tarihe oturtulmaya çalışılan ünlü Hasanlu altın kasesi üzerinde de görülmektedir.


Taşları tarihlenmeye yardımcı olabilecek kriterlerden bir başkası sap delikli baltalardır. Sağ deliğini çevreleyen bilezikleriyle bu baltalar da zaman içinde fazla bir değişim geçirmiş değillerdir. En dikkat çekici özellik ise erken stellerde karşılaşılan, sap deliğinin üzerindeki, ahşap sapa destek sağlayan kolcuktur. En yakın benzerleri MÖ.2.binyılın ikinci çeyreğinden başlayarak güneyde Chagar Bazar, Nimrud, Tell Açana, Ras Şamra, Gaza ve Orta Anadolu’dan gelmektedir. Batı İran’da ve özellikle Luristan’da biraz daha farklı ve giderek mahmuzlanan çeşitlemeleriyle MÖ.12.yüzyıldan 900 yıllarına değin kullanıldıkları bilinir.


Uzunca kovanlı ve yine omurgalı mızrak uçları da daha çok MÖ.2.binyılın ikinci yarısı içlerinde olunduğuna işaret ederler.


1998 ve 1999 yıllarında Hakkari stellerinin bulunduğu alanın kuşuçumu 2 km. kadar kuzeyinde dikdörtgen planlı bir oda-mezar açılmış ve buradan 15 kadar insan iskeleti ile çeşitli mezar armağanları elde edilmiştir. İki tabaka halinde gömü içeren bu mezarın üst tabakasında çok sayıda demir bilezik ve hançer dikkat çekicidir. Bunların benzerlerine Van bölgesi, Kuzeybatı İran ve Orta İran’daki kimi Erken Demir Çağ mezarlıkları ve son olarak Luristan’da rastlanır. Kuzeybatı İran’da, Urmiye Gölü’nün batı kıyısı yakınlarındaki Kordlartepe’den bir c14 tarihi bu tür demir bileziklerin bulunduğu IIA tabakası için MÖ.1100-1050 yıllarını vermiştir.


Anlaşılacağı üzere Hakkari mezarının geç evresi daha çok MÖ.2.binyılın sonları ile 1.binyılın başlarına ait gibidir. Bu mezar ile steller arasında doğrudan bir ilişkinin var olup olmadığını bilmiyorsak da, MÖ.2.binyılın son yüzyılları içinde Hakkari yöresinde olasıklıkla göçebe bazı grupların varlığı açık bir biçimde anlaşılmaktadır.


Taşların tarihi konusunda son olarak şunu da belirtmek gerekir ki, Hakkari stelleri üzerinde ne Assur ve ne de Urartu sanatlarının bir etkisi görülebilir. Ön Asya dünyasında etkileri çok yaygın olarak izlenebilen bu iki uygarlıktan hiçbir iz taşıyor olmamaları MÖ.9.yüzyılın ortalarından önce, benzer durumdaki Hasanlu altın kadehi ile yakın bir dönemde yapılmış olabileceklerine işaret eder. Bütün bu değerlendirmelerden Hakkari stellerinin daha çok MÖ.2.binyılın son yüzyılları ve daha çok az da 1.binyılın çok başlarına ait olabilecekleri anlaşılmaktadır.


Peki Doğu Anadolu’da Assur ve Urartu devletlerinin henüz tarih sahnesinde etkili bir biçimde görülmedikleri bu tarihlerde söz konusu taşları kimler kazdırtmış olabilirdi?


Assur krallarının yıllıklarında belirttiği üzere MÖ.1.binyılın başlarında içinde olasılıkla Hakkari yöresinin de bulunduğu Büyük Zap’ın yukarı çığırı Hubuşkia adını taşıyor ve bağımsız bir krallıkça yönetiliyordu. Kralları Kaki ve Data/Dadi gibi Hurrice adlar taşıyordu. MÖ.9.yüzyılın sonlarına doğru bağımsızlığını yitirmiş görünen Hubuşkia sonraları Assur ve Urartu krallıkları arasında çekişme konusu oldu. Yazılı kaynakların sağladığı bu kısıtlı bilgilere karşılık Hubuşkia’nın lokalizasyonu ve kültürleri konusunda şimdilik ne yazık ki tam anlamıyla doyurucu bir bilgi yoktur. Bu türde steller onlarla ne dereceye kadar ilişkiye sokulabilir? Yoksa bu taşlar şimdiye dek Assurlular’ın da hiç tanımadığı yabancı halklara mı aittir? Bu soruların yanıtlarını almak pek kolay değildir.


