gamalı haç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gamalı haç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2015 Cuma

Kıpçaklar ve Haç




"Özellikle Kıpçakların damgaları artı şeklinde, artı işaretinin uç kısımları üç tane yonca şeklinde motif oluşturuyor, ve nerede bunları görsek Kıpçak motifleri diyoruz. Bu motifleri hıristiyanlıktan öncede görüyoruz. Ermeniler bu yapıların kendilerine ait olduğunu söylüyor, o zaman kendilerine bir sorsunlar bakalım bu Ermeniler kim? Bizim ırkımız, milletimiz kim, Haylarla, Huylarla bir ilgileri var mı? Yoksa bunlar o mezhebe girmiş Türk Boyları mı? . Halı kilim motiflerimize sahip çıkıyorlar, tamam ama siz kimdiniz geçmişte? Bunu irdelerseniz Kıpçaklara dayandığını göreceksiniz. Gürcü mezhebinde de bol miktarda Kıpçak Boyları var. Gagavuzlar da dinleri hıristiyan, ama aynı Türk boylarından gelme. Yapımız aynı, milletimiz aynı, dinimiz ayrı..."  





"Size bir anımı anlatayım. Mardin'de bir Süryani kilisesine gitmiştim. Mor Yakup Kilisesi'ndeki Mor Yakup Türbesinin üstündeki bütün motifler aslında Dış Oğuz Damgaları. Bunları hıristiyan olduktan sonra aynen kullanmışlar. Yine Mardin'deki Büyük Kilise'ye gittiğimizde oranın papazıyla konuştuk, tartıştık. Onlar çarmıha gerilmiş İsa'yı koymuşlar ama, onun yanında eski Türk Kültüründen gelen OG/ÖG damgasını haç olarak kullandıkları açıkça görülüyor.


"Bizim bu bölgedeki Kıpçak manastırların özellikleri tamamen ortada, Çadır stilinde manastırlar. Hatta bizim yanımızda Öşvank Manastırı/Kilisesi, gidin bakın usta damgaların hepsi Göktürk Alfabesi....ama kapılarındaki kitabe mensup oldukları dinin kitabeleri...bu da gayet normal. Bugün biz cami yapıyoruz ama halen daha bugünkü camilerimizde Arap alfabesi kullanıyoruz...Yani yarın 50-100 yıl sonra, biri geldiği zaman bunu Araplar yapmış demiyecek ki, dinin dilini konuşmuşlar diyecekler."



Prof.Dr. Tahsin Parlak - Qıpçaqlar/Kıpçaklar



Doç.Dr. Gaffar Çakmaklı




Nihai sonuçlar tartışılmaz: İki Türk konfederasyon Kıpçaklar ve Kumanlar



"The final results is indisputable : Two Turkic confederacies the Kipchaks and the Cumans"

Book: Cumans and Tatars : Oriental Military in the Pre-Ottoman Balkans, 1185-1365 by istvan Vasary



Kipchaks are Turkish people of the Oghuz (Oğuz) Tribes Confederation (also called as Cumans) like other Turkish tribes ; Pechenegs, Aq Qoyunlu (Akkoyunlu-White Sheep), Artiquids, Safavids, Seljuks, Ottomans...etc.
Kipchaks or Polovets (Turks) : Blond and blue/green eyed Turkish people, in Chinese and Russian archives (and more...)

Stone Ram (Gravestones) are Turkish Art and Culture
They belong mostly to Akkoyunlu and Karakoyunlu






Stone Horse (Gravestones) Turkish Art and Culture
They belong mostly to Kipchak Turks








Kıpçakların, yani Dış Oğuzların varlığı ve de Hıristiyanlığın yayılmasındaki rolü inkar edilemez.
Biz hep birbirimizle savaşmışız, savaştırılmışız.

______________________________________





9 Şubat 2015 Pazartesi

Laodikia - Laodikeia - Laodikya








M.Ö. III. Yüzyıl Öncesi
Yerleşim alanında özellikle de kentin batı ve güneybatısında yapılan araştırmalarda, Geç Kalkolitik (M.Ö. 3500) ve İlk Tunç Çağı I (M.Ö. 3000)’e tarihlendirilen seramik ve çakmaktaşı buluntular ele geçirilmiştir. Bunlar, kentin erken yerleşiminin daha çok su kaynağı olan Gümüşçay-Goncalı Deresi (Asopos) etrafında oluştuğunu göstermektedir. Batı Nekropolü alanında ele geçirilen kaplar ise İlk Kalkolitik Dönem’e (M.Ö. 5500) ait olup Lykos Vadisi’nde bugüne kadar tespit edilen en erken buluntulardır.

Plinius’un (NH.V.105), bahsettiğine göre; Hellenistik kent, önce Diospolis, sonra Rhoas olarak adlandırılmış olan, kutsal köy yerleşimlerinin üzerinde kurulmuştur. Diospolis, Zeus’un kenti anlamında olup Rhoas eski bir Anadolu adıdır.

Antik kentin güneybatısında ve batısında Asopos (Gümüşçay-Goncalı Deresi), güneydoğusunda Kapros (Başlıçay), kuzeydoğusunda ise Lykos (Çürüksu) Nehri yer almaktadır.

M.Ö. III. Yüzyıl
Kent, Seleukoslar Kralı II. Antiokhos Teos tarafından eşi kraliçe Laodike adına, M.Ö. 3. yy’ın ortalarında (M.Ö. 261-253) kurulmuştur.

Laodikeia’nın önemli antik yol güzergâhlarının kavşak noktasında olması, topografik yapıya bağlı Seleukos politikasına uygun yer seçimi, askeri, idari ve ekonomik konumu sebebiyle bölgenin ana merkezi durumundadır.

Laodikeia tarih sahnesine ilk defa, M.Ö. 220’deki Akhaios isyanıyla çıkmıştır. Akhaios, Laodikeia’da kendisini kral ilan etmiş ve adına sikke bastırmıştır.

Antik kentte ele geçirilen ve M.Ö. 3. yy’a tarihlendirilen mezar yazıtlarında bile bir çarşı, bir strategeion, bir gymnasium, bir tiyatro gibi yapılardan söz edilmesi, erken dönemde bile kentin önemine işaret etmektedir.

Kentte, Grek Panteon’una ait inançların yanında, Doğu kültür ve inançlarıyla karışmış Zeus Aseis ve İsis kültleri de görülmektedir. Kentin kurucu baş tanrısı ise Zeus Laodikeus’tur.

M.Ö. 190
Magnesia Savaşı: Seleukoslar ile Bergama desteğinde Romalılar arasında yapılan Magnesia Savaşı’na kadar kent, Seleukos yönetiminde kalmıştır.

M.Ö. 188
Apameia Barışı; Magnesia Savaşı’nın ardından büyük bir zafer kazanan Bergama Krallığı, bu barışla bölge yönetimini ele geçirmiştir. Kent, hem Attaloslar’la hem de Roma ile sıkı bir bağ kurarak önemli ayrıcalıklar elde etmiş ve Bergama Krallığı’na bağlanmıştır.

M.Ö. 133
Bergama Kralı III. Attalos’un ölmesi ve Kralın vasiyeti üzerine Laodikeia da Bergama gibi Roma Cumhuriyet Yönetimi’ne bağlanmıştır ve M.Ö. 129 yılından itibaren Batı Anadolu Asya Eyaletine dâhil olmuş, Roma tarafından atanan Prokonsül’lerce (eyalet valileri) bölge yönetimi sağlanmıştır.

M.Ö. II.-M.S. I. Yüzyıllar
Strabon (XII.7.16) Laodikeia’da kuzguni siyah renkli yünü çok yumuşak bir cins koyun yetiştirildiğini, bu koyunların yünlerinin Miletos (Balat)’ta yetiştirilen koyunlarınkinden dahi üstün olduğunu, bu sayede Laodikeialılar’ın büyük gelirler elde ettiklerini yazmıştır. 

Antik yazar Vitruvius (VIII.3) koyunların yünlerinin yumuşak oluşunu, içtikleri Bölge­nin çürük kokulu suyuna bağlamıştır. 

Laodikeia’da dokunan ve “Trimita” adıyla bilinen tunikler o denli ünlüydü ki kent bir dönem “Trimitaria” olarak anılmıştır. Antik dönemin en güzel tekstil ürünleri Lykos (Çürüksü) Vadisi’nde dokunmuştur. Dokuma ürünleri Miletos’u bile geride bırakmıştır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde, kent, stratejik öneminin de etkisiyle daha da büyümüş, ticarette özellikle de yün ve tekstil ticaretinde adını duyurmuştur.

M.Ö. 88-85 yıllarındaki Mithridates Savaşları’nda Laodikeia büyük zarar görmüştür. M.Ö. 51 yılı sonu-50 yılı başlarında Kilikya valisi ve Romalı devlet adamı Cicero, 10 hafta boyunca Laodikeia’da yargı işlerini yürütmüş ve yasaların hazırlanmasını sağlamıştır.

M.Ö. 40 yıllarında Parth güçleriyle birlikte bölgeye gelen Labienus’a, Laodikeia’lı Zenon adlı soylunun direnişi sonucu Laodikeia, Roma tara­fından büyük saygı görmüştür. Bu cesaretli davranışından dolayı Pontos Bölgesi, Zenon’a hediye edilmiş ve Laodikeialılar Roma yurttaşı sayılma ayrıcalığını elde etmiştir. Bununla birlikte kent, Roma eyalet düzenlemelerinde Kibyra (Gölhisar) Conventus birliğine dâhil edilmiştir. Ancak bu birlikte en etkin kent, Laodikeia’dır.

