alanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2019 Salı

Alan Türkleri






ALAN TÜRKLERİ

- Alan Türkleri MS 1.yy'dan MS 4.yy'a kadar Kuzey Kafkaslar'da hüküm süren kabileler federasyonudur. Alan terimine antik dönem yazılarında ilk defa 1.yy'da rastlanır. MS 72-135 yıllarında Kafkasya Albanya'sında (Azerbaycan), İberya (Kafkas), Ermenistan, Mediya ve Küçük Asya (Türkiye)'ya yaptıkları tahrip edici akınları dönemin yazarları tarafından kaydedilmiştir.

- Bir kısmı 375'de Hunlarla birlikte batıya geçerken, bir kısmı da merkez ve batı Kafkasya'nın dağlık bölgelerine çekilir.

- Hunlarla Avrupa'ya gelenlerin bir kısmı Fransa, İspanya ve Cebelitarık Boğazı'ndan Fas, Cezayir ve Tunus'a gelirler.

- Katalonya adını Alanlar'dan alır.

- Ayrıca Roma ve Pers ordularında da hizmet etmişlerdir. Mısır piskoposu Synesius (MS 4.yy) " Bize göre yabancı bir tarzda eğitilmiş, kendi geleneklerine göre yaşayan, bize karşı düşmanca planlar tasarlayan genç savaşçı müfrezelerinden korkmamak mümkün değil. Bu beyaz tenli, saçları birbirine karışmış barbarların bir kısmının hizmetli olarak görev yapması, bir kısmının ise lider kadrosu olarak siyasi hayatta yer alması şaşırtıcıdır" der.

- Alanlar ve Asların Türk oldukları ve Türk dilli olduklarını mevcut veriler ortaya koymaktadır.

özetle:
Kazi T.Laypanov - İsmail M.Miziyev
Türk Halkların Kökeni
Selenge Yayınları

* Görsel: Alan komutanına ait bir anıt mezar. 11.yy
Alanlar Kafkaslardan Portekiz'e adı 'Alaunt' olan bir köpek türü götürmüştü. Bu köpek Alenquer kentinin, ki adını Alanlardan alır, sembolüdür. Alanların torunları Karaçay-Balkar Türkleri de tazı türü ile ünlüydü, görseldeki köpek de tazı olmalı. 
* Bazı 'Hint-Avrupa dil' yazarları Alan ve Asların Türk olmadığını öne sürer, bunu da İskit/Sakaların 'Hint-Avrupalı' 'İrani' olmasına bağlar. Ne acıdır ki  tamamiyle çökmüş olan 'Hint-Avrupa' ya da 'Aryan' terimini hala kullanmaktadırlar. Bu gibi 'yazar', 'tarihçi' ya da 'akademisyen'in kimin cebinde yaşadığını araştırmak gerek! Olcas Süleymanov buna güzel bir cevap vermektedir.


Olcas Süleymanov "Aziya" (s.202--211)

Süleymanov: 
"Hint-Avrupa dil ailesine dahil edilmiş olan birçok dilin yapısı ve şekli tarihi olarak çok kısa süre içerisinde kökünden değişmiştir. Halbuki Türk dilinde aynı zaman içerisinde hiç bir değişiklik olmamıştır.

Süleymanov:
" 20.yüzyılda sahte bir ailede toplanmış Avrupa dillerinin birbirinden kesin olarak ayrıldığını gören alimler kelimelerin zamanla değişerek yok olacağı hakkındaki teoriyi bütün dil grupları için geçerli saydılar, bir grup kelime bütün dillerde aynıydı. Bunu kök Hint-Avrupa dilinin kalıntısı olarak ilan ederek, değişmeye nisbeten daha az maruz kalan esas dil tabakası hakkında sonuç çıkardılar. Uygun düşmeyen kelimeler ise dilin bünyesinde kesinlik ölüme mahkum olan kelimeleri sırasına konuldu. Pekiyi Hint-Avrupa dillerinde ortak olan, yani akrabalığı ispatlayan yapılar nelerdir?

1. Üçten beşe kadar (beşli sistem mevcut olduğunda) veya dokuza kadar (onlu sistem uygulandığı devirlerde) olan sayılar 'bir' sayısı nisbeten az dayanıklıdır, çünkü Hint-Avrupa dillerinde bir sayısının adları çeşitlidir.
2. 1. ve 2. şahıs zamirleri. Niçin sadece 1. ve 2. şahıs zamirleri? Çünkü Hint-Avrupa dillerinde 3.şahıs zamirleri birbirine uygun gelmiyor.
3. Bazı akrabalık terimleri.
4. Bazı beden uzuvlarının adları (Hint-Avrupa dillerinde sadece 'ayak'ın adı umumidir).

Çıkan sonuç şu: Görünüşte birbirine benzemeyen dillerin mukayesesi yapıldığında bu leksik grupların yakınlığını ortaya koymak, bu dillerin genetik akrabalığını ispatlamak için yeterlidir. Hint-Avrupa dil ailesi için ilk devirlerde böyle basit bir şema ortaya çıkarıldı; bu öyle bir devirdi ki Sanskritçe ve Yunanca sayı isimleri, şahıs zamirleri ve terimlerin akrabalığı Avrupalı alimlerin gözlerini kamaştırarak akıllarını başlarından almıştı. O zamanlar sadece bir seçenek vardı: Ya genetik akrabalık ya da hiç! Oysa canlı dil tarihinde akrabalığın bir çok çeşidi vardı. Ne var ki dilciler bunları ne gördüler ne de anlattılar. Çünkü bu durumda Hint-Avrupa dil ailesi birkaç gruba bölünürdü. 

Şu şekilde bir soru akla gelebilir: Belki sayı isimleri, şahıs zamirleri ve akrabalık terimleri hiç de Eski Hint-Avrupa dillerinin kalıntısı değildir; herhangi bir dilin, diyelim Farsça'nın en geniş olarak yayıldığı bir devirde (diyelim ki MÖ 1.binde Ahamenişler zamanında Fars hakimiyetinin batıda Yunanistan ve Mısır'a, doğuda Hindistan ve Çin'e kadar yayıldığı bir devirde) yayılıp benimsenmiştir.

Bu soru Hint-Avrupa dilcilerin de daha önce akıllarına geldiği için bir hüküm yürüttüler: Esas lugat terkibinin kelimeleri dışında alınmaz; bütün dillerde akraba olan sayılari bir çift şahıs zamiri ve terimler bu dillerle birlikte doğmuşlardır, sadece o dile mensupturlar. Bunlar başka hiç bir dile verilmez ve hiçbir dilden de alınmazlar. Eğer bu hükmün sahipleri zahmet edip hiç olmazsa Türkçe ve Hint-Avrupa dillerini karşılatırsalardı, bu hüküm kolayca çürütülürdü. Bu karşılaştırma, dilcilerin bu katı kuralından haberi olmayan dili oluşturan halkların kelimeleri her zaman birbirlerine verip aldıklarını gösterirdi.

Bu durum gramer için de böyledir. Mesela Türk dilinde birinci onluktaki sayılar Hint-Avrupa dillerinin sayı adlarına uygun gelir. Hint-Avrupa dillerindeki bazı birleşik sayılar Türkçeden alınmıştır. Latince çekim sistemi sadece Türkçe çekim sistemi ile izah olunabilir. Hint-Avrupa dillerinin akrabalığına esas delil olarak gösterilen 1.şahıs zamirinin yalın ve diğer hallerindeki değişik çekimleri Türk ve Fin-Ogur dilleri ile karşılaştırılarak açığa çıkarılabilir (ben-menya, mne ve men- meni, menge).

Türk materyalini dikkate almadan, bu cümleden olarak 'ter' -Türk çokluk sayı sisteminin menşeini araştırmadan (bu şekil söze saygı, ihtiram manası veren ek olarak kullanılırdı) mother, father, sister, brother gibi akrabalık terimlerinin menşei hakkında kesin fikir söylemek mümkün değildir.

'Hint-Avrupa dilleri' tezi hiç tartışılmadan teori haline getirilmiştir. Bu teori Johns'un ilk iddiası olarak doğmuş ve sonraki yüzyılda hiç bir zaman kendi kılıfından çıkamamıştır. Bu teorinin gelişip değişmemesi onun yeterinde olgun bir teori olmadığını isbat eder. 'Hint-Avrupa dilleri' terimi dilcilik kitaplarında nazari olarak değil de, muhteva bakımından enine büyümektedir."

