anau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2015 Pazartesi

ANAU



Türkmenlerin Atalarıyla Sümerler ve Eski Türkmenistan ile Mezopotamya ilişkileri

Önce de değindiğimiz gibi, Anau medeniyetinin hemen ardından Mezopotamya'da insanlık tarihinin çok zengin uygarlığı Sümerler tarafından meydana getirilmiştir. Tarih biliminin gelişmesi sonucunda Sümer ve Anu medeniyetleri arasında bulunan ilişkiler ve Sümerler ile Türklerin atalarının arasındaki akrabalık aydınlanmaktadır. Biz bu konudaki kendi düşüncemizi aşağıdaki bölümler esnasında izah etmeye çalışacağız.

Tarihi Gerçekler:

Türk Ansiklopedisi adlı eserde Sümerler hakkında şu satırlar vardır: "Güney Mezopotamya'da Sümer ilinde yapılan arkeolojik araştırmalar, hususiyle Uruk harabesinde tespit edilen kültür katları ile, başka başka kazı merkezlerinde bunlara tekabül eden katlarda elde edilen ve asıl bu yerlerle temsil edilip onlara göre adlandırılan buluntuların mukayesesi Sümerlerin Aşağı Mezopotamya'nın yerli halkı olmadığını göstermektedir... Sümerlerin Güney Mezopotamya Uruk katı sonlarına doğru göç ettiklerinin delilleri olduğu söylenebilir...

Öte yandan Benno Landsberg'in tahlil ve teşhislerine göre, aslında tek heceli bir karakter arz eden Sümerceye, Sümerlerin Mezopotamya'ya göç edip yerleşmelerinden sonra birtakım iki veya daha fazla heceli ve Sümercenin bünyesinden farklı yer adları ile meslek adları ve diğer kültür kelimeleri girmiştir. Bu arkeolojik ve filolojik deliller, başta Frankfort olmak üzere, bazılarının Sümerlerin El-Ubeyd çağından beri Güney Mezopotamya'da mevcut oldukları görüşünü kabullenmeye imkan bırakmamaktadır. Sümerlerin umumiyetle Mezopotamya'ya doğudan geldikleri kabul edilmiştir. Tabii bu görüşte arkeolojik ve filolojik bakımlardan birtakım münasebet ve benzerliklerin tesiri bulunmaktadır... "

Tanınmış Sümerolog Karmer de Sümerlerin Mezopotamya'ya dördüncü binin ikinci yarısında gelmiş ola-caklarını ve ana yurtlarının bilinmediğini belirtmektedir. Onun kanaatince, Enmerkar ve Aratta üzerinde dönen, destan! menkıbeler silsilesinden hükmedileceğine göre, ilk Sümer hükümdarları, belki Hazar Denizi çevresinde kurulmuş olan bir şehir devleti ile çok sıkı bir münasebete girmiş bulunuyorlardı. Bir ölçüde Ural-Altay dillerini hatırlatan Sümer dili de yapısı bakımından bir bitişken dildir ve bu dil vakıası da Aratta gibi aynı geniş sahaya işaret etmektedir."

Kramer tarafından Sümerlerin sıkı ilişkide olduğu ve onun fikrine göre Hazar çevresinde yer alan Aratta şehrinin Eski Türkmenistan'da olduğu konusunda Türkmenistan'ın ve bütün eski Sovyet Cumhuriyetlerinin ünlü bilim adamları tarafından yazılmış olan Sovyet Türkmenistanı adlı eserin birinci cildinde aşağıdaki bilgileri buluyoruz: "Margiyanalıların yerleştiği yurtlarının tümü konusunda, yerleştiği pek çok bölgenin susuzluktan çöl olmuşsa da, onların birkaç kentlerinin mevcut olduğu konusunda açıklamalar ve bilgiler vardır.

Part Margianası kentlerinin gerçek sayısı, birbirlerine göre coğrafi konumları bakımından doğru belirlenmiş olmasa da, M.Ö. 2. yüzyılın birinci yarısında yaşayan Klaudi Ptolomey tarafından yazılmıştır. O kentleri 102° ve 106° doğu boylamlarında gösterip, güneyden kuzeye doğru sayarak aşağıdaki dokuz kentin adını yazıyor: Nigeya (Niseya), Kamaguryana, Reya, Antihoya, Margiyana, Nasoi, Argadina (Aradena), Sena (Sina), ARATA ve Ariyaka". Yukarıda adı geçen ARATTA destanının metnini kitabın yer-yurt adları bölümünde tanıtacağız.

İranlı tarihçi Hasan Pirniya bu konuda şöyle yazıyor:

Ancak Akkadların ve Sümerlerin nereden geldikleri konusunda Aşkabat'ın yakınındaki Anu, Astarabad'ın yakınındaki Türendepe, (bazılarına göre Turantepe B.G.) ve Daraygez'de (Güney Türkmenistan çevresi, BG.) bulunan seramik eşyalar, kap kaçaklar ve buna benzer şeylerin imalat ediliş şekilleri Elam tarzı ile aynı olup altın vazoların yüzünde ise Sümerlerin resimlerinin işlenmiş olmasını göz önüne alarak, bazı bilim adamları Elam Uygarlığı ile Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiriyle ilişkisinin olması gerektiği kanaatine, belki de Sümerler de kuzey taraftan Basra Körfezine ve Babil düzlüğüne gelmiştir diyen düşünceye varmışlardır."17 Hasan Pirniya kendi kitabının girişinde dünyadaki mevcut dilleri ve eski dilleri üç gruba bölerek Elam ve Sümer dillerini Ural-Altay ve diğer bükünlü (iltisa-ki) dil grubuna koyuyor.

Türk tarihçisi Kamuran Gürün de Anu Medeniyeti ve onun tarihi dönemi (M.Ö. 8000-3900 araları) konusunda uzmanların ortaya koyduğu çeşitli fikirleri izah etmesinin yanı sıra Sümer medeniyetinin ve Sümerlerin menşeinin neresi olduğu hususundaki çeşitli fikirleri de (Türkmenistan, Hindistan, belki de üçüncü bir yer) analiz ediyor. Gürün burada Anu'dan elde edilen buluntuların bu konuların açığa kavuşmasındaki önemini vurguluyor.

Tarihçi Nissen Sümerlerin başka yerden gelmesini şöyle açıklıyor. "Mezopotamya'da M. Ö. 3200 yıllarında çok sınırlı bir dönem süresinde beklenilmedik bir durumda medeniyetin çeşitli yönleri kesin olarak değişmiştir. Bu değişmenin sadece eski kavmin yerini daha gelişmiş bir ülkeden gelen yeni bir kavimin alması ile gerçekleşmesi mümkündür." Bundan başka da nüfus sayısında yedi kat bir artışın olduğunu zikrederek bu olayı Sümerlerin Mezopotamya'ya gelip yerleşmesi ile ilişkilendiriyor.

Gene bir iranlı tarihçi Meşkur da bu konuda şöyle yazıyor: "Babil'in ilk yerli kavimlerinin Sümerler ya da Samiler olduğu konusunda çeşitli görüşler var. Günümüzde alimlerin çoğunluğu Sümerlerin Babil'de yerleşmiş olduğunu savunuyorlar. Sümer yurdu Tevrat'ta Şenar adıyla geçiyor. Onların kendileri kendi yurtlarına Şumer demişlerdir. Sümer'de bulunan pirinç eşyalardan anlaşıldığına göre onlar Fırat etrafına birden bire beklenilmedik durumda gelip, medeniyetlerini ise Hazar Denizi'nin güney doğusundan kendileriyle getirmişlerdir. Ancak bazı bilim adamları ise bunların deniz tarafından geldiklerini öne sürmektedirler."

Alman bilim adamı Oberhuber Die Kultur des Altesorientes adlı kitabında dünya uygarlığında yazının bulunması konusunda şöyle bir fikir öne sürüyor: "Sümerlere ait bulunmuş yazıların ve yazının sonraki olgunlaşma süreci ile ilgili belgelerdeki metinlerin çoğunluğu ticaret ve yönetim işlerine ait olduğu için bilim adamları yazının meydana gelmesinde ticari ilişkilerin temel rolünün olduğunu vurguluyorlar. 

Bu düşüncenin savunucusu Heishelheim'in fikrine göre şehir medeniyeti sadece coğrafi şartların ya da kent uygarlığının ortaya çıkması sonunda teşekkül etmeyip belki ticari ilişkilerin ekonomide temel rol oynamasından kaynaklanmaktadır. Bu teorinin doğruluğunu ispat eden en inandırıcı delil ise Yakın-Doğu ve Orta Asya'nın ticari ilişkilerinin kesişim merkezinde yerleşen Hazar ötesindeki (Türkmenistan'da) doğunun en eski kenti Anu'dur."

XI. yüzyılda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut dünya çapında tanınmış eseri Divan-ı Lügati t Türk'te ve bunun gibi XIII. yüzyılda yaşayan ünlü tarihçi Hamedanlı Hoca Reşideddin Fazlul-lah'ın Camiu't Tevarih adlı eserinde Türklerin şeceresini Hz. Nuh'dan başlatıyorlar. Nuh ise bilim adamlarının açıklamasına göre Ziusudra adıyla Sümerler arasında yaşamış bilgin, belki de marangoz olmuştur. Nuh Tufanı Destanı ise tarihçilerin fikrine göre herhalde dünyayı su basanda (bazılarına göre Sümerlerin yurdunu) kendi yaptığı gemi ile bir grup insanı ölümden kurtarışını konu alan bir folklorik destandır. Bu destan zamanla dini bir nitelik kazanarak Tevrat ve sonraki kutsal kitaplara girmiştir diye düşünülebilir.

Belki yukarıda belirtilen ünlü tarihçilerin Türklerin aslını Nuh'tan getirmeleri ile ilgili görüşleri bir hayale dayalı olmayıp çok eski kaynaklara ve halk arasında uzun zamandan beri yaşaya gelen yaygın rivayetlere dayanmaktadır.

Nuh sözüne gelince, bu sözcük Sümer dilindeki NU sözü ile bir olup sonraki Sami Kavimler tarafından NUH şeklinde yazılmış olabilir. NU sözcüğünün Sümer dilindeki anlamları; insan, türetmek ve tohum demektir. Bu söze anlam bakımından denk, yansıma bakımından da çok yakın kelimeler Altay dillerinde de vardır. Örneğin: Gold dilinde NAi, Kore dilinde NEI, Mongol dilinde ise NİALMA, hepsi insan anlamındadır.

Türkmenlerde de bir kimseyi övmek istediklerinde NAY BAŞI ibaresi kullanılmaktadır. Bu sözün de anlamı insanların en seçkini olsa gerek. Türkmenistan ile Mezopotamya arasındaki tarihi ilişki konusunda Türkmen bilim adamlarının yazdığı son makaleler daha açık bilgiler vermektedir. 

Ödek Ödekof şöyle yazıyor: "... Yazarın Türkmen Boyu "Teke" ve "Göktürk" sözcüklerini açıklamaya sistematik yaklaşması, Türkmenlerin etnogenetik kökünü M.Ö. 3000. yıla götürmeye imkan verdi. Bunu çeşitli uzmanlar, tarihçiler, arkeologlar, dil bilimciler ve yazarlar teyit etmişlerdir. Bunun gibi yaklaşmanın esasında Şumerler (Sümerler) adının ve uygarlığının temel unsurunu izah etmeye Sümer yurdunda ve Altıntepe'de (Güney Türkmenistan) yaşayan halkların birbirleriyle akraba olduklarını ispat etmeye imkan buluyoruz. Böylece, Sümer yurdunda yaşayan SAKGiK halkı Altıntepe uygarlığını türeten halkların doğrudan nesilleridir diyen tarihi sonuca varmak mümkündür." 