Yukarıda da değinildiği üzere, bu taşların pek çok yakın benzerine Avrasya bozkırlarında yaşamış göçebe halklarda rastlanmaktadır. Çoğu kez ellerinde bir kap tutan ve kemerli bellerine birer hançer asılı bu çıplak savaşçıların en yakın analojilrei gerçekten de kuzey bozkırlarından gelmektedir.


Aralarında büyük kronolojik farklılıklar olmakla birlikte, zaman zaman erkeklik organları da açıkça ifade edilmiş bulunan bu bozkır eselerinin Hakkari’dekilerle benzer bir dünya görüşünü yansıttığı gayet açıktır.


Figürlerin yalnızca üst kısmının gösterilmiş oluşu, çıplaklık ve silahlar gibi ikonografik ögeler de Hakkari stelleriyle arada belirli bir benzerlik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak bugüne değin tarihlenebilmiş ve 3.binyıla ait oldukları benimsenen en erken steller Güney Rusya bozkırlarından, Ukrayna ve civarından gelmektedir. Bu durumda Hakkari taşları ile bu erken olduğu söylenen örnekler arasında yaklaşık 1500 yıllık bir zaman farkı ortaya çıkmaktadır.


Nitekim her iki gurup arasında ikonografide karşılaşılan kimi farklılıklar, bu denli uzun olup olmadığı açık olmasa da, belirli bir kronolojik aralığa işaret ediyor olabilir. Örneğin Hakkari taşlarının en belirgin özelliği olan her iki elde tutulan kap motifi kuzeydeki erken örneklerde hiç görülmez. Buna karşılık erken örneklerde görülmesi olağan bir çift ayak izine ise Hakkari’de hiç rastlanmaz. Bunları andıran sağ ve bazen de sol ellerinde boynuz biçimli bir kadeh tutan, kimi zaman erkeklik organları da açıkça belirtilmiş en erken savaşçı betimlerine MÖ.7. yüzyıldan itibaren Güney Rusya ve Ukrayna’daki İskit stelleri üzerinde rastlanır.


Asya Bozkırlarında, özellikle Altay bölgesindeki Göktürk dönemi balbal’ları (taş babaları) üzerinde karşılaşılan bu adet MS.11.-12.yüzyıllara dek Güney Sibirya’dan Kazakistan’a ve Moğolistan’a değin yayılan alanda yoğun bir kullanım bulmuştur. Şaman geleneklerinden biri olarak kabul edilen bu adetin İskitler arasında yaygın olduğu, elde içki kaplarının tutulduğu kahramanlık törenlerine yalnızca bir adam öldürmüş olanların katılabildiği ileri sürülmüştür.(*) Henüz erken olmakla birlikte, bu karşılaştırmalar kanımca Hakkari stellerinin İskit eserleri ve daha sonraki Türk Balbal’ları ile ilişkili olabileceklerini düşündürmektedir.


Avrasya bozkırlarında MÖ.2.binyılın başlarından beri görülmeye başlayan, ilginç figürlerle bezeli taştan heykel-menhirler bazen “Kurgan Kültürü” terimi altında Hint-Avrupalılar’ın en erken figürlü anıtları olarak nitelenmeye çalışılmaktadır. Ancak Ukrayna, Güney Rusya ve Orta Asya bozkırlarına yayılmış olan tüm Kurgan Kültürleri’ni yalnızca Hint-Avrupalılar’la ilişkili görmek hiç de doğru bir yaklaşım sayılamaz. Ayrıca son zamanlarda Hint-Avrupalılar’ın anavatanı (die indogermanische Urheimat) konusunda ciddi itirazların bulunduğu da unutulmamalıdır.. Bununla birlikte biz şimdilik köken sorunu için tartışmalara girmenin pek erken olacağını düşünmekteyiz. Çünkü hala taşlarla ilgili çözümlenmesi gereken birtakım önemli sorunlar bulunmaktadır. Örneğin bu dikilitaşların işlevi neydi? Oraya nasıl ve niçin konmuşlardı? Bu soruların doyurucu yanıtlarını verebilecek durumda değiliz.