Süleymanov N.Marr'dan aktarıyor: 
"Hint-Avrupa dilcileri kendi sahalarında çok derine indiler, şimdi bu yoldan dönmek isteseler bile şimdiye kadarki iddialarını yerle bir etmeden bunu başaramazlar. Kendi dil sistemlerinin derinliğine nüfuz etmeyi başaramamış olan Türkologlar ise bu sistemin karşısında sfenks önünde durur gibi dikilip kalmışlardır."

Süleymanov: 

"Çılgın Marr'ın söylediklerinden yıllar sonra da durum değişmemiştir. Eğer Türk diline gerekli dikkat gösterilseydi, o zaman dilcilik ve tarihin bir çok gerçek dışı efsanesi yerini hakikate bırakırdı. Belki de o zaman beşeri bilimler müsbet bilimlere yaklamış olurdu. Ne var ki, Hint-Avrupacılar Türk şivelerini, Hint-Avrupa imparatorluğunun ücrada duran şiveleri olarak kabul ettikçe, Türkologlar da dayı yardımı almadan şalvarlarını bellerine tutmayı beceremedikçe ve muhterem üstatların tahkir edici 'hakikatlerini' papağan gibi tekrarladıkça, biz kendi evimizde gözü bağlı dolaşmaya ve başımızı oraya buraya çarpmaya devam edeceğiz."


 SB




PROBLEMS of the HISTORY and LANGUAGE
Collection of articles on problems of lingohistory, revival and development of the Tatar nation
Kazan, 1995
Önceki paylaşım: Alanlar


8 Ekim 2017 Pazar

BRUJA (BRUXA/CADI) = BÖGÜ - BÜGÜ - BÜYÜCÜ





Alttaki linke göre, Bruja İspanyolca; Hint-Avrupa dil kökenli değil Katalanca Bruixa kökenli. Portekizce de Bruxa-Cadı anlamında. 

* "Origin and Etymology of bruja = Spanish, of non-Indo-European origin; akin to the source of Portuguese bruxa witch, Catalan bruixa" (link)

Bruja kelimesi, Portekiz ile İspanya'nın Katalonya bölgesine göç eden Alan Türkleri'nden geçmiş olabilir. Çünkü Büyücü kelimesi Eski Türkçede Bügü olarak geçer ve Bilge olarak da kabul görür. 



Batılılar Kamları (Şamanları) Büyücü olarak görmüştür ki, Kamlar genellikle Kadın'dır, Ortaçağ Avrupası'nda da zaten daha çok kadınları "Cadı" olarak sınıflandırmışlardır.

SB


* * * 

"“bügü” sözcüğüne ilkin eski Uygur metinlerinde rastlamaktayız. Clauson, sözcük için şu açıklamaları vermektedir: bögü: (bögö) „sage, wizard‟; the word seems to connote both wisdom and mysterious spiritual power.

Aynı kaynak Moğolca bö‟e, böge (şaman) karşılıklarına da dikkat çekerek Uygurcadan başlamak üzere sözcüğün kullanımlarını örneklendirmekte ve günümüzdeki büyü sözcüğünü de „ magic, mystical ‟; bögüle: - , bögülen - sözcükleri için “sihir, büyü, hikmet vb.” anlamlar vermektedir.

Räsänen, sözcüğü “bögü” biçiminde almakta ve Uygurca anlamını “Weiser”; Çağatayca bügi biçimini „Zauberei‟; Osmanlıca böyü, büyü, büy sözcüklerini de „Hexenmeister, H exe, Zauberer‟; Osmanlıca buġu biçimini „Hexerei,; Codex Cumanicus‟ ta yer alan bügü biçimini ise „Weiser, Prophet‟ olarak anlamlandırmaktadır.

Özellikle Moğolcadaki „şaman‟ anlamı ile Codex‟ te geçen „peygamber‟ anlamları arasındaki ilişki, kavramın geçirdiği değişikliği göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu kullanımlar bügü sözcüğünün, „bilgili kimse‟ anlamının yanı sıra, mistik güce sahip kimse anlamını da içerdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ancak büyü ve büyücü sözcüklerinin bügüden kaynaklandığını kuşkuyla karşılamak gerekir. Çünkü tüm kullanımlarında sıfat olarak görülen bir sözcüğün büyüde gördüğümüz gibi sıfatlıktan tümüyle çıkıp yalnızca ad olarak kullanılır duruma gelmesi oldukça güçtür. 

Mahmud Kâşgârî‟de bügü sözcüğünü “âlim, akil”; bügü bilge için “akil”; bilge bügü içinse “ ulema, hükema” anlamları verilmektedir.

Doç.Dr. Zafer ÖNLER
TÜRKÇEDE “bügü-bilge, ârif -âlim, bilge-bilgin” KAVRAMLARI,1999/detaylı



* * *

Prof.Dr.Osman Karatay
Bey ile Büyücü; Avrasya'da Tanrı Hükümdar Devlet ve İktisat,2006


Çeşitli başlıklar altında verilen konu, genel manada Medlerin Mag boyu veya zümresinin adının açıklanması temelinde, zaman içinde öbür dillere geçmesi ve Türkçe'de nasıl bulunduğu üzerine kurulmuştur. Mag kelimesi, hem Hind-Avrupa hem de Ural-Altay dil gruplarına geçerek sadece harf değişiklikleri ile aynı anlamlarda kullanılmıştır. Kelime Büyü ve Büyücülük ile başlayan ilk anlamını yeni değerler kazanarak süre gelmiştir. Yazarın verdiği örneklere göre, Türkçedeki m harfi b'ye dönüşerek 'bögü' (büyü), 'bükü/puku' (bilgin), 'beg' (bey), 'bek' (koruma), 'büke' (ejderha), 'böke' (güreşçe), 'bağıcı' (büyücü), 'bög' (böğ böceği), 'böcek,pek' (güç), 'bay' (zengin) ile 'büyük, puhu kuşu, başbuğ' kelimelerinde de bulunmaktadır. Mecusilik (ateşe tapma) kelimesinde de Mag kelimesi bulunmaktadır.

Yecüc ve Mecüc kavminden bahsedilirken bunların Tevrat'ta Gog Magog olarak geçen bu kavmin de Maglarla ilgili olduğu belirtilmiştir. Bunların yeri hususunda İslam coğrafyacılarının verdiği bilgilere göre, Yecüc Mecüc taifesi Asya'nın kuzeyinde yaşamaktadır. Yazar bundan sonra Moğol kavminin adının da Mag kelimesine dayandığını, Moğol kelimesinin Mog oğlu anlamına geldiğini söylemektedir. Aynı kelimeyi Macar (Mageri) kelimesinde de olduğunu ileri sürer.

Yukarıda Türkçe örneklerini verdiğimiz kelimeleri ilerleyen bölümlerde açıklayan yazar kitabın başlığında vurgulanan kelimelerin kökenlerini ortaya koymuştur.

Süleyman Özkan
Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt XXII, Sayı 1, Temmuz-2007


* * *

"Ammianus Marcellinus'a göre: Alanlar uzun boylu, güzel görünümlü ve hafif sarı saçlıdır. Silahlarının hafifliği nedeniyle oldukça hareketlidirler. Daha sade ve daha kültürlü hayat tarzıyla Hunlarla tamamıyla benzemektedirler. Onlar barbar geleneklerine göre kılıçlarını yere saplıyorlar ve Mars'a olduğu gibi kılıca tapıyorlar.

Alanları ve diğer Türk halklarını çok iyi bilen doğulu yazarlari onları Türk olarak adlandırmaktadırlar. Rus vakanüvisler, defalarca bahsettikleri Asları (Yasları), yani Alanları çok iyi tanımaktadırlar. Çok sayıda Rus prensi, Yas kızıyla evlenmiştir. 

Josephus Flavius'un “Jüdea Savaşları” adlı eserinin ilk eski Rusça çeviri ve şerhini yapan kişi, Yasların dili konusunda "dilleri sanki Peçeneklerin dili gibidir" demektedir. 

Portekiz'de Alenquer'de (kelimenin Alan tapınağı anlamına gelen Alan Kerk'ten geldiği düşünülür) Alanlara ait tapınak kalıntıları bulunmuştur.

MS.50'lilerde Romalılar için süvarilik yapan Alanlar; 5500'ü Büyük Britanya adasına gönderilerek Hadrian Duvarı'nın korumalığını yapmıştır."


Kazi T.Laypanov - İsmail M.Miziyev / ALANLAR


Buradaki verilerle, Arthur ile Excalibur Kılıcı'nın Britanyalıların "destanları"na Türkler vasıtasıyla geçtiğini görebiliriz.

