Sumerian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sumerian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2024 Perşembe

Hangi Obadansın?

 

TÜRKÇE OB/OBA/OVA = Kabile, bir aşirete mensup büyük bir aile, mahalle.

Konak yeri ve burada konaklayan halk/aile. Beş-on evli köy.


Hangi Obadansın? = Hangi soydansın, kimlerdensin?


Sumer UB = Yaşam yeri, saha;

Asur UBADİNNU/UPATİNNU;

Hitit UBATİ = (anlamı) Arazi yardımı (olarak verilmiş);

Sözde Luvice UBADİD/UWA = UBA kökünden. (anlamı) Arazi ve kiracılar (olarak verilmiş);

Likya/Lukka, Karia UBA;

Sözde Frigce OWA/OİA/OUA = Köy;

Spartalılarda OBAİ/OBAE = Kabile, köy. Her boy on OBA'dan, her OBA otuz aileden oluşuyor.


Asurlarda, Hititlerde, sözdeLuvicede, Likyada, Kariada, sözdeFrigcede ve Spartalılarda geçen OBA Türkçe kökenlidir.


SB

kaynaklar 'Turova ve Saka Türkleri'nde


TURKISH OB/OBA/OVA = Tribe, a large family belonging to a tribe, neighbourhood. 

A place of lodging where the people/family staying.

A village with five to ten houses.


Which Oba are you from? = Which clan (OBA) are you from, who are you?


Sumerian UB = Living place, field;

Assyrian UBADINNU/UPATINNU;

Hittite UBATI = (meaning given as) land help;

Pseudo-Luvian UBADID/UWA = from the root UBA. (meaning given as) Land and tenants;

Lycian/Lukka, Carian UBA;

Pseudo-Phrygian OWA/OIA/OUA = village;

Spartan OBAI/OBAE = tribe, village. Each tribe consists ten OBAs, each OBA consists thirty families.


OBA in Assyrian, Hittite, pseudo-Luvian, Lycian, Carian, pseudo-Prygian and Spartan is of Turkish origin.

bibliography in the book


Türkçe / Turkish.

📚



3 Aralık 2023 Pazar

Beş Kıtada Konuşulan Dil: TÜRKÇE

 

Altayistik Araştırmaları ve Türkçenin Yaşı

Prof.Dr.Osman Fikri Sertkaya


UNESCO'nun sıralaması ile dünya üzerindeki nüfus yoğunluğuna göre, birinci dil Çince, ikinci dil Hintçe, üçüncü dil Latin Amerika'da da konuşulan İspanyolca, dördüncü dil iletişim dili olarak İngilizce, çünkü Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde de konuşuluyor, beşinci dil ise Türkçedir. Ancak TÜRKÇE dünyada binlerce yıldan beri yayılarak varlığını devam ettiren ve 20'den fazla lehçesi ile beş kıtada konuşulan tek dildir. Başka örneği yoktur.


Türkçenin tarihi kaynaklara göre yaşı için Göktürklerden daha da gerilere gittiğimizde, Hun devresinde bir çok Türkçe kelimenin kullanıldığını görüyoruz. Prof. Dr. Talat Tekin Hunların Dili adlı eserinde Çin kaynaklarına ve Çinli hocaların yayınlarına dayanarak Türk soylu olan ve arkaik bir Türkçe konuşan Hun'lara ait Çin kaynaklarında geçen "kut, ordo, temir, tengri, yabgu, yemci(ebçi)" vs gibi bir çok kelimenin Hun devrinde kullanıldığını naklediyor. Naklediyor diyorum çünkü bu görüşlerin sahipleri Çinli araştırıcılar "Bu kelimeler bizim kelimelerimiz değil, bunlar Türklerin kelimeleridir" diyorlar. Dîvânü Lugâti't-Türk metninde kırngak (satır kenarındaki düzeltmede ise kıngrak) şeklinde geçen ve "et ve hamur kesmeye yarayan satıra benzer bir kesici" anlamına gelen kıngrak kelimesinin MÖ 1022'ye ait Şien-Tanşu'da da kıngrak şeklinde geçmesi, "Çin kaynaklarında yazıya geçen" tarihi tespit edilmiş en eski Türkçe kelimedir. Buna göre MÖ 1022'ye 2021'i eklersek kıngrak kelimesi 3043 yaşında oluyor. Bir başka söyleyişle Türkçenin yaşı 30 yüzyıldan da fazla geriye gidiyor.


Tarih içerisinde daha gerilere giderek Sümerce ile Türkçe arasındaki ilişkilere bir göz atalım. Dünya medeniyetinin öncüsü sayılan ve yazılı tarihi başlatan Sümerler M. 3800 ile MÖ 1800 tarihleri arasında Aşağı Mezopotamya = Güney Mezopotamya'da yaşadılar. Dilleri ise bugün Avrupa'da Latincenin kiliselerde konuşulması gibi, Sümer tapınaklarda konuşularak MÖ 1000 yılına kadar devam etti. Yukarı Mezopotamya = Kuzey Mezopotamya' da yani Türkiye'nin Doğu Anadolu bölgesinde Fırat ve Dicle nehirleri arasında yaşayan Türkler ile Sümerler arasındaki kelime alış verişleri Fritz Hommel'den Osman Nedim Tuna'ya kadar incelenerek her iki kavim arasındaki kelime alış verişi ispat edilmiş ve böylece Türk dilinin varlığı yaklaşık olarak en az MÖ 3500'lere kadar geriye götürülmüştür ki bu gün itibarı ile bu 55 yüzyıl veya 5500 yıl eder.


Fritz Hommel Sümerceden seçtiği 200 kelimeyi Eski Uygur Türkçesi kelimeleriyle karşılaştırdı. "Zwei hundert sümero-türkische Wort vergleichungen als Grundlage zu einem neuen Kapitel der Sprachwissenschaft [Dil biliminde yeni bir dönemin başlangıcı olarak iki yüz Sümerce-Türkçe kelime karşılaştırması]" adlı Münih'te hazırladığı çalışmasını Nisan 1915'te "Den Herren Friedrich Wilhelm Karl Müller und Albert August von Le Coq dankbar zugeignet" ithafı ile Uygur Türkçesi'nin önde gelen iki araştırıcısına takdim etti. (Bu çalışmanın yayımı B. Niels tarafından 1919'da Ur Dynasti Tablet'te yapıldı.

Daha sonraları ise batılılar Sümercenin turanî yapısı üzerinde durmaktan da vaz geçerek "Sümerce Sami ve Hint-Avrupa dillerinden olmayan nev'i şahsına münhasır bir dildir" demeye başladılar.


Prof. Dr. Osman Nedim Tuna bu konuda Fritz Hommel'den sonra çalışan ikinci kişidir. 1947-1948 ders yılında başladığı Sümerce-Türkçe kelime karşılaştırmalarını 40 yılı aşkın bir şekilde devam ettirmiş ve "Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Yaşı Meselesi" adlı çalışmasını 1990 yılında yayımlamıştır. Osman Nedim Tuna yüzlerce Sümerce kelime arasından 168 Sümerce kelimeyi seçerek Türkçe ile karşılaştırmış ve 16 ses denkliği ile kelime alış verişini ispatlamıştır.


Osman Nedim Tuna'nın çalışmasının değeri: 16 ses denkliği ile Sümerce Türkçe karşılaştırılması sonucunda Sümercede Türkçe kelimelerin tespiti dil bilimciler tarafından üç şekilde açıklanabiliyor

1 . "Sümerce ile Türkçe akraba dillerdir" diyecekler. Ama bu iki dilin ayrı diller olduğu ispatlanmıştır.

