helenizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
helenizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2018 Pazar

HELLENIZM TUTKUSU







HELLENIZM TUTKUSU
HALİKARNAS BALIKÇISI - HEY KOCA YURT


20. Yüzyılın özelliği —hele ilk dünya savaşından sonra bilim ve tekniğin hızla ilerlemesinden ötürü— eleştiriciliğidir. I. Dünya Savaşından önce yerleşmiş inançların çoğu didik didik edilmiş, iler tutar yerleri bırakılmamıştır. Ama çocuklardan başlayarak kuşaktan kuşağa tekrarlanan duygu aşılamalarının ussal (aklî) nitelikleri yok ki. eleştiriden etkilensinler! Batıda, "O şan ki, Hellenistan idi” sözleri ile açıklanan batı romantizminin kökünde de dinsel bağnazlık vardır. O bağnazlığın kaynağı Sokrates’le Platon'dur. Bizde bile Sokrates için, "Bir gerçek uğruna canını feda eden Sokrates” denir. Kimse çıkıp da "Hangi gerçek uğrunda?’’ diye sormaz. Çünkü Sokrates’in bir gerçek uğrunda canını feda ettiği kanısı, bir eleştiri sonucu varılan bir gerçek değil, bir "moda" dır.

Bir çeşit karınca vardır: O karıncanın yuvasının bir karıncası bir besi yedi miydi, bir kısmını sindirir (hazmeder), sindiremediği kısmını başka bir karıncaya ciro eder. Nasıl ciro ettiğini anlatmanın gereği yok. Yuvanın birkaç karıncasına mavi bir besi verildikte, tüm yuva karıncaları masmavi olur. 

Batılılar, Sokrates'in ölümünü, İsa'nın haç üzerinde ölümüne benzettiler. Bu nedenle Sokrates, İsa'dan önce gelen, İsa'nın bir öncüsü sayıldı. Hellenler de Hıristiyan’dı. Batıkların Hellenistan'a ilk bağlantıları buydu. Bundan epeyce sonra, ozanların romantik Hellenistan tutkusu başlar. Ozanların romantizminin derininde de yukarıda anlatılan dinsel duygu uyumaktadır. Bu ozanların başlıcaları şunlardır: Almanlardan Goethe ve ne kadar İtalyan ozanı varsa, İngilizlerden Byron, Shelley, Keats ve öteki Ingilizler. Fransızlardan Victor Hugo ve öteki Fransızlar. Bunlar Hellenlerin bağımsızlık ve özgürlük tutkularından tutturdular. Marathon ve Thermophil dendi de başka şey denmedi. ...

Marathon'la Thermophil'e gelince; iki bin beş yüz yıldan beri batının okullarında öğrencilere Marathon çatışmasının ve Thermophil savunmasının ululuğu anlatılır. O günlerden bu yana, Marathon, Thermophil, Salamis ve Platea'dan kat kat daha çetin kurtuluş savaşları oldu. Günümüzde Anadolu, Küba, Çin, Cezayir, Vietnam vb. özgürlük savaşları oldu. Ama batılı ozanların, Hellenistan savaşlarından başka savaşlar için Thermophil savaşı konusunda olduğu gibi heyecan saralarına tutuldukları görülmedi. Yazılanlar ise ya insansal heyecanı alevlendirecek içtenlik gücünden yoksundu ya da seslendiği batılılarda alıcı bir gönül sıcaklığı yoktu.

Çünkü insanı insandan ayıran, yüz metrelik bir uzaklıksa ve o iki insandan biri ötekine doğru candan olarak elli metre koşarsa, öteki insan, gönül gözü ve kulağı ile kendisine doğru .koşulduğunu anlar da kendisine gelene doğru koşarak, onu bütün bir gönülle kucaklar. Hele bu hızlanma, ozan gönlünde olursa... Bu olmazsa, o zaman, "Batılı batılıdır, doğulu doğuludur... Bunlar hiç birleşemez!" olur. Doğulu denilenler de, batılıdan başka olsalar bile, tüm insandırlar. Ama batılılara göre, tüm eski sömürgelerin insanları... Bilinir a; Britanya İmparatorluğu üzerinde güneş hiç batmazmış.

20. Yüzyılın en belirgin özelliklerinden birinin, usa dayanan eleştiricilik olduğu yukarıda yazılmıştı. Ama bunca ozanın içten gelen romantizminin pek etkili afyonu ile eleştiricilik adamakıllı uyuşturuldu. Asıl tuhafı, bu ozanların hiçbirinin —Byron’un dışında— Hellenistan'a gitmemiş olmalarıdır. Bundan dolayı, düşlerindeki Hellenistan’ları objektif bir gerçeğe dayanmaz.

Shelley. İtalya’nın Adriyatik kıyılarında iken, kendisine bir gün, karşı Hellenistan kıyılarından bir Hellen gemisinin limana uğradığını bildirdiler. Tam o zaman da Hellenlerin Türklere karşı açtıkları savaşın en ateşli günleri idi. Shelley heyecanla limana koşar ve Hellen kaptanı ile tayfalarının Türklerle, kurtuluşları uğrunda nasıl kahramanlık ve ateşle savaştıklarını kendisine anlatmalarını bekler. Kaptanla tayfaların ağlamaklı bir halle, savaştan ötürü ticaretin durduğunu, kesatlık dolayısıyla açlıkla karşılaştıklarını; "Nereden çıktı bu Tanrı’nın belası savaş" diye yakındıklarını duyunca acı bir düş kırıklığına uğrar. İngiltere'ye yazdığı bir mektupta, bu olayı olduğu gibi anlatır.

Adlarını yukarıda andığımız ve adlarını anmadığımız daha birçok ozan, şiirlerinde Hellenistan’ı göklere çıkarmakla uğraşıyordu. Ama bu işte en etkili ozan, Lord Byron'du. Shakespeare'den sonra batıda en çok okunan ve batıyı en etkileyen Byron’du. Aristokrattı Byron. Yalnız sanatı ile değil, efsanesel yaşamı ile de Ingiltere’yi ve batıyı büyüledi. Doğrusu şiir dizeleri, efsanesel yaşamından da büyüleyici idi. 1814’e doğru basılan “Gâvur", "Abidos'un Gelini", "Korsan" ve “ Lara" şiirleri, batıyı alev gibi sardı. Dizeleri herkesin dudaklarında idi. Birkaç kuşak süresince gençlik onun «poz»larını taklit etti, hatta hafif topallığını bile!... Bir, iki yıl Türkiye’de, İzmir’in Buca’sında yaşadı. Arnavutluk’u gezdi. Yanya’lı, Ali Paşa macerasına karıştı ve Hellenistan’da, Missolonghi’de öldü. Byron’dan önce Hellenistan kültürüne tapınırcasına hayran kalmak ve buna karşın doğuyu, “Üçüncü Dünya” denilen koca bir âlemi hor görmek batının dinsel, romantik ve sömürgesel bir akımı iken, Byron’dan sonra ve onun sayesinde batının bir modası da oldu.

Modanın çirkinlikleri, gülünçlüğü, moda geçtikten iki ay sonra göze çarparmış. Moda sürdükçe, herkes onun etkisinde bulunur. İnsanlar “sürü”den ayrılmayı pek istemez. Bir de moda, gücünü, insanın doğal eğilimi olan değişme, yenilenme ve ilerleme isteğinden alır. ...

