kentaur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kentaur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2024 Perşembe

Otacı Khiron

 

Khiron, sürahiden detay - MÖ 520-500, British Müzesi


Khiron (Kheiron); Bilge bir Otacı

Tıp/Hekim tanrısı olarak kabul edilen Asklepios (mitolojik bir karakter de olsa) eğitimini bir "Doğulu"ya borçludur. Çünkü babası Apollo eğitilmesi için onu bir At-Adam'a teslim eder. Bu bilge kam, Kimmer ya da Saka kökenli, Otacı Khiron'dur.



Silindir mühür - MÖ 13.yy







Gerçek tıpçıların günü kutlu olsun.



8 Mart 2019 Cuma

LİGYRON / AKHİLLES - KHEİRON




Thetis oğullarını ateşle vaftiz ederek ölümsüzleştirmektedir, sıra Aşil'e (Akhilles) gelince topuğundan tutar ve ateşe sokar (bazı kaynaklara göre su). Olayı görmesiyle ödü kopan baba Peleus Aşil'i eşinin elinden alır ve Thetis kaçar. Kral Peleus Aşil'in eğitimine önem vermektedir, böylece At-Adam (Kentaur) Kheiron'a teslim eder.

Kheiron Aşil'i aslan yürekleri ve ayı iliği ile besler, avlanmayı, ata binmeyi öğretir. Altı yaşına geldiğinde aslan ve ayılarla güreşir, köpeksiz ve tuzaksız geyik avlar.

Muselerden Kalliope (destan,şiir, şair ilham perisi) Aşil'e şarkı söyleme yeteneğini verir. Hatta İlyada'da kendi kampında phorminx* çalıp türküler çığırırken herkes mest olmuş bir şekilde dinlemektedir.



Kentaur Kheiron çocuk Aşil ile..
Amphora, MÖ 520 / Louvre Müzesi.
Kentaurlar genellikle altı at üstü insan olarak betimlenirken, 
Eğitmen Kheiron'un arka bacakları at, önü ise tamamıyla insandır.




Eğitimi bitince Kheiron doğum adı olan Ligyron (sızlanan, mızmız) yerine artık Aşil demeye başlamıştır.

Ἀχιλλεύς - Achilléfs (Agilefs) - Akhilleus.
Αχιλλεύς Πηλείδης , Αχιλλεύς Αιακίδης
Achilléfs Pileídis , Achilléfs Aiakídis.

Akhilleus adı ne Grekçedir ne de Hint-Avrupa...(-eus eki zaten Anadolu kökenli) 
Adını Kheiron verdiyse...adı neycedir? Ağil...

Kimmer-İskit Türkleri mitolojide Kentaur olarak betimlenmiştir. Bu 'barbar ve medeniyetsizden' o kadar iyi bir eğitim almıştır ki Akhilles tam bir "Kimmer" olup çıkmıştır.

Aşil 9 yaşındayken savaş çığırtkanlığı yapılıyordur. Kehanete göre Aşil savaşa katılmazsa Truva düşmeyecektir. Bu sebeple de annesi onu Scyros'a götürür ve kız kılığına sokarak saklar. Adı da Pyrrha (kızıl) olur. Aradan zaman geçer, Scyros Kralı Lycomedes'in kızı Deidameia'dan oğlu olur, adını Neoptolemus (Pyrrhus) koyarlar...


Türklerde "öd-ot (ateş)" kutsaldır, kötülüklerden korur. Doğumla yapılan ayinlerde ateşe yağ atılır. Aşil'in başına gelen "arınma ayini" de annesi tarafından onu kötülüklerden korumak amacıyla yapılmıştır. Tabi ki mitolojik hikayede "Aşil'i ateşle vaftiz" ettiği anlatılır, ama bunun böyle olmadığını, tıpkı Türklerdeki gibi "yağın" ateşe atıldığını tahmin eder ve 'Greklere' yabancı gelen bir geleneğin kulaktan dolmayla bu şekilde anlatıldığını düşünebiliriz.

SB.

* Phorminx; Lir ailesinden 2-6 telli, yarım ya da orak formlu bir çalgı. Kökeni için Mezopotamya derler.




**

Aşil'in (Ağilefs) ölüsü için savaşan amcaoğlu Ayas (Ajax)
Sağdan 3. Enes/İnees (Aeneas), 4. Pars (Paris), en solda her ne kadar onu "Athene" olarak tanımlasalar da "Seres" yazar.


Halikarnas Balıkçısı'ndan;

Bizim için ve bir yerde Homeros için Akhilleus bir destan kahramanı, epik bir hero’dur. Ama bu saga’nın kaynağı dinseldir. Akhilleus Peloponezlilere göre bir tanrıydı. Homer de aşağı yukarı öyle sayar onu, ama Homer Akhilleus’u yabancı da sayıyor. Akhilleus denizcileri koruyan bir tanrıdır aslında. Çok elektrikli geceler, yani fırtınalardan önceki geceler direklerde bir ışık beliriverir: Latincesi «ignis fatuus»tur, İngilizcesi «will-o-the-whisp», Fransızcası «feu de St- Elme.» Denizciler bu ışığı uğurlu sayarlar. Akhilleus işte bu ışığın ta kendisi bir tanrı sayılırdı. 

Önceleri — yani tanrı Akhilleus — Karadenizliydi. Çünkü Tuna nehrinin Karadeniz’e boşaldığı yerde, uzunca bir ada vardı. (Bak. Kronos’un egemenlik sürdüğü Elysium Hades ülkesine bitişiktir, güneşin hiç batmadığı mutlu bir ülkedir deniyor — zavallı insanoğlu neler düşünmemiş, ben olsam Elysium’u Gökova Körfezindedir derim. — Dostoyevsky’de «Les confessions de Stavrougine», bir de «L’homme ridicule»deki iki düşe bak. Dostoyevsky de bu cenneti güneyde bir yerde hayal ediyor.) 

«Leuke adındaki Mutlular Adası Karadeniz’dedir, Tuna ağzının karşısında. Ormanlı, her çeşit vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bir adadır bu, orada Akhilleus ile Helena’nın ruhları büyük saygı görür ve Homeros’un dizelerini okurlar...» Bittabi bu şeyleri Homer’den sonra gelenler, Platon, Pindaros ya da Hesiodos yazıyor.

Akhilleus — dudaksız demek, Karadeniz halk efsaneleri arasında dudaksız adiyle ve yahut bu hali imâ eden bir masal — folklore — var mı? Araştırmalı. Bu ad için bir efsane uyduruluyor: 

«Thetis doğurduğu altı oğlunun ölümlü yanlarını yakmış» (altı olunca insanın aklı hexametron’a gider, yahut beş parmak «daktyl, bir de Priyap, yani erkek tenasül âleti) — bunun da kaynağı hexametron dansı, yani altı adımlı dans. Allain (17) Girit’te Pithikto dansına rast geldiğini söylüyordu. Zihnimi kurcaladı. Kaç kez hopladıklarını sormaya unuttum. Karadeniz danslarının en eskilerinde kaç hoplayışlı oldukları araştırılmalı. Karadeniz’in Bronz çağında büyük önemi var çünkü. Bronz için gereken kalayın büyük kısmı Karadeniz’den geliyordu. Argonaut efsanesi bu çağın sonuna rastlar. Homerik epos’tan öncedir. 

«Thetis Peleus’tan olan altı oğlunun da ölümlü yanlarını yakmış, onları kendisi gibi ölümsüz kılmak ve her birini Olympos’a yanına alabilmek için. Ama Peleus yedinci oğlunu bütün bedeni daha ateşe değmemişken (yedinciye ve yedi rakkamına dikkat etmeli) onun elinden kapmayı başardı; Thetis ateşte arındırdığı bedenleri sonra ambrasia ile ovuyordu, ama son oğlunun ateşe değmemiş aşık kemiğini ovamadı, bu yüzden ölümlü kıldı» (aşık kemiği bir de mafsal kemikleri önemlidir, çünkü falcılıkta bakla yerine kullanılırdı), «kocasının bu araya girmesine kızan Thetis ondan ayrılıp denize döndü» (dikkat et bir deniz tanrısı olan Akhilleus deniz tanrıçası Thetis’in oğlu olacak bittabi)

«Oğluna Akhilleus dedi, çünkü dudaklarını göğsüne daha değdirmemişti. (18) Peleus oğluna devin iskeletinden aldığı yeni bir aşık kemiği koymuş, fakat orasının ölümlü olmasını önleyememiş.» Belli ki bu, uydurma. Thetis’in Akhilleus’u ve topuklarından tutup Lethe ırmağında yıkadığı ve topuklarını tuttuğu yerin suyla ıslanmadığı için, topuğundan vurulup öldürüldüğü söylencesinden daha öncedir bu yukarda anlattığım söylence.

Akha kara kuvvetlerine Agamemnon, deniz kuvvetlerine ise Akhilleus' kumanda ediyordu (19) — Akhilleus Homerik saga’ya girmezden önce bir Pelasg kutsal kralı idi. Akhilleus’un Leuke adasına naklinin miti şudur: 

«Akhalar ölüsüne oyunlar düzenlemişken, Thetis Akhilleus’un ruhunu ateş yığınının üstünden alıp Leuke adasına (*) taşıdı; Tuna nehrinin ağzının karşısında bulunan, vahşi ve ehli hayvanlarla dolu bu ada şimdi ona kutsanmıştır.» 