2. "Sümerlerle Türkler birlikte yaşıyorlardı" diyecekler. Ama Sümerlerin aşağı Mezopotamya'da yalnız yaşadıkları biliniyor.

3. "Sümerlerle Türklerin yakın komşuluk ilişkisi ile kelime alışverişleri olmuştur" diyecekler. O zaman da bu yakın komşunun Sümerlerin kuzeyinde, yani Yukarı Mezopotamya'da yaşamış oldukları açıkça belirecek.


Yukarı Mezopotamya tabiri ile Doğu Anadolu bölgesinde Fırat ve Dicle nehirlerinin civarları kasdedilmektedir. O zaman Doğu Anadolu Bölgesi'nin 5000 yıllık Türk yurdu olduğu anlaşılmaktadır.


Bu konuda Osman Nedim Tuna şunları söylemiştir: "Türkler daha MÖ en az 3500'lerde bugünkü Türkiye'nin doğusunda oturuyorlardı ve dilleri, Sümerlere içiçe (muhtemelen superstratum-substratum) yaşarken, henüz, iki kola ayrılmıştı. Yani en eski lengüistik örneklere göre Türkçenin yaşı filoloji örneklere dayanılarak MÖ 3500 yıllarına karar götürülebilmektedir ki bugün itibarıyla bu 55 yüzyıl veya 5500 yıl eder".


Böylece Türk dilinin yaşı tarih içerisinde MÖ 3000'lere uzanarak 50-58 yüzyıl, yani 5000-5800 yıllık bir geçmişe sahip olmaktadır. Böyle bir dilin işlek ve hakim bir dil haline gelebilmesi için en az bin yıllık bir geçmişinin de olması gerekiyor. Böylece Türkçe için 6500 yıllık bir derinliğe erişebiliyoruz.


Prof.Dr.Osman Fikri Sertkaya

Altayistik Araştırmaları ve Türkçenin Yaşı

Kökler, Yay Çeken Kavimlerin Şafağı - Cilt I (Ötüken, 2021) içinde.


*******

SB NOT:

1 - Yabgu Kassitlerden (Kaslar, Mezopotamya MÖ 1500) beri kullanılmaktaydı: jabku/jabgu-yabku/yabgu/yabqu

2 - Kıngrak Homer ve Herodot'ta akinak olarak geçiyordu.

3 - Ordo önce Latinceye, oradan da İngilizceye geçti; ordo-order.

4 - Kut ise İngilizcede God oldu.



9 Aralık 2022 Cuma

Kökenleri belirsiz olan sözcükler-adlar

 


Belirsiz - Uncertain

(Batılılara göre)

*Aegeus, kökeni belirsiz.

*Aegisthus, kökeni belirsiz, Klytemnestra'nın sevgilisi, Aka Memnon'un kuzeni.

*Aeneas , uncertain origin

*Anchises, kökeni belirsiz. Aeneas'ın babası.

*Anker,(anceria, ancheria) kökeni belirsiz.

*Aphro- kökeni belirsiz. Grekçeye köpük anlamında geçer, halk etimolojisidir.

*Archo (rektum), kökeni belirsiz.

*Ariadne, Minos'un kızı, kökeni belirsiz.

*Artemis, kökeni belirsiz.

*Asclepius, kökeni belirsiz.

*Aspasia, kökeni belirsiz.

*Athene/Athena, Grek öncesi, kökeni belirsiz. 

*Atreus, Pelops'un oğlu, Akamemnon ile Menelaos'un babası, kökeni belirsiz.

*Boreas, kuzey rüzgârı, kökeni belirsiz.

*Caesar, kökeni belirsiz.

*Calchas, kökeni belirsiz

*Cassandra, Pirim'in kızı, kökeni belirsiz.

*Centaur, at adamlar, kökeni belirsiz

*Corybant, kökeni belli değil, belki Frig !

*Cronus, kökeni belli değil

*Cybele, uncertain origin

*Dionysos, uncertain origin

*Erinys, uncertain origin

*Gaea, Gaia uncertain origin

*Gorgon, uncertain etymology

*Hades, uncertain origin

*Hecuba, uncertain origin and meaning

*Hephaestes, Grek öncesi, uncertain origin.

*Hermes, uncertain of origin.

*İcarus, uncertain origin

*Neleus, Poseidon oğlu, Nestor'un babası, uncertain origin

*Neseus, Erkle'nin öldürdüğü kentaur, uncertain origin

*Ocean, uncertain orign

*Odysseus, İthaca kralı, uncertain origin

*Olympos, Makedonya'da dağ, unknown etymology

*Orion, Artemis'in öldürdüğü dev, uncertain origin

*Orpheus, uncertain origin

*Pegasus, kanatlı at, Grek öncesi kökenli, halk etimolojisi

*Pelops, uncertain origin

*Perseus, uncertain origin

*Phoebus, uncertain etymology

*Poseidon, uncertain origin

*Rhea, Zeus'un anası, uncertain origin

*Sarpedon, uncertain origin.

*Scylla, uncertain origin

*Sibyl, Sibylla, peygamber, uncertain origin

*Silenus, Bacchus'un satir lideri, uncertain origin

*Tarpan, vahşi at, Rus steplerinde, Tatar kökenli

*Thallasian, deniz, Grek öncesi

*Turco, Turkic, Turkish, Turks, Turcus

*Turanian, Asiatic people, region name of the east Persia

*Turk, Turkey, Turki, Turkic, Turkoman, turquoise

*Uhlan, cavalryman, Uhlan, Ulan, Turk-Tatar: oghlan, boy, youth, child, infans

*Vesta, uncertain origin

*Xantho - Grekçe sarı, ancak  > uncertain origin !

*Yarmulke, a skullcap worn esp.by observant jews. ukr. pol. yarmulka of uncertain origin, possibly Turkish yağmurluk

(not "possibly", %100 Tr. - SB)


*Yoghurt, Turk > yoğurt.

(Yes, yoghurt is Turkish of etymology! SB)

from the book of Ernest Klein - Klein's Comprehensive Etymological Dictionary Of The English Language

and


İşlerine gelmeyince "uncertain (belirsiz)" ya da HA-değil demek yerine "pre-Greek", yani illaki "Greek" sözünü kullanmaları 😉


Bazılarının kökenine bakalım,

Artemis < Ertemi (Likçe) < Türkçe Erden (Kıpçaklarda bakire), Erdem (faziletli)

Athene < Akene < Türkçe, ene/eni zaten Türkçe ana demek, ki Likçede de eni ana anlamında.

Sarpedon < Sarp(e)don < Türkçe

Uhlan < Oğlan, yani Türkçe

Gorgon < Korkmak fiilinden, Türkçe, aynı şekilde

Corybant < Korumak

Hecuba < Eke Aba, yani Büyük Abla/Ana, ki yazıtlarda Ecuba olarak geçer.

Poseidon,Pelops < Pelasg kökenlidir, ki Pelasglar Hint-Avrupa değildir.

Boreas < Türkçe Bora, soğuk kuzey rüzgarı, hâlâ kullanırız.

Aphr-(dite) < Apatouran'dır, İskitlerin Apa'sı, Ana'sı, Touran kentinin Ana tanrıçasının Grekçe diline geçmiş halidir.

-eus ekleri zaten Anadolu kökenlidir.

Caesar < Etrüskçedir, aesar (tanrılar)'dan gelir. Etrüskçe Hint-Avrupa dili değildir.