Kent, M.Ö. 27 yılında Augustus Dönemi’nde (M.Ö. 27-M.S. 14), M.S. 47 yılın­da İmparator Claudius Dönemi’nde (M.S. 41-54) meydana gelen deprem sonucunda tahrip olmuştur. Augustus Dönemi’nde kentte büyük imar faaliyetleri gerçekleştirilmiştir.

İmparator Tiberius (M.S. 14-27) zamanında Laodikeia, Frigya’nın en görkemli ve zengin kentiydi.

M.S. 60
İmparator Nero Dönemi’nde (M.S. 54-68), M.S. 60 yılında olan büyük depremde, tüm Lykos (Çürüksu) Vadisi kentleri yerle bir olmuş, Hierapolis ve diğer kentler, Roma İmparatorluğu yardımlarıyla ayağa kaldırılırken, Laodikeia kendi kendini imar etmeyi başarmıştır.

Yazıtıyla M.S. 79 yılına tarihlenen stadyum, Lycias Nicostratus’un en küçük oğlu Nicostratus tarafından yaptırılarak, Roma İmparatoru Titus’a (M.S. 79-81) ithaf edilmiştir. Stadyum, bölgesel sportif oyunların ve gladyatör gösterilerinin yapıldığı en önemli yapıların başında gelmektedir.

M.S. 84-85
İmparator Domitianus Dönemi’nde (M.S. 81-96) kentte imar faaliyetleri yoğundur. Aphrodisias Kapısı, Hierapolis Kapısı, Efes Kapısı, Suriye Kapısı ve ana caddeler Dorik cepheli olarak inşa edilmiştir. Günümüze ulaşabilen Efes ve Suriye Kapısı M.S. 84-85 yılında Prokonsül S. I. Frontinus tarafından yaptırılarak, İmparator Domitianus’a (M.S. 81-96) ithaf edilmiştir. Bu dönemde Dorik moda Hierapolis ve Tripolis antik kentlerinde de yaygındır.

M.S. 117-138
M.S. 135 yılında İmparator Hadrianus kenti ziyaret etmiş ve kentteki imar faaliyetlerini desteklemiştir. Günümüze kadar kalabilen yapı kalıntılarının büyük bir bölümü M.S. 2. yy’ın imar faaliyetlerinin izlerini taşımaktadır. Hadrianus Dönemi’ndeki (Pax Romana) huzur, bolluk ve zenginlik hem yontu hem de mimari eserlerde kendisini göstermektedir. Stadyumun yanındaki Güney Hamam kompleksi, Prokonsül Gargilius Antiquus zamanında inşa edilerek İmparator Hadrianus ve karısı Sabina’ya ithaf edilmiştir. Kent ilk kez İmparator Hadrianus (M.S. 117-138) zamanında Neokoros (Tapınak Koruyuculuğu) unvanını almıştır.

M.S. 138-161
İmparator Antoninus Pius zamanında meydana gelen depremde kentin bazı yapıları yıkılmıştır. Bu dönemde kentte geniş çaplı imar faaliyetleri yürütülmüştür.

M.S. 180-192
İmparator Commodus’un himayesindeki kentte, İmparator adına bir tapınak yaptırılmış, bundan dolayı da ikinci kez Neokoros “tapınak koruyuculuğu” unvanını alarak vergiden muaf tutulmuştur. Commodus, M.S. 192 yılında öldükten sonra, kentin bu unvanı geri alınarak yerine “İmparator Seven” sıfatı verilmiştir.

M.S. 193-211
İmparator Lucius Septimius Severus Pertinax zamanında kentte imar faaliyetleri yoğundur. Birçok dinsel ve kamusal yapılar bu dönemde yapılmıştır. Suriye Caddesi’nin kuzey yanındaki anıtsal çeşme, yazıtıyla İmparator Septimius Severus’a adanmıştır.

M.S. 211-217
M.S. 215’te İmparator Caracalla kenti ziyaret ederek imar faaliyetlerini desteklemiştir. İmparator’un kenti ziyaretinden dolayı Suriye Caddesi ile bunu güneybatı yönde kesen Stadyum Caddesi’nin köşesinde Caracalla Nymphaeum’u inşa edilmiştir. Kentin aldığı Neokoros unvanı, İmparator Caracalla Dönemi’nde devam etmiştir. M.S. 3. yy’da kent bir depremle tekrar hasar görmüştür.

M.S. 222-235
İmparator Severus Alexander zamanında, Suriye Caddesi’nin kuzeyinde yer alan ve kuzeydeki yapılara geçişi sağlayan I. Propylon’un (Anıtsal Geçiş) mimari süslemeleri bu dönemde yapılmıştır. Bu dönem kentin son parlak ve düzenli dönemidir.

M.S. 284-305
İmparator Diocletianus’un (M.S. 284-305) Fiyat Fermanı’nda (M.S. 301) Laodikeia’nın yün ve giysilerine ağırlık verilerek burada dokunan kumaşlardan söz edilmesi, Geç Roma İmparatorluk Dönemi’nde dokuma sektörünün önemini hala koruduğunu göstermektedir.

Diocletianus Dönemi’nde getirilen idari reformlarla, Anadolu daha büyük eyaletlere ayrılmıştır. I. Constantinus Dönemi’nde de reform hareketleri­ne devam edilmiştir. Bu dönemde Frigya Bölgesi ikiye bölünerek Laodikeia, Frigya Secunda Pacatiana’sının merkezi yapılmıştır. Diocletianus’un Laodikeia’yı Frigya’nın Metropolisi ilan etmesi kentin, Roma ve Bizans Dönemi’nde statüsünü koruduğunu göstermektedir. Kentte bu dönemde Hıristiyanlık iyice yayılmıştır.

Duvarları kuzeye doğru yıkılan I. Propylon (Anıtsal Geçiş) da bulunan sikkeler ile Tapınak A kazı verileri ve yazıtları kentte, M.S. 3. yy’ın sonu 4. yy’ın başında önemli bir deprem olduğunu göstermiştir.

M.S. 307-337
İmparator Büyük Constantinus zamanında (M.S. 313) Milano Fermanı ile Hıristiyanlara özgürlük verilmiştir. Laodikeia Hıristiyanlık âlemi için de çok önemli bir kent olmuştur. İncil’de adı geçen Yedi Asya Kenti’nden birisi de Laodikeia’dır. Bu nedenle kent onursal ilk “Yedi Kiliseler Birliği” unvanına layık görülmüştür. Kentteki Laodikeia Kilisesi bu dönemde inşa edilmiştir.

Laodikeialılar’ın zenginliklerinden dolayı, başlangıçta bu yeni dine kar­şı ilgisiz kalmalarına rağmen, daha sonra Hıristiyanlık, vadide hızlı bir şekilde yayılmıştır. M.S. 325 yılında toplanan Nicaea (İznik) Konsili’nde Laodikeia, Frigya Pacatiana’sının yönetim birimi olarak temsil edilmiştir.

M.S. 364-378
Hierapolis’te de olduğu gibi kent, M.S. 4. yy’ın ikinci yarısındaki depremle tekrar yıkılmıştır. Olasılıkla da M.S. 370’te İmparator Valens kenti ziyaret etmiş ve depremle ilgili yardım ve denetlemeleri yerinde incelemiştir.

M.S. 4. yy’da (M.S. 343-381) Hıristiyanlığın evrensel meclisinde Frigya kentlerinin alacağı kararlarla ilgili önemli bir toplantıya Laodikeia (Laodikeia Synodu) ev sahipliği yapmıştır. Olasılıkla bu toplantı Laodikeia Kilisesi’nde gerçekleştirilmiştir. Adının kutsal kitapta geçmesi ve bu onursal toplantıya ev sahipliği yapmasından dolayı kent, Bizans Dönemi’nde büyük saygı görmüştür.

İmparatorlar I. Theodosius (M.S. 379-395) - Arcadius (M.S. 383-408) - Honorius (M.S. 393-423)
Bu imparatorlar zamanında kent, son güçlü dönemini yaşamıştır. M.S. 395-396’da alınan bir karar gereği kentin etrafı Roma yapılarına ait bloklar kullanılarak sur duvarıyla çevrilmiş olup Hellenistik ve Roma yerleşimlerinin bir kısmı bu surların dışında kalmıştır. Ayrıca İmparator I. Theodosius tarafından (M.S. 380-381) ilan edilen Selanik Fermanı’yla Hıristiyanlık devletin resmi dini olarak kabul edilmiştir.

M.S. 491-518
İmparator Anastasius zamanında M.S. 494’deki büyük depremle Laodikeia tamamen yıkılmış ve bir daha toparlanamamıştır. Kentte yerleşim bir süre daha devam etmiş ve Bizanslı yazarlar, Laodikeia adından nadiren bahsetmişlerdir.

M.S. 6. yy’da tekrar bir deprem geçiren kentin parlak dönemi sona ermiştir.