Gulla da "Türkmenlerin ataları sayılan ve Mezopotamya'ya göç eden Sümerler sonra Akkatlar, Elamlılar konusundaki bilimsel kaynaklar oraya göçmeyi M.Ö. 4000 yılına tarihlendirmektedir. Ancak bu dönem Anu medeniyetinin gelişmiş bir dönemine rastlamaktadır. Bu nedenle onların kendi vatanlarını ekonomik düzey ve uygarlık seviyesinin yüksek olduğu bir dö-nemde terk etmelerini anlamak zordur. Ancak M.Ö. 4000 yıllarının sonları ve 3000 yıllarının başlarında o döneme göre ekonomi ve uygarlık bakımından gelişmiş GÖKSÜYRÜ'nün (Türkmenistan'da) dokuz obasının hepsi boşalmıştır. Bu göçün sebebi ise o dönemde OKS diye adlandırılan şimdiki Tecen ırmağının suyunun bu günkü İran toprağından kasıtlı olarak azaltılmasıdır. Bu, rutubetin azalması nedeniyle, Karakum (şimdi Türkmenistan'ın % 80'i teşkil eden bir saha) alanının çölleşmesine neden olmuştur. Bu sürecin başlaması ile M.Ö. 4000 yıllarının sonunda Göksurililerin, sonra Sümerler adını alan büyük bir kesimi, bol su arayarak Mezopotomya'ya giden kavim olması mümkündür."

Sümerologların birkaçı Sümer dilinin Hindistan'da Aryanlardan önce yaşayan ve dilleri Ural-Altay dil karakterine sahip olan DRAViDA'ların diline benzerliğini de göz önünde tutarak belki de Sümerler şimdiki iran'ın güneyinden geçerek Mezopotamya'ya ulaşmışlardır demektedir. Ancak o dönem doğal şartlarının şimdiki iran'ın doğusunda çok büyük ve sıcak çölleri meydana getirdiğini dikkate alarak bunun mümkün olacağına inanmanın çok zor olacağı sonucuna varıyorlar.

Bu ihtimali öne sürenlerin biri ise Soden'dir. O sözünün devamında der: "Bu eklemeli karakterli bir dile sahip olan Dravidalar Hindistan'daki zengin uygarlığın yaratıcısı sayılırlar. Hindistan'a en son nüfuz eden (arileşen) Aryanlar ise onları Doğu Hindistan'a sürüyorlar. Ancak, Dravidaları batıya göçmeye neyin mecbur ettiğini anlamak ve onların M.Ö. 4000 yılının hangi kesiminde göç ettiğini tespit etmek çok zordur. "

Dravidalar konusunda Sümerolog Hommel de şu açıklamalarda bulunmaktadır: "Kollar (Kolhlar) Hindistan'ın yerli nüfusunun son kalıntılarıdır. Sonra Turanlı (Türkistanlı) Dravidalar Hindistan'a geliyorlar, en sonunda da Aryanlar gelip Dravidala-rı Doğu Hindistan'a sürmüşlerdir.

Dravidi dilinde konuşan nüfusun günümüzdeki sayısı yaklaşık 200 milyon olup Hindistan yarımadasının 1/4'ünü oluştururlar. Bu dil, özellikle onun Tamilce lehçesi güçlü edebiyatı, eski metinleri ve M.Ö. 300 yıllarına kadar giden geçmişi ile kendi karakterini korumaktadır. Bu dil Tamil, Andrapradaş ve Mi-sur gibi birkaç yurtta resmi devlet dilidir."

Sümerlerin Orta Asya'dan gelmeleri konusunda bilimsel gerçekler daha çoktur. Ancak biz metnin bu bölümünü bu konuda yazılan en son eserlerin birine müracaat ederek noktalıyoruz: 

"Sümerlerin (M.Ö. 3300) Orta Asya'dan gelme ihtimali aşağıdaki şu faktörlerle açıklanıyor. Onların dillerinin Altay-Türk dillerine benzerliği, tapınaklarının mimari şekilleri ve süslemelerinin dağ tapınaklarına benzemesi ve genellikle yazıda kullanılan ideogramlarının (belgilerinin) dağ yurtlarıyla benzerlik göstermesidir. 

Sümerlerin dini inançlarının kökünün de Orta Asya ya da Bakterya'dan olduğunu kanıtlayacak anlamlı şeyler vardır.Dağ tapınakları, dağ öküzüne secde etmek ve ek olarak Orta Asya'da olduğu gibi kralın muhafızlarının o öldüğü zaman, kendilerini zehirleyerek intihar etmeleri..."


5000 YILLIK SÜMER TÜRKMEN BAĞLARI (s.29) / BEGMYRAT GEREY

Kendi Sayfası
Begmyrat Gerey'in diğer kitabı
Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (M.Ö. 247-M.S. 224) 



Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler
Tengri/Dingir ‘Sema’ Oğulları


Amerikan jeologu Prof. Raphael Pumpelly (08.09.1837 – 08.10.1923), yakından tanışmak amacıyla Washington Karegi Üniversitesi’nin malî yardımını kullanarak Türkmenistan’a ilk defa 1903 yılında geldi. 1904 yılında Aşkabat yakınlarında yerleşen Anau’da (Anev) ve Marı’da (Merv) yapmış olduğu kazılarının sonuçlarından oluşan ve 1908’de Washington’da yayımlanan ‘Exploration in Türkestan Expedition of 1904’ (Türkistan’daki Araştırmalar 1904 Yılı Heyeti) adlı kitabı ve bazı diğer eserleriyle bilim dünyasında çok zeki bir arkeolog ve tarihçi olarak da kendisini tanıtmayı başardı. 

Prof. Pumpelly’nin Anau’da elde ettiği buğday taneleri ve koyun kemikleri gibi buluntular, kıymetli numuneler halinde günümüze kadar Philadelphiya’daki Tabiat Müzesi’nde korunmaktadırlar. Philadelphiya müzesindeki numuneler, Türkmenistan’ın Ahal vilayetinde son yıllarda kurulan Ak Buğday Müzesi’nde tekrar sergilenmektedirler.

Prof. Pumpelly, 1904 yılında Anau tepelerinde yaptığı kazılar sonucunda 5 ayrı medeniyet tespit etti ve toprak tabakalarına dayanarak bu medeniyetlerin:


Anau I (M.Ö. 9000 – 6000),
Anau II (M.Ö. 6000 – 5200),
Anau III (M.Ö. 5200 – 2200),
Anau IV (M.Ö. 2200 – M.S. 150),
Anau V (M.S. 370 – 1850) senelerinde yaşamış oldukları neticesine vardı.


Prof. Pumpelly; 1904 yılında Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat yakınlarındaki Anau harabelerinde, buradaki insanların tahıl üretmiş olduklarının işaretlerini buldu. O eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral tatlısu gölünün güneydoğu sahilleri bugünkü Aşkabat’a kadar uzanmaktaydı.

Kendisinin elde ettiği bazı sonuçlar üzerinde durmaya değer ehemmiyettedir.

Anau medeniyetinin başlıca bulunduğu yerler, dağ çaylarının düzlüğe çıktığı yerlerdeki yamaçlardır. Avcılık hayatından yavaş yavaş tarım ve çobanlık hayatına geçen kabilelerdeki en eski sulama şekilleri her halde bu gibi tabiî şartlar içinde meydana gelmiştir. 

Anau’da önce tarım başlamış olup,hayvanların evcilleştirilmesi daha sonra ortaya çıkmıştır. Anau II’de, Anau I’deki büyükbaş hayvanlardan ziyade, koyun ve keçi beslendiği ortaya çıktığı görülmektedir.

Prof. Raphael Pumpelly, Anau’da topladığı arkeoloji malzeme ve materyallerinde insanoğlunun ilk tarımsal faaliyetleriyle ilgili olarak “Oasis (Vâhâ Tatlıgöl) Teorisi” adlı bir teoriyi ortaya attı ve taş devri insanlarının son Buzul çağının sonlarında meydana gelen kurak bir iklim bölgesinde yaşamlarını sürdürebilmek için, vahşi hayvanlar ve bitkilerle birlikte, büyük tatlısu gölleri etrafında toplanmış olduklarını öne sürdü. Bir araya gelerek toplanmış olan bu insanlar buralarda büyükce köyler kurmuşlardır. 

Topluluğun besin ihtiyacını daha kolay karşılayabilmek için çok önemli bir kültürel evrim gerçekleştirerek bazı bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmişlerdir.

Buğday ve arpa evcilleştirilmiş ilk tahıl ürünleri; koyun ve keçi ise evcilleştirilmiş ilk hayvan türleri olmalıdırlar. Tahıl çiftçiliği ve hayvancılık ilk defa Orta Asya’da (Türkmenistan’da) gerçekleştirilmiş ve daha sonra Karadeniz sahillerinden Avrupa’ya geçmiştir.

İlk defa Prof. Pumpelly tarafından ortaya atılan “Oasis Teorisi” daha sonra bazı bilim adamları (mesela İngiliz arkeologu Gordon Childe) tarafından geliştirildi.

Onlara göre tarımdaki bu gelişmeler, insanoğlunun parazitlikten kurtulup tabiatla ortaklık kurarak üretken hale gelişinin ilk evrimidir. Bu üreticilik uzun zaman boyunca devam ederek tarihte ilk primitif sanat ve edebiyat eserlerini ve sonuçta bugünkü Türkmenlerin çok eski atalarında, ilk sözle folklorda sonra boyala kayada resimleri çekilen, kendine ve Tanrıya (Tanrılara) dini inancını doğurmuştur.

Amerikan bilim adamı Prof. Raphael Pumpelly, aydınlattığı Anau (Anev) medeniyetiyle, Türkmenlerin Eski Çag’dan da daha önceki dönemlere ait kültürel geçmişini tespit ederek, günümüz tüm tarih kitaplarında ve bilimsel ansiklopedilerinde yer almasını sağladı.

Ama ne yazık ki aynı tarih kitaplarda yer alan Sümerler konusunun Anau medeniyetiyle ilgisinden bu ana kadar söz edilmez. Aslında o eski zamanlarda muhtemelen Hazar-Aral gölü sahilleri bugünkü durumundan daha da geniş idi ve Türkmenlerin Anau medeniyetini meydana getiren eski atalarının bir kısmı çok sayıdaki gemileriyle Hazar-Aral gölünde yüzerek Türkmenistan’dan Mezopotamya’ya gelmiş ve Sümerlerin de ataları olmuştular. 

Çünkü aynı ilahilere tapan Sümerlerin ve Eski Türkmenlerin (Oğuzların, Hunların) kendilerini Tengri/Dingir ‘Sema‘ oğulları hesaplamaları boş yere değildi. Toplumu (daha sonra devleti) yönetmenin iki kanatlı sistemi her ikisi için de aynı idi.

Sümerliler eklemeli bir dil kullanıyordu. Sümerce tarihte bilinen ilk yazılı dildir. Güney Mezopotamya’ da M.Ö. 4000 yılında konuşulan ve M.Ö. 2000′li yılların başlarında yerini konuşma dili olarak Akatça’ya bırakan Sümer dili Türkmen dilinde (genellikle Altay ailesine ait dillerde) olduğu gibi kelimeler kök halinde, onlara ekler yapılarak yeni kelimeler oluşturuluyor.

Sümer dilinde Türkmen dilinde olduğu gibi fiil bakımında çok zengin. Ses uyumu var. Erkek, dişi ayrımı yok. Türkmencede olduğu gibi kısa anlatımla geniş anlam veriliyor.

Türkiyeli bilgin Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 165 Sümer kelimesini, hem anlam hem de fonetik bakımından uyan Türkçe kelimelerle eşleştirmiş olursa Almanyalı Türkmen Begmurat Gerey, Sümer kültürünü arkeolojik buluntular, mimarlık, efsaneler, yer adları ve dil yoluyla Türkmen kültürü ile karşılaştırmış, anlam ve fonetik bakımından Türkmence – Sümerce 295 kelimeyi eşleştirmiştir.

Bunu da bilmemiz gerekiyor ki bugün Sümerliler denilen medeniyete Almanlardan İngilizlere, Farslardan Araplara kadar bir çok millet sahiplenmekte ve atalarının Sümerliler olduğunu ileri sürmektedirler. Bunun nedeni şüphesiz medeniyetin, tarihin, hukukun, bilimin, edebiyatın, tarım ve ekonominin Sümerlerle başlamasıdır.

Tarihsel gerçek ise sonuç olarak böyledir: 

İnsanlık Tarihinin insanlığın inanç edinmesiyle geçmişi M.Ö 13000 yıllarda sona eren buz çağı ve Altay inançları ile başlar. Daha sonra M.Ö 9000 yıllarında Altay dağlarından inen Eski Türkmenler (Altaylılar) güneye daha sıcak coğrafyaya yerleşmişlerdir.

Türkmenistan’ın şimdiki başkenti Aşkabat’ın yakınlarında Anau kentini kurmuşlardır. İlk olarak insanlığın hayvanları evcilleştirdiği ve tarım yaptığı yer burasıdır. M.Ö 4500 yıllarda Anau kentini bırakıp Mezopotaya’nın verimli topraklarına göçmüştür.

Dile ait konumuzu toparlayacak olursak: 

Sümer belgelerinin ilk okunuşundan itibaren Sümercenin Ural-Altay dillerine benzediği söylenmiş. Daha sonra ayni anlam ve fonetikte olan Sümerce ve Türkçe kelimeler karşılaştırılmış. Bu yeterli görülmeyerek konulara göre karşılaştırma istenmiş. Son çalışmalarda bu da yapıldı ve Türkmen dili ile Sümerce arasında büyük bir yakınlık ortaya çıktı, hatta bazı kelimelerin zamanımıza kadar ulaştığı görüldü. Bilim adamları da Türkmen dilinin çok sağlam, kolay kaybolmayan bir dil olduğunu kabul ediyorlar. Bunlara göre Sümer dilini Çok Eski Türkmen dili veya o dilin bir dalı olarak vasıflandırabiliriz.

Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov
Raphael Pumpelly, Explorations in Turkestan Vol I - Vol II 




ANADOLU'DA ANAU

Herodot Tarihi: 7.kitap 30....
"Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır...."


Anau / Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları içerisinde bulunan tektonik göldür, ayrıca hıristiyanlığın ilk yıllarında havarilerin geçiş güzergahı üzerindedir....

"COLOSSAE , a city of Phrygia, first mentioned by Herodotus (7.30) as a large city of Phrygia, on the Lycus, a branch of the Maeander. Xerxes, on his march to Sardes, B.C. 481, reached Colossae after leaving Anaua. [ANAUA] The younger Cyrus, on his march from Sardes towards the Euphrates, B.C. 401, passed through Colossae. He crossed the Maeander, and after a march through Phrygia of 8 parasangs from the river, he came to Colossae, a large and prosperous city..."


dipnotlar:

“Kürt Tarihi” adı altında yazılan birçok kitapta Sakaların Medlerin soyundan geldiklerini belirtirler. Halbuki milattan önceki devirlerde yaşamış olan Sakalar/İskitler  bugün için tartışması bitmiş ve Türk dilli, Türk milleti olarak açıklanmıştır. Bunun yanında Orta Doğu’da yaşamış Medleri ataları ilan ederler ki, son araştırmalarda bunlarında Türk dilli oldukları anlaşılmıştır.  Ahsen Batur “Kürdoloji Yalanları” ve  M.Şerif Fırat “Doğu İlleri ve Varto Tarihi” Zazaların Sakaların soyundan geldiklerini söyler ki bunu Türkmenistan’dan Gerey de destekler. 

Hatta “Aşkabad Üniversitesinde 25 yιl tarih hocasι olan Rosliyakf´un açιklamasιna göre Türkmen ulusunun üstelik %70´ni oluşturan Teke ve Yomut boy birlikleri Saka-İskitlerin torunlarιdιr” der Begmyrat  Gerey ve devam eder 

“ Biz Rosliyakof´un bu düşüncesinin doğru olduğunu, Herodot ve diğer Yunan tarihçilerin yazιlarιnda adι geçen: Parn, Part (Partlar), Dah (Daz), Dahe (Teke), Barkas (Burkaz), Grehi (Gerey), Sakaw, Sakar (Sak är) gibi boylarιn bugün de eski adlarι ile eski yurtlarιnda yaşamakta olduklarιnι görmekdeyiz.  Ägşar (Avşar), Bayat, Begdilli, Bayιndιr, Iğdir, Yemreli, Eymir, Yzιr gibi Oğuz-Kıpçak boylarιnι ise biz türkmenlerin kalan bölümü olan Kökleñ, Sarιk ve Salιr boy birliklerinde görürüz. “


Görüldüğü gibi İskit, Saka, Part ve daha birçok farklı isim altındaki eski uygarlıklar bugünkü Türklerin atası olan Oğuzları oluşturmuşlardır ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu bölgelerine yerleşenler, yerleştirilenler işte bu “Dağlı Türkler”dir....


Prof.Firudin Ağasıoğlu (Celilov)'da " Partlar dışlanmış İskitlerdir" der.



 "Ölümünden iki ay önce çevirisini yaptığım ve Türk Tarih Kurumu  tarafından yayımlanan “Tarih Sümer’de Başlar” kitabını eline aldığı 28 Eylül 1990’da bana şöyle yazmıştı:

“Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya’ya 6-7 bin yıl önce Orta Asya’nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerli idi. Böyle olabileceği hakikatten hiç de uzak değildir”.

Sümeroloji Hocam Benno Landsberger de : “Sümer dili, hem dil bakımından, hem de, bütün Asya boyunca dağlık bölgelerde konuşulan dil olması bakımından önemlidir. Bu türden olup bugün hala yaşayan dil Türk dilidir” diyor. " 


"TÜRKÇE KONUŞUYORLARSA BİLİN Kİ TÜRKTÜR. GENÇLERİMİZ TÜRKLÜĞÜMÜZE AİT NE VARSA ÖĞRENMEYE ÇALIŞSINLAR. GENÇLERİMİZ AYRICA BİZİM ESKİ ALFABEMİZİ OKUSUNLAR, ÖĞRENSİNLER, BU ÇOK ÖNEMLİ. YARIN ÖBÜR GÜN BENİM KANIM BÜTÜN YAZILARIN BİZİM YAZILARIMIZDAN ÇIKTIĞINI İSPAT EDEBİLİRLER VE DİLİMİZİN DE BÜTÜN DİLLERİN ANASI OLDUĞUNU DÜNYAYA DUYURABİLECEKLERDİR. 

BÜTÜN DİLLERİN ANASI TÜRKÇE VE BÜTÜN YAZILARIN BAŞLANGICI DA TÜRKÇEDİR. TÜRK DİLİ ÇOK ZENGİN BİR DİL VE MATEMATİKSELDİR. DİLİMİZİ MUHAFAZA ETMEYE ÇALIŞALIM VE KENDİ KÜLTÜRÜMÜZÜ ÖĞRENELİM. BATILILARIN BİZİ KÜÇÜMSEMESİ VE BARBAR OLARAK ADLANDIRMASININ HİÇBİR DAYANAĞI YOKTUR.  BEN IRKÇILIK YAPMIYORUM, BİZ MEDENİYETE SAHİP BİR TOPLULUĞUZ VE BÜTÜN MEDENİYETLER DE ORTA ASYA'DAN GELİYOR. "


M. İLMİYE ÇIĞ / 2011-video

___________


9 Şubat 2015 Pazartesi

Laodikia - Laodikeia - Laodikya








M.Ö. III. Yüzyıl Öncesi
Yerleşim alanında özellikle de kentin batı ve güneybatısında yapılan araştırmalarda, Geç Kalkolitik (M.Ö. 3500) ve İlk Tunç Çağı I (M.Ö. 3000)’e tarihlendirilen seramik ve çakmaktaşı buluntular ele geçirilmiştir. Bunlar, kentin erken yerleşiminin daha çok su kaynağı olan Gümüşçay-Goncalı Deresi (Asopos) etrafında oluştuğunu göstermektedir. Batı Nekropolü alanında ele geçirilen kaplar ise İlk Kalkolitik Dönem’e (M.Ö. 5500) ait olup Lykos Vadisi’nde bugüne kadar tespit edilen en erken buluntulardır.

Plinius’un (NH.V.105), bahsettiğine göre; Hellenistik kent, önce Diospolis, sonra Rhoas olarak adlandırılmış olan, kutsal köy yerleşimlerinin üzerinde kurulmuştur. Diospolis, Zeus’un kenti anlamında olup Rhoas eski bir Anadolu adıdır.

Antik kentin güneybatısında ve batısında Asopos (Gümüşçay-Goncalı Deresi), güneydoğusunda Kapros (Başlıçay), kuzeydoğusunda ise Lykos (Çürüksu) Nehri yer almaktadır.

M.Ö. III. Yüzyıl
Kent, Seleukoslar Kralı II. Antiokhos Teos tarafından eşi kraliçe Laodike adına, M.Ö. 3. yy’ın ortalarında (M.Ö. 261-253) kurulmuştur.

Laodikeia’nın önemli antik yol güzergâhlarının kavşak noktasında olması, topografik yapıya bağlı Seleukos politikasına uygun yer seçimi, askeri, idari ve ekonomik konumu sebebiyle bölgenin ana merkezi durumundadır.

Laodikeia tarih sahnesine ilk defa, M.Ö. 220’deki Akhaios isyanıyla çıkmıştır. Akhaios, Laodikeia’da kendisini kral ilan etmiş ve adına sikke bastırmıştır.

Antik kentte ele geçirilen ve M.Ö. 3. yy’a tarihlendirilen mezar yazıtlarında bile bir çarşı, bir strategeion, bir gymnasium, bir tiyatro gibi yapılardan söz edilmesi, erken dönemde bile kentin önemine işaret etmektedir.

Kentte, Grek Panteon’una ait inançların yanında, Doğu kültür ve inançlarıyla karışmış Zeus Aseis ve İsis kültleri de görülmektedir. Kentin kurucu baş tanrısı ise Zeus Laodikeus’tur.

M.Ö. 190
Magnesia Savaşı: Seleukoslar ile Bergama desteğinde Romalılar arasında yapılan Magnesia Savaşı’na kadar kent, Seleukos yönetiminde kalmıştır.

M.Ö. 188
Apameia Barışı; Magnesia Savaşı’nın ardından büyük bir zafer kazanan Bergama Krallığı, bu barışla bölge yönetimini ele geçirmiştir. Kent, hem Attaloslar’la hem de Roma ile sıkı bir bağ kurarak önemli ayrıcalıklar elde etmiş ve Bergama Krallığı’na bağlanmıştır.

M.Ö. 133
Bergama Kralı III. Attalos’un ölmesi ve Kralın vasiyeti üzerine Laodikeia da Bergama gibi Roma Cumhuriyet Yönetimi’ne bağlanmıştır ve M.Ö. 129 yılından itibaren Batı Anadolu Asya Eyaletine dâhil olmuş, Roma tarafından atanan Prokonsül’lerce (eyalet valileri) bölge yönetimi sağlanmıştır.

M.Ö. II.-M.S. I. Yüzyıllar
Strabon (XII.7.16) Laodikeia’da kuzguni siyah renkli yünü çok yumuşak bir cins koyun yetiştirildiğini, bu koyunların yünlerinin Miletos (Balat)’ta yetiştirilen koyunlarınkinden dahi üstün olduğunu, bu sayede Laodikeialılar’ın büyük gelirler elde ettiklerini yazmıştır. 

Antik yazar Vitruvius (VIII.3) koyunların yünlerinin yumuşak oluşunu, içtikleri Bölge­nin çürük kokulu suyuna bağlamıştır. 

Laodikeia’da dokunan ve “Trimita” adıyla bilinen tunikler o denli ünlüydü ki kent bir dönem “Trimitaria” olarak anılmıştır. Antik dönemin en güzel tekstil ürünleri Lykos (Çürüksü) Vadisi’nde dokunmuştur. Dokuma ürünleri Miletos’u bile geride bırakmıştır. Roma İmparatorluk Dönemi’nde, kent, stratejik öneminin de etkisiyle daha da büyümüş, ticarette özellikle de yün ve tekstil ticaretinde adını duyurmuştur.

M.Ö. 88-85 yıllarındaki Mithridates Savaşları’nda Laodikeia büyük zarar görmüştür. M.Ö. 51 yılı sonu-50 yılı başlarında Kilikya valisi ve Romalı devlet adamı Cicero, 10 hafta boyunca Laodikeia’da yargı işlerini yürütmüş ve yasaların hazırlanmasını sağlamıştır.

M.Ö. 40 yıllarında Parth güçleriyle birlikte bölgeye gelen Labienus’a, Laodikeia’lı Zenon adlı soylunun direnişi sonucu Laodikeia, Roma tara­fından büyük saygı görmüştür. Bu cesaretli davranışından dolayı Pontos Bölgesi, Zenon’a hediye edilmiş ve Laodikeialılar Roma yurttaşı sayılma ayrıcalığını elde etmiştir. Bununla birlikte kent, Roma eyalet düzenlemelerinde Kibyra (Gölhisar) Conventus birliğine dâhil edilmiştir. Ancak bu birlikte en etkin kent, Laodikeia’dır.

Kent, M.Ö. 27 yılında Augustus Dönemi’nde (M.Ö. 27-M.S. 14), M.S. 47 yılın­da İmparator Claudius Dönemi’nde (M.S. 41-54) meydana gelen deprem sonucunda tahrip olmuştur. Augustus Dönemi’nde kentte büyük imar faaliyetleri gerçekleştirilmiştir.

İmparator Tiberius (M.S. 14-27) zamanında Laodikeia, Frigya’nın en görkemli ve zengin kentiydi.

M.S. 60
İmparator Nero Dönemi’nde (M.S. 54-68), M.S. 60 yılında olan büyük depremde, tüm Lykos (Çürüksu) Vadisi kentleri yerle bir olmuş, Hierapolis ve diğer kentler, Roma İmparatorluğu yardımlarıyla ayağa kaldırılırken, Laodikeia kendi kendini imar etmeyi başarmıştır.

Yazıtıyla M.S. 79 yılına tarihlenen stadyum, Lycias Nicostratus’un en küçük oğlu Nicostratus tarafından yaptırılarak, Roma İmparatoru Titus’a (M.S. 79-81) ithaf edilmiştir. Stadyum, bölgesel sportif oyunların ve gladyatör gösterilerinin yapıldığı en önemli yapıların başında gelmektedir.

M.S. 84-85
İmparator Domitianus Dönemi’nde (M.S. 81-96) kentte imar faaliyetleri yoğundur. Aphrodisias Kapısı, Hierapolis Kapısı, Efes Kapısı, Suriye Kapısı ve ana caddeler Dorik cepheli olarak inşa edilmiştir. Günümüze ulaşabilen Efes ve Suriye Kapısı M.S. 84-85 yılında Prokonsül S. I. Frontinus tarafından yaptırılarak, İmparator Domitianus’a (M.S. 81-96) ithaf edilmiştir. Bu dönemde Dorik moda Hierapolis ve Tripolis antik kentlerinde de yaygındır.

M.S. 117-138
M.S. 135 yılında İmparator Hadrianus kenti ziyaret etmiş ve kentteki imar faaliyetlerini desteklemiştir. Günümüze kadar kalabilen yapı kalıntılarının büyük bir bölümü M.S. 2. yy’ın imar faaliyetlerinin izlerini taşımaktadır. Hadrianus Dönemi’ndeki (Pax Romana) huzur, bolluk ve zenginlik hem yontu hem de mimari eserlerde kendisini göstermektedir. Stadyumun yanındaki Güney Hamam kompleksi, Prokonsül Gargilius Antiquus zamanında inşa edilerek İmparator Hadrianus ve karısı Sabina’ya ithaf edilmiştir. Kent ilk kez İmparator Hadrianus (M.S. 117-138) zamanında Neokoros (Tapınak Koruyuculuğu) unvanını almıştır.

M.S. 138-161
İmparator Antoninus Pius zamanında meydana gelen depremde kentin bazı yapıları yıkılmıştır. Bu dönemde kentte geniş çaplı imar faaliyetleri yürütülmüştür.

M.S. 180-192
İmparator Commodus’un himayesindeki kentte, İmparator adına bir tapınak yaptırılmış, bundan dolayı da ikinci kez Neokoros “tapınak koruyuculuğu” unvanını alarak vergiden muaf tutulmuştur. Commodus, M.S. 192 yılında öldükten sonra, kentin bu unvanı geri alınarak yerine “İmparator Seven” sıfatı verilmiştir.

M.S. 193-211
İmparator Lucius Septimius Severus Pertinax zamanında kentte imar faaliyetleri yoğundur. Birçok dinsel ve kamusal yapılar bu dönemde yapılmıştır. Suriye Caddesi’nin kuzey yanındaki anıtsal çeşme, yazıtıyla İmparator Septimius Severus’a adanmıştır.

M.S. 211-217
M.S. 215’te İmparator Caracalla kenti ziyaret ederek imar faaliyetlerini desteklemiştir. İmparator’un kenti ziyaretinden dolayı Suriye Caddesi ile bunu güneybatı yönde kesen Stadyum Caddesi’nin köşesinde Caracalla Nymphaeum’u inşa edilmiştir. Kentin aldığı Neokoros unvanı, İmparator Caracalla Dönemi’nde devam etmiştir. M.S. 3. yy’da kent bir depremle tekrar hasar görmüştür.

M.S. 222-235
İmparator Severus Alexander zamanında, Suriye Caddesi’nin kuzeyinde yer alan ve kuzeydeki yapılara geçişi sağlayan I. Propylon’un (Anıtsal Geçiş) mimari süslemeleri bu dönemde yapılmıştır. Bu dönem kentin son parlak ve düzenli dönemidir.

M.S. 284-305
İmparator Diocletianus’un (M.S. 284-305) Fiyat Fermanı’nda (M.S. 301) Laodikeia’nın yün ve giysilerine ağırlık verilerek burada dokunan kumaşlardan söz edilmesi, Geç Roma İmparatorluk Dönemi’nde dokuma sektörünün önemini hala koruduğunu göstermektedir.

Diocletianus Dönemi’nde getirilen idari reformlarla, Anadolu daha büyük eyaletlere ayrılmıştır. I. Constantinus Dönemi’nde de reform hareketleri­ne devam edilmiştir. Bu dönemde Frigya Bölgesi ikiye bölünerek Laodikeia, Frigya Secunda Pacatiana’sının merkezi yapılmıştır. Diocletianus’un Laodikeia’yı Frigya’nın Metropolisi ilan etmesi kentin, Roma ve Bizans Dönemi’nde statüsünü koruduğunu göstermektedir. Kentte bu dönemde Hıristiyanlık iyice yayılmıştır.

Duvarları kuzeye doğru yıkılan I. Propylon (Anıtsal Geçiş) da bulunan sikkeler ile Tapınak A kazı verileri ve yazıtları kentte, M.S. 3. yy’ın sonu 4. yy’ın başında önemli bir deprem olduğunu göstermiştir.

M.S. 307-337
İmparator Büyük Constantinus zamanında (M.S. 313) Milano Fermanı ile Hıristiyanlara özgürlük verilmiştir. Laodikeia Hıristiyanlık âlemi için de çok önemli bir kent olmuştur. İncil’de adı geçen Yedi Asya Kenti’nden birisi de Laodikeia’dır. Bu nedenle kent onursal ilk “Yedi Kiliseler Birliği” unvanına layık görülmüştür. Kentteki Laodikeia Kilisesi bu dönemde inşa edilmiştir.

Laodikeialılar’ın zenginliklerinden dolayı, başlangıçta bu yeni dine kar­şı ilgisiz kalmalarına rağmen, daha sonra Hıristiyanlık, vadide hızlı bir şekilde yayılmıştır. M.S. 325 yılında toplanan Nicaea (İznik) Konsili’nde Laodikeia, Frigya Pacatiana’sının yönetim birimi olarak temsil edilmiştir.

M.S. 364-378
Hierapolis’te de olduğu gibi kent, M.S. 4. yy’ın ikinci yarısındaki depremle tekrar yıkılmıştır. Olasılıkla da M.S. 370’te İmparator Valens kenti ziyaret etmiş ve depremle ilgili yardım ve denetlemeleri yerinde incelemiştir.

M.S. 4. yy’da (M.S. 343-381) Hıristiyanlığın evrensel meclisinde Frigya kentlerinin alacağı kararlarla ilgili önemli bir toplantıya Laodikeia (Laodikeia Synodu) ev sahipliği yapmıştır. Olasılıkla bu toplantı Laodikeia Kilisesi’nde gerçekleştirilmiştir. Adının kutsal kitapta geçmesi ve bu onursal toplantıya ev sahipliği yapmasından dolayı kent, Bizans Dönemi’nde büyük saygı görmüştür.

İmparatorlar I. Theodosius (M.S. 379-395) - Arcadius (M.S. 383-408) - Honorius (M.S. 393-423)
Bu imparatorlar zamanında kent, son güçlü dönemini yaşamıştır. M.S. 395-396’da alınan bir karar gereği kentin etrafı Roma yapılarına ait bloklar kullanılarak sur duvarıyla çevrilmiş olup Hellenistik ve Roma yerleşimlerinin bir kısmı bu surların dışında kalmıştır. Ayrıca İmparator I. Theodosius tarafından (M.S. 380-381) ilan edilen Selanik Fermanı’yla Hıristiyanlık devletin resmi dini olarak kabul edilmiştir.

M.S. 491-518
İmparator Anastasius zamanında M.S. 494’deki büyük depremle Laodikeia tamamen yıkılmış ve bir daha toparlanamamıştır. Kentte yerleşim bir süre daha devam etmiş ve Bizanslı yazarlar, Laodikeia adından nadiren bahsetmişlerdir.

M.S. 6. yy’da tekrar bir deprem geçiren kentin parlak dönemi sona ermiştir.

İmparator Focas (M.S. 602-610) - M.S. VII. yy’a kadar
M.S. 7. yy’ın ilk çeyreğinde İmparator Focas Dönemi’nde meydana gelen yıkıcı depremin ardından kent bir daha toparlanamamış ve terk edilmiş­tir. Özellikle bölgeye yapılan Arap akınları ve su yollarının zarar görmesi nedeniyle kentte yaşayan halk, güneye su kaynaklarına yakın olan bugünkü Denizli-Kaleiçi ve Hisarköy’e, Salbakos’un (Babadağ) kuzey eteklerine taşınmıştır. Kaleiçi, M.S. 7. yy’dan itibaren yeni Laodikeia’nın bir parçası olmuştur. Antik kaynakların bu tarihten sonra sözünü ettiği Laodikeia, Denizli-Kaleiçi, Hisarköy ve etrafındaki yerleşmelerdir.

M.S. VIII.-XIII. Yüzyıllar Arası
Bölge, 13. yy’ın başında (1206) tamamen Türklerin kontrolüne geçmiştir. Türklerin bölgeye gelişiyle Denizli-Kaleiçi Laodikeiası, Lâdik adını almıştır. Bu dönemden itibaren Laodikeia yapılarına ait traverten ve mermer bloklar, İlbadı Mezarlığı’nda mezar taşı, Akhan Kervansarayı’nda ve yakın zamanda yıkılan Denizli Ulu Camii’nin inşasında devşirme malzeme olarak kullanılmıştır. 13. yy’dan itibaren kent, mevsimlik göçer çobanların uğrak yeri haline gelmiştir.

M.S. XIV.-XX. Yüzyıl (1990’a kadar)
Bu dönemde antik kentin etrafındaki yerleşmeler için Laodikeia vazgeçilmez kireç, mermer ve traverten ocağı olmuştur. Yapıların mimari blokları sökülerek taşınmıştır.

* Kentin en önemli gelir kaynağı yolların kavşak noktasında olması nedeniyle ticarettir. Bunun başında antik kaynakların da sıkça sözünü ettiği tekstil ticareti gelir. 6 yıldır yapılan kazı çalışmaları ise kentin diğer önemli ticari gelirinin ise mermer ticareti olduğunu ortaya koymuştur. Laodikya’nın hemen yanında, Lykos Ovası ortasında yer alan gölü besleyen Lykos Nehri, Büyük Menderes Nehri’ne batıda Sarayköy İlçesi’nde karışmaktadır. Özellikle kıvrımlı ve durgun akan Büyük Menderes Nehri, Milet yanında denize döküldüğünden sal taşımacılığı için çok uygundur.

* Antik Kent, yaklaşık 5km²’lik bir alana yayılmıştır. Laodikya antik kentinde günümüze ulaşabilen yapı kalıntılarının tamamı, Roma İmparatorluk Dönemi (M.S. 1. yy’dan itibaren) ile Erken Bizans Dönemi’ne (M.S. 7. yy. başına kadar) aittir. Yapılarda bölgede yaygın olan kesilmiş traverten bloklar ve farklı alanlardan getirilen mermer bloklar kullanılmıştır. Traverten bloklar kuzeyde Hierapolis’in yer aldığı Çökelez Dağı eteklerinden, doğuda Kolossai antik kentinin bulunduğu Honaz (Kadmos) Dağı eteklerine kadar çeşitli alanlardan getirilmiştir. Aynı şekilde mermerin de çeşitli alanlardan getirilmesine rağmen önemli bir ocak, Babadağ (Salbakos) Dağı’nın kuzey eteğinde Domuz Deresi’nden sağlanmıştır. Bu ocak kente 18 km olup, gri damarlı mermerlerin çıkarıldığı blok kesim izleri hemen dikkati çekmektedir.

* Kentin içme suyu ise güneyde (Denizli İl Merkezi içinde) 8 km uzaklıkta olan Başpınar kaynaklarından sağlanmıştır. Buradan sular kemer ve çift sıra traverten künk sistemiyle kente ulaştırılmıştır. Buna ait Eskihisar Köyü’nün yanında çift hatlı ve basınca dayanıklı traverten borular günümüze kadar kalabilmiştir. İki ana su terminaliyle kentin tamamına su sağlanmıştır. 

* Laodikya antik kentinin önemli ve günümüze kadar gelebilen yapıları içinde; Stadyumu 20-25bin kişilik (285x70 m), 2 tiyatrosu, 4 hamam kompleksi, 4 agorası, 5 nymphaeumu (çeşme), 2 anıtsal giriş kapısı, bouleuterionu (halk meclis binası), tapınakları, kiliseleri ve anıtsal caddeleri..... 

Resmi sitesi:


NOT: 
Anadolu’da 7 bin 500 yıl önce kurulan Laodikya’nın; bir Yunan kenti değil, M.Ö. 7. yüzyıllar arasında Orta Anadolu’nun batısına egemen olan Frigya medeniyetine ait olduğu ortaya çıkmıştır...

link







* * * 



Herodot Tarihi: 7.kitap 30....

Phrygia kenti Anaua'nın ve tuz çıkarılan bir gölün yanından geçti, 
büyük Phrygia kenti Kolossai'ye geldi; 
Lykos ırmağının bir yarıktan akıp kaybolduğu yer burasıdır; 
aşağı yukarı beş stad ötede gen yeryüzüne çıkar ve Maiandros'a karışır....


* ANAUA ismi ..... 
Acıgöl (Çardak Gölü), Afyonkarahisar ve Denizli il sınırları 
içerisinde bulunan tektonik göl ....


* tesadüf mü ;)






Anau Medeniyeti ve Devamı Olarak Sümerler

ASYNİA = ASİA = ASYA = AŞİNA = ASCHINA = ASHINA = AÇİNA = ASENA = RASENA = AS TÜRKLERİ

PROTOTÜRK VE ATAYURDU







Laodikya Suriye Caddesi'ndeki sütun üzerine kazıma olarak 
yapılan dört apsisli şematik çizim ve Philippius yazısı 
(Erken Bizans Dönemi) - Dr.Celal Şimşek

içindeki OZ damgasını da ben aydınlatayım.... - SB




29 Temmuz 2014 Salı

ASYNİA = ASİA = ASYA = AŞİNA = ASCHINA = ASHINA = AÇİNA = ASENA = RASENA = AS TÜRKLERİ





"MÖ.4.yüzyılda Makedonyalı İskender tarafından gerçekleşen istilacı hareketten önce, bazı ticari ilişkiler dışında, BATI dan DOĞU ya kitle halinde insan göçü, tarihte tespit edilememiştir.

Bronz Çağını kapsayan MÖ.3binyılda, henüz Yunanistan'da yüksek medeniyetin yüze çıkmadığını açıkça görürüz.

Yunanistan'da uygarlık MÖ.1700 lerde "Girit" adasının üzerinden, dışarıdan gelen "Minos-Minoische kultur" ile MÖ.1600 yıllarına ait yerel "Miken-Mikenische kultur" medeniyetinin birleşiminden oluşmuştur. 

İlk kuleler ve tapınaklar ise MÖ.580'li yıllarda yüze çıkmıştır."


R. Pumpelly ise : 

"Asya´da tahıl ürünlerini yetiştirmek bizim zamanımızdan 8,000 yıl önce, büyükbaş hayvanları, koyunları, belki de atları evcilleştirilmek ise bizim zamanımıza kadar 8,000 yıl ile 6,000 yıl aralığı Anev´de gerçekleştirilmiştir…

Eğer de buraya kadar ortaya koyduğumuz düşünceler ve çıkardığımız sonuçlar iyi temele oturtulmuşsa, burada biz en eski Anev uygarlığı ile batıdeki Neolıt uygarlığı arasındeki benzerlikleri görüyoruz. 

Ancak bu benzer kültürün batıdan buraya gelmiş olması mümkün değildir.

Eğer onlar arasında benzerlik varsa, bu buluntuları biz: -kendi bölgemizin (Anev´in) gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup, sonralar, yani atları evcilleştirdikten veya atların ve develerin uzak aralıkları (mesafeleri) geçe bilmeği mümkün kıldıktan sonra, bu bölgelerin sınırlarlndan dışarıya yayılmıştır- diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına biz: bakır ve kurşun üretme, dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftcilik ve mühtemelen kil kapkacakları süsleme sanatı gibi yönlerde kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız..."

"Avcılıkla geçinen nüfus, yaşamının bir parçasını evcil hayvanların mekanı olan Ovalardan temin ediyorlardı. Ancak İ.Ö. IV. binyıllıka meydana gelen kurakçılık şartları, devamlı harekette olan göçebe hayvancılık yaşam tarzını tahmil etmiş olduğunu, çalışmamızın gösterdiği netice olarak göz önüne getire biliriz. 

Bu durum ise yaşaycıların çok eski çağlardan başlayarak sonrakı dönemlere dek süren uzak zaman içerisinde yavaş yavaştan Atlantik´e kadar ulaştıkları ve böylelik‟le günümüzdeki dünyanın fiziki ve manevi yaşam özelliklerini derin etkilemiş olduklarının gerçeği kesinleşmiştir. Halkların bu genişliklerde göçüp konup hareket etmelerinin devamında göçebelerin yol istikameti kesinlik‟le Avrasya bozkırlarına ve Kuzey Karadeniz´e ulaşmıştır. 

Aynı olumsuz hava şartlarında susuzluğa maruz kalan ovalardeki tarımcılar da bir ovadan öteki ovaya doğru hareket etmişlerdir. Böylelikle onların seçtikleri yollar da Mezopotamya ve Anadolu´da sona ermiştir."

Will Durant- “İnsanlık Kültürlerinin Tarihi” adlı eserinin birinci cildinde “Uygarlık Beşikleri: Orta Asya “Anau” (Änev), aklı şaşırtan yollar” başlıklı bölümünde şöyle yazıyor:

"Çalışmamızın bu bölümünü “uygarlık nereden başlıyor? “ diyen, çözülmemiş mesele ve cevabı bulunmamış soruya hasretmeyi uygun bulduk.

Biz jeologlar tarihten önceki uzak geçmişin dumanına girmeye çalışdığımız zaman, günümüzdeki Orta Asya‟nın kurak çöllerinde, eski çağlarda hoş ve nemli hava şartları olmuş olduğunu sanıyoruz ve bu bölgelerde, hem göllerin hem de bol sulu ırmakların bulunmuş olduğunu görüyoruz. 

Buzların en son kez çekildiği jeolojik dönemde o bölgelerde kuraklık oluyor ve yağmur suyu ise buralarda oluşup gelişen köylerin ve kentlerin saklanıp kalabilmesi için yetmiyor. Buna göre de bu bölgedeki insanlar kendi yurtlarını su aramak için terk etmeye mecbur olup, dünya´nın dört yanına dağılıyorlar Bakteriya gibi yarı gövdesi kumda gömülüp kalmış kentlerde çok kalabalık bir nüfusun yaşamış olduğunu görüyoruz. 

Hatta 1868 yılında da Batı Türkistan‟ın 80.000 nüfusu, hareket edip gelmekte olan çölleşme´den korkarak yurtlarını terk etmeye mecbur oluyorlar. 1907 yılında Pumpelly “Anau”da (Güney Türkistan‟da) M.Ö. 9,000 yıla ait uygarlığın kalıntısı olduğu belirlenen taş aletleri ve başka eşyaları kazıp çıkardılar. 

Biz burada arpa, buğday, darı gibi tahılların ekilip yetiştirildiğini, bakır gibi madenlerin kullanıldığını, hayvanların evcilleştirilip yetiştirildiğini ve seramikten yapılmış süs eşyaların kullanılmış olduğunu görüyoruz. 

Biz bu düşünceden hareket etmekle, kendi meçhülümüz konusunda şöyle bir fikiri öne sürüyoruz: Yağmursuz göğ´ün yüklenmesine ve kuraklığa maruz kalan çöl toprağının baskısına dayanamayan nüfus, üç yana dağılarak, yarattıkları uygarlığı da kendileri ile götürdüler. 

Onlar, doğuya doğru Çin, Mançurya ve Kuzey Amerika‟ya kadar, güneye doğru Hindistan‟a, batıya yönelik de Elâm, Sumer, Mısır, hatta İtalya ve İspanya‟ya kadar varıyorlar.

Susa‟da (bugünkü güney-batı İran‟da yerleşen “Şuş” B.G.) eski Elâm‟dan kalmış çok eski uygarlığın kalıntıları Anau (Änev) uygarlığı ile o kadar benzerdir ki, insan uygarlığının başlangıç döneminde, tahminen M.Ö. 4000 yıllarda Susa ile Anau (Änev, Anav) arasında kültürel ilişkiler saklanmış olmasını savunmaya temel sağlıyor. 

Bunun gibi benzerliklerin ve yakın akrabalığın, hem Anev ile Mezopotamya hem de eski Mısır sanatı ve el işlerinde bulunması, bu ülkelerin arasında da tarihten önceki dönemlerde ilişkilerin bulunduğunu hatırlatıyor.” 

Araştırmacı, sözünün devamında Sümerler´in de ya Orta Asya‟dan, ya Hindistan‟dan veya Kafkasya‟dan gelme ihtimalini öne sürerek, Sümer dili ile Moğol dilinin arasında var olan benzerliğin de altını çizerek, kendisinin bu konulardaki nihai fikrini “Yakın-Doğunun batı uygarlığına kattığı katkıları” konu başlığı altında şöyle açıklıyor: 

“Yazıya geçmiş tarihin en azından 6 bin yıl yaşı vardır. Bizim elimizdeki bilgilere göre bu sürecin tam yarısında insanlık hareketinin merkez noktası Yakın-Doğu olmuştur. Yakın-Doğu diyerek belirsiz adresten biz, bütün Doğu Asya‟yı göz önünde bulunduruyoruz. Bu ise Rusya ve Karadeniz‟in güneyini, Hindistan ve Afganistan‟ın batısını, daha genişletirsek, Yakın-Doğu ile ilişkide olan Mısır‟ı da kapsayan bir genişliktir.

Bu belirsiz tasvir edilen genişlikte yaşayan fevkalâde çalışkan ve yaratıcı kavimlerin oluşturduğu çeşitli uygarlıkların birbirine etkisi ve katılması sonucu tarımcılık ve ticaret ilişkileri, at beslemek ve araba üretmek, para kullanmak ve kredi sistemini yola koymak, dokumacılık ve el işleri, hükûmet ve kanun, matematik ve tıp, bilimsel esasta yer sulama sistemi, geometri ve astronomi, takvim, saat ve müçe hesabı (on iki hayvanlı takvim sistemi), yazı ve alfabe, kâğıt ve mürekkep, kütüphane ve okul yerleri, edebiyat ve saz sanatı, ressamlık ve mimarlık, tek tanrıya inanç ve tek eşlilik, çeşitli süs eşyaları ve güzelliği korumak, yurt gelirlerini hesaplamak ve vergi sistemini düzenlemek vb. meydana gelmiştir. 

Hem Amerika‟nın hem de Avrupa‟nın bugünki kültürü Girit adası, Yunan ve Rum aracılığı ile, doğudan bu uygarlıktan alınarak meydan gelmiştir. 

Aryanlar´ın kendileri uygarlığın yaratıcısı olmayıp, belki onu Babil ve Mısır‟dan almışlardır. 

Örneğin, Yunanlılar kendilerinden 3 bin yıl önce doğuda yaratılan ilim ve sanatı, savaşta yağmalanan ganimet veya pazarlıkta kazanılmış para gibi elde etmişler. Bunun sonucunda onlar, kendilerinin yaratma yeteneğinden fazla olan bir kültürü dışardan alarak sahip olmuşlardır.

Eğer biz de kendi kültürümüzün gerçek kurucularına saygı göstermek istersek, o zaman Orta Asya‟ya şükranlar sunmalıyız.”



Büyük Part Türk Devletini Kuran Atalarımız 
(MÖ.247-224) 
Begmyrat Gerey


ilgili diğer yazılar:

Prof. Dr. Muratgeldi Söyegov




....




Yıl 1801... 
Asya Tarihi üzerine kurulmuş bir araştırma kuruluşunun yıllık yayınının ilk sayısında, kuruluşun başkanının açılış konuşmasından.
Özet olarak şunu söylüyor.

Tarihin eski çağlarında Yunanlıların yazdıkları Tarih kayıtlarında Asya ile ilgili tüm Coğrafya ve Tarihle ilgili özgün isimleri kasıtlı olarak değiştirdiklerinden söz ediyor. Garip bir şekilde ırmak, kent, ülke adlarını tanınmaması için sakladıklarından söz ediyor. Bu yaptıklarının hala bu günlere kadar büyük karmaşıklığa ve belirsizliklere neden olduğunu söylüyor. Bu yapılanın tek amacı o toplumları Tarih sahnesinden silmektir.

Bu böyle olunca da: Tarihin 5500 yıl ve öncesine uzanan ve zamanının en ileri ve büyük uygarlığı olan Türk Oğuz Boyu uygarlığının adını verdiği  "Oğuz" Irmağı'nı, bir beş para etmez Üniversitenin, beş para etmez profesöründen tarihi adı diye "Oxus" olarak öğrenirsin. Sonra da dünya üzerinde kimsenin ciddiye almadığı, elindeki o beş para etmez diplomayla boş kafalı bir asalak olarak yaşarsın. Hatta haddini bilmez bir de ağzını açarsın…


Ali Erden Sizgek
Kaynak:
Vol. 1, 1801










ÇOK İYİ BİLİNEN BİR GERÇEK VARDIR Kİ ,
O DA "TEMİR" KELİMESİNİN TÜRKÇE OLDUĞU VE "DEMİR" ANLAMINA GELDİĞİDİR.


....



Trakya ovaları da Bizans kaynaklarında 
ASTİKE ovaları diye geçer... 


Kaynak:
Bizans Kaynaklarında Türkler (Menandros'un Fragmanları)



KÜÇÜK MENDERES'İN "ASTARPA" OLMASI GİBİ

....



“Arsak” kelimesinin etimolojisi

Uzun süredir ki, ermeniler  işgal ettikleri arazilerin adlarını değişmekle tarihlerden haber veren yer-yurt adlarını hafızalardan silme gayreti göstermişler. Hatta onlar gerçek türk-Azerbaycan kökenli kelimeleri ermeni kökenli kelimeler gibi açıklamışlar. Bu tür kelimelerden biri de “Arsak” yer ismidir ki, bunun haylara (ermenilere) ait olmadığı defalarca kanıtlanmıştır. 

Pompey Trog “Arsag`ın kökeni belli değil” görüşünü öne sürmüştür. Orhon-Yenisey anıtlarının dilini keşfeden      Danimarka bilim adamı V.Tomsen de aslar hakkında  aynı görüşü   tekrar edirdi. V.V.Bartold asların “gayri-türk”, L.N.Gulimyov ise “gizemli halk” olduğunu belirtiyorlar. 

Sadece Asya, Kafkas, Azov gibi kıta, ülke ve deniz isimlerindeki as/az kelimesi kanıtlıyor ki,  aslar zamanla dünyanın kudretli halklarından olmuşlar. 

Eski ve modern As ünvanlı nehir, deniz, dağ isimleri Heşterhan (Astrahan), Astara, Asnı (köy, nehir, tayfa, dağ-şerur ilçesi), Os/Oş (Kırgizistan, Fransa, Macaristan ve b.) gibi yer isimleri asların çokünvanlı ve çokülkeli bir halk olduğunun kanıtıdır. Ayrı-ayrı yerlerde, Macarisyan`da, Çuvaşıstan`da Eslar, Osslar, Aslar, Aşer/Aser gibi  aslarla ilgili yer isimlerinin fazla olması asların ulu geçmişinden günümüze kalan hatıradır. 

Uzak Japonya`dakı Asaxi (beyaz aslar) şehir, nehir, deniz ve dağ isimleri de akas/asak kelimelerinin fonetik alternatifleri gibi dikkat çekiyor.  

XIX yüzyıl yazarı İvan Şopen de Kafkasya`da As isminin taşıyan nehir, dağ ve deniz olduğunu belirtmekle, asaxların (beyaz asların) bu toprağın gerçek sahibi adlandırıyor. Yazar as kelimesini “altın adam” anlamında açıklıyor. 

Böylece, Arsak kelimesinin içeriği “sak”ın “asak”dan yaranması gizeminin açılışı aslarla  ilgili birçok topnim, etnotoponim ve antroponimlerin de sırlarının açılnasına olanak sağladı.  

“Asak”ın, “sak”a ve “sakın” ise “Asak”a dönüşmesini Orhon-Yenisey anıtları (V-IX yüzyıl) uygun gerçeklerin yazılışındakı yöntemi  tarihin sırlarından biri gibi kabul etmek olar... 

…Anıtların dilinde iç metin transkripsiyonlarındakı gibi olan,  fakat okunurken mutlaka a harfi  ile başlanan (As, Az, Arğu, Akas) gibi etnonimler de vardır. Bu örneklerin sonuncusu – ks antik gayri-türk yazarlar tarafından aslında olduğu gibi değil,  “a”sız - kas (kaspiler) formasında yazılmıştır ki, bu da tarihbiliminde konunun binyıllarla “akas”lardan değil, anlamı ve kaderi “soyut bir tayfadan” – kaslardan bahsedildiği anlamına gelmiştir. Buna göre de Herodot, Kaslar`ın eski zamanlardan yok olan halk olduğunu belirtiyor.  

Bu durum eski ve orta yüzyıllara ait türlü kaynaklarda verilen  ve anlamı indi de bilinmeğen kun (hun), bun, sibun, bask, ser, serik (Seriki), Ker (iya) ve b. türk eponum ve etnonimlerini de örnek vermek olar. Bu kelimeler aslında “a”nın eklenmesi ile akun (akhun-ağ onlar-ağ hunlar, ebun-on ebler, asibun-on ev asları) Kafkasya`nın en eski türkdilli sakinlerini: ebas ak(saklar) –beyaz asların ebi-evi-vatanı (Kafkasya), aser-azer, aserik (Aseriki)-İkinci as erler, Aker-İya-( Kafkasya)-“Beyaz erler” gibi aydın anlamlı kelimeler olmuşlar. Örneklerin kendisi de “sak”ın tarihen “asak”(beyaz as) olduğunu bir kez kanıtlıyor.

Strabon`un eserinde milattan önce V yüzyılda yaşamış İran padişahı Ksereks ve Ermen-türk toprağında Ksersana eyaleti adına raslıyoruz.  “Akas”ın ks okunuşu bu kelimelerde de uygulanmış ve türk dillerine ait bu örnekleri tanınması zor olan şekilde değişmişler. Eski  türk alfabesine göre, ak aser akas … (Beyaz asların ağası) ve Akas er ak as on…(On beyaz as erlerinin beyaz ası) olan bu ifadeler milattan önceki binyıllara ait unvan ve görev isimlerindendir.   

Zamanla türk ellerinden olan “Uluğ ak as er eli” ve “Kiçig ak as er eli” (“el” – devlet demektir) ihtimal ki, “Büyük Midiya” vü “Küçük Midiya`nın” eski adıdır. Bu adlar şuan Cezayir ve Fas`dakı “El Ksar el Kebir” ve “El Ksar el-Seğir” toponimlerinde muhafaza edilmiştir. 

Rum (Türkiye) “Eron”. Eski türk alfabesinin özelliklerine göre bu kelime iç metin (Ron) rundur. Kelime iki kısımdan – “er” ve “on”dan oluşmuştur, On sayısının “un” gibi işlenmesine Unageb – On ağalrın vatanı – Marv, Karkun –ların beyaz eri – büyük lideri gibi örneklere raslıyoruz. Demek, Eron (On erlerin vatanı) demektir. Milattan önceki binyıllarda türk-as tayfaları birden-bine ve daha çok sayı ile sıralanmıştır. 

Bu anlamda Eron gayri-türk yazarların transkripsiyonunda (e-siz) “Run” gibi gösterilmiştir. Kafkasya`da Aragon ve Alazon (er, ak, on, ve on) Az on – On azlar ve On tayfalarının eski ünvanları hakkında bilgi verir. “Run” kelimesinin sonundakı n®m değişimi türk dillerinin ilkin dönemleri için de karakteristik olmuştur. M. Kaşğari (XI yüzyıl) gurun-gurum, boğun-boğum gibi değişimler gereğince yazır: “Bu kanun türk dillerinin özelliğidir. Ben bunu “yeni türkçe” olarak düşünüyorum. Lakin kıpçak ve başka kabilelerin sıradan adamları da böyle konuşuyorlar.” 

RAG. Strabon kaydı gereğince, rökonstruksiyon sonrası yunanlar tarafindan “Yevrop” adlandırılan bu şehri parfiyalılar “Arsak” adlandırmışlar. Eski türk alfabesinin yukarıda ibraz ettiğimiz özelliğine göre bu kelime Erak (Arak) “beyaz erler” olmuş ve onun yazı forması yunan yazarları tarafından aslında olduğu gibi - Erak (Arak) gibi değil, Raq şeklinde (k®q) yazılmıştır.

Bu kelimenin milattan önce yüzyıllar ve binyıllardakı türk tayfa dillerine ait söyleyiş forması Kür nehrinin bir kolu “Arak”ın, aynı zamanda Midiya şehri “Rag”ın (aslında Erak-beyaz erlere aid yer) adında belirtilmiştir. 

“Erak”ların (Arak) adı ile Akar (naniya), Akar (nanlar) gibi tayfa, vilayet ve kişi adları da ersakların sadece Kafkasya`da değil, hatta onun hudutları dışında da değişmez vatanları olduğunu kanıtlıyor. 

İbn Hordadbehde (IX yüzyıl) “Er-Rey adı ile bilinen (Tehran etrafında) Midiya`ya ait Rag şehrinin Halife Ömer tarafından alındığını ve 1220 yılında ise moğolların yakıp yıktıklarını Yagut Hemevi (XII-XIII yüzyıl) haber verir. Malum olur ki, İrak türkmenleri tarafından indi de “Erag” gibi telaffuz edilen “İrak” ülkesinin adı “aker”lerle (eraklarla) ilgili olmuş ve araplar onu “Erag” gibi telaffuz etmişler. Belirtelim  ki, “İran” ülke adı da İron (kıpçakca: on erler) böyle yaranan tamamen türk kökenli addır ki, şimdi de İran gibi şekillenmiştir. Şunu da söyleyelim ki, şimdi Kafkasya`da (Gürcistan) İroni toponimi de bunu kanıtlıyor. 

Van (Türkiye) “Ebon”. On ev tayfasının adı ile ilgili olan bu kelimenin anlamı Onasların evi – vatanı demektir. Eski İon, Eleon (İl on, El on) şehir, yer-yurt, dağ isimleri ve Aragon (er ak on-on beyaz erler) gibi toponimlerin anlamı da on as erlerin (sak erler) yalnız Kafkasya`da değil, Yakın Doğu`da, Küçük Asya`da ve b. yerlerde köklü sakin olduğuna dair tarihi delildir. “Bon”la bir kökenden olan Frakiya`dakı Afon (Afos) – “On”ların evi (On asların evi) biri yarımada, dağ isimleri b®f, e®a, a®o değişimleri, nihayet “ebon”un e-siz (bon) transkripsiyonu “Van” gölü ve devlet adının yaranmasına neden olmuştur. 

Bu kökden olan tarihi ve modern Arbun , Orkun, (Orhon nehri), Krun, Karun, Esgeran, Şabran (Sabran) ve b. yer-yurt isimleri as aklarla (sak) ilgili olmakla yanısıra, Ersak anlamını da belirtiyor. 

Belirtilenler gereğince, Ersak kelimesi Ersarı, Ertoğrul, Erdahan, Erdebil, Eraz (Araz), Erzurum, Erak (Erakh) ve b. kelimelerin öncekinden er ile hem köken, hem de anlamca bir kökden olmasının yanısıra, tamamen türk kökenli kelime olduğu gözüküyor...

...Malum ki, Kafkasya`ya sokulmuş yabancıların “Er asak”tan yaranmış Ersak (Arsak) - Beyaz as erlerin (oğuzların) yeri Karabağ toprağına ve bu adla ilgili olan diğer ünvanlara sahip olmağa ne tarihi, ne de manevi açıdan hiç bir şekilde kesin olarak hakkı yoktur.  

Garabağ


....



"...Yunanlılar Küçük Asya'da geldikten sonra yerli nüfus Yunanlılar tarafından bilinmeyen "var/bar" sözlerini kullandıklarına göre gelenler onları "varvar/barbar" diye çağırıyordular. Bize göre, "varvar/barbar" adı "ar/er-erkek" kelimesi "b/v" harfinin protezleşmesi sonucunda oluşmuştur ve bu söz "insanlar/adamlar" demektir (var+var=varvar/kişiler). 

Bu tür izahlar bazı gerçeklerle da ispatlanabilir. Belirtmek gerekir ki, Yunanlılar, Balkan ve Küçük Asya'ya gelmeden önce buralarda Türk unsuru mevcuttu. 

Örneğin, Truva Savaşı sırasında Truva hâkimi Priam (8) müttefiklerine yardıma gitmişti. Bu müttefiklerden biri Peonlar’a başkanlık eden Pirhem idi. Homer’in verilerine göre Peonlar, Aksiy nehri Amidon ülkesinde yaşıyordular. 

Metne göre anlaşılıyor ki, Aksiy çay adıdır. Türk dillerinde "çay" isimleri - su/-sey/-sel/-çay söz terkiplerinin yardımı ile oluşur (Yansay, Aksu, Yenisey, Göysay vb. ). "İlliada" yorumcuları, "Aksiy" Balkan, Makedonya'da akan ırmaktır (Axius/Axios River! Qomer, 1978: 519) der ve onun Yunanca karşılığı Strimon, modern ismi ise Bıstrisa’dır (9). (EK AKİS)

Roma tarihçisi Tit Liviy’e göre Truva şehri yıkıldıktan sonra Venediklilerin başları olan Eneya ve Antinor’a, Rumlar tarafından Alp dağlarına Sarı ve Sicilya'ya göçmesine izin verilmiştir. (Liviy, 1989: 10). Çeşitli dillerde yazılmış kaynak gösteriyor ki, eski ve ortaçağlarda kullanılan Venedik etnonimi Slavlar’a değil Oğuz Bulgarlar’a aitti. (Ələkbər, 1995: III/IV). 

1222-1225 yıllarında izlandalı tarihçisi Snorru Sturulson tarafından kaleme alınmış öyküye de göz atmak yerinde olur ki, bu yazar "as" Türklerinin başkanı Odin'in kendi toplumuyla Troya kentini terk edip İsveç'e doğru göçtüğünü belirtiyr (Sturulson, 1970: 11-12). 
"As" ların kökeni tartışmalı olsa da, İzlandalı tarihçi onları Türklerle aynılaştırması tesadüf değildir. Belirtelim ki, Roma eyaleti "Asya"nın adı “Küçük Asya'da bulunan "Assuva" nın adı ile alakalıdır (Qenri, 1987: 37). 

Ancak biz düşünüyoruz ki, Asya adı "Aslar Ülkesi" gibi okunmalıdır (örneğin, Persia - Farslar ülkesi, Rusya - Ruslar ülkesi vb. ) 

Yani bu durumda "~IYA" eki Türk "ey, ev, oba" - yani " ev, yerleşim yeri, mesken" kavramları ile aynı manadadır ve muhtemelen, " Assuva "adındaki"-uva", " IYA" eki ile aynı anlamdadır ve Türk" uva - oba "kelimesinden alınmıştır. 

"As"ların menşeyi tartışmalı olsa da, onların isimlerinden biri de "Alan" dır. İranistler kesin olarak "as/alan"ları İran dilli olduklarını sanırlar. (Abaev, 1949: 33). 

Fakat yukarıda sunulan bilgilere dayanarak diyebiliriz ki, onların bu görüşleri asılsızdır ve Snorru Sturukson’un Aslar’ın Türk olması hakkındaki görüşünü onaylayan başka bir örnek getirelim. 
Bu Slavcadan tercüme edilen İosif Flavi’nin “Yahudi Muharebisinin tarihidir: 

….. язык же ясескый есть ведомо (! –düşününüz-вөдомо- yani “bilindiği gibi”- müellif) Peçenek boyundan (Peçeneklerden) gelen (doğan) biri olarak […], “Tan ve Meot denizi yakınlarında yaşayanlar…”; ve “As dili köken itibariyle Peçeneklere aitti.. ” (Мещерский, 1958: 454; Pritsak, 1975: 229). 

b+it: Kurt: 1. Canavar; 2. Kurt: Böcek, haşerat. 

Okuyucuların dikkatini böyle bir açıklamaya yöneltmek isterim, "Yahudi Savaşının" çevirmeni "vedomo" yani "bilindiği gibi" kelimesini kullandığında artık bilinen bir olguyu kaydediyor. 

Tüm bu gerçekler şunu gösteriyor ki, Rumlar, Küçük Asya'ya gelmeden evvel artık bu bölgede Türkler yaşıyorlardı ve Elinler "var" sözünü anlamadıklarından yerli halkı sadece" barbar "olarak adlandırmışlardı.... "



Aləkbər Ələkbərov
LULUBİ ETNONİMİNİN KÖKENİ
Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Elektronik Dergisi Sayı 9 Ocak 2014 PDF:


....


ALANLAR


M.S. 1.  Binyılda Asya ve Avrupa’nın Türk kabileleri erken feodal halkları olarak şekillenmiştir. Bunların bir çoğu kendi alfabelerine ve devletine sahipti. 

En güçlü Türk kabileleri birliğinden birisi de M.S. 1. yy.dan IV. yy'a kadar Kuzey Kafkasya’da hüküm sürmüş olan Alan kabileleri federasyonudur. Bu federasyonun dağılmasından sonra Alanların bir kısmı 375 yılında Hunlarla birlikte batıya gitmiş, diğer kısmı, Merkezi ve Batı Kafkasya’nın dağlık bölgelerine çekilmiş ve Kafkasya’nın Doğu Avrupa, Ön ve Küçük Asya halklarının tarihinde önemli roller oynamıştır.


Alanların bir bölümü, Hunların baskısıyla batıya çekilmiş, Fransa ve İspanya’ya kadar gitmiş; oradan da Cebelitarık Boğazı üzerinden geçerek Kuzey Afrika’nın önemli bir kesimini zapt etmiştir. Şimdiki Cezayir, Fas ve Tunus sınırlarında Alan-Vandal devletini kuran Alanlar, oradan gemilerle Roma’ya askeri seferler düzenlemişler ve V. yy.lın sonlarında Roma’yı tahrip etmişlerdir. 

Daha sonraları Alanlar yerli kabbilelerle karışarak İspanyol halkının şekillenmesinde yer almışlardır. Alanlar, Katalonya bölgesi (Türkçe-“İkinci Alanya”) halkının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. İspanyol etnograf Hoze Manuel Gomes-Tabanera, Türk-Alanların İspanyol etnogenezine katıldıklarına vurgu yapmaktadır. (Sovyetskaya Etnografya, 1966, No:5, s.62)

Alanlar hakkında daha ayrıntılı ve tam bilgileri Ammianus Marcellinus’da (IV.yy.) bulabiliriz. Yazar hacimli “tarih”inde Alanları şu şekilde anlatıyor: ” Alanlar uzun boylu, güzel görünümlü ve hafif sarı saçlıdırlar. Silahlarının hafifliği needeniyle oldukça hareketlidirler. Daha sade ve daha kültürlü hayat tarzıyla Hunlara tamamıyla benzemektedirler.” Yazar sözlerini ” Onlar barbar geleneklerine göre kılıçlarını yere saplıyorlar ve Mars’a olduğu gibi kılıca tapıyorlar”diye sürdürmektedir.  (Latıryev, 1906, s.341)



Kazi T. LAPYANOV




KILIÇ-MARS-İSKİT-ARTHUR


....



İlk Türkler kendi atalarının Bozkurtla (Askurt) ilgili olduğunu düşünmüşler, M.Kaşgari (XI.asır) onu “as börü” (22) diye adlandırmıştır. Oğuzlar arasında “as kurt” olarak tanınmış olan bu muhteşem mitolojik kült çok büyük bir siyasi anlam kazanmıştır. Şimdi Kurdaspur adıyla Hinditan’daki şehir ve vaktiyle Kür sahilinde “Askurt” ve “Azgur” adıyla tanınan şehir şüphesiz ki askurlarla ilgilidir. Azerbaycan’da “Gurdlar Köyü” (Berde Agdam), “Gurt Tepesi, (Ağçabedi) büyük bir ihtimalle askurdun şerefine bu şekilde adlandırılmıştır.

Ç.İ. Ceferov
Türk Kültürü Dergisi Sayı 305

LİNK


....


Anadolu MÖ.6500 ya da 6000'lerde Trakya ve Kafkasya yolu ile göç almış olup, MÖ.12.yüzyıl öncesi Anadolu'sunun kavimsel yapısında Hint-Avrupalı halklar hiçbir zaman bulunmamış, Hint-Avrupalılar gelmeden önceki kültür Anadolu'da egemen olmuştur.

Daha çok Asya Kıtası'ndan gelen göçlerle beslenmiş olan bu kültür Ön-Türk ya da Prototürk denilen Batı Asyalılar'ın yarattığı bir unsurdur. Bu Prototürkler ise "AS" adı verilen büyük bir topluluktur.

Tarihte Küçükmenderes Havzası da AS adı verilen bu Prototürkler'in yurdu idi. Hitit kralı II.Tudhalia (MÖ.1460-1440) askeri sefer düzenlediği bu coğrafya için anallarında ASSUWA adını kullanır. ASSUWA ya da ASUWA söyleyişi kimi araştırmacıların yapıtlarında ASOWA olarak da geçer. 

"Asya" sözcüğünün Hititce aslı "ASOWA" idi. Bu ise AS ÜLKESİ, AS YURDU , ya da AS SOYU, AS OĞULLARI anlamındaydı.

Vivien de Saint Martin AS ya da ASİ adı için: "ASİ adının MÖ.1300 yıllarında Küçükmenderes kıyılarına yerleşmiş olan SCYT (diğer adları İSKİT, SAKA, ASSAKA, AS-KEL-AT) toplumu ile ilgili büyük bir kavim olan AS (ASES) kavminin adından gelmiş olması çok güçlü bir olasılıktır." bilgisini verir.

Macar bilgini Peter Vaczy ise : "İSKİTLER... aslında tüm Türkistan'ı ve üstelik tüm Sibirya bozkırlaını kaplaması altında bulunduran büyük SAKA kavimler ailesinden çıkmıştır" der.

S.G.Agacanov : "10.yüzyılda Oğuzlar arasında Peçenekler ve AS'lar...bulunuyordu" bilgisini verdiği gibi , Lev Nikolayeviç Gumilev : "Asya Kıtası'ndan Sayan Sıradağları ile Altaylar arasında AS'ların yaşadığını" belirtir.

Abu Reyhan Biruni : "Ceyhun Irmağı'nın...Oğuz ülkesini sular altında bıraktığını... buradaki ALAN ve AS'ların Hazar sahillerine göçtüklerini" bildirir.


Grjimaylo ise : "AS'ları Türk oymakları arasında gösterir".


12-17 Eylül 1994 tarihleri arasında Ankara'da yapılan 12.Türk Tarih Kongresi'ne Türk devletlerinden katılan bir Türkolog da : "İSKİT (SAKA, ASSAKA, AS-KEL-AT) mezarlarında ele geçen kaplar üzerindeki yazılarda bulunan 22 imi (Damgayı) GÖKTÜRK harfleriyle eşleştirdiklerini, bunlara göre okunan İSKİT metinlerinin TÜRKÇE olduğunu" söylemiştir.

Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde Türkolog Doç.Dr.Cengiz Alyılmaz da "Yukarı Küçükmenderes Havzası'ndaki Konaklı-Soğukluk Kanyonu'ndaki petroglif (kaya resimleri) lerin kesinlikle bu yöreye binlerce yıl önce gelen Ön-Türklerce yapıldığını, bu resimlerin Azerbaycan, Moğolistan, Kırgızistan ve Kazakistan'daki örneklere benzerlik gösterdiğini" belirtmiştir.

Bu durumda tarihte AZ, OS, OZ, US, UZ adlarıyla da bilinen , kendilerine İSKİT, SAKA, ASSAKA, AS-KEL-AT gibi adlar da verilen AS'lar aslında TÜRKÇE olan PEÇENEKÇE bir dil konuşuyorlardı. Tarihte Prototürk AS'ların yaşadığı, içinde Birgi'nin de bulunduğu Yukarı Küçükmenderes yöresi Prototürk kökenli eski LU-UD-ya (Lydia) Devleti'nin güney yarısını oluşturur.

Birgi'nin doğusundaki halkın "Essar Tepe" araştırmacıların "Asar Tepe" olarak adlandırdığı ve üzerinde bir kalenin temel kalıntılarını da barındıran yerde yapılacak bilimsel kazıların, Tarihöncesi dönemlerden de veriler sunacağını sanıyoruz.

Bu yörede AS Türkleri ileri gelenlerinin mezarları olan yüzlerce kurgan bulunur.



KAYNAK : 
Yavuz Behiç Galip, 
Birgi Coğrafyası 
Halk Bilgisi, Tarihçesi, Tarihi Yerleri, 2005


....



Peki bu “As” toplumu nedir ve geçmişte ve bugün bu kimliği kullanan toplumlar anılan bölgede (Don-İdil civarı) var mıdır ...?

"AS" kavramının geçtiği - vurgulandığı- bazı kelimeler şunlardır. ("S" harfi rahatlıkla "Z" olarak da kullanılabilinir)

As = Tarihte Sarmatları (Alanları) oluşturan kavimlerden biri
As= Bugün Kafkaslar'da yaşayan Karaçay Türklerinin, Osetlerin, kendilerini tanımladıkları kavim ismi
Aset = Oset - Osetya halkı
Askit= İskitler-Sakalar
Askuzai = Asur belgelerinde İskitlere verilen isim (Kuzey As halkı )
Asur = Anadolu'da kurulan devlet ( Ur şehir anlamında kullanıldığı düşünülürse As Şehri)
Azak = Kırımın doğusundaki deniz (Asov) . (As halkının Ak - kutsal süt- denizi) (Akgöl Akdeniz gibi Altay mitolojisinde kutsal süt denizi)
Azer = Azerbaycan halkının ismi ( As eri -askeri-erkeği)
Astrakhan = Hazar denizinin kuzeyindeki tarihi ticaret şehri ( As Tarkan-Tarhan As komutanı ??)
Hakas = Altaylarda yaşayan kendilerine Saka (İskit) da diyen Türkler. (Hak sonradan alınmış, doğru- güvenilir- gerçek anlamında bir ek olabilir mi ?)


Ok (Q) eski Türklerde kavim anlamında da kullanıldığı (on ok- üç ok vs) düşünülürse

Kaf_q_as = Kafkas (kaf-ok-as) Kaf dağı as halkı. (kaf= Türk mitolojisindeki kutsal dağ)
Q_as_er =  Khazar-Hazar -Karayim, Türkleri. (Ok- as- er )
Q_as_aq = Kazaklar (ok- as- ak – Soylu as kavmi. Ak budun - kara budun da olduğu gibi Ak soylu asil anlamında.) 
Ab_as = Abazya halkı ( kutsal As’ lar . Ab ulu- Kutsal anlamında )

Asena= Türk mitolojisinde ki dişi kurt, Türk devlet geleneğinde Hakan soyu.
As ana = Altay mitolojisindeki Tanrı "Umay" ın diğer adı (Hakaslar Umaya As kız da derler)

Askil= Batı Göktürk imp. da önemli bir kavim ve kralının adı

As_paruh = Volga Bulgar devletinin kurucusu Türk prensi

Asya = As ülkesi (Romanya, Finlandiya gibi) Kıtanın adı.


“As” ortak bir inanç kimliği olarak (Şaman-pagan ), uzun süre bölgede yaşayan halklar tarafından, ırk farkı gözetilmeden kullanılmış bir üst kimlik (İnanç kimliği) olmuş kanısındayım. 


Mehmet Turgay Kürüm
"Avrasya'da Runik Yazı"









....


 Hunlar´ın hükümdarlarına „Evren“ (Ejderha), Yabakular´ı da „Büke“ (Böke=Ejderha Kaşgarlı, III. 227), Müslüman Karahanlılar´da „Arslan“ ve „Buğra“ (Erkek-Deve) gibi çok güçlü hayvan adlarını unvan olarak kullanılması gibi; Türkmen Dahalar´da da, „Arşak“ adı unvan olarak, 36 Hükümdar için kullanılmış ve Yunanca kesilen paralarında da, değirmi-sakallı portretlerinin yanına „ASAKOY“ diye yazılmıştır. 



Begmyrat Gerey
Büyük Part Türk Devletini Kuran Atalarımız (MÖ.247-MS.224)




AS yazılı  ODİN haçlı bir para - Bulgaristan'da bulunmuş.



....




İSKANDİNAVLARIN ATASI SAYILAN ODİN'İN  
AS'LARDAN GELDİĞİNİ ...

ETRÜSKLERİN DE 
KENDİLERİNE R'ASENA DEDİKLERİNİ 
HATIRLAYALIM... 




ilgili diğer yazılar:







Bir de bunların üstüne 
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu Celilov'un URMU TEORİSİ eklenirse...











ANADOLU'NUN , ORTADOĞU'NUN, MEZOPOTAMYA'NIN, URMU ÇEVRESİNİN, ANAU BÖLGESİNİN TÜRKLERİN ANAVATANI OLDUĞU GÖRÜLÜR.

ORTA ASYA İSE İKİNCİ VATANIDIR VE BURALARDAN ANAVATAN'A  GERİ DÖNÜŞ YAŞANMIŞTIR......




ASYNİA = ASİA = ASYA = AŞİNA = ASCHINA = ASHINA = AÇİNA = ASENA = RASENA = AS TÜRKLERİ

"AS" YA DA "ASA" TÜRKLERİNİN
TRUVA SAVAŞI'NDA TRUVALILARIN YANINDA ;
Kİ KENDİLERİNE TEUCER DERLERDİ; 
AKALAR'A KARŞI SAVAŞTIKLARINI BİLİYORUZ.

ASİA-ASYA AS'LARIN ÜLKESİ DEMEKTİR.




TÜM BUNLAR
DAHA AÇIK NASIL İFADE EDİLEBİLİNİR Kİ?
SAYGILAR








_____


"... AVRUPA'YA GELİNCE, KUZEYİ VE DOĞUSU DENİZ MİDİR, KİMSE BİLMEZ. UZUNLUĞU BİLİNİYOR, DÜNYANIN ÖBÜR İKİ BÖLÜMÜ KADARDIR. ZATEN BİR TÜRLÜ AKIL ERDİREMEMİŞİMDİR, NEYE DAYANARAK BİR TEK TOPRAĞA, HEPSİ DE DİŞİL SONTAKILI ÜÇ AD VERİLMİŞTİR VE BÖLGELER ARASINDA SINIR OLARAK NİÇİN MISIR'DA NİL VE KOLKHİS'DE PHASİS (BAŞKA BİRİLERİNE GÖRE PALUS-MAİOTİS'DE TANAİS (İSKİTLER SİLYS DER-PLİNY- SB) VE KİMMER'LER BOĞAZI (KİMMERLER PROTOTÜRKTÜR-SB)) SEÇİLMİŞTİR. 

AYRICA BU AYIRIMLARI KİM YAPMIŞ, BU ADLARI KİM VERMİŞTİR, BUNU DA BİR TÜRLÜ BULUP ÇIKARAMAMIŞIMDIR.

LİBYA'YA GELİNCE: YUNANİSTAN'DA GENELLİKLE ADININ , ORALI BİR KADININ ADI OLAN LİBYE'DEN GELDİĞİ SÖYLENİR;

ASYA ADI DA PROMETHEUS'UN KARISINDAN GELİR, AMA LİDYALILAR BU ADA SAHİP ÇIKMAK İSTERLER : 

ASYA, DERLER, ADINI PROMETHEUS'UN KARISI OLAN ASİA'DAN DEĞİL, MANES OĞLU KOTYS'İN OĞLU OLAN ASİAS'IN ADINDAN ALMIŞTIR. BU ASİAS ADINI SARDES BOYLARINDAN BİRİSİ OLAN ASİAD'LAR DA TAŞIR.

EUROPE'YE GELİNCE, O DA SUYLA MI ÇEVRİLİDİR? KİMSE BİLMEZ; ADI NEREDEN GELİR? KİM BULMUŞTUR BU ADI? BUNLAR DA BİLİNMEZ, BELKİ DE BU ÜLKEYE TYROS'LU EUROPE KENDİ ADINI VERMİŞTİR.

ONDAN ÖNCE BİR ADI OLMADIĞINI KABUL ETMEK GEREKİR, ÖBÜR İKİSİ DE ÖYLE. AMA, BU EUROPE'NİN, Kİ ASLI ASYALIYDI, YUNANLILARIN BUGÜN EUROPE DEDİKLERİ ÜLKEYE GELMEDİĞİ KABUL EDİLMEKTEDİR. 

O YALNIZ FENİKE'DEN GİRİT'E, GİRİT'TEN DE LYKİA'YA GİTMİŞTİR...."




HERODOT TARİHİ: 4.KİTAP  - 45




PROMETHEUS'UN İNSANI YARATTIĞI , BİLGİYİ, İLMİ, GELECEĞİ ELİNDE TUTTUĞU VE BU TOPRAKLARIN ANAERKİL YAPISI  HATIRLANIRSA, 
ZEUS'UN KISKANÇLIKLARIYLA GELEN İŞKENCELERİNE MARUZ KALMASI ANLAŞILIR...




"...But it is plain that none have obtained knowledge of Europe's eastern or northern regions, so as to be able say if it is bounded by seas; its length is known to be enough to stretch along both Asia and Libya. 

I cannot guess for what reason the earth, which is one, has three names, all women's, and why the boundary lines set for it are the Egyptian Nile river and the Colchian Phasis river (though some say that the Maeetian Tanaïs (River Tanaïs Scythians call it Silys - Pliny natural history Book Six-SB ) river and the Cimmerian Ferries are boundaries (Kimmerians are prototürks-SB) ); and I cannot learn the names of those who divided the world, or where they got the names which they used.

For Libya is said by most Greeks to be named after a native woman of that name, and Asia after the wife of Prometheus; yet the Lydians claim a share in the latter name, saying that Asia was not named after Prometheus' wife Asia, but after Asies, the son of Cotys, who was the son of Manes, and that from him the Asiad clan at Sardis also takes its name. 

But as for Europe, no men have any knowledge whether it is bounded by seas or not, or where it got its name, nor is it clear who gave the name, unless we say that the land took its name from the Tyrian Europa, having been (it would seem) before then nameless like the rest.  

But it is plain that this woman was of Asiatic birth, and never came to this land which the Greeks now call Europe, but only from Phoenicia to Crete and from Crete to Lycia...."



HERODOTUS HİSTORY : BOOK 4, CHAPTER 45