Üzerinde taşların dikildiği bu alanda 1999 yazında yaptığımız bir sondaj çalışmasında soruna yanıt sağlayacak herhangi bie kanıt, ne yazık ki bulunamamıştır. Steller günümüze belirgin bir iz bırakılmadan dikilmiş gibidirler. Ancak bunların 19 m. kadar batısında bir oda-mezarın yıkım görmüş kalıntıları yine bu kazılarla ortaya çıkarılmıştır. Ana kaya ile örme taştan oluşturulmuş bulunan bu oda kabaca dikdörtgenimsi bir plana sahiptir. Üzeri ince sal taşı levhalarla örtülmüştür . Bir girişinin olup olmadığı belirlenememiştir. İçinde karışık durumda 50 kadar iskeletle birlikte çeşitli silah ve süs eşyaları ve çok sayıda çanak çömlek ele geçirilmiştir. Stellerden birkaç yüz yıl daha erken gibi görünen ve uzun süre kullanıldığı anlaşılan bu mezar, alanın bir mezarlık olabileceğini akla getirir. Bu sahada daha başka mezarlar bulunabileceği yolunda kimi kanıtlar vardır. Böyle olduğu taktirde, Hakkari stellerinin pek çok kuzeyli benzerleri gibi ölü kültüyle ilişkisi bulunduğu anlaşılacaktır.


Hangi amaçla dikilmiş olurlarsa olsunlar Hakkari taşları MÖ.2.binyılın sonlarına doğru bir kısım kuzeyli bozkır göçebelerinin güneye doğru inmiş olabileceklerine işaret etmektedir. Gerçekten de MÖ.3.binyılın sonları ve 2.binyılın başlarında Transkafkasya ve Doğu Anadolu’yu etkileyen bir kısım göç dalgalarından söz edebilecek kanıtlara sahibiz. Örneğin tüm Doğu Anadolu ve Transkafkasya’da egemen olan tarımsal karakterli, yerleşik Erken Transkafkasya kültürü MÖ.2.binyıla doğru son bularak yerini tümüyle göçebe-çoban karakterli bir yenisine bırakmıştır. Bununla ilgili olarak, birkaç istisna dışında Doğu Anadolu ve Transkafkasya’daki yerleşme yerleri baştan başa ıssızlaşıp yerine pastoral bir yaşantının egemen olduğu yeni bir yaşam biçimi ortaya çıkmıştır.


Yüksek yaylalarda besicilik yapan bu göçebelerden günümüze en çok mezarlıkları gelebilmiştir. En tanınmışları Martkopi, Trialeti, Kirovakan, Elar vb. olan bu mezarlıklarda yükselen kurgan tipi anıt mezarlar tümüyle yeni bir anlayışın ürünüdür. Bu yeni anlayışı yansıtan kurganlara Doğu Anadolu’da Malazgirt, Doğu Beyazıt, Kars ve Ardahan dolaylarında da rastlanmaktadır. Geniş bir coğrafyada beliren ve uzun ömürlü, yerleşik Erken Transkafkasya kültürünün (İTÇ) sona ermesine ve yeni yaşam koşullarına yol açan ethnokültürel etkenlerin ortaya çıkışında kuzeyli bozkır göçebelerinin rolü olması çok mümkündür. Çünkü kurgan mezar geleneğinin güneye tümüyle yabancı olduğu, buna karşılık kuzey bozkırlarında 5.binyılın ikinci yarısından beri yaygın bir kullanım bulduğu bilinir.


Bu göçü gerçekleştiren halkların Anadolu’ya Hititler’i getiren getiren Hint-Avrupalılar olabileceği ileri sürülmüşse de, kanımca bu görüşü destekleyecek yeterli kanıt yoktur. Orta Anadolu’da İlk Tunç Çağ’ının ikinci yarısı içlerine ve sonlarına tarihlenen Alacahöyük ve Horoztepe krali mezarları ile Kuzey Kafkasya’da Maykop’takiler arasında, inşa teknikleri ve planlama açılarından savunulanın aksine, büyük bir yakınlıktan söz edilemez. Alacahöyük ve Horoztepe mezarlarını tipik kurgan türü olarak tanımlamak da kabul edilebilir gibi değildir. Bu nedenlerle Orta Anadolu İTÇ mezarlarından yola çıkarak 3.binyılın ortalarından sonra Orta Anadolu’ya Ukrayna ve Kafkaslar üzerinden Hint-Avrupalılar’ın gelmiş ve burada güçlü topluluklar halinde ortaya çıkmış olabilecekleri varsayımalarını kabul etmek bize hiç de olası görünmüyor.