İmparator Focas (M.S. 602-610) - M.S. VII. yy’a kadar
M.S. 7. yy’ın ilk çeyreğinde İmparator Focas Dönemi’nde meydana gelen yıkıcı depremin ardından kent bir daha toparlanamamış ve terk edilmiş­tir. Özellikle bölgeye yapılan Arap akınları ve su yollarının zarar görmesi nedeniyle kentte yaşayan halk, güneye su kaynaklarına yakın olan bugünkü Denizli-Kaleiçi ve Hisarköy’e, Salbakos’un (Babadağ) kuzey eteklerine taşınmıştır. Kaleiçi, M.S. 7. yy’dan itibaren yeni Laodikeia’nın bir parçası olmuştur. Antik kaynakların bu tarihten sonra sözünü ettiği Laodikeia, Denizli-Kaleiçi, Hisarköy ve etrafındaki yerleşmelerdir.

M.S. VIII.-XIII. Yüzyıllar Arası
Bölge, 13. yy’ın başında (1206) tamamen Türklerin kontrolüne geçmiştir. Türklerin bölgeye gelişiyle Denizli-Kaleiçi Laodikeiası, Lâdik adını almıştır. Bu dönemden itibaren Laodikeia yapılarına ait traverten ve mermer bloklar, İlbadı Mezarlığı’nda mezar taşı, Akhan Kervansarayı’nda ve yakın zamanda yıkılan Denizli Ulu Camii’nin inşasında devşirme malzeme olarak kullanılmıştır. 13. yy’dan itibaren kent, mevsimlik göçer çobanların uğrak yeri haline gelmiştir.

M.S. XIV.-XX. Yüzyıl (1990’a kadar)
Bu dönemde antik kentin etrafındaki yerleşmeler için Laodikeia vazgeçilmez kireç, mermer ve traverten ocağı olmuştur. Yapıların mimari blokları sökülerek taşınmıştır.

* Kentin en önemli gelir kaynağı yolların kavşak noktasında olması nedeniyle ticarettir. Bunun başında antik kaynakların da sıkça sözünü ettiği tekstil ticareti gelir. 6 yıldır yapılan kazı çalışmaları ise kentin diğer önemli ticari gelirinin ise mermer ticareti olduğunu ortaya koymuştur. Laodikya’nın hemen yanında, Lykos Ovası ortasında yer alan gölü besleyen Lykos Nehri, Büyük Menderes Nehri’ne batıda Sarayköy İlçesi’nde karışmaktadır. Özellikle kıvrımlı ve durgun akan Büyük Menderes Nehri, Milet yanında denize döküldüğünden sal taşımacılığı için çok uygundur.

* Antik Kent, yaklaşık 5km²’lik bir alana yayılmıştır. Laodikya antik kentinde günümüze ulaşabilen yapı kalıntılarının tamamı, Roma İmparatorluk Dönemi (M.S. 1. yy’dan itibaren) ile Erken Bizans Dönemi’ne (M.S. 7. yy. başına kadar) aittir. Yapılarda bölgede yaygın olan kesilmiş traverten bloklar ve farklı alanlardan getirilen mermer bloklar kullanılmıştır. Traverten bloklar kuzeyde Hierapolis’in yer aldığı Çökelez Dağı eteklerinden, doğuda Kolossai antik kentinin bulunduğu Honaz (Kadmos) Dağı eteklerine kadar çeşitli alanlardan getirilmiştir. Aynı şekilde mermerin de çeşitli alanlardan getirilmesine rağmen önemli bir ocak, Babadağ (Salbakos) Dağı’nın kuzey eteğinde Domuz Deresi’nden sağlanmıştır. Bu ocak kente 18 km olup, gri damarlı mermerlerin çıkarıldığı blok kesim izleri hemen dikkati çekmektedir.

* Kentin içme suyu ise güneyde (Denizli İl Merkezi içinde) 8 km uzaklıkta olan Başpınar kaynaklarından sağlanmıştır. Buradan sular kemer ve çift sıra traverten künk sistemiyle kente ulaştırılmıştır. Buna ait Eskihisar Köyü’nün yanında çift hatlı ve basınca dayanıklı traverten borular günümüze kadar kalabilmiştir. İki ana su terminaliyle kentin tamamına su sağlanmıştır. 

* Laodikya antik kentinin önemli ve günümüze kadar gelebilen yapıları içinde; Stadyumu 20-25bin kişilik (285x70 m), 2 tiyatrosu, 4 hamam kompleksi, 4 agorası, 5 nymphaeumu (çeşme), 2 anıtsal giriş kapısı, bouleuterionu (halk meclis binası), tapınakları, kiliseleri ve anıtsal caddeleri..... 

Resmi sitesi:


NOT: 
Anadolu’da 7 bin 500 yıl önce kurulan Laodikya’nın; bir Yunan kenti değil, M.Ö. 7. yüzyıllar arasında Orta Anadolu’nun batısına egemen olan Frigya medeniyetine ait olduğu ortaya çıkmıştır...

link







* * * 



Herodot Tarihi: 7.kitap 30....

Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, 
büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; 
Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; 
aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır....


* ANAUA ismi ..... 
Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları 
içerisinde bulunan tektonik göl ....


* tesadüf mü ;)






Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler

ASYNİA = ASİA = ASYA = AŞİNA = ASCHINA = ASHINA = AÇİNA = ASENA = RASENA = AS TÜRKLERİ

PROTOTÜRK VE ATAYURDU







Laodikya Suriye Caddesi'ndeki sütun üzerine kazıma olarak 
yapılan dört apsisli şematik çizim ve Philippius yazısı 
(Erken Bizans Dönemi) - Dr.Celal Şimşek

içindeki OZ damgasını da ben aydınlatayım.... - SB




28 Ocak 2015 Çarşamba

HATTİ SANATI ve KADİM TÜRK SEMBOLLERİ





Hititler'in imparatorluk dönemi güzel sanatlarında anıtsal bir yetenek görülür, fakat hiçbir yerde form-biçimlendirme yeteneği saptanamamıştır. Kimi yerde yalnızca oyun oynarcasına bir eğilim egemendir ve malzeme buna boyun eğmeyince hemen bir yana bırakılarak yeni bir taşa el atılmıştır; kimi yerde bitmiş ile yarı bitmiş, eski ile yeni birbirine karışmıştır. Yazı hiçbir zaman bir süsleme aracı olarak anlaşılmamış, aksine nerede yer elverişliyse oraya sokuşturuluvermiştir. Bu durum Yazılıkaya tapınak bölgesi için de geçerlidir; burada sadece "tanrıların tören alayında" bir biçimlendirme endişesinin sezildiği görülüyor. Fakat Yazılıkaya'nın özelliği yalnızca bir benzeri bulunmayışıdır, yoksa tipik hiçbir yanı yoktur. Normal haliyle Hitit sanatı belirgin, fakat hep kaba kalmış bir karakter gösterir (Önceleri Hurri, daha sonra da Asur etkisi de sürekli varlığını sürdürmüştür). Hiçbir zaman da bir "stil" oluşturamamıştır.

MÖ 2.binyılda bir Hitit İmparatorluğu vardır, ama bir "Hitit Kültürü yoktur". Hititlerin egemen halkının büyüklüğü çeşitli halkları "yönetmekte" ve onlara "hükmedebilmekte" kendini gösterir.

Hitit hayatının canlı resimlerini imparatorluk döneminin anıtlarında değil, bu dönemden çok sonraki Zincirli, Karkamış, Karatepe vs. gibi şehir krallıkların, yani MÖ 800-700 yıllarının yığınla kabartmalarında ve heykellerinde buluyoruz. Şimdiye kadar olduğu gibi bu "Neo-Hitit" resimleri, Hitit halkının özelliklerini yansıtan eserler diye asla gösteremeyiz. ... Bu resimler imparatorluğun göçüp gitmesinden 500 yıl sonraki bir zamana aittir. Hitit imparatorluğu MÖ 1800'den 1200'e kadar Küçükasya ve Önasya tarihine damgasını basmış başlı başına büyük bir devlettir. Hititlinin varalığı, Hititlinin niteliği ise ancak bu büyük devletin tanıklığından çıkarılabilir, döküntülerinden değil.

Wright ve Sayce'ın Hitit devleti hakkında "imparatorluk" terimini kullanmaları hiç de gelişigüzel değildir. Buna 20.yüzyılda "commonwealth" yani uluslar topluluğu denir.  Bu görüş açısıyla altıyüz yıllık Hitit egemenliğine bakarsak bir Hitit "tarihinden" sözetme imkanımız olmaz. Tarih, organik bir gelişmedir, manevi bir birliktir, biçim ve eda, form ve stil oluşturma çabasının evrimidir; aynı çağlarda Mısır ve Babil'de gördüğümüz gibi "kültür" ile özdeştir. Bütün bunları Hitit imparatorluğunda bulamıyoruz. Altıyüz yıl içinde onlarda bulduklarımız gerçi karakteristik ve değişiktir, ama organik bir evrimin izleri değildir.


MÖ 2.binyılın Hitit imparatorluğu, eski dünya tarihinde en şaşırtıcı ve en olağanüstü siyasal görüntüdür, ama kültürel bakımdan hiçbir önemi yoktur. 



C.W.Ceram
Tanrıların Vatanı Anadolu
Remzi Kitabevi, 1994





Hatti sanatı - MÖ.2300-2000
Dinsel tören sancağı - tunç
Alacahöyük
Anadolu Medeniyetler Müzesi

Anadolu'ya gelen Hititler (Nesiler) dil, din, kültür ve sanat
konularında Anadolu'nun yerlisi olan Hattilerden 
büyük ölçüde etkilenmişlerdir. 
Bu yüzden de dinsel sancaklarını Hattili ustalara yaptırmışlardır.