Akhilleus’un bir sürü tapınağı vardı, örneğin asıl egemenlik alanı Marmara denizi ile Karadeniz’di, oralarda deniz yolculuğu onun koruyuculuğu altında olurdu. Sigeion burnu, yani Boğazların Ege’ye çıkışında denize uzanan toprak parçası üstünde bulunan Akhilleus’un gömütü Boğazları korumaktaydı. Borysthenes, yani Dniepr ırmağının ağzında uzun bir dil Akhilleus’un taş ocağı diye adını taşımaktaydı. Olbia kentinde de «Pontos’un efendisi» diye kendisine tapılırdı. Ama asıl egemenlik alanı Tuna ağzının karşısındaki Leuke adasındaydı. İnsanların oturmadığı bu ormanlık, kuş dolu adada Akhilleus’un bir tapınağı vardı, kurbanlar, sunular sunulurdu kendisine. Ama oraya çıkan denizcilerin ancak bir gün adada kalmalarına izin verilirdi, gece olmadan adadan ayrılmaları gerekirdi. 

Akhilleus kimi zaman tapınıma gelenlere görünür, «paian» denilen zafer türküsünü söylermiş. Orada bir tanrı sözcüsü de herhalde denizcilere öğütlerde bulunurmuş. Fransız yazarının «Pantos’un efendisi» diye çevirdiği bu «pontarkhes» sözcüğü düşündürücü, herhalde Karadeniz’in efendisi değil de, genellikle denizin efendisi anlamında olsa gerek, çünkü pontos aslında deniz demektir. 

Paian söylemesine gelince, Elysium’un Hyperboreliler ülkesinde olduğu sanılıyordu. Ölen kutsal kralların ruhları... Size bu işler karışık gelir — yahu o zamanki insanlarda lojik aramayın. Hem kutsal kralın ruhu vekilinde yenilenir, hem de öleninki, eğer hoş bir adamsa, Elysium’a gider. Gider ama kim götürür? Bir söylenceye göre turna kuşları. Onlar sonbaharda, kış başlangıcında kuzeye giderler ve iki notalı acı bir ses çıkartırlar. İşte «paian» da odur. Bir yerde okuduğuma göre, bir sürü deniz kuşu, karabatak, martı soyundan başkaları, yabani kaz, kuğu, ördek Tuna ağzına giderlermiş. Akhilleus’un ruhunu onlar oraya taşımışlardır. 

Pelasg ya da Leleg efsanesi demiştim. Pelasg da deniz insanları demek bir bakımdan. Zaten «thalassa» sözü grekçe değil, Minoen bir söz. Grek denilenler buraya geldikleri zaman denizi ilk kez görüyorlardı ve ona «pontos» adını taktılar. Bu, incelenmesi ve kanıtlanması gerekir bir teoridir. Fakat Akhilleus’un bir tanrı sayıldığı muhakkak.

Şimdi edebî kıyafetinin altında «Akhilleus’un öfkesi» yani İlyada’nm konusunun altında gizlenen eski saga’ya gelelim. Patroklos ölüyor. Bu ölüm Akhilleus’u aktif sahadan, edim alanından uzak duruşuna, çekilişine bir son veriyor. Patroklos ölünce Akhilleus savaş meydanına dönüyor. Bu noktada llyada’nın ta göbeğindedir. Patroklos ölmezden önce Akhilleus’un silahlarını, yani belirtilerini takınıyor. Yani Akhilleus’un rolünü, kutsal kralın, tanrısal insanın rolünü oynayarak ölüyor. Ölümünün özellikleri bir savaştan çok, bir kurban edilmeye benziyor. Yani âyindeki tanrının öldürülmesi — ya tanrının yahut vekilinin ölmesi demek istiyorum.

Ne var ki bir kurbanın öldürülmesi —o çağlara göre— aynı zamanda bir günah oluştururdu. Bu öldürme işine katılanların bütün dikkati işledikleri bu günahın tehlikeli sonuçlarından kendilerini korumaktı. Söz gelimi bir boğa kurban edilecek değil mi, bu işin bütün sorumluluğu boğayı kesen baltaya yüklendirdi (bunun biraz Labrys baltasıyla ilişkisi vardır, ama bir yere kadar) Balta mahkemeye çekilir. Muhakeme sonunda balta mahkûm olur ve kemali resabetle balta sürgün edilirdi. (Allah vere de atomik bomba için aynı işlem yapılmasa!) Fakat bu işte çoğu kez sorumluluğu elden geldikçe çok insanlar arasında dağıtmak yoluna gidilirdi. Böylece bu işten doğacak tehlike de paylaşılmış olurdu. Sonra asıl suçluyu kalabalık içinde bulmak güç olacaktı. Bunu Patroklos’un ölüdürülmesinde de görüyoruz. İlk önce Apollon vurur Patroklos’u ve adamın silahlarını yere düşürür, sonra Euphorbos çıkar ortaya ve onu yaralar, Hektor da işi tamamlar.

— Epik vakanın altında eski kurban töresinin sezilmesi güç değildir. Tanrının vekili tanrı silahlarını ve başkaca takıntılarını taktıktan sonra ölür, bunun üzerine tanrının kendisi hemen dirilip ortaya çıkar. O da Akhilleus’tur. Şimdi İlyada’nın XVIII’nci bölümünü oku (dize 203 vd.):

Zeus’un sevdiği Akhilleus de kalktı yerinden
Athene onun çalımlı omuzlarına püsküllü
Kalkanı atmıştı,
altın bir bulutla sarmıştı başını, çepeçevre,
gövdesinde ışık saçan bir alev yakmıştı.
Duman nasıl ağarsa bir şehirden göklere doğru,
düşmanla kuşattığı uzak bir adada
Akhilleus’un başından da tıpkı öyle
bir ışın yükseliyordu göğe doğru.
Akhilleus aştı duvarı, hendeğin önünde durdu,
Durup bağırdı, öte yandan haykırdı Athene.

Bu işte kutsal Akhilleus’un dirilmesi. Akhilleus ışığı, o fırtınalı gecelerin ışığıdır, o korkunç kalkan da Aigis, fırtınanın belirtisi. O elektrikli ışık, yani direğin tepesindeki ışık da fırtınada yolculuk eden denizcilere tanrı tarafından korunduklarını bildirir. Bizim denizciler de bunu uğurlu sayarlar, hemen şükranla kelimei şahadet getirirler, işte tanrı kendisine sadık olanları, nurdan bir tuğ salarak direğin tepesine, koruyacağını haber verir. Akhilleus’un on iki gün'çekilmesi, iki kral yahut sultan arasındaki aralıktır. Bu aralık on bir on iki gün olurdu çoğu zaman. Yani kamerî sene ile şemsî sene arasındaki gün farkı ki düzine oradan gelir. Bu iş «muharrem ul haram» ile, yani o günlerde oruç tutulur, eğlenilmez falan filan. Aynı zamanda paskalya ile ilişkisi vardır. Paskalyadan önce perhiz edilir, sonra İsa dirilince, ki Adonis’in dirilmesidir, kış tesaviülleyl u venneharmda yumurta yenilir. O yumurta dünya yumurtasıdır, hani Zeus Leda ile (ki tanrıça Leto’dur) çiftleşir de yumurta doğurur. Helene çıkar. Efsane Kybele’den alınmadır (Anadolu Tanrılarında bahsedilecek). 

Neyse vaz geç! Bana amma da yazdırdınız yahu! Şimdi okuyun öyleyse! Yazmak okumaktan güçtür, asıl siz benim canıma okudunuz. Merhaba. Ne diyorduk?


Halikarnas Balıkçısı - Düşün Yazıları
Azra Erhat
(*) Leuke Adası, Karadeniz'in Tuna Deltası açıklarında yer alan Romanya'ya bağlı Yılan Adası'dır. Leuke "Beyaz Kavak" demektir.
(13) Odysseia (XIX. 172-180) Altı çizili sözler şöyle anlaşılmalıdır: Minos dokuz yılda bir tanrı Zeus’un danışmanı oluyor, yani krallara krallık veren tanrı ile dokuz yılda bir görüşüp egemenliğinin sürmesini sağlıyor. Bizim «danışman» olarak çevirimiz «oarisess» sözcüğünü G. Murray doğru olarak «Zeus ile alış verişi, temasları vardı» diye çevirmiş, egemenliğinin dokuz yaşında başlamış olduğu yanlışını yapmış olması ise şaşılacak şeydir. H. B., ise yanlışını bulmuş ve çıkarmıştır, Homeros metnini anlayıp doğru yorumladığını gösterir.
(14) H. B.’nın burada, Tantalos’a neden İzmirli dediği anlaşılmaz. Tantalos Sipylos, yani Manisa dağının ve eteğindeki Magnesia'nın kralı olarak bilinir, İonya’lı değil, Lydia’lıdır. İzmirli demesi genelleme olsa gerek, çünkü başka yazılarında Tantalos ve Pelops'un asıl kaynağını kesinlikle belirtir.
(17) Allain dediği, o sıralarda Türkiye’deki tarikatlar üzerinde araştırmalar yapmak için Türkiye’ye gelmiş olan Fransız yazan Allain Gehrbrand’dır.
(18) Akhilleus’un klasik sonrası zamanlarda yapılan etimolojisine göre bu ad A-keilos’tan gelmedir ve dudaksız anlamına gelir. Oysa bu açıklama uydurmadır, sözcüklerin hepsinde Akhilleus’un etimolojisinin bilinmediği kayd edilir. H.B., kendisinin de uydurma dediği bu efsaneyi nerden naklediyor? G. Murray’den olmasa gerek.