Modanın çirkinliğinin ve gülünçlüğünün moda geçtikten sonra göze battığı söylenmişti. Gelgelelim Goethe’ler, Victor Hugo’lar ve Byron’lar moda endüstrisinin figür ressamları ve mankenleri, moda ticaretinin propagandacıları değildiler. Ortaya bir sanat yapıtı koyan, bir şiir koyan ozanlar, sanatçılardı onlar. Bir sanat yapıtı on para etmez. Aynı zamanda o sanat yapıtı milyonlar eder. Sanat yapıtı ile para arasında ilişki yoktur. Onların çirkinliği ya da gülünçlüğü zaten olamaz. Olsa da bir moda matahı gibi, mevsim sonunda meydana vurmaz. Onların, olsa olsa, amaçlarında yanılmış olmalar sözkonusu olabilir. Amaçlarındaki yanılgı, ancak yüzlerce yıl sonra sezilebilir, görülebilir. Gene de yapıtları okunur. 

Evet, Hellenleri olağanüstü varlıklar, insanüstü yaratıklar saymışlardır. Hellenler ne olağan, ne de olağanüstü idiler. Onun için, batıkların yazdıkları dizeler canlı kaldıkça, insanlar tarafından okunacaktır. Ama batıkların son iki yüz yıl kültürünün kökü bilimsel inceleme ve eleştiri olmasına karşın son iki, üç yüz yılın ozanları —farkında olarak ya da olmayarak— içinde bulundukları batı toplumlarının sömürgeciliğine ve statükoculuğuna yardım etmişlerdir. Bu statüko, batının üstünlüğü, doğunun da altınlığı (Türkçe’yi yapanlar üstün demişler de altın dememişler. Burada altın, üstün karşıtı olarak söylendi) üzerine kuruludur. Batı, doğunun ya da Üçüncü Dünya’nın aydınlanmasından pek korkar. Doğulularda bir aşağılık duygusunun, gönüllerinde dağlarca kurulması için elinden geleni yapar.

Hikâye, Ida Dağı’ndaki bir güzellik yarışması ile başlayıp, Anadolu ve Hellenistan’ın estetiklerinin karşılaşması ve eleştirisi ile sona erdi. Böyle bir eleştiri yapmanın, batıkların akıllarının kıyısından bile geçmeyişinin nedenleri de yukarıda anlatıldı.

HELLEN HAYRANLIĞI

Orpheus'un TrakyalI olduğu, tartışılacak bir konu değildir. Ama Anadolu'da peyda olan her önemli insan, batıklarca mutlaka Hellen sayılır. Örneğin Profesör Guthrie, "Hellenler ve Tanrıları" adlı kitabında, doğrudan doğruya Orpheus’un AtinalI olduğunu yazar. Euripides tarafından, Anadolulu olduğu ısrarla söylenen Dionysos’u Hellen sayar; hatta bin dereden su getirerek, Euripides'i yalanlamaya bile kalkar. Profesör D.F. Kitto, Hellen mimarlığının Minos uygarlığınınki ile karşılaştırılınca, Hellen mimarlığının entelektüel olduğu için, o zamana kadarki bütün uygarlıkların mimarlığından üstün olduğunu ileri sürer. Bunlar rasgele alınan birkaç inceleme kitabıdır. Prof. VV.K.C. Guthrie’ye söylenecek söz yoktur! Kendisinin iddiası, aynı zamanda kendine cevap demektir.

Prof. D.F. Kitto’ya ise şu söylenebilir: Önceden tapınak yoktu. Ormanın bir parçası kutsal ya da tekinsiz sayılırdı. Sonradan, o orman parçası hangi tanrıya kutsal ise, orada, o tanrı ya da tanrıçaya kurban adanacak ve dua edilecek bir mihrap yükseldi. Git zaman gel zaman, mihraplar büyüdü, ormanların ortalarında bir tapınak oldu. Tapınak ormana öykünüyordu. Düz ağaç kütüklerinin üstü dallarla ve yapraklarla örtülü olacaktı. Yani ormanı ve ağaçları öykünen Gotik mimarlığındaki gibi... 

Ama Gotik mimarlık çok sonra, taş ve taşı oyacak aletlerle avadanlık bulunduktan sonra yapıldı. Hellen ve Anadolu mimarlığında, yalnız ağaç kullanılıyordu. Çünkü o zamanın âlemi orman âlemiydi. Ağaç da yuvarlak ya da dolamlı kesilemiyor, düz kesiliyordu. Bundan dolayı o zamanın mimarlığı yalnız düz çizgiler ve açılar karışımıydı. Tapınağın altı ağaç kütüklerinden —yani direk— olacaktı. Kütük toparlak olduğu için, ancak orada yuvarlaklık olabilirdi. Ormanın ve ağacın üstünün —yani dallı yapraklı yanı— ise, önce düz bir tavan, sonra da üçgen bir tavan olması zorunluydu. 

Bunun entelektüelliği mentelektüelliği yoktu. Sanki Sümer ve Babilon ziguratlarının entelektüellik bakımından neleri eksik? Batıda tapınağı ormanın bir köşesine benzetmiş, tapınağı da sonradan bir Olympos dağına oturtmuşlar. Örneğin, Atina'nın Akropolis tepesine. Sümer’de daha iyisini yapmışlar; ormanıyla, tepesiyle tüm olarak mimarileştirerek, yapma bir Olympos yaratmışlar.

Anadolu, hiçbir mimarlık yapıtını tepeye oturtmak gereğini duymamış. Efes'in Artemis Tapınağı hemen hemen su üstündedir. Menderes Manisası'nın ve Sardis’in Artemis tapınakları da tepelerde değildir. Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk" diyemeyiz.

HOMEROS'A DOĞRU

Yukarıda sözü edilen karanlık, yüzyıllarca sürdükten sonra, Anadolu'nun İzmir kentinde Homeros adlı bir ozan doğmuş. O ozanın adı Homeros değil se bile, ortada bir İlyada ile bir Odisseia vardır. Onları yazan da —her kimse— Homeros'tur. İlyada ve Odisseia, sonradan Grekçe ve Hellence diye adlandırılan bir dilde yazılmıştır. Homeros, kendinin Grek ya da Hellen olduğunu söylemez; Anadolulu Troya’lılardan ve onları istila etmeye gelen Akhalardan (Akalardan), Mirmidonlardan, Argoslulardan ve Danaelerden söz eder. Bunlar ulusların değil, kentlerin adlarıdır. Barbar sözünü de bir kez kullanır "barbarafon"; yani anlaşılmayan bir yabancı dilden 'Vırvır edenler” diye... Çünkü yani "v ita " harfi “ b " değil, ‘V " okunur. (bu kanı yanlıştır, çünkü ilk zamanlarda "b" olarak okunuyordu, ki basileus örnektir: Başil -SB)

Hititlerin Anadolu’ya girişlerinden, Homeros’un doğuşuna dek Yakındoğu, halkların ve dillerin karıştığı bir yer olmaya devam etti. Hititler Anadolu’ya geldikleri zaman burada, yirmiden fazla dil konuşulduğunu gördüler. Bunların dördünü beşini resmi dilleri olarak kabul ettiler. Bu arada Hellence diye bir dil de Anadolu'ya geldi. Güçlü bir dildi bu. Ta önceden, Girit'in parlak Minos uygarlığının etkisinde kalarak, kendi eksikliklerini Girit dilinden aldığı sözcüklerle kapatmaya çalıştı.