Son yıllarda Doğu Anadolu’da yapılan sistematik yüzey araştırmaları Kurgan Kültürleri’nin Anadolu’nun daha çok Erzurum’un doğusundaki kuzeydoğu uç kesimlerini etkilemiş olabileceğini ortaya koymuş gibidir.  Ancak kuzey bozkırlarından Anadolu yarımadasına doğru yöneldiği anlaşılan göçün hangi yönden ve kimler tarafından yapıldığı konusu ise açık değildir. Yani, yeni gelenler kuzeydoğudan, Hazar’ın doğusundan mı, yoksa kuzeybatıdan, Ukrayna ve Güney Rusya bozkırlarından mı gelmişlerdi? Şimdilik bunları güvenilir bir biçimde yanıtlayabilecek durumda değiliz.


Hakkari taşları genel açıdan hiç kuşkusuz bir biçimde kuzey bozkırlarıyla ilişkili görünmekle birlikte, üzerlerindeki madeni silah tipleri, yukarıda da değinildiği üzere, Orta Asya, Güney Rusya ve Ukrayna’dakilerden tümüyle farklıdır. Aynı şekilde erkeklik organının bir suspansuvar altına gizlenmesi de buraya özgü bir özelliktir. Bu durum onların giderek bu yeni bölgenin kültürlerini benimsemeye başlamış olduklarının göstergeleri sayılabilir.


Hakkari stelleri bozkır kültürleriyle Doğu Anadolu arasındaki şimdiye dek bilinmeyen erken ilişkilere getirdiği ve getireceği yeni görüşler açısından son derece önemlidir. Bu yüzden de söz konusu alanın iyiden iyiye incelenmesi gerekmektedir. Burada sürdürülecek sistemli arkeolojik kazıların, taşların öenm ve işlevleri ve  hatta PROTO-TÜRKLER’in Anadolu yarımadasına yayılımı konularına yepyeni bakış açıları getirmeleri beklenebilir.




Veli SEVİN 
BELLETEN, 243, Cilt: LXV - Sayı: 243 - Yıl: 2001 Ağustos
RESİMLERİYLE LİNK



(*) Esin 1969. Kafesoğlu 1988, bunu “and kadehi” olarak yorumlamıştır. 10.yüzyılda İslamiyet öncesi Oğuzlar’a ilişkin bir ölü gömme törenini anlatan İbn Fadlan, biri öldüğünde onun için ev gibi büyük bir çukur kazdıklarını, sonra giysisini giydirdiklerini, kuşağını ve yayını kuşandırıp eline içinde nebiz bulunan ağaçtan bir kap koyduklarını anlatır.
Bu yazının hazırlanışı sırasında gösterdikleri yakın ilgi ve pek çok referans için Dr.Karen Rubinson, Prof.Dr.Manfred Korfmann, Prof.Dr.Harald Hauptmann, Prof.Dr.İsenbike Togan ve Yrd.Doç.Dr.Yaşar Çoruhlu’ya teşekkürü bir borç biliriz.













Taş Baba geleneğinin kaynağı ve onun yayılma yönleri Urmu Teorisi ışığında açıklanabilir. Güney Avrupa ve Güney Sibirya bozkır ve yaylalarına götürülen Taş Baba geleneği Ön Asya’daki Proto-Türk bölgelerinden MÖ. 4 bin yılın ortalarında başlayan göçlerle ilgilidir. Taş Baba’lara ancak Türk boylarının yerleştiği bölgelerde ve Türklerin o bölgelerde yaşadığı çağlarda rast gelinir.


Azerbaycan edebiyatında Nizami Gencevi “İskendername” eserinde : “Türk boylarının diktiği bu dikili taşlara secde edenler ona saygı duyar, yanından geçen her bir atlı Kıpçak buraya ok batırır, çobanlar ise sürüden ona bir kurbanlık koyun ayırırdı ” der.


