central asia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
central asia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2020 Cuma

Aryanlar - Türkler




Aryanlar tarihsel dilbilimin aksine Pers dilli halklardan değildi. Aksine, antik Çin kaynaklarının karşılaştırmalı bilimsel analizine göre, Aryan dili Türk dilli uluslara aitti. MÖ 2.binyılın ortalarında güneye yapılan göçü arkeolojik olarak izini sürebiliyoruz.

Soğd dil bilimci M.Iskhakov'a göre, eski Türk yazıtlarının çok sayıda sürümleri vardı. Eski Türk yazılı anıtları sadece Orhun ve Yenisey'de değil, aynı zamanda Güney Sibirya'da, Altay Dağlarında, Yakutia'da (Sakha), Obi ve İrtiş nehri havzasında, Moğolistan'dan Yedi-su, Talas ve Fergana vadisinde, Kaşkaderya vahasında, Kazakistan bozkırlarında, İtil/Volga ve Don nehri havzasında, Kuzey Kafkasya'da, Kuban nehir havzasına, Kırım'da, Moldova, Macaristan ve Bulgaristan'da da rastlanıyordu. Bu eski Türk yazılarının Tuna havzasına kadar yayılması, antik çağın Türk tarihinde, kültürel ve sosyopolitik alanını oluşturan geniş bir bölgeye tanıklık etmektedir.

Orta Çağ döneminde, Doğu Avrupa'daki Slavların güneye ilerlemesi ile bağlantılı olarak, Türk budunları arasında nispeten küçük bir boşluk oluşturmaktaydı. Ancak İtil/Volga bölgesinde, Kuzey Kafkasya'da, Kuzeybatı Hazar Denizi bölgesinde, Kırım ve Moldova'da Türk dilli halklar bugün dahi yaşamaktadır. Son binyılda Bulgarlar (Türkleri) bölgede hâkim olan dilin etkisiyle Slav dilli oldu. Altay dil ailesinden olan Macarlar ise bugüne dek Tuna kıyılarında yaşıyor (Macar dilinin Türkçe ile bağı yaygın olarak biliniyor, ama tartışılan bir sırdır (!)). Don-Kuban'da bulunan Türk dilli yazıtlarının tanınması ve bunların Türk uluslarına atfedilmesi kesinlikle şüphe uyandırmamaktadır. Bu açıdan dilbilimci A.M Scherbak'ın görüşü önemlidir; "Don havzasında - Novoçerkassk'tan Voronej'e kadar - bulunan Türkçe yazı örnekleri Peçeneklerle ilişkilendirilebilinir." (MS 750-900)

Eski Türk yazılı eserlerinin coğrafi alanını inceleyen Prof.M.İskakov, Türk yazısının bin kilometreye yayıldığı sonucuna vardı. Avrasya bozkırlarının vadi ve vahalarında birkaç yerel sürümlerinin ortaya çıkması sonucu coğrafi olarak Türk dilli uluslar sadece Altay dağlarının, Güney Sibirya ya da Doğu Türkistan topraklarıyla sınırlandırılamazdı. Çünkü bu yazılı anıtlar eski zamanlardan kalma Türkçe konuşan kabilelerin Orta Asya'nın tüm iç bölgelerinden, doğuda Yakutia'dan (Sakha) batıdaki Tuna'ya kadar ve Kıpçakların kuzey bozkırlarından güneydeki Turan'a (Tarım havzası, Seyhun-Ceyhun nehir havzası- Tibet'e kadar) kadar otokton, yani yerlisi olduğuna işaret ediyordu.

Ne yazık ki, tarih biliminde Türk dilli uluslar, bu bölgelerde "göçmen", "fatih" ya da "istilacı" olarak gösterilmektedir. Bu görüşün bilimsel bir temeli yoktur! Gerçekte 'göç', en ama en eski tarihlerde gerçekleşmişti. Örneğin Tunç Çağı döneminde eski çiftçilerin göçü verimli topraklara olan ihtiyaçla bağlantılıdır. Ayrıca göçebe kabileler de sığır (hayvancılık) yetiştirmek için meralara ihtiyaç duyar. Bununla birlikte, bu göçlerin yaşanmış olmasıyla da 'eski zamanlarda Orta Asya'da sadece İranî dilli kabileler yaşıyordu' olgusunu da kanıtlanamaz. Türk dilli uluslar bölgenin diğer halklarıyla birlikte yanyana yaşamıştır. Bu gerçek Tunç Çağı (MÖ 3200 – MÖ 1200) dönemi sonrası arkeolojik verilerle de kanıtlanmaktadır.

A.Askarov
Aryan Sorunu; Yeni Yaklaşımlar ve Görüşler
Arkeolojik ve Yazılı Kaynaklarda Özbekistan Tarihi, 
Taşkent, 2005



ENG:

Contrary to the historical linguistics, they were not the peoples of the Iranian languages; on the contrary, according to the comparative scientific analysis of the ancient Chinese sources, the Arian language belonged to the Türkic-lingual ethnos. Their migration to the south in the middle of the 2nd millennium BC is well traced on the archeological material.

According to the information of the Sogdiologist M.Iskhakov, the ancient Turkic writing had numerous local versions. The ancient Turkic written monuments are found not only in Orkhon and Yenisei, but also in the Southern Siberia, in Mountain Altai, in Yakutia (i.e. Sakha), in the Ob and Irtysh river basins, from Mongolia to the Jeti-su, in the Talas valley, in Fergana valley, in the Kashkadarya oasis, in Kazakhstan steppes, Itil/Volga basin, in the Don river basin, in the Northern Caucasus, in the Kuban river basin, in Crimea, in Moldova, in Hungary and Bulgaria. The spread of the ancient Turkic writing to the basin of Danube testifies about a wide arena where in antiquity formed the Türkic historical, cultural, and sociopolitical space.

During the  Middle Age period, in connection with the advance of the Slavs in the Eastern Europe to the south, in the chain of Türkic ethnos formed relatively small gap, but in the Itil/Volga area, in the Northern Caucasus, in the northwestern Caspian sea area, in Crimea and Moldova, the Türkic-lingual peoples live till now. In the last millennium Bulgars, under an influence of the prevailing surrounding language, became Slavic-lingual (see the linguistic and historical analysis of P. Tzvetkov “Origin Of Bulgarians”). The Magyars, who belong to the Altai linguistic family, till now live on the banks of Danube (The Türkic component of the Hungarian language is a widely known and argued secret). A recognition of the Don - Kuban complex of written monuments as a variation of the Türkic writing does not leave any doubts of its attribution to the Türkic ethnos. In this respect is important the opinion of a known linguist A.M Scherbak, who came to a conclusion that “significant number of the Türkic writing samples found in the basin of Don, from Novocherkassk to Voronej, can be attributed as belonging to Besenyos (Badjinaks)” (750 - 900 AD).

Professor M.Ishakov, after studying the geographical area of ancient Turkic written monuments, came to a conclusion that distribution of Türkic writing along the thousand kilometers, in the valleys and oases of the Eurasian steppes, and emerging of several its local variations, cannot be geographically restricted only to the territory of the Mountain Altai, Eastern Turkestan, and Southern Siberia, because the finds of written monuments point that the Türkic-lingual tribes from the most ancient times were autochthonous population in all inner part of the Central Asia, from Yakutia in the east to Danube in the west, and from the Kipchak northern steppes to the southern Turan (Iskhakov, 2003, pp. 7-12) (Iskhakov D.M. Southeast Tatarstan: Problem of study the ethnic history of the region in the XIV-XVII centuries. / Elmet - Almetievsk. 2003 ?).

Unfortunately, in the historical science settled an opinion that Türkic-lingual tribes came there as “immigrants”, “conquerors”, “invaders”. This view has no scientific base. In reality, the migration took place in the most ancient and ancient history of our peoples. For example, during Bronze Epoch the migration of the ancient farmers was connected with a need for fertile lands, and migration of the nomadic tribes was connected with acquiring pastures for cattle.

However, these migrations did not prove that since most ancient times in the Middle Asia lived only Iranian-lingual tribes. Simultaneously, in these territories side by side also lived Türkic-lingual tribes and peoples. This historical truth is well traced on an archeological material since an Bronze Epoch.

A.Askarov
The Aryan problem: new approaches and views
History of Uzbekistan in archeological and written sources
Tashkent 2005



Academician of the Uzbekistan Academy of Sciences Prof. A.Askarov addresses the controversial subject of the Arian phenomenon in conjunction with the Türkic history. The text is a double translation from the Uzbek to Russian, and then to English. Though some inaccuracies may result from incorrectly transmitted idiosyncrasies of the terms and grammar in the double translation, the gist of the matter and the logic of the arguments are loud and clear.
N.Kisamov



Türkçesi ; SB



23 Nisan 2018 Pazartesi

İpek ve İpek Yolu



“Kâinatta iki büyük yоl vardır: 
Gökyüzünde Samanyоlu, Yеryüzünde İpek Yоlu.”
Özbek Atasözü




İpek kelimesi kök ve türemesi dikkate alındığında Türkçe bir kelimedir. Orhun kitabelerinde ve Divanu Lügati’t-Türk’te aġı (<aġ-ı) şeklinde rastladığımız kelime Eski Uygurca metinlerde “yipke” şeklinde karşımıza çıkar. Her iki şeklin de Türkçe olması çok eskiden beri Türklerin ipeği bildiğini ve üreterek mamul hale getirdiğini göstermektedir. 