EK : KATALANLARIN Batı Anadolu'da TÜRK KIYIMLARI "TÜRKLERİN ANADOLU’NUN BATI KIYILARINI FETHİ VE KATALAN KUMPANYASIKeith HOPWOOD - Çeviren: Serdar ÇAVUŞDERE" . Ve yaşananları yazan komutan RAMON MUNTANER 'in soyadının TÜRKÇE olması ve Kuşadası.


ilgili:



16 Mayıs 2017 Salı

Alanlar / Alan Turks and Lancelot



"ALANUS A LOT" tan "THE ALAN OF LOT" a, sonra mı?
Tabii ki "LANCELOT" 
"Lot Nehrinden bir Alan" anlamına geliyor...
ve Lancelot destanı buradan türüyor.
Ben demiyorum bir "batılı" "From Scythia to Camelot" kitabında diyor"... 
Kökenini de "Nart Destanı"na bağlıyor.


Ancak kitabında belirttiği, "İran dili konuşan İskitler" ya da "Nart, Osetlerin Destanıdır" açıklamalarına kesinlikle katılmıyorum. Çünkü, İskitler Türk boylarının atası olmakla birlikte Nart Destanı Osetlerden daha çok Karaçay-Malkar Türklerinin destanıdır ki, Saka Türklerinden kalmadır.


Ortaçağ el yazmasından
Lancelot kendi mezarını açarken / Lancelot bir savaşta / Lancelot kılıçtan köprüyle Gorre'ye girerken


ALANUS A LOT - THE ALAN OF LOT - LANCELOT 


"Nart destanları eski Türk destanlarına daha yakındır."
"Alanlar Türktür"
"Karaçay-Malkar (Balkar) Türklerine aittir."
"Saka-İskit Türkleri ortak Atalarıdır." ...

Arthur ve Excalibur da Türk kültüründen etkilenerek yaratılmış bir efsanedir ki,
 İlyada ve Beowulf bile Dede Korkut ile ilişkilidir....

***

SCYTHİANS, ALANS and OSSETİANS How related are they? How much is Nart Saga related to İndo-Europeans?

Scythians, Alans are Turkish Tribe, and Nart Saga is more Turkish then Ossetian, or in other way, less-İndo-European. So, the info is been given by "C. Scott Littleton, Linda A. Malcor" in their book "From Scythia to Camelot: A Radical Reassessment of the Legends of King" is based on "Indo-European perspective", which is an inaccurate statement. Because nor the Alans and Nart Saga are İndo-Europeans, neither the Scythians are İranian speaking people. Not a single ancient author wrote, that the Scythians are İranian speaking people. There is even a Oghuz Kurgan (Курган Огуз) from the 4th c BC in Ukraine; Oghuz=Oğuz Turks


But, it is true what they wrote in this book about; "non-Celtic" source of Arthur (comes from "Arthır", an Alanian Turkish word for "Story Teller", but Ar-Er means also Man in Turkish!), how "Alan-a-lot" became "Lancelot" and "Arthurian tales which was produced after 12th-13th century"... 

Just like the Holly Grail comes from Oath Cups and coat of arms of Mamluk Turks, all these traditions are produced after interaction with the Turkish tribes...


SB.


"Lancelot not a character of primitive Arthurian tradition. First recorded mention by Chrétien de Troyes and sudden growth in popularity. We find no mention of the hero's name before the latter half of the twelfth century, yet within ten years of that first mention he is the most famous of Arthur's knights, and the lover of the queen.

The legend of the Grail, originally foreign to the Perceval story, completely dominated that story and changed the character of the hero, who became transformed into an ascetic celibate; while, on the other hand, the growing popularity of the Lancelot story had reacted prejudicially on the position alike of Perceval and the still earlier hero Gawain as knights of King Arthur's court. Eventually the two competing centres of romantic interest were Lancelot and the Grail, and it became necessary to combine them in such a manner that the latter, while still retaining its sacrosanct character, should yet contribute to heighten the fame of the popular 'secular' hero."
The Legend of Sir Lancelot du Lac
Jessie L. Weston, 1901




"The medieval sources, about Caucasian ALAN-AS, decribed them permanent as Turkish tribe. Whereas, there is no hint that they were İranian. As a result, of the long domination of these AS TURKS on İranian community, and neighborhood in the Caucasus, adopted this name. In fact, the word Os or Ossetia, is not essential of this community, they call themselves otherwise. They call themselves IRON."

"Aslar, Alanlar, Osetler, Sarmatlar ve Sakalar"
Prof.Dr.Osman Karatay

*
ALANS 

650 BC
Ases are first mentioned in Assirian sources as the Scythian name Ishkuza = Ish-Oguz or Ish-kiji, with the same semantic, where Ish is a variation of ethnonym As, and Oguz or kiji stand for people.

500 BC
Tribe of Aderbics, part of Masguts/Massagetae, sent 40 thousand infantrymen and 2 thousand horsemen to the camp of Darius the Great at the Babylon. It is evidence of the large nomadic population living on the banks of the Uzboy. Period from 7th c. BC to 5th c. AD was flourishing for Aral-Caspian area, combining settled agricultural and tribes specializing in sheep or horse animal husbandry. Symbiosis of farmers and nomads.

300 BC
From Chinese sources Alans are listed as one of four Hunnish tribes (Xu-la, Lan, Hiu-bu, Siu-lin) most favored by kings of Eastern Huns (Mao-dun/Mete and his son Ki-ok/Kök) of 3rd century B.C. (ToOD 146). Hiu-bu and Siu-lin are Ch. coding variations for Yui tribes, Uigurs; Lan stands for Alan = Tr. alan, yalan = steppe, synonymous with  Tr. yaziq = plain, plateau (Yazygs, Ases, Yases). Alt. name for Alans (probably, a W.Europe subtribe) is Gu-alan, Tr. quw alan = dry steppe; both names indicate part of clans living in steppe, while other part lives by river, mountain, forest etc. ... more:



"This race of resolute and indomitable men (= the Huns), inflamed by a fierce desire to sack others' property, sowing violence by looting and killing among the neighboring peoples, reached the Alans, the ancient Massagetae. (Ammianus. 31, 2, 12 Halanos ... veteres Massagetas - link)





As above mentioned, Oghuz-Huns-Massagetae and other tribe names are the ancestors of all Turks. So Alans are not İndo-Europeans, and therefore not considered as Ossetians. But today Alan and As Turks are asimilated among Ossetians, besides Ossetians call Karachay Malkar Turks as As-Alan, and Nart Saga belong to Turks, which was accepted by Ossetians and changed many names from the saga. And like N.Kisomov says : "by the 10th c. Ossetes were already polygenic (many) people." - SB.


*

"... it is clear that the Alans (Ases) never called themselves Irons, Irons is a self-name of the Ossetians only..."

"Thus, Alans made their celebrated military and political destiny hand-to-hand with their Türkic kins: Huns, Khazars and Kipchaks. From the 13 c. the Alans-Yases ceased to be ruling among the other Türkic people. But it does not mean at all that they disappeared physically, they lived among other Türkic people and gradually entered into their ethnicity, accepting their ethnonyms. Such a strong, scattered along all Eurasia people as Alans-Yases, could also participate in forming the Ossetian people, but they cannot be equated to the Iranian speaking Ossetians by a single trait. If the Scythians, Sarmatians and Alans were Ossetian speaking, all Eurasia should have Ossetian toponyms. They do not exist, unless artificially (quasi-scientifically) produced. Thus, in all their attributes the Alans were Türkic, and participated in the formation of the many Türkic (and not only the Türkic - Translator’s note) peoples."

Prof.Mirfatyh Zakiev (Academy of Sciences of the Republic Tatarstan)
Origin of Türks and Tatars/Chapter Five
Alano-As ethnical roots of the Türks


*

"Kafkas Dağları’nın en yüksek bölümünü oluşturan Orta Kafkaslar ise Türkçe kökenli bir dil konuşan Karaçay-Malkar halkı ile, Hint-Avrupa dillerinin İran kolunda bir dil konuşan Oset halkının tarihî yurdudur. Karaçay-Malkarlılar kendilerine Alan ve Tavlu (Dağlı) adlarını verirlerken, Osetlerin kendi dillerindeki adları İron ve Digor olarak bilinir. ...