Bu bölgelerde MÖ.6.yüzyıldan beri Saka-Kamer (Gamer—Gimmer-Kimmer) ,sonra Hun, daha sonra Bulgar, ondan sonra Hazar ve daha sonra Moğol akınlarına kadar Kıpçak (Kuman) boyları yaşamışlar, bu yüzden Rusya ve Ukrayna’nın güney bozkırlarına yayılmış yüzlerce Taş Baba başka halka değil, yukarıda adlarını verdiğimiz Türk Boylarına aittir.


Sicilyalı Diodor : “ Saka Boylarından biri, kendilerinin kadın hükümdarı Zarına (Sarıana) için geniş temel üzerine kurulan Kurgana onun büyük heykelini koymuşlardır ” der.


“Kumanlar (Kıpçaklar) ölülerin mezarına et ve kımız koyar, mezarın üstüne ev sayılan bir tepe kurarak , üzerine yüzü doğuya bakan ve elindeki kaseyi, kadehi göbeği üzerinde tutmuş bir insan heykeli dikerler.” Vilhelm de Rubruk -1253 (papanın elçisi)


Kurgan üzerindeki Taş Babalar , Rus ressamı N.K.Rerix in de gözünden kaçmamıştır.


Taş Babaların toplanıp listeye alınma işi 19.yüzyılda başlamış olsa da, sistemli incelenmesi 20.yüzyılın başlarında görülür. Sadece Don-Dinyepr nehirleri arasında 330 dan fazla Taş Baba ve başka dikili taşlar kayıt altına alınmıştır. 


Doğudaki Türk yurtlarında ; Altay, Tuva, Hakas; geniş olarak yayıldığı için oralarda daha çok sayıda kalmıştır. Kırgız elinin (yurdunun) Tokmak bölgesi ise (Burana köyü) bu Taş Baba geleneğini son zamanlara kadar sürdürmüştür. Türk geleneğinde yaygın olan balbal, Taş Baba örneklerinin en eskisi son yıllarda Hakkari’de bulunmuştur.



Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov
Taşbaba Kurganlar











Haritadan görünen o ki, 8000 yıl önce (yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun güneyi, Mezopotomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir.


Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl önce başlamıştır. Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu. Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır. Bizde artık Altay’ın isminin Türkler tarafından Azerbaycan’dan götürüldüğü, Azerbaycan Aratta devletinin isminden doğduğu kanıtlanmıştır. Y.B.Yusifov Azerbaycan Aratta devletinden (m.ö.28.yüzyıl) bahs ederken bu kelimenin nasıl Alatey şeklini aldığını açıklamıştır:  
“Alatey’i Türk dille-rinde kullanılan Alatay, Altay, Alatey ve Alatau “dağ, sıra dağlar” bildiren kelimelerin ilk şekli gibi kabul edebiliriz. Bu kelimelerin ProtoTürk (Erken Türk) diline ait olması şüphesizdir. Sizin verdiğiniz sınıflandırmaya göre milattan 2000 yıl önce ne Anadolu’da , ne de Azerbaycan topraklarında Türk gözükmektedir.


Geçmiş SSCB’de Doğu’yu güzel bilen üç bilimadamından (İ.M.Dyakonov, V.A.Belyavski, Y.B.Yusifov) biri olan Y.Yusifov m.ö.28. yüzyılda Azerbaycan Aratta devletini kuranların Türkler olduğunu kanıtlamıştır. Bilimadamı üniversiteler için ders kitabı olarak yazdığı bu eserde birkaç delil ve olgular sunduktan sonra şöyle bir yorum yapıyor: “ Bu kanıtlar m.ö. III-II binyıllarda Azerbaycan topraklarında Türk etnosları (halkları) yaşadığını ve o çağın politik olaylarında katılımcı olduklarını göstermektedir.


Böylelikle, ProtoTürkler Azerbaycan’ın en eski sahiplerinden biri olmuş ve onlar daha birbirinden sesbilimsel bakımından farklılık kazanmamış genel Türk dilinde konuşmuşlar. Fakat artık bu çağda batı ve doğu Türk dillerini nitelendiren bir sıra sesbilimsel değişimler oluşmuştu. Diye biliriz ki, ProtoTürkler bu çağda yalnız Azerbaycan’da değil, aynı zamanda Anadolu yarımadası ve Orta Asya’da yaşamış ve tedricen kuzeye doğru hareket etmişler." (2,78) (Bu kitap iyi bir kitap, onunla tanışmanızı isterim.)