Bütün arkeologlar bilirler ki; "in th'', "enth’’, "sos" vb. ile biten ne kadar sözcük varsa, hepsi unutulmuş bir Anadolu dilindendir ve Hellence değildir. Hellenler bunları ve birçok Giritçe sözleri almadıkça, uygarlığa uygun bir dile sahip olamayacaklardı.

Girit dilinden Hellenceye alınan sözlerin birkaçı aşağıda verilmektedir.
Meropes: Adam ya da erkek; Sitos: Buğday: Mintha: Nane; Oine: Asma; Elaia: Zeytin; Olinthos: Taze incir; Sikon: Kuru incir; Oinos: Şarap; Elaion: Zeytinyağı; Spinks: Balansı; Simbelos: Arı kovanı; Sirintho: Balmumu; Rothon: Gül; Yakintho: Sümbül;
Vissos: Keten; Sisira: Deri Giysi; Sandalon: Sandalet ayakkabı; Solni: Lâğım; Kados: Testi; Depas: Bardak; Asamintho: Banyo; Kassideros: Teneke; Molibdos: Kurşun; Korisos: Altın; Sideros: Demir; Tirsis: Kule; Thalassa: Deniz; Nisos: Ada; Zali: Fırtına; Zefiros: Serin yaz rüzgârı; Sitharo: Yelken; Kuvernao: Dümen kullanmak; Sakkös: Çuval; Vasileos: Kral; Anaks.- Prens; Laos: Halk; Labiris: Çift ağızlı balta...

Homeros, İyada ve Odisseia'da "insan” yerine “meropes" sözcüğünü kullanır. Bardak ya da kupa yerine de "depas" der. Ama Homeros'tan sonra bu sözcükler pek kullanılmaz. Hem sonra “ İlyada" ve "Odisseia” sözcükleri de Girit dilindendir. Olympos sözcüğü de öyle. Hellence, İ.Ö. 7. Yüzyılda genel dil, bir "Lingua Franca” olmuştur.

Homeros yapıtlarında Girit'ten söz ettikçe güçlü bir heyecana kapılır. Girit'in özlemini çeken bir âşık sanki. “Yüz kentli Girit” diye yazar. Oralı bir saz sanatçısının nasıl çaldığını, genç ve güzel Giritlilerin ne güzel dans ettiklerini, dans havalarını anlatır da anlatır. Hiçbir zaman Akhaların cümbüşlerini anlatırken böylesine içten ve candan değildir. Eski Minoen uygarlığının şunusunu-bunusunu anlatırken, yüreğinin ”Cızz” ettiği duyulur. “ Girit, şarap renkli denizin ortasında bir adadır" dediği zaman, "Uzakta, büyülü, ona yakın, mutlu bir adadır" demek için dudaklarının derin bir yurtsama ile tir tir titreye koyulduğu anlaşılır. Çünkü bu eski Anadolu ozanının yüreğinin, eski Ege ve Akdeniz uygarlığı ve yurdu lonya ile birlikte çarptığı bellidir.

Delos Apollon'undan söz ederken —Delos Apollonu İlâhisinde— çocuklarıyla gemiler dolusu gelen upuzun giysili lonyalıları şöyle tanımlar.- " Bunlar olağan insanlardan çok ölümsüz tanrılara benziyorlardı. Uyurken gözlerde zaman kalmıyordu.” Homeros, böyle demekle, "Bunlar yaşlanmaz, sevinç ve mutluluklarıyla..." demek istiyor. Apollon’a yazılmış İlâhi, böylece daha çok İonya'ya yazılmış bir İlâhi oluyor. Sonra, Phythla İlâhisinde, Girit’ten Mora yarımadasında Pilos’a gitmekte olan bir Girit gemisine Apollon, yunusbalığı olarak görünüyor. Gemiye çıkınca, tanrı yunusbalığı kılığında çıkıp, gene müzik, ışık ve güneş tanrısı, korkunç okçu tanrı Apollon oluyor. Kayığa o komuta ediyor. Mora yarımadasının batı kıyılarını dolandıktan sonra, Korent Körfezine giriyorlar. Karaya çıkıp Delphoi'ye doğru yürüyorlar. Başta Apollon elinde liri, sırtında da ta yerlere dek sürünen harmaniyesi; onun arkasında da bütün Giritli gemiciler Delphoi’de tapınağa giriyorlar. Orada Apollon, gemi tayfası Giritlilerin hepsini tapınağa papaz tayin ediyor. Tayin eden Apollon ama, Delphoi biliciler evinin tanrıya kurban sunacak papazlarını hep Giritlilerden yapan "Delos llâhisi”ni ve Delphoi llâhisi'ni yazan Homeros’tur.

Neye Apollon’a kurbanları sunacak olanlar hep Giritli olsun? Unutulmamalı ki; Girit’in Minos uygarlığını kuranlar, hep Rodos ve Karparos yoluyla Anadolu'dan gelen Anadolulular'dır.

HOMEROS

Homeros İçin birçok tartışmalar yapıldı. İlk önce, Homeros diye bir ozanın varlığı tartışıldı. Kimi, “Öyle bir ozan yoktu” dedi, kimi, "Vardı" dedi. Ortada bir yapıt vardı ve bunu bir insan yapmıştı, donunda bu yapıtları, (llyada ve Odisseia'yı) Homeros adlı bir ozanın yazdığına oybirliğiyle karar verildi. Bu kez llyada'da anlatılan Troya savaşının düşsel olduğu ve Troya diye bir kentin hiçbir zaman varolmadığı ileri sürüldü. Schliemann Troya’yı kazınca, bir yerine dokuz Troya çıktı ortaya. Derken, bu Troya’ların hangisinin Homeros'un Troya'sı olduğu tartışılmaya başlandı. Uzun süren tartışmalardan sonra, İki yıl öncesine dek, VI. Troya, Homeros’un anlattığı Troya olmakta devam etti. İki yıl önce oturaklı bilginler VII. Troya’nın asıl Homeros Troyası olduğunu buyurdular!

Ondan sonra da Homeros’un nereli olduğu sorunu ortaya çıktı. Homeros’un sürüne sürüne sokaklarında ekmeğini dilendiği yedi kent, bu kez onun doğduğu yer olmak onuruna sahip çıkıyorlardı. Bu yedi kent şunlardır: İzmir, Sakız, Rodos, Kolophon, Salamis, Argos ve Atina. Homeros’un Atina, Rodos, Salamis ve Argos kentlerinde doğmuş olduğu kesinlikle' kabul edilemez. Çünkü Homeros, sütbesüt İon lehçesinde yazdı İlyada'yı da Odisseia'yı da. Bu dört kentte İonya lehçesi konuşulmazdı. Yalnız Kolophon, İzmir ve Sakız’dadır ki lon lehçesi konuşuluyordu. Bundan ötürü, Homeros bu üç kentten birinde doğmuş olacaktı.
Başka yerde değil!

Sakız adasında horoz ötünce Anadolu'dan da duyulur. Ada, Anadolu açığında ve hemen hemen bitişiğindedir. Kolophon ise, Anadolu kıyısında, İzmir’in az güneyindedir. Homeros'un İzmir, Sakız ve Kolophon kentlerinden hangisinde doğmuş olduğu sorusuna, "İzmir' de" karşılığının verilmesi zorunludur. Çünkü llyada ve Odisseia baştan aşağıya lon lehçesinde olmakla birlikte, yer yer Aiol lehçesine çalan sözcükler de vardı. Oysa Kolophon ile Sakız değil, yalnız İzmir, İonyalı olmadan önce Aioliyalı idi.