Kafkasya’da yüzyıllar boyu birlikte yaşayan Adige, Abhaz-Abazin, Karaçay-Malkar, Oset ve Çeçen-İnguş halklarının Nart destanlarında benzer motiflerin yer aldığı görülmektedir. Nart destanlarının, köklerini Kafkas halklarının yerel kültürlerinden, Orta Asya’dan Kafkaslara kadar yayılan eski Türk boylarının ve Hint-Avrupa kökenli İranî kabilelerin kültürlerinden, eski Yunan mitolojisinden ve hatta Ön Asya medeniyetlerinin kültürlerinden alarak büyüyüp gelişen, Kafkas halklarının ortak mitolojik destanları olduğu anlaşılmaktadır. Karaçay-Malkar Nart destanlarında eski Türk mitolojisinin ve destan geleneğinin izleri açık olarak hissedilmektedir. Karaçay-Malkar Nart destanları birçok yönden Oset ve Adige Nart destanlarını da etkilemiştir.

Tarihte yaşamış ve Kafkasya coğrafyasında etkili olmuş bazı Türk kavimlerinin izlerinin Nart destanlarında saklı olduğu tespit edilmiştir. M.S. 6-7. yüzyıllarda Kafkasya’da hâkimiyet kuran ve buradaki diğer Türk boylarıyla birleşen Avarların, Oset ve Karaçay-Malkar Nart destanlarında yer aldıkları açıktır. Hun-Avar-Bulgar-Hazar-Kıpçak gibi Türk kavimleri Orta Kafkaslar’da yaşayan Osetlerin atalarıyla temasa geçmişler, bu sebeple bu etnik ve kültürel ilişkilerin izleri Oset Nart destanlarına yansımıştır. Theophanes ve Nikhitor adlı Bizans tarihçileri de Avarların Batı Kafkaslarda Bulgar Türkleri ile birleştiklerini yazmaktadır (Kuznetsov 1984: 168).

Oset Nart destanlarında, Agunda’nın babasının Batı Kafkaslardaki Urup Irmağı kıyılarında yaşamakta olan Avar Hanı olduğu nakledilmektedir (Kuznetsov 1984: 168). Karaçay-Malkar Nart destanlarında da Agunda, Avar Hanı’nın kızı olarak gösterilmektedir (Aliyeva 1994: 278-280).

Nart destanlarında yer alan bir başka Türk kavmi ise Ogur Türkleridir. M.S. II-III. yüzyıllarda Büyük Hun kitlesi ile Karadeniz’in kuzeyine gelen Ogur boyları Bulgar Türklerinin atalarını meydana getirdiler ve Kafkasya’da Kuban Irmağı çevresinde yurt tutarak yerleştiler (Kurat 1972: 109).

Oset Nart destanlarında Wrıjmeg adlı kahramanla ilgili bir bölümde Ogur Türkleri Agur adıyla geçer ve Nartların ülkesini işgal eden bir güç olarak tanımlanır (Dumezil 2005: 279). Oset Nart destanlarında Türklere Terk-Türk adıyla da rastlanması, Kafkasya’da Türk varlığının izlerinin mitolojik destanlara kadar girmiş olduğunu belgelemektedir.

Prof. Dr. Ufuk TAVKUL 


*

K.Laipanov, I.Miziev

Adilhan Adiloğlu

Türk Halklarının Kökeni - Kazi T.Laypanov, İsmail M.Miziyev

and the born of "Arthur and Excalibur"





31 Ağustos 2015 Pazartesi

Tarihçi Pachymeres ve Atman (Osman Gazi)





“Bizans kayıtlarına göre Osman veya Osmanlı ismine rastlamıyoruz. Osman Bey’e “Atman” diyorlar. Osmanlıya “Atmanik” diyorlar. Osmanlı da bu “Atma” adına Arapça aidiyet eki olan (i) harfini ekleyerek kendine “Atmi” diyor. Aslında Ertuğrul, Orhan, Gündüzalp, Aydoğdu gibi öz Türkçe isimlerin arasında bir Arap adı olan “Osman” isminin bulunmasına tarihçiler bir mana verememekte ve “Atman” adına daha sıcak bakmaktadırlar...Zaten yerel adı “Osman” değil, “Otman” dır.”
Prof.Dr. Levent KAYAPINAR.  





Dönemin tarihçisi Pachymeres "Atman" adını kullanır.











" The Alans, who should at least have been holding the rearguard had already made the crossing to Gallipoli; and once there they refused to lay down their arms. They had to be coerced into surrendering and begging the Emperor's foregiveness. Almost at the same time, in July 1302 the rest  of the alans, who had been sent to help hold the frontier at the Sangarios river in Bithynia, were driven back by the Turks. They were commanded by one of the Mouzalon family, and the total strength of the Byzantine army was not above 2000. The Turks numbered some 5000 and they were led by as ghazi emir to whom Pachymeres, writing only about five years later, gives the name of Atman (died 1326). This is the first mention in a contemporary source of Othman or Osman, the founder of the Ottoman or Osmanlı state." 

Donald M.Niool - The Last Century of Byzantium 1261-1453




"The only contemporary Byzantine reference to Osman Gazi is by the chronicler George Pachymeres. According to Pachymeres, the emperor Andronicus II Palaeologus (r.1282-1328) sent a detachment of 2000 men under a commander anmed Muzalon to drive back a force of 5000 Turkish warriors under Osman (whom he calls Atman) who had encroached upon Byzantine territory. But Osman forced Muzalon to retreat, which attracted other Turkish warriors to join up with him, in the spirit of gaza, or holy war against the infidel, attracted also by the prospects of plunder" 

John Freely, The Grand Turk: Sultan Mehmet II








PACHYMERES, Georgios (ö. 1310 [?])
Osmanlılar hakkında bilgi veren ilk Bizans tarihçisi.

1242 yılında İznik’te doğdu. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine bu şehre göç etmiş İstanbullu bir ailenin çocuğudur. İlk öğrenimini İznik’te tamamladı, 1261’de Latin işgalinin sona ermesi üzerine ertesi yıl İstanbul’a gitti. Burada Niketas Choniates’in eserinin devamı olarak 1203-1261 yılları arasındaki olayları anlatan Chronike Syngrafe’nin yazarı ve döneminin en ünlü âlimi Georgios Akropolites’in öğrencisi oldu. 


Klasik kültür konusunda aldığı eğitim ve bu konudaki yeteneğiyle kısa zamanda dinî ve siyasî makamlara ulaştı. Önce Ayasofya Kilisesi’nde papaz yardımcılığı (diakonos/diyakoz/zangoç) yaptı. Ardından papazlar yargıç meclisinde görev aldı ve saraylılar hiyerarşisine girdi. 1265’te Bizans’ta siyasî-dinî bir makam olan noterliğe yükseldi, 1277’de havâri tarihi öğretmeni (didaskalos tou apostolou) oldu, 1285’te “hieromnemon” makamına geldi. Son olarak Ayasofya Kilisesi dinî heyetinin ileri gelenlerinin hiyerarşisi içinde en önemli makam olan ve Ayasofya’ya sığınan köle, borçlu ya da cinayet zanlılarını dinleyerek günahlarından arınmaları için ceza veren “protekdikos”luğa yükseldi. 


Böylece, sarayda XI. yüzyıldan itibaren imparatorun din adamlarına ve halktan insanlara, VIII. Mikhail döneminden itibaren de sadece din adamlarına verilen en alt kademedeki yargıç rütbesi olan “dikaiophylax” unvanını aldı. Bu görevler Pachymeres’in hem kilise hayatını hem de imparatorluk ailesiyle devletin ileri gelenlerini yakından tanıma imkânı verdi. Kilisenin ileri gelenleri olan Jean Bekkos, İskenderiyeli II. Athanasios ve Theodosios Prinkipos’la dostluk kuran Pachymeres, Latin ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi konusundaki yoğun tartışmalar sırasında birlik fikrine muhalefet etti (Karagiannopoulos, s. 333-334). Ölüm yılı hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Tarihinin 1307 yılı olaylarıyla kesilmiş olmasından hareketle bu tarihten sonra 1310’da öldüğü tahmin edilir.


Georgios Pachymeres’in günümüze sekiz eseri ulaşmıştır. Bunlardan ilki on iki bölümden meydana gelen Aristoteles’in Felsefesinin Özeti’dir. İkinci eser, antik Yunan hatiplerinin çok tanrılı dünyadan aktardıkları güzel konuşma konularını içeren Belagat Egzersizleri’dir. Üçüncü eseri matematik, astronomi ve müziğe dair Quadrivium’dur. Dostu İskenderiyeli II. Athanasios’a bir ithaf mektubuyla başlayan Pseudo-Ddenys Areopagite’nin Eserinin Yorumlanması dinî mahiyet taşır. Diğer teoloji konulu çalışması, Lyon’da imzalanan kiliseler birliği antlaşmasını Ortodoks gözüyle değerlendirdiği Aziz Ruhun Kitabı’dır. İskenderiyeli II. Athanasios’a Yazılmış İki Mektup ve Çeşitli Şiirler başlığı altındaki eseri yedinci çalışmasıdır. 


Georgios Pachymeres’in Türk ve İslâm tarihi açısından en önemli eseri 1260-1307 yılları arasını kapsayan Syngrafikai Historiai adlı kitabıdır.


Eser, İstanbul’un 1261’de Bizanslılar tarafından yeniden alınmasından sonra VIII. Mikhail (1259-1282) ve II. Andronikos (1282-1328) dönemi tarihinin en güvenilir ve en ayrıntılı kaynağıdır. VIII. Mikhail devri altı kitap halinde olup diğer kısımlar 1307’ye kadar II. Andronikos zamanının olaylarını ihtiva eder. Kitapta basit bir anlatımdan ziyade edebîlik ve belâgat ön planda tutulmuş, Homeros’tan beri gelen tarihçilik geleneği sürdürülmüştür. Coğrafî yer adları ve kavim isimleri için Attiki lehçesinde kullanılan antik isimler tercih edilmiş ve adları unutulmuş pek çok yer ismi yeniden canlandırılmıştır. Bizans içindeki olaylar anlatılırken yer yer eleştiriler de yapılır. Yazar özellikle İmparator VIII. Mikhail’i eleştirir, onun ikiyüzlülüğünü ve asabiliğini vurgular.


Pachymeres, 27 Temmuz 1302’de vuku bulan Bafeus (Bapheus) savaşında Osman Bey’i zikreden ilk tarihçidir. Ancak eserinde sadece Osmanlılar’dan bahsetmez, Türk kavimlerinden olan Bulgarlar’a, Kumanlar’a, Memlükler’e, Moğol ve Tatarlar’a, Selçuklular’a da değinir. Kitapta Deştikıpçak’ta Altın Orda hanları Batu, Berke ve Mangıt emîri Tokta’dan, kumandan Nogay’dan; Selçuklu sultanları Gıyâseddin Keyhusrev, İzzeddin II. Keykâvus, oğulları Mansur ve Mesud, kardeşi Rükneddin IV. Kılıcarslan’dan; Dobruca’da Sarı Saltuk’tan; İlhanlı hanları Abaka, Argun, Geyhatu, Gāzân, Olcaytu’dan; Karesioğulları Beyliği’nden; Germiyan sülâlesinden; Menteşe Beyliği’nden; Osmanlı Beyliği’nden ve Candaroğlu Süleyman Paşa’dan; Marmara ve Batı Anadolu’da Bizans’a akınlarda bulunan pek çok Türk beyinden söz edilir 


(Pachymeres’in eserinde verilen bilgilerin dönemin diğer kaynaklarıyla karşılaştırılmadığı zaman ne gibi yanlış yorumların yapılabileceği ya da bu mukayeseli çalışma sayesinde anlaşılmaz gibi görünen pek çok metnin ve kelimenin nasıl çözüleceği hakkında bk. Beldiceanu-Steinherr, XXXII [2000], s. 425-434). 


Pachymeres’in eserinde Türkler’le ilgili başlıca konular şöylece sıralanabilir: 
1258-1261’den sonra Türkler tarafından doğu sınırındaki dağların işgali; 
Kotis’in tavsiyesi üzerine Mikhail Palaiologos’un Türkiye’ye kaçması (1256); 
Mikhail Palaiologos’un Türkiye’den dönüşü ve Makedonya seferi (1257); 
Tatarlar tarafından Türkiye’nin istilâsı ve Sultan İzzeddin II. Keykâvus’un kaçışı (1260); 
önceki imparatorların Tatarlar’a karşı tavrı (1260); 
VIII. Mikhail’in Tatarlar’a ve Mısırlılar’a gönderdiği elçiler (1261); 
Mısırlılar’ın Suriye’yi alması ve Nogay’ın Kırım’a yerleşmesi (1261); 
Sultan İzzeddin’in Enez’e, daha sonra Kırım’a kaçışı ve VIII. Mikhail tarafından çıkarılan tehlike (1264); 
İznik’in Tatarlar’ca istilâsına dair yanlış bilgilendirme (Şubat 1265); 
Nogay ve Tatar istilâları (Bulgaristan’dakiler, 1268); 
Tralles’in Türkler tarafından daha sonraki alınışı (1283-1284); 
I. Ioannes Angelos’u yenmek için VIII. Mikhail’in Tatarlar’a başvurması (1282 sonbaharı); 
Tatarlar’ın Trakya’dan gitmesi ve iktidarın II. Andronikos’a geçmesi (Aralık 1282); 
Alexsis Philandropenos’un etrafındaki Türkler’in tavrı (1296); 
Nogay’ın ölümü (1299) ve Teodor Svetoslav’ın tahta çıkışı (1297); 
II. Andronikos’un gayri meşrû kızının Tokta Han ile evlenmesi (Ağustos 1297); 
Leon Muzalon’un Bapheus’ta yenilgiye uğratılması (1302); 
Koitzimpaxis aracılığıyla II. Andronikos’un Solymampaxis’ le ittifak kurması (1302); 
genel yıkım ve Türk emîrlerinin ilerlemesi önünde Anadolu’dan göç edilmesi (1303); 
Anadolu’da Türkler’in ilerleyişi ve halkın mutsuzluğu (1304); 
Türkler’in Menderes Tripolisi’ni alışı (1304); 
Türkler’i yenmek isteyen Ioannes Choiroboskos adındaki çete başının ortaya çıkışı (1304); 
İlhanlı Gāzân Han’ın ölümü (1304); 
Andre Morisko tarafından Anadolu’da Katalan ordusundaki Türkler’in geri dönüşüne yasak konulması (1305 yazı); 
Bizans ordusunda yer alan Türkler’in ve Alanlar’ın ayrılması (1305 yazı); 
Kouboukleia’nın Türkler tarafından alınması (1305 yazı); 
Thyraia’nın işgalinden sonra Emîr Sâsân’ın Efes’i (Ephese) alması (Ekim 1305); 
Türk Melek İsaak’ın imparatorluk lehine davranması (Ekim 1305);
İzzeddin’in bir akrabasıyla evlenen Melek İsaak’la II. Andronikos arasındaki antlaşma (Temmuz 1306); 
Katalanlar tarafından Melek İsaak’ın ihanetinin ortaya çıkartılması ve onun idam edilişi (1306 sonbaharı); 
Türkler’in İznik yakınındaki Trikokkia Kalesi’ni zaptı (1307 ilkbaharı).


Eserin on üç nüshası bilinmektedir. Bunların büyük bir kısmı birbiriyle uyum göstermekle birlikte zaman zaman farklılıklar da görülür. Bu yazmalardan üçü Pachymeres’in eserinin basımında ve değerlendirilmesinde esas alınmıştır (bunlar Monecensis graecus 442, Vaticanus Berberinianus graecus 198 ve Vaticanus Berberinianus graecus 203 numaralarıyla Vatikan’da muhafaza edilmektedir). 


Özellikle sonuncu yazma, P. Poussines’in 1666’da Roma’da Pachymeres’in eserinin ilk altı bölümünü kapsayan kitabına ve 1669 yılında yayımladığı, Pachymeres’in yedi ve on üçüncü kitaplarını kapsayan bölümlerini ihtiva eden eserine temel teşkil etmiştir. Poussines’in neşrettiği Pachymeres’in bu eseri 1729’da Venedik külliyatı içinde XIII. cilt olarak yeniden yayımlanmıştır. Poussines bu çalışmasında her zaman Grekçe el yazmasının metnine sadık kalmamış, Venetus Marcianus graecus 404’te bulunan, Pachymeres’in eserinin daha basit bir Yunanca ile yazılmış özeti olan yazmayı da sık sık kullanmıştır. 


Poussines’in çalışması, 1835 yılında I. Bekker’in desteğiyle Bonn külliyatı içinde iki cilt halinde yeniden basılmıştır. Bekker bu yayımda Roma baskısında görülen imlâ hatalarının bir kısmını düzeltmiş, ancak çeviriden kaynaklanan hataları düzeltmeden bırakmıştır. Buna rağmen Bonn baskısı, Pachymeres’in eserinin 1666-1669 ve 1729 yayımlarından sonra gerçek anlamda ikinci baskı olarak kabul edilmelidir. 


Eser, 1865 yılında J. P. Migne’nin Paris’te neşrettiği Patrologiae Cursus Completus: Series Graeco-Latina içinde 143 ve 144. ciltler halinde Bekker’in Bonn baskısını esas alarak bir defa daha yayımlanmıştır. 


P. Poussines’in neşrini esas alan L. Cousin kitabı Fransızca’ya (Historie de Constantinople depuis le règne de l’ancien Justin jusqu’à la fin de l’empire, VI. l’Historie des empereurs Michel et Andronique, écrite par Pachymere, Paris 1685), A. Karpov da Rusça’ya (Georgija Pachimera Istorija o Michail i Andronik Paleologach trinacat knig. I. Carstvovanie Michaila Paleologa [1255-1282], St. Petersbourg 1862) çevirmiştir. 


Pachymeres’in eserinin yayımları ve çevirileri Poussines’in yaptığı yayıma dayandığından onun yaptığı hatalar ve açıklamalar daha sonra modern tarihçiler tarafından pek çok keyfî yorumun yapılmasına ve tarihî muhtevanın bozulmasına sebep olmuştur (Beldiceanu-Steinherr, XXXII [2000], s. 425-434).


Eserin modern bir edisyonu Vatikan, Paris, Tübingen ve Atina gibi şehirlerin kütüphanelerinde muhafaza edilen, 1308-1650 yılları arasında istinsah edilmiş on yedi yazma üzerinde karşılaştırmalı çalışma yapılmak ve Vaticanus Berberinianus graecus 203 nüshası temel alınmak suretiyle Vitalien Laurent ve Albert Failler tarafından gerçekleştirilmiştir (Pachymérès, Relation historiques [ed. Albert Failler], I-II, Paris 1984-2000 [Corpus Fontium Historiae Byzantinae XXIV: 1-2, Series Parisiensis]). 


Pachymeres’in eserinin metni bu son baskıda dört cilt halinde yayımlanmış, V. ciltte indeksi verilmiştir. İlk dört ciltte orijinal Yunanca metin tek numaralı sayfalarda gösterilirken Fransızca çevirisi çift numaralı sayfalarda yer almıştır. Bu yayımın orijinal yazmaları karşılaştırmanın dışında diğer bir özelliği, Pachymeres’in olayları anlatırken sürekli biçimde hikâyesini keserek geriye dönük olaylar hakkında bilgi verme alışkanlığından kaynaklanan ve modern araştırmacılara olayların kronolojisini tesbitte zorluk çıkaran unsurların diğer tarihî kaynaklara dayanılarak dipnotlarla açıklanmış olmasıdır.


Doç.Dr.Levent Kayapınar  


BİBLİYOGRAFYA:

I. Bekkerus, Georgh Pachymeris de Michaelle et Andronico Palaelogis, Bonn 1835, I-II; J. P. Migne, Patrologiae Curcus Completus, series Graeco, Paris 1857-66; a.e., series Latina, Paris 1844-1855; K. Krumbacher, Geschichte der Byzantinischen Litteratur, München 1897, s. 288-291; M. E. Colonna, Gli Storici Bizantini dal IV al XV Secolo, Napoli 1956, s. 93-95; G. Moravcsik, Byzantinoturcica, Berlin 1958, I, 280-282; I. E. Karagiannopoulos, Pegai tes Byzantines Historias, Thessalonike 1970, s. 333-334; A. M. T., “Pachymeres, George”, The Oxford Dictionary of Byzantium (ed. A. P. Kazhdan v.dğr.), New York 1991, III, 1550; I. Beldiceanu-Steinherr, “Pachymères et les sources orientales”, Turcica, XXXII, Paris 2000, s. 425-434.
















_____________________
_____________________








KOBAN KÜLTÜRÜ KAFKAS DEĞİL KİMMER VE SAKA KÜLTÜRÜDÜR.





22-26 Haziran 1959 tarihinde, Nalçik şehrinde yapılan “Karaçay-Malkar Halkının Etnik Oluşumu” adlı sempozyumda varılan sonuca göre; Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumu, Bulgar, Alan, Kıpçak ve muhtelif Kafkas kabilelerinin birbirleriyle karışmasından meydana gelmiştir.

Kafkasya tarihi ve kültürü üzerine yaptığı çalışmalarıyla meşhur E.P. Alekseyeva bu etnik oluşumun, Karaçay-Malkarlıların bugün yaşadığı topraklarda XIII-XIV. yüzyıllarda tamamlandığını söylemekte, yukarıdaki Bulgar, Alan, Kıpçak ve Kafkas kabileleri dizisine bir de “Koban Kültürü”nü yaratan kavimleri eklemektedir. Bilindiği üzere “Koban Kültürü”nün yaratıcıları ise Kimmer ve Saka [İskit] gibi Proto-Türk kavimleridir [Hacilayev, 70:6; Mokayev, 76:87].

Proto-Türk kavimleri daha M.Ö. 5000 yıllarında Kafkasya coğrafyasıyla ilişki içerisinde olmuşlardır. Kimmer, Saka, Hun, Bulgar,  Alan, Hazar ve Kıpçak gibi eski Türk kavimleri çok eski tarihlerden itibaren Kafkasya coğrafyasını binlerce yıl hakimiyet altında tutmuşlardır. Bununla birlikte, Araplar VIII. yüzyılda Kafkasya‟yı fethederek İtil ırmağı ötesine kadar ulaşmışlar, fakat Bizans ve Hazar direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu arada Ermeni ve Gürcü krallıkları genişlemiş ve İranlıların bölgedeki etkinliği artmıştır. Sonraları Oğuzlar ve dolayısıyla Selçuklu Türkleri Kafkasya‟ya gelmiş, nihayet XIII. yüzyılda Moğollar Kafkasya‟yı ele geçirmişlerdir. Fakat Moğollar kendilerinden hem daha fazla nüfusa sahip ve hem de askeri bakımdan daha üstün özellikleri olan Türklere bağımlı kalmışlardır. Dolayısıyla kendilerinden sonra ortaya çıkan devletler de hep Türk asıllı olmuşlardır [Henze, 85:3].




Kimmerler ve Sakalar


Eskiçağ tarihinde “Bozkır Göçebeleri”nin yaratmış oldukları “Atlı Kavimler Medeniyeti” veya “Bozkır Kurgan Kültürü”nün sahipleri, Kafkasya coğrafyasındaki Türk varlığının başlangıcını oluşturmaları bakımından büyük önem arz etmektedir. Bozkır Kurgan kültürünün sahipleri olan Proto-Türk kavimleri, Kafkasya‟ya geldikleri zaman burada dağ eteklerinde yaşayan yerli kavimlerle karışarak “Maykop” ve “Koban” kültürlerini oluşturmuşlardır. Bu kültürün önemli özelliği ise kurgan tipi mezarlardır. 

Bilindiği gibi kurgan tipi mezarlar Türk kavimlerinin en eski mezar biçimini yansıtırlar. Kurgan tipi mezar kültürü en eski çağlardan M.S. XVIII. yüzyıla kadar Türk kavimlerinde muhafaza edilmiştir. Kafkasya‟da “Kurgan Kültürü”nü yaratan Proto-Türk kavimlerine yani Kimmer ve Sakalara ait ortaya çıkarılan arkeolojik bulgular Türk kavimlerinin çok eski çağlardan beri bu coğrafyada yaşadıklarını göstermektedir. Bu arkeolojik bulguların en açık örneği, M.Ö. IV. bin‟den kaldığı sanılan “Nalçik Mezarlığı”dır. Bu mezarlık Zatişye bölgesindedir. 

Bu mezarlıkta tespit edilen bulgulardan, Kafkasyalı yerli kavimler ile Kurgan Kültürü sahiplerinin birbirleriyle yakın ilişkilerde bulundukları anlaşılmaktadır. Malkar‟da Bıllım köyü yakınlarında, Krasnodar bölgesinde ve Karaçay‟da Kelermeskiy, Novolabinskiy, Zubovskiy köyleri ile Cögetey şehri yakınlarında, Çeçen-İnguş topraklarında Mekenskiy köyü yakınında, Kabardey‟de Akbaş ve Kişpek köyleri yakınlarında Kurgan Kültürü sahiplerinden kalma eski arkeolojik kalıntıların sayısı oldukça fazladır [Mızılanı, 93/3:15; Miziyev, 94:23-24].