Hatti sanatı, dinsel tören sancağı,  tunç - MÖ.2100-2000
Alacahöyük
Anadolu Medeniyetler Müzesi




Hatti Sanatı , Altın testiden detay MÖ.2300-2000
Alacahöyük
Anadolu Medeniyetler Müzesi






Hitit Güneş Kursu olarak adlandırılsa,
HİTİT DEĞİL HATTİ

"Güneş Kursu, genellikle Hitit uygarlığına ait bir eser olarak kabul edilir ve çoğumuzda Ankara ve Anadolu çağrışımlarını uyandırır. Atatürk’ün emriyle 1935 yılında Alacahöyük’te başlayan kazılarla açığa çıkartılmıştır, Hitit öncesi döneminin yani Hatti döneminin bir eseri olduğu belirtilen Güneş Kursu, tunçtan yapılmış olup günümüzden yaklaşık 4250 sene önce 
dini merasimlerde kullanılmıştır.


Güneş Kursu’nu oluşturan yuvarlak, dünyayı ya da güneşi temsil etmektedir. Altta, iki adet boynuza benzer çıkıntının ne olduğu ise kesin olarak henüz bilinmemektedir. Üzerinde yer alan çıkıntılar ise doğanın çoğalmasını, üremeyi temsil etmektedir. Kuşlar da aynı şekilde yine doğanın çoğalmasını, doğadaki hürriyeti anlatmaktadır. Güneş Kursu’nun, Hititlerin Anadolu’ya gelmelerinden yaklaşık 300 sene önce yapıldığı ve Hatti kralları öldüğü zaman bunun gibi 4-5 sembolle birlikte gömüldükleri bilinmektedir." der Ankara Üniversitesi

Buraya ayrıca iki not düşmek istiyorum:
Boynuzlar Boğa'yı temsil eder. Boğa ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem de Tanrı anlamındadır ki Tau Türkçedir (Dağ/İlah). (Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Tar'ın açıklaması İlah/Tanrı olarak ta verilir. Ayrıca Taur'in Dağ İnsanları anlamına gelen Tau+Er'den türediğini söyler Mirfatih Zakiyev. daha detaylı bknz."Türklerin ve Tatarların Kökeni"ya da İngilizce link "Origin of Türks and Tatars".)

Kuşlarda Türk kültüründe "UÇMAĞI" temsil eder. Madem ölülerle gömülmüş o zaman mezardaki kişinin ruhu 
kuş olup UÇMAĞA vardığını belirtmektedir.

Anadolu'da bulunmuş ve MÖ.1800 öncesine ait buluntulara Hitit demekten vazgeçin, ve başkalarına mâl edip 
Atalarımızın mirasına ihanet etmeyin.
SB.






Hattuşai Kral II.Murşili'ye ait mühür baskısı - MÖ.1345-1315








Kazakistan 'da bir Boy Tamgası (Töre Boyu)





Ant ve Oz Tamgaları Köktürk Yazıtında






"At that time we must remember, there was hardly such a thing 
as a town in Anglo-Saxon England...." 
H.G.Wells








26 Ekim 2014 Pazar

HATTİLER HİTİT ÖNCESİ ANADOLU'NUN YERLİ HALKI




HATTİLER
proto-Hitit demek  ya da Hititler için Hattilerin devamıdır demek tamamen yanlıştır,  iki farklı halktır.
Anadolu'nun en eski adı Hatti Ülkesidir,
MÖ.3000 lerden itibaren 
1700 yıl boyunca da bu adla anılmıştır.
Prof.Emin Bilgiç birçok Hattice şehir isimlerini ortaya çıkarmıştır.


Hattilerin ülkesine gelip yerleşen Hititler (Nesiler) , Hattilerin tanrılarını, kültürünü ve dilini kullanmışlardır....
Hint-Avrupa olmayan, eklemeli dil ailesindendir, İskitler, Kimmerler, Partlar, Sümerce, Hurice, Urartuca ve Türkçe gibi...


Hititlerin gelmesiyle Hatti ülkesi Hitit ülkesine dönüşüyor...
ve Hititlerin Başkentleri Hattuşa aslında 
Hattiler tarafından kurulmuştur.

Hatti (Hitit değil) Güneş Kursu (Alem)
MÖ.2300-2200

"Standartlar/güneş kursları yanlış bir algılama ile "Hitit güneş kursları" olarak yaygın bir şekilde anılmaktadır. Hâlbuki bu eserler, Hititlerin Anadolu'ya gelişlerinden yaklaşık 300-350 yıl öncesine, Eski Tunç Dönemine, bir başka deyişle Hatti Çağına aittir. Büyük olasılıkla, Alaca Höyük krali mezarları, Alaca Höyüklü Hatti prens ve prenseslerine ait olmalıdır." - ALACAHÖYÜK KAZISI


"MÖ 2.binyılın Hitit imparatorluğu, eski dünya tarihinde en şaşırtıcı ve en olağanüstü siyasal görüntüdür, ama kültürel bakımdan hiçbir önemi yoktur. "
C.W.Ceram
Tanrıların Vatanı Anadolu



Anadolu Yarımadası'nın bu gün için bilinen en eski adı Hattuşaş Ülkesi idi ve bu topraklar 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak bilindi. Bu ad o kadar yerleşmişti ki Anadolu'yu istila eden Hititler bile yeni yurtlarından söz ederken Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır. Oysa sonradan yine tabletlerden öğrenildiğine göre, söz konusu Hind-Avrupalı halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu.  Ancak Hitit biçimindeki adlandırma, Eskiçağ tarihi çevrelerinde yayıldığı için onu değiştirmek güç olurdu. Zaten filologlar söz konusu Hind-Avrupalı kavim için Hatti sözcüğünü olduğu gibi almayıp, onun Ahd-i Atik'de zikredilen "Heth" ve "Hittim" şeklinden esinlenerek Almanca Die Hethiter, İngilizce The Hittites, Fransızca Les Hittites ve İtalyanca Gli Ittiti deyimlerini üretmişlerdir. Türkçede ise önceleri Eti sözcüğü kullanıldı, şimdi ise Hitit deyimi yerleşmiştir.  (Ekrem Akurgal)


Hitit yoktur yani....Nesili'dir

Hatti buluntusu  MÖ. 3000
Resuloğlu Höyük / Çorum



Naramsin referred to Anatolia as “the land of Hatti” and to the people of Anatolia as “the people of Hatti”. From that day forth, Anatolia was to be referred to as “the land of Hatti” until the end of the 2nd millennium BC.


Hattian was a non Indo-European language spoken by the Hattians in ancient Anatolia, with unusually long chains of prefixes together with shorter suffixing chains. The very limited knowledge about Hattians and Hattian language makes it difficult to even set an approximate time frame for the spoken language.


Resuloğlu

Situated on a high ridge overlooking the Delice Valley, the cemetery at Resuloğlu particularly presents the burial customs of the Hattians, who existed in the area between the rivers Kızılırmak and Yeşilırmak before the Hittites came into Anatolia. The tombs and the goods inside the tombs, which were well preserved in their original positions, provide us with important information regarding the burial customs of a society living in the 2nd half of the 3rd millennium BC.

Alacahöyük


Alaca Höyük was introduced to the scientific world by the name “İmat Höyük” by W. C. Hamilton in 1835. The mound was visited by many travelers and researchers during the second half of the 19th century. In 1907, Theodor Makridi Bey conducted a 15 day excavation on behalf of the Istanbul Archaeological Museums, in the area in front of the Sphinx Gate. In 1935, R. Oğuz Arık began systematic excavations on behalf of the Turkish Historical Society, by order of Atatürk.

Eskiyapar

On a central point of the inner nucleus area of the Hatti and Hittite region, Eskiyapar Höyük is located at the intersection of important 3rd and 2nd millennium centers nearby, such as Boğazköy and Alaca Höyük. The Early Bronze Age levels unearthed at Eskiyapar, reflect the heyday of the Hattian culture.

link






Hititler 


D.Ö.1700. yılda Hitit imparatorluğu (Hitit kralı Murşiliş zamanında) Babil hükümetiyle savaşıp onu yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. Babil gibi güçlü bir hükümeti yenen Hitit devletinin uzun yıllar ondan önce kurulması ve Hitit halkının bir kaç yüz yıl ondan önce, yaklaşık D.Ö.3. bin yıllığın ikinci yarısı ve sonlarında Batı Anadolu’ya gelmesi ve orada uygarlık ve hükümet kurmağa başlaması bilim dünyasına aşağı yukarı kesinleşmiştir. 


Ali Paşa Salih gibi bazı tarihçi ve hukukçular, Hitit halkını Ari soylu gösterseler de, büyük tarihçilere göre, Aryalar 900 yıl doğumdan önce doğudan İran çölüne ve bölgemize akmağa başlamışlar. Hatta Pirniya bile Hitit halkını Ari soylu göstermemiştir.


Büyük olasılıkla Sümer ve ya Elam göçlerinden ayrılarak Urmu Gölü’nün güneybatısında Zagros’un batı ve Toros’un doğu eteklerinde yurt tutup yaşayan ve Erettelerin (Arattalar) soyundan olan Hurriler D.Ö.2400. yılda 4 yöne göçmüş ve onlardan bir bölümü kuzeybatı ve bir bölümü de kuzeye gidip yerleşmişlerdir. 