Hades < Aydes (Aides olarak yazılır), Aydon (Aidoneus), Pelasg kökenlidir.

Anchises < Anghises ya da Ankhises olarak da okunur ve Türkçede ng sesi mevcuttur.

Aspasia < Türkçede kullandığımız Haspa sözü ondan türemiştir.

Calchas < aslı Saklak'tır, Türkçedir. Etrüsk aynasında yazılıdır ki sağdan sola okunur. Kâhinlik de Saklı olanla ilgilidir.

Olympos < Olu- olarak okunur ki Ulu Türkçedir.

Cassandra < Sumercedir. Turovalı prenses Kassandra kâhinedir. Sumercede kas hesap, tahmin, öngörü ; sanga, sangu ise tapınak/saray yöneticisi, şefi, din adamı anlamına gelir. Yani Kas-Sand(g)(dra) öngörüye sahip keşişe/kâhine olur.

Xantho < Ksanthos'tan gelir ve Grek öncesi Anadolu'da kullanılır. Kas ve Sak ile de ilgilidir.

Vesta ile Hestia Anadolu kökenlidir. Grek olmayan İonyalılar'da adı İstie olarak geçer ve ocak tanrıçası/iyesi(ruhu)dur. İs Türkçedir ki Sumerlilerde de vardır (İzi ateş, ısı); İs duman, kurum, koku, is ; İssi sahibi, iye (isi < iye+si < idi-si). İsi, sıcak, ısı

SB


Etrüsk aynası (MÖ 5.-4.yy) üzerindeki kişinin yazıttan dolayı Akhaların kâhini Khalkas olduğu öne sürülür. Ciğer falına bakmaktadır, yani yapılan iş gizlidir. Bu kişinin Khalkas olup olmadığı tartışılır;

1-) Melekler gibi kanatlı! Oysa Khalkas bir insan.
2-) Yazıtta Khalkas yazmıyor! Çünkü okunuşu soldan sağa değil. Ancak "anlamdıramadıklarını" soldan sağa okuyup "sonuçlandırıyorlar"!

Sağdan sola yazılımı: Sakh(=x)lakh(=x)
Okunuşu: Saklak
TR : Saklı ; saklamak

Aynanın arkasında Türkçe SAKLAK/SAKLA(MA)K/SAKLI yazmakta.

*
Oğuz Han Destanından

Uruz adlı kardeşi, vardı Urum Kağan'ın,
Uruz Beğ'in oğlu da kurtarıverdi canın.
Uruz Beğ göndermişti, oğlunu bir şehre,
Dağ başında kurulmuş, gizlenmiş bir nehire.
Uruz Beğ dedi ona : "Kenti korumak gerek!
Vuruş bitinceye deg, şehri saklamak gerek!
Vuruş bittikten sonra, halkını al gel!", dedi.
Oğuz bunu duyunca, ne içti, ne de yedi.
Oğuz aldı ordusunu, hemen bu şehre yetti.
Uruz Beğ'in oğlundan, Oğuz'a elçi gitti.
Çok, çok altın gümüşle, hediye inci gitti.
Dedi : "Ey Oğuz Kağan! Sen benim kağanımsın!
Babam bu kenti verdi, dedi : 'Sen benim oğlanımsın!
Sakla bu kenti bana, bunu korumak gerek!
Harpten sonra kentini, al emrine bana gel!'"

Bu Uruz Beğ'in oğlu, sözüne devam etti :
"Düşmanı ise eğer, Oğuz Kağan'ın babam,
Beni hiç suçlamayın, suçluysa eğer atam!
Ben seninleyim her an, emrine bağlanmışım,
Emrini emir bilip, sana bel bağlamışım!
Kutumuz olsun, sizin kutlu devletinizin,
Soyunuzdandır bizim, tohumu neslimizin!
Tanrı buyurmuş size, yeryüzünü al diye,
Başımla kutumu da, veriyorum al diye!
Hediyeler gönderip, vergini sunacağım,
Dostluktan çıkmayacak, karşında duracağım!"

Bu yiğidin hoş sözü, Oğuz'u sevindirdi,
Uruz Beğ'in oğluna gülerek yarlık verdi.
Dedi : "Bana çok altın, çok hediye sunmuşsun,
Şehrinin kentini de, çok iyi korumuşsun.
Kentini saklayarak, iyi korudun diye,
SAKLAP adını verdim, sana ad olsun diye".

Dostluk kıldı Oğuz Han, sonra ordusunu aldı,
İdil nehrine gelip, kıyılarında kaldı.

(Ögel, Türk Mitolojisi, Cilt 1)

*

Etruscan bronze mirror, late 5th-4th century BC,
from Vulci / Gregorian Etruscan Museum/Vatican
The inscription is Turkish, to be read as SAKLAK (saklı), means 'hidden', and not Khalkas! Because, they wrote from right to left.

SB


Certain - Belirli ;)


31 Ocak 2022 Pazartesi

Linear A Grekçe Değildir

 

Linear A Grekçe/Hellence olmadığı gibi Hint-Avrupa da değildir.


Linear-A (MÖ 18.yy) Hellence değil de, Anadolu dilleriyle aynı ise ki Hititler (siyasi hayatı MÖ 17.yy'da başlar) henüz yoktur, Pelasgların dili olabilir. Çünkü Ege'nin her iki tarafında yerli konumundadırlar. Demek ki Pelasgların yazısı vardı (Ayrıca bnz. Lemnos Yazıtı). Bu aynı zamanda Etrüsklerin de Pelasglar olması ve yazıyı da götürdüklerini gösterir. Yani Etrüskler abeceyi Greklerden almamış, kendi abecelerini geliştirmişlerdir.

Makedonyalı Kral Philip ve oğlu İskender olmasaydı "Hellen Uygarlığı"nı bırak "bir bütün Grek ulusu" olmayacaktı, onun krallığı altında birleştiler. 2000 yıl sonra da Osmanlı'yı parçalamak için "Hellen" aşıkları türedi ve tekrar başkaları tarafından "Hellenes" olma yolları döşendi... Oysa her iki dönemde de - İskender öncesi Persler (ordusunda Türk boyları var) dönemi ile Osmanlı döneminde - "Grekler"e hiçbir şekilde kültürel, dilsel, geleneksek baskı uygulanmamış ve serbest bırakılmışlardı. Yani "Hellen mucizesi" hiçbir zaman kendileri tarafından doğurulmamıştı.

SB

Soru: 
Firudin Ağasıoğlu'nun "Tanrı Elçisi İbrahim" kitabında geçen ve  İbrahim'in atalarından gösterilen PELEG ve ARGU adları, Grek kaynaklarına PELASG ve ARGOS olarak geçmiş olma ihtimali nedir?...



"Çift Ağızlı Balta" gerçekte "Yüce Tanrı"nın sembolüdür.
Nasıl mı?

(Bu karşılaştırma Hatti-Turan'a aittir)

Linear A (solda) , Girit hiyeroglif (ortada) ile Göktürk abecesi AG < Sumerlerde A : Yüce Tanrı 'AN'ın sembolü



Verilere göre, Zeus'a atfedilen "Çift Taraflı Balta" ne demek?..
Gerçekte, Yüce Tanrı anlamında olan tamga, çift taraflı balta betimlemesine dönüşmüş...