Çok tuhaftır ama, Homeros'la ilgilenen ilk Türk, İstanbul fatihi Sultan II. Mehmet’tir. Montaigne’e göre, Fatih, Papa’ya yazdığı bir notada, Yunanistan'a yardımını anlayamadığını çünkü İtalyanların Troya’lı Eneas soyundan ve bu nedenle Trakofriglerden oldukları için, Hektor’un öcünü almakta Papa’nın kendisine yardım etmesi gerektiğini yazmış. (Bunu Sabahattin Eyuboğlu "Montaigne-Denemeler” çevirisinde veriyor.) 

Fatih, bu sözleri söylemişse, bunlar boş sözlerdi... Çünkü batı ya da Papa, Hellenlere Hıristiyan oldukları için yardım ediyordu. Fatih bunu pek iyi biliyordu. Onunki bir Bizans Vasileosluğu, bir "Rum İmparatoru" taşlaması olmalı. İstanbul’da Bizantizmin gelişmesine yardımı —hiç olmazsa göz yummasıyla— esnaf yardımlaşma kurumlarını —Ahileri— (* Din ve mezhebe bakmayan ekonomi ve zanaatçi birlikleri) kaldırmakla, sayısız hizmetlerinin yanısıra İmparatorluğun gerileyip kokuşma tohumlarını atmıştır. İstanbul’da, Saraçhane'de yalnız saraçları alıkoyması, ordunun güçlü bir bölümü olan süvarisipahilerin atlarına eyer ve koşum yaptırmak içindi.

Osman’dan başlayarak ilk sultanlar kılıç kuşanmazlar; bir mesleğin çırağı olduklarını gösteren emekçi setini, yani önlüğünü kuşanırlar; "set çekerler’’ di. Fatih ise kılıç kuşandı.

HOMEROS TOKSÖZLÜLÜĞÜ

İlyada'nın 24. kitap ya da bölümü, "Akhilleus’un Öfkesi" denilen bir şiirden doğar. Konusu, tutsak edilen prenseslere sahip çıkmak isteyen Akhilleus İle başkomutan Agamemnon arasındaki kavgadır. Bunlar birbirlerine "köpek-möpek" diyerek çıkışırlar. Yapıtta Hellenistan liderleri öyle alçakça, hoyratça ve öylesine bir ikiyüzlülükle davranırlar; onlara karşın Troya’lılar o denli efendice ve doğrulukla davranırlar ki; Homeros'un bütün gönlünün, sevgi ve sempatisinin hangi tarafta olduğu, kör kör parmağım gözüne dermişcesine belli olur. Homeros, eski Anadolu ozanlarındandı. Gönlünün ve yüreğinin yurdu, bu barbarların çadırlarında ve kamp ateşlerinde değil, Ege uygarlığı denilen, zamanın şanlı gelişimindeydl. Barbar, açgözlü, saldırganların bağrışıp çağrıştıkları ordugahta yeri yoktu Homeros'un! 

O yapıtında, derebeylerinin hayatlarını, tam bir sanatçı bağlılığıyla anlatır. Kabile papazçalarıyla evlenerek, onların inandıkları tanrıların ekadlarını gaspederek ortada böbürlenip duranlar için, ’‘İyidirler, kahramandırlar; filan talandırlar" der ama, onların ne haltlar işlediklerini de bir bir anlatır; onlardan nefret ettiğini belli eder. Onların yalnız kılıç ve zor gücüyle yaşadıklarını; sevgi ile arkadaşlığı, candan dostluğu, söz erliğini ve güzel sanatları umursamak şöyle dursun, hor gördüklerini iyice belirtir. Adları üzerine ant içip durdukları Olymposlu tanrılara o kahramanların hiç de bağlı olmadıklarını bilmeseydi Homeros, Akha'ların önünde, tanrıların yaygaracılıklarıyla, kargıcılıklarıyla, kahpelikleriyle, o sulu şehvetleriyle alay edercesine yazmaya cesaret eder miydi?

İnsan Homeros'un eski Ege uygarlığına ait ve o uygarlığın yurdu Anadolu’nun, orada da Troya'nır. gizli bir âşığı olduğunu kendi yapıtından şiddetle duymazsa, onu, bir şeye candan inançtan yoksun, bomboş bir adam sayar; ona "Boşver, gitsin!” der... Onun yurt sevgisi, sımsıcak insan duygusu, Troya’daki aile yaşamını, orada şunda-bunda insancıl duyguları anlatırken, Homeros'un kendi duyguları ortaya çıkar.

Acaba dünya edebiyatında Andromakhe'nin kocası Hektor ile konuşmasından daha dokunaklı bir parça yazılmış mıdır? Dünyanın en büyük sevgi şiiri, Hz. Süleyman'ın "Neşideler Neşidesi’dir" denir. Homeros’un söz konusu parçası da kendi çeşidinde, İnsanoğlunun yazdığı en dokunaklı sözlerdir. O denli böyledir ki; Romalılar Troya aslından olduklarını ileri sürerler. Evet, Eneas masalı vardır ama, Eneas masalı da önemini, Troya'lılar hakkında yazılmış olmasından, bir de Troya'lılar ağzından söylettiği sözlerden kazanır.

Venediklilerin, hatta 16., 17. yüzyıla değin İngilizlerin Londra’ya "Troynovant" adını vererek, kentin Hektor tarafından kurulduğunu öne sürmeleri, hep Homeros'un Troya'yı ve Hektor’u sevimli göstermiş olmasındandır. Homeros’un Troya'yı ve Troya’lıları anlatışının uyandırdığı insancıl sempatinin sonucudur hep bunlar...

Patroklos'un ölümünü duyunca, Akhilleus'un o hafakanları tutan yaşlı, sinirli kadınlara yakışır çıldırışı nedir? Eski deyimiyle bunca "canhıraş" parlayışlar ise, hiçbir duygu uyandırmamış; yarı acır yarı alay eder, horlayıcı bir gülümseme yaratmıştır olsa olsa. Homeros duygulansaydı neler yazmazdı şu Patroklos'un ölümüne değgin? Akhilleus’un isterik kadın yaygaralarını Homeros hiç hoş karşılamamıştır. Homeros bu sahneyi yapmacık, tumturaklı ve ulu gümbürtülü sözlerle süslemeye çabalamıştır. Çünkü biliyordu ki; meşe odunu kafalı derebeyleri yerginin keskinliğinin farkına varamazlar ve davul patlatıcı gümbürtüler duyunca onları övgü sayarak koltuk kabartırlar!

Homeros bu işte, İspanyol ressamı Goya’ya hemen hemen üç bin yıl önceden önderlik etmiştir. Goya, İspanya Krallık ailesinin —babalı, analı, çocuklu ve torunlu— karikatürü denecek kadar maskara ettiği yüzlerini öyle güzel ve cafcaflı renklerle boyamıştı ki; grup halindeki Krallık Ailesi, maskaraya dönmüş resimlerin —renkler dolayısıyla— kendilerine benzediğini kabul zorunda kalmıştı. ...

İlyada ve Odisseia'nın, o zamanki Sümer ve Mezopotamya geleneklerine nasıl bağlı kaldığı, heksametr konusu anlatılırken ele alınacaktır. Hiçbir şey durup dürürken yoktan varolmaz. Olympos tanrıları Hellenistanlı değillerdir; Anadolu'dan oraya geçmişlerdir. 