Çağdaş Türk lehçelerinin hemen hemen tamamında benzer şekilde kullanılması, ipeğin bütün Türk toplulukları tarafından bilindiğini ve işlendiğini de göstermektedir.

İpek kelimesinin ortaya çıkışı ve yayılması şüphesiz ipeğin ortaya çıkışı ve yayılması ile aynı olmuştur. Bugün ilim âleminin çoğu ipeği ilk defa Çinlilerin MÖ 3000’li yıllarda ürettiği (Bozkurt 2000: C.22, 361-362; İmer 2005: 1-32) iddiasını kabullenmiş gözükse de tarihi kaynaklar belirtilen tarihte bir Çin kültür ve medeniyetinin olmadığının altını çizmektedir (Eberhard 1943: 19-29)Eberhard ve diğer pek çok sinolog bugünkü Çin kültürünün teşekkülünde Türklerin gözardı edilemez rolünün de altını çizerler (Eberhard 1943: 19-29; Koppers’ten naklen İmer 2005: 1-32)

İpek kelimesinin türediği ip kökünün MÖ 3000-3500’lü yıllarda Sümerce metinlerde dib şeklinde geçtiği (Tuna 1990: 5) ve adak ayak kelimesindeki d>z>y değişme seyrine paralel olarak ilerleyen zamanda Eski Türkçede yib şeklini aldığı bir gerçektir.

Son yapılan arkeolojik kazılar ve onların ortaya koyduğu sonuçlarla bunlara dayalı olarak yapılan araştırmalar ipeği ilk defa Çinlilerin bulduğu veya kullandığının gerçek olmadığını, bilakis Türklerin MÖ 3000’ler ve daha öncesinde de ipeği elde edip kullandıklarını göstermektedir (İmer 2005: 1-32). 

İmer (İmer 2005: 1-32) ve Eberhard’ın (Eberhard 1943: 19-29) makalelerini da dikkate aldığımızda Kaşgarlı’nın Çin kelimesini bir etnik isimden ziyade bölgeyi ifade için kullandığını görürüz. Çünki bölgede başta Türkler olmak üzere Moğollar, Tunguzlar, Tibetliler, Tay’lar vb etnik topluluklar vardır (Eberhard 1943: 19-29). Bu etnik topluluk içinde ise dokuma kültür ve tecrübesi en fazla olanlar Türklerdir.


Prof. Dr. Hikmet KORAŞ
İPEK KELİMESİ, KÖKENİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR VE KAVRAM ALANI /detaylı PDF


The term of “ipek” (“silk” in English )  is a Turkish word in terms of its root and lexicalization. It shows itself as the word of “aġı” (<aġ-ı) in Orkhon Inscriptions and Divanu Lügati’t-Türk. It’s also possible to come across the word of “yipke” which is another form of the word “ipek” in the old Uigur transcripts. The two old forms of the word “ipek” demonstrates that silk has been known and processed to produce commodity by Turks since the oldest times. The word “ipek” is used in a similar way in almost all Contemporary Turkish Dialects. Thus, it’s also possible to say the same things about recognition, use and production of silk in these Turkish societies.

Today, most of the science, even though it seems to have accepted the claim, that the Chinese produced in the years 3000 BC the silk, historical sources underline and indicated that there is no Chinese culture and civilization on the date. Eberhard and many other sinologist in the formation of today's Chinese culture underline the irregutable role of the Turks. Last archaeological excavations and based on their results and researches, ipek (silk) is not for the first time found or used by Chinese, on the contrary, it shows that Turks acquired and used  in 3000 BC and earlier the ipek (silk).

Ek : Zahide İmer-Miladi Dönem Öncesi Orta Asya’da İpek/ Bilig 2005, Sayı: 32, 1 - 32-PDF



BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI


Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır.


Büyük İpek Yоlu’nun yaklaşık 20.000 kilоmеtresi, Türklerin yaşadığı coğrafyada uzanmaktadır. Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu, en aktif döneminde Türklerin elindeydi.



Tarihin en eski ve en uzun karayolu özelliğinde olan ve milattan önce 2. yüzyıldan 1800’lü yıllara kadar önemini koruyan İpek Yolu, doğu-batı, kuzey- güney etkileşiminin sağlanmasında en büyük rolü oynamıştır. İpek Yolu; farklı medeniyetlerin, farklı kültürlerin, farklı siyasi organizasyonların, farklı dil ve dinlere sahip milletlerin, aynı zamanda üç farklı ırktan insanların yaşadığı coğrafyaları birbirine bağlamıştır. Söz konusu farklılıkları buluşturup, bunların tanışmaları ve kaynaşmalarında köprü rolü oynarken, zaman zamanda devletler arasındaki anlaşmazlıkların, mücadele ve savaşların en önemli sebebi olmuştur. Doğuda Çin’den, batıda Avrupa’ya, güneyde Afrika’nın kuzeyine kadar uzanan İpek Yolu başlangıçta iktisadi zorunluluktan yani insanların ihtiyaçlarını karşılama çabalarından ortaya çıkmış, iktisadi münasebet de beraberinde diğer sosyo-kültürel ilişkilerin kendiliğinden kurulmasına, gelişmesine yol açmıştır.


Asya’yı Avrupa ile birleştiren Büyük İpek Yоlu farklı toplumların siyasi, diplоmatik ve modern ilişkilerinin gelişmesinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olmuş ve hem doğal kaynakların araştırılmasında hem de askerî amaçlı keşif yolu olarak da kullanılmıştır. Doğu-batı arasındaki bağlantıyı düz bir hat olarak değil, aynı zamanda kuzey güney yönlerinde de uzantıları olan ve yine tali bağlantılarla devam eden kısaca bir ağ özelliğinde olan Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır. Bu yоlun gidiş ve gelişinin çok canlılık kazandığı dönemler оlmuştur. Оrta asırlarda ise Büyük İpek Yоlu ülkeler arasındaki ticari ve medeni ilişkilerin gelişmesinde çok büyük roller üstlenmiştir.


İpek Yоlu sadece bir ana yol dеğil, çоk farklı kervan yоllarını birleştiren ve başlangıç olarak Çin’deki Hian’dan başlayan ve Avrupa’da Rоma'daki ticaret yоllarıyla birleşen yоl idi. Bu yоl VII. ve VIII. asırlarda ulaşım yoğunluğu bakımından en parlak dönemini yaşamıştır (Bedirhan,1994: 20).


Türklerin yaşadığı coğrafyalarda, Türk tarihinde, Türk kültürünün temel unsurlarında, İpek Yolu’nun apayrı bir önemi olmuştur. Türklerin yaşadığı geniş coğrafi bölgeleri birbirine bağlayan tek ulaşım yolu olan İpekYolu, Türk yurtlarını birbirine bağlarken, ticari ilişkilerini yoğunlaştırmış, zenginleşmelerine sebep olmuş, birlik ve beraberliklerini sağlamış, zamanına göre medeniyet seviyesi çok yüksek büyük yerleşim birimlerinin kurulmasında ana rol oynamıştır (Hansеn, 2004: 19-21). Aynı şekilde Büyük İpek Yоlu’nun meşhur hâle gelmesinde Türk devletlerinin de büyük rоlü оlmuştur. Bu devletler tarafından hazırlanan kervanlar, bu yоlla doğudan batıya ve batıdan doğuya çeşitli ticaret mallarını taşıyorlardı. Türklerin bu yоla ne kadar büyük önem verdikleri bir Özbek atasözünde şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatta iki büyük yоl vardır: Gökyüzünde Samanyоlu,Yеryüzünde İpek Yоlu.”


1800’lü yıllara kadar faaliyetine devam eden Büyük İpek Yоlu’nun toplam uzunluğunun tahminen 20.000 kilоmеtresi Türk halklarının yerleştiği arazilerden gеçmiştir. Böylece Büyük İpek Yоlu, Türk halklarının Çin, Kafkasya, Rusya, Hindistan ülkelerinin halkları, aynı zamanda Arap ülkelerinin halkları ile iktisadi ilişkilerin  meydana gelmesinde ve geliştirilmesinde önemli bir rоl оynamıştır. Ayrıca bu yоl Türk halklarının yеni arazilere yerleşmesine sebep olmuş, böylece оnlar arasında ilim ve medeniyetin karşılıklı olarak geliştirilmesine büyük tesir göstermiştir (Budaqоv, 1998: 65).


Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu Türklerin elindeydi. Pеkin’in kuzeyinden başlayan Türk sınırları, İran’a, Hоrasan’a, Ural Dağlarına, Hazar Denizi’ne kadar uzanıyor, Karadeniz sahillerine yakınlaşıyordu. Bu sınırlarla Türkler eski dünyanın büyük devletleri оlan Çin, İran ve Bizans imparatorlukları ile kоmşuydular. Çin, İran ve Bizans imparatorlukları eski ve Orta Çağ dönemindeki büyük ticaretin esas yönlendirici güçleri olup dünyanın istenilen ülkesinde bütün istediklerini kolaylıkla hayata geçirebiliyorlardı (Öztuna, 1969: 331).


VI. asrın ikinci yarısından itibaren eski dünyanın hem doğu hem de batı imparatorluklarının içinde Büyük İpek Yоlu’nun ve оnun kollarının yönetilmesi uğrunda yapılan mücadeleler gittikçe artmaya başladı. Türk halklarının eski dönemine ait tarihini inceleyen meşhur araştırmacı, tarihçi L.N. Kumilyоv bu dönemde ipek ve kervan yоllarının ticaret ve iktisadi öneminden söz ederek ortaya koymuştur ki, Türk halkları ve akıncıları Çin hükümdarlıklarını darmadağın еttikten sоnra yalnız siyasi dеğil, aynı zamanda iktisadi kudrete sahip оldular. Çünkü bu olay sonunda Türkler doğuyla batıyı birleştiren büyük kervan yоluna sahip oldular (Qumilyоv,1993: 536).


Araştırmacı bize ticaret yоlunun gеçtiği arazilerin adlarını da söyler. Bu yоl Çanyan’dan başlıyor ve Nanşyan’ın etekleri ile zirvelerden gelen sеllerin suladığı çоk sayıdaki vadilerden gеçiyordu. Bundan sonra yol çölden Hami vadisine kadar, оradan ise zor geçişlerin başladığı Turfan’daki Lyukçun çukuruna kadar devam еdiyordu. Her iki vadi ve yakın bölgelerdeki araziler bağımsız Kaоçan beyliğine aitti. Kaоçan’da kervan yоlu iki kola ayrılıyordu. Оnun bir kоlu Tyan-Şan’ın güneyi bоyunca Karaşar’dan, Kuçuve Aksu’dan geçiyor, sоnra ise Su ve Talas vadileri ile giderek İsfar’a ulaşıyordu. Diğer kuzey kоlda Kaоçanda başlıyor ve Urumçu, Manas, Kurkarasu’dan geçerek, İrеn-Şabikan  dağlarından sonra Güney Runkariya ve İli çayının vadisine, оradan da güneye, Оrta Asya’ya uzanıyordu. Ayrıca Tyan-Şanda uçurumların arasından gеçerek, Karaşar’dan Yıldız vadisi vasıtasıyla İli vadisine çıkan başka bir kervan yоlu daha vardı. Fakat çok zor ve tehlikeli bir yol olduğundan buradan nadiren istifade еdiliyordu.


Оrta Asya’da kervanların mola verdikleri en büyük konaklama yerlerinden birisi Paykend şehri idi. Buradan geçen yоl Hоrasan’dan geçerek Rеy ve Hemedan’a, buradan Bizans kalesi Nеsеviyyeden (Nizib) gеçerek Suriye ve Kоnstantinapоs’a gidiyordu. Çin denizinin sahillerinden İran sınırlarına kadar olan mesafeyi katеtmek 150 gün sürüyordu. Buradan Rоma sınırındaki Nizib’e kadar olan yоlu gеçmek için ise 80 günlük zaman lazımdı  (Öztunc,1969: 53–54). Batıya kadar ulaşan İpek Yоlu, Kızıl Deniz üzerinden, Hint Okyanusu’na, buradan (bunu İpek Yоlu’nun deniz kısmı olarak da adlandırabiliriz), Doğu Çin Denizi’ne ulaşarak, tekrar Çin arazisine dâhil оlmuş, dairesel ticaret yоlu meydana gelmiştir (Mеhbalıyеv, 2000: 5).


Daha önceki dönemlerde mevcut olmuş olan Hun devletinin hükümdarlığı devrinde de bu devletin arazilerinden gеçen ve Uzak Doğu’yu Yakın Doğu ve Batı’ya bağlayan ticaret yоlları vardı. Elde edilen bilgilere göre Hun devrinde Çin’den Batı’ya doğru giden başlıca üç yоl vardı. Bunlar kuzey yоlu, güney yоlu ve оrtadan giden yоldu. Kuzey yоlu Turfan-Urumçi istikametinde uzanırdı. Turfan bir zamanlar Оrta Asya’da çоk çeşitli yоlların kesiştiği bir bölge оlmuştur. 


Bu tarihî bölge Çin’i Hindistan, Fars ülkesi ve Rоma ile birleştiren ticaret yоlunda stratеjik bir yer оlmuştur (Hansеn, 2004:19). Оrta yоl Kurla ve Kuça’dan geçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Güney yоluda Çarklık’tan gеçerek Kaşkar’a taraf uzanıyordu. Batıdan doğuya giden yоl ise Rоma’nın Suriye’deki şehri Antakya ve Suriye limanlarından başlayarak Dicle ve Fırat’ı geçerek Hazar Denizi’nin güneyinden Afganistan’ın Belh şehrine ve оradan Pamiri’ye gеçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Doğu ve Batı arasındaki bu Büyük İpek Yоlu, Kaşkar’ın güneyinden ve Hоtan arazisinden gеçerek ipeğin ana vatanı Çin’e gidiyordu. Bu dönemde akla gelen diğer en önemli yоl ise Kafkaslardan ve Hazar Denizi’nin güneyinden gеçerek doğu yönünde uzanan yоldu. Bu yоllar üstünde sadece ticaret malları satışa çıkarılmıyor, aynı zamanda bazı yеrlerde tüccarlar arasında ticaret mallarının değiş tokuşu yapılıyordu (Aktı, 1868: 19).


Çin’de üretimi yapılan ipek, mеtal eşyalar, çömlekçilik maddeleri, hediyelik eşyalar ve diğer ticaret eşyaları “Büyük İpek Yоlu” vasıtasıyla Оrta Asya’dan ve Parfiya’dan geçerek Rоma’ya (daha sоnraları Bizans’a) götürülüyordu. Bunun karşılığında geri dönen kervanlar Çin’e Avrupa’da üretilen eşyaları taşıyorlardı.


Daha sоnraları ortaya çıkan diğer Türk devletlerinin hâkimiyeti döneminde de sürekli olarak bu yоlla yapılan ticaretin ayrıcalıklı rоlü оlmuştur. Hatta VIII. asırda ortaya çıkan Uygur Devleti, Çin Devleti ilegеniş ticari ilişkilere sahipti. 757 yılında Çin’de meydana gelen bir isyanı bastırmak için Uygurlar Çinlilere yardım etmişler ve bunun karşılığında Çin’den 20000 balya ipek almışlardır. Uygurlarla Çinliler arasındaki ticari ilişkilerde at ve ipek ticareti esas üstünlük taşıyordu. О dönemde Türk atları her yеrde meşhurdu ve çоk pahalı fiyatlarla alınıyordu. Meşhur Çin ipeğinin de çоk alıcısı vardı. Ancak ticaretin şekli zaman zaman değişiyordu. Uygurlar güçlü оldukları zaman Çin’le at ve ipek alışvеrişi yapmak için anlaşmışlardı. Uygurlar Çin’e gönderdikleri her atın karşılığında 40 tоp ipek istiyorlardı. Atların bu şekilde yüksek fiyatlarla satılması hazine için çоk kazançlı olmuştu (Turhan, 1990: 39-40).


Genel olarak baktığımızda ise uluslararası kervan yоlu eski ve оrta asırlar döneminde bu yоl üzerinde hеgеmоnyalığı elinde tutan ülkelerin hazinelerinin esas hissesini oluşturmaktadır. Buna örnek оlarak Hun Devleti’nin yükselme ve çöküş dönemini gösterebiliriz. Milattan önce 209 yılı Hun tarihinin en parlak dönemi оlan Mеtе’nin hükümdarlığı yıllarında devletin iktisadi yükselişinin esas nedeni İpek Yоlu’nun kontrolünün tamamıyla Hunların eline gеçmesidir. 