Eski Azerbaycan kavimleri Gutiler, Lulular, Kassitler, Turukkiler, Sular Türk kavimleriydi.(Yine orada s.77-86) Daha m.ö. 6. binyılın ortalarında Azerbaycan topraklarından Mezopotomya’ya inen Sümerleri, tipolojik bakımdan eklemeli dilli Elamları, Hurrileri söylemedim. Onların da tartışmalı olduğunu söylerler.


Zamanında “Kitabı Dede-Korkut”u Homeros’un meşhur “İlyada” ve “Odysseia” destanları ile karşılaştırmalı şeklinde araştırmıştık. Bu zaman elde ettiğimiz sonuç oldukça ilginçtir: Bu eser (“Korkut ata destanları”) Yunanların komşusu olan Türkler tarafından yaratılmış ve tarihi bakımdan oldukça eskilere dayanmaktadır.- azından Homerosla, onun anlattığı devirle yaşıttır.  
Her iki eser arasında sayısız ortak özelliklere, benzer olgulara rastlanmaktadır. Sayan-Altay topraklarındaki Türkler böyle bir destan yazamazlardı. Bu destan Selçuk Türklerine de ait değil. Destanın tarihi 1500 değil, en azından 3500 yıla dayanıyor. Onun sonrakı gelişim evrelerini söylemiyoruz daha.( bak:7,321-362)


Truva savaşının (m.ö.1250 yılı) kahramanları-Priamos’un nesli, Hector, Alneas kimlerdi?


O savaş Helen-Türk savaşıydı. İşte o Priamos’un yeğeni Aeneas ve adamları Truva düştükten sonra denize açılarak İtalya topraklarına gelmiş, önce Latin devleti, sonralarsa Roma’yı kurmuşlar. O topraklardaki Etrüsklerin-Tursakaların Türk olduğunu sizlerden Adile Ayda uzun süreli araştırmalar sonucunda güzel bir şekilde kanıtlamıştı. Hint- Avrupalıların “İran’a  ulaşması” 1500 değil, m.ö. 800 yıl olarak kabul edimektedir.- m.ö. 8. yüzyıla ait edilen bu tarihi E.A.Grantovski her ne kadar çalışsa da, m.ö. 9. yüzyıla bağlayamadı.


Tüm bunlar Türk tarihine yeniden bakılması gerektiğini göstermektedir. Orhon-Yenisey toprakları bir mezarlıktır. Bu yerlerde Türkler yaşamış, artmış, büyümüş, vefat etmişler. Fakat orada doğmamışlar. Oraya Batı’dan gelmişler.


Azerbaycanla Anadolu’nun kaderinde büyük farklılıklar mevcuttur. Bir çok tarihi bilmeyenler bir yana, kendi dilbilim ve tarih uzmanlarımızın bazıları da XI yüzyılda Selçukların gelmesiyle Azerbaycan ve Anadolu topraklarının Türkleştiği kanaatindedirler. Böyle bir fikir bilgisizlik ve cahillik örneğidir. Urmiya gölü havzası topraklar, kuzeyli-güneyli Azerbaycan (Irak’ta Kerkük-Erbil toprakları da) eski Türk yurdudur. Hiçbir zaman, hiçbir tarihi olay bu yerlerden Türkleri uzak tutamaz.















"...aslında gizli değil, kasten ve özel maksatla gizletilmiş tarihtir...." ..."Türk halklarının aleyhine  ortaya çıkarılmış sahte tarihçilik, aslında toprak davasıdır ; benimsenmiş (daha doğrusu  çalınmış!) eski Türk kültür ve medeniyetine sahip olmak maksadı ile Türk halklarına karşı ilan  edilmemiş manevi savaştır. Hem de adil olmayan bir savaş!"....


Prof.Dr.Bahtiyar Tuncay, Azerbaycan
Türklerin Gizli Tarihi kitabından











* Eğer verileri birleştiremiyorsanız, suç bende değildir.
* Saygılar