Birinciler Batı Anadolu’da Hitit halkı ve devleti, ikinciler ise Doğu Anadolu ve Van gölünün kuzeyi ve çevresinde, Zagros dağlarının batısında Urartu halkı, devleti ve uygarlığını yaratmışlar. Yani Anadolu’nun eski tarihini iki bölüme ayırabiliriz:


1. Anadolu topraklarının doğu bölümleri: Van gölü çevresi, onun doğu kısmı, Zagros dağlarının batı yamaçları, Ağrı dağının batı etekleri ve Karadeniz kıyılarına kadarki yerleri, eski tarihçiler Van ve ya Urartu ülkesi adlandırmışlar. 


2. Anadolu topraklarının batı bölümleri: Bugünkü Van Erzurum’dan Aralık denizi ve boğazlara kadarki yerlerin ilk insanları ve topluluklarına gelince, tarihçilerin düşüncesine göre, bunlar Hititler olmuşlar. Hitit halkı Orta Asya’dan bölgemize olan üçüncü eller göçünün ürünüdür. Bazı tarihçilere göre bu göç D.Ö.3. bin yıllığın sonlarında, yani D.Ö.2050. yıllarında olmuştur.


Hitit imparatorluğu topraklarında yapılmış arkeoloji araştırmalara göre, önceler onun başkenti bugünkü Boğazköy topraklarında yerleşen Peteryum şehri olmuş, sonralar ise bugünkü Karakamış toprakları ve Fırat kıyılarında yerleşen bir şehir olmuştur. Hitit imparatorluğu topraklarındaki kazılardan elde edilen heykeller ve kabartma resimler gibi değerli tarihi eserler Hitit uygarlığının büyüklüğünü gösteriyor. Elde edilen birçok taş yazıt bugün Berlin Müzesi’ndedir.


Hitit imparatorluğunun başında Güneş adlanan büyük kral otururdu. Kralın bu gücüne bakmayarak, eski Türk ellerinin çoğunda olduğu gibi, onun gücü Pank (topluluk, kütle anlamında) kurulu, meclisi aracılığıyla sınırlanırdı. Pank’ın üyelerinin çoğu savaşçılardan, kralın oğulları ve kardeşlerinden ibaret olurdu. 


Hitit devleti çeşitli eyaletlere bölünür ve her birinin yerli hakimi olurdu, bu hakimler, genellikle, kralın ailesinden seçilir ve oldukları ortamda kral adlanırlardı.


Hitit hükümetinin alfabesi önceler hiyeroglif, sonralar ise çivi idi. Onlar kendi eklemeli dillerinde yazarlardı. Hitit halkının çeşitli allahları vardı, özellikle de bütün eklemeli dilli halklarda olduğu gibi, ‘Büyükana’ allahı, tufan ve kasırga allahı Telepinu (doğa güçlerini yaratan allah) vs idi. Genellikle Hitit halkının dini görüşleri doğa güçlerine tapınmak yani bir çeşit Şamanlıktı. Babil-Akkad dini düşüncelerinin etkisinde bir savaşçı şeklinde tufan allahı olan Teşub’u da kabul ettiler.


Sümerler ve Elamlar gibi Hititler de Türk dilli olmuş ve bugünkü Anadolu’nun belki de ilk sakinlerini teşkil etmişlerdir, 


Dolayısıyla Anadolu’nun birinci sakinleri Yunanlılar ve ya başka Hint-Avrupa dilli halklar olmamış, Türklerin ulu dedeleri olmuş ve ilk uygarlık ve devleti burada onlar yaratmışlardır.




___________________


RESULOĞLU YERLEŞİMİ VE MEZARLIK ALANI 2013 YILI KAZI RAPORU - pdf

ÇORUM-RESULOĞLU ESKİ TUNÇ ÇAĞI MEZARLIĞI’NDA 
KUMAŞ KULLANIMINA İLİŞKİN YENİ BULGULAR 
Özlem TÜTÜNCÜLER - pdf

RESULOĞLU MEZARLIĞINDA ELE GEÇEN BİR GRUP SAP DELİKLİ BALTA
Tayfun YILDIRIM - pdf 






Hint-Avrupalı Kavimlerin Anayurdu Tartışması - Hiç Bitmeyen Bir Senfoni
Prof.Dr.Ahmet Ünal

Hint-Avrupalı kavimler anavatanlarını terk etmeden önce yüksek bir kültür seviyesine ULAŞMAMIŞ olduklarından, anavatanları denilen ve nerede olduğu bir türlü anlaşılmayan topraklar üzerinde, mimari, seramik, sanat eserleri, mezar buluntuları ve yazılı kaynaklar vb. gibi elle tutulur maddi kalıntılar bırakmamışlardır. İşte bundan dolayı anavatanlarının lokalizasyonu bir türlü yapılamamaktadır. Tarihte her az bilinen konu gibi bu nokta da en başta milliyetçilik ve ırkçılık açısından spekülasyon ve suistimallere neden olmuştur ve hâlâ da olmaktadır.

19.yüzyılın sonlarından itibaren Avrupalı bilim adamları arasında Hint-Avrupalı kavimlerin anavatanı neresiydi konusu tartılmaya açıldığından beri, her nedense hep Orta Avrupa üzerinde durulmuş, Batı ve Güney Avrupa bakış açısının dışında bırakılmıştır. Avrupa'da, ataları Hint-Avrupalıların anavatanlarına sahip olabilmek pahasına alabildiğine bir yarış başlamıştı. (...) Koyu bir Alman milliyetçisi olan Kossinna Gustav ... onun 1902 yılında yayımladığı ^Die Indogermanische Frage archaologisch beantwortet^ başlıklı makalesi, hiç kuşkusuz uzun bir araştırmanın ürünüdür, ama ortaya koyduğu sonuç, tamamen ideolojiktir ve bilim açısından hiçbir değeri yoktur. Çünkü Kossinna, o zamana kadar anavatan tartışmalarında hiç dikkate alınmayan Kuzey Almanya ve Hollanda ovalarının Hint-Avrupalıların anavatanı olduğunu savunacak kadar kuzeye ve ileriye gitmiştir. Tekrar vurgulayalım, burada arkeolojik verilerden çok onun şovenizmi ve kullandığı bilim dışı linguistik kriterlerden hareket edililiyordu. Hiçbir gerekçe göstermeden ^bundseramik^ adı verilen kaba seramik türünün bu ovalarda çiftçilikle uğraşan Neolitik Devir Hint-Avrupalıların ürünü olduğunu söylemiştir.

Anavatanı Anadolu olarak kabul eden veya Hititler Anadolu'ya çok erken tarihlerde getirmek isteyen görüş sahiplerine göre, şimdiye kadar yerli Anadolu halkı Hattilere atfedilen Alacahöyük kral mezarlarında bulunan sanat değeri yüksek, derin ve köklü bir öbür dünya görüşünü yansıtan altın, gümüş, demir, tunç eserler, işte bu "öncü" Hitit prenselerinin eseridir. Hiç de sağlam temellere oturmayan bu ÜTOPİK tezin amacı, çok değerli ve eşsiz Alacahöyük kral mezarları eserleri ile KURGAN ve MAİKOP kültürlerinin benzer değerdeki buluntularını, Hint-Avrupalı kavimlere mal etmektir ve ne yazık ki, GİZLİ ve SİNSİ bir İDEOLOJİNİN ürünüdür!

Defalarca vurguladığımız gibi ileri sürülen tezler ve yapılan kıyaslamalar inandırıcı olmaktan çok uzaktır. Örnek olarak kısa bir süre önce Irene Gambaşidze'nin bir konferansında, Güney Gürcistan'ın Meşeti Bölgesi'ndeki Borzomi Vadisi'nde bulunan ve MÖ 18-16. yüzyıllara tarihlendirilen sahte kubbeli mezaar anıtlarını, Hitit kralı Şuppiluliuma'ya ait yine kubbeli olan ve su veya yeraltı kültüyle ilgili olduğu sanılan Boğazköy Güneykale'deki yapılarla mukayese etmesi gösterilebilir. Bu kıyaslama yapılırken aradaki 300-400 senelik zaman farkı göz ardı ediliyordu.

Önemle vurgulamak isterim ki, duyarlı ve konuyu bilen araştırmacılar, Kafkasya ve Doğu Anadolu'da en geç MÖ IV.binyıldan beri oralarda Hint-Avrupalıların değil, bugün olduğu gibi Kafkas kavimlerinin oturduklarını, bu kavimlerin arasında en azından Hurriler ve belki de Hattiler'in olduklarını kabul etmektedirler. Unutmamak lazımdır ki, linguistik kriterler ve maddi kültür verileri de bu tezi bütünüyle desteklemektedir.