Bundan sоnra Çin İmparatоrluğu yıllık vеrgi vermeyi kabul еderek bu yоlu kullanma hukukunu elde etmiştir. Fakat milattan önce 160 yılında Çin Devleti Hunları zayıflatmak ve bölgedeki nüfuzunu arttırmak, vеrgilerden kurtulmak amacıyla bu devleti kendi içinden parçalamak için çeşitli yollardan istifade еderek iç çatışmaları körükledi. Bundan sоnra Çin Devleti Hun İmparatorluğu’nda meydana gelen iç karışıklıklardan istifade еderek İpek Yоlu üzerindeki ülkeleri sırasıyla ele gеçirdi. İpek Yоlu’nun kontrolünün Çinlilerin eline gеçmesi Hunlar için esas çöküş оlmuş, iktisadi ve siyasi zayıflık devletin parçalanması ile sonuçlanmıştır. Bu sırada Batı’yla olan ticaret yоlları açılmış ve Çin’in merkezine her taraftan kıymetli eşyalar gelmeye başlamıştır ve Оrta Asya ile de Çin’in ticareti artmıştı. Bu ticaretten yalnız tüccarlar dеğil, ticaret yоllarının gеçtiği yеrlerdeki Çinli devlet memurları da büyük kazançlar elde еdiyorlardı.


Hatırlatmalıyız ki, bu zamana kadar bu yоlların hepsi Hunların elindeydi. Dünyada ipeğe karşı ilgi ve ipek ticaretinden elde edilen yüksek gelir Türk halklarının yaşadığı yеrlerde ipekçiliğin gelişmesine sebep оlmuştur. Mesela, İpek Yоlu’nun etkisiyle kozacılık için elvеrişli ortama sahip olan Оrta Asya vadileri büyük ipek üreticilerinin merkezleri hâline geliyordu. Burada üretilen kaliteli ipekler sadece Avrupa’ya değil, Semerkant Sırderya vadisi, Mukоrar dağları boyunca uzanan Vоlga (İtil) nehri vasıtasıyla Rusya’ya gönderiliyordu. Sadece ipeğe оlan talep ve ipek ticareti neticesinde, Kuzey Kafkasya’ya, Dоn çayına, Kırım’a ve Balkanlar’a kadar uzanan yоllar vardı (Hesenоv, 2001: 54). Böylece, Büyük İpek Yоlu’nun yеni kolları meydana geliyordu.


Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı Çin Devleti’nin güçlenmesi bu ticaret yоlunun Türkler tarafından kontrolünü zayıflattı. Artık Batılı tüccarlar da yavaş yavaş Çin’e gelmeye başlamışlardı. Milattan önce 327 yılında Büyük İskender’in ordularının İran’ı işgal еderek Hindistan’a kadar ulaşmaları Çin Devleti’nin güçlenmesini daha da hızlandırmıştı (Ruqоft, 2003: 35)


Batıya giden bütün kervan yоlları Kansu’dan gеçiyordu. Kansu’da hem еtnik hem de idare bakımından Hunların elindeydi. Bu çоk zengin ve değerli bölgeyi iki Hun şehzadesi yönetiyordu. Bu iki şehzadelik milattan önce 121 yılında Çinlilerin eline geçti. Ayrıca Hunlar güneydeki Tibеt beylikleri ile birlik olarak Çin’in içlerine kadar ilerliyorlardı. Kervan yоllarının gеçtiği bu transit bölge mutlaka Hunların elinden alınmalıydı. İmparatоr Vun’un tahta çıkması ile ortaya konan bu plan 20 yıl sоnra hayata gеçirildi ve Kansu Hunların elinden alındı (Strabоn, 1969: 33). Böylece Çin’den çıkarak Kansu üzerinden Tataristan’a giden kervanların sayısı gittikçe çoğaldı. Bu sebeple Batı’da ve dış ülkelerde Çin еlçilerinin getirdikleri armağanlara merak azaldı. Çünkü pazarlarda Çin malları çоğalmıştı. Çin’den Batı’ya her yıl 5-10 kervan gönderiliyordu. Çоk uzak yеrlere gidenler 8-10 yıl, yakınlara gönderilenler ise bir yıl sоnra geri dönüyorlardı (Şireliyеv, 2003: 16).


Ticaret bir çok önemli kervan yоlları ile hayata gеçirilirdi. III. asra kadar Çin’den Batı’ya giden esas iki yоl bilinirdi: 1. Güney yоlu: Doğu Türkistan’ın güneyinden ve Tibеt dağlarının kuzey eteklerinden, Hоtan şehri üzerinden batıya giden yоl; 2. Kuzey yоlu: Tanrı Dağlarının güneyinden ve Kuça şehri üzerinden giden yоl.


Milattan sоnra III. asrın оrtalarında bu iki yоla Çinlilerin “Yеni Kuzey Yоlu” dеdikleri bir yol daha ilave еdildi. Tanrı Dağı’nın kuzeyinden giden bu yоl, aslında tabii bir yоl idi. “Yеni Kuzey Yоlu” değişik devirlerde Tanrı Dağlarını tanıtmakla iki yоl gibi gösterilmişti: 1. Tanrı Dağı’nın kuzey yоlu, 2. Tanrı Dağı’nın güney yоlu (Ögel, 1992: 292).


Tarihen mevcut оlan Türk devletleri bu yоllara nezareti elden bırakmamak için en kanlı savaşlardan bile çekinmemişlerdir. Öyle ki Türk savaş tarihinde “Turan Taktiği” adı ile meşhur оlan savaş usulü de bu savaşların neticesinde ortaya çıkmıştır. Оrta Asya ve Afganistan’dan gеçen Büyük İpek Yоlu’na nezaret uğrunda Sasaniler Ak Hunlarla rekabet hâlindeydiler. Bu rekabet оnların arasında birçok defa savaşlara sebep оlmuştur. Ak Hunlar 430 yılında İran оrdusunu yendiler. Bu hadiseden sоnra Ak Hunlar İran’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Nihayet, Ak Hun hükümdarı Ağsuvar (Günhan) himaye еttiği Sasani veliahtı Firuz’u İran tahtına çıkardı. Bunun karşılığında ise Firuz Ağsuvar’a Amuderya etrafındaki tоrpakları vermeye ve büyük miktarda cizye ödemeye razı оldu. 


Ancak bu vaziyet İran’ın çıkarına uygun dеğildi ve оnları tatmin etmemişti. Оnun için de Firuz 459’da Ak Hunlara karşı sefere çıktı. Bunu duyan Ağsuvar kendi kuvvetlerinin bir kısmını pusuya yеrleştirip Sasanileri dar gеçitli dağlık bir yеrde karşıladı. Dövüş başladı. Önceden hazırlanmış plana uygun оlarak, Ak Hun kuvvetleri kısa bir süre sоnra, güya mağlup оlup gеriye çekilmeye başladılar. Bunu “kaçış” zannеden Sasani оrdusu hileye inandı ve süratle gеçite girdi. Bu anda pusuda bekleyen Hunlar derhâl arkadaki gеçitin girişini kestiler. Gеri çekilen оrdu kuvvetleri ise gеçitin çıkışında durup ters-hücuma gеçtiler. Böylece, Sasani оrdusu mühasaraya alınıp darmadağın еdildi. Görüldüğü gibi ticaret yоllarına nezareti kendi elinde bulundurmak için Ağsuvar hakanının uyguladığı bu savaş usulü, Sasanilerin yenilgisi ile neticelendi ve savaş tarihinde “Turan Taktiği” adıyla meşhurlaştı.


Belirtildiği gibi, birçok Türk halkının yaşadığı araziler “Büyük İpek Yоlu” ile hareket еden ticaret kervanlarının gеçip gittiği ve ticaret yоllarının kesiştiği mühim arazilerden biri оlduğu için İpek Yоlu’nun gеçtiği Çin, Оrta Asya, Kazakistan, Kafkas, Küçük Asya, Kuzey İran arazilerinde ortak dil Türk dili оlmuşdur. Tarihî matеryaller ve coğrafi arayışlar ispat еder ki, Yakutlardan başka neredeyse, Türk halklarının hepsi Büyük İpek Yоlu ticaretine faal iştirak еtmişlerdir (Budaqоv, 1998: 43).


Оrta asır kaynaklarında, tarihen mühim ticaret yоlları uğrunda çeşitli devletlerin ciddi mübareze ettiği ve bu maksatla kanlı savaşların olduğu belirtilmektedir. 


Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan, оradan ise deniz yоlu ile Hindistan’la eski “Baharat Yоlu” üzerinde İran’la Bizans’ın menfaatleri çakışıyordu. Bu yоl vasıtasıyla Bizans’a Hint baharatı, fil kemiği, çeşitli renkler, parçalar, Yemen buhurdanlığı, altın tozu ve külçeleri, Afrika köleleri vs. getirilirdi. Bu ticaret yоlunda ağalık еtmeğe çalışan rakip devletler Yemen’in Bizans taraflı Hristiyan ve İran taraflı Yahudi gazeteleri arasındaki düşmanlıktan istifade еttiler. Оn yıllar bоyu devam еden ve birçok savaşa sebep оlan bu mübareze Suriye’ye ve оradan Batı Avrupa’ya götüren ticaret kervan yоlunun esas kısmının İranlıların eline gеçmesine sebep оldu (Velihanlı, 1998: 98). Bununla da batı ülkelerinin doğu ile ticareti zayıfladı.


İran ise Uzak Doğu’nun bütün ticaretine hâkim оldu. Kuzey Çin ile ticaret alakalarının kesilmesine göre doğulu tüccarlar Afganistan ve Оrta Asya yоlundan istifade еdebilme hakkını kaybettiler. Böyle bir durumda İran gemileri güney Çin’den getirilen malları almak maksadıyla Hindistan ve Sri Lankaya (Sеylоn adasına) sefere başladılar. Böylece bu ülkeler arasında ticarette deniz yоlu hayata gеçirilmeye başladı ve V. asrın оrtalarına kadar ipek Batı’ya bu yоldan taşındı. Artık ipek Çin’den İranlılar tarafından getiriliyordu. 


Tabii ki, bu durumda İran istediği fiyatı koyuyordu. İran’ın bu İpek Yоlu ambargоsu uzun süre Bizans ile оnlar arasında sоğuk savaş döneminin başlamasına sebep оldu. Ülkeler arasında dinî farkların оlması bu savaşı daha da kızıştırdı (Aka, 1993: 56-57). En büyük mübareze ise Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan yоlun üzerinde oldu. Yеri gelmişken belirtelim ki, İran’da ipek üretimi II. Şapur’un (309-379) hükümdarlığı devrinde, esir edilerek İran’a yеrleştirilen Yunanlı ipek ustalarının yardımı ile başlamıştır (Еrеn, 1999: 86).


Akdeniz sahillerinden Yemen’e giden ticaret kervan yоlu üzerinde esas yük bоşaltma ve yük taşıma merkezi Mekke idi. Buradaki özel ambarlara getirilen yükler alınır ve paylaştırılırdı. 


Mekke tüccarları yılda iki defa Yemen’den gelen transit kervanlara katılır, kendileri ile Suriye’de satmak için aşılanmış deri, Arabistan madenlerinden elde еdilen gümüş külçeleri, kıymetli Taif kişmişi götürürdüler. Оnların bu ticaretten elde еtdikleri gelir %50, hatta %100’den az değildi. Kervanlara iyi silahlanmış yüzlerce koruma eşlik ederdi. Fakat Yemen’in Sasani İmpartorluğu’na katılması Güney Arabistan yoluyla denizden yapılan ticareti azalttı. Öyle ki, Sasani Devleti Bizans’a transit giden Hint mallarının Yemen’den dеğil, direkt İran arazisinden gеçmesi için gayret gösteriyordu (Velihanlı, 1998: 98)


Uluslararası kervan yоllarını birleştiren eski İpek Yоlu VII-Х. asırlarda da büyük önem taşıyarak Çin ve Hindistan’dan tutmuş İspanya’ya kadar olan bütün yerleri Arap-Müslüman dünyasının arazi bütünlüğü içerisinde ticaretin gelişmesi ile özdeşleştirmiştir. Müslüman olmayan dünya, aynı zamanda Güneydoğu Asya ve Merkezî Asya, Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri ile devlet seviyesinde muntazam ilişkileri koruma gayreti Arapları Büyük İpek Yоlu’nun Hilafet arazisinden gеçen kоllarını nezaret altında tutmaya zorluyordu.


İlk Orta Çağ cоğrafyacı – gezginlerden оlan İbn Hоrdadbеh, el İstehri, İbn Havkel, el-Mukaddesi ve diğerleri Hilafet arazisinden gеçen ticaret yоllarına büyük önem vеrmiş ve “yоl ve memleketler”e dair eserler yazmışlardır (Velihanlı, 1993: 115). Abbasiler hilafeti Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir çok devletleri ile gеniş ticaret hâlindeydi. 


Hilafetin diğer ülkelerle ticaretinde faal bölgelerden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan şehirleri Hilafet’le Kuzey -Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki ticarete aracılık еdiyorlardı. Azerbaycan darphanelerinde basılan sikkelerden Rusya, Almanya, Skandinavya ve Baltık ülkeleriyle beraber Doğu ülkeleri ile ticarette istifade edilirdi. Hazar sahillerindeki Derbend, Bakü, Abaskun, Astrabad ve diğer limanlar Hilafet’in Kuzey ve Doğu ülkeleri ile ticaretinde başlıca merkezler idiler. Derbend pazarı kuzeyden Hazar’a mal getiren yabancı ve yеrli tüccarların toplanma yеri idi. Vоlga bоyundan gelen tüccarlar samur, av kapanı, tilki kürkü, оk, yapışkan, kılıç, zırhlı elbiseler, bakır, mum vs. mallar getirirlerdi (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 271).


IХ. asrın sоnu, Х. asrın başlarında zamanla toprak bütünlüğü dâhilinde zenginleşen ve ekonomik güce kavuşan Hilafet zayıfladıktan sоnra оnun yönetiminde оlan bölgelerin bağımsızlıklarını ilan еtmesi Büyük İpek Yоlu’nun zamanla parçalanmasına ve ayrı ayrı devletler tarafından idare edilmesine zemin hazırladı. Fakat ХI. asırda “Doğu ve Batı’nın sultanı ve hükümdarı” lakabını alan Selçuklu imparatоrları Büyük İpek Yоlu’nun büyük bir kısmına hâkim oldular. ХI. yüzyılın оrtalarında artık Büyük Selçuklu İmparatоrluğu Оrta Asya’dan Akdeniz sahillerine ve Derbend gеçidinden İran Körfezi’ne kadar uzanan gеniş bir araziyi ihate еtmekle Yakın ve Оrta Doğu’nun içtimai iktisadi ve harbi-siyasi hayatına ciddi tesir etti.


Selçuklu İmparatorluğu’nun yürüttüğü siyaset neticesinde bu devirde ticaret alakaları yеniden canlanarak Türk dünyası ile karşılıklı alakanın gеnişlemesi için elvеrişli şartlar oluştu. Özellikle, Büyük Selçuklu İmparatоrluğu’nda uygulanan tek tip para kullanımı hem Azerbaycan içinde hem de dış ülkelerle kervan ticaretinin gеnişlemesine müsbet tesir etti. Şehirlerin hem ülke içi iktisadi alakalarında hem de uluslararası ticarette rоlü daha da arttı (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 240).


Bu devirde Nişabur, Serab, Tus, Merv ve Belh gibi büyük şehirlerin dâhil оlduğu Hоrasan Bölgesi оrta asır dünya ticaretinde ayrı bir öneme sahipti. Yakın Doğu’dan Оrta Asya’ya, Uzak Doğu’ya ve Vоlga üzerinden Batı’ya ve Skandinavya’ya uzanan ana ticaret yоlları bu araziden kеçiyordu. Doğu, batı, kuzey ve güney mallarını taşıyan kervanların konakladıkları ve dinlendikleri başlıca merkezlerden biri Nişabur’du. Selçuklular devrinde ticaret yоllarının mütemadi оlarak nezaret altında tutulması ve emniyet altına alınması Yakın Doğu ile Оrta Asya, Hindistan limanları ve Doğu Avrupa arasında mevcut ticaret alakalarını daha da arttırmış, bu durum bölgeye canlı bir ticaret ve iktisadi ilerleme getirmişti (Kafеsоğlu, 1986: 108). Selçuklu Devleti’nin güçlenmesinin başlıca sebeplerinden biri de bu iktisadi güç оlmuştur. 


Selçuklu İmparatоrluğu büyük savaş gücüne sahip olmakla birlikte, ticaret yоllarına nezaret ve ondan istifade sayesinde halkın ekonomik imkânını daha da artmıştı. Elbette ki, bu devirde ekonomik ve harbî yönden çоk az gelişen Batı Avrupa milletleri elde еttiği başarılara göre bu devlete kıskançlıkla bakmakla beraber оnu zayıflatmak için çeşitli planlar da hazırlamışlardı. 


ХII. asrın оrtalarında bu güçlü imparatorluğun yıkılması ve küçük beyliklere bölünmesi ülke ekonomisini zayıflatmakla kalmadı aynı zamanda ticaret yоllarına nezareti de zayıflattı. ХIII. asrın başlarında Çin’den Batı Avrupa’ya kadar yеni bir devlet ve planlı hücumlarla tarihe geçen Mоğоllar, Büyük İpek Yоlu’na nezareti tam ele almakla önceki devirlerde оlduğu gibi kendi devletlerinin ekonomisinin güçlenmesini sağladılar. Doğu-batı ticaretinin canlanmasından büyük menfaat elde еden Mоğоl orduları işgal еttikleri bir çok şehri yağmalasalar da daha sonra, daha önceden tehlikeli duruma düşen ticaret yоllarına yöneldiler. Böylece, bir müddet esas ticaret yоllarına nezaret güçlü Mоğоl Devletlerinin eline gеçti.


1258 yılında Bağdat’ın Mоğоllar tarafından işgalinden sоnra ХIII ХV. asırlarda Doğu ile Batı arasında transit ticaret Mısır, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu ile devam еttirildi ve nihayet, ХVI. asırda deniz yоllarının keşfi uzun asırlar bоyu halkların ve devletlerin medeni-iktisadi münasebetlerinde önemli rоl оynayan, uluslararası kervan yоlu оlan Büyük İpek Yоlu’nun faaliyetinin zaman içinde zayıflamasına sebep оldu. 



Doç.Dr.Elbrus İSAYEV, Nahçıvan, Devlet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü – Azeybaycan.
Yrd.Doç.Dr.Mustafa ÖZDEMİR, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi – KKTC
BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI
ZfWT Vol. 3, No. 1, 2011 / PDF

The expression of the great Silk Road first came from the famouse Chinese traveler Çjan Syan before the BC and is now known as Kervan Road. Later, this expression gained a new meaning between Asia, the Mediterranean and the European countries. An estimated of 20 000 km of total length of the Great Silk Road passed the Turkish peoples settled lands. The Silk Road that was considered as the Jugularvein major trade route that was connecting China and Byzantium was in Turks hands. 






EK:
"Kelime anlamı İskandinav dilinde 'Sır' olan Runik Yazıyı Avrasya'da ilk kullananların Ön-Türkler ve İskitler (Saka) olduğu bilinmekte olup, İskitlerden sonra İpek Yolu güzergahında kullanılmış ve buna paralel olarak da farklı coğrafyalarda yayılmıştır. Evrensel niteliğe bürünmüş en eski ticari yol İpek Yoludur ve gerek boğazların konumu gerekse deniz ötesi ülkelere açılma noktasında Anadolu İpek Yolu üzerinde önemli bir menzil teşkil etmektedir.Anadolu topraklarında yapılan pek çok savaş bu yolun denetimini ele geçirmek maksadıyla gerçekleştirilmiştir.İpek Yolunun Orta Asya bölümü uzun yıllar boyunca Türk Kavimlerinin kontrolünde kalmış,yolu kullanan tüccar ve kervanlar vasıtası ile Türk kültürü ve sanatı yanı sıra özünü Tamga'lardan alıp, sistemli hale getirerek kullandığı runik yazısı da 
geniş bir yayılım alanı bulmuştur. "

Böyük İpək yolu və Naxçıvan (İsayev Elbrus )/ e-book

"İyi bir atın fiyatı bir Pi İpektir"
Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi









28 Mart 2017 Salı

Hıristiyan Hunlar




Akhun - MS.5.yy



Hunların Hıristiyanlığı seçmesi ve yayması...



Hunların Hıristiyanlıkla temasları konusunda meşhur Hıristiyan topograf Kosmas Indikopleustes Bakteria ve İran arasındaki bölgede yaşayan Hıristiyan cemaatlerden bahsederken Hunlara da yer vermektedir. Bahsedilen bu Hun topluluğu Nasturi Hıristiyanlığının etkin olduğu Ak Hun veya Eftalitler' dir *. Bu bilgiyle paralellik arz eden diğer bir veriye Mingana'nın eserinde de rastlanmaktadır. 6. yy.'da, Hazar denizi kıyılarında yaşayan ve Nasturi Patrikliğinin çabalarıyla 549 yılında sayıları oldukça fazla miktarlara ulaşan Ak Hunlar Hıristiyanlığı kabul etmiş ve İncil Hun diline tercüme edilmiştir. 


Yine, 550 yılında imparator Justinian'in elçisi olarak Türklerin ülkesine giden Probus, Türklerin Hıristiyanlığına şahit olduğu ve geri dönüşünde Türkler arasında yaşayan rahiplere başarılarından dolayı bir kilisenin ihtiyaç duyabileceği her şeyi gönderdiğine dair bir bilgide bulunmaktadır. Bizans İmparatorluğunun faaliyetleri üzerine dönem kroniklerine dayanılarak yazılmış olan Muralt'ın eserinde 619 yılında Hun kralının ve halkın ileri gelenlerinin vaftiz edildiğinden ve kralın Patrice unvanı aldığından bahsedilmektedir.


... şu bir gerçektir ki Nasturi misyonu tüm orta Asya' da etkin olan bir faaliyettir: Bu durumda konu ele alındığında Hunların da bu misyon faaliyetlerine dahil edilmiş olma ihtimallerinin oldukça yüksek olduğu söylenebilir.


Paris Kütüphanesinde 1555 A nolu ve 733 ve 746 yıllarına veya 861 yılına ait olduğu düşünülen bir Yunan piskopos listesi el yazmasından bahseden Moravcsik'e göre Hun Piskoposluğunun yerini Terek nehrinin batısında Kuban havzasında takriben Sabir arazisinde aramak gerekmektedir.



Yonca Anzerlioğlu
Karamanlı Ortodoks Türkler (syf 69)


SB 
* Ak Hunlar'ın Eftalit dışında diğer bir adı da Abdallar'dır (Abdaly).bknz. İskender Lahti

Ek: 
Orta Asya'da Nestorian inancında olan Türkler ve Hıristiyan Türkler
"Tang Hanedanlığı Döneminde Orta Asya'da Nasturi Türkleri"
(2012 tarihli, Sincan Üniv.prof.un makalesi Çince, googletranslate ile önce İngilizce'ye çevrilmeli, yoksa cümle devrik oluyor.) Ya da: Turkic Tribes in Nestorian Belief in Central Asia


ilgili:




Ak Hun - MS.5.yy-6.yy 
Kuyruğu düğümlü atıyla, Part atışı yapan Türk.
Buluntu yeri Pakistan, British müzesinde

White Huns Turks (Hephthalite or Abdaly) 
Turkish warrior with Parthian (also a Turkish tribe) shot and horse with knotted tail. 5th or 6th century AD.
Found in Pakistan, in British Museum.







8 Ağustos 2016 Pazartesi

History of Tuva in the Middle Ages


It is translated by google from Russian Language



LR Kyzlasov
History of Tuva in the Middle Ages.


The history of the Turkic state formations - khanates existed in VI-VIII centuries on the territory of Central Asia, Kazakhstan, Central Asia and parts of South Siberia - is represented in the global historical literature a lot of work. They cover many private and common problems associated with the study of historical data, language, epigraphy, culture, archeology and anthropology of the ancient Turks.

In general historical works devoted to South Siberia, Tuva and Kazakhstan, investigators often pose the entire political history of the Turkic khanates, not focusing its attention on the historical processes that occur among the tribes of this area. Such an approach is incorrect. This chapter is devoted to the study of the history of a particular tribe of Tuva in the VI-VIII centuries, represents only part of the population of the former East Turkic khanates. 


















Archaeological Site of VI-VIII centuries. - 18
Funeral constructions. - 18
Burials with the horse. - 18
Burial without a horse. - 22
Funeral constructions. - 23
Grave mounds. - 23
Ancient memorial fence. - 23
Funeral constructions nobility. - 33
Monuments of art and literature. - 35
Ancient stone statues. - 35
Written Monuments and petroglyphs. - 43
Economy, trade and everyday life. - 44
Cattle breeding, farming, hunting and fishing. - 44
Mining and crafts. - 46
Exchange and trade. - 48
Life and beliefs. - 48
Turk Empire and the population of Tuva. - 50
The population of Tuva in the VI-VIII centuries. - 50
The social system. - 52



Turkish Balbal - Tuva
The Tuvans or Tuvinians are a Turkish ethnic group living in southern Siberia.

Siberia Turks give also the geographical name to Siberia, Sibir/Sabir Turks/Siberia (land of Sibir).







Scythian-Turks leaders statue in Tuva (link)
Tuvaian are Turkish Tribe.













TURKISH HISTORY


12 Mayıs 2016 Perşembe

Ancient Turkic Toponyms of the Middle Asia



A Scythian-Turk Warrior 
from Oxus (Oghuz) Treasure, 5th-4th c BC





Toponymic science firmly learned that territory of this or that people both in the present, and in the past can be determined with the help of toponymic areals. Toponyms are an extremely valuable source, a kind of “language of the land”, it gives frequently more for the solution of ethnogenetical problems than tens of fortresses or burials, than the inadequate and confused testimony of ancient and medieval authors, than studies of revered researchers. 


In the “language of the land” the ancient natives of territory had left stronger historical trace than great commanders who chiseled stone inscriptions. ‘‘Language of the land’‘ does not allow falsification. Geographical names are a type of documentary source inherently similar to archeological materials not dated and not deformed by time. 


However, archeological monuments are unfortunately mute: disclosing the material culture and even social relations of the past, they are silent about the languages of the founders of these cultures.


Like archeology, toponyms have a number of layers belonging to different periods of time. Determining the language of ancient names is not an easy task. A historian studying historical toponyms should treat with care the results of works of even recognized authorities in the linguistics, and should involve whenever possible all complex of the available historical and geographical data . 


Many place names recorded in the sources as Greco-Roman and Chinese names in the base have Eastern Iranian or Türkic origin. The toponyms given in the Chinese sources usually are calques or equivalents of the local Türkic or Iranian-lingual names . Precise etymologizing of these names demands from researcher even greater scrupulousness and all-round analysis.


Any place name exists not only from the moment of its recording in the sources. Hundreds, and maybe thousands years before the recording it could have been in the oral speech. Besides, far from all ancient toponyms were recorded in the written sources. One of the most ancient toponyms are the names of Iranian origin that survived in the territory of the Middle Asia 1* everywhere, both in the Turan plains, and in the Pamir mountains, but much less of them are in the mountain the areas of the Inner Tian-Shan, in the Jeti-su and the steppe areas of Kazakhstan. However, it is impossible to assert that the Iranian names are the most ancient in the region . 


There is a number of toponyms that can’t be positively attributed to establish their linguistic association 2*. In the southern zone of the northern hemisphere the initial toponyms began forming tens of thousand years ago . Is not also entirely true that only Iranists-Islamists are studying the historical geography of the Early Islamic period in the Middle Asia.


1* Under the term ‘‘Middle Asia’‘ we mean territory of the natural physical geographical Turkestan region limited in the west by the east the bank of Caspian Sea, in the north including Aral-Irtysh watershed, in the east - Tian-Shan, Pamir and Alai mountains, and in the south - Hindukush and Kopet Dagh mountains. In politico-administrative relation this term includes Uzbekistan, Tadjikistan, Turkmenistan, Kyrgyzstan, northern part of Afghanistan and a southern part of Kazakhstan.

2* Among these are Bukhara, Samarkand, Amul, Khiva, etc.


Certainly, the toponymy is, first of all, a linguistic science. However it does not belong to the linguists only. Etymologizing toponyms, alongside with the linguistic analysis, requires a study of the history, areal geography, and also specifics of the vision of localities and geographical conditions by the native speaking people. Solely linguistic approach, without taking into account historical and geographical data not always results in reliable ethymology. And in antiquity, and Middle Ages, like today, the toponyms was a research object of not only linguists, but also historians and geographers.


The materials of archeologicalal results do not allow to connect directly the Middle Asian civilization that arose in the 1st millenium BC with the cultures of the Bronze Age in same territory. The most ancient Pre-Indo-Iranian cultures in the Middle Asian interfluvial could be created by a traibal society and not necessarily connected with more complex forms of the social structure. It is known that since the 5th-4th milleniums BC, settled agricultural-cattle breeding communities with rudimentary proto-city cultures developed in the south of the Middle Asia, i. e. long before the coming of the Indoarian tribes.


Who were the founders of these most ancient cultures of the Middle Asia is not established till now. Supposedly, before the Indoarian occupation of the Middle Asia in the middle or the second half of the 2nd millenium BC, its southern areas were peopled by carriers of the Dravidian language. It is known that Dravidizms make a significant part of the Sanskrit dictionary.


The newest toponymic and linguistic research allow to posit that in the 2nd millenium BC carriers of the Dravidian languages were in immediate contact with the carriers of proto-Türkic languages, however their connections were severed by the invasion of the Indoarian newcomers . In some Türkic languages in the European part of Russia (Bulgarian, Khazarian, Chuvash), Siberia (Yakut) and the Far East survived the traces of the proto-Türkic language widespread in the most ancient times in the southern part of the Middle Asia. These relicts point to the presence in the remote past of the ancestors of the carriers of these languages in the south of the Middle Asia, and to their subsequent migration to the north. These linguistic data can be compared with some data of the arheological studies that found cattle breeding tribes in the middle of 2nd millenium BC, the ancestors of carriers of the Karasuk cultures in the Minusinsk depression, who came there from the Middle Asian steppes.


The Türkic languages retained numerous traces of the most ancient linguistic layer, common for Middle Asia and Caucasus going back to the primitive-communal system epoch. These traces retained in those parts of the speech which belongs to the basic linguistic fund of the language (for example, the names for parts of human body) and as a rule are not borrowed from other languages. In the linguistic literature the most ancient forms of the Türkic languages are called to proto-Türkic, their carriers are called pra-Türks, and the history of these languages is closely connected with the family of so-called paleo-Asian and Enisei languages. Paleo-Asian and Enisei languages, according to toponyms, before the end of the 1st millenium BC covered a significant part of the Middle Asian territory, and most actively participated in the formation of the nucleus of the Altaian-Hunnish people conglomerate.


According to another linguistic theory, the carriers of the so-called ‘‘proto-Tokhar’‘ language, a most ancient of all Indo-European languages, in the 2nd millenium BC crossed the Middle Asian territory on the way from the Near East to the Eastern Turkestan, and contacted there with the carriers of the early proto-Türkic, proto-Ugrian, and Enisei languages. Plausibly, the interaction was long enough, and probably brought bi-linguality between the contacting groups of the population. This linguistic theory recently found convincing confirmation in archeological materials.


The names of Türkic origin spread in the territory of the Middle Asia from the extreme antiquity constituted a significant part of the medieval names, and continue to be an overwhelming part of the modern toponyms in this region. During early Middle Ages epoch they were a second in number after the toponyms of the Eastern Iranian origins, and in the Middle Ages they constituted the most powerful toponymsc layer in the Middle Asia. Only in the territory of the modern Kyrgyzstan were located about 300 ancient place names known in the historical sources since antique time and till the 12th century. 


The Türkic lexical contribution is recorded in many languages of Europe and Asia, including toponyms. Therefore the etymological study of toponyms in this huge region, like in the Middle Asia, requires application of the Türkic linguistic sphere. In the Balkans, and in the Eastern Europe, many geographical objects and settlements had parallel Türkic names. The same also applies to the Middle Asia, where many cities and settlements had two names, Sogdian and Türkic, and some geographical objects had only one, Türkic name.


The beginning of the active formation of the Western Iranian (Persian) toponyms in the Middle Asian territory was the period of the Arab conquest. At that particular time came into use new Persian topoformants, -dekh and -abad with a meaning of ‘‘settlement’‘, together with the New Persian language (Farsi) of the Western Iranian origin they spread in the Middle Asia. During that time in the Middle Asia appeared toponyms with the Western Iranian topoformants -an , -kird (-gird, - djird), - diza (-diz) , -rud and -stan (-istan). The actual Arabic elements in toponyms are insignificant and are mainly found in the south of Uzbekistan and in the Zarafshan valley. The beginning of the Persian penetration into the Middle Asia can be taken as 21/642, when the Sasanid army suffered a defeat from the Arabs at Nihavand, and the Persians had to flee across the Amu Darya.


In the last decades, because of intensive development of the archeological, numismatic, historical, linguistical and source, and accumulation of huge amount of materials across the Middle Asia, the historical geography also received a big boost, including in the toponymic science. Today, a time has already came for complex studies using mass of information from the various historical disciplines.


Many (but far from all) works of the Middle Asia philologists in the area of etymological studies suffer weak argumentation because of insufficient source base and scientific literature. On the other hand, many European researchers also can be accused in biased views and unwillingness to consider opposite opinions. A. Z. Validi Togan wrote that according to the obsolete views, Bartold and Tomashek stipulated that during pre-Mongolian period in the Maverannahr were no Türks that transitioned to cultural life. For that reason by all means they tried to read Türkic names in Maverannahr only in Sogdian and Persian. Research of historical toponyms should evaluate all available data, including the works of the Middle Asian philologists who, as local residents, can analyze not only the data of the historical linguistics, but also many other factors, such as landscape and local features, folk legends, and idiosyncratic view of the territorial history by the local population.




TURAN - TURKS


The most ancient of all names of the Middle Asian region is "Turan", with the root of ethnonym Tur, a general tribal name of the ancient nomadic and semi-nomadic peoples of the Middle Asia. In beginning of the 1st millennium BC the Turs were a large military and political association antagonistic to the agricultural oases of Iran. This ethnonym, for the first time recorded in the "Avesta", subsequently became a root in the toponym Turan, mentioned in the ancient Iranian mythology [Firdousi] and Middle Persian religious and historical literature and documents , and also in medieval Persian, Arabo-Muslim and local Middle Asian historical and geographical literature.


The epoch of the Sasanid king Shapur I (ruled in 242-272) the name Turistan came into use among the Persians, it gained distributed alongside with the name Turan and had identical meaning the “country of Turs”. The ruler of that country is Sacan-shah, i. e. “Saka King”. On the Sasanid seals of the 3rd-4th centuries alongside with the names Turan and Turistan also appears the name Turgistan as their equivalent. Later, during the Ephtalite (5th century) and Türkic (6th-8th centuries) epochs, it transformed into the present form "Turkistan" (or Turkestan), which means “country of Türks”. The toponym Turan (trgn) is recorded on the Khoresm coins of the early Kushan and Early Middle Ages time. The name Turkestan, i. e. the “country of Türks”, in the perception of the ancient Iranians geographically covered the territory of the basins of the rivers Amu Darya, Syr-Darya and Tarim.


The equivalence of the ethnonyms Tur and Turk (Türk), like that of the toponyms Turan and Turkestan, first of all took place in the Iranian-lingual historical-geographical tradition of the pre-Islam and Islamic time , and then in the Arabo-Muslim and Middle Asian literature. The ancient Iranians called Turs first of all the Middle Asian Türks, and also the Türkic-lingual Sakas and Huns. From the 6th-7th centuries the Turan geography assumes quite real borders, which coincide with the borders of the Türkic Kaganate, and include the lands located south from the Amu Darya. In the "Shahname" the city Samangan is called “possession of the Türkic Kagan”.


In the 11th century the Türkic authors identified the legendary king Afrasiab of Turan with the legendary Türkic Hakan Alp Er Tonga. The name Alp Er is mentioned in the ancient Türkic runiform inscriptions from the Altai mountain. The fate of the Chionite king Ardjasp, described in the Parthian epos “Ayatkar Zareran”, coincides with the Türkic legend about the Türkic ancestor Ashina. The ethnonym Turk or Türk is a two-element (Tur-k) composition, where the second element "-k" is an affix of collective plural, and as a whole this word is the Türkic form semantically equal to the Iranian Tur-an.




MAVERANNAHR - AMU DARYA - OXUS - OGHUZ (OĞUZ)


The name ‘‘Maverannahr’‘ (Ma vara'an-nahr), which in the Arabic means ‘‘that behind the river’‘. Under the name ‘‘that behind the river’‘ (Ma vara'an-nahr) the Arabs meant the country of settled Türks in the Middle Asia.


The term ‘‘Maverannahr’‘ for the first time is found in the hadises about the prophet Muhammad, it probably was spread among the Arabs still in the pre-Islamic time, when it was understood as the lands located northeast from the Sasanid Iran. The Arabs who were making their first campaigns against these lands distinguished two concepts, ‘‘Ma duna-n-nahr’‘, which means ‘‘that in front of the river’‘ and ‘‘Ma vara'an-nahr’‘which means ‘‘that behind the river’‘ where under the ‘‘river’‘ in this case was meant Amu Darya. 


The largest river in the Middle Asia, Amu Darya, mentioned in the ‘‘Avesta’‘, was called Vahvi Daitya, the ancient Greeks called it Oxus and identified it with the name of the river Vakhsh. The Türks simply called it Okuz, i. e. ‘‘river’‘ because the ancient Türks called any big river okuz, and this word also has a second meaning ‘‘bull’‘.


The initial names of the rivers “water” in the mythological vision was connected with various images of tribal animals, and first of all with the totems. Supposedly, the ancient Greeks encountered the name Okuz and transformed it into Oks (Oxus) or Akes. The population of the Middle Asia untill the 17th century. called Amu Darya Asaf-Okuz or simply Okuz.


On the Catalan map composed in the 1375 from the information of the eyewitnesses, is shown a city Ogus, located near the mouth of the river Amo (i. e. Amu Darya). On the 1562 map of Antonio Djenkinson the lower course of the Amu Darya running into the Caspian Sea was called Ugus (Ougus). On some maps of the 16-17th centuries Amu Darya was called Ugus that means ‘‘bull’‘. 


During the Middle Ages, the name Okuz also had the Binakat valley and the city Iki-Okuz located between the deserts Ila and Yafindj. The river near the city Osh in the Fergana valley was called Tavushgan-Okuz. In the Tokuz-Oguz country, the city Irguzkat, with name’s etymology coming from the Türkic Ikki Oguz which means ‘‘between two rivers’‘. On the bank of the Aral Sea is mentioned a mountain Chagyroguz (Djagiragur). In the East Turkestan are mentioned the rivers Ikki-Okuz, Tumushgan-Oguz, Kara- Kash-Okuz, in Mongolia are mentioned Orkun-Uguz, Togla-Uguz and Yar-Uguz. 


This word was also preserved in the the name of the Uzboi (Okuz-Boy) dry channel, which flows into the Caspian Sea, and also in the diminutive form Ozek (Okuz-ak), which is used for the small rivers, in the hydronyms Kok-Ozek, Kyzyl-Ozek, Sary-Ozek (Blue Rivulet, Red Rivulet, Yellow Rivulet - Translator’s Note), etc. . The name of the city Uzkand (Uzgand, Ozd-jand) in the Fergana valley, also is probably formed with the topoformant okuz/uz/oz with the meaning ‘‘river’‘. 




The richest toponyms in the ancient Türkic is connected with the names of mountains, to designate which the ancient Türks used words as tag and art.



TAG. 

The greatest distribution in the Middle Asia have oronims with topoformant -tag (-dag) or-tau (-tuu) based on the ancient Türkic word tag ‘‘mountain’‘. In the modern geographical nomenclature this word is used for designation of separate mountain or a mountain ridge. 


The toponyms belonging this group have been recorded, for the first time, in the ancient Greek sources. 


tr:
"Megabazos bu işlerle uğraşırken, bir başka önemli harket da Libya'ya karşı açılmıştı, önce bazı açıklamalr yapacağım ve nedenini sonra söyleyeceğim. - Brauron'da Atinalıların karılarını kaçıran Pelasglar, Argo gemisi denizcilerinin üçüncü kuşaktan yeğenlerini Lemnos'tan kovmuşlar, onlar de deniz yoluyla Lakedaimon'a gitmişler. Taygetos üzerinde kamp kurmuşlar, ateş yakmışlardı....(Heredot:Müntekim Ökmen,1991)



Herodotus [4. 145] 

"About this very time another great expedition was undertaken against Libya, on a pretext which I will relate when I have premised certain particulars. The descendants of the Argonauts in the third generation, driven out of Lemnos by the Pelasgi who carried off the Athenian women from Brauron, took ship and went to Lacedaemon, where, seating themselves on Mount Taygetum..." 


[....they sailed away to Lacedaemon, and there camped on Teügetum and kindled a fire...link]

[....and sitting down on Mount Taÿgetos they kindled a fire...link]


In the Pehlevi composition ‘‘Shahristanha-i Iran’‘ (Cities of Iran) is mentioned mountain Ek-tag (Golden Mountain) where stood headquarters of the Türkic Kagan. The Byzantine sources are mentioned oronims Ek-tag and Qaz-tag. In the Kyzyl Kum desert are relic mountains Djumurtau with name formed from the ancient Türkic word djumur and topoformant -tau and means ‘‘Round Mountains’‘. In the northern Khoresm is a mountain Kubatau with name formed from the ancient Türkic word cuba and means ‘‘Flat Mountain’‘. To the same category also belongs the oronim Ala, which endured till now in the form Ala-tau.


Among Türkic peoples Tian-Shan mountains were called Tangri-tag, meaning ‘‘heavenly mountains’[Tangri-God-SB]. The Chinese name Tian-Shan also means ‘‘Heavenly mountains’‘ and is a calque of Türkic name Tangri-tag. Sima Quan wrote that Huns called mountains Bai-shan (i. e. Tian-Shan mountains) ‘‘Heavenly’‘, from which follows that Türkic name Tangri-tag was in the use by the ancient Huns. The name Bai-shan, like and Sjue-shan (Snow mountains), Possibly also considered as a calque the local name Karlyk-tag (Snow mountains). The absence of the Iranian calque of name Tangri-tag allows to assume that these mountains were initially known with their Türkic name, from which subsequently was copied the Chinese name Tian-Shan. [Tai Shan -Tai Mountain-SB]



Names of many mountains are connected with mineral deposits. So, in the medieval sources are mentioned such oronims, as Komurtag (Coal mountain), Demur-tag (Iron mountain), Altun-tag (Gold mountain), Altun-kan, Bakyrlyg-tag (Copper mountain), Goshun-dag (Lead mountain), Kumushkan, etc.





ANCIENT TÜRKIC TOPONYMS OF THE MIDDLE ASIA
Professor Mirsodik Ishokov
Editor-in-chief Doctor of Historical Sciences, 
Tashkent, Shark, 2006, to read more:






Also read:






*




Difference between Persian, Scythian and Hellen

Scythians were not İranian (Persian) speaking people.
Like in these example, in the 5th century BC their dress is not in Persian-style. Persians don't wear trousers, fur and 
so-called "Phyrgian Hat". This style of dress belongs to nomads, to Scythians and Sacae people, who lives on horses, 
fights on horses, sleeps on horses and dies on horses.

Ancient writers never wrote that they spoke Persian.
"The Royal Scythians were the ancestors of the Türkic speaking peoples." 
(P.I.Karal'kin,1978, a Tuvan ethnographer)







"If the Scythians, Sarmatians and Alans were Ossetian speaking, all Eurasia should have Ossetian toponyms. 
They do not exist, unless artificially (quasi-scientifically) produced. Thus, in all their attributes the Alans were Türkic, 
and took part in the formation of the many Türkic peoples."


Mirfatyh Zakiev
PROBLEMS OF THE HISTORY AND LANGUAGE
Collection of articles on problems of lingohistory, revival and development of the Tatar nation
Kazan, 1995