Bozkır Kurgan Kültürü sahiplerinin büyük bir kısmı, M.Ö. II. bin başlarından, M.Ö. VIII. yüzyıla kadar Karadenizin kuzeyinde ve Kafkasya coğrafyasında yaşamışlar ve tarihte “Kimmerler” adıyla tanınmışlardır. Kimmerlerin tarihi ve etnik kökeni meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar sırasında, XVII. yüzyılın çeyreğinde, Sibirya‟daki kurganlarda çok kıymetli altın eserler bulunmuştur. Bu olayı takiben, Sibirya ve Güney Rusya‟da tesadüfen bulunan benzer şekilli buluntuların, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan göçebelerle bağlantılı olduğu anlaşılmıştır. “Göçebe-Hayvan Üslubu” adıyla tanımlanan bu çok zengin arkeolojik materyal “Bozkır Kurgan Kültürü”nün tipik bir kültür ürünlerinden başlıca ana grubunu oluşturmaktadır [Tarhan, 79: 355-356].

Kimmerlere izafe edilen, Bakır ve Bronz çağlara ait bu zengin materyaller, kuzeyde Kiev civarındaki ormanlık alandan, batıda Podolia bölgesi ve doğuda Urallara kadar uzanan geniş bozkır kuşağına yayılmıştır. Ayrıca, merkezî Kafkasya yaylaklarını kapsayan Koban bölgesi de bu alana dahildir. Bu bölgedeki buluntular, Güney Rusya Bronz Çağı formlarına bağlı bir durum göstermekle birlikte kısmen özel bir bölüm teşkil etmektedirler [Tarhan, 79:359]. Kuzey Kafkasya‟da yapılan arkeoloji çalışmalarında Kimmerlere ait avcılıkla ilgili eşyalar, silahlar, bakır ve tunçtan yapılmış oraklar bulunmuştur. Bunların büyük bir kısmı da günümüzde Karaçay Türklerinin yoğun olarak yaşadığı Kartcurt, Uçkulan, Teberdi, İndiş ve Sarıtüz köylerinde ortaya çıkarılmıştır [Miziyev, 94:32, 95].

Yine, Kimmerlerin M.Ö. 1800-1700 yıllarından M.Ö. XIII. yüzyıla kadar devam eden yayılma süreci dönemine tesadüf eden “Katakomb Mezar” ve “Koban Kurgan”ları da Kimmerlere ait arkeolojik eserlerdir. Katakomb Mezar kültürü doğuda Volga, batıda Dneper, güneyde ise  Azak denizi ile sınırlanmış geniş bir bozkır kuşağında görülmektedir. Buralarda ortaya çıkarılan arkeolojik materyaller tamamen Koban Kurganları ile bağlantılıdır. Mezarlardan çıkarılan bütün buluntular Katakomb Kültürünü yaratan bozkır sakinlerinin “Pastoral” yani “Göçebe-Çoban” bir hayat tarzı ile yerleşik ziraat arası bir hayatı sürdürdüklerini göstermektedir. Fakat bu hayat tarzı, icabında hayvanlarına ot bulmak için çeşitli yörelere göç eden çobanlara kışlak veya konak vazifesi gören bir yerleşikliktir. Yani bu merkezler, klasik anlamda yerleşik kültür iskanlarından farklıdır [Tarhan, 79:359-361].

M.Ö. XII-VII. yüzyıllar arasında, Kuzey Kafkasya‟nın merkezi kısımlarında “Koban Kültürü” oluşmuştur. Kuzey Osetya Cumhuriyetinin “Koban” köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik buluntuların yansıttığı kültüre, bu köyün adı dolayısıyla “Koban Kültürü” adı verilmiştir. Burada bulunan arkeolojik malzemenin Koban kültürünün M.Ö. VII-VI. yüzyıl dönemlerine ait olduğu sanılmaktadır [Alekseyeva, 93:5]. Kafkasya‟da Terek ırmağı civarındaki Pyatigorsk [Beştav] kurganları [M.Ö. 1200] ve Koban başındaki kalıntılar [M.Ö.1200-1000] da yine Kimmerlerden kalmıştır [Grousset, 80:22].

Öte yandan “Koban Kültürü” kavramı kimileri tarafından yanlış anlaşılmakta ve bu kavram bir kültür terimi şeklinde Kafkasya halklarının ortak bir kültür dairesi içerisinde oluşturdukları bugünkü Kafkasya kültürüne izafe edilerek yanılgıya düşülmektedir. Halbuki gerçekte ise “Koban Kültürü” ilmî bir terim olup adını Kuzey Osetya‟daki Koban köyünden almıştır. Yani aslî olan Kafkasya kültürü değil, Koban köyünde ortaya çıkarılan arkeolojik eserlerin yansıttığı kültürdür. Bu kültür ise bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini yansıtan Kimmer ve Saka kültürüdür.




Katakomb kültürü ile Koban kurganları birbirleriyle organik olarak bağlantılıdır. Öyle ki her iki gruptan elde edilen arkeolojik materyali birbirinden ayırmak imkansız gibidir. Bu nedenle de, her iki kültür grubu “Koban-Katakomb Kompleksi” olarak da adlandırılmaktadır. Koban kurganları, Kimmerlerin, Kafkaslar üzerine yayılmaya başladıklarını göstermektedir. Bu kültürün komşu çevre kültürleri üzerindeki etkileri dikkati çekmektedir. “Koban” ve “Kolkhidik” adıyla anılan kültürler, Kimmerlerin merkezi Kafkasya‟ya yayılan büyük kolunun temsilcisidirler. Çevre kültür üzerindeki etkileri dikkat çekicidir. Öte yandan, yerli Kafkas gelenekleri de Kimmerleri oldukça etkilemiştir. Kurganlardan elde edilen arkeolojik materyal çok zengin olup, bozkır insanlarının tipik savaşçı karakterlerini açıkça yansıtmaktadır [Tarhan, 79:361-362].

Kimmerler MÖ.VIII. yüzyılın son on yılında Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda meskun iken, Sakaların [İskitlerin] gelmesiyle buradan Kafkasya‟ya doğru yönelmişler, Derbent ve Daryal geçitlerini aşarak  Anadolu ve Mezopotamya topraklarına yayılmışlardır [Durmuş, 93:63; Lang, 97:65]. Sakaların [İskitlerin] baskısı sonucunda göç eden Kimmerlerden arta kalanlar kendileriyle akraba olan Sakalar tarafından izole edilmişler ve zamanla da onlarla kaynaşarak tarih sahnesinden silinmişlerdir [Tarhan, 79:365].

Kimmerlerin arasında Bulgar Türklerinin atalarının da yaşadığı ve hatta Kimmerlerin tamamiyle doğrudan Bulgar Türklerinin ataları olduğu hakkında görüşler vardır. Sözgelimi Prokopius, Kimmerleri doğrudan Bulgarların ceddi olarak gösterir. İran-Hazar rivayetleri de Bulgarların ceddi olarak “Kimarî”den [Kimmer] bahseder [Kırzıoğlu, 53:66]. 

“Mücmel el-tavarih”te Yafes‟in yedinci oğlu “Kemari”nin [Kimmer] Bulgarların babası olduğu yazılıdır [Şeşen, 85:30]. Macar mitolojisinde, “Vaktiyle Kimmer kralının Kutirgur ve Utirgur adlı iki oğlu varmış” şeklinde Kimmerlerin Kutirgur ve Utirgurların [Bulgarların] ataları olduğu ifade edilmektedir [Ögel, 71:579]. Bulgarların yakın akrabası Hazar Türklerinin Hakanları da kendi cedlerini sırasıyla “Nuh-Yafes-Kimmer-Togarma” şeklinde göstermişlerdir. Kimmer‟in oğlu Togarma ise bütün Türklerin atası sayılmaktadır [Ögel, 71:376].

Asur kaynaklarında “Aşguzai”, eski Yunan kaynaklarında “Skyth”, Çin kaynaklarında “Sai~Sak” ve Pers kaynaklarında “Saka” şeklinde anılan Sakalar [İskitler] Proto-Türk kavimlerin en önemli kolunu teşkil ederler. Sakalar da aynen Kimmerler gibi, Türkler dışında akla hayale gelebilecek her milletle soydaş gösterilmiştir. Bununla birlikte, Sakalar üzerine yapılan araştırmalar Kimmerlere göre çok daha ileri safhadadır. Bütün karşıt hipotezlere rağmen Sakaların kökenleri Orta  Asya‟ya bağlanmakta ve Sakaların Türk kökenli oldukları kabul edilmektedir. Arkeolojik materyal ve yazılı kaynaklar bu tezin ana dayanak noktalarını oluşturmakta ve diğer görüşleri objektif bir şekilde bertaraf etmektedir [Tarhan, 79:358].

Sakaların etnik kökeni hakkındaki görüşler genel olarak üç grupta toplanmaktadır. Birinci grupta yer alan Avrupalı bilim adamları, Sakaların İranî bir kavim olduğunu kabul ederler. Bunların görüşü temelde Sakalar ile Perslerin akraba kavimler olduğu şeklindedir. Fakat, Sakalar gerçekten de İranî bir kavim olsaydı ve Perslerle bir akrabalıkları bulunsaydı; Sakaları çok iyi tanıyan Persler eski kitabelerinde Sakalardan yabancı ve düşman bir kavim şeklinde söz etmez ve Türk-İran savaşlarını anlatan Şehname‟de Alp Er Tonga‟dan Saka~Turan Hükümdarı şeklinde bahsetmezlerdi.

İkinci grupta yer alan Rus bilim adamları ise Sakaların Slav kökenli bir kavim olduğunu ileri sürmektedirler. Bu görüşü savunanların başında İ.E. Zabelin gelmektedir. Halbuki, Herodotos ve Hippokrates‟in eserlerinde Sakaların Slav kökenli olduklarıyla ilgili tek bir söz dahi geçmezken, İ.E. Zabelin ve diğer Rus tarihçiler, Sakalardan sanki Slav kökenli bir kavim olduğu ispatlanmış gibi söz etmektedirle
Üçüncü grupta yer alan Avrupalı ve Türk bilim adamlarının görüşleri ise Sakaların Ural-Altay kökenli bir kavim olduğu yönündedir. Bu görüşü ortaya ilk atan B.G. Niebuhr olmuştur. B.G. Niebuhr “Herodotos Tarihi”ni tarafsız bir yöntemle inceledikten sonra Sakaların Türk veya Moğol kökenli bir kavim olabileceğini ileri sürmüştür. Dayandığı esaslar ise başta Saka dili ile Türk-Moğol dili arasındaki paralellikler ve Saka hayat tarzı ile muhtelif Türk-Moğol kabilelerinin hayat tarzı arasındaki benzerliklerdir. B.G. Niebuhr dışında G. Grote,K. Neumann, G. Nagy, G. Kuun, E. Minns, O. Franke, E. Meyer, G. Huntingford, Z.V. Togan, S.M. Arsal, Y.Öztuna, M.F.Kırzıoğlu ve daha birçok tarihçi Sakaların Türk kökenli bir kavim olduğunu kabul etmektedirler [Durmuş, 93:41-43].


Herodotos Tarihi‟nde, Sakaların aslen Orta Asyalı göçebe bir kavim olduğu ve Massagetlerle [Hunlarla] yaptıkları savaştan yenik çıktıktan sonra Kimmerlerin yaşadığı yerlere geldikleri anlatılmaktadır [Herodotos, 91:196]. Hippokrates‟in Sakaların hayat tarzı hakkında verdiği bilgiler ise Sakaların Türklüğü konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır: “İskitler [Sakalar] göçebedirler. Sabit bir ikametgahları yoktur. Bunlar dört yahut altı tekerlekli arabalar içinde otururlar. Arabalarının dört bir yanı ve üstü keçe ile kaplanmıştır. Bu evler yağmura, kara ve rüzgara karşı dayanıklıdırlar. Arabaların bazılarını iki çift, bazılarını ise üç çift öküz çeker. Bu arabalarda kadınlar ve çocuklar birlikte yaşarlar Erkekler ise at üstünde onların yanında giderler. Bunları koyun, sığır ve at sürüleri izler. Bir yerde hayvanlarına ot bulabildikleri sürece kalırlar. Otların hepsi bitince başka yere giderler. İskitler [Sakalar] pişmiş et yerler ve kısrak sütü içerler. Bu sütten bir de hippage denilen bir peynir yaparlar. Onların adetleri ve hayat tarzları böyledir” [Durmuş, 93:151].

Sakaların etnik kökeni hakkında “Codex Cumanicus” adlı eserde önemli bilgiler verilmektedir: “İskitlerin [Sakaların] adı çok eski zamanlardan beri kollektif olmuştur. İskit adı verilen kavmin, bir zamanlar Hyperborei denilen bölgelerden, İranî halkların yaşadığı ülkelere kadar geniş bir alana yayılmış olan Turanîler [Türkler] olduğu ortaya çıkmıştır. Pers destanı Şehname‟de Turanlılar ile İranlıların çok eski ve kanlı savaşlarının hatırası hala korunmaktadır. Artık belgelerin çokluğu İskitlerin kollektif adının farklı Türk boylarını içerdiğini açıkça göstermektedir. Son zamanlar  da Grek yazarları da İskitlerin Türk olduklarını açıkça söylemektedirler” [Durmuş:93:135].

Karaçay-Malkar Türklerinde de, Sakalara ait birtakım dil ve kültür unsurları halen yaşamaktadır. Sözgelimi, Herodotos eserinde Sakaların “Tabiti” adında bir ocak tanrıçasını kutsadıklarından bahsetmektedir [Herodotos,91:208]. Aynı şekilde, Karaçay-Malkar Türklerinin eski pagan inançlarında da “Tabıt~Tabut” adında bir ocak tanrıçası vardır. Karaçay-Malkar Türklerindeki “Tabıt” adındaki ocak tanrıçası inancının Saka kültüründen miras kaldığı aşikardır.


Adilhan Adiloğlu - Karaçay-Malkar Türkleri



______________________

ek:

“Koban Kültürü”nün yaratıcıları Kimmer ve Saka (İskit) 
gibi Proto-Türk kavimleridir."


M.Ö. II. yüzyılda, tarih sahnesine İskitlerin mirasçıları, Hun-Bulgarlar ve Sarmatlar çıkmaktadır. İskit yıkılması ile Karaçay Malkarlıların etnik oluşumlarının ikinci safhası da tamamlanmış oluyor.


Kuzey Kafkasya’daki ortaçağ katakomblarının kime ait olduğu meselesi, şu ana kadar pek az incelenmiştir. Birçok bilim adamı, hiçbir mesnet ve delil göstermeden onların Pers dilli kabilelere ait oludğunu ileri sürmüştür, ama HUN-TÜRKLERİN defin şeklinin katakomb olduğu bilinmektedir. Yeni verileri de göz önünde bulundurmak gerekir. 

Yukarı Kuban’ın yeraltı galerilerinde çok sık olarak eski Türk Runik yazıtları bulunmaktadır. Bu konuya ilk olarak 1963 yılında U.B.Aliyev, A.C.Bauçiyev, K.T.Laypanov, M.A.Habiçyev (Aliyev ve diğerleri,1963) değinmiştir. Karaçay ve Balkarya’da bulunan eski runik yazıtların metinlerini ve aynı şekilde Avrupa’nın diğer bölgelerindeki metinleri dil bilimcileri M.A.Habiçyev (1979-1972-1987) ve S.Y.Bayçorov (1989) incelemişlerdir.


.... Heredot'un yazdığına göre, İskit tapınaklarının birinde Tabiti adında bir ilahe de varmış ve o ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılırmış. Tanınmış Karaçay-Balkar alimi Miziyev, bununla ilgili , Karaçay-Balkar kadınları yakın zamanlara kadar ateşin ve aile ocağının koruyucusu sayılan Tobadıya ibadet etmişlerdir, diye yazar.


Kafkasya aile damgaları ve Karaçay-Malkar'da Türk Damgaları


"Artahır havart tiz havartsi" 
Karaçay-Balkar dilinde ise : "Artahır haparını tiz haparçi (Hapartsı) ; eski Türkçeden çevirisi : "Hikayeci, hikayenin son bölümüne geç" ya da "Son hikayeyi anlat, hikayeci"


Tıpkı çirkin olarak tasvir edilen demirci mucit Pelasg Hephaistos gibi, tıpkı Karaçay-Malkar (Balkar) Nart destanındaki Debet gibi...Destanlarda Debet’in Yer Tanrısı ile Gök Tanrısının oğlu olduğu, Satanay Biyçe’nin annesinin ay, babasının güneş olduğu, Örüzmek’in gökten düşen bir kuyruklu yıldızın içinden çıkarak, Kurt Sütü içerek büyüdüğü, Sosurka’nın granit bir kayadan doğduğu anlatılmaktadır".......ve tüm bunlar Apollo - Artemis - Kurt - anlatımlarıyla benzeşir.




MÖ.7.yy - link