Tutturmuşlar "Çift taraflı/ağızlı balta" da "balta" diye... ;)
SB






Prof.Dr. Halil Demircioğlu'nun makalesinden









Peki Linear B?
Yazıtlarda Grekçe olmayan sözcükler var...




ilgili:




7 Ağustos 2018 Salı

İlyada, Odysseus ve Bilgamış





Halikarnas Balıkçısı - Altıncı Kıta Akdeniz

"Sümerli kahraman Gılgameş'in (Bilgemiş (*) anası, ölümsüz güzel Ninsun, mükemmel aynasının önünde özenle tuvaletini yapar, sonra adım adım zigguratın tepesine çıkar. En görkemli tanrıya, güneşe (Şamaş) gider. O ve tanrı, zigguratın doruğunda yalnızdır. Homeros'un İlyada'sının kahramanlarından Akhilleus'un anası, ölümsüz tanrıça Thetis, şafak vakti denizin dalgaları arasından fırlar, çıkar, gökyüzünün enginliğine tırmanır, Olympos'a doğru çıkar; Zeus'a, en büyük tanrıya başvurur. O ve tanrı, yalçın Olympos'un doruğunda yapayalnızdırlar. iki tanrıçanın oğulları için tanrılara yalvarmaları aynıdır. Bu, iki başyapıt arasındaki benzerliği kanıtlamaya yeter. Homeros'unki sanat yapıtı olarak olağanüstü üstünlüktedir. Ancak, Bilgemiş destanının İlyada'dan iki bin yıl önce yazıldığını hesaba katmak gerekir.


İlyada, Gılgameş'le (Bilgemiş) bunun gibi daha nice benzerlikler gösterir. Bunların rastlantı sonucu olduğunu kabul etmek zordur. Bir an için raslantı olduğunu kabul edelim. Odysseia'da Kirke episodu ve Odysseus'un (ölüler ülkesi) Hades'te uzun gezileri ile ilgili olaylar dizisi, teorik bir benzetme olamaz. Bu verilere göre, Homeros'un Gılgameş (Bilgemiş) epik destanını bildiği tartışma götürmez. Odysseia'da Odysseus'un arkadaşları, Kirke'nin büyü ve kandırmalarıyla hayvan şekline girmişlerdi. Gılgameş (Bilgemiş) destanında Kirke yerini tutan tanrıça İshtar (iştar) olup, insanları hayvana çevirir. Gılgameş (Bilgemiş), Odysseus'un Kirke'yi aşağıladığı gibi Ishtar'ı aşağılamaktadır. Bu noktada Ishtar, Kirke gibi, güneşin kızı olan tanrıça Siduri ile yer değiştirmiştir. Siduri Gılgameş'e (Bilgemiş), geçmişle ilgili bilgiyi simgeleyen Noe'ye ulaşmak için okyanus ya da ölüm sularına doğru izlemesi gereken yol hakkında bilgi verir. Aynı şekilde Kirke de Odysseus'a okyanusu nasıl geçip, geçmişle ilgili bilgi olan Tyresias'ı bulmak üzere Hades'e ulaşabileceğini göstermektedir. Siduri Gılgameş'e (Bilgemiş), Kirke'nin Odysseus'a öğrettiği yaşam felsefesinin aynısını öğretir: "Yiyiniz, içiniz, neşeli olunuz! Çünkü, bu insanların yazgısıdır."


Olayların akışıyla bu iki kahramanın yolculuklarında yadsınmaz benzerlikler vardır.


İonia'nın güzel ortamında yalnız başına, dimdik duran Homeros, birçok farklı kültürleri içeren eski, mitolojik ve şiirsel bir dünyaya aitti. En doğuda önce Sümer, sonra Babil, Asur, Hitit, Suriye, Mısır ve batıya doğru Minoen Girit, bu farklı kültürleri oluşturuyordu. İonialıların bu ülkelerin hepsiyle sıkı ilişkileri vardı. Miletos İonialıları Akdeniz'de ve özellikle Karadeniz'de 80'den fazla koloni kurmuşlardı (**). Sonuç olarak, Asurbanipal'ın İonialı ozanları işitmiş; Homeros'un Odysseia'sı ile Hesiodos'un Theogonia'sını (Hesiodos'un babası Küçük Asya'dan, Kyme'den göç etmiştir) okumuş ya da hiç olmazsa duymuş olması güçlü olasılıktır. Öte yandan, İonialı denizcilerin, Doğu Akdeniz kıyılarında Gılgameş (Bilgemiş) destanını dinlemiş olmaları da çok olasıdır.


Sümerlerin hayatı tufan, kuraklık ve kavgacı komşularının tehditleriyle geçiyordu. Bu da onları bedbin kılıyor, ayrılık ve ölüm yasalarına karşı isyana itiyordu. Tanrılar ölümsüzdü, bunun aksine, trajik olamıyorlardı. Gılgameş (Bilgemiş) ölümsüz değildi. O halde, hakkında bazı şeyler bilinen ilk trajik kahramandı o. Hayatı, hoşgörü ve anlayışı arayan bir kimsenin tipik ve sempatik karakterini vurguluyordu Gılgameş (Bilgemiş). Bu anlamda sergüzeşti, trajik bir sonuca ulaşıyordu. İsa'dan Önce üç bin yılında yazılmış bir efsanenin İsa'dan Sonra XX. yüzyıl insanının dikkatini çekebilmesi şaşırtıcıdır."



Halikarnas Balıkçısı - Altıncı Kıta Akdeniz


*

Halikarnas Balıkçısı - Hey Koca Yurd
BİLGEMİŞ DESTANI İLE HOMEROS'UN ANLATTIKLARI

Şimdi, Bilgemiş Destanı ile Homeros'un anlattıkları arasında göze batan birkaç benzerliği belirtelim:

1. Kahraman Bilgemiş’in anası Tanrıça Ninsun’un tanrı Şamaş’a yalvarışı, Bilgemiş Destanı'nın başındadır. Kahraman  Akhilleus’un anası Thetis’in tanrı Zeus'a yalvarışı İlyada destanının başındadır. Yani burada, orkestra şefi çubuğunu havaya kaldırıp müziğin ana notasını öttürsünler diye, orkestraya kesin işareti vermiştir; "Daaaan! Daaaa... Daaaaa!" diye. İkisinde de bir uvertürdür, bir perde açılışıdır. Bundan sonra, destanın boylu boyunca neler olup bitecek, neler denecekse, bu başlangıçtan başlar, her şey bu başlangıca bağlanır.

2. Kahraman Bilgemiş'in anası Ninsun tanrıçadır; babası tanrı değil, ölümlü insan Lugulbanda’dır! Kahraman Akhilleus'un anası tanrıça Thetis’tir; babası tanrı değil, ölümlüe insan Peleus'tur.

3. Tanrıça Ninsun, Tanrı Şamaş’a yalvarmak için Egelmah sarayının tepesine çıkar. Egelmah sarayı bir Sümer zigguratı, yani insan yapısı bir Olympos dağıdır. Tanrıça Thetis, Tanrı Zeus'a yalvarmak için Olympos dağının tepesine çıkar. Zeus'un önünde, Ninsun gibi bir saygı durumundadır. Zeus’un önünde diz çöker; bir1 koluyla Zeus'un bacaklarını, öteki eliyle de sakalını sıvazlar, okşar... Zeus onun ricasına, “Evet" makamında başını sallar, Tanrı’nın "Olsun!" demesiyle Olympos dağı, temeline dek zangır zangır titrer. Yalnız, batılılarca Zeus'un saçı sakalı, kuzeyliler gibi sarı olmalıydı...


Şimdi de Bilgemiş efsanesi ile Homeros'un Odisseia'sı arasındaki benzerliklere geçelim:

Bilgemiş'in yolculuğunda, Enkidu'nun ölümünün acısı, Bilgemiş’in yüreğini burkar. Bilgemiş, sonsuz hayatı ölümsüz yaşantıyı bulmak için yola çıkmıştır. Bunun için Utnapiştim'e (***) varmalıdır. Utnapiştim, Babil dilinden bir sözdür; Sümercesi “Ziyusudra"dır. Ölümlüler arasında yalnız ona Tanrılar ölümsüzlük vermişlerdir. Bilgemiş, nasıl ölümsüz olabileceğini öğrenmek için ona doğru yolculuğuna çıkmıştır. Güneş Tanrısı Şamaş, Bilgemiş’e, "Aradığın sonsuz hayatı hiçbir zaman bulamayacaksın" der. Bilgemiş "Bu uzun yolculukta, buraya dek ulaştıktan sonra şimdi uzanıp, uyanmamak üzere toprağın beni örtmesini mi bekleyeyim? Gözlerim güneşi görsün kamaşıncaya dek. Ölülerden farksız isem de güneşin ışığını göreyim” diye yalvarır. 

Bilgemiş’in üstü başı paramparçadır. Yüzü yorgun, bakışları umutsuzdur. Tanrıça Siduri, onu bir serseri sanarak korkar; kapıyı sürgülemeye uğraşır ama, beceremez. Bilgemiş ona şöyle der: "Kapını sürgüleme, ben göklerin boğasını öldüren, ulu katran ağaçları ormanında Humbaba’yı alteden Bilgemiş'im..."

Bilgemiş ile Siduri arasında kısa bir konuşma geçer... Bilgemiş Enkidu'yu, can arkadaşını kaybettiğini ve Utnapiştim’e gitmekte olduğunu anlatır. Siduri, “Özlediğin hayatı hiç bulamayacaksın. Tanrılar insanı yaratırken onun kaderine ölüm yazdılar. Ölümsüz yaşamı kendilerine ayırdılar. Onun için Bilgemiş, mideni gece gündüz güzel gıdalarla doldur; dans et; esen ve güleç ol; giysilerin hem temiz, hem serin olsun; sularda yıkan; elini tutan küçük çocuğu sev. Koynuna aldığın karını da mutlu kıl. Çünkü hep bunlar insanın kaderidir" der. 

Bilgemiş, genç ve güzel Siduri’ye der ki: “Sevdiğim Enkidu toz toprak olunca nasıl rahat edebilirim? Ben de toz toprak olacağım. Genç kadın, Utnapiştim'e giden yol nerededir? Okyanusu aşarım mümkünse; değilse çölü aşarım.” 

Bira ve öteki içkilerin tanrıçası ve yapıcısı olan Siduri der ki: "Okyanus aşılmaz. Taa eskiden beri Okyanus’u geçen olmadı. Onu yalnız, sabahtan okşama Şamaş (Güneş) aşar. Unutma, ölümün suları derindir! Ölümün sularına varınca ne yapacaksın? Ama, orman kıyısında Utnapiştim'in kayıkçısı vardır; o sal yapar..."

BİLGEMİŞ’LE İŞTAR

Tanrıça Siduri, Batı Anadolu’da, Homeros'un Odisseia’sında Tanrıça (Kirke) olur. Kirke olunca, Siduri tatlı, güzel, canayakın bir genç kadınken hain, kavgacı, uğursuz büyücü oluyor. Çünkü Homeros, kavgacı, hain İştar'ı Siduri’ye yapıştırarak Kirke’yi yaratmıştır. Bilgemiş epiğinde, Bilgemiş’in İştar’la karşılaşması şöyle anlatılır;

Bilgemiş ulu katran ağaçları ormanında Humbaba'yı altetmiş, kahraman olmuştur. İştar onu görür, kendine, "Gel, gel de erkekliğinin tadına varayım. Sen kocam ol, ben de senin gelinin olayım" der, ona neler armağan edeceğini sayıp döker. Bilgemiş’in cevabı şudur:

"Ey şanlı İştar. Sevdiklerin, senin yaman bir ateş olduğunu anlamışlardır. Sen, içindeki kışlanın üzerine yıkılıp onu ezen bir kulesin! Sen saçaktan düşen taşsın. Hangi sevgilidir ki ihanetine uğramamıştır? Elvan elvan mavi kuzgun kuşunu sevdin sonra onun kanadını, kolunu kırdın. Şen küheylanı sevdin ama ona kamçı ile mahmuzu lâyık gördün. Çobanı sevdin büyüleyip kurda dönüştürdün, onu kendi köpekleri parçaladı! Babanın bahçıvanı Işşillanu’yu sevdin, sonra da ona bir vurdun, köstebeğe çevirdin!

Bilgemiş, yukarıda kısaltılarak verilen bu cevaplarla, İştar’ın önerisini reddeder.

ODYSSEUS İLE KİRKE

Şimdi Homeros'un Odisseia'sının 10. Kitabında —Odysseus da Bilgemiş gibi bir kahramandır— Odisseus ile Kirke'nin karşılaşmasına geçelim. Önce, Kirke’nin de Siduri gibi, güneş tanrısının kızı olduğunu söyleyelim. Odysseus’un arkadaşları Kirke tarafından bir şölene buyur edilir, ama yiyip içtikten sonra, kimi domuza, kimi de kurda kuşa çevirilirler. Tıpkı İştar’ın kimi sevgililerini hayvanlara çevirdiği gibi...

Odysseus, deniz kıyısında uzanmış dururken, tayfasının hayvanlara çevrildiğini, Kirke’nin yanında neler olup bittiğini gözlemesi için yolladığı bir tayfasından öğrenir. Bu kez Kirke'ye kendi gitmeye karar verir. Tanrıların habercisi Hermes, Odysseus’a, Kirke’nin büyüsünü bozacak bir ot verir. Odysseus gider ama, Hermes'in verdiği ot, Kirke’nin sunduğu içkinin büyüsünü bozar. Kirke de tıpkı İştar’ın Bilgemiş’e yaptığı gibi, içki içmeyi, soyunup yatmalarını önerir: "Sevgide ve uykuda karşılaşır kaynaşırsak, birbirimize içten güvenle kaynaşır, rahat ederiz" der. Odysseus, arkadaşlarını hayvanlara çeviren büyünün bozulması, çözülmesi için, tanrılar adına ricada bulunur. Kirke bu dileği kabul edeceğini söyler ve gerçekten, hayvan olmuş tayfalar yeniden insan olurlar. Kirke bile, onların sevincinden duygulanır. 

İşte burada Kirke’nin İştar’lığı biter, Siduri’liği başlar. Odysseus ve arkadaşları, bir yıl süreyle Kirke tarafından konuk edilir, yedirilip içirilirler. Bu noktada Kirke, aynı Siduri gibi bir hayat felsefesi açıklar; yani; "Mideni güzel gıdalarla doldur, ye iç!” der. Odysseus artık Kirke'den ayrılacaktır. 

Bilgemiş’in, Siduri'den ayrılacağı zaman, Utnapiştim’e varmak için ölüm denizini aşmak amacıyla Siduri'den yardım istediği gibi; Odysseus da İthake'ye varabilmek için, Okyanus'u aşmak ve Hades'te bilici Tiresiyas’ı görmek konusunda Kirke’nin yardımını diler. Kirke, Hades'e hangi yollardan gidileceğini anlatır: "Stiks ırmağı ile Kositos ırmağı arasında bir kaya vardır; orada toprağa bir çukur kaz. Deliğe önce bira dök; sonra şarap, sonra su dök; onun üzerine de un serp. Bu şeyler ölülere adaktır" diye salık verir.


Halikarnas Balıkçısı - Hey Koca Yurd






* Gılgameş değil Bilgamış/Bilgemiş'tir, bu sebeple Bilgemiş kelimesini ekledim ya da Gılgamış ile değiştirdim. Odysseus'un Bilgemiş ile benzerliği varsa Dede Korkut ile de benzerliği vardır. Bilgemiş, Bilge Kağan, Oğuz Destanı, Köroğlu, Dede Korkut ve Odysseus, hatta belki Odin... Ortak noktaları Mezopotamya'dır. Türklerin dört bir yana dağıldı bölgedir....

** İonlar "Grek" değildir, Pelasg kökenlidir. Pelasglar'da "Grek" değildir, hatta Saka Türkleriyle bağlantılıdır. Miletoslular'ın Karadeniz'de koloni kurması MÖ 9.yy'dır. Homeros (gerçek bir kişilikse) MÖ 8.yy'da yaşamıştır. Kırım merkezli Bosporus Kimmerleri'nin ilk kralı Gomer'dir, sonra Truva'dan sağ kurtulan Truva Prensi Helenus ile onun oğlu Genger gelir. Bu durumda destanı Miletos kolonicileri İonya'ya taşımış olabilir (ya da bizzat Kimmerler getirmiştir). Çünkü koloniciler ile Homer arasında 100 yıl varken, Kırım kralı Gomer ile Homer arasında da 1200 yıl, Helenus/Kenger ile 400 yıl bulunmaktadır. Destan Gomer'in ülkesinden yayıldığı için, belki de Homer diye birinin yazdığını düşünmüşlerdir.... Kenger (Genger) ise Peçenekler'in bir diğer adıdır, Sumerliler'de kendilerine Kenger/Kiengi demiyor muydu?

*** "Utnapiştim (Utnapishtim)" ya da "Ziyusudra (Ziusudra)" Nuh'tur. Odysseus/Ulysses ise Etrüskler'de adı "Uthuze - Oduze"dir. Bu kelimenin/adın da Romalılara, yani Latinceye "Ulysses" olarak geçtiği düşünülür. 


SB






16 Şubat 2018 Cuma

Turkish is the first language on Earth




Katip Çelebi'ye göre, "Tarih, ilimlerin zirvelerinde en yüksek bir tepeye benzer." Fakat, hakiki araştırmacı tarihçilerin dışında, tarihi bir kütüphane araştırması olarak görenler onu gayri-ilmi sayabilirler ve diğer aynı tip tarihçilerin yaptığı gibi derlemeler yaparak kitaplarını yazarlar. Eserlerine tamamen hayali bazı yorumlarla ve ön yargılarla başlayan bu derlemeciler için tarih, kendi şahsi veya milli egolarını tatmin etmek için kullanılan bir vasıta ve de bir propaganda malzemesidir.

Antik Türk tarihi ile ilgili çalışmalar, yakın zamanlarda dünya Türkologlarının sayısındaki bariz enflasyona rağmen, hemen hemen mutlak bir hareketsizliğe gömülmüştür. Ben bu uyuyan devi harekete geçirmeye karar verdiğimde, mantık ve ispat unsurlarının geçerli olduğu müspet ilimlerdeki eğitimime güveniyordum. Diğer bir avantajım da, Allaha şükür, profesyonel bir tarihçi olmamamdı. böylece de tarih mevzuunda meslektaşlarımın profesyonel alanlarına tecavüz etmekte herhangi bir korku veya çekingenlik duymadım.

Türkçe-konuşan milletler veya halklarla ilgili tarihi eserler az, çok sathi ve bariz şekilde münazaalı, bilim ve mantık süzgeçlerinden geçmemiş ve de ekseriya tamamıyla tarafgirdir. Mesela, Hun kralı Attila'nın idaresinde aniden büyük bir politik güç ve faaliyetle ortaya çıkıp Avrupa'ya hakim olması ve zamanın en büyük gücü olan Roma'ya meydan okumasının, tarihin normal akışına ve devamlılık ülkesine tamamen aykırı bir manzara arzetmekte olduğu gözden kaçmıştır. bu olay gerekli tarihi destek ve hazırlıktan tamamen yoksundu. Mantığım, Hunların ta Moğolistan'dan çıkıp, birçok dağ silsilerini ve büyük ırmakları aşıp, bu arada Orta Asya'nın İndo-İrani hatta Hint-Avrupalı kabul edilen bir sürü yabancı kavimlerini bertaraf ederek üç bin millik bir yolu katedip, geldikleri ve yendikleri bu Saka ve İskit kavimlerini ikame ettiklerine dair ortaya atılan tezi kabul edemiyordu.

Yine mantık şunu emrediyordu ki bütün bu Hun olayının, bizzat yerinde, Rus bozkırlarının kendi içinde, ve bu bozkırların kendi yerli halkları tarafından yaratılmış olması gerekiyordu. Yani, Hunlar İskitlerin yerine geçmediler, onların kendileri bizzat İskitler'di.

Keza son 1600 yıl içinde diğer Türk devletlerinin Avrasya'da, Orta Asya'da, Hindistan'da, İran'da ve Anadolu'da büyük güçler halinde, önceden hazırlıksız olarak çıkışlarında da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin 'göçebe' (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatolukları daima 'geçici' kuruluşlardı. 

Türkler memleketlerinde daima 'yabancı' idiler. Orta Asya'ya ancak 8.yüzyıldan sonra, Anadolu'ya da 900 yıl önce, 1071 Malazgirt Savaşı'ndan sonra gelmişlerdir. Diğer bütün milletler antik çağlarda, Avrupa'da almanlar, Anglo-Saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspnayollar, Slavlar, Yunanlılar ; Asya'da Hintliler ve Çinliler; Orta Doğu'da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir 'anomali' göstermemişlerdir.

Birinciye bağlı zannettiğim ikinci bir tarihi 'anomali' de 'kayıp diller' olgusudur ki bu 'tarihte devamlılık' açısından kabul edilemez. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller, ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlılık gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapılarını korumuşlar, ancak kelime hazineleri değişikliğe uğramış, dost veya düşman birçok milletlerden aldıkları kelimelerle dillerinde bazı değişiklikler olmuştur.

Eski çağın kayıp dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lydialılar, Truvalılar, Etrüskler, Partlar ve Aramiler dünya uygarlığının keşfi ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültürde yaptıkları atılımlarla eski yunan rönesansının temellerini atmışlar ve dolayısıyla da bugünkü modern uygarlıklarımızın oluşumunu sağlamışlardır.

Bu eski milletlerin dilleri coğrafyacı Strabon zamanında hala yaşıyorlardı. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altında yaşamışlar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmışlardır.

Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti ve milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, İbrani Tevrat yazarının ifadesi ide 'bütün dünyanın konuştuğu dil idi'. Böylece, mantık yine gösteriyor ki, eğer normal tarihi gelişme ve devamlılık korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamaları gerekiyordu.

Eğer bizzat tarihin kendisini düzeltmek istiyorsak, yukarıda birbirine bağlı olduğunu söylediğimiz iki anaomali'nin yok edilmesi, tarih kitaplarından silinmesi gerekiyordu. Burada çalışma alanımız olan 'kayıp diller' genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif (bitişgen) bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan birçok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca - sanki Asya kıtasında tek bir dil grubu varmış gibi - 'Asyanil' tabiriyle anılan, Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi denilen Ural-Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi, ki bu grubun Avrasya'daki büyük yegane temsilcisi Türkçe'dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarından çıkarılması için, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalekte Türkçe ile akrabalılıklarının ispatı gerekmekteydi. (...)

'Kayıp dillerin' çözümü ile Türkçe-konuşan eski halkların tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç değilse kayıtlı 5000 yıllık tarih dönemi başlangıcında Proto-Türkler'in ana vatan'ı Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu ana vatanın MÖ 7000 yılında bizzat Anadolu olduğunu göstermektedir. Bu deliller, tabidir ki, aynı zamanlarda Avrupa ve Asya'nın diğer bölgelerinde de Türkçe konuşan halkların bulunmadığını göstermez. Fakat, şunu da biliyoruz ki, eski uygarlık batıdan doğuya doğru hareket etmiş ve mesela Sumer uygarlığının emareleri Çin'e (Şang uygarlığı) bin küsür yıl sonra ulaşmıştır. (...)

Türkler bundan 8300 yıl öncesinde Anadolu'da yaşadığına göre ve de o çağda Orta Asya'nın durumunu bilmediğimize göre, bilimsel olarak bütün Türklerin Orta Anadolu kökenli olduklarını söyleyebiliriz. Akdeniz kültürü de sadece Greklerin, Romalıların değil, geniş çapta bu eski Anadolu Türklerinin yarattığını düşünürsek artık ırkçılık ve aşağılık komplekslerine takılmadan kendimizi saf ve yerli Anadolu sayabiliriz.

Diğer tarafta, Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Rusya'da, Asya'da, Moğolistan'da ne zaman yerleştikleri bilinmeyen sayısız soydaş milletler Becenler, Gagauzlar, Azeriler, Kırımlılar, Türkmenler, Uygurlar, Kırgızlar, Özbekler, Kazaklar, Yakutlar da kendi coğrafyaları içinde kökleşmişlerdir. Doğu'ya doğru gidildiği oranda da , Asya'nın en kalabalık milleti olan ve uzun zamanlar Türk hakimiyeti altında yaşamış olan Çin ırkının tesiriyle hafif Mongoloid tiplerinin Türk ırkına karışmasını, yani Tatarlaşmamızı, doğal karşılamak gerekir. Yoksa, bazı tarihçilerin Kırgızlar için "Siz Kırgızlar eskiden Avrupalı (yani beyaz, Kafkas tipi) bir ırktınız, Doğu'da Türklerle karışarak Asyalı (Mongoloid) bir ırk oldunuz! kabilinde söylediği yalanlar bilimsellik sayılamaz. Gerçek şu ki, Türkler, Avrasya coğrafyasında yerleşmiş olmakla ve de biraz Tatarlaşma bahasına, bizzat Avrupalıların Tatarlaşmasını önlemişlerdir. Ona rağmen, bugün Kuzey Slavlar'da, Ruslar ve Polonyalılar arasında rastlanan Mongoloid simalar Anadolu Türk halkında olanlardan daha fazladır. Ne yazık ki Batılılar uzun zamandır Türklere bu Mongoloid damgasını vurmakta birbirleriyle yarışmışlardır.

Burada, Anadolu Türklerinin dışında kalan Türklere yanlış olarak verilen 'Türki' tabiri üzerinde durmak gerekir. 11.yüzyıl büyük dil bilgini Mahmut Kaşgari bizzat kendi Orta Asya dilini ve milletini 'Türkçe' ve 'Türk' adıyla belirtmiş, bizimkini ise 'Oğuz' ve 'Oğuzca' olarak tasvir etmiştir. Fakat, Kaşgari bütün Türk ulusları söz konusu olduğu zaman genel anlamda 'Türk' tabirini kullanmıştır.


Selahi Diker
(scribd veya pdf)




TEN THOUSAND YEARS OF THE TURKS AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE


Decipherment of Lost Languages Including Etruscan, Scythian, Phrygian, Lycian, Hittite, Hurrian, Urartian, Sumerian, Archaemenid Aramaic & Elamite, Parthian...

Against the observation of Prof. W. F. Albright, “Archaeology proves the correctness of the old philosophical adage, ‘natura non facit saltum’; there is a continuity in all the apparent discontinuity of history,” an obvious artificial anomaly stands apart in history books created by the so-called ‘lost languages.’ There is a reasonable continuity in major languages such as Sanskrit, Greek, Latin, Germanic languages, Persian, Arabic, Turkish, as well in such minor languages as Albanian, Georgian and Armenian. Lost languages of significance were those of the Sumerians, Elamites, Medes, Scythians, Hittites ( Hattians), Phrygians, Lydians, Trojans, Etruscans and Arameans, great nations of their times, some creating the civilization itself and some making contributions to the arts and cultures that established the foundations of the Greek Renaissance, and through it, made possible our present civilizations. Languages of many of these nations still lived in Strabo’s age. Why then, their languages should be lost while those of the minor nations lived. How could a great nation such as the Sumerians be lost who, in the words of the chronicler, spoke ‘the language of the whole earth?’ ( Gen 11.1-2: “AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE”). Sir Henry Creswicke Rawlinson who became known as “The first successful decipherer of the cuneiform writings”, at first had considered the Sumerian a Turanian language. In any case, logic will rule that these ancient languages could not possibly die out if normal historical process and continuity had to be preserved.

According to scholars, ‘lost languages’ in question were generally non-Semitic, non-Indo-European, and also agglutinative. Languages meeting these conditions, such as Sumerian, Elamite, Etruscan, Urartian (the language of Urartu), and Hurrian, branded vaguely ‘Asian’ must be related to the Ural Altaic group of which Turkish is the only major language spoken today in Eurasia. Thus, the elimination of this anomaly from the history books depended on the proof that these languages were akin to Turkish in some form or dialect. Based on this logical point, the book solves the secrets of the lost languages, and a global distribution and development of the Turkish languages during the last five thousand years has been established.

It may be shown that the culture of 6300 B.C. Anatolia discovered at Çatalhöyük by Archaeologist James Mellaart is Turkish. The Anatolian Mother Goddess represented by two leopards (back cover of the book – above picture on the left; photo by Mrs. Mellaart) found by Prof. Mellaart was also known 6000 years later to the Etruscans (front cover – picture on the right; photo by Editions d’art Albert Skira) who have been shown in this book to have spoken a Turkish dialect.

Other lost languages including Sumerian, Scythian, Phrygian, Trojan, Lycian, Hittite (Hattian), Hurrian, Urartian, Pelasgian (Oghur Turkish, the ancestor of the Hungarian – Finnish, Chuvash and perhaps the ancient Cimmerian language), Achaemenid Aramaic (official language of the Achaemenid Persians, translated partly by R. A. Bowman), Elamite (also an official language of the Persians, phonology and morphology of which is well investigated by Herbert H. Paper), Median, Parthian (the language of the super power of the East that challenged the Roman Empire), and several languages of Central Asia including that of Sakas (Yueh-Chih), Sogdians (considered by Richard N. Frye and others as Iranian), White Huns (Hephtalites) have been deciphered in this book through translations of existing texts, using normally accepted phonetics of the Aramaic-Phoenician alphabet or applying a modified ‘filtered’ cuneiform reading in which according to Hincks (transmitted by Sumerologist Samuel Noah Kramer) ‘one and the same cuneiform sign could stand for more than one sound or value’, and / or through translation of local geographical names and of personal names of kings and nobles. All these languages are thus proved to be basically Turkish. It has also been established that Turkish-speaking peoples had important roles in the founding of the ancient Chinese civilization as well as Egyptian civilization.

Again, in this long period, Turkish languages have not changed very much in their basic structures. Even the border-line languages such as the Hungarian language and the Finnish language which have apparently borrowed large amounts of foreign words from neighbouring nations to swell their vocabulary, have preserved the character, the structure and the grammar, all undoubtedly Turkish, of their basic languages.

Through re-translation of part of 8th century Gokturk (Göktürk) inscriptions a contemporary Turkish Buddhist Kingdom on the Silk Road has been discovered, a kingdom that may go back at least to the beginning of the first century.

It has been further shown that 13th century Mongol language and present Chuvash language are not independent Ural Altaic languages but are essentially Turkish in their structure and vocabulary. Along with this, a Turkish-speaking world of Marco Polo is also discovered and some of Polo’s Turkish words and expressions are explained in this work for the first time.

The Issyk inscription found recently in a fifth-century B.C. royal tomb in Central Asia near Lake Issyk (ıssik Gol) belonging to a royal person dressed in a magnificent gold attire, have been re-translated correctly and it is discovered that the man and relatives accompanying the dead royal persons in Turkish tombs were doing so ‘voluntarily’.

It has been shown in Chapter 6 that the smallpox inoculation, the first important break-through in the medical history, was invented in the Ottoman Empire.

The book is divided into four parts. First part (Chapter 1 thru 6) discusses and re – discovers Turkish languages and civilizations of the last fourteen hundred years. Part II (Chapters 7 thru 29) covers the main subject, deciphering of lost languages. Part III (Chapters 30 thru 32) discovers the effect of ancient Turkish dialects on the other language groups. Here, it is shown that ancient Greek language was most likely first built on the language of the Pelasgians who inhabited Greece before the Greeks, and that the majority of the names of the Greek gods and goddesses can be explained in Turkish dialects. Finally Part IV (Chapter 33) is devoted to analysis end decipherment of ancient and modern geographical names. The work ends with an epilogue.


BIOGRAPHY
Dr.Selahi Diker, born in Trabzon, Turkey, finished Istanbul Erkek Lisesi, attended Istanbul Technical University for two years, graduated from King’s College, University of Durham as a mining engineer. He completed his graduate work in Colorado School of Mines, Golden, Colorado, and received a Doctor of Science degree majoring in geophysical engineering.

In 1952, he joined the Institute of Mineral Research and Exploration in Ankara, he held from 1955 to 1958 the position of chief geophysicist. From 1958 to 1962 he was employed by the Empire Geophysical in U.S.A., where he was made Assistant Chief Geophysicist. In 1962, he joined Pure Oil Company where he helped set up Pure’s Dallas (Exploration) Center in Texas and was instrumental in the discovery of some of Pure’s oil and gas fields in West Texas and Southern New Mexico. After Pure’s merger into Union Oil Company of California, he spent three years in the Middle East in the company’s exploration efforts in the Persian Gulf and the Arabian Peninsula. After spending a year in Union’s Los Angeles office, he returned to Turkey in 1968 to work for Turkish Petroleum Company as exploration advisor. In 1969 he set up a consulting office and helped several oil companies including; Hamilton Brothers and Turkish Petroleum Company, in their petroleum exploration activities in Turkey. He also held, for a few years, a part – time teaching position in Middle East Technical University’s Graduate School in Ankara.

His main hobby; history and languages, had started back in his school years in Istanbul Turkey, and continued in England and U.S.A. His new findings and original discoveries reached such a stage that he retired from his professional work in late nineteen eightees to spent his full time to put them into a scientific form. Result was the book; AND THE WHOLE EARTH WAS OF ONE LANGUAGE, with a second title, Ten Thousand Years of the Turks. 





*





KISAMOV, Norm
Born and educated in Moldova, Mr. Kisamov spent a 40-year carrier as an industrial automation engineer. He emigrated from Russia to the USA in 1978, when the USA patronized immigration of educated people from Russia. For the last 15 years, he was the webmaster of the site "turkicworld.org", which serves as a non-commercial, educational publishing outlet for the Turkologists who could not propagate their studies in Russia and whose works were unknown to the Western world. He has translated a number of Turkological books to English, most of them were posted at that site, a few were published in Russia, in post-Soviet countries, and one was supposed to be published in Germany. Mr. Kisamov was assisting the writers as a volunteer. In his 15 years of working with various aspects of Turkology, he has amassed a significant collection of Turkisms cited by various authors, who were pointing out Turkisms in English and/or Germanic languages. Tracing and verifying etymologies of the cited lexemes, he encountered numerous other cognates, which led him to assemble a draft of the article that is published abridged in this issue, and unabridged as Supplement. By that time, the volume of the lexicon far exceeded accepted criteria formulated to discern random borrowings from genetic kinship. Mr. Kisamov is not a linguist, nor does he pretend to be a scholar. However, with some kind help from the sites contributors, he was able to systemize and organize his collection, and prepare etymological comments. His interest in Turkic history arose quite accidentally, but it quickly riveted him, he was growing into it for the last 25 years, and still, after a quarter century of reading and translating, he has only scratched the surface. Previously, he has authored a couple of articles on Turkological subjects related to the Scythian history.


Bikkinin Irek: Türkic borrowings in English
Türkic Substrate in English - Appendix to Türkic borrowings in English
Yusipova R.: Türkic suffixes in English (Turkish angle)
Stetsyuk V.: Germanic-Chuvash Türkic Parallels 
Toth A.: German Lexicon
Ekholm G.: German Ethnology
Mc Callister R.: Non-IE substrate vocabulary in Germanic languages
Toth A. :Turkic and English
Adji Murad: English Kipchaks
Stevens C.: Germanic-Türkic traits
Rassokha I.N.: Ukrainian pra-motherland of Indo-Europeans

R.Harding: Genetic distances of European language families
G.Shuke: Türkic substrate of Slavic and Baltic
Drozdov Yu.: Turkic European History
R.Mc Callister: Non-IE Germanic
V.Stetsuk: Türkic, Slavic and Iranian
P. Tzvetkov: Origin Of Bulgarians
E.N.Shipova :2,000 Türkic words in Russian
S.Pletneva: Kipchaks (Sect. Badjanaks/On Slavic migration)
P.Tzvetkov: Origin Of Bulgarians
F.Fattahov: Prosthetic V in Slavic-Türkic words
E.R.Schena :Russian Monetary system
I.Nigmatullin: Bulgarian Toponymy
Z.Miftakhov: Pre-Russian E. European Toponymy
Turkic/E.Iranian (Ossetic, Pamir) Phonological Correspondences
Red book of endangered Türkic languages in Russia

M.J.Hashimoto: Altaicization of Northern Chinese  
Hadji Murad: Yiliuf Türkic-Chinese lexical parrallels
N.A.Baskakov: Chinese loanwords in Türkic languages   (PDF in Russian)
A Lubotsky: Turkic and Chinese loanwords in Tocharian (i.e. Kucha)  


Ancient Turkic words, in non-Türkic languages
Gahraman Gumbatov (link in Russian L.)


Dr.Phil Herman Kvergic, had sent to Atatürk a copy of his work "La Psychologie de Quelques Éléments des Langues Turques", and this was presented at the Third Language Congress in 1936.