Böyle Pan-Indogermanist ideolojik görüşlere bilerek veya bilmeyerek bazı Türk araştırmacıların da katıldıklarını üzülerek gözlemlediğimizi zaten söylemiştik; şimdi kısaca bunlara değinelim. Bu insanların arasında bulunan bir araştırmacı popüler bir "boyalı" dergide yayımlanan yazısında kazmakta olduğu Bafra Ovası'ndaki İkiztepe'nin arkeolojideki rolünü büyütebilmek ve orada bulunan Alacahöyük eserleri kadar olmasa bile yine de çok değerli Eski Tunç çağı madeni silah ve takıları, Hint-Avrupalılara peşkeş çekebilmek için "Hint-Avrupalıların İkiztepe'deki Ataları" başlığı altında şöyle yazmaktadır: ... (görselde)



Bu araştırmacı, hocası Renfrew'ya destek veren, Anadolu'nun yerli halkını Proto-Hint-Avrupalıların oluşturduğu, Hattilerin ise sonradan Anadolu'ya geldikleri görüşünü başka yerlerde de defalarca tekrar edip durmuştur. Ama biz bu görüşü asla ciddiye alamadığımızdan dolayı, burada kesinlikle daha fazla üzerinde durmak istemiyoruz; ama yeri geldiğinde başka bir yerde ayrıntılarıyla bu tezleri de tıpkı yıllarca bilim dünyasını boş yere uğraştıran Zalpa = İkiztepe tezini sildiğimiz gibi temizleyeceğiz.

Bir başka Türk mitoloji uzmanı araştırmacı da genel modaya uyarak Maikop kültürünü ve Alacahöyük kral mezarlarını Hint-Avrupalılara, daha doğrusu Hititlere mal etmek istemektedir. Bu yazara göre Alacahöyük standartları ve güneş kursları Maikop buluntularına benziyormuş. Maikop kültürü ise zaten Hint-Avrupa asıllı olduğundan, onlar da aynı kökendenmiş...!

Prof.Dr. Ahmet Ünal, "Hititler Devrinde Anadolu"






İşte Anadolu, Türk Tarihi ile dolu...Proto ve bugünkü Türkler

"Keşifler yapmak istiyorsan, yaptığın yanlışlara çoğu kez sevinmen gerekeceğini düşün." 
H.Sayce


3 Mart 2014 Pazartesi

Truva ve Etrüsk







TROYA SAVAŞLARINA KATILAN KAVİMLERİN 
KİMLİKLERİ VE KÖKENLERİ ile
TRUVA - ETRÜSK - TÜRK BAĞI

MÖ.1240-1230 tarihleri arasında meydana gelen ve Eskiçağ’ın Birinci Dünya Savaşı olarak nitelendirilen Troya Savaşları, Troyalı’lar ile Aka’lar arasında cereyan etmiştir. Troyalı’lar ve Aka’lar bu savaşa pek çok kavmin desteğini alarak katılmışlardır. Bu Savaşa, Dünya Savaşı niteliği kazandıran da Doğu’yu ve Batı’yı temsilen savaşa müttefik olarak iştirak eden kavimlerdir. 

Bu kavimler arasından, içlerinde Türk kavimlerinin de bulunduğu bazı kavimler, diğer başka kavimlerle karışıp kaynaşarak yeni kavimler ortaya çıkmasını da sağlamışlardır. İşte Troya Savaşları’na katılan bu kavimleri kimlikleri ve kökenleri itibariyle araştırıp, ortaya koymuş bulunuyoruz. 



TROYALILAR TÜRK MÜDÜR? 

Bütün bu değerlendirmelerden ayrı olarak, Troyalılar Türk Müdür? sorusuna da değinmemiz yerinde olacaktır: 

Anadolu MÖ.2.binyılın başlarında Mezopotamya’dan Anadolu’ya gelen Asur’lu tüccarların beraberlerinde çivi yazısını da getirmeleri ile tarihi devirlere girmiştir. Ama sorun şurada ortaya çıkıyor ki tarihi devirlere girilmeyen Eski Tunç Devri’nde yani MÖ. 3000-2000 yılları arasında Anadolu’da hangi kavimler yaşıyordu ve bu dönem kültürleri kimlere aitti. 

Burada Mezopotamya orijinli yazılı vesikalar az da olsa imdada yetişmektedir. Çünkü Mezopotamya Anadolu’dan yaklaşık 1200 yıl önce tarihi devirlere girmiştir. MÖ. 2350-2150 tarihleri arasında Mezopotamya’da güçlü bir imparatorluk kuran Sami kökenli Akkad’lar , bütün Sümer kentlerini egemenlikleri altına aldıktan sonra , komşu ülkeleri de istila etmeye başlamışlardır. Bu komutanlardan biri de Anadolu’dur. 

Akkad Kralı’na ait olan Şarthamari Metinleri’nin Hattuşa arşivinde bulunan nüshasından öğrendiğimize göre ( KBo III, 13 numaralı metin) , o devirde Anadolu’da yaşadıkları anlaşılan şehir devletlerinden 17 tanesi Hatti kralı Pampa’nın önderliğinde bir koalisyon oluşturmuşlar ve topraklarını korumak amacıyla Akkad Kralı Naram-Sin’e karşı isyan etmişler fakat başarılı olamamışlardı. Bu metinlerde 15. satırda geçen Türki Kralı da İlşu Nail’di. 

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere MÖ.3.binyılın sonlarında Anadolu’da büyük bir devlet yoktu. Küçük krallıkların hüküm sürdüğü bu topraklarda herhangi bir dış tehlikeye karşı birlikte hareket ediliyordu. 

Şarthamari Metinleri, Anadolu orijinli değildir fakat Anadolu hakkında bize bilgi veren en eski yazılı vesikalardır. Bu vesikalar sayesinde Anadolu’nun o dönemdeki sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı hakkında az da olsa bilgi sahibi olabiliyoruz. Özellikle kral adlarından MÖ.3.binyılda Anadolu’nun etnik yapısı hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. 

Örnek olarak Türki Kralı İlşu Nail’in ismi Asyenik bir isimdir ve bu da bize Türklerin Anadolu’daki varlığının binlerce yıl önceye dayandığını gösterir. 

Yine Şarthamari Metinleri’nden öğrendiğimize göre MÖ.3. binyılda Orta Anadolu’da Hatti’ler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Hurriler, Akdeniz Bölgesi’nde de Luwi Kavimleri’nin yaşadıkları anlaşılmaktadır. Luwi’ler bu bölgeye Balkanlar üzerinden bir göç hareketi sonucunda gelmiş Gumelnitza Kültürü’nün [Karanovo devamı] temsilcileri idiler.

SB NOTU : Luvi diyebileceğimiz bir etnik kimlik yok! Hint-Avrupa dil sınıflandırılmasında olMAyan Pelasgları, Turovalıları ve Etrüskleri Luvi yaparak Hint-Avrupa dilli olduğunu iddia etmeye başladılar! Luvi dedikleri birçok kelime Türkçedir. Görsel de gayet güzel bir kanıttır. - SB



Bazıları Troyalılar’ı Luwi’li olarak belirtirken bazıları da Anadolulu bir kavim demekle yetinmiştir. 

Troyalılar’ın Luwi’li olduğunu söyleyenlerin dayanağı , savaşlar sırasında tahtta oturan Kral Priamos ve oğlu Aleksandros Paris’in isimlerinin –os soneki ile bitmesidir ki Luwiler de nd/ nt , ss/os sonekli bir dil kullanıyorlardı. Bu değerlendirmeyi doğru fakat eksik bulan Prof.Dr. Ekrem Memiş , “Troya ve Troyalılar” adlı kitabında bu konuya şu şekilde yer vermiş tir: 

“ Troya Savaşları sırasındaki Troya kral ailesi sadece Priamos ve Aleksandros Paris’ten oluşmuyordu. Priamos’un eşi kraliçe Hekabe ya da Priamos’un büyük oğlu Hektor’un , Hektor’un eş i Andromake’ın isimleri ss veya os soneki ile bitmiyordu. Demek oluyor ki , sadece birkaç ismin sonunda yer alan ss/ os soneklerine dayanarak bir kavmin kökeni hakkında genellemeler yapmak doğru bir yaklaşım değildir. 

Kaldı ki , substrat dillere ait olduğu kabul edilen bu sonekler , Luwiler gelmeden önce de Anadolu’nun yerli kavimleri tarafından kullanılıyordu. Bütün bunlar bir yana, bir önceki bölümde de ifade ettiğimiz gibi , İtalya’ya şehir kültürünü götüren Etrüks kavminin oluşumunda Batı Anadolu’dan göç eden Troyalılar’ın önemli bir yeri olmuştu. İtalya da buluan Troyalılar ve Sakalar karışıp kaynaşarak Etrüks’ler denilen Türk kavmini meydana getirmişti.

Yasemin Şiraz
Yüksek lisans tezi
danışmanı : Prof.Dr. Ekrem MEMİŞ




Paris Helen'i kaçırırken / Paris İskit başlığı ile
Heredot'a göre Mısır kaynaklarında Helen'in Truva'ya hiç gitmediği iddiası var.
Bir başka iddia da Helen'in Paris'in resmi eşi olmasıdır.
SB


***

Prof.Dr. Ekrem Memiş, “Troya ve Troyalılar” adlı kitabında bu konuya şu şekilde yer vermiştir: “ Troya Savaşları sırasındaki Troya kral ailesi sadece Priamos ve Aleksandros Paris’ten oluşmuyordu. Priamos’un eşi kraliçe Hekabe ya da Priamos’un büyük oğlu Hektor’un , Hektor’un eşi Andromake’ın isimleri ss veya os soneki ile bitmiyordu. 

Demek oluyor ki , sadece birkaç ismin sonunda yer alan ss/ os soneklerine dayanarak bir kavmin kökeni hakkında genellemeler yapmak doğru bir yaklaşım değildir. Kaldı ki , substrat dillere ait olduğu kabul edilen bu sonekler , Luwiler gelmeden önce de Anadolu’nun yerli kavimleri tarafından kullanılıyordu. Bütün bunlar bir yana, bir önceki bölümde de ifade ettiğimiz gibi , İtalya’ya şehir kültürünü götüren Etrüks kavminin oluşumunda Batı Anadolu’dan göç eden Troyalılar’ın önemli bir yeri olmuştu. İtalya da buluşan Troyalılar ve Sakalar karışıp kaynaşarak Etrüks’ler denilen Türk kavmini meydana getirmişti. Bu durum karşısında Troyalılar’ın Türklüğünü kabul etmekten başka çare göremiyoruz.” 

Ayrıca Prof.Dr.Ekrem Memiş, yine aynı eserinde bu konu hakkında Montaıgne’nin şu sözlerini de bize aktarır:

“ Türklerin padişahı II.Mehmet, Papa II. Pius’a şunları yazmış : 

İtalyanların bana düşman olmalarına şaşıyorum. Biz de İtalyanlar gibi Troyalılar’ın soyundanız. Yunanlılar’dan Hektor’un öcünü almak benim kadar onlara da düşer, Onlar ise bana karşı Yunanlılar’ı tutuyorlar.” 

Hocamız bu konuda Mustafa Kemal Atatürk’ün bizzat söylemiş olduğu şu sözü de bizlere iletir: 

“Dumlupınar’da Yunanlılar’dan Troyalılar’ın öcünü aldık! ” 

bütün bunlardan anlıyoruz ki, Türkün iki büyük atası da Troyalılar’ın Türk olduğunu kabul etmektedir. 

Avrupalı tarihçiler bile Türklerin Troyalı olduğu görüşüne varmış ve kökenlerinin Troyalı komutan Turkus’a uzandışını öne sürmüşlerdir. 

Ancak Osmanlılar’ın, Avrupa’da ilerleyişinden korkarak bu görüşü reddetme yoluna gitmişlerdir. 

Bütün bu bilgilerin ışığında biz de Fatih Sultan Mehmet’in ve Mustafa Kemal Atatürk’ün de görüşlerini bizlere sunan değerli hocamız Prof.Dr. Ekrem Memiş’in görüşüne katılıyor ve Troyalılar’ın Türk olduğu görüşüne varıyoruz.
basın







****



Truvalılarda “Tenkri’ler” boy ismine rastlanıyor.(11) Truva’da ilk tabakalardaki halkın Türklerle akraba (Pelaj’lar - Pelasg) tahmin ediliyor. Doğrudan doğruya Pelajlarda da “Turxum” şeklinde bir isme rastlıyoruz.(12)

Bu kadar farklı yazılışı ve söylenişi olan Türk adının asli şekli ne olabilir? Benim de katıldığım Prof. Z. V. Togan’ın görüşü, kök kelimenin “TUR” veya “TÜR” olduğudur.(13)

Bunu “TURAN” kelimesinde görüyoruz. İranlılar (Persler, Medler) Türklere “Turani” derlerdi.(14)

Etrüsklerin Menşei
A. Farklı Tezler
Bu konuda 3 teori vardır:

1. Etrüskler, Batı Anadolu’daki Lik’lerin ve Lid’lerin “Turska” koludurlar ve MÖ. 1000 tarihlerinde deniz yoluyla İtalya’ya gelip (44) yerleşmişlerdir. Hint-Avrupa veya Semit kökenli değildirler. Ural-Altay grubundan olabilirler;

2. Etrüskler Alpler ve Balkanlar yoluyla İtalya’ya kuzeyden girmiş ve Etrürya’ya yerleşmişlerdir.(45) Muhtemelen, Truva 1 ’i de kuran Pelaj’ların bir koludur. Hint-Avrupalı ve Semit kökenli değildiler;

3. Etrüskler hiçbir yerden gelmedi, en eski çağlardan beri İtalya’da yaşayan bir kavimdiler. Daha sonra İtalya’ya giren Hint-Avrupalı İtalyotlarla karışarak tarihi Romalılar olmuşlardır.(46)

İtalyan arkeolog ve antropologların çoğu 2. ve 3. teoriyi destekliyorlar; fakat Dyonisus’ten beri Etrüsklerin Ege kıyılarından deniz yoluyla göç ettikleri, klasik kaynaklarda kanıtların fazlalığı dolayısıyle, ağırlık kazanıyor. Gene de, Kuzey Anadolulu-Trakyalı bir grup Ural-Altay kökenli Pelajların da İtalyaya kuzeyden girip Etrürya’da Ege’den gelme soydaşlarıyla karışmış olmaları, buna ait delillerle desteklenebilir.

Her iki şekilde de Doğu Ural-Altay kökeni söz konusudur.

3. Teoriye gelince, tek başına Etrüsk varlığını izah etmesi imkan dışıdır. Fakat denizci ve Balkanlı Ural-Altaylılar gelmeden önce Etrürya coğrafi bölgesinde eski bir kavim de herhalde yaşıyordu ve yeni gelenlerce “asimile” edildiler. İtalyalı “Etrüsk” halkı böyle oluşmuş olabilir.

B. Türklerle İlişkiler
1. Adları: “Türklerin adları” bölümünden değindiğimiz gibi, özellikle Hint ve Mısır kaynaklarında “Türk” adı “Turska”, “Turuşka”, “Tursk” şekillerinde ifade edilirdi. Ünlü Etrüskolog J. H. Breasted, Mısırlılarda “t-r-s” sesinin Yunancada “T-r-r” şeklini aldığını ve Etrüsklerin diğer adı olan “Tyrhen”in bunlardan türediğini belirtiyor.(47) Etrüsklerin, Romalıların ilavesi olan “E” kaldırılınca, “Trüsk” adı ortaya çıkıyor. “Tuska” da (r) ve (s) mübadelesine uğramış Etrüsklere ait yer ismidir: “Tuskani”

Kral ve Tanrıça Adları
İsim konusunu derinliğine inceleyen E. Richardson (48) “Tirsen” (oi) ekli aın Grekçe olmayan ve prens anlamına gelen “Turanos” kelimesinin bozulmuş şekli olduğunu ve Etrüsklerin ilk yurdu olan Ege-Lidya bölgesinde “Turan” adlı bir yer bulunduğunu, Etrüsklerin de bir tanrıçalarına “Turan” adını verdiklerini belirtiyor. (a.g.e., Önsöz, s. 7)

“Tarkan” adı ise Etrüsk krallarını sülale ismi olup ilk olarak “TAGES” efsanesinde geçiyor: “Tyrenus‟un kardeşi veya oğlu “Tarçon”, Tages adlı bir hayalet görür ve sonunda “Tarkinya” bölgesinin kralı olur.”(49) Orta Asya Türklerinde de “Tarkan” (prens) adının mevcut olduğu malum (Türkiye Türkleri de hala bu adı takıyor).

Prof.Dr.Reha Oğuz TÜRKKAN
KAYNAK : TÜRKLER - CİLT 1 [s.409-423]
TTK YAYINLARI – Yayın Kurulu Başkanı : Yusuf Halaçoğlu
Yayın Danışmanı : Halil İnalcık


***

İBRAHİM KAFESOĞLU:

Bizans literatüründe ise, Türklerin eski Troyalılarla münasebete getirilmiş olması dikkat çekicidir. Bu husus İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya giden Bizanslı Th. Gazes ile İtalyan hümanisti F. Filelfo arasında teati edilen mektuplarda görünüyor. Bu mektuplardan anlaşılıyor ki, XV. asır Türkleri eski Troyalıların neslinden sayılmaktadır: Türkler Bizans başkentini zaptetmek suretiyle, Troya’yı hile ile ele geçiren Greklerin torunlarından, atalarının intikamını almışlardır. Bu gibi telâkkilerin doğuşunda şüphesiz “Türk” adının eski şeklinin “Troia” olduğu zannı rol oynamıştır. Bilindiği gibi, Bizans müellifleri arasında “Türk” adı ilk defa, Göktürkler dolayısile, Aghatias tarafından zikredilir.

Kafesoğlu İbrahim, (Tarihte Türk Adı), Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya Menşeleri Efsanesi Üzerinde Araştırma, İstanbul, 1961)  pdf





****

Chingiz Garasharly-The Turkic Civilization lost in the Mediterranean -BAKÜ 2011 
Professor, Doctor of Philological sciences 

II. Pelasgians and Trojans in Italy: 

the birth of the Etruscan Civilization Herodotus considered the Etruscans (Tirsens) to have been a part of the Lydians, who had left Asia Minor because of famine. After settling in Italy, he writes, all of the people were called Tirsens by the name of their leader who had led them to this country [59, 42]. 

This half-legendary information could be a vague reflection of the times when Troy had been defeated by the Greeks and its people were made to migrate to different countries all over Europe. Some of them, who were called in old Scandinavian writings as «the people of Priam», the last Trojan king, had come to the north 
of Europe and had become «the first kings of Sweden and Norway»  [62, p.73, 180] and the heroes of other Scandinavian sagas [98]. 

Many of the Trojans, who became the ancestors of the future Etruscans, were called Tirsens by Herodotus. However, they did not derive this name from their leader at all, as the nation was known by the name Tyrrhenians or Tirsens and was well-known in the Mediterranean basin before they had arrived in Italy. As was 
already mentioned, Thucydides considered the Tirsens to have been a greater ethnical union - a part of whom were later called the Pelasgians [68, 95]. 

pdf:






****

İmparator Clausius, Etrüsk soyundan olmakla beraber, o zamanlar Lugdunum ismiyle mevcut olan bugünkü Lyon şehrinde doğmuştu. Bu şehre yaptığı ziyaretlerden birinde, halka hitaben bir siyasî nutuk söylemiş ve nutkunda kitabından bir parçayı okumuştur. İmparator konuşurken, tabiî olarak Saray kâtipleri not tutmuşlar, Lyonlular da, bu konuşmayı şerefli bir hâtıra olarak tabletlere kazdırmışlardır. İşte Lyon’da yapılan kazılarda bulunan ve Etrüsk tarihinin bazı devirlerine ışık tutan satırlar bu tabletlerdedir. 

Romalılar Etrüskler tarafından yazılmış tarih kitaplarını yok etmekle kalmamış, kendi yazdıklarında da tarihi tahrif etmekten, gerçekleri gizlemek ve olmayan şeyleri uydurmaktan çekinmemişlerdir. Bugünkü tarafsız etrüskologlar Romalı tarihçilerin şovenlik ve Romalılık gururu ile tarihî gerçekleri tahrif ettiklerini ve meselâ Titus-Livius gibi bir tarihçinin dediklerini ihtiyatla karşılamak gerektiğini yazarlar. 

Romalılar Etrüsk milletini yok edip manen ve maddeten gömdüklerini zannederken, kendilerine en büyük oyunu oynayan Etrüsk mezarları olmuştur.......Enea efsanesi bir Etrüsk efsanesi idi. Virjil, her halde, doğrudan doğruya İmparator Ogüst’ün verdiği talimat gereğince, edebî ve ideolojik bakımından iki kavmin kaynaşmasına yardımcı olmak üzere Etrüsk efsanelerini Romalılaştırmakta ve Roma’nın geçmişini etrüskleştirme idi. Değerli Fransız etrüskologu Alain Hus, “Esrarengiz millet, Etrüskler” adlı eserinde, benim kanaatime yakın olan şu görüşü savunmaktadır: “Etrüsklerin yazmış oldukları tarihler, onların destanları, efsaneleri Roma’ya maledilmiştir” (İtalyanca tercümesi s. 137)....

Dikkate değer olan cihet şudur ki, Enea, Ankiz Truva atı gibi motifleri taşıyan vazo, heykel ve aynalar ne Roma’da, ne de Yunanlıların Cumes şehrinde bulunmuş olup, bilâkis Veies, Vuici gibi Etrüsk şehirlerindeki kazılardan çıkarılmıştır. Bazı etrüskologlar safça, bunların Yunanlılardan alınmış motifler olduğunu zannetmişlerdir. Oysa ki, Amazonlar harbi dahil olmak üzere, bütün bu motifler şüphesiz Etrüskler için millî tarihle ilgili sahnelerdi.......

Fransız âlimleri ile Fransız dilinde yazan âlimler arasında da, bu konuya eğilenler ayni temayülü göstermektedir. Meselâ 1924 yılında bile, Meillet ve Cohen’in klâsik eser olarak kabul edilen “Dünya Dilleri” nde aşağıdaki satırları okumak mümkündü: 
“Pelásgca Milattan sonra 5 inci yüzyılda bile Trakya sahillerinde, Propontid’in güneyinde ve Đmros, Lemnos gibi adalarda henüz konuşulmakta idi. Hem Lemnos adasında 1885 yılında bulunan, fakat henüz deşifre edilmeyen o meşhur yazıt belki de bu dilin bir örneğini vermektedir... Yazıtta kullanılan dilin terkip özellikleri Pelasg dili ile Etrüsk dili arasında bir akrabalık ihtimalini hatıra getirmektedir.”

Diğer taraftan, Etrüsklerin Lydia’dan geldiklerine dair Herodot tarafından ileri sürülen görüş Truva’dan geldiklerine dair Virjil tarafından terennüm edilen inanış arasında çelişkiyoktur. Çünkü Pelasglar hem Lydia’da, hem Truva’da yerleşmiş bulunuyorlardı. Göçleri için kullandıkları İzmir limanı da oralara pek uzak değildir...

Eberhard’a göre Türkler fevkalâde iyi flüt çalardı: iki çeşit flüt kullanırlardı.Etrüsklerin ise flüt çalmaktaki ustalığı Yunanistan’da bile ün salmıştı ve Etrüsk kelimesi “iyi flüt çalan” manasına gelirdi.

Eberhard’ın eserinde, bir de, Çinliler tarafından “Tarkan” telâffuz edilen bir asalet unvanından bahsedilmektedir. Alman Sinoloji bilginine göre bu, Türklerdeki “prens” manasına gelen “Tarkan” veya “Tarhan” unvanından başka bir şey değildir. Bilindiği gibi, Roma’yı kuruluşundan sonraki yüzyıllarda idare eden “Tarquin’ler sülalesine mensup kralların adları Etrüsk yazıtlarında “Tarhun” veya “Tarhan” olarak gösterilmiştir.

ADİLE AYDA - ETRÜSKLER TÜRK MÜ İDİ ? 
PDF:


***




Etrüsk Urn - Kayı Boyu Damgası



ETRÜSK-TÜRK BAĞI 
Türkolog Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu 
Azerbaycan’ın Eski Eğitim Bakanı


TÜRK BİLİM DÜNYASININ YAYINLARI
Vergilinin qədim Roma tarixindən bəhs etdiyi «Eneida» əsərində bu şəhərin əsasını qoyan etrusk soyköklü Romul və Remin troyalı Eneyin törəmələri olduğu bildirilir. 

Romanın məşhur Qay sülaləsi də özünü troyalı Eneyin soyuna bağla-yırdı. Məşhur Roma imperatoru Qay Yuli Sezar senatda ilk çıxışında «Mən əsilzadəyəm, troyalı Eneyin nəslindənəm» deyərək özünü təqdim etmişdir.

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - link







Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lügati't-Türk kitabında adı geçen 24 Oğuz boyunun damgaları.
Kaşgarlı bu damgaların davarlara, at sürüsü vurulduğunu söyler.
Bu damgalar/tamgalar aynı zamanda yazıtlarda ve petrogliflerde de görülür.


KAYI BOYU










Truva / Gamalı Haç - Türk kültüründe görülür.


Truva'da bulunan Hitit Mührü

***


The Origin of the Etruscans / R.S.P. Beekes
Koninklijke Nederlandse Akademie van Wetenschappen, 2003.
(Hollanda Kraliyet Bilimler Akademisi )
Conclusion

The conclusion is that the evidence that the Etruscans came from Asia Minor is overwhelming: their name (Turse·noi - Etrusci); the fact that TyrseEnoi are still living there in classical times (the eastern TyrsEnoi); their language (Lemnos; PlakieE and SkylakeE ; the possible connections with Lydian); the names of their leaders (Tarchon; Nanas); their religious beliefs (Tarchon; the triumphus-complex; the double axe; the camillus -complex and the fact that the cult of the Kabeiroi was of Tyrrhenian origin); the epigraphical evidence (TyrseEnoi east of Lydia);...

...The Pelasgians, and their relation to the TyrseEnoi, are still much of a puzzle. It is clear that the Pelasgoi were a non-Indo-European people which the Greeks met, in Thessaly, when they entered Greece. It seems that their name was later used simply for the old inhabitants of Greece, or at least large sections of them. I consider the possibility that the Pelasgians in Asia Minor were also just a non-Greek people, whether they were related to the continental Pelasgians or not. In the beginning the TyrseEnoi were simply called Pelasgoi... PDF




****

GÖNÜL PULTAR TARAFINDAN 
YORUMUYLA YAYINLANAN 

Türk bilim adamları Etrüsklerin, bal gibi proto-Türklerden olduklarını “kör gözüm parmağına” örneklerle gösterdiler.




***

Genetiker meinen, die umstrittene Herkunft der Etrusker mit DNA-Tests endlich geklärt zu haben. Doch andere Forscher protestieren.

Herodot berichtete bereits im fünften Jahrhundert vor Christus, dass die Vorfahren der Etrusker um 1000 vor Christus während einer großen Hungersnot aus Lydien... link




***

In the region corresponding to ancient Etruria (Tuscany, Central Italy), several Bos taurus breeds have been reared since historical times. These breeds have a strikingly high level of mtDNA variation, which is found neither in the rest of Italy nor in Europe. The Tuscan bovines are genetically closer to Near Eastern than to European gene pools and this Eastern genetic signature is paralleled in modern human populations from Tuscany, which are genetically close to Anatolian and Middle Eastern ones.... link





***


"Sümerlerle, Hurrilerle, Hititlerle, İskitlerle, Peçeneklerle, Kıpçaklarla, Mayalarla, Kızılderililerle, Etrüsklerle 
aynı olmanın ötesinde 
Basklarda, Keltlerde 
hatta günümüz İngilizlerinde, Ruslarda ve Tuareglerde 
nasıl bir Türk vurgusu var, 
hem de genetik olarak, 
hiç düşündünüz mü?"

“ … dünya tarihine mührünü vurmuş bir milletin 
argogenetik hikayesidir..."

Osman Çataloluk
Türk'ün Genetik Tarihi.




 TÜRK TARİHİ