(19) Böyle bir olgu İlyada’da kesinlikle yoktur, Akhilleus Myrmidon ordusunun başındadır ve bu ordu öbür Akha komutanlarından epey ayrılmaktadır, hatta Troya önündeki Akha’lar kampında uzak bir yerde yer almış bulunmaktadır. Tabii İlyada’ya göre, ne var ki H.B., burada söylediklerini İlyada’dan başka kaynaklara dayanarak söylüyor. Bu kaynakları ne yazık ki yeterince bildirmiyor.



**

Ağilefs'e gelirsek:

Bu durumda ne Akilleus'tir, ne de Fransızca okunuşundan aldığımız Aşil'dir.
Bizim de "Ağilefs" dememiz gerekmiyor mu?
Yani Ağ/Ak İl
SB.





4 Ekim 2017 Çarşamba

MİTOLOJİDE TIP ve AYDIN’IN ANTİK DÖNEM HEKİMLERİ




“Doktor hastaya kuşatılmış bir şehir gibi bakmalı ve onu tüm imkanlarıyla 
kurtarmaya çalışmalıdır. Sanat ve bilim onun emrindedir.”
Trallesli Aleksander




Sözde tıbbın babası olan Hippokrat andı (ki kendisinin değil de öğrencileri tarafından yazıldığı düşünülür) şu cümleyle başlar: "Hekim Apollo ve Asklepios, Hygia, Panacea ve bütün tanrı ve tanrıçalar adına..."


Apollo’nun, Truva Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya farklı zaman dilimlerinde göçen (1) Hellenlerin (Grek) tanrı panteonuna girdiği bilinir. “Grek” kökenli olmadığının en büyük kanıtı ise, Apollo kelimesinin, tıpkı kardeşinin adı Artemis gibi, Yunanca olarak açıklanamamış olmasıdır. 


Mitolojide “Tıp” tanrısı olarak kabul edilen Asklepios ise Apollo’nun oğludur. Apollo, Teselya (2) kralının kızı Kronis ile birleşir, Kronis hamile kalır ama sadık değildir. Apollo onu diri diri yakarak cezalandıracaktır, lakin oğlunun ölmesini istemez ve annesinin karnından çıkarır, büyütüp eğitmesi için de bir "Kentaur"a verir.


Khiron adlı Kentaur’dan doğadaki ilaçlarla tedavi yöntemlerini öğrenen Asklepios diriltmeyi de öğrenmiştir. Fakat amcası olan yeraltı tanrısı Hades, dünyasının boş kalacağından korktuğu için Asklepios’u dedesi Zeus’a şikayet eder ve dedesi tarafından cezalandırılır. Çünkü, ölmüş olan ölü kalmalı ve diriltilmemelidir, ölümsüzlük yalnızca tanrılara mahsustur. Apollo oğlunu öldüren babasına kızar ve Zeus’a yıldırımlar yapan Kyklop (Kiklop)ları öldürür ve oğlunu göklere yerleştirir. Artık Asklepios  “Yılanı Tutan” anlamına gelen “Ophiuchus (Yılancı)” takım yıldızı olmuştur.


Ayrılmayan bir ikili olan Yılan ile Hayat Ağacı Mezopotamya’dan beri şifanın, hayatın ve de ölümsüzlüğün sembolüdür. Asklepios elinde tek bir yılanın sarmaladığı bir Asa tutar. Belli ki, Hayat Ağacı burada bir Asa’ya dönüştürülmüştür. Bu sembol tıp camiasında, Asklepios kelimesinden türetilen Escülap adını alır. Asklepios Hekim-Tıp tanrısı iken kızları ve oğulları da sağlıkla ilgili tanrı ve tanrıçaları olmuştur. Örneğin, Asklepios’un kızlarından Hygieia temizlik, sağlık yani hijyen anlamındadır. Homer'e göre Şifacı anlamına gelen "Paeon" tanrı ve tanrıçaları iyileştiren hekimdir ve Hesiod ile Homer döneminden sonra da "Paeon" iyileştirme güçleri olan Apollo ile Asklepios'un soyadı olarak kullanılmıştır. Yalnız, Apollo sadece şifanın değil, vebanın da tanrısıdır… 


Hekim Tanrısı Asklepios’a adanan en ünlü tapınaklardan biri Bergama’dadır. Asklepion olarak adlandırılan şifahanede, tıpkı Selçuklu ve Osmanlı döneminde de kullanılan, müzikli ruhsal tedavileri uygulanırdı. Halbuki bu tip tedavi uygulamaları o dönemin Avrupa’sında henüz yoktur.


Buraya kadar her şey normal geliyor değil mi?  Ama olayların gelişmesinde büyük bir terslik var, hem de birkaç yüz yıldır süren bir terslik. Medeniyetten yoksun (batılıların deyimiyle yazıyorum) “aşağı uygarlık”tan olan bir “Doğulu”, medeniyet sahibi “yüksek uygarlık” tan gelen bir “Batılıya” eğitim veriyor öyle mi?.. “Aşağı uygarlık”tan olan halk “yüksek uygarlık”tan olan halkı eğitemez, bu kültürel oluşumlara ters düşer. İster yerli halk olsun, isterse göç ile gelen halk olsun, hangisinin kültürü ileri düzeyde ise, o halk aşağı düzeyde olan halkı eğitmiştir. Tersi mümkün değildir.


Antik çağda barbar kelimesi Yunanca konuşmayanlar için söylenmiş olsa da, tarihin ilerleyen zamanlarında vahşi ve uygarlıktan yoksun medeniyetler için de söylenmiştir. Siyasal açıdan çıkarları bulunanlar 19.yy’dan itibaren “Grek” ve “Roma” medeniyetinin “eder değerini” yükseltmiştir. Çünkü, “Batılılar” Yunan ve Roma medeniyetini ataları olarak ilan etmiş, ondan öncesini de yok saymıştır. Avrupalı’nın eğitim sistemine ancak 19.yy’da girmiş olan “Grek” ve “Roma” dersleri, tek taraflı olarak anlatılmış ve sürekli pohpohlanmıştır. Diğer yandan ise, “Doğulular” hep aşağı medeniyet olarak anlatılmış, hiçbir şey bilmedikleri, her şeyi “Yunan” ve “Roma”lılardan öğrendikleri ima edilmiştir. Halbuki olaylar tam tersi gelişmiştir. Çünkü, Yunan ve Roma medeniyeti Mezopotamya ve Mısır’a göre daha dünkü çocuk sayılır. Yunan mitolojisi MÖ 800’lerden sonra gelişirken, Roma mitolojisi Pelasgların torunları Etrüsklerden etkilenmiştir ki, Pelasgların bir kolu olan İonlar (Grek kökenli değillerdir, ama göç sonrası karışmıştır) Anadolu’dayken diğer bir kolu olan Etrüskler de Anadolu topraklarından gitmedir. Yani her iki uygarlığın tanrı panteonunun kökeni aynıdır, ama zamanla tanrılar çoğaltılmış, ağıza göre isimlendirilmiştir.



KENTAURLAR

İskitler at üstünde savaşır, yer, uyur ve gerektiğinde de göçerdi. Atıyla bütünleşmiş olan bu Türk boylarını, onları bizzat görmemiş ama hikayelerini duymuş olanlar, hayallerinde atlı insanları canlandırmaya başladı. Böylece mitolojik hikayelerinin At Adamları ortaya çıktı. İnsan hayvan karşımı mitolojik figürlerin anavatanı Mezopotamya’dır. Sakaların (Batılılar İskit olarak anarken, Doğulular Saka der) atası sayılan Kassiler’e ait (MÖ 13.yy) bir mühürde bile insan-at karışımı figürler görülür. 


(Resimdeki kanatlı At-Adam, Türk kültüründeki Tulpar'dır.)



At Adam Khiron zeki ve bilgilidir. Herkes ondan eğitim almış gibidir. Sadece sağlık eğitimi değil müzik, liderlik ve ahlak eğitimi de vermiştir. Lakin kendisi bir doğuludur, bu sebeple de vahşi ve barbar Kentaur’lardan olmamalıdır, soyunu değiştirmek gerekir!.. Böylece diğer Kentaurlar’dan ayrı tutulmuştur. 