Batılıların sandığı gibi, Homeros, arkası doğuya dönük, olarak Hellenistan'a bakan bir kimse değil, doğuya ve Anadolu’ya bakan, Hellenistan'a arkası dönük bir sanatçı idi....



Truva I MÖ 2920-2350 : Taşbaba 7.-8.yy Kazakistan
 'Luvi Dilinde' Hitit Mührü MÖ 12.yy : Kazakistan Aşiret Tamgası
not: Luvi dilinde olması , iddia ettikleri gibi 'Truvalıları' Luvi dilli yapmaz !



Manfred Korfmann - Traum und Wirklichkeit Troia,seite 13

"Hatten wir es bisher mit drei Epen vor angeblich historischem hintergrund zu tun, der İlias, der Odyssee un der Aeneis, so berufen sich die mittelalterlichen Troiaromane - Rittergeschichten des 12.und 13.Jhr.n.chr. - vorrangig auf zwei angeliche augenzeugen des Troianischen Krieges: auf den Kreter Diktys (zwischen 1.und 3.Jhr.n.chr.) und den Phryger Dares (zwischen 2.und 5.Jhr.n.chr.). Natürlich wusste man auch im mittelalter über sekundörquellen von der İlias des Homer. Die shrift selbst stand aber zunachst noch nicht zur verfügung. Sie gelagte erst spater von Konstantionopel - İstanbul nach İtalien, und zwar in form "der brühmten İlias handschrift aus Venedig", einer kopie des 10.Jhr.n.chr. 1360 n.chr. verfasste petrarca eine kurzfassung in lateinischer sprache, 1488 n.chr. wurde die İlias zum ERSTEN mal gedrucht.

Ausgehend von den Texten der beiden gananten Troia veteranen Dares und Diktys, wurde erschlossen, dass viele Völker in der welt eigentlich von Troia herstammten. Eine solche Ableitung war insbesondere für Europaer, dann aber auch für die in Anatolien eigenwanderten Türken nötig; denn weder in mitteleuropa, noch im fernen zentralasien, dem ursprungsgebiet der Turkervölker (SB), konnte man sich ansonsten glaubhaft auf eine noble mythische vergangenheit berufen. Diese brauchten die jeweils Herrschenden, um sich gegenüber dem einfachen volk abheben zu können."


* (SB : Es ist falsch, die Türken sind nicht nur auf dem Mittelasien. Die Königin Tomris, sogar in das Buch von Herodot, und Skythen oder Agatharsi, sind die Türken.  Abaris-Wort zeigt zu Avarische Türken an. Türken haben viele Stammesnamen ! Und nur die Türken trinken Koumiss (Stutenmilch), in der BC-Zeit gab es keine Mongolenstämme im Mittelmeerraum! Trojanen nannten sich TEUCER- TEUKROS, dass ist Türkisch: TÜRKER (Türkische Mann), und immer noch als männlicher Vorname - Nachname verwendet !)



"Up until now we had to deal with three epics in front of supposedly historical background, the İlias, the Odyssey and the Aeneid, so the medieval Troiaromans - knight stories of the 12th and 13th century. - primarily on two eyewitnesses of the Trojan War: on the Kreter Dictys (between the 1st and 3rd century) and the Phrygians Dares (between the 2nd and 5th centuries). Of course, in the Middle Ages, it was also known about secondary sources from the İlias of Homer. The manuscript itself was not yet available. She arrived later from Constantionopel - İstanbul to İtaly, in the name of "the famous İliad manuscript from Venice", a copy of the 10th century. 1360 AD Petrarca wrote a short version in Latin. The İliad was for the first time in 1488 AD printed. Based on the texts of the two Troia veterans Dares and Dictys, it was revealed that many peoples in the world actually came from Troy. Such a derivation was necessary, in particular, for Europeans, but also for the Turks, who had entered the country Anatolia; For neither in central Europe nor in distant central Asia, the origin of the Turkic peoples (SB), could anyone else credibly refer to a noble mythical past. These needed the respective rulers to stand out against the common people. " page 13


* (SB: It is wrong, Turks are not only from Central Asia. Even in the book of Herodotus, Queen Tomris, Scythians or Agatharsi are the Turks. Abaris word comes from Avar Turks. So, Turks have many tribal names. And only the Turks drinks koumiss (mare's milk), in the BC times there were no Mongolian tribes in the Mediterranean Basin! Trojans called themselves TEUCER - TEUKROS, that is Turkish: TÜRKER (Turkish Man), and still in use as male name and surname!)








17 Haziran 2018 Pazar

Pan-Helenizm ve Türk Tarih Tezi




Bir batılının, nalıncı keseri gibi habire kendine yontusuna, insan usunun doğal eleştiriciliğinden vazgeçip 
sömürge olmaya alışmış eski doğu kafasıyla "lebbeyk*" diyemeyiz.
Halikarnas Balıkçısı

* Lebbeyk = Emrine amadeyim, buyur!



Taşbaba/Balbal - Üç-Enmek/Altay.
Uch-Enmek / Karakol / Altay ; #Turkish of etymology
#Turks #Turkic #Altai
Turkish Culture & Art



...en anlamlı örnek Sümer Türkleri sorunudur. Sümerce ile Türkçe arasında çok sayıda eş anlamlı sözcüğün varlığı yıllardır iddia edilir (Hommel 1915). Sümerlilerin ünlü Ur mezarlarının kazıcısı Sir Leonard Woolley, kazılar tamamlandıktan çok sonra yayınladığı kitaplarının birinde, giriş bölümünde, Sümer dilinin eski Türkçe (Turanca)'ye benzediğini ifade eder: "...The Sumerians were a dark-haired people "black-heads" the text call them speaking an agglutinative language somewhat resembling ancient Turkish (Turanian) in its formation though not in its etymology; judging by their physical type they were of the İndo-European stock in appearance not unlike the modern Arab, and were certainly well developed intellectually.... "(Woolley 1965,6).


Türkçe ile Sümerceyi karşılaştırmak için Türk akademisyenin ne Sir Leonard Woolley'in ne de başka birinin desteğine ihtiyacı var. Onu yorum yapmaya gerek kalmadan anlarız: Sümerlilerin yerli Mezopotamyalı ya da Kuzey Afrika'dan olmadığını, bölgeye muhtemelen dağlık bir ülkeden geldiğini biliyoruz. Eklentili bir dil olan Sümer dilinin aynı kültür bölgesindeki Akadca'dan Asurca'dan, Babilce'den farklı olduğunu, hele hele Hint-Avrupalı denilenle hiç ilgisi olmadığını biliyoruz. Sümerce-Türkçe bağlantıları üzerinde bazı akademik çalışmaların varlığını da biliyoruz. Bunların, okuyucuyu ikna etmekte yetersiz olduğunu da ayrıca biliyoruz. Çoğu zaman, her ortamda "Sümer" sözcüğü ile "Türk" sözcüğünü aynı cümlede kullandığımız zaman "hafife" alındığımızı da. Bitirdiğim Türkiye'nin üç köklü üniversitesinde yaşadığım ve konudan çıkardığım sonuç budur.


Oysa, örneğin Göbeklitepe akeramik neolitik kültürünü Proto-Hint-Avrupalılara bağlayanları, hem kendi milleti hem de bizim milletimiz baş tacı etmiştir. Maddi manevi ödüllendirmiştir. Rahmetli meslektaşımız Klaus Schmidt bunların başında geliyordu. Ne yaman çelişkidir. İkna gücü zayıf bile olsa, zaman harcayarak Sümer-Türk bağlantıları üzerinde kafa patlatmış bir Türk akademisyenin iyi niyetli emeği ile dalga geçerken, MÖ 3.binin Stone Henge'i ile MÖ 10.binin akeramik neolitik tapınak kompleksini karşılaştırabilecek kadar şuurunu kaybetmiş bir yabancı akademisyenin ürettiği tuhaf ve ideolojik sonuçlara alkış tutan, ilk adıyla hitap ederek aynı kareye girmekten kendine övünç payı çıkartan şahsiyetsiz Türk arkeologlardan bahsediyoruz.


Ama bu sağlıksız düşünce biçimi Türkiye'de dünden bugüne oluşmadı. Yüksek öğretimde emperyalist dayatmalar yıllar yılı sadece tarih biliminde değil aynı zamanda akademisyenin her alanındadır. Türkiye üniversitelerinden mezun olan arkeologların her üçünden ikisi yıllar yılı Helen-Roma arkeolojisine kanalize edilmektedir. Bu kendiliğinden oluşan bir durum değil elbet. Klasik arkeoloji denilen bu dal, belli bir tarihten itibaren Türk yüksek öğretimine emperyal güçler tarafından dayatılmıştır. Klasik arkeoloji Pan-Helenizmin kendisidir. Ulusal hiçbir yanı yoktur. Ulusal tarihe karşıdır. Ama modern dünyada durum öyle değil.


Dünyanın her yerinde klasik arkeoloji eğitimi ve araştırmaları yapılır. Ama gelişmiş ülkelerin ulusal arkeolojisi önceliklidir. Bunu unutmayalım. Pan-Helenist yaklaşım, masum Anadoluculuğa bile karşıdır. Savunucularına göre Pan-Helenizm evrensel uygarlığın temelini teşkil eder. Diğer antik kültürler alt kültürlerdir. Pan-Helenist yetişen arkeolog haliyle "Sümer" ile "Türk" sözcüklerini yan yana getireni de adam yerine koymaz. Pan-Helenistliğinin farkında olmadan adamla alay bile eder. Dolayısıyla Türkiye arkeolojisinde yıllar öncesinden dayatılan Pan-Helenist eğitim sistemi ülkemize Pan-Helenist arkeologlar yetiştirmiştir. Bu sistemin başındaki kişi bugün hayatta değildir. Dünyanın en büyük Pan-Helenistlerinden biri olan rahmetli ve sevgili Ekrem Akurgal hocamızdan söz ediyorum. 


Cumhuriyet'in ilk yokluk yıllarında yurtdışında eğitim almak üzere gönderilen birkaç kişiden biridir. Atatürk Cumhuriyeti Ekrem Akurgal'ı, Türkiye'nin en zeki insanlarından biri olan Sedat Alp'i ve aynı niteliklerde bir diğeri Halil Demircioğlu'nu ve o kuşaktan şanslı ve esas anlamda zeki daha birkaç kişiyi Türkiye arkeolojisine, Anadolu tarihi araştırmalarına yön vermelerini umarak eğitim almaları için yurtdışına göndertmişti. Ancak onlar ülkelerine tamamen yabancılaşmış olarak döndüler. Örneğin Ekrem Akurgal, bir tarihte "Cevat Şakir Kabaağaç Ödülü"nüne layık görülmüş, ama Yunanlı dostları gücenir gerekçesiyle bu ödülü kabul edememişti. İşin kaynağındaki kişi bu zihniyette olunca, onun yetiştirdikleri de (bir kişi hariç) ondan daha farklı olmadı.


İlginç olan şudur: Örneğin Adıyaman Üniversitesi ya da Erzurum Atatürk Üniversitesi yoğun biçimde ülkeye Pan-Helenist arkeologlar yetiştirme çabasındadır. Nerede Adıyaman, nerede Pan-Helenizm. Henüz üniversite bile olamamış kurumlarda iddialı klasik arkeologlar ne olduğunun farkında bile olmadan Pan-Helenisttir. Onların içinden akademisyen olarak çıkanların da hemen tamamına yakını işin farkında değildir. Şimdi bu grubu oluşturan akademisyen takımı arasından birilerinin Avrasya Türk arkeoloji yapmalarını nasıl beklersiniz?


Doğal olarak bizim uğraştığımız bu konulara yönelmelerini sağlayabilmemiz mümkün değildir. Bırakın Dravid-Türk ilişkisini, "Sümer" ile "Türk" lafının bile bir araya gelmesine gıcık olan bir arkeolog yığını yetiştirmiş Türkiye yıllar yılı. Lafımı hikayemize değen bir şiirden iki dize naklederek bitiriyorum:



Herifçioğlu Sen Mişel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal'ı


Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun bir şiiridir. Zamanında Fransa'da yaşayan ve çenesinde sakal bırakmış bir Türk aydınının, Türk Edebiyatı'nı küçümsemesini ve bu işlerim Mahmut Makal ile yürümeyeceğini söylemesi ile Eyüpoğlu'nun sinirlenip yazdığı bir şiirdir. Ne güzel de yazmıştır...


Prof.Dr.Semih Güneri
‘Türk-Altay Kuramı’ syf 223-224


Atıyla gömülen Türk savaşçısı (40 yaşında) - MS 7.yy
Altay , Doğu Kazakistan


Avrasya Göçebe Kültürler arkeolojisi uzmanı Prof. Dr. Semih Güneri’nin yazdığı “Türk Altay Kuramı: Arkeolojik Belgeler Işığında Kuzey Asya’da Erken Türk Kültür Tarihi” adlı kitap yeni keşifleri ortaya çıkaracak. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin kurumsal iletişim dergisi İmbat Dokuz Eylül (İDE)’e konuşan Güneri, “Kitap Türkiye’de ve yurtdışında bir ilk. Arkeolojik araştırma yöntemleri kullanılarak uzak Asya’daki Türk tarihini yazdık. Yakında Kaynak Yayınları’ndan çıkacak. Arkeolojik belgeler üzerine yazılmış bir “Türk Tarih Tezi”dir” dedi.


Prof. Dr. Güneri’nin kitabında, MS 6-8’nci yüzyıllar arasında başlatılan Türk tarihini, MÖ 13 binlere hatta hipotetik düzlemde 18 binlere kadar geriye götürülüyor. Güneri kuramını şöyle özetliyor: 

“Tarihçilere göre Türk tarihi neye göre yazılır? Orhun anıtları dediğimiz yazılı taşlardaki Runik yazıtların ışığında ya da Çin kaynaklarının belli bir tarihi aydınlatan yıllıklarına bakarak. Bunların zaman aralığı MS 6-8’inci Yüzyıllardır. Tanımlanmış arkeolojik belgeler varsa biz buradan hareketle, daha erken zaman dilimine doğru yürüyebiliriz. Arkeolojik stil gelişimi yöntemlerini kullanarak Türk dili konuşan halkların hangi erken zaman dilimlerine ulaştığını bilebiliriz. Burada başarının yolu, arazi deneyiminden ve malzemeyi çok iyi tanımadan, tanımlamadan geçiyor. Doktora öğrencilerimle birlikte ortaklaşa yürüttüğümüz çalışmalarımız boyunca bir yandan arkeolojik belgelerin analizlerini diğer yandan genetik çalışmaların sonuçlarını değerlendiriyoruz. Bu süreçte işlenmiş malzeme bize şunu gösterdi: Yer-Kuzey Asya. Yenisey ve Lena Irmakları arsasındaki mikro-klima alanlar. Bu alanlarda, çeşitli buzul dönemlerinden buzullardan muaf kalmış küçük alanları. Üst Paleolitik dönemlerden itibaren bu alanlarda kendilerine yaşam alanları yaratan popülasyon.


Bu noktadan tüm dünyaya yayılan Neolitik Çağ öncesi göçler. Doğu’da Priamurya Bölgesi. “Yeni Dünya”, yani Kuzey Amerika. Batı’da yakın Doğu’ya, Anadolu ve Mezopotamya göçleri. Güney’de Çin Merkezi Ovalarına, Moğalistan’ın bozkır kuşağına göçler. Güney’de ise bir yandan İndus Vadisi’ne diğer yandan da Transhimalayalar üzerinden Tibet’e göçler. Bütün bu hatlar, yıllarca arkeolojik belgeleri izleyerek belirlediğimiz göç yollarıdır.


TEK TİP ETNİK GRUP

Elimizde sadece arkeolojik stil yöntemleri ve onu uygulayacak malzememiz var. Bu bir. İkincisi, Kuzey Asya dediğimiz coğrafyadaki bugünün yer adları önemli verilerdir. İlginçtir, bölgedeki coğrafya adlarının neredeyse tamamına yakını Türkçe’dir. Üçüncüsü önemli bir diğer çıkış noktamızdır: Baskılama yöntemiyle üretilen taş aletler. Bu analizler, Altaylar kültür coğrafyasından çıkan küçük bir etnik grubun dört yöne dağılım haritasını veriyor. Bu harita bizim göç haritamızla yüzde 60-70 oranında örtüşüyor. Bir başka veri ise genetik araştırmaların sonuçlarıdır. Altaylar kültür coğrafyasından çıkan göçler bizim göç haritamızla tuhaf biçimde neredeyse tam olarak çakışıyor. Bu çok ilginç. Arkeolojik belgeler üzerinden Neolitik Çağ’a kadar sürdüğümüz bu tek tip etnik grubun tarihini Mezolitik Çağlara (MÖ 13 binler) kadar götürüyor. Türk tarihi, reyting avcısı TV programlarına son yıllarda çok konu oluyor ve tarihçi olan birkaç akademisyen o programların daimi konukları oluyor. (...) Türk tarihi konusunda bir şey bilmeden ahkâm kesen her akademisyen, bir gün mutlaka hak ettiği yanıtı Türk-Altay Kuramı’ndan alacaktır. Hedefimde Türk tarihçileri vs. yok. Hedefimizde Hint-Avrupacı Batılı spekülatif akademisyenler var. Kitapta onlarla kıyasıya hesaplaşıyoruz.”

Aydınlık,26 02 2018




"Anadolu ve Mezopotamya kültür bölgeleri erken Türk-Altay halklarının önemli bir toplanma alanıdır. Hatti, Hurri, Sümer, Elam, Luristan demircileri, Kassit, Hiksos ve onlara bağlı küçük grupların bu bölgelerde bulunuşları tesadüfi değildir."





NOT: Prof.Dr.Semih Güneri  Hint-Avrupacılığı eleştirir ve Türklerin anayurdunu Yenisey-Lena bölgesi olarak gösterir. Ayrıca "Tarım Havzası'ndaki mumyalar için Hint-Avrupalı derlerdi ama, bu teorileri kesinlikle çökmüştür." demesi de önemlidir.


Çünkü "Türk-Altay" teorisini Hint-Avrupacılar ortaya sürmüştü. Türkler, Güneydoğu Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve Azerbaycan-Türkmenistan bölgesi içinde bir ulus olarak doğmuş, bazıları yerinde kalırken, bazıları da batıdan çok doğuya göçmüş, orada çoğalmış ve yine bazıları tekrar atalarının doğduğu bölgeye geri dönmüştür, der Azerbaycan bilginleri de.


Prof.Dr. Firudin Celilov : "Hakasiya 15-17 binyıl önce buzlar altında idi. (...) Neçe ki avropalıların üretdiği yapay Altay teorisi (Altaydan geldiğimizi öne sürerler) gündemde olacak, Türkün gerçek tarihi ortaya çıkmaz. URMU teorisini okuyun. (...) Göç Göbeklitepeden doğuya olabilir, aksi olamaz. Aksini söylemek için doğuda Göbeklitepe'den daha kadim bir tapınak bulmaları lazım, Var mı böyle bir tapınak?"


Prof.Dr.Gazanfer Kazimov : "...8000 yıl önce (yani, m.ö. 6. binyılda) Altay’da hiçbir insanoğlu yaşamamıştır. Bu çağda insanın yaşadığı yerler olarak Anadolu’nun güneyi, Mezopotomya toprakları, İran yaylası adlandırdığımız topraklar ve Türkmenistan bozkırlarının batısı gösterilmektedir. Bugün Türk yurdu gibi sunulan yerlerdeyse yerleşim çok sonralar- 5000 yıl önce başlamıştır. (...) Avrupa bilimadamlarının sözkonusu teorisinde Türklerin yerleşim yeri olarak Sayan-Altay’ın gösterilmesi kasıtlıdır ve eski Azerbaycan ve Anadolu topraklarına Türklerin sonradan gelme olduğunu kanıtlamak amacını taşımaktadır. Bu tarihi doğru bilmemekten doğan bir konu. Altay Türk’ün beşiği değil. Türk’ün beşiği Anadolu’nun güneyi, Azerbaycan ve özellikle, Mezopotomya topraklarıdır...."


Bu açıklamaya "ama Çin'deki piramitler..." öne sürülürse... Çin'deki Piramitlerin en eskisi MÖ 4700-2900 arasına yerleştirilir (Mısır'dakiler de MÖ 2600 den başlar, ki "Mısır'ın ilk sakinleri Türkler" i Afet İnan'dan biliyoruz :)). Avrupacılar Türklerin Anavatanını Altay olarak gösterir, lakin buz devrinin bitmesiyle Altay çevresindeki katastrofik seller MÖ 12000 - MÖ 9000 arasında meydana gelmiştir, yani yaşam zorlaşır. Anau Türkmenistan'dan Mezopotamya'ya inen ve asıl Sumerlilerin anlattığı (kutsal kitaplardaki Nuh Tufanı. Sumerlilerin bir kısmı da Anau'dan Harappa'ya, Çin'e gitmiştir. bknz. Begmyrat Gerey)) tufan da budur. Çin'deki piramitlerde bu bölgeye kaçmış olanlar tarafından yapılmış olabilir, ama bu bölge Türklerin anavatanı değildir. Türklerin anavatanını dil ve kültür göçüne göre de değerlendirmek gerekir. Kazimov Altay'ı Türklerin ikinci vatanı olarak görür, orada çoğalmış ve geri dönmüştür der. Bu da Ağasıoğlu'nun (Urmu Teorisi) haritasını haklı çıkarır; Türkler MÖ 20000 lerde bu bölgede yaşamış ve dağılmıştır, ki Sibirya coğrafi adının, Güneydoğu Anadolu'nun yerlisi olan Subar Türkleri'nin Sibirya'ya gitmesinden sonra verilmesi de düşündürücüdür. Aslında, Prof.Dr.Semih Güneri'nin "Türk-Altay Teorisi"ni Prof.Dr. Firudin Ağasıoğlu'nun "Urmu Teorisi"yle birleştirmek gerek. Sibirya-Lena'dan gerçekleşen MÖ 12.000 göçleriyle Urmu'ya ve Mezopotamya'ya inenlerden bazıları daha sonra tekrar Altay'a döner ve oradakilerle tekrar karışır. Mezopotamya, Orta Doğu ve Anadolu'da kalanlar ise yine milattan sonraki dönemlerde doğudan gelenlerle karışır.


Ayrıca Kylosov'a göre Kurgan kültürünün taşıyıcıları kesinlikle Türklerdir ve bu göç MÖ 4000 lerde Volga-Dnieper de başlayarak doğu yönünde dağılır, der. Paleolitik ile Neolitik dönemlerde millet kavramı yoktur, kabilelilik vardır. Peki, topluluklar ne zaman kabilelikten çıkıp milletleşmeye başlamıştır? Bunun cevabı da önemlidir. Hatırlamalıyız ki, biz bir çok boydan meydana geliriz ve her yöne de dağılmışız. Göbeklitepe, insan yapımı en eski 'tapınak'tır, ondan önce (ya da henüz bulunmadı) yapılmış ya da yaşıtı olan başka bir yapı yoktur. Saymalıtaş (3500 rakımlı) Kaya resimleri (10 binin üzerinde resim) mesela; bazıları 15.000 yıl öncesinden başlatıyor (Servet Somuncuoğlu:, video: ), bazıları 7000 yıl öncesine [(yani MÖ 5000) Sadi Somuncuoğlu:] dayandırıyor, bazıları da MÖ 3000'den başlatıyor (unesco:). MÖ 6000'den öncesine ait yapı diyebileceğimiz bir şey yok (ya da henüz bulunmadı). Alttaki kitaptan çizelgeyi de inceleyelim. (Çizelgenin devamı kitabın 308-309 sayfasında) ... SB.



The most important prehistoric and early historic cultures of Central Asia

Bu çizelgeye göre, Orta Asya'da Neolitik dönem geç başlıyor ve daha çok Kazakistan, Türkmenistan ve İran'da görülüyor.




"Anadolu bir kültür köprüsü, batılıların ilgisi ortada, kendileri ile ilgili Yunan, Roma dönemleri ile Hititler de daha çok çalıştılar. Türk arkeologlar da onlara öykünerek biraz o konulara daha fazla ağırlık vermişiz. Bu arada biz Türk milleti olarak, üzerinde yaşadığımız bu coğrafyada, yani Türk Tarihi Arkeolojisi araştırması açısından maalesef çok fazla üzerine gidemedik. Bunu bir hata olarak görüyorum, şöyle bu iş Sanat Tarihine bırakılmış... Bir de şöyle bir durum var, Türklerin Anadolu'ya girişi 1071, gibi kilişe bir rakam verilmiştir. Sanki 1071 öncesinde hiç Türk yokmuş gibi! Biz de şartlanmış gibi hep sonrasına bakıyoruz. Tamam 1071 bizim için  önemli ama, Türkler de 'aa burada da bir ülke varmış gelip burayı da fethedelim' diyerek gelmediler. Binlerce yıldır Anadolu bir köprü vazifesi gördü, Türkler nerede yaşıyorsa, Anadolu'nun varlığından haberdardı. 1071 öncesine giden bir Türk Tarihi de var Anadolu'da. Mesela, Mesudiye-Esatlı'daki kaya resimleri, Ankara-Güdül'deki kaya resimleri, Kars ve Antalya'daki kaya resimleri, bunların hepsi araştırılmayı bekliyor, uzman bile yok yani. Çok önemli bir konu, Eski Türklerin ölü gömme adetlerini yansıtan Kurgan mezarları.. bundan o kadar uzağız ki, belki de İslam öncesi Anadolu'ya gelmiş Türklerin mezarları tarlalarımızda, bahçelerimizde, yanından geçiyoruz haberimiz yok. Ama elin adamı Hint-Avrupalı diyerek, Romas'ını, Grek'ini de, Hitit'in de, burada bir sürü para harcayıp gelip inceliyorlar.. Asya'ya hakim bir milletsiniz ama Anadolu'dan haberiniz yok. Dolayısıyla, bizim İslamiyet öncesi Türk Tarihinin Anadolu'daki geçmişine yönelik arkeolojik çalışmalar da yapmamız gerekiyor. Bu vesileyle biz, hem Türkiye'deki çalışmalara, hem Orta Asya'daki çalışmalara hasbel kader, zaman zaman katılarak, hatta bu alanda uzmanlar yetiştirerek destek olmaya çalışıyoruz."

Prof.Dr.Yücel Şenyurt
Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı
Ordu Kurul Kalesi Kazı Başkanı









"Günümüzde modern Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan bir yerde, Proto-Altaylılar ünlü bir megalitik tapınak kompleksi inşa ettiler: Göbekli Tepe"


Seidakhmet Kuttykadam, Kazakhstan

"In the territory of modern South-East Turkey the Proto-Altains created the famous megalithic temple-complex, known as Göbekli Tepe, or "Potbelly Hill", which sounds like "the Earth's Navel". This, of course, is a more recent name, but in some mysterious way it reflects the subject-matter. Göbekli Tepe is the oldest known temple complex, the construction of which began around 12.000 years ago and lasted several millennia. Recently, in Guinea, near the border with Mali in West Africa, a 140m high statue was discovered of a woman with "the features of the indigenous inhabitants of Asia and the Americas", hewn into a granite rock face, which is around 11.000 years old. And so we see that the sudden and mysterious "Palaeolithic Revolution" that began around 10.000 years ago, and the emergene from non-existence of ancient cultures (with their rich languages), which can be given no logical explanation by modern scholars, are the result of the enlightened activities of the Proto-Altaic peoples."



***


Göbeklitepe’nin tarihinin çözülmesi bize bu konuda çok şeyler anlatmaktadır. Göbeklitepe M.Ö 12.000 yılında kurulmuştur. Göbeklitepe dikilitaşlarının üzerine resmedilmiş çok sayıdaki hayvan figürlerinin damgaların, Türk Dikilitaşlarındaki hayvan figürleriyle, insan figürleriyle, damgalarıyla birebir aynı olması Ön Türklerin Anadolu’ya geliş tarihini doğrulamaktadır.

Bu gerçekler, dünya tarihini alt-üst edecek, asırlardır çarpıtılan tarihi yerli yerine oturtacak bir gelişme olacaktır. Dikkat edilirse, dünya basını ve tarihçiler mümkün olduğu kadar sessiz kalmayı tercih ettiler. Bir an için M.Ö 13000 yılına ait bulgular Ermenileri, Yunanlıları işaret etmiş olsaydı, tüm dünyada koparılacak yaygarayı ve bu olayın nasıl Türk düşmanlığına dönüştürüleceğini takdirlerinize bırakıyorum…"

Rıfat Serdaroğlu
Anadolu Öz Be Öz Türk Vatanıdır, 2017.


Prof.Dr. Semih Güneri de Altaylar'dan inenlerin Zagros-Göbeklitepe çevresine yerleştiğinden bahseder.

Bu durumda, büyük resmi görmemiz için bizim de biraz çaba sarf etmemiz gerekir...


ilgili: