türkmenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkmenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2016 Perşembe

Part Türkleri





Saka/İskit-Dışiskitler-Partlar-Daşoğuzlar(Taş Oğuzlar)-Kıpçaklar

Sağda bir Part-Türk, soldaki Romalı tarafından esir alınmış. 
Septimius Severus Kemeri'nden detay - MS.203 /Roma


"Latin tarihçi Justin (MS.2.yy.Epitome of Trogus Pompeius) kitabında Partların İskitlerin bir boyu olduğunu, onlardan ayrılıp Harezm çölünün güneyine yerleştiğini, kendilerini de bölgenin ve dağların efendileri olarak ilan ettiklerini yazar. ... Partlar Aryan değildir ve kesinlikle Turani özellikler taşır."

Prof.George Rawlinson 

Tur the root word for Turks, and "Turkhan" as in Tarkan (Etruscan and Turks) in Parthian (Turanians)
photo from the book The Seven Great Monarchies of the Ancient Eastern World, Vol 1. - Prof.George Rawlinson


Parthian nationality, we shall find, in the first place, a general consensus that they were Scyths. "The Parthian race is Scythic" says Arrian (note:of Nicomedia 1st-2nd c AD). The Parthians", says Justin, in his "Epitome of Trogus Pompeius" (note: Latin, 2nd c AD) , "were a race of Scyths, who at a remote date separated themselves from the rest of the nation, and occupied the southern portion of the Chorasmian desert, whence they gradually made themselves masters of the mountain reigon adjoining it." Strabo adds to this, that the particular Scythic tribe whereot they belonged was of the Dahae; that their own proper and original name was Parni, or Aparni: and that they had migrated at a remote period from the country to the north of the Palus Maeotis (Sea of Azov), where they left the great mass of their fellowtribesmen.

We must view them as the congeners of the Huns, Bulgarians, Avars, Komans of the ancient world; of the Kalmucks, Ouigurs, Eleuts, Usbegs, Turkomans &c., of the present day. Perhaps their nearest representatives will be, if we look to their primitive condition at the founding of their empire, the modern Turkomans, who occupy nearly the same disticts; if we regard them at the period of their highest prosperity the Osmanli Turks.

SB Notes: Scythians, Huns, Bulgarisn, Avars, Komans, Ouigurs (Uyghurs), Usbegs (Ozbeks), Turkomans are Turkish tribe.






"Partlar "Dış-İskitler" yani dışlanmış olanlar olarak ta bilinir." 
Prof.Firudin Ağasıoğlu.



"The Avars many different names like Obors, Vars, Pars, in Roman times as Partians. 
Their ethnic group united with similar Scythian elements. ... 
All Turkish peoples, Uighurs, Kök-Turks, Ottoman Turks, belong to that central group of Eurasian humanity 
which we are calling Scythian."
Dr.IDA BOBULA (1900-1980)
ORIGIN of the HUNGARIAN




NUSAY KALESİ - TÜRKMENİSTAN
Toprak kalenin 43 kulesi vardır. Aşgabat’a 15 km. uzakta yer alan Bağır Köyü yakınlarındadır. NİSA ANTİK KENTİ (Parthaunisa) olarak ta geçer. Soldaki küçük resim ise Nisa'da bulunmuş Part askerine ait 
heykelinden kopmuş başı MÖ 2.yy'dan kalmadır.

Part Türklerinin merkezi, MÖ.1.yy Mithradatkirt (Mitridates'in Kalesi) olarak anılmış. 
2007 yılında Unesco Dünya Kültürel Miras'a dahil edilmiştir.



"Prof. Muhammedtagı Zehtabi (Kirşçi)´nin bana verdiği bilgilere göre kitabın asıl nushasının girişinde; Part devletini kuranların, günümüzdeki Türkmenler ve Kaçarlar´ın ataları olduğu açıkcasına yazılmıştır.

Part devletinin kurulup geliştiği ve oradan dünyanın dört yanına yayıldığı yurt, onu kurucuların Ana Vatanı Türkmenistan olmuştur. Ersaklar´ın kurduğu devletin ilk başkenti de bugünkü başkentimizin
hemen yanında yerleşen “Nusay Kalesi” olmuştur.

Aslında Aşkabad´ın adı da bu kurucu tayfa yani Ersaklar´ın adından yüze çıktığı açıkca duyulmaktadır; 
(Ersakabad> Erşakabad>Eşkabad> Aşkabad). 
O uygarlığın gerçek mirasçılar da, binyıllardan beri kendi toprağını ve kimliğini koruya gelmiş Türkmen Milleti olduğu bu gün herkese malumdur."

Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız
(M.Ö. 247-M.S. 224) Begmyrat Gerey/Türkmenistan



ERSAK-ARSAK-ARSACES

I.ARSAK (y. MÖ 247-211)
Arsaces I of Parthia (r. c. 247–211 BC) (ΑΡΣΑΚΟΥ)


“Arsak” kelimesinin etimolojisi

Uzun süredir ki, Ermeniler işgal ettikleri arazilerin adlarını değişmekle tarihlerden haber veren yer-yurt adlarını hafızalardan silme gayreti göstermişler. Hatta onlar gerçek Türk-Azerbaycan kökenli kelimeleri ermeni kökenli kelimeler gibi açıklamışlar. Bu tür kelimelerden biri de “Arsak” yer ismidir ki, bunun Haylara (Ermenilere) ait olmadığı defalarca kanıtlanmıştır. 

Pompey Trog “Arsag`ın kökeni belli değil” görüşünü öne sürmüştür. Orhon-Yenisey anıtlarının dilini keşfeden Danimarka bilim adamı V.Tomsen de Aslar hakkında aynı görüşü tekrar edirdi. V.V.Bartold Asların “gayri-Türk”, L.N.Gulimyov ise “gizemli halk” olduğunu belirtiyorlar. 

Sadece Asya, Kafkas, Azov gibi kıta, ülke ve deniz isimlerindeki as/az kelimesi kanıtlıyor ki, aslar zamanla dünyanın kudretli halklarından olmuşlar. 

Eski ve modern As ünvanlı nehir, deniz, dağ isimleri Heşterhan (Astrahan), Astara, Asnı (köy, nehir, tayfa, dağ-şerur ilçesi), Os/Oş (Kırgizistan, Fransa, Macaristan ve b.) gibi yer isimleri asların çokünvanlı ve çokülkeli bir halk olduğunun kanıtıdır. Ayrı-ayrı yerlerde, Macarisyan`da, Çuvaşıstan`da Eslar, Osslar, Aslar, Aşer/Aser gibi aslarla ilgili yer isimlerinin fazla olması asların ulu geçmişinden günümüze kalan hatıradır. 

Uzak Japonya`dakı Asaxi (beyaz aslar) şehir, nehir, deniz ve dağ isimleri de akas/asak kelimelerinin fonetik alternatifleri gibi dikkat çekiyor. 

XIX yüzyıl yazarı İvan Şopen de Kafkasya`da As isminin taşıyan nehir, dağ ve deniz olduğunu belirtmekle, asaxların (beyaz asların) bu toprağın gerçek sahibi adlandırıyor. Yazar as kelimesini “altın adam” anlamında açıklıyor. 

Böylece, Arsak kelimesinin içeriği “sak”ın “asak”dan yaranması gizeminin açılışı aslarla ilgili birçok topnim, etnotoponim ve antroponimlerin de sırlarının açılnasına olanak sağladı. 

“Asak”ın, “sak”a ve “sakın” ise “Asak”a dönüşmesini Orhon-Yenisey anıtları (V-IX yüzyıl) uygun gerçeklerin yazılışındakı yöntemi tarihin sırlarından biri gibi kabul etmek olar... 

…Anıtların dilinde iç metin transkripsiyonlarındakı gibi olan, fakat okunurken mutlaka a harfi ile başlanan (As, Az, Arğu, Akas) gibi etnonimler de vardır. Bu örneklerin sonuncusu – ks antik gayri-türk yazarlar tarafından aslında olduğu gibi değil, “a”sız - kas (kaspiler) formasında yazılmıştır ki, bu da tarihbiliminde konunun binyıllarla “akas”lardan değil, anlamı ve kaderi “soyut bir tayfadan” – kaslardan bahsedildiği anlamına gelmiştir. Buna göre de Herodot, Kaslar`ın eski zamanlardan yok olan halk olduğunu belirtiyor. 

Bu durum eski ve orta yüzyıllara ait türlü kaynaklarda verilen ve anlamı indi de bilinmeğen kun (hun), bun, sibun, bask, ser, serik (Seriki), Ker (iya) ve b. türk eponum ve etnonimlerini de örnek vermek olar. Bu kelimeler aslında “a”nın eklenmesi ile akun (akhun-ağ onlar-ağ hunlar, ebun-on ebler, asibun-on ev asları) Kafkasya`nın en eski türkdilli sakinlerini: ebas ak(saklar) –beyaz asların ebi-evi-vatanı (Kafkasya), aser-azer, aserik (Aseriki)-İkinci as erler, Aker-İya-( Kafkasya)-“Beyaz erler” gibi aydın anlamlı kelimeler olmuşlar. Örneklerin kendisi de “sak”ın tarihen “asak”(beyaz as) olduğunu bir kez kanıtlıyor.

Strabon`un eserinde milattan önce V yüzyılda yaşamış İran padişahı Ksereks ve Ermen-türk toprağında Ksersana eyaleti adına raslıyoruz. “Akas”ın ks okunuşu bu kelimelerde de uygulanmış ve türk dillerine ait bu örnekleri tanınması zor olan şekilde değişmişler. Eski türk alfabesine göre, ak aser akas … (Beyaz asların ağası) ve Akas er ak as on…(On beyaz as erlerinin beyaz ası) olan bu ifadeler milattan önceki binyıllara ait unvan ve görev isimlerindendir. 

Zamanla türk ellerinden olan “Uluğ ak as er eli” ve “Kiçig ak as er eli” (“el” – devlet demektir) ihtimal ki, “Büyük Midiya” vü “Küçük Midiya`nın” eski adıdır. Bu adlar şuan Cezayir ve Fas`dakı “El Ksar el Kebir” ve “El Ksar el-Seğir” toponimlerinde muhafaza edilmiştir. 

Rum (Türkiye) “Eron”. Eski türk alfabesinin özelliklerine göre bu kelime iç metin (Ron) rundur. Kelime iki kısımdan – “er” ve “on”dan oluşmuştur, On sayısının “un” gibi işlenmesine Unageb – On ağalrın vatanı – Marv, Karkun –ların beyaz eri – büyük lideri gibi örneklere raslıyoruz. Demek, Eron (On erlerin vatanı) demektir. Milattan önceki binyıllarda türk-as tayfaları birden-bine ve daha çok sayı ile sıralanmıştır. 

Bu anlamda Eron gayri-türk yazarların transkripsiyonunda (e-siz) “Run” gibi gösterilmiştir. Kafkasya`da Aragon ve Alazon (er, ak, on, ve on) Az on – On azlar ve On tayfalarının eski ünvanları hakkında bilgi verir. “Run” kelimesinin sonundakı n®m değişimi türk dillerinin ilkin dönemleri için de karakteristik olmuştur. M. Kaşğari (XI yüzyıl) gurun-gurum, boğun-boğum gibi değişimler gereğince yazır: “Bu kanun türk dillerinin özelliğidir. Ben bunu “yeni türkçe” olarak düşünüyorum. Lakin kıpçak ve başka kabilelerin sıradan adamları da böyle konuşuyorlar.” 

RAG. Strabon kaydı gereğince, rökonstruksiyon sonrası yunanlar tarafindan “Yevrop” adlandırılan bu şehri parfiyalılar “Arsak” adlandırmışlar. Eski türk alfabesinin yukarıda ibraz ettiğimiz özelliğine göre bu kelime Erak (Arak) “beyaz erler” olmuş ve onun yazı forması yunan yazarları tarafından aslında olduğu gibi - Erak (Arak) gibi değil, Raq şeklinde (k®q) yazılmıştır.

Bu kelimenin milattan önce yüzyıllar ve binyıllardakı türk tayfa dillerine ait söyleyiş forması Kür nehrinin bir kolu “Arak”ın, aynı zamanda Midiya şehri “Rag”ın (aslında Erak-beyaz erlere aid yer) adında belirtilmiştir. 

“Erak”ların (Arak) adı ile Akar (naniya), Akar (nanlar) gibi tayfa, vilayet ve kişi adları da ersakların sadece Kafkasya`da değil, hatta onun hudutları dışında da değişmez vatanları olduğunu kanıtlıyor. 

İbn Hordadbehde (IX yüzyıl) “Er-Rey adı ile bilinen (Tehran etrafında) Midiya`ya ait Rag şehrinin Halife Ömer tarafından alındığını ve 1220 yılında ise moğolların yakıp yıktıklarını Yagut Hemevi (XII-XIII yüzyıl) haber verir. Malum olur ki, İrak türkmenleri tarafından indi de “Erag” gibi telaffuz edilen “İrak” ülkesinin adı “aker”lerle (eraklarla) ilgili olmuş ve araplar onu “Erag” gibi telaffuz etmişler. Belirtelim ki, “İran” ülke adı da İron (kıpçakca: on erler) böyle yaranan tamamen türk kökenli addır ki, şimdi de İran gibi şekillenmiştir. Şunu da söyleyelim ki, şimdi Kafkasya`da (Gürcistan) İroni toponimi de bunu kanıtlıyor. 

Van (Türkiye) “Ebon”. On ev tayfasının adı ile ilgili olan bu kelimenin anlamı Onasların evi – vatanı demektir. Eski İon, Eleon (İl on, El on) şehir, yer-yurt, dağ isimleri ve Aragon (er ak on-on beyaz erler) gibi toponimlerin anlamı da on as erlerin (sak erler) yalnız Kafkasya`da değil, Yakın Doğu`da, Küçük Asya`da ve b. yerlerde köklü sakin olduğuna dair tarihi delildir. “Bon”la bir kökenden olan Frakiya`dakı Afon (Afos) – “On”ların evi (On asların evi) biri yarımada, dağ isimleri b®f, e®a, a®o değişimleri, nihayet “ebon”un e-siz (bon) transkripsiyonu “Van” gölü ve devlet adının yaranmasına neden olmuştur. 

Bu kökten olan tarihi ve modern Arbun , Orkun, (Orhon nehri), Krun, Karun, Esgeran, Şabran (Sabran) ve b. yer-yurt isimleri as aklarla (sak) ilgili olmakla yanısıra, Ersak anlamını da belirtiyor. 

Belirtilenler gereğince, Ersak kelimesi Ersarı, Ertoğrul, Erdahan, Erdebil, Eraz (Araz), Erzurum, Erak (Erakh) ve b. kelimelerin öncekinden er ile hem köken, hem de anlamca bir kökten olmasının yanısıra, tamamen Türk kökenli kelime olduğu gözüküyor...

...Malum ki, Kafkasya`ya sokulmuş yabancıların “Er asak”tan yaranmış Ersak (Arsak) - Beyaz as erlerin (Oğuzların) yeri Karabağ toprağına ve bu adla ilgili olan diğer unvanlara sahip olmaya ne tarihi, ne de manevi açıdan hiç bir şekilde kesin olarak hakkı yoktur. 

sitesinden alıntıdır.




Partlar - Dış İskitler - Kıpçaklar ise ve Memluklar da Kıpçak Türkleri ise
Memluk dönemine ait vazo ve "Türk Tipi Yay" 


İskit Türk; "Türk Tipi Yay" ve Pantalon




EK:




"Biz böyük bir ailəyik - 'Türk' kökənli böyük ailə."
"We are a huge family - 'Turk' of origin, a huge family"


24 Haziran 2016 Cuma

Teke ve Hayat Ağacı




Eğriboz'dan - MÖ.740-740


Barry B.Powell'a göre Hellenler alfabeyi ilk kez burada kullanmışlardır. İonların da burada yaşadığı biliniyor, hatta Homer'in bir süre burada kaldığı da. Pelasglar İonların (İyonların) atası olması bir yana Etrüsklerin de atasıdır. Pelasglar hiçbir şekilde Hellen olarak kabul edilmemiştir. Pelasgların Türkçe konuştuğunu birçok akademisyen dile getirir. Dolayısıyla Etrüsklerin konuştuğu dilde, söylendiği gibi, Türkçedir. İonlara gelirsek, maalesef Truva'nın düşüşüyle Hellen kolonileri, Ege'ye göçmüş ve yerli halk ile karışmıştır. Bu da İonların zamanla asimile olmasını sağlamıştır. Yine de Ege halkı yer yer kendi dilini ve kültürünü korumuştur ve MÖ.4.yüzyılda İskender'in buyruğu ile Hellence (Grekçe) konuşmaya mecbur bırakılmıştır. Bu da değişimi hızlandırmıştır.


Bu teke/keçileri Hellenler ve Romalılar dışında her yerde görmekteyiz. En gencinden başlayalım:

- Selçuklular 13.yy
- Antandros, Anadolu MÖ.400 - Kimmerlerin yerleştiği bölge
- İskit, Kelermes, Krasnodar MÖ.7.-6.yy
- Etrüsk, İtalya MÖ.725-700
- Türk Mezar taşı, İran, MÖ.7.-6.yy
- Frig, Anadolu MÖ.7.yy - Kimmer ve İskit (Muşki) etkisi
- Urartu, Anadolu MÖ.1000-900 - Kimmer-İskit etkisi
- Hitit (asıl adı Nesili'dir ve Hattilerin etkisinde kalmıştır), Karatepe Anadolu, MÖ.800
- Sumer Nippur-Mezopotamya, MÖ.2500-2100
- Sumer, Mezopotamya, MÖ.2600-2400
- Sumer, Mezopotamya, MÖ.3000-2500
- Pers Öncesi: Shahr-e Sukhteh, İran, MÖ.3000
- Aktepe, Türkmenistan, MÖ.6000-3000

ve en yaşlısı
KÖRTİK TEPE, Diyarbakır-Anadolu, MÖ.10.000-9000

Bu tarihte ne "Hint-Avrupa-İran" dedikleri var, ne de "Semitik" dedikleri... SB.







// Tyrrhen - Pelasg - Etrüsk - İon
// Anadolu - Türkmenistan - Mezopotamya
// Tekeler - Keçiler




Kendime Not: 
Batı Türkleri boy ve kabile adlarıyla anarken, sen niye Romalı ve Hellen diyerek bütünleştiriyorsun? Kabile kabile ansana...! 
;)









2 Haziran 2016 Perşembe

Parthian Shot = Turkish Shot




 "Parthian Shot" : Turn back to shoot with a full gallop. The Stirrup was invented in the 6th c AD by the Turks. 
Before the 6th c AD the rider relied solely on pressure from his legs to guide his horse.
And actually it is "Turkish Shot", because the Parthians are Turks.


PARTLAR - PARTHIANS
called as
= Dağlı İskitler (Mounted Scythians - like Arimaspians)
= Dışiskitler (Excluded Scythians)
= Dışoğuzlar (Outsider Oghuzes - like Kipchak / Cuman Turks)
= Daşoğuzlar (Stone Oghuzes)


the oldest one belongs to 1000 BC, a clynder seal from Mesopotamia. 
Yes, Turks were already in Mesopotamia at that time...
look for "Turkish influence on Akkadian" and
Turukku , Turukka = Turk






Türkmenistan´ın eski tarihi hakkında özel yazılmış eserlerden; (TSSR Tarihi-1959 ve V. M. Masson 1987) hem de son yıllarda, yani bağımsızlıktan sonraki yıllarda yazılmış çok sayıdeki ilmi makalalardan belli oluşuna göre, Part (Parfia) devleti Güney Türkmenistan´da çok eski çağlarda, yani Bronz çağında kurulmuştur. Buna göre de biz, “Ersaklar” (Eşkaniler) devleti´nin İ.Ö. 247. yılda temelinin atılmasını, Part devleti´nin ikinci ve yeni dönemi sayırız. Gerçekten de Ersaklar devleti ve genel Part (Parfia) devleti hakkında en temel eserler, arkeologların son yüzyılın devamında Türkmenistan´da geçirdikleri kazıların verdiği sonuçlar esasında yazılmıştır....

Part hükümeti büyüyüp çiçeklendiği döneminde; şimdiki İran´ı, Mezopotamya´nı ve Afganistan´ı kapsamıştir, hakimiyette olan tayfanın bir kolu günümüzdeki Ermenistan´a da el koymuştur. Şahların şahı´nın kendisi ise memleketini Suriye´ye ve Batı Hindistan´a kadar genişletir. Coğrafiya ve tarih uzmanı “Ksares” ve “Strabon”un Partlar hakkında;-Onlar bu gün o kadar bir geniş memleketlere, o kadar çeşitli halklara hükümdarlık edirler ki, güç açısından Romalılarla aynı seviyededir- diye yazmaları hiçte temelsiz değildir. Tarihçi “Justinin”de; -Partlar doğuda öyle bir hükümet kurmuşlardır ki, dünyanı Romalılar´la aralarında bölmüşlerdir”- der....


Partı, Parthi (sürgün edilen, göçmen): Bu sözcük hakkında da; “p” ve “b” seslerin ve onu gösteren harfın birbirinin yerini alma olayı dillerin tümünde, özellikle Türk dilinin çeşitli lehcelerinde normal bir durumdur (parmak=barmak, bar bol=par bol=var ol v.b.). Bu gerçeği nazara alarsak; Partı vey Part sözcüğünün kökü “par”= bar= var (barmak, varmak, gitmek) olarak, eski Türkçede çoğunluk eki “-t” eklenerek, “varanlar, gidenler” anlamında kullanılmış olması doğal ve yasaldır diye düşünüyorum. “Çuwaş Türkçesinde; pir=gitmek ve pirat=uzaklaştırmak, sürmek gibi anlamda bulunmaktadır”. Üstelik; “Sümer dilinde de “bar” sözcüğü: varmak, uzaklaşmak, hatta “sürgün etmek” 
gibi anlamda olmuştur”.

Büyük “Part” Türk Devletini Kuran Atalarımız (MÖ.247-MS.224)
Our Ancestors Who Build the Great Parthia Turkish State (247 BC-224 AD)
Begmyrat Gerey - Türkmenistan / e-book



"'Partlar "Dışiskitler' olarak ta bilinir."
"The Parthians are also known as 'excluded Scythians'"
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu - link




***


If we ask what the ancient writers have left on record with respect to the Parthian nationality, we shall find, in the first place a general consensus that they were Scyths. "The Parthians" says Justin, in his 'Epitome of Trogus Pompeius' "were a race of Scyths, who at a remote date separated themselves from the rest of the nation, and occupied the southern portion of the Chorasmian desert, whence they gradually made themselves masters of the mountain region adjoining it."

These nations wre nomadic, uncivilises, coarse, not to any brutal, in their habits; of a type very much inferior to that of the races which inhabited the more southern regions, felt by them to be barbarians, and feared as a continual menace to their prosperity and civilisation. There is always an underlying idea of dispraise and disparagement whenever a Greek or a Roman calls any race , or people, or custom "Scythic" - the term connotes rudenss, grossness, absence of culture and refinement - it is not perhaps strictly ethnic, since it designates a life rather than a descent, habits rather than blood - but it points to such a life and such habits as have from the remotest antiquity prevailed, and as still prevail, in the vast plain country which extend from the Caucasus, the Caspian and the mountain chains of the Central Asian regions to the shores of the great Arctic Sea.

It is certain that the inhabitants of this tract have belonged , from a remote antiquity, to the ethnic family generally known as Turanian. In the south they are of the Tatar or Turkish type; in the north of the Finnish or Samoeidic. Their language is agglutinate and wanting in inflections; their physique is weak, languid, anaemic, unmuccular ; they have large fleshy bodies, loose joints, soft swollen bellies, and scanthy hair. They live chiefly on horseback or in wagons. Still as enemies, they are far from contemptible. Admirable horseman, often skilled archers, accustomed to a severe climate and to exposure in all weathers; they have proved formidable foes to many warlike nations, and still give serious trouble to their Russian masters.

The Scythian character of the Parthians , vouched for on all hands, and their derivation from Upper Asia, or the regions beyond the Oxus, furnish a strong presumption of their belonging to the Turanian family of nations. This presumption is strengthened by the little that we know of their language. Their names, when not distinctly Persian, which they would often naturally be from conscious and intentional imitation, are decidedly non-Arian and have certain Turanian characteristics.

Parthia - by Prof.George Rawlinson (Ancient History-Oxford) / e-book





***



“the Parthians were a Scythian people, is accepted by everybody today, cf. Colledge (1967) and was shown on Sumerian background by Badiny (1998, 1999)….. From all these identifications it follows together with our proof presented here in EDH-5 that there is a genetical linguistic relationships of Sumerians, Huns, Avars, Scythians, Medes, Parthians and probably more people and a geographical continuity of Sumerians, Huns, Scythians and Avars 
in the Carpathian basin.” 

Sumerian, Hungarian and Mongolain by Prof.Dr.Alfred Toth / pdf

Of course Mr.Alfred Toth, they are all Turkish Tribes, 
and Magyars are the cousin of Turks, 
and with Hun-Turks, Avar-Turks, Pecheneg-Turks, Khazaar-Turks, etc. Europe is mixed like...
Hungarians are mixed with the Turks. 
"zsebemben kicsi alma van - Hungarian
cebimde küçük elma var - Turkish"
SB







Partlar (Parthians) = Dağlı İskitler (Mounted Scythians) = Sakalar (Sacae(Saka-Massagetae) = Daşoğuzlar/Taşoğuzlar (Stoneoghuzes) = Dışoğuzlar/Kıpçaklar (Excluded Oghuzes/Kipchak Turks)















DIŞ OĞUZLAR (KIPÇAKLAR) IN TAMGASI
"Dış Oğuz'lar ise dünyanın dört bir tarafına turlanıp gittikleri için Ok damgasını kullanıyorlardı. Dış oğuzların bilinen diğer ismi de Kıpçaklar'dır. Damgaları artı şeklinde, artı işaretinin uç kısımları ise Hıristiyanlık döneminde üç tane yonca şeklinde motif oluşturuyor ve nerede bunları görsek Kıpçak motifleri diyoruz."




MS.5.yy-6.yy - Mozaik - Bordj-el-Djedid-Kartaca








14 Ocak 2016 Perşembe

Türkmenistan'dan Atalarımızın Heykelleri




Oğuz Kağan'ın oğullarından birinin kolundaki detay: Çift Başlı Kartal.
Türkmenistan


 Alp Arslan ve Melikşah

Oğuz Kağan


Dede Korkut


Ertuğrul


Kara Yusuf - Karakoyunlu


Köroğlu


Tuğrul Bey veya Toğrül, Tuğril, Toghrïl Beg


Sultan Sencer/Sancar





resimler için link  /   link










10 Kasım 2015 Salı

NİÇİN TÜRKOLOJİ ?




*Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir.



*Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 


*Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.






SOVYETLER SONRASI AMAÇBİLİMSEL AÇIDAN TÜRKOLOJİ 
VE TÜRKOLOJİ'DE NEYİ NASIL EYLEMEK ÜZERİNE TESPİTLER


Öncelikle, bütün bilim ve sanat disiplinlerinin "amaçbilimsel" (teleolojik) ve yine herhangi bir sanat veya bilimsel disiplinde "neyi nasıl eylemek gerektiğine" dair "praksis" ilkeleri içeren bir var oluş ve var ediş zemini vardır. Bu yapıları Türkoloji bağlamında "Niçin Türkoloji çalışıyorum?" ve "Nasıl Türkoloji çalışmalıyım?" sorularıyla daha somut kılmak mümkün gibi gözükmektedir. 


Türklük veya Türk kültür ekolojisi içinde yer alan her şeyi bilimsel yöntemlerle ele alıp bilimsel olarak geçerli kabul edilen kuramsal çerçeveler içinde yorumlamak olarak işevuruk bir biçimde tanımlayabileceğimiz "Türklük Bilgisi", "Türkoloji" ya da biraz eksik bir ifadeyle "Türk Dili ve Edebiyatı" olarak adlandırılan bu araştırma alanının çerçevesini mümkün olan en geniş anlamıyla çizmek yararlı olacaktır. Türkoloji‘yi Kuzey Amerika ve Batı Avrupa üniversitelerinde son zamanlarda yaygınlaşan "bölge veya kültür çalışmaları" (area studies) modelinde olduğu gibi bütüncül bir şekilde almak "Bütün parçaların toplamından daha fazla bir şeydir." 


Mütearifesi doğrultusunda, Türk dünyasını veya Türk kültür ekolojisini nevi şahsına münhasır bir kültürel örüntüler yumağı olarak ele almak ve bu kültürel ekolojik yapıyı mümkün olan bütün olgu ve görüntüleriyle tarihsel ve güncel bağlamlarda çalışmak kaçınılmaz bir zorunluluk olarak karşımızdadır. Bu zorunluluğun bilimsel temelleri biraz da Türkoloji disiplininin ortaya çıkış bağlamında işe koşulan ideolojik yaklaşımlardan ve onların uygulamalarından kaynaklanmaktadır. 


Bilindiği gibi Batı‘da ortaya çıkışının kökleri Osmanlı Devleti‘ni sosyal ve kültürel yönden tanımaktır. (1). Bu anlayış zaman içinde oluşan ve gelişen "Oryantalist" bakış açısıyla ele alınan olay ve olguları tek bir üründen bir kültürün tamamına varacak büyüklüğe kadar istedikleri veya uygun gördükleri tanımlamaya kadar indirgenmiş ve Avrupa merkezci bir bakış açısının ürünü olan kültürel aşamalar skalasında "vahşi", "barbar" ve "uygar" ölçütlerinden istenilen doğrultusunda pek çok alanda olduğu gibi Türkoloji alanında da elde edilen bilimsel materyaller manipule edilmiştir. 


Bu bağlamda, 19. yüzyılın Pan Germenizm kaynaklı filolojik ve karşılaştırmalı dilbilimsel dogmaları doğrultusundaki yapılanışı ve aldığı tavır; bir anlamda Pan Slavizmin de ortaya çıkışını tetiklemiştir (2).  Bu iki ideolojik yapılanış arasında kalan Macarları kendilerine hayat sahası yaratabilmek için "Pan Turanizm" ideolojisini yaratmaya zorlamıştır. (3) 


Türkolojinin üniversitelerde kürsülere kavuşması bu sosyo-kültürel şartların hakim olduğu sürecin sonucudur. Bu dönemdeki Türkoloji‘nin adeta kurucu babaları diyebileceğimiz zevatın çalışmalarına sözlü kaynaklardan materyal derlenmesi (4), klasikleşen el yazmalarının bulunup kütüphanelerde muhafaza altına alınması ve zaman içinde de okunup çalışılması bakımlarından şükran borçluyuz (5). Ancak, Çarlık ve özellikle de Sovyet dönemlerinde, sözlü kültürden derlenen malzemelerin bazen olumsuz etkilere maruz bırakılması bir yana tarihin en eski emperyalist ilkesi "böl-yönet" doğrultusunda manipule edilmeleri Türkolojiyi birbirinden bağımsız olmaya çalışan pek çok alt araştırma alanı haline getirmiştir (6). 


Üstelik Türk dünyasına yönelik benzer emeller besleyen Batı Türkolojisi (7) içinden de bu tavra bürünen ve doğrultuda araştırmalar üretilmesi adeta birbirlerini desteklemeleri eğilimi her geçen gün hız kazanmaktadır. Bu sürece eklenmeye çalışılan bir halka kalmıştır. O da, söz konusu yabancı Türkologların ürettikleri söz konusu paradigmaları Sibiryalı, Türkistanlı ve Türkiyeli Türkologlara "mutlak doğru" olarak kabul ettirmeleri ve Türkoloji çalışmalarını istedikleri yönde sürdürmeleridir. 


Bilindiği gibi bu süreçte de son derece önemli bir yol alınmıştır. Bugün Fransız Filolojisi ve kültür araştırmalarının merkezi Fransa, Germanistiğin merkezi Almanya vb. Anglo-Saksonluk, Amerika veya İngiltere‘dir. Ancak Türkoloji‘de hâlâ yabancı Türkologlar söz sahibidir ve Türkoloji‘nin merkezi Türk dünyası değildir. Türk dünyasında Türkoloji çalışmaları eskiden kalma alışkanlıkla hâlâ "Şarkiyat" (Oriyentalistik) (8) Fakülteleri içinde yer almakta ve yapılan çalışmaların değerlendirilmesi, onay görmesi bağlamında gözler eskiden olduğu gibi belli merkezlere dönmektedir. Türk dünyasından Türkologlara da bu alanın haricinden Türkologların ortaya attığı problemler üzerinde onları doğrulayacak araştırmalar formüle etmek düşmektedir.


Meselâ, Türk topluluklarının prehistoryası üzerinde duran çalışmalar yoktur. Türk dünyasında bulunan hemen her buluntunun Türklerden gayrı bir topluluğa bağlanabilmesi için adeta özel bir gayret sarf ediliyor gibidir. 


Bu tabloya göre tarih sahnesine birdenbire ve bulundukları coğrafyaya sanki muson yağmurlarıyla inmiş gibidirler. Bu bir bakıma 19. Yüzyılın Türkler başta olmak üzere bozkırlı kavimlerin "kültür" ve "medeniyet meydana getiremeyeceği" ve dahası medeniyeti ve kültürü sadece yerleşiklerin oluşturabileceği dogmasıyla, bu milletleri "yerleşik medeniyet ve kültürlerin yağmacısı" olarak tanımlayıp bunu kanıtlama derdindeki yabancı Türkologların günümüzdeki devamıdır denilebilir. (9).


Bu bağlamda Türkoloji çalışmalarında yapılmasını gerekli gördüğümüz alanlara yönelik önerilerimize geçebiliriz. Bundan önce, hiç şüphesiz yukarıdaki genellemelerimize uymayan istisna pek çok yabancı Türkolog varlığına işaret etmeliyiz. Öncelikle, Türkiye ve Türkistan Türkolojisinde temel sorun amaca yöneliktir. "Niçin Türkoloji çalışıyoruz" sorusunu bu coğrafyanın ve kültürün çocukları, kendilerinden önce yetişen en büyük Türkologlardan birisi olan Reşit Rahmeti Arat‘ın yabancı Türkologlara sık sık söylediği "Türklük bilimi sizin için bir meslektir, fakat bizim için aynı zamanda bir kültür meselesidir" (10) şeklinde amaçbilimsel bir yönelim içinde olmalıdır. 


Amaç Türk kültür ekolojisini bir sistem olarak dünü ve bugünüyle ve bütünüyle tanımlamak, anlamak, anlaşılır kılmak ve açıklamak bu sistemde meydana gelen ve gelebilecek çözülme ve yer değiştirme ve kaybolma gibi sosyo-kültürel sorunların çözümüne yönelik uygulamalar yapmak olmalıdır. Bu amaca ve anlayışa bağlı olarak da, Türk dünyası ölçeğinde akademik kurumsallaşma, dil, edebiyat, tarih, dilbilimi, halkbilimi, sanat tarihi, arkeoloji, antropoloji, prehistorya, coğrafya gibi Türklük Bilimi disiplinlerin bir arada bulunacağı ve Çin, Rus, Hint, Arap, Fars, Urdu, Tibet, Moğol, Mançu-Tunguz ve Yunan filolojilerinin başta olmak üzere Rus, Alman, Fransız, İngiliz gibi diğer dil ve edebiyat şubeleri "yardımcı disiplinler" olarak yer aldığı bağımsız "Türkiyat Fakülte"lerinde yer almalıdır (11)


Bu kurumsal yapılanışa uygun olarak Türkoloji eğitim ve öğretimi disiplinler arası özellikteki araştırmaları yapabilecek şekilde donatılmalıdır. Türk dünyasında standart bir hale dönüşecek bu kurumlar arasında karşılıklı öğrenci ve öğretici değişimleri kolaylaştırılmalı ve zorunlu bir uygulamaya dönüştürülmelidir. Belki de hepsinden önemlisi bu tür bir Türkoloji‘nin temel paradigması "Türk kültür ekolojisini ortaya çıkaran değerlerin ve bunların dışavurum biçimlerinin ortak kökleri bul ve birleştirip bütünleştir" şeklinde olmalıdır.


Sonuç olarak ortaya çıkan, Türk dünyası Türkolojisinin kendisine uzun zamandan beri yöneltilen "böl-yönet" şiarı doğrultusundaki Oryantalist amaçbilimsel söylem ve modele karşı, birliğini, bütünlüğünü ve bölünmezliğine bağlı kültürel bir ekolojik sistem olarak bağımsızlığını ön plana çıkaracak bir modele (praksise) veya Türkoloji araştırmalarına yönelmesinin gerekliliğidir. Bu amaca ve anlayışa bağlı yeni bir akademik kurumsallaşma ve yapılanma da mutlaka gerçekleştirilmesi gerekenlerin başındadır.


Prof. Dr. Özkul ÇOBANOĞLU
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi
Beytepe-Ankara, TÜRKİYE

Açıklamalar

1. 1.Alman Türkoloji‘sinin ortaya çıkışı ve belli başlı temsilcileriyle çalışmaları hakkında bkz.: (Gül 2006).
2. Bu süreçle ilgili olarak özellikle karşılaştırmalı dilbilimi ve ideolojik yapılanışa dair bkz. :(Cocchiara 1981).
3. Macar Türkolojisi‘nin ortaya çıkıp gelişmesi ve bu bağlamda meydana gelen değişmeler ve belli başlı temsilciler ve eserleri konusunda bkz. :(Eren 1998; Kakuk 1981).
4. Özellikle yapılan ilmî seferler ile Doğu Türkistan vb. Türk Dünyası coğrafyasından pek çok eseri bulup koruyan ve sözlü kaynaklardan derleyen Türkologlara şükran borçluyuz. Bkz.: (Eren 1998).
5. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika‘da Türkoloji vb. Doğulu kültürlere ait araştırma alanlarının "entelektüel tecessüs"le servis hizmeti verilen siyasal güç arasında kalışına belki de en güzel örneklerden birisi Türkoloji alanında birkaç yüzyıldır en iyi araştırmaları yapan Almanya‘da bu çalışmaların son derece sınırlı bir bir aydın cemaatinin dışına çıkamadığı Türk kültürünü ve bu kültüre ait pek çok temel eseri bilen ve çalışan bu aydınların kültüründe, Alman kültüründe "Türk imgesi" ve "Türklük" hakkındaki önyargılar için bkz. :(Kula 1992; Öztürk 2000).
6. Türkoloji‘deki inanılmaz atomizasyon veya gittikçe alt bilgi dallarına ayrılarak yapılanlar sadece "aşırı ihtisaslaşma" kavramıyla izah edilemez duruma gelmiştir. Bir anlamda "Türklüğün mukadderatı"yla eşanlamlı olan Türkoloji‘de yapılan çalışmaların bir bütün veya sistem olarak ne ifade ettiğini kavrayıp izah edecek insan yetişemez olmuştur. Öte yandan, bu yapılanışın Türk topluluklarını gittikçe birbirinden uzaklaştırarak ayrı milletler haline dönüştürme sürecinin en güçlü katolizörü olduğu da son derece açık bir gerçek olarak karşımızdadır. 
7. Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere yönelik kampanyalar bağlamında Batı Türkoloji‘sinin paradigmaları için bkz. (Benginsen 1987, İnalcık 2002).
8. 8.Oryantalizm konusunun ve uygulanan metotların tenkidine ve bu eleştirel yaklaşımın başlı başına bir araştırma alanına dönmesi konusunda bkz. (Said 1991).
9. Yapılan kazılarda bulunanların tamamının yayınlanıp yayınlanmadığı ciddi bir spekülasyon konusudur. Meselâ üç yıl önce Moğolistan Karakurum‘da kazı yapan bir Alman Arkeoloji ekibinde part-time olarak çalışan bir kişinin Ulanbatur‘da bana gizlice verdiği bilgiye göre Çengizliler dönemini aydınlatmaya yönelik bu araştırmada bulunan bir Müslüman-Türk mezarlığı –bildiğim kadarıyla- aradan 4 yıl geçmesine rağmen bilim alemine duyurulmadı bile. Bu kadar önemli bir bilimsel keşif duyurulmayınca, insan belki de elde edilen buluntular tamamen ortadan kaldırılarak hiçbir zaman duyurulmayacak, diye "iyi niyet"ten şüphelenmeden edemiyor. 
10. Nuri Yüce Hocanın ―Türklük Bilgisi@googlegroups.com adlı internet sitesinde 15.02.2009 tarihinde yaptığı açıklama notu.
11. Bu kurumsallaşma modeli Atatürk tarafından Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi‘nde gerçekleştirilmişse de, maalesef, Onun ölümünden sonra amaçbilimsel olarak rayından ve yolundan çıkarak Türkiye‘deki pek çok Edebiyat ve Fen-Edebiyat Fakültesinde olduğu gibi Türkoloji‘yi küçümseyen hatta aşağılayan zihniyetlerin hegomonyasına girmiştir.



...//...


TÜRKOLOJİNİN ARAŞTIRMALARI MESELELERİ


Aynı kökten gelen Türk halklarının tarihi ile kültürünü, dini ile dilini, sanatı ile edebiyatını inceleme konusu; bugüne kadar önemini yitirmemiştir. 


"Türkoloji" diye adlandırdığımız bu bilim dalının tarihi son bir-iki asırlık dönemi kapsasa bile, Türk dili ile edebiyatına, özellikle de Türk söz sanatına olan ilginin Orta asırlardan başladığını görmekteyiz.  Bunun delili olarak Orta Çağ Türk yazılı edebiyatının temsilcileri Kaşgarlı Mahmut ile Alişir Nevai gibi ünlü alimlerimizi örnek olarak verebiliriz. Batı ve Rus oryantalistleri ile Doğu kültürü uzmanlarının Türklerin tarihi ile düşünce sistemini araştırmaya olan yoğun ilgisi, "Türkoloji" sahasının gelişmesinde çok etkili olmuştur. 


Sonuçta bu durum, Türklerin geçmişi ile geleceğinin araştırmaya bir atılım oldu. Oysaki, bugüne kadar Türk bilimi derken, Türk halklarının dil özellikleri ile lehçe yapısı en önemli konulardan birini oluşturmuştu. Diğer Türk halklarının edebiyat bilimiyle mukayese ettiğimizde, Kazak bilim adamlarının bu ortak konu üzerinde fazla araştırma yapamadığını görmekteyiz. 


Özbek, Tatar, Azerbaycan ve Türkler kendi yazılı miraslarını çok eski dönemlerden başlatırken, Kazak edebiyat bilimi ilk başta ХVIII yüzyıl, sonra da ХV yüzyıllardan daha ileriye geçemedi. Bu nedenle eski metinler ile değerli kaynakları inceleyebilen uzman bilim adamlarının sayısı artmadı, Türkoloji ekolü de oluşmadı. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda diğer kardeş halkların ortak manevi mirasa olan ilgisinin hangi seviyede geliştiğini, geçen yüz yılın 60-70‘li yıllardaki edebiyat tarihi ile ilgili araştırmalarından ilmi eserlerinden görebiliriz. 


Aynı dönemde ortaya çıkan Kazak edebiyat biliminin ise bu açıdan çok geride olduğunu fark etmek mümkündür. Bununla birlikte diğer bir konuya da değinmek gerekmektedir. Nitekim 80'li yılların başlarında dilci uzmanların "süzgüsünden" geçen edebi eserlere olan ilgi arttı. Bunun sonuncunda Karahanlılar hakimiyeti ile Altın Ordu dönemindeki bazı eserler, Kazakçaya tercümesinin, araştırma alanına dönüştüğünü söyleyebiliriz.


O senelerden başlayan ortak Türk yazılı miraslarına olan ilgi, bağımsızlık kazanıldıktan sonra yeni açıdan yükselip, gelişti diyebiliriz. Eski destanlar, Orhun abideleri, İslam kültüründen sonra ortaya çıkan yazılı kaynaklar yavaş-yavaş ilim alemine sürülmeye başladı. Özellikle Kültegin ve Tonyukuk abidelerinin kopyalarının Astana‘ya getirilmesi, bu sahadaki araştırılmaların hız kazanmasını sağladı. Bunun sonucunda Türklerin çok eski tarihi ile kültürüne ait eserler yazıldı. Bilim adamlarının bu sahaya olan ilgileri arttı, yerel Türkoloji merkezleri açıldı. 


Türkistan şehrindeki "Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünü" onlardan biri saymak gerekir. Türk bilimine ilgi artsa bile, bu sahanın seviyesini yükseltmek konusunda biraz eksiklikler de yok değildir. En önemli problemlerden birisi de bu sahadaki bilim adamlarının sayısının çok az oluşudur. 


Diğer tarihi dönem değerlendirilmese bile, İslam‘dan sonraki uygarlık çerçevesinde edebi eserleri orijinal haliyle okuyabilen, o eski metinleri kendi döneminin düşüncesine uygun biçimde algılayan ve bugünkü ilmî ihtiyaçlar açısından değerlendiren uzmanlar yok denecek kadar azdır. Türkoloji biliminin sloganlarla veya duygusal sözlerle çözülemeyeceğini dikkate alırsak, bu sahada bu gibi önemli ihtiyaçların çözüm bulması gerekir. 


En önemlisi Eski ve Orta Çağ Türk edebi eserlerinin metinleri tamamen yayınlanması doğru olacaktır. Çünkü Türkolojinin (sadece Türkololjinin değil, diğer sosyal ilimlerin) tarihî metinlerden meydana gelmektedir. Bu metinleri yayınlamakta iki prensipin uygulanması gerekir: Birincisi, metni kendi şeklinde yayınlamak, ikincisi transkripsyon problemini çözmek. Çünkü bugüne kadar Türkler‘in yazılı eserleriyle ilgili ortak transkripsyon meselesi belirlenmemiştir. 


Bu konuyu iki açıdan ele almak gerekir ki, Arapça metinlerle Türkçe kelimelere uygun bir biçimde yapılması doğru olacaktır. Bununla birlikte, son zamanlarda Orta Çağda yazılan Türk yazılı eserlere belli bir millete ait miras olarak bakmak ve sadece o halkın milli eseri olarak değerlendirmeler yapıldığı aşikardır. 


Günümüzde Kazaklarla Özbeklerin, Tatarlarla Başkurdların, Türkmenlerle Türklerin bilim adamları arasında meydana gelen bu tür anlaşılmazlıklar bunun net delili olarak gösterilebilir. Ortak eserler bir milletin değil, onu karşılaştırmalı tipolojik açıdan ele aldığımızda gerçek sanatsal yönü ortaya çıkabilir. 


Maalesef, bugünkü bilim adamları arasında bu tür anlaşılmazlıklar yer almaktadır. Bunun için Türk bilim adamları Orta Çağdaki yazılı eserler üzerine çalışırken, bu eserler için sadece bir milletin adını değil, "Türk" kelimesinin kullanılmasının daha uygun olacağını diye düşünmekteyiz. Mesela: Türk- Tatar, Türk-Kazak, Türk-Özbek, Türk-Başkurt gibi. Bunun gibi çok önem taşıyan problemlerin çözümü bulunursa Türkoloji sahası için yararlı olur. Eski Sovyetler Birliğinde Türkoloji ile ilgili konferansları gerçekleştirilmiştir. 


İlk Türkoloji konferansı 1967 senesinde eski Leningrad şehrinde gerçekleşti. Bu konferansın sonuçları "Türkoloji toplamı" (Турколгический сборник) olarak 1970 senesinde yayımlandı. VI. Türkoloji konferansı 1973 senesinde yine Leningrad şehirinde gerçekleştirildi. Ama Sovyetler Birliği düzeyindeki ilk konferans, 1926 yılında Bakü şehirinde II.si ise 1976 yılında Almatı‘da geçti. 


Sonuçta bunun gibi konferansların 4 senede bir düzenlenmesine karar alındı. Bundan sonra III. konferans (1980) Taşkentte, IV. konferans 1985 Aşkabad'ta, V.cisi (1988) Frunzede (Bişkek) gerçekleşmişti.  Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde de Türkolojiyle ilgili kurumlar ve merkezler meydana gelmiştir. Örneğin, 1927 senesinde Türkiyede "Türk Dil Kurumu" 1952 yılında Almanya'da "Oral-Altay Kurumu" kuruldu. 


Bütün Dünya Türk bilim adamlarının bir araya getirecek uluslararası bilimsel kurum, "Uluslararası geleneksel Altaystik konferans" PİAK 1959 yılında kuruldu.  Sovyet Türkologları Komitesi kurularak, onun yayın işleri merkezi olarak "Sovyetskaya Türkologia" dergisi 1970 yılından itibaren Bakü şehrinde yayınlana başladı. Dergi 1991 yılından sonra "Türkologia" adıyla çıkmaya devam etti. 


Diğer ülkelerde: örneğin Türkiye'de "Türk Dil Kurumu", "Türk Dünyası", Avusturya‘da "Akta Oriyentalia" gibi günlük yayınlar vardır. A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde 2002 yılından itibaren "Türkologia" dergisi yayınlanmaktadır. I. (2002) ve II (2004) Uluslararası Türkoloji kongreleri düzenlendi. 2001 yılında L. N. Gumulev Avrasya Devlet Üniversitesine Kültegin abidesinin kopyasını getirilerek: "Eski Türk Uygarlığı: Yazılı Abideler" adıyla görkemli bir şekilde uluslararası ilmiteorik konferans düzenlendi. 


Bununla birlikte eski Türk yazılı eserleri konusuyla ilgili A. Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesinde seminerler, Milli Eğitim Bakanlıgının Dil Komitesi ile birlikte düzenlediği konferanslar gerçekleştirilmektedir. Türkoloji Bilimsel-Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Dosay Kenjetay‘ın Türkolojiyle ilgili yazdığı monografiler, ders kitapları, makaleleri mevcuttur. 


"Medeni Miras" programı çerçevesinde "Geleneksel Türk Düşünce Sistemi ve Onun Kazak Felsefesi Tarihindeki yeri" adlı eserin I.ci cildinde yer almaktadır. Bununla birlikte Hoca Ahmet Yesevi, Farabi, Yusuf Hashacib, Sığanaki, Bakırgani eserleriyle ile ilgili yazdığı bilimsel makaleleri okuyucular tarafından tanıtılmıştır. Tek başına bir enstitü sayılan Ord. Prof. Dr. Rahmankul Berdibayın bu sahadaki emeği büyüktür. 


Baykal‘dan Balkan‘a kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk halkları ortaya çıkış tarihini tanıtan çalışması sadece Kazak edebiyatı ile folkloru için değil, bütün Türk halkları tarafından desteklenen bu çalışmada Türk halklarının yer adlarının saptırıldığı konusuna değinilmiştir. 


1769-1774 yıllarındaki Türk - Rus savaşları sonucunda Kırım Hanlığı Türkiyeden bölünür. 1783 yılında Çarlık Rusyanın çariçesi Ikinci Ekaterina Kırım topraklarını Rusya‘yla birleştirmek konusunda karar çıkarır. Bu kararda Kırım halkının milli geleneğine, dinine, hukuksal yapısına baskı kullanılmayacağı, söz konusu olsa bile, aradan çok zaman geçmemesine rağmen sömürgeci taraf kendi baskılarını uygulamaya koymuştur. Şehir adlar Yunanca kelimeler ile değiştirildi. 


Mesela: Akmeşit, şehri-Simferopol, Akjar-Sevastopol, Kefe-Feodosya, Eski Kermen Levkopol, Kezlev-Evpatoriya diye değiştirildi. 


Kırımın bölgesini türlü valiliklere parçalamakla yöresel halkın birliğini bozmak ve onları parçalara ayırarak azınlık duruma düşürmeyi planlamışlardı. Çarlık Rusya Kırım topraklarını feth edene kadar burada Ruslar tamamen yoktu.  Kırım toprakların Çarlık Rusya valilikleri tarafından parçalanarak kendi aralarında paylaşmaya başladı. İşte bunun gibi önemli konulara değinen bu eseri için R. Berdibay "Türk Dünyasına Hizmet" ödülüyle onurlandırıldı. 


Yine bir ünlü Türk bilim adamı, dil uzmanı A.Kaydar bizim bilimsel- araştırma enstitümüzde çalışmaktadır. Ord. Prof. Dr. A. Kaydar Beyin kendisi ile birlikte Kazakistan‘lı Türkoloji bilim adamları Emir Necib‘ten arta kalan mirasları yeniden yayınlamaktayız. Ünlü bilim adamı ölümünden önce kendi eserlerinden yayınlanmayan değerli çalışmalarını Kazak bilim adamlarına emanet olarak bırakmıştı.


Türkoloji sahasında büyük önemi bulunan E. Necib‘in çalışmaları Türkistan şehrindeki Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsü tarafından yayına sunulması bizim için onur vericidir. Bu önemli görevi Emir Necib‘in öğrencisi Türkolog A. Kerim kendi görevi üstlendi. Bugüne kadar A. Necib‘in "Literaturnıy Yazik Mamlukskogo Egipeta ХIV-veka" (2004), "Regionı i Etapı Formirovanie Turkskih Pismennih Yazıkov i Leteratur" (2007) adlı kitapları yayınlandı. Diğer eserlerini de önümüzdeki günlerde yayına sunmayı düşünülmekteyiz.


Prof. Dr. K. Ergöbek Türkoloji sahasının edebiyat dalında ün kazanmıştır. Ünlü Türkolog, Beysenbay Kenjebayev‘in Türkoloji müzesini açtı. Sayran Abuşarib‘in Kazak medeniyeti ve devlet tarihi ile ilgili yazdığı 50‘den fazla ilmi eserleri yayınlanmıştır. 


O. Bekjan ise senelerce eski Türk runik yazılı eserlerini inceleme çalışmalarıyla uğraşmaktadır. 3 Ocak 2002 yılından bu yana A.Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünde görev almaktadır. 12 Aralık 2008‘de " Köne Türki Jazba Eskertkışterı Tilinin Semiontikalık Negızderı" konulu doktora tezini L.N. Gumulev Avrasya Üniversitesinde savunmaya sunmuştur.


B. Abjet, T. Kıdır gibi diğer genç bilim adamları ise Türkoloji dalında başarıyla çalışmaktadır. T. Kıdır Üniversite genelinde "Genç Türkologlar" kurumunu yönetmektedir. Bazıları Türkolojinin araştırma alanını sadece dil ve edebiyatla sınırlandırmakta yetiniyor. Oysa Türk halklarının etnik özelliklerini dil ve edebiyatla sınırlandırmak doğru değildir. Türkoloji çalışmalarının tarihi, sosyal, felsefi, etnolojik, dini ve medeni problemleri de kapsaması gerekiyor. Bunlardan birisi de "Eski Türk Medeniyetinin kaynakları" konusudur. 



"Soyunu arasan derinden ara" sözü boşuna söylenmemiştir. 



Bu konu gerçekten de Türk halklarının ortak tarihi ile ve kaderiyle bağlantılıdır. Bu nedenle, bu konunun derinden araştırılması gerekmektedir. Bu tür çalışmaların metodolojik önemi büyüktür. Gerçekten de bu söylediklerimiz eski Çin kaynaklarında (2205y) vardır. Demek ki, Türk tarihi ile medeniyetin, onun kronolojisi ile başlangıç noktasını milattan önceki 1.binyıllığın 1.kısmıyla başlatmak yanlış görüşlere götürür. 


İşte, bunun gibi problemler kendi araştırmacılarını beklemektedir. Bunun dışında Türk medeniyeti özellikle günümüzde Cumhurbaşkanı Nazarbayev‘in "Avrasya birliği" problemi, bunlara bilimsel yanıtlar vermek ve Türkolojinin vazifesi sayılmaktadır. Kazak devletinin eski tarihini yazmak işi de Türkolojinin ortak problemlerini bilmekle mümkün olacaktır. 


Biz Türk tarihi ile medeniyetinin eski dönemlerini, geniş çapta cesurca ele alarak enstitümüzün bilimsel alanına dönüştürmemiz gerekiyor. İşte o zaman Kazak tarihi ile medeniyetinin kaynaklarını doğru yolda değerlendirir ve önceki kalıplardan kurtulmuş oluruz.


Orta Çağ ve Yeni Çağdaki Türk medeniyetinin özellikleri kendi araştırmacılarını beklemektedir. Ayrıca Türklerin kültürünün ortak benzer noktalarının tanıtılması işinin de çok önemli bir faaliyet olduğu söyleyebiliriz. Enstitümüzün temel hedef noktaları: dil, edebiyat, tekstoloji, kültür ve tarihtir. 


Bu hedefler "kültür ve medeniyet teorileri", "Dede Korkut Müziği", "Orhun Abidelerinin tekstolojisyi", "Eski Kanglıların yazısı", 30 ciltten oluşan Türk klasik nazımı, tekstolojyle ilgili Yesevi kültürüne ait 50‘den fazla Orta Çağa ait el yazmaları incelenmektedir. 


Dünya seviyesindeki Türkoloji bilim adamlarını bir araya getirerek, bu sahada elde ettiğimiz başarılarla eksikliklerimizi değerlendirmek ve gelecekteki vazifelerimizi net bir şekilde belirlemeliyiz. Böylece Türkoloji bilimi sahasında güçlü bir uyanışı hedefliyoruz. 


Bunun için Türkoloji Bilimsel-Araştırma Enstitüsünün araştırma, inceleme alanını genişletmek, gereken bilim adamlarını hazırlamak, Türk halklarının manevi birliğini araştırmayı derinleştirmek gerekir. Bunun üzerine üniversite tarafından "Türkoloji" dergisi ile ilişki kurmaktayız. Bilim adamlarımızın Türkolojiyle ilgili çalışmaları, makaleleri adı geçen dergide yayınlanmaktadır. Yine bir değinilecek konu ise geçen kongrede kararlaştırılan Türkoloji Birliği‘ni yeniden ele almak, onun faaliyetlerini geliştirmek planları da yapılmaktadır. Elbette, bunların hepsi çok zor ve kapsamlı bir çalışmayı gerektirir. Fakat Dünya Türkleri‘nin geleceği için yapmış olduğumuz hizmet boş sayılmayacaktır diye düşünüyoruz.


Prof. Lesbek TAŞİMOV
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Universitesi Rektörü


....//...


Düşünürler, hepimizin hayatının önemli bir kesitine ev sahipliği yapan, geride bıraktığımız 20. yüzyılın, savaşları ve felaketleriyle insanlık tarihinin en dehşet verici asrı olduğu konusunda birleşirler. İnsanın hayallerini zorlayan, bilim ve teknoloji alanındaki baş döndürücü gelişmeler ise, ne yazık ki bu trajik tablonun gölgesinde kalır. Savaşlar, felaketler ve hızlı değişim, yetişen kuşakları geçmişle organik ilişkiden yoksun bir zeminde, yani tarihinden kopuk bir şekilde sürekli "şimdiki zaman" içinde yaşamak zorunda bırakır. Tarih, yani kimlik şuuru büyük bir erozyona uğrar ve kimlik sorunu çağın sorunu hâline gelir. 


Geride bıraktığımız yıl dünyaya veda eden, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov da, "geçmişin ya da daha çok kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olmasını", 20. yüzyılın en karakteristik ve en ürkütücü fenomenlerinden biri olarak görür ve bu asrı "kan"la "iktidar"ın birleştiği şansız bir dönem olarak niteler. 


İnsan, yani kimlikler üzerindeki bu büyük baskı, Fransız İhtilali sonrasında 19. yüzyılda öne çıkmaya başlayan fakat imparatorluk ve sömürgecilik anlayışlarının bastırdığı uluslaşma/milliyetçilik düşüncesini, 20. yüzyıl siyasetinin merkezine oturtur. Bu sebeple bu yüzyıl, imparatorlukların yerlerini birer birer ulus devletlere bırakmak zorunda kaldığı, bir taraftan küreselleşme kendine yer bulmaya çalışırken milliyetçilik düşüncesinin de kök saldığı bir asır olmuştur. 


Bugün Türkiye ve Orta Asya‘da odaklaşan, Avrupa ve Balkanlardan Avustralya ve Amerika‘ya kadar yayılan Türk dilli devlet ve topluluklar da, hepinizin bildiği gibi 20. yüzyılın sarsıntılarının odağında yer alan talihsiz uluslardan oldular. Bu toplulukların önemli bir kısmı, tarihleriyle organik bağlarını koparma sürecine girmişken; bildiğiniz gibi yine aynı yüzyıl, bu süreci tersine çevirecek fırsatlar da ortaya koymuştur.


Kimliğin en bariz göstergesi dildir. 1990‘lı yıllarda bağımsızlıklarına kavuşan Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Rusya içindeki özerk cumhuriyetlerde yapılan araştırmalar; 1926-1989 arası süreçte bunlar arasında kendi dilini ana dili olarak kabul oranında ciddi bir düşüş gerçekleştiğini göstermektedir. Kendi dillerini ana dili kabul etmenin yanında, ana dilini konuşma ve yazma yeteneğindeki kayıp ise çok daha büyüktür. 


Bu dönemde bilhassa gençler arasında ana dilini kullanma isteğinde önemli bir azalma olmuştur. Dilbilimcilere göre, dil değişimi çok yavaş olmakta ve bunun gerçekleşmesi birkaç kuşağı almakta; iki dilli durumlarda ise üç kuşaktan öteye geçmemektedir. 


Tarihin önümüze yeni fırsatlar koyduğu, dil ve tarih şuurunun çok önem kazandığı bu süreçte, Türkologlara ve Türkoloji araştırmalarına önemli sorumluluklar düşmektedir. Öncelikle, egzotik meraklarla, daha sonra bazı güçlerin sömürgecilik anlayışlarının bir aracı olarak yaygınlaşan Türkoloji araştırmaları; 21. yüzyılda ulus devletleri güçlendirme ve bunun temelini oluşturan kimlik/tarih şuurunu geliştirme çabalarının en önemli aracı olarak çok daha önem ve ivme kazanacaktır. 


Bu sebeple, bu sürecin siz değerli Türkologlara, Türkolojiye 21. yüzyılda büyük sorumluluklar yüklediğini bir kere daha vurgular; farklı ülkelerden kongremize katılarak bu sorumluluğunuzun bilincinde olduğunuzu gösterdiğiniz için hepinize teşekkür eder, yeni Türkoloji kongrelerinde tekrar buluşabilmek ümidiyle hepinize başarılar dilerim.


Prof. Dr. Osman HORATA
Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi
Mütevelli Heyet Başkanı
III. ULUSLARARASI TÜRKOLOJİ KONGRESİ
Ortak dil,tarih ve alfabe oluşturma sürecinde geçmişten geleceğe 
Türkolojinin meseleleri, 18-20 Mayıs 2009 ,TÜRKİSTAN





TARİH YAPANLARA SADIK KALANLARA