Genel tasvirlerde At Adamların üstü insan, gövdesi de at’tır. Ama, Kentaurlar çıplak ve bacakları at şeklinde iken, Khiron giyinik, ön bacakları da insan bacakları olarak tasvir edilmiştir. Bunun arkasında, tabi ki “bir doğuludan eğitim almalarını kendilerine yediremedikleri” düşüncesi yatar. Çünkü bilinen bir gerçek vardır ki, o da Kimmerler-İskitler her zaman için Kentaurlarla eş tutulmuştur. Bu Türk boylarının mitolojiye yansıma şeklidir.


Khiron’un da bir İskit-Şifacı Kam olması büyük bir olasılıktır. Sağlık ve tedaviler hakkında her şeyi bilen Khiron, Herkül tarafından yanlışlıkla atılan zehirli bir okla vurulmuştur ve her nasıl olduysa da bunun bir tedavisi yoktur! Ölümsüzlüğünden vazgeçen Khiron Zeus tarafından gökyüzüne yerleştirilir. Böylece Khiron Centaurus ya da Erboğa takımyıldızı olarak ölümsüzleşir… Mitolojiler biraz tarih, biraz gerçek, biraz da masaldır. “Grek” “İskit” uçurumu açılınca, galiba kendilerine “batılı” bir eğitmen bulup “doğuluyu” öldürme yoluna gittiler. Tabi bu sadece benim düşüncem, ama geniş açıdan bakınca da başka bir anlam yükleyemiyorum...


Bilge Khiron sadece Asklepios’u da eğitmemiştir; Truva Türkleri’nden Hektor’u öldüren Aşil (Akhilles) gibi nice “Hellen” kahramanlarını, ya da Doğu’nun bilgeliğini temsil eden Sümer kökenli Altınpost’un peşinde, doğuya yelken açan Jason gibi liderleri de eğitmiştir. 


Bir önceki makalemde Hipokrat’ın tıbbın babası olmadığını anlatmıştım. Burada da Tıp/Hekim tanrısı olarak kabul edilen (mitolojik karakter de olsa) Asklepios’un, eğitimini bir "Doğulu"ya borçlu olduğunu öğrendik. 




Resim: Türk runik yazıya eşlik eden İskit/Saka üslubu avcı-savaşçı Türkler. Erken Ortaçağ dönemi kaya üstü resimlerinden bir çizim. 
Kırgızistan'daki kayaüstü tasvirlerinin büyük bir bölümü MÖ 1000 dönemine kadar geriye gider. 
6 nolu çizim bir AT-ADAM, yani KENTAUR'dur.
Yer: Koçkar ile Talas Vadisi, Tanrı Dağları - Kırgızistan
(Kaynak: Eski Türk Kaya Resimleri - E.Miklaşeviç, Samaşev, Tabaldiev, Soltobaev)





TRALLESLİ ALEKSANDER

Doğu Roma (ancak 16.yy’dan sonra Bizans olarak anılır) İmparatoru Justinian'ın döneminde tıp eğitimi veren okulların olup olmadığı, hastanelerin stajyer yetiştirip yetiştirmediği uzmanlar arasında hala tartışma konusudur. Hatta, anatomi hakkında resmi bir eğitimin verildiğine dair kanıt da yoktur. Bununla birlikte, MÖ 1.yy’dan MS 3.yy’a kadar Roma imparatorluğu döneminde Sezar, Augustus, Vespasianus ve Trajan gibi Romalı imparatorlar tarafından hekimlere; vatandaşlık ve maaş hakkı, vergi ve askerlikten muaflık, örgütlenme hakkı yanında fakir çocukların bile önünü açan öğrenim hakları verildiği bilinmektedir.


Doğu Roma hekimlerinden olan Trallesli (Aydın) Aleksander, tıp uygulamaları ile eczacılık bilgilerini aktardığı “On İki Kitap (Twelve Books)”, “Ateşli Hastalıklar İncelemesi (Treatise on Fevers)” ve parazitoloji incelemesi olan “Bağırsak Solucanlarına Dair Notlar (Letter on İntestinal Worms)” kitapları günümüze kadar gelmiştir. Bu kitapları Latince ve Arapça’ya çevrildiğinden “doğulu” hekimler ile eczacılar tarafından biliniyor ve saygı görülüyordu. En çok bilinen çevirisi ise 19.yy’da düzenleyip yorumlayan, kimya ve farmakoloji (ilaç) araştırmacısı Alman T.Puschmann tarafından yapılmıştır. 


Pushmann’a göre, Aleksander’ın tıp ve eczacılık bilgisi, bırakın antik dönemi bugün için bile önemlidir. Aleksander kitabında özellikle eczacılıktaki bilgilerini babasının arkadaşı olan Cosmos’tan aldığını belirtir. Doğu Roma döneminde henüz bilinmeyen “doğululara” özgü bitkisel tedavileri onunla batıya duyurulmuştur. 


Demek ki, MS 6.yy’da yaşamış olan Aleksander da Askleipos’tan pek farklı değildi. Doğululara özgü tedavi yöntemlerini, Hindistan ile Doğu Roma arasında ticaret yapan Cosmos’dan aldığı ek bilgiler sayesinde genişletebilmişti. "Indicopleustes" (Hindistan Yelkencisi) olarak ta anılan ve Sri Lanka, Hindistan ile Arabistan arasında ticaret yapan Cosmos doğudan edindiği bilgileri, batılıların “antik dönemin ünlü doktorları” arasına yerleştirdiği Aleksander’a aktarmıştı.


Aleksander ile ilgili en geniş bilgiyi Doğu Roma tarihçisi Myrinalı (Aliağa) Agathias yazmıştır. İmparator Justianus için de çalışmış olan Agathias, Aleksander’ın  525'te Aydın'da doğduğunu ve diğer dört kardeşi gibi hekim olan babası Stephen sayesinde iyi bir eğitim aldığını yazar. Stephen beş oğlunu da meslek sahibi yapmıştır ki, bu o dönem için büyük bir başarıdır. Aleksander, yaraların temizlenmesini, cerrahi müdahaleleri, kemiklerin yerine oturtulmasını,  adamotu ile afyonla anestezi uygulamalarını, babası Stephen’in yanında çıraklık yaparak öğrenmiştir.


Anestezi, zehir ve büyü için kullanılan, ayrıca Shakespeare’n Othello’da “uyku şurubu” diye bahsettiği Adamotu’nun, Hititlere gelin gidip kraliçe olan Hurri kökenli Puduhepa’nın memleketi olan Tatarlı Höyük’te (Tatarlı Köyü-Ceyhan-Adana) de bulunması MÖ 2000’lerde de kullanıldığını gösterir, ki Prof.Dr.Şahin Aksoy Babil döneminden günümüze kalan tabletlerde, tıpta kullanılan 120 kadar mineral ilaç ile iki katı kadar da bitkisel ilaç adının geçtiğinden bahseder.  Tatarlı Höyük yakınlarındaki Anavarza antik kentinden olan hekim Dioskorides’te (MS 1.yy) anestezi olarak Adamotu kullanıldığını yazmıştır. 


Aleksander kitaplarında diğer hekimlerden de bahseder. Bunların arasında  MS 1.yy’da yaşamış Suriyeli hekim Archigenes’ten aktardığı tılsımlı tedavi şekilleri de vardır. Tılsım ve muska tedavileri psikoterapide çokça kullanılmıştır. Bir hastanın inancı da bunda etkilidir, çünkü iyileşmenin birinci kuralı iyileşeceğine inanmaktır. Aleksander da buna inanmış ve kolik hastaları için (kamların kullandığı gibi) muskalar önermiştir. Bu muska sekiz köşesi olan bir dairedir ve üzerine de  "kaç, kaç safra zehri, taçlı lark seni arıyor" yazdırmıştır. (3)


Aleksander Bergamalı Galen'in teori ve uygulamalarından etkilenmiş olsa da, onu eleştirmekten kaçınmamıştır. Hipokrat'ın psikoloji ve patoloji üzerine yaptığı araştırmaların üzerinde daha çok çalışarak, kendi terapilerini ortaya çıkarmıştır. Roma’ya yerleşmeden önce birçok bölgeyi dolaşmış, lokal tedavileri ve ilaçları öğrenerek bilgisine bilgi katmıştır. Tıp eğitim sisteminde beceri kazanmak ve uzmanlaşmak için usta doktorlara eşlik eden gençler vardır, bu sebeple de çırak yetiştirdiği varsayılır. MS 605 Roma’da ölünceye dek de hekimlik yapmaya devam etmiştir.


Aleksander Justianus için çalışmamış olsa da, diğer üç kardeşi İstanbul’da çalışmıştır. Anthemius mimar-mühendis iken, Metrodorus kraliyet çocuklarına eğitim veren okulda görevlidir. Olympius ise Justinias’un hukuk danışmanlığını yapmıştır. Dioscurus ise Aydın'da kalıp abisi gibi başarılı bir hekim olmuştur. Kardeşler arasındaki en ünlü kişi ise Kutsal Hikmet Kilisesi, yani Ayasofya'nın başmimarı Anthemius'tur. Nike İsyanı sırasında 532 yılında yıkılan Ayasofya, beş yıl gibi kısa bir sürede inşa edilerek 537’de ibadete açılmıştır. Ayasofya’nın diğer mimarı ise Miletli (Balat) İsodorus'tur. 1500 yıllık Ayasofya ise hala ayaktadır...







Diğer hemşehirli antik dönem hekim ise MS 1.yy’da yaşamış olan Trallesli Thessalus’tur. Hayatı hakkında fazla bir şey bulunmayan Thessalus baba mesleği yerine tıbbı seçmiştir. Fakirlerin tıp eğitimi almasını sağlayan yasa ancak MS 3.yy’da yazıldığı halde büyük bir başarıyla tıp eğitimi almış ve döneminin ünlü hekimlerinden biri olmuştur. Aynı zamanda, kurucusu Bitinyalı (ya da Prusiaslı, şimdiki Konuralp) eczacı-hekim Asclepiades (MÖ 2.yy)’un da öğrencisi olan, ama Laodikyalı Themison’un kurduğu varsayılan Laodikya Methodik (Yöntemsel) okulunun da bir üyesidir. Bu okulda hastalar diyet, egzersiz ve müzik ile tedavi edilirdi. Hekim Thessalus, MS 58-63 Roma-Part savaşında, bir İskit boyu olan Part Türkleriyle barış antlaşması yapan “çılgın” lakabıyla anılan Roma imparatoru Nero için çalışmış ve Roma’da ölmüştür. Günümüze kalan birkaç el yazması dışında, tüm çalışmaları tarih içinde yok olup gitmiştir. 



Sağlığınıza...
Semra Bayraktar
KUYETA, Temmuz-Ağustos 2017, sayı 115-116



Dipnot ve kaynaklar:
(1) Prof.Dr.Fahri Işık bu göçün bir kültür göçü olmadığını, kültürü bu topraklardan aldıklarını yazar.
(2) Teselya'nın merkezi şehri Osmanlı döneminde Yenişehr-i Fener olarak anılan Larissa'dır. Nüfusun çoğunluğu Türklerden oluşurken, 1924 nüfus mübadelesiyle boşaltılmıştır. Antik dönemde ise "Grek" olmayan "Grekçe" konuşmayan Etrüsklerin atası sayılan Pelasgların "Grekler"den önce yerleştiği şehirdir. Bir çok araştırmacıya göre Pelasglar Türk kökenlidir. Hatta, Atatürk'ün okuduğu kitaplar arasında yer alan ve 19.yy'da Fransız tarihçi Henri Berr tarafından yazılan "Yunan Halkının Oluşumu" kitabında geçen şu mısra çok önemlidir:" Larisa adı yok olmuş dillere ait gibi gözükmekte ve 'kale surlarla çevrilmiş kent' anlamına gelmektedir. Biz bu ilkel topluluklara Pelasg adını veriyoruz. Çünkü bu ad eskiler tarafından Hellenlerden önce bulunan ve Hellence olmayan dili konuşanlara verilmiştir. Fakat Pelasgların gerçekte kim olduklarını bulmaktan vazgeçiyoruz..". Neden vazgeçtiklerini herhalde anlamışsınızdır!
(3) (flee flee, poison of bile, the crested lark is looking for you) lark, bir çeşit kolon tedavisi olup daha fazla bir bilgi yoktur. Şifa ile kötülüğe karşı koruyucu etkisi olduğuna inanılan altı köşeli yıldızlar padişah gömleklerine tılsım olarak işlenmiştir. Mühr-i Süleyman olarak da anılan bu yıldız Asya Hunları'nın (Noin-Ula Kurganı-MÖ 1.yy) kullandığı bir damgadır ve İsrail'in sembolüyle hiç bir ilgisi yoktur. Çünkü Yahudiler bunu ancak 1897 yılında Ziyonistlerin teşvikiyle sembolleri olarak kabul etmişlerdir. Antalya çevresinde 14.yy'da kurulan Tekeoğulları Beyliği'nin bayrağında da altı köşeli yıldız vardır. Ne yani şimdi onları da mı Yahudi ilan edecekler? Her gördüğümüz altı köşeli yıldız Yahudilere ait sanılmasın. İncil veya Tevrat'ta bunun Yahudiliği simgelediğine dair bir ifade de yoktur.

Azra Erat Mitoloji Sözlüğü ; Mircea Eliade Dinler Tarihine Giriş ; The Life and Times of Alexander of Tralles - John Scarborough ; Oxford Dictionary of Medical Quotations- Peter McDonald ; A Dictionary of Greek and Roman biography and mythology. By various writers. Ed. by William Smith.






ilgili:






27 Ağustos 2017 Pazar

Sahte Sarışın...




“Yolunda yürüyen bir yolcunun, yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır.” 

Mustafa Kemal Atatürk 




Mesleğim gereği Anadolu'nun tarihi ve büyüleyici mitolojik hikayelerinin içinde gezindim, hâlâ da geziniyorum. Gezdirdiğimiz yerlerde Yunan ve Roma anlatımları hiç eksik olmaz. Mesela, bir Yunan kenti olarak görülen Efes'i anlatıyorsun ama Efes'in tarihi 8000 yıllık. Nasıl "Yunan" kenti olabilirdi ki? Yüzyıllar sonra "Yunanlılar" adını verdikleri Hellenler Truva savaşından sonra, boy boy farklı zamanlarda ancak MÖ.1200'lerden sonra göçmemiş miydi? O zaman Efes'in ilk halkı kimlerdendi? Demek ki, Anadolu "buralar bizim vatanımız diyen "Yunanlılar" veya "Hint-Avrupalı" dedikleri Hititler'den önce "başkalarının" vatanıydı. 


Eksik anlatım çoktu, mesela antik dönem Anadolu'sunda Türklerin varlığı. Ne yani tarihimiz sadece Hun, Göktürk, Selçuklu ve de Osmanlı'dan mı ibaretti? Özellikle Hun, Avar, Hazar, Peçenek ve Kıpçakların hiç mi etkisi olmamıştı? Bizans dedikleri Doğu Roma İmparatorluğu'nda hiç mi Türk yoktu? Niye Bizans'a "Grek değilken" Grek devleti diyorlardı?


Daha da önemlisi, Atatürk döneminde anlatılan tarih ile bugün anlatılan tarih arasında niye çok büyük bir fark vardı? Kimler niçin müdahale etmişti? Stratejik konumu olan bölgelerde kazıları kimler, kimin adına yapıyordu? Nasıl bir sonuca varmışlar, neleri saklamışlar, neleri çarpıtmışlardı?.. 


Maalesef cevabı siyasiydi. Çünkü "kendilerini üsttün medeniyet"ten sayan "Batı"lılar "Doğu"luları "alt medeniyetten" gördükleri için ataları olarak kabul edemiyorlardı, bu çıkarlarına tersti. Bununla beraber karşılarına sürekli antik dönemin Türkleri çıkıyordu, hani yıllarca Orta Asya'dan 11.'yy'da gelip Anadolu'ya çöreklendiler dedikleri Türkler. Ve verilere göre sayısızca devlet kurup devlet yıkmışlardı, ne göçebe ne de barbarlardı, bilakis "antik dönem medeniyet" yarışında bizzat rol almışlardı.


Oğlum bana "Anne bu yüzyılın en büyük icadı sence nedir?" diye sormuştu. "21.yüzyılın en büyük icadı internet, kırılması noktası ise sosyal ağlardır" demiştim. Doğrudur, artık hiç bir şey gizli kalamıyor. Tabi ki avantajlarının yanında dezavantajları da var, ama düşünme yetisini kaybetmemiş olup biraz sorgulayan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bulabilir! Çıkan her akademik belgeyi, kitabı ve basını kolayca takip edebiliyor, birbirimize duyurabiliyor, tartışıyor ve fikirler üretebiliyoruz. Sonunda da tek bir gerçekle karşılaşıyorduk; Tarihimiz "bilinçli" olarak değiştirilmiştir ! Artık, antik dönem Türk tarihine ilgide uyanış başlamıştı...


Anadolu'nun yerlilerinden olan Truvalı Hektor yerine Aşil (Achilles) kahraman ilan ediliyordu... Başkent Hattuşaş ve Güneş kursu "Hint-Avrupalı" dedikleri Hititlere değil "Asyalı" ve de yerlisi olan Hattilere aitti... Dünyanın yedi harikasından biri sayılan Efes Artemis Tapınağı'nda Ege bölgesine yerleşmiş İskitler'de çalışmıştı.. Yedi Bilge'lerden biri olarak kabul edilen İskit Anacharsis'in Hellenli Solon ve Lidyalı Krezüs ile dostluğu anlatılıyordu, ama İskit'in Türklüğünden bahsedilmiyordu... Teoslu Şair Anacreon'un da bir İskit'ti... İskitler Atina'da Polis olarak çalışmıştı, yani Hellenlerin başkenti Atina'nın jandarmasıydı... Böylesine önemli bir görevi Türklere bahşetmişlerdi... Öbür yandan yıllarca bize "Jandarma" kelimesinin Fransızca'dan Türkçe'ye girdiğini anlattılar, ama o da ne "Jandarma" Türkçe'ydi ve Göktürkler'de kullanılan Yargan, Memluklar'daki Candar kelimesinden gelmeydi ve Fransızlar 18.yy'da bizden çalmıştı... 


Dahası da vardı. İskitleri hep vahşi halk olarak nitelendirmişlerdi. İyi de niye hiç sorgulamadılar; Hellenler (yani Grekler) neden bilgiyi, ilmi öğrenmeleri için kahramanları Aşil ve Ajax gibi, ya da tanrıları Apollo ve Asklepios gibi, At Adam olarak betimlenen İskitlere emanet etmişlerdi?.. 


Latin alfabesinin kökeninde Etrüsk, dolayısıyla Türkler vardı... Hellenlerin yazıyı Fenikelilerden aldığı söylendi, ama bir yandan Etrüsklerin ataları sayılan Pelasgların ve de bir kolu olan Deniz İnsanların, yani Turshaların Mısır'a, Fenike'ye göç ettiğinden bahsederken, alfabeye etki ettiklerinden bahsetmemişlerdi... Bir de bunun üstüne "Etrüskler alfabeyi Greklerden aldı" demezler mi!.. Etrüskler İtalya'ya göçtüğünde henüz ortalıkta "Grek" alfabesi yoktu!.. Hellenler'de MÖ.1200 ila MÖ.800 arasından yazı bile yoktu ve ancak MÖ.650'lerde oturmuştu. 


Bugün Türk devletlerinde hala kutlanan Sabantoy, yani Hasat Bayramı'nın kökeninin Sabazios'a gitmesinden bahsetmemişlerdi. Saban bir İskit boyu olan Sabar/Suvar'dı. Sabazios'tan Dionysos, diğer adıyla da Bacchus (Türkçe'dir; bağ-bağcı), türetilmişti ve Hellen panteonuna çok zor şartlarda girmişti. Çünkü "Grek" kökenli değildi... O zaman niye herkes Dionysos'u "Grek" tanrısı olarak biliyor? Çünkü, MÖ. 8.yy'da şekillenen "Grek Mitolojisi"nin pazarlaması 20.yy'da o şekilde yapılmıştı...


Fransa'daki 1789 devriminden sonra milliyetçilik akımları başlamış ve özellikle 19.yy'ın başlarında hız kazanmıştı. Homeros bile (savaştan 400 yıl sonra yazıya geçirilmiş olan destan MÖ.3.yy'da İskenderiye kütüphanesinde düzenlenmiştir, ki Hellenistik dönemdir!) Avrupa eğitim sistemine 19.yy'da getirilmişti. "Doğuluların" kültürü görmezden gelinmiş, "Batılılar"ın atası olarak kabul edilen "Grek" ve "Roma" kültürü yüceltilmişti. Her şey ya "Grek"ti ya da "Roma"lıydı, çünkü "Doğulu" dedikleri Truvalılar-Etrüskler-Kimmerler-İskitler Türk'tü, hazmedememişlerdi...


Doğulu olan Prometheus insanı yaratır (yani, Greklerin Tanrılar tanrısı Zeus yaratmamıştır!) ve onlara ateşi verir. Ateş aydınlanmanın sembolüdür, insanlardan sorgusuz sualsiz tanrılara biat etmelerini bırakıp, özgürce düşünmelerini istemiştir. Ne oldu sonra? "Batılı" olan Zeus onu kıskandı ve cezalandırdı. Bilgeliği temsil eden Altın Post bir Sümer geleneğidir, ama herkes onu Jason ve Argonotlar diye biliyor, yani bir "Grek" mitolojisi... Gelinen noktada "Doğu"luların nesi varsa artık "Batı"lılarındı... Aşıların atası olan Çiçek Aşımıza, Darwin'den 100 yıl önce Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi tarafından ortaya atılan Evrim Teorisine ve atalar oyunu olan Polo'ya bile sahip çıkamadık ve o "onuru" İngilizlere kaptırdık!... 


Baş kaldırmanın zamanı geldi. Bu konularda yazıp gerçekleri açığa çıkaran, ama batılıların işine gelmediği için doktorasını alamayan öğrencilerin üzerindeki "baskıya" baş kaldırıyoruz. Tarih yazmanlığının üzerindeki "siyasetin pis ellerine" baş kaldırıyoruz. Batılılar "onlar bizim atamız" dediklerinde ırkçılık olmuyorsa, "bizim de söz hakkımız var" demek için baş kaldırıyoruz. Sizin tarihiniz şekillenirken "biz zaten buradaydık" demek için baş kaldırıyoruz. Bizim adımız ne olursa olsun "soyadımız Türk" demek için baş kaldırıyoruz... İyisiyle kötüsüyle nasıl yaşandıysa o şekilde kayıtlara geçsin diye baş kaldırıyoruz...



"Doğulular" uyanıyor, ufukta aydınlığın ateşi görülüyor...
Aynen devam Özgür Barış Etli, aynen devam...
Prometheus zincirlerinden bir bir kurtuluyor.


Semra Bayraktar
Profesyonel Turist Rehberi
Aydın, 21 Temmuz 2017






SAHTE SARIŞIN'ı okuduktan sonra, 
ufkun ötesini görecek ve bileceksiniz.... 
Teşekkürler Özgür :)





"... Anadolu'ya 1071'de ilk kez gelmediğimizi, bilakis Anadolu'da bizim daha önce var olduğumuzu göstermektedir."
Prof.Dr.İsmail Doğan

"...Anadolu'daki Türk varlığının ne kadar eskilere gittiğini yakında görecek."
Prof.Dr.S.Yücel Şenyurt

"...Türklerin Anadolu'ya gelişi 1071 Malazgirt zaferi ile değil ondan çok daha öncelere uzanıyor..."
Prof.Dr.Şükrü Haluk Akalın

"Anadolu'nun büyük kesiminde bulunan Türklere ait kaya resimleri milattan önceki çağlardan itibaren milattan sonraki devirlere Anadolu'nun nasıl Türkleştiğini ispat etmektedir."
Prof.Dr.Ahmet Taşağıl

"Anadolu'nun değişik yerlerinde mevcut kaya resimleri, ilginçtir ki Asya'daki kaya resimleriyle eşdeğerlik ve benzerlik göstermektedir."
Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu

"Kaya resmi alanlarında saptanan runik yazılı belgeler Türklerin Anadolu'daki çok eski varlığı ve sahipliğinin birer doğrudan kanıtı 
ve tapu senedi konumundadırlar."
Dr.Cengiz Saltaoğlu

"Türklere bir senaryo yazılmış ve 'siz göçebesiniz, barbarsınız' denmiş. Bunu kabulleninde yapacak bir şeyiniz kalmıyor. bir kan dökme, barbarlık varsa başroldesiniz ama yerleşik, çanak çömlek bulunuyorsa figuransınız bölgede. 
Yazıtlar bas bas bağırıyor Anadolu'da Türk izleri olduğunu."
Prof.Dr.Cengiz Alyılmaz

"Bizim elde ettiğimiz bilgi ve belgelere göre Türklerin Anadolu'daki varlığı ile ilgili en eski yazılı kaynak 
MÖ 2250 yılına ait bir çivi yazısı tablettir."
Prof.Dr.Ekrem Memiş

"Türkçe konuşan kabilelerin MÖ 3 binden itibaren Doğu Anadolu'ya gelişlerine ilişkin arkeolojik belgeleri 
10 yıllık çalışmayla gün yüzüne çıkardık."
Prof.Dr. Semih Güneri

"Kayıp dillerin çözümü ile türkçe konuşan eski halkların tarihini ortaya ileriki bölümler gösterecektir ki hiç değilse kayıtlı 5 bin yıllık tarih dönemi başlangıcında, Proto-Türklerin anavatanı ANADOLU-TRANSKAFKASYA-MEZOPOTAMYA üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu anavatanın MÖ 7 BİN YILINDA BİZZAT ANADOLU olduğunu göstermektedir."
Dr.Selahi Diker

"Etrüskler aslında Orta Asya'da aynen Türklerin yaşadığı bölgede ve aynı şartlar altında yaşıyorlardı. Etrüskler buradan göçerek Anadolu'ya geldiler. MÖ 3 bin yılın sonlarına doğru buraya vardılar. Daha sonra hedef İtalya oldu. Burada Roma'ya önder oldular. Etrüskler Türklerin bir kolu olarak görme meselesini göz önünde tutmalıyız."
Dr.W.Brandenstein
II. Türk Tarih Kongresi, 1937








6 Mayıs 2017 Cumartesi

Atadamlar Barbar mı? / Are the Centaurs Barbarian?





At Adam (Kentaur) Chiron tarafından Eğitilen Achilles (Aşil)
Herculaneum Basilikasından Fresk - MS 50
Ulusal Arkeoloji Müzesi - Naples


Demek Aşil, "medeniyetten yoksun", "vahşi", "ürkütücü" ve "aşağı ırk" olan barbarlardan "eğitim" aldı! Üstelik sadece Aşil (Peleus'un oğlu) de değil; 

* Troya'da savaşan Ajax (Telamon'un oğlu; annesi Truvalı Priam'ın kızkardeşi olan Teucer ile yarı kardeş), 
* Bir zamanlar Pelasgların yerlisi olduğu Aegina'nın Kralı Aeacus'un (aynı zamanda Ajax ile Aşil'in dedesi) oğulları Telamon (Priam'ın kızkardeşi ile evlenen) ve Peleus,
* Apollo'nun oğlu, tıp tanrısı Asklepion, 
* Bilgeliği temsil eden Altın Post'un peşinde giden Argonotlardan Jason, 
* Gorgolardan (ki Korku kelimesidir) Medusa'nın kafasını kesen Perseus, 
* Apollo'nun oğlu, kültürel buluşların kahramanı Aristaeus,
* Bilgimiş ile eşleşen ve de İskitlerin atası olarak kabul edilen Herkül,
* Anadolu'nun yerlisi olan (ve Sabazios'tan türeyen) Dionysos


Bunların hepsi "medeniyetsiz bir barbar" dan eğitim aldı, öyle mi?
Hepimiz aldatıldık!.. Kentaurlar uygardı, barbar değildi, yoksa her konuda eğitim verebilir miydi? Atı ile bütünleşmiş olan İskitler/Sakalar, atının üzerinde uyur, yer, savaşır ve yaşardı. Görmediğin, ama duyduğun bu hikayeleri, bir şekilde hayalinde canlandırırdın; At Adamlar/Kentaurlar ;) ... Hatta İskit Türkleri Atina'da "Polis"lik görevi yapmıştır. 




*



photo above:
"The Education" of Achilles by Centaur Chiron 
From the basilica in Herculaneum. 50 AD
National Archaeological Museum, Naples


Achilles Educated by "uncivilized", "non-higher-race", "scary", "barbarian" Centaur! And not only Achilles, but also; god of medicine Asclepius, Ajax of Troy, Jason from the Argonauts, Perseus who beheaded Medusa, Aristaeus the culture hero, king Aeacus sons Telamon and Peleus, Heracles and even Dionysos...


How so? You can not be educated by uncivilized barbarian...
We all are been fooled!..Centaurs were civilized, higher-race, non barbarian...Centaurs are the Scythian Turks, who lived, fight, eat and sleeps on horse, "intergrated with his horse"....And they worked as "policeman" in Athens... Which is converted to Gendarme in later times.... And Gendarme is not French, but Turkish, written in the 6th-8th c Orkhun monument as "Yandar". Yandar-Candar-Kentar/Centar (Centaur)= Jandar (Gendar+me)...And when the Orkhun monuments were erected, there was no French nation!... Something that you don't see, but just hearing the description, you can only imagine what it look like; Horseman/Centaurs.. ;)





ETRUSCAN 6th c BC - CİMMERİAN/SCYTHİAN 7th c BC - PİCTİSH 7th c AD
Etrüsk MÖ 6.yy - Tarquina (Tarkan, Tr.etym.)
Frigya'da Kimmerlerin varlığı






K/Centaur - Gentaur - Gandar - Yandar - Candar - Jandarma
K/Cassites - a non-Indo-European/Iranian, A Turanian/Turk


"The centaur with small wings growing out of the small of his back is galloping to r.and is about to shoot an arrow from a bow; his quiver is on his back and over his equine body he wears the skin of a wild animal, probably a panther, fastened at his waist. On the r. is a date tree, and under him three flowers."

"Cassite period 1350 BC"
"This seems to be a characteristic feature of the seals of Cassite period"
"It was originated by the Cassites, they knew the centaur as early as 1350 BC.

[from the book: Centaurs in ancient art, the archaic period by Baur, Paul V.C.-1912]












Fransızlara bizden geçmiştir, Fransızlardan bize değil!


Atıyla bütünleşip Yandar olan Türk = K/Centaur




What did you think, "Greek Myth"? No my friend, it is not "Greek" of origin...The Greeks borrowed many thinks...









9 Ocak 2017 Pazartesi

Marsias'ın Flütü ve Efsanelerin Telif Hakkı!




Bakıyordu Troya ovasına,
Görüyordu İlyon önünde yanan ateşi,
Kaval sesleri, insan uğultusu geliyordu kulağına,
Ne yapacağını bilemiyor, daralıyordu yüreği...

İlyada : Bölüm X



solda Apollo, ortada İskit, sağda Marsyas



Frigya'nın Kelanai (Dinar) kentinde doğmuş Marsyas. Büyüdükçe müziğe merak sarmış. Frig havaları besteler, yurdunun doğa tanrısı Tanrı Pan'a ilahiler yazarmış, yani öylesine severmiş müziği. O zamanlara kadar bir tuluma çeşitli düdükler takılır, değişik sesler elde edebilirmiş eski insanlar. Marsyas da başka başka düdüklerden çıkan sesi, tek bir kamışa yedi delik açarak, bir düdükten elde etmiş o sesleri.... 


İşte bugün çaldığımız flüt, kaval ve ney'in atasını Frigya'lı Marsyas icat etmiş! Marsyas flütü icat etmekle kalmamış, çok da güzel çalarmış. Gür ormanlarla kaplı Frig dağlarında hem çalıp gezerken, güzel sanatlar Tanrısı Apollon'a rastlamış ve meydan okumuş ona. Tanrı Apollon'un üç telli Lir'i nasıl çaldığı dillere destan tabii... Tanrıya meydan okumak ha... Anadolulu Apollon bu küstahlığa çok kızmış ama yarışmadan da kaçmamış.


Frig Kralı Midas ve güzel sanatların koruyucuları dokuz peri kızı Mouseler hakem olarak çağırılmış. Tanrı Apollon üç telli Lir'ini yine çok güzel çalmış lakin Marsyas'ınki doğa ile daha çok uyumluymuş, herkes büyülenmiş ....


Kral Midas oyunu vatandaşı Marsyas'a verirken, Mouseler de Apollo'nun kızgınlığına maruz kalmamak için Apollo'ya vermiş. Tanrıya hiç saygısızlık yapılır mı ? Tabii Apollo buna çok kızmış ve Kral Midas'ın kulaklarını eşek kulaklarına çevirmiş. Marsyas ise bir tanrıyla aşık attığı için, ağaca bağlatıp derisini yüzdürmüş. Mouseler Apollo'nun verdiği cezanın aşırıya kaçtığını düşünerek üzülmüş ve ağlamaya başlamışlar. Böylece Mouselerin gözyaşları Marsyas'ın kanı ile bir olup bir nehire dönüşmüş... O gündür bu gündür Marsyas Nehri akar. Günümüzdeki ismi Çine Çayı'dır, Aydın'dan Yatağan'a doğru giderken Marsyas'ın flütünden çıkan müziğini mutlaka duyarsınız...


Hellenler (Yunanlılar) bu flüte sahip olabilmek için efsanenin başına "Athena'nın bu flütü icat ettiğini, üflediğinde çirkinleştiğini, diğer tanrıçaların gülüp alay etmesinden dolayı dünyaya attığı" bölümünü eklerler. Başka anlatımlar da Marsyas'ın yerini Pan alır. Hatta Apollo'nun, Marsyas'ın derisini bir İskite yüzdürdüğü de söylenir. 


Kral Midas'a gelince , tabii ki kendisinin eşek kulakları yoktu. Bu lakap ona halkı tarafından verilmişti, çünkü her yerde casusları geziyordu ve herşeyi duyabileceğini düşünüyorlardı.



SB





KAVAL

İnsanoğlunun üflemeli ilk çalgılarındandır. Çeşitli kaynaklarda ''ağız sazları'' arasında anılan çalgı. Orta Asya Türk uygarlıklarından itibaren bilinir. Ülkemizde yüzyıllardır, ''çoban sazı'' ya da ''düdük'' olarak tanınan kaval, Büyük Göç'le yayıldığı toplumlarda ise, farklı ad ve biçimlerde çalına gelmiştir. Kaval, içi boş şey anlamına gelen, ''kav''dan türemiştir. Çalgıya yüzyıllar önce yakıştırılan bu ad, genelde tüm nefeslilere (yapısal biçimine) özgü ortak bir kavramı içerir.

Kaval sözcüğü, Orta Asya Balasağun Türk kültüründe de kullanılmıştır. Ancak değişikliğin daha çok dil ve lehçelerden kaynaklandığı da bir gerçektir. Örneğin: Kırım lehçesinde ''Khoval'' (Çoban düdüğü), Çağatay lehçesinde, ''Khaval'' (Mağara, in ya da büyük çuval), Azerilerde ''kabak-kaval'' (büyük tef), Arapça'da ise, ''Geveze (konuşkan kişi) karşılığındadır. Bunların dışında dilimizde insan bacağındaki uzun, içi ilik dolu baldır kemiğine de şekil itibariyle ''kaval" denilmektedir. Yurdumuzda, halk ağzı ile ''gaval-goval ya da guvval'' olarak söylenen çalgı, sadece çobanlara özgü, ilkel bir müzik aleti olarak tanımlanmaktadır .

Yurdumuzun çeşitli yörelerinde ''guvva-govel ve gaval'' olarak da söylenen kaval, genellikle çoban sazı olarak bilinir. Güney Anadolu'da halk ve göçebeler arasında adeta ;mukaddes bir alettir. Kaval, koyunlarında sevgili bir sazı olduğuna itikad olunur. Kaval çalmasını bilen her çoban kavalının nağmeleriyle sürüsünün sevk ve hareket işlerini idare ettiği genel kanıdır. Bu konuda da bir çok efsaneleşmiş halk hikayesi anlatılır. 

Kavalın geçmişi insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Araştırmacılar kavalın anavatanın, Hazar Denizi ötesi Ural-Altay dağları arasındaki bölge olabileceği konusunda birleşmektedir. Nitekim Alman asıllı müzikolog Curts Sachs , kavalın Türkçe asıllı olduğunu belirtmiştir. Konuyla ilgili ayrıca Macaristan'ın Zulnak ili Jonoshid yöresinde 1933 yıllarında arkeolojik kazılar ile ortaya çıkartılan bir ''kurgan'' (mezar) da var. Türk çobanına ait ''ötkeçin''ne (kemikten yapılmış çifte kaval) rastlanmıştır. 

Kavim göçü çağından kalma bu nefesli sazı bir çok tipleri arasında inceleyen Macar Denes Van Bartha bu tür örneklerin yayılma merkezinin Ural ile Altay arasındaki Ön Türklere ait en eski uygarlık ürünü olduğunu ayrıca doğrulanmıştır. Anadoluya İskitler (MÖ.8.yy.-3.yy. -Scythians/ Skythler/ Sakalar) vasıtasıyla geldiği söylenir.

İnsanoğlu, rüzgarın içi boş kamışlardan çıkardığı seslerden esinlenerek kavaldan ilk müzik seslerini çıkarmış, önceleri kamış üzerinde delikler bulunmaz iken daha sonraları çeşitli seslerinde elde edilmesi için kamış üzerine 3-5 delik açmıştır.

Asya müziğinin sistemi olan Pentatonik sistemdeki beşli sesler elde edildikten sonra da, delik sayısı sekize kadar artırılmıştır. Önceleri kamıştan yapılan kavallar zamanla hayvanların boynuz ve kemiklerinden yapılmaya başlanmıştır. İlk dönemlerde kartal ve turna gibi kuşların kanat kemiğinden yapılıp çalınanlarına ÖTKEÇİN adı verilmiş, bundan tek kemikten yapılanlarına ise bugün ÇIĞIRTMA adı verilmektedir.

Sibuzgu, sebezğu, sıvzğa, bırğa, burğa, borğu, tütek (düdük) gibi adlar ile anılıp çalınan düdüklere genelde SİPSİ adı verilmektedir. Avlanmayı bir sanat haline getiren Eski Türkler bu tür düdükleri avlanmakta da kullanırlardı, bunlarda dişi geyik sesini verdirerek erkek geyiklerin avlanmasını sağlarlardı. Anadolu insanının üzerinde unutulmaz apayrı bir yeri olan kaval, yüzyıllar boyunca duygularını dile getirmesinde vazgeçilmez bir parçası olmuştur. 


Tüm Yönleriyle Türk Halk Müziği ve Nazariyatı
Dr. Atınç Emnalar 
Ege Üniversitesi İzmir 1998



* * *


Marsyas'ın çaldığı çift Aulos'un Küçük Asya'da yaygınlığını, Antik kültür tarihçisi K.Kumaniecki de teyit etmekte ve konuyu ilerlere taşıyarak Aulos tipolojisinin tını ve ses çıkarma bakımından çift sipsili üstüvani Obua'dan farklılaştığını, yassı/yayvan tek kamış/sipsili Klarnete benzediğini belirtmektedir: " ..eski çağlardan beri Akdeniz bölgesinde, özellikle Küçük Asya'da, yanlışlıkla flüt adlandırılan günümüzün klarnetine daha çok benzer bir başka üflemeli alet - aulos - yaygın olmaktaydı." (Kumaniecki K.,s66)


Antik Yunan müziğini Hellenistik ve Doğu anlayış biçiminin mücadelesi olarak çözümleyen K.Kumaniecki aynı zamanda tanrısal Çitara'cı Apollon'u Doriyen, diyatonik, Olimpos tanrılarına yakışır, azametli ve rahat müziğin koruyucusu olarak yorumlamakta, Frigyalı Marsyas'ı ise alışagelmiş "barbar flütçü" şekliyle ifade etmektedir. Mitolojide zaferin Apollo'un elde etmesine rağmen, gerçek galibiyetin "Flüt"le ilgili, dolayısıyla çoşkulu, gem almaz, fırtınalı Asya müziğiyle bağlı olduğunu, bir başka deyişle üflemeli çalıgının nüfuzunda gerçekleştiğini izah etmektedir. (Kumaniecki K.s67)


"Barbar flütçü" veya daha doğrusu "barbar Aulos'çu" Marsyas'ın doğa tanrısı Pan'ın zoomorf sureti bakımından benzerliği ve farklılığı, Satir/Satyros ve Silen/Silenus simalarında özdeşleştirilmesi, atkuyruğu ve at kulaklarıyla tezahür ettirilmesi dikkatleri çeken bir başka konudur. Antik Yunan tarihinin Erken Klasisizm ve Klasisizm dönmelerine ait betimlemelerde Marsyas'ın özellikle atkuyruğuyla görüntülenmesi, Geç Klasisizm de (MÖ 360-340) "uzun kulak" alametiyle soyutlaştırılması veya bazı yont eser ve kabartmalarda antropomof suretinde betimlenmesi söz konusu edebi kimliğin evrimleştirildiğini belirtmektedir. Ve kökeniyle, sadece Fransa'nın Trois-Freres mağara resminde yer alan ve M.Murray'in "boynuzlu tanrı" olarak tanımladığı timsale uzanmadığını, özellikle at belirtilerinde Centaur doğasıyla ilişkilendiriliğini ifade etmektedir.


Azgın Centaur suratların ortaya çıkışında uygar bilinen, fakat binicilikten (ara binme becerisi) habersiz olan kavimlerin ilk kez karşı karşıya geldikleri göçebe atlı İskit Türk kabilelerle iddia edilen tezahür gerekçeleri ise "barbar Aulet'çi" Marsyas'ın Antik medeniyete yabancı olduğunu doğrulamakta, totem unsurlarıyla aktarılmasını anlaşılır kılmaktadır.


Antik Yunan mitolojisine göndermeler yapan bazı lahit kabartmalarda Apollon'un öğrencisi ve Orfe'nin (Orpheus) Lir öğrencisi olarak kibarlaştırılan Centaur Chiron'un Aulos'la düo oluşturması, Antik Yunan'da tek yaygın olan Lir ve Aulos ansambl uyumlarına delalet etmemekte, söz konusu suretlerin benzerliklerini izah etmektedir. MÖ 4.asra ait bir minyatürde Apollo ile Marsyas'ın yarışmasına boynuzlarıyla meşhur olan Midas kralının yerine, kalpaklı İskit askerin hakemlik sıfatı incelendiğinde ise, Marsyas'ın sadece profesyonel müzisyen olarak vasıflandırılmamasını, "Bozkır kültürüne" olan mensubiyetini ve İrani-Türk asıllı kabilelerinden oluşan İskitlerin "hayvansal üsluplarıyla" ilişkilendirilebileceğini belirtmektedir.


Dr.Seyran Gafarzade - link
Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı







Etrüsk MÖ 5.yy Tarquinia "Tomb of the Leopards"
Romalılara da Etrüskler vasıtasıyla geçmiştir.



"Eberhard’a göre Türkler fevkalâde iyi flüt çalardı: iki çeşit flüt kullanırlardı… Etrüsklerin ise flüt çalmaktaki ustalığı Yunanistan’da bile ün salmıştı ve Etrüsk kelimesi “iyi flüt çalan” manasına gelirdi."



"Aulos, keder, yas ve gözyaşında güçlü olduğu için genellikle cenazelerde çalınır."
Boeotialı Plutarch (MS 1.yy)





* Flüt'ün Türk icadı olması ve de Hellen mitlerine Anadolu'dan girmesi.
* Friglerin İskitlerin bir kolu olması.
* Sonraki dönemlerde İskitlerin kötü gösterilmesi (deriyüzme)
* Apollo 'nun kökenini ve adı Yunanca değil. (Laf aramızda Athena için de aynı şey söyleniyor, kökeni bilinmiyor!)
* Ya Midas - Kaşkalı Mita - Gordion'da atlı kurganlar + Kimmerler
* Centaur - Kentaur = At Adamlar = Kimmer+İskit Türkleri.


Marsyas'tan nerelere gittik... Herşey birbiriyle nasıl da alakalı... Irkçılık ile ötekileştirmek, efsanelere sahip çıkmak ve daha sonra da hak iddia etmek, sömürgeciliğin başka bir çeşidi olsa gerek...! Şimdi sormak gerek; Telif hakkı kimin?

Saygılar,
SB.





Marsyas Lahiti - Louvre Müzesi
Sol baştan Athena ile başlar ve Marsyas'ın cezalandırılmasına kadar, efsaneyi anlatır.







İlgili: