lydia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
lydia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2024 Perşembe

Bintepe Kurganları

 

BİN TEPE KURGANLARI


Sardes'in kuzeyindeki mezarlık Bin Tepe Kurganları, Lidya'nın en göze çarpan antik simgeleridir, uzaktan görülebilir ve bölgeyi tuhaf bir büyü yere dönüştürür. Bin Tepe Türkiye'nin, belki de dünyanın en büyük kurgan mezarlığıdır; Mısır'daki Giza platosundan çok daha büyüktür. Bugün Bin Tepe'de yaklaşık 115 kurgan ayakta kalmıştır; 1940'larda en az 149 kurgan vardı, ancak birçoğu tarım nedeniyle tahrip edilmiştir.


ALYATTES KURGANI


Herodot'a göre:

Lidya ülkesi, Tmolos'tan taşınan altın tozu dışında, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında büyük bir mucize deposuna sahip değildir; Orada görülebilecek bir anıt var ki, sadece Mısır ve Babil'dekiler hariç diğerlerinden daha büyüktür: Kroisos'un babası Alyattes'in mezarı vardır, bunun tabanı (krepis) büyük taşlardan ve geri kalanı yığılmış topraktan yapılmıştır. Tüccarlar, zanaatkârlar ve fahişeler tarafından inşa edilmiştir. Ve benim zamanıma kadar mezarın üstünde beş sınır taşı kaldı ve bunların üzerine her birinin ne kadar katkıda bulunduğu yazıldı; ve hesaplama fahişelerin işteki payının en büyük olduğunu gösterdi... Mezarın çevresi altı stad ve iki yüz ayaktır ve genişliği on üç yüz ayaktır. Mezarın yanında büyük bir göl vardır ve Lidyalılar bu gölün sürekli akan pınarlarla beslendiğini söylerler; ona Gygaean Gölü denir. İşte bu mezar böyledir. (Hdt. 1.93)


Alyattes kurganı, Herodot'un verdiği rakamlara çok yakın, yaklaşık 355 m çapında ve 63 m yüksekliğinde, dünyanın en büyük kurganları arasındadır. Teoman Yalçınkaya, 785.000 m3 'ten fazla toprak ve taş içerdiğini ve yaklaşık 2.400 erkek ve 600 yük hayvanından oluşan bir işgücü ile iki buçuk yılda inşa edilmiş olabileceğini hesaplamıştır. “Büyük taşlardan oluşan” krepis duvarı artık ayakta değildir, ancak çoğu Lidya kurganları gibi, 16 tondan daha ağır kireçtaşı çatı kirişleriyle zarifçe oyulmuş bloklardan inşa edilmiş bir odaya sahiptir. Yine çoğu Lidya kurganlarında olduğu gibi mezar odası, yağmacıların keşfetmesini zorlaştırmak için kurganın merkezinden oldukça uzağa yerleştirilmiştir. Antik dönemde zaten yağmalanmış olan oda, 19. yüzyıl Prusya konsolosu Ludwig Peter Spiegelthal tarafından keşfedilmiştir.


KARNIYARIK TEPE


Alyattes Tümülüsü, Bin Tepe'nin sırtını taçlandıran ve diğer tüm höyükleri gölgede bırakan üç muazzam kurgandan biridir. Bu üç dev kurganın ortancası Karnıyarık Tepe'dir. Çapı 230 m ve güneyden yüksekliği 53 m olan höyüğün ayak izi Giza'daki Büyük Keops piramidi kadar büyüktür. Alyattes'in mezarı antik dönemde açılmış olduğundan, 1962'deki Sardes keşif heyeti arkeolojik araştırmalarının bir parçası olarak Karnıyarık Tepe'yi seçer. Yıllar içinde birçok araştırma yapılır. 


Karnıyarık Tepe'nin benzersiz bir özelliği de kurgan içindeki krepis duvarıdır. Krepis duvarları genellikle bir kurganın dışını çevreleyerek toprak dolguyu tutar ve keskin bir kenar sağlar. Ancak bu duvar kurganın içine gömülüdür ve hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Bu krepis duvarının, yaklaşık 85 m çapındaki daha eski ve daha küçük bir kurgana ait olduğu anlaşılmaktadır. Görünüşe göre inşaatın erken bir aşamasında, inşaatçılar kurganı genişletmeye karar vermiş, çapını neredeyse üç katına çıkarmış ve bitmemiş krepis duvarını terk edip gömmüşlerdir. Bu neden gerçekleşmiştir? Daha küçük bir kurganın yeri daha güçlü bir kişi tarafından mı ele geçirilmişti? Kurganın sahibi büyük bir servete sahip olduğu için mi daha büyük bir mezar anıtı yaptırabilmiştir? Bunu bilmiyoruz. Büyük kurganın muhtemelen kendi krepis duvarı vardı, ancak neredeyse hiçbir izi günümüze ulaşmamıştır.


Krepis duvarı, ince işlenmiş kireçtaşı bloklardan oluşan iki tabakadan ve yuvarlak bir “destek tabakasından” oluşmaktadır. Çalışmaya son verildiğinde duvarda iki boşluk kalmıştı ve üst tabakada birkaç blok eksikti. Boşluklardan biri büyük bir ana kaya çıkıntısının önünde bırakılmıştır; bu çıkıntının bir kısmı bloklara benzeyecek şekilde oyulmuştur, böylece duvarın kendisine dahil edilebilir. Diğer boşluk ise gariptir, çünkü duvar bölümleri kapı söveleri gibi düz bir şekilde bitmektedir, sanki inşaatçılar aradaki boşluğu doldurmaya niyetli değilmiş gibi. Ancak, bu boşlukta ana kaya duvarın üstünden oldukça yükselmektedir, dolayısıyla burası mezara giriş olarak kullanılmış olamaz.


Birçok taş, muhtemelen duvarın farklı bölümlerinden sorumlu taş ustalarının ekiplerini tanımlayan yazılı işaretler taşımaktadır. İşaretler arasında Hanfmann'ın (muhtemelen yanlış olarak) “Gugu” olarak okuduğu bir sembol, gamalı haç çiftleri ve Α ve Θ gibi harfler bulunmaktadır. Bu taşçı işaretleri ve inşaatın diğer detayları, Lidyalıların bu duvarı inşa etmek için işgücünü nasıl organize ettiklerini belirlememize olanak sağlamaktadır. Duvarda, her biri farklı bir bölüm veya kurstan sorumlu olan ve bazen (ama her zaman değil) yaptıkları işi işaretlerle belirten en az yedi ayrı duvarcı ekibi çalışmıştır.


1964 yılında Roma dönemine ait bir tünel ağını ortaya çıkardık. Roma tünelleri modern tünellerden daha küçüktür - 70 cm genişliğinde ve 1,8 m yüksekliğinde, sadece bir kişinin geçebileceği genişliktedir. Antik tünellerin yaklaşık 130 m'si takip edilmiştir ve keşfedilmemiş başka tüneller de kurganın içine doğru devam etmektedir. Tünellerin çoğu ya da tamamı, belki de daha sonraki tünellerden kalan toprağı bertaraf etmek için kasıtlı olarak geri doldurulmuştur. Krepis duvarı boyunca bir noktada, Romalı kaşifler en alt tabakada bir boşluk bulmuş ve bu nedenle duvarın üstünden bir blok kaldırarak duvarın arkasında bir tünel açmışlardır.


Bu tünel, kurgan dolgusu olduğu ortaya çıkınca hemen terk edilmiştir. Daha ileride, iki işçi ekibinin karşılaştığı ancak bölümleri arasına son bloğu yerleştirmedikleri ikinci bir kısa keşif tüneli kazmışlardır. Üçüncü bir noktada, Romalılar krepis duvarının arkasını 7 metre boyunca kazmış ve daha sonra tünelin devam ettiği duvarın ön tarafına geçmek için üst tabakadan bir blok çıkarmışlardır. Bu tür antik soyguncu tünelleri Alyattes kurganı ve Bin Tepe'deki diğer kurganların çoğunda bulunmaktadır.


Roma tünelleri geri doldurulduysa, bunların bir odaya açılmadığını varsayıyoruz, çünkü geri doldurma muhtemelen diğer tünellerde devam eden keşiflerden kaynaklanmıştır. Kurgandaki büyük yarık (“Karnıyarık”) da orijinal zemin seviyesine ulaşacak kadar derin kazılmamıştır. Roma tünelleri ve bizim tünellerimiz kurganın merkezine kadar girmiş ve daha sonra mezar odasını bulmak amacıyla merkezin etrafındaki alanı araştırmıştır. Bu tüneller kurganın inşası hakkında önemli bilgiler ortaya çıkarmıştır. Ancak kurgan içinde yarım kilometreden fazla tünel kazılmasına rağmen henüz bir mezar odası ortaya çıkarılamadı.


Bu kurganda kimin gömülü olduğunu bilmiyoruz. Muazzam büyüklüğü, Lidya kraliyet ailesinin bir üyesine ait olduğunu düşündürmektedir. Arkeologlar bir zamanlar, kısmen çağdaş şair Hipponax'ın bir pasajına dayanarak, Mermnad hanedanının ilk kralı Gyges'e ait olduğuna inanıyorlardı:


İzmir'e doğru giderken, Lidyalıların topraklarından; Attales'in mezarı, Gyges'in anıtı, [...] steli ve Mytalis kralı Tos'un anıtının yanından geç.... karnını batan güneşe doğru çevir.


Bu yorumda Attales Alyattes'tir; Gyges'in anıtı Karnıyarık Tepe'dir ve Tos'un anıtı da Karnıyarık Tepe'nin batısındaki Bin Tepe, Kır Mutaf Tepe'deki üçüncü büyük kurgandır. Bununla birlikte, kurgan dolgusundan elde edilen çanak çömlek, daha büyük olan kurganın MÖ 600'den daha erken bir tarihe ait olmadığını gösterir. Gyges yaklaşık MÖ 644 yılında öldüğüne göre, burası onun mezarı olamaz. Kurgan için mümkün olan en erken tarih yaklaşık MÖ 600 ile 547 arasıdır; Lidyalıların Persler tarafından devrildiği dönemdir. Bu nedenle muhtemelen kraliyet kurganları inşa etmediler; Çünkü sadece iki kral vardı: Alyattes ve Kroisos. Alyattes'in mezarı neredeyse kesin olarak Bin Tepe'deki en büyük kurgan olan Koca Mutaf Tepe'dir; ve Kroisos Persler tarafından alınmış ve Kiros'un güvenilir bir danışmanı olmuştur; muhtemelen bir kraliyet kurganına gömülmemiştir. Eğer bir kral değilse, bu mezar bir kraliçe için olabilir mi?


Sardis Kazısı link

çeviri SB




SB NOTLARI:

- "Adını Saka önderi Gogu’dan (Gagu, Gugu, Gog, Gök Han) alan Gog Boyu MÖ 665’de Kür-Araz’ın yukarı bölgelerine yerleşir... Asur Aşurbanipal (MÖ 685-631) yazıtında Luddilerin (Lidya) kralı Gugu olarak geçer... Kral Gyges’in (Gugu) adının Ogyges’ten (-Gyges), yani Oğuz’dan türetilmiş olma ihtimali bile bulunmakta" (SB-Turova ve Saka Türkleri).


- Bintepe Kurganları, Lidyalılara değil Saka-İskit Türklerine ait. Çünkü ilk kurgan İskitlerin gelmesiyle görülüyor ki bu Alyattes (Ulu-Ata) Kurganı'dır. Diğer yandan yukarıdaki veriler ışığında, babası Sadyattes'in (ö.635) kurganı ya da dedesi Ardys (Ardus, ö.637) ile büyükdedesi Gyges (Gugu/Gök, ö.644)'e ait kurgan yok! Ya da henüz bulunamadı veya adlandırılamadı! Gyges dönemiyle birlikte Kimmer (665) ve Saka-İskitlerle ya mücadele ya da ittifak halindedirler.


"Gyges oğlu Ardys’ü (Ardüs) Kimmerlerin istilasından kurtaran İskitler dışında, Ardüs’ün torunu da İskitleri barındırmıştır. Ardüs’ün torunu Alyattes (AlüAttes>Ulu Ata) ise, Siyarekses’in oğlunu öldürdükleri için Medlerden kaçıp ona sığınan Sakaları ağırlamış, daha sonra da onları paralı askerler olarak kullanmıştı. Üstelik Gyges’ten Karun’a (Kroisos) kadar Lidyalıların kaç kralı ya da soylusu vardı ki bu 500’den fazla tespit edilen (Lidya sınırları içinde) kurganlar onlara ait olabilsindi! Ayrıca Lidya Kralı Kandalus’u öldürüp dul kraliçeyle evlenen Gyges ne kadar Lidyalıydı? Bu kurganların Kimmer ya da Sakalara ait olduğu gün gibi ortadaydı." (SB-Turova ve Saka Türkleri)


EK:

Saka Türkleri, MÖ 100-MS 630, Spiti Vadisi / Hindistan-Tibet ve
Karnıyarık Kurganı, MÖ 600-547, Salihli

Yengi Öge Bey'den 
Kağan mührünün üzerinde bulunan eski Türkçe yazı damgaları ile "Sözüm" ibaresi. Kırgızistan, Talas bölgesi, Atlakh yerleşimi.
(Kaynak: A.S. Amanjolov "Eski Türk Yazısının Tarihi ve Teorisi" kitabı, s.97)







Sardesli Artemis

 


“Lidyalılar’da Hellenleşme Sardes’e Zeus tapınağını inşa ettiklerinde yaşandı."(Georgios Nakracas )


Lidya'nın başkenti Sardes’te (Salihli) Zeus tapınağı yoktur. Ancak kültü ve kutsal alanının varlığı Pers Dönemine (MÖ 6.yy) kadar gittiği epigrafik kanıtlardan bilinmektedir. Lidya'nın baş tanrıçası Artemis'tir. Lidçe Artimuu, Likçe Ertemi dedikleri "tanrça"nın adı Türkçedir ve Ertem/Erdem olarak hâlâ kullanılır.


"Geç Helenistik dönemden Roma dönemine tarihlenen ve Sardes'te Zeus kültünün bazı yönlerinin devam ettiğini kanıtlayan “Zeus'un hizmetkârlarından” Zeus'a ithaflar içeren birkaç yazıt bulunmaktadır. Bunların dışında, Paktolos'un doğu kıyısında, tapınağın nispeten yakınında bulunan Droaphernes yazıtı özellikle ilgi çekicidir; MÖ 4. yüzyıla ait bir Ahameniş orijinalinin MS 2.yüzyıla ait kopyası olan bu yazıtta “Baradatesli Zeus ”a bir heykel adanmıştır. Ne bu kültün doğası (erken tarihi ve Pers kökenli olması dışında), ne bu tanrının adı ve kimliği açıkça bilinmektedir, ne de Artemis Tapınağı'ndaki varlığı tespit edilmiştir." [Fikret Yegül, 2020]




“Hellenization of the Lydians happened when they built the temple of Zeus in Sardis.” (Georgios Nakracas )


There is no temple of Zeus in Sardis (Salihli today), the capital city of Lydia, but the existence of his cult and sanctuary is known from epigraphic evidence dating back to the Persian Period (6th century BC). The chief goddess of Lydia is Artemis, Artimuu in Lydian language, which is Ertemi in Lycian is not İndo-European or Greek origin. It is Turkish of etymology; Ertem/Erdem. The meaning is "virtuous", but back in time it was "virgin", just like the character of Artemis, a "virgin" goddess. Erdem and Ertem is in use as male/sur-name today.



"There are several inscriptions dating from the late Hellenistic to the Roman era that bear dedications to Zeus “from the servants of Zeus” that attest to the continuing observance of some aspect of Zeus cult at Sardis. Apart from these, of particular interest is the so-called Droaphernes inscription, found on the east bank of the Pactolus, relatively near the temple; it is a 2nd-century AD copy of a 4th-century BC Achaemenid original carrying a dedication of a statue to “Zeus of Baradates.” Neither the nature of this cult (except for its early date and Persian origin), nor the name and identity of this deity are clearly known, nor is its presence in the Temple of Artemis established." [Report 7: The Temple of Artemis at Sardis (2020), by Fikret Yegül]


SB


13 Ekim 2017 Cuma

Kibyra; Demircilerin ve Gladyatörlerin Kenti




" Kibyralıların, Lydialıların soyundan oldukları söylenir. Bunlar Kabalis'i ve çevresindeki Pisidialıları ele geçirdiler ve oraya yerleştikten sonra kenti, çok iyi tahkim edilmiş ve çevresi yaklaşık yüz stadia olan başka bir yere taşıdılar. Bu kent iyi yasaları sayesinde kuvvetlendi ve köyleri Pisidia ve komşusu Milyas'dan Lykia ve Rhodosluların Peraia'sına kadar yayıldı. Kentin civarında üç kent daha kuruldu. Bunlar Bubon, Balbura ve Oenonanda'dır. Bunların oluşturduğu konfederasyona Tetrapolis adı verildi. Bunlardan her birinin oy, fakat Kibyra'nın iki oy hakkı vardı, çünkü Kibyra otuz bin piyade ve iki bin atlı çıkarabiliyordu. Burası daima tiranlar tarafından idare edildi, fakat gene de insaflı bir yönetim uygulandı. Ancak tiranlık Moagetes zamanında sona erdi. Murena, tiranlığı yıktı ve Balbura ile Bubon'u Lykia topraklarına kattı. Fakat bugün Kibyra'nın kaza yetkisi Asia'dakilerin en genişi sayılmaktadır. Kibyralılar Pisidia, Solym, Hellen ve Lydia dilleri olmak üzere dört dil kullanırlardı, fakat Lydia'da Lydialıların diline ait en ufak bir ip ucu yoktur. Kibyralıların başka bir özelliği de, demir işçiliği ve kakmacılığındaki ustalıklarıdır. Termessos'un dar geçitlerinden başlayarak Taurosların içinden İsinda'ya geçit veren boğazdan, Sagalassos ve Apameialıların topraklarına kadar uzanan ülkeye Milyas denir."



Strabon (MS 1.yy); Antik Anadolu Coğrafyası, kitap XIII 
( not 1: Tauros )



Kibyra  Stadyumu - 12-13 Bin kişilik, Gölhisar / BURDUR
Stadium of Kibyra (Cibyra) - 12-13 Thousand




KİBYRA

Kibyra, antik dönemde Likya, Karya, Pisidya ve Frigya kültür bölgelerinin kesişme noktasında, kuzeyi güneye ve doğuyu batıya bağlayan ticaret yollarının tam merkezinde konumlanır. Kibyra, bu avantajlı konumun sağladığı ticari olanaklar ile bulunduğu bölgenin her dönemde egemen gücü olmuştur.


Kentin bugün görülebilen tüm mimari kalıntıları Roma İmparatorluk Dönemi’ne aittir. Kibyra, II. Eumenes (MÖ 197-159) zamanında Bergama Krallığı egemenliğinde görünmektedir. Boubon, Balboura ve Oinoanda ile dörtlü ortak meclisi olan Kibyra, yani "Kabalis Bölgesi Dört Kent Birliği" MÖ 82'de Romalı general Murena tarafından dağıtılarak ortadan kaldırıldıktan sonra Kibyra, Asia Eyaleti’ne, diğer kentler ise Likya Birliği’ne dahil edilmiştir. Kibyra, Roma İmparatorluk Dönemi’nde Asia Eyalet Valisi’nin yargı merkezi olmuştur. 


[ Lucius Licinius Murena, Sulla ile Mithridates arasındaki anlaşma gereği Pontus'un kontrolü Mithridates'e bırakıldığı halde, Murena Mithridates VI 'ün silahlanıp saldırıya hazırlandığı iddiasını ortaya atar ve Pontus'u işgal ederek İkinci Mithridat Savaşı'nı (MÖ 83-81) başlatır. Bir kaç çatışmadan sonra Murena yenilir ve Sulla'nın emirleri üzerine tekrar barış sağlanır. SB]


Başkentliğini Kibyra’nın üstlendiği Tetrapolis’in toplantı merkezi ve Roma İmparatorluk Dönemi kent meclisi ve yargı binasının “Bouleuterion / Meclis Binası” olduğu düşünülmektedir. MÖ 23 yılında meydana gelen büyük bir deprem sonucunda yerle bir olan kente; o zamanki Roma İmparatoru Tiberius 5 yıl için vergi affı getirmiş, ayrıca para yardımında da bulunarak kentin yeniden inşa edilebilmesini sağlamıştır. Kibyralılar imparatora olan minnettarlıklarını kentlerinin adını “Caesarea Kibyra = İmparatorun Kibyrası” olarak değiştirerek göstermişlerdir. Kibyra özellikle MS 1.yy - 3. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır.


Antik kaynaklar ve yazıtlardan okunan bilgilere göre; Kibyra özellikle demir işlikleri, dericilik ve at yetiştiriciliğinde ünlüdür. Buna çömlekçilik de eklenmelidir; çünkü Tiyatro tepesinin güney yamaçlarında hemen göze çarpan akıntı seramik parçalarının türü, yapısı ve yoğunluğu buna işaret etmektedir.





Stadion (Stadyum): MS 2. yy sonları ve 3. yy başları.

Kente girişte ilk anıtsal yapı olan Stadion’un kazılarına 2006 yılında başlanmıştır. Kentin doğu yamacında yer alan Stadion, ana caddenin ucunda yer alan anıtsal giriş kapısından sonra, ikinci bir anıtsal kapı ile girilir. Yaklaşık 12 -13 bin kişilik kapasitesi yanında 200 m.’ye varan pist uzunluğuyla Anadolu’nun en görkemli stadyumları arasında yer almaktadır. 


Stadion’a anıtsal bir kapı ile girilir. Diğer bir kapısı, güneydeki apsisin tam ortasındaki tonozlu kapıdır. Yapının batı tarafı, yamacın yüksek olan ana kayasına yaslandığı için 21 oturma basamağı, bunun tersine doğuda ancak 7 oturma basamağı konulabilmiştir. Böylece mimari olarak batı sıralarda oturan seyircilerin muhteşem ova ve göl manzarasını kapatılmamıştır. Batı oturma sıralarının tam ortasında protokol alanı ayrılmıştır. Stadion batı oturma sıralarının altında künklere bağlanmış büyük Pithoslar ile oluşturulan atık su sistemi yukarıdan gelen suyun Stadion zeminine gelmeden tahliye edilmesini sağlamasıyla da mimari zenginliğini arttıran önemli bir ayrıntıdır. Batı oturma sıralarının üzerinde yer alan ve tüm batı cephe boyunca izlenen Portiko (üstü örtülü açık dehliz) Stadion’a anıtsal bir cephe kazandırmıştır.





Odeion / Bouleuterion (Müzik Evi/ Meclis Binası)

3600 kişilik kapasitesiyle Antik Çağ Anadolu’sunun üzeri çatıyla kapalı büyük ve en görkemli yapılarından biri ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca yapının ön alanında toplam boyutu 540 metrekare mozaik döşem ortaya çıkarılmıştır. Bu haliyle Anadolu’da bu güne dek ortaya çıkarılmış tamamıyla sağlam durumdaki en büyük mozaik döşem olma özelliğini taşır. Mozaik döşem beyaz, beyaz üzeri kırmızı damarlı ve siyah tesseraların geometrik desenler ile süslenmiştir. 


Orkestranın tam merkezinde ortaya çıkarılan Medusa, iri gözleri, kalın dudakları arasından görülen dişleri, dışarı sarkmış dili, kanatlı başlığı ve dalgalı saçları arasına ve boynuna dolanmış yılanları, çevresini saran kırmızı beyaz renkte mermerlerden yapılmış yaprak benzeri ışın sıralarıyla büyüleyicidir. Görenler Medusa’nın etkileyiciliği karşısında etkilenir. Bir orkestranın zemin döşeminde böylesine bir Medusa resmi, Anadolu arkeolojisi için tekil örnektir.



Medusa (2)


Kazılar sonucunda Müzik Evi/Meclis Binası olarak adlandırılan yapının, aynı zamanda kış aylarında tiyatro ve Kibyra’nın bir yargı merkezi olmasından dolayı da bir mahkeme binası işlevlerinde de kullanıldığı öngörülmüştür. MS 2. yüzyıl sonu 3. yüzyıl başında, son şekliyle inşa edildiği anlaşılan yapı, bir yangın sonucu göçtüğü anlaşılan çatısı haricinde neredeyse tamamen korunmuştur.


Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru: "Kibyra'da iki tür gömme geleneği vardır; inhumasyon (ceset gömü) ve kremasyon (yakılma). Kremasyon gömü İskender döneminden başlar Roma dönemine kadar devam eder. Roma döneminden sonra ise inhumasyon gömüye geçilmiştir. Mezarlar ölen bireyin öteki dünyadaki evidir, bu sebeple de yeme içme kapları, giysiler, takılar ve çeşitli metal objeler koyarlar. Roma dönemi mezar yazıtlarında, mezarları izinsiz kullanan veya zarar verenlerin, ceza olarak kent meclisine oldukça yüksek miktarda para ödemek zorunda olduklarından bahsedilir. Mezarlık alanlarının korunması için özel kanunları vardır. O dönemde herkes istediği gibi gelip bir mezarı kullanamıyor veya tahrip edemiyordu. Hristiyanlıkla birlikte  (MS 4.yy'dan sonra) ölü gömme adetleri değişiyor ve bununla beraber mezarlık alanına yönelik kanunlar da değişiyor. Özellikle MS 5'inci ve 6'ncı yüzyılda Roma imparatorluk dönemi veya öncesine ait mezarlarda soygunların başladığını söyleyebiliriz. Tabii ki bu soygunlar günümüze kadar devam etmiştir." (09.10.2017,basın)



Arkeolog Mustafa Şimşek: "Kibyra'daki anıt-mezarlar, Roma’nın en ihtişamlı döneminde inşa edilmiş bir mezarlardır, sadece bir tek kişinin defnedildiği değil, kişinin bağlı olduğu ailenin tamamının defnedildiği özel aile mezarlarıdır. Çok özel bir mimariye sahip. Kibyra ya da komşu kentlerin nekropolislerinde bu tarz mezarları görebilmek çok mümkün değil. 8×12 metre podyum uzunluğuna sahip, 4 metre podyum yüksekliği var. Yapının sadece podyum kısmı korunabilmiş. Üzerindeki mezar olarak adlandırdığımız anıtsal bina tamamen kaldırılmış. Olasılıkla M.S. 5-6’ncı yüzyıl içerisinde Erken Doğu Roma döneminde farklı ihtiyaçlardan dolayı kaldırılmış durumda. Kazılar esnasında lahitlere ait çok nitelikli küçük parçalar ele geçirdik." (08.09.2017,basın) ( not 3: Anıt-Mezarlar)




Kazılar, 2006 yılından beri T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd.Doç. Şükrü Özüdoğru başkanlığında ve Yrd.Doç.Dr. Eray Dökü kontrolündeki bir ekip tarafından yürütülmektedir.


T.C.İl Kültür ve Turizm Bakanlığı / BURDUR






Notlarım:
(renkleri farklı olanların link bağlantıları vardır)

(1) 
Balbura = Karaçulha Yayla-Altınyayla / Burdur [Balbura ile Bubon kelimeleri de çok ilginç!]
Bubon = İbecik Köyü - Gölhisar / Burdur
Oenoanda = Oinoanda İncealiler Köyü / Muğla. Duvarcı ustalarıdır; Kyklop.  IV.Tuthaliya'nın MÖ 13.yy'daki Lukka Seferi yazıtında "Wiyanawanda" olarak geçer. Hellenler henüz Anadolu'da değildir!

Tauros' taki -os eki Hellence olsa da Tau Türkçe'dir = TAU-DAĞ
Boğa, Dağ ve Tanrı eş görülür. Bizim Toros dediğimiz Tauros Dağları hem Boğa hem Dağ hem de Tanrı anlamındadır, ki Tau Türkçedir; mesela ULUTAU veya ALATAU olarak Kazakistan'da kullanılır. Tauros'taki -os eki Hellen dilinden kalmadır. Fırtına Tanrısı Tarhu'dan Tauros'a-Tarkan/Tarhan, ki Azerbaycan Türkologları Tar'ın açıklamasını İlah/Tanrı olarak verir. Prof.Dr.Mirfatih Zakiyev ise Taur'un "Dağ İnsanları" anlamına geldiğini yazar.  

"Luvice" Gök/Dağ Tanrının adı da Tarhunt/Tarhu'muş... Tarhu - Tarhan - Tarkan bunların hepsi Türkçe'dir. Bu da, Tarhu kelimesinin Luvice'ye Türkçe'den geçtiğini gösterir. Hattiler'de Taru, Hurri-Urartular'da Teshub, Likyalılar (aslı Lukka'dır=Kurtların Ülkesi) da simgesi Boğa olan Fırtına Tanrısı Trqqas (Trqqiz = Turkkız, Turkkas, Türküz ; Trokondas = Troko = Turoko = Turco) iken;  Hititler'de kralın adı Tarkondemos, Etrüskler'de Tarquin'dir... Bu arada, Oğuz Kağan Destanı'ndaki Oğuz-Ay-Boğa ilişkisi de hatırlanmalıdır.




Yayı ile Mira Kralı Tarkasnawa, 'Tarkondemos' (MÖ 13.yy), Karabel (Boğazköy mühürlerinde de Tarkondemos adı görülür)


İlginç olan ise, hiç kimse, özellikle, bu kelimelerin Türkçe kökenli olabileceği, üzerinde durmamış. Sorarım o zaman, en basitinden, Tarkan'ı erkek ismi olarak kim kullanıyor? Avrupalılar mı?... Dişi Kurt Leto'nun ülkesi "anaerkil" Lukkiya'dan (Lykia, ki kendilerine Trmmis(e) der; Trmmis Tyrrhenian kelimesini hatırlatır; yani Turan-Etrüsk-Pelasg-Deniz İnsanları) olan kahraman Sarpedon'un adındaki kök hece SARP'ın da Türkçe kökenli olduğunu biliyoruz... 

Sarpedon'un abisi Minos Girit'teki Pelasgların lideridir. Heredot'a (1:173, ki bir çok uydurması vardır, bu sebeple de diğer kaynaklarla beraber değerlendirilmelidir!) göre de Girit'te çok eskiden sadece Barbarlar, yani Hellence konuşmayanlar oturmaktadır. Minos ile Sarpedon'un arası açılınca Minos onları anakaraya kovar. Minos'un kızı Akakallis'in Apollo'dan bir oğlu olur, Miletus.  Apollo onu emzirmesi için bir Dişi Kurt'a verir. Miletus'un abisi Kydon'u da bir kurt emzirir. Miletus Girit'i terk ederek Karia'ya  gelir ve ikizleri olur. Tıpkı Lykia'da tapınım gören Dişi Kurt Leto (Likçe'de kadın alamına gelen LATA'dır adı, ve içinde ATA kelimesi rahatlıkla görülür.) ve adlarının Yunanca anlamları olmayan İkizleri Ay olan "Ertemi (Artemis)" ile Etrüskler'de Aplu ve Hellen göçünden önceki Anadolu'da ise Appaluinas olan Kurt lakaplı "Apollo" gibi. Ne yani, Etrüsklere ait olan Dişi Kurt kültünün Romalılara mı ait olduğunu sanıyordunuz?... İster "mitolojik" hikaye olsun, ister Girit'ten gelmiş olsun, dil, kültür ve anane yalan söylemez; Sarpedon, Miletus, Lykia, Karia, İon, Truva ve Leto/Lata öz be öz Anadolu'ludur, Hellenlerle de hiç bir ilgisi yoktur!... Prof.Dr.Bülent İplikçioğlu'nun da dediği gibi; "Sonraları Akalar’ı büyük ölçüde etkileyen yüksek bir kültürün yaratıcıları olan Minos Giritlileri, bugün adlarını Hellen mitolojisindeki Kral MINOS’tan almakla birlikte, Hellen kökenli değildiler. (Hellen ve Roma Tarihinin Anahatları)"


Aşağıda ise Prof.Bryce'ın kitabından "Trqqas-Troko" kelimeleri:

The Lycians in Literary and Epigraphic Sources
Trevor Bryce (prof.,an Australian Hittitologist)

"Trqqas (Lyc.B Trqqiz). The Lycian god Trqqas can be directly equated with the Luwian Storm God Tarhunt, the chief god of the late Bronze Age Luwian pantheon. In addition to figuring as a disciplinary agent in several of the sepulchral inscriptions, the god also appears in several passages in the Xanthos stele inscription, which probably reflect his importance in Xanthos as well as in Lycia in general; for example, TL 44 b 51-52:

se dde tuwete : kumeziya : ere ere trqqnti : pddatahi
"And he has erected altars everywhere (?) to Trqqas of the pddat-"

Tarhunt/Trqqas is the basis of the personal name Trokondas which occurs quite frequently in the Greek inscriptions of eastern Lycia, Pisidia and Lykanoia. According to Houwink ten Cate, Zeus Solymeus, the chief god of this region in Greco-Roman times, is simply the old Anatolian deity Tarhunt in another guise."


Neymiş? Grek-Roma döneminde bölgenin baştanrısı Trqqas, sadece eski Anadolulu tanrısı olan Tarhunt'un başka bir görünümüdür.... Ancak, "Tarhunt-Trqqas" kelimeleri bazılarının iddia ettiği gibi "Hint-Avrupa dil" grubuna sokulan "Luvice", "Likçe" ya da "Hititçe" değil, Türkçedir !..


(2)


Medusa Gorgoların ölümlü olanıdır. Gorgo Türkçe'dir = Korku, Qorgu kelimesidir. Amazon olarak bilinen ama İskit/Sakalar tarafından Erpata olarak adlandırılan kadın savaşçıların liderlerinden birinin adı da Medusa'dır.  link 

İskitlerin yaylarına da Gorytos demeleri gibi: Goru-Koruoz: Koruyoz... link



(3)

Hellenler'de Kral bile olsa nekropolise gömülür, kent içine gömülmez.  "Tapınak-Anıt mezarı" yerine bazı yerlerde bu tip mezarlara "heroon" denmesi de yanlıştır....çünkü;

Prof.Fahri Işık:  "Hellen düşüncesinde ölümlüler tanrılaşamaz; Atina’ya altın çağı yaşatan ünlü Perikles bile MÖ 429'da sıradan bir insan gibi ölür ve "ölüler kenti" anlamındaki "nekropolis"e gömülür. Tarih, bir ayrı soydan Makedon soyundan bir dünya fatihinin, Büyük İskender'in, bile kendisini Mısır'da Zeusoğlu ve İran'da Büyük Kral olarak görme isteğinin Hellenler arasında nasıl sarsıcı bir tepkiyle karşılandığını, sözde "Doğu Hellen" olan İonlar tarafından ise hemen kabul gördüğünü yazar. Peleponnes Savaşları'nın Spartalı muzaffer komutanı Amiral Lysandros'un Samos halkı tarafından tanrılaştırılması da bu bağlamda, Hellen ve İon halkı arasındaki düşünce farkını ortaya koyması yönünden önemlidir. Smyrna tyran'ı Tantalos'un Yamanlar Dağı'nda ve adı bilinmeyen bir Ephesoslu soylunun Belevi tepesinde konumlanan görkemli tümüslüsleri, ancak kendilerini bir Lydia, Phrygia ya da Leleg hanedanları gibi, belli ki örneğin Phellos'ta Leleg benzeri tümülüslerde yatan Lykia bey soyu gibi, bir tümülüs tapınak mezar içinde tanrılaştırma isteklerinin bir ürünü olabilir....

Hellen dünyasında ise tarihsel anlamda bir "kral kültü" değil, Klasik Çağa'a dek destansal anlamda bir "heros" kültü" vardır, bir tür "kahramanlar kültü". Tanrılığa yaklaşanlar bir Herakles ya da Dioskurlar'dır; "kent kurucu" olarak da yaygındırlar. Eskiçağ bilimcilerinin Lykia tapınak mezarlarını, sonraları sıradan mezarları da Hellence yazıtların diliyle "heroon" deyimiyle tanımlamalarındaki terslik; çift dilli yazıtların çevirilerinden bilinir ki, bu kez o düşünceye kökten yabancı olan "tanrılaştırma" ve "tapınak mezar" kavramlarının kendi Hellen inancındaki karşılığının "heros" ve "heroon" olmasının bir sonucudur." Bu açık gerçeğin görmezlikten gelinmesinde, Lykia halkını yüzyılı aşkın zamandan beri Hellenleştirmiş olma geleneğinde düğümlenen önyargının yanlıştan dönme güçlüğünün payı vardır. Bu açmazda direnenlerden F.Kolb için "temenos ve mezar kültü yapısı ve sunak birlikteliğindeki bu heroon'lar, bey kültünün hizmetinde" ise, bu yorumuyla o, mezar beyine bir tanrı gibi yaklaşıldığını da görüyor olmalıdır. Ve Ege'nin iki yakasındaki iki kültürü de iyi tanıyan bir eskiçağ bilimcisi olarak bu yaklaşımın Lykialı'yı düşüncede Hellenler'den ayırdığı sonucunu çıkarması aslında zor olmamalıdır....

Hellen dünyasında ise tanrı ne bir ölümlünün mezarı üzerinde betimlenebilir ve ne de ölümlülerle bir arada olabilir.... Lykia beyi ölümsüzleştiği bu "evlerin" üzerine, yaşadığı zamanın işlerini, özellikle savaşı, avı ve şöleni resimlendirir ki tanrılaşma düşüncesi gibi bu tarihsel içerikli gerçek betimlemeler de Hellenlere yabancıdır; onlar savaşları bile tanrıların da içinde olduğu mitosların diliyle anlatır.... 

Anadolu tapınak mezarları için Hellas'a özgü 'heroon' tanımlaması da Panhellenizmin burgacında dogmalaşmış bir kavram olarak ve inatla sürdürülmektedir, bizde de öyledir...  Hellence konuşmak ve yazmak ile Hellenleşmiş olunmaz. Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan da zor." 



Lakin hocaya katılmadığım bir nokta var; Prof.Işık, Lukkaları, Troyalıları Luvi halkından sayar. Halbuki, "... bölgeler arası kültürel ilişkilerin MÖ 6000 yılı dolaylarındaki varlığına tanıklık eder" der... “Milyas’ın Erken Tunç Çağı’na ışık tutan Karataş kazıları, Elmalı Yaylası’nın Batı Anadolu kültürleri, özellikle de -çağdaşı- Troia kültürü ile bütünlük içinde olduğunu göstermiştir” der. Ancak MÖ 2000 lerde Asur tabletlerinde "nuwa'um" olarak bahsedilen dedikleri ve Hint-Avrupa dil grubunda gösterdikleri Luviler henüz tarih sahnesinde değildir (ki Hint-Avrupa kavramı bile bugün tartışılırken!). Ege'den Kilikya'ya ve Anadolu'nun iç bölgesinde yaşadıkları söylenir. Halbuki tarihin hiçbir döneminde Luvi devleti, halkı yoktur, ama dili "var". Ayrıca antik dönem yazarların; Homer, Heredot, Strabon, Pliny,vs. gibi, hiç birinin kitabında Luwi/Luvi geçmez, ama Pelasg ve Lelegler geçer... İlginç değil mi?.. [bunun için size bir link; luvians ve luwians diye arama yaptım, sonuç sıfır, cibyra, lycians, scythians, pelasgians diye arama yaptım, sonuç verimli. Siz de araştırabilirsiniz.]


Son yıllarda pek bi popüler olan Luwianstudies'in da kaynak olarak gösterdiği, Arielle P.Kozloff'un yazdığı (Rockefeller'in finanse ettiği Cambridge Universitesi'nin yayınladığı) "Amenhotep III" kitabına baktım. Çok ilginç çünkü "Luvian" kelimesinin geçtiği tek sayfa 165.inci sayfadır. Orjinal yazıttan eser yoktur.. Varlığı iddia edilen yazıtta Hurrili at terbiyecisi Kikkuli'den bahseder, "Hurrice dua ederken... Luvice de dua eder." diye geçer. Nereden bilelim orada "Luvice de dua eder" cümlesinin olup olmadığını, yazarın ekleyip eklemediğini? Şüphelenmemek elde değildir, çevirirken ya yanlış yorumladılar, ya da bile bile uydurdular! Bir çok orjinal "Grek" ve "Roma" yazarlarının kitaplarında bile "Ellen" yazarken "Greek" diye çevirenler varken ne düşünmeliyiz bu durumda?  Ben "politik" açıdan yazdırılmış olabileceğini bile düşünüyorum... "hadi araya "Luvileri" sıkıştır da bizde Anadolu'da  Luvileri Troyalılara bağlayalım!" Yaparlar da... Hiç kimse, kör gözüme gir olan, Pliny the Elder ya da Pomponius Mela'nın kitabında geçen TYRKAE-TURCAE kelimesini ya da Strabon'un OXUS-ISSIC kelimelerini araştırmaya değer bulmaz! Komplo teorisi mi? Şimdiye kadar Antik dönem Türk tarihinde neredeseniz peki? Orta Asya Hun ve Göktürkler'de mi? ... Batılıların (bizimkilerin de) yazdıklarını her zaman sorgulayıp, araştırın.... 


Sizi şimdi Kozloff'un kitabından bir metin göstereceğim:

Bu metinde Mitanni'den HURRİ kökenli at terbiyecisi birinden bahseder, Kikkuli (MÖ 1345): 


Kikkuli bir yarış öncesi atları hazırlar, sanki bir kutsal ayine hazırlanır gibi ve dua eder : "Ve Hurrice şu sözleri söylüyorum... atlar için ... ah Pirinkar ve İştar.... Ve Luvice telaffuz ediyorum kelimeleri... Atlar için her şey yolunda olsun...". [Burada geçen 'luvice' kelimesinin varlığından şüpheliyim!.. Kim 'şimdi Hurrice şunları söylüyorum', ya da 'Luvice telaffuz ediyorum' der...] Kikkuli MÖ 13.yy'da I. Şuppiluliuma tarafından Hattuşaş'ya getirilir ve imparatorun istediği üzerine Nesice 'At Eğitim Uzmanlık El Kitabı'nı yazar. Ayrıca, Hurriler Hint-Avrupa dilli değildir ve Türklerle içli dışlıdırlar....


Kozloff': "Along the road from Malkata and from the southern end of the birket to Kom el-Abd is a desert altar at Kom al-Samak. This is assumed to have been used during the king's jubilee, and its placement between the birket and Kom el-Abd may have been desgined for the king and his horses and chariots before the dangerous, even life-threatening competition. It recalls Kikkuli's preparations before a sacred rite involving the horses: "On the tenth day, at the moment of the last watch of the night, as the day is rising and it is not yet completely light...in the stable I make a libation and I invoke the gods Pirinkar and İshtar. In Hurrian I pronounce these words: 'For the horses...O Pirinkar and İshtar'. And in Luvian I pronounce the words, 'For the horses May all go well'... and then with a bit of mutton fat I anoint the horses." Kom el-Samak is a dream location to serve as an altar for blessing the horses before a race." page 165 


Arielle P.Kozloff - Amenhotep III: Egypt's Radiant Pharaoh
(former curator of ancient art at the Cleveland Museum of Art, is now a private consultant and lecturer for museums and private collectors)


Bir başka Kikkuli de bizim ülkeden... 
"Mitanni ülkesinden At Terbiyecisi Kikkuli" nin MÖ.15.yy'da yazılmış olanın MÖ.13.yy kopya yazıtı 1906-7 de Boğazköy'de bulunmuştur. Kikkuli Hurri kökenlidir ve Hattilerin başkenti olup Hititler tarafından işgal edilen Hattuşaş'ta, Hititlere atlar ve at-arabaları hakkında eğitim vermiştir.  Hurriler ne Hint-Avrupalı ne de Hint-Aryan/İrani'dır ! "Kikkuli Yazıtı 4.Tablet" Vorderasiatisches Museum Berlin'dedir.


KUB I 13 I 1f.:
Line 1: UM-MA (l)Ki-ik-ku-li li (LÚ)a-aš-šu-uš-ša-an-ni :(Thus [speaks] Kikkuli, the horse trainer)
Line 2: ŠA KUR (URU) Mi-it-ta-an-ni : (from the land Mittani)






Son söz olarak : 
"...and history is written not by scholars, but by partisan-hypocritical-politicians who impersonating scholar!.."

"...ve tarih akademisyenler tarafından değil, 
bilim adamı kimliğine bürünen partizan-ikiyüzlü-politikacılar tarafından yazılıyor!.."


link for the news 
" 3,200-Year-Old Stone Inscription Tells of Trojan Prince, Sea People"
and my comment for that:
1-Sea Peoples are the Pelasgians in ancient sources, to the Egyptians in the 13th c BC are they called as Tur'sha (or Toorsha), which is also the name of the Etruscans... 2-Mellaart mentioned also about the "Dorak Treasure", which he stoll from Turkey, but to some it is a hoax! if it is a hoax , why did he make up stories like that? And if he lie about something like that, can he lie about other things?.. 3-"Scholars" says that Luwians spoke İE, but they also say that the Sea Peoples spoke İE to... That's a forgery! Pelasgians=Sea Peoples=Etruscans didn't spoke İE, in fact their language was agglutinative. Luwian people and state does not exist, ancient writers, like Homer, Strabo, Pliny, etc. never mentioned ones about Luwians... Or, are the "westerner scholars" more reliable than the "eastern scholars"? Because, studies in Turkology proofs us that the Trojans are the ancestor of Turkish peoples, and spoke proto-Turkish!...I have to think twice about these types of explanations! 
Regards, SB.








Ek linkler:
Kibyra aynı zamanda Gladyatörler Şehri olarak ta anılır: 

"İlk yerleşmelerin Prototürk AS'lar tarafından yapılmış olduğu Birgi, Hermos (Gedis) Irmağı vadisindeki Sardis merkezli Prototürk LU-UD-YA (Lydia) Devleti'nin güneydeki bir yerleşim birimiydi. (Behiç Galip)"
Pelasg-Etrüsk- Lydia üçlemesinde Pelasg=Etrüsk=Türk derken, 
Lidya'da "Manes", Kırgızistan'da "Manas", Mısır'da "Menes" var mesela ;)


Not:
Luviler Abartılmaktadır / Luvice Sorunu adlı iki ayrı çalışmaya da bakabilirsiniz. SB


24 Haziran 2015 Çarşamba

Pelasgians-Etruscans-Turkish




In ancient mythology Hermes (Etruscan Herme) was considered to be the door-keeper of the next world. The pillars (herms), erected on burial places, symbolized guardianship of roads, boundaries and doors. Damaging the herms was considered a terrible sacrilege. The Etruscan writing on a grave pillar, hermial kapzna slman, calling people “not to damage Hermes’s door” is evidently old Turkic.

The sentence begins with the name Herme in the genitive case (Hermi-al “Hermes’s”). Though this form of the genitive case of the noun is characteristic of some Caucasian languages, the following words and morphological elements are pure Turkic: kapzna is Turkic kapısına (“to his door”: kapı “door”, - sı the suffix, denoting possession to the third person singular, and – na the indicator of the dative case). The next word – slman is old Turkic salman “don’t damage”, “don’t attack” (sal “to damage”, “to beat”, “to attack”, - man the suffix of negation in old Turkic).

It is requested “not to damage Hermes’s door” which completely conforms to the mythology mentioned above.

The following part of the text sounds as sekhis kapzna. The noun sekhis, which defines kapzna («to [its] door»), is the old Turkic saghis/saghish «the end of the world», «the other world»). The expression sekhis kapzna which, on the basis of the Turkic facts, is interpreted as «to the door of the other world», is the logical continuation of the first part: «Don’t attack Hermes’s door, the door of the other world».

The Etruscan text is both lexically and morphologically analogical with its Turkic variant - except the genitive case suffix - al in the word Hermial («Hermes’s):



Etruscan............................................Old Turkic
hermial kapzna slman.................[hermesin] kapısına salman
sekhis kapzna................................saghis kapısına




Prof.Chingiz Garasharly - Azarbaijan
The Turkic Civilization lost in the Mediterranean basin
Pelasgians - Etruscans - Turkish - link














Hierapolis’te 100’den fazla tümülüs mezar saptanmıştır.
Etrüsk Cerveteri (Necropoli della Banditaccia) de ise 1000 den fazla ve çoğu "tümülüs"tür.



Hierapolis "Frigya Hierapolis"'i olarak geçer. Friglerin kutsal ana tapınım merkezlerindendi. Friglerin de İskit kolu olan Kaşkalar olması.... Romalıların içinde eriyip giden Etrüskler kültürlerini devam ettirmiştir. Anadolu'ya gelen Roma vatandaşlarının arasında Etrüsk kökenliler de vardı, ki özellikle Lidyalılar da tumulus çokca görülüyor. Lidyalıların Etrüsklerle akrabalığı...ve tabii ki Lydia atası Atyad'ın atası olan Manes'in Manas ile örtüşmesi, kan andı ve dillerin bile Etrüsklerle aynı dil ailesinden gelmesi tıpkı Pelasglar gibi...SB





ETRUSCAN TOMB
"Nothing can prove more clearly the Turanian origin of the Etruscans than the fact that all we know of them is derived from their TOMBS" - James Fergusson, A History of architecture in all countries, J.Murray, 1865 ,p.257

The people with the kurgan culture were Altaic-speaking (and partly turcica) and not Indo-European as so far recorded (ex. from Lithuanian archaeologist Marija Gimbutas Baltic nationalist ideology-soaked)." -  Prof.Mario Alinei









The oldest Roman stone inscription

The cippus was found beneath the Lapis niger, in connection with the second pavement-level. It is datable to the second quarter of the 6th century BC, traditionally the time of Servius Tullius.(!)

Since the upper part of the cippus is missing, the inscription is incomplete. It is carved vertically and the lines should be read up and down. It is clear that it represents a law, which on the one hand threatens the penalty of death to whoever violates in any way the place marked by the cippus, or the cippus itself, and on the other authorises the king, and his herald to fulfil certain actions involving animals, perhaps draught animals.

Scrittura bustrofedica


(!) "Herodotos'a bakılırsa, sülalenin kurucusu, Herakles'in, İardanos'un Lydialı bir köle olan kızından olma oğluydu. Burada, Sophokles'in ve öbürlerinin yorumlarından çarpıcı bir ayrılma göze çarpmaktadır. Eurystheus'un köle olarak sattığı Herakles'i, İardanos'un kızı Omphale satın alır; Omphale ise bir köle kız değil, bir kraliçedir ve kocasının ölümünden sonra tek başına saltanat sürmüştür. Bu öyküdeki Lydia'lı Herakles, Etrüsklerdeki Servius Tullius'dur......"



Tarih Öncesi Ege , 2007 - link
Prof.George Thomson (1903-1987)
Studies in Ancient Greek Society - The Prehistoric Aegean,1949



























Yukarıdaki Mezarların, bizim Yurt'larımıza benzemesi gibi...









15 Aralık 2014 Pazartesi

LETO ; SHE WOLF



Artemis, Apollo and their mother Leto; 
triple worshipping in Lycia/Likya.
Apollo = Sun,  Artemis = Moon 
Lycia/Lykos/Lykaonia = Land of Wolves




And Leto is the daughter of Coesus (Sun, intelligence, Mind, Atmosphere/Sky) and Phoebe (Fullmoon, wisdom) - She is the Goddess of the Wolves ; a She-Wolf

Coesus and Phoebe are the children of Uranus (Heaven) and Gaia (Earth)

Artemis is a Amazon = Amazons called themselves Oirpata/Oerpata = Scythian language "Man Killer" - Moon, deer, archery, dog (might even Wolf, because the moon) , fertility (anatolian mother goddess)

Apollo in Anatolia Apulinus or Etruscan Aplu = God of light - Light means also Wisdom - Sun, archery, laurel tree (sacred tree to Efe-warrior mans in the Eagean Sea Region), lyre (against Scythian Marsyias flute), gives his son Asclepius to educate him to Cheiron (inspired by the Scythian warriors, live with horse, sleep on horse, integrated with horse as one)

And because of Leto-She-Wolf, can we explain Etruscan Remus/Romulus/She-Wolf myth.

""In our view the Etruscans appear to be an original Turanian race , which formed the underlying stratum of population over the whole world and which cropped up, like Basques in Spain, in that part of Italy called Etruria.

"The great feature in the history of the Turanian races" as Mr.Fergusson writes, "is that they were the first to people the whole world beyond the limits of the origianl cradle of mankind. Like the primitive unstratifed rocks of geologists, they form the sub-structure of the whole world, frequently rising into the highest and most prominent peaks, sometimes overflowing whole districts and occupying a vast portion of the world's surface, everywhere underlying all the others, and affording their disintegrated materials to form the more recent strata that now overlie and frequently obliterate them.

In appearance at least, whether nearly obliterated as they are in most parts of Europe, or whether they still retain their nationality, as in the eastern parts of Asia, they always appear as the earliest of races, and everywhere present peculiarities of feeling and civilisation easily recognised and distinguish them from all the other races of mankind." (Fergusson 'History of Architecture' vol.i.p.46)

The language of the Etruscans also seems to be Turanian, an early stage of language which forms the substructure of a higher stage in many countries, a stage which language must necessarily pass through before reaching the higher inflectional or Aryan stage, for as Professor Müller observes, we cannot resist the conclusion that what is now inflectional was formerly agglutinative.

"Further" as Sir Gardner Wilkinson writes, "it is the earliest mould into which human discourse naturally, and as it were spoutaneously throws itself."

Hence the apparent connection of the Etruscan with other Turanian languages, such as the Scythic, the Finnic, etc.

At a later period by colonisation first, the Tyrrhenian from Lydia and secondly the Corinthian, when Demaratus settled at Tarquinii, they received a Greek element of civilisation, but the people still remained essentially Turanian in their feelings and habits.

Mr.Taylor has pointed out some coincidences and similarities in their language and religious beliefs to those of the Ugric and Tartaric races. These similarities are not, however, to be attributed to any attinity of race or direct connection, but to these peoples being in the same stage of development with regard to civilisation and especially in regard to language.

The phase of civilisation being the same, similar beliefs, customs, etc. will necessarily be evolved. The phase of language being agglutinative, many similarities will appear among Turanian or agglutinative languages, as the necessary result of their being in the same phase, and not from any conncetion of race.

The characteristics of Etruscan beliefs and vreed, of Etrsucan language, will bear a great resemblance to those of other races in a similar low stage of development. This may be proved by extending the analogies. 

Thus we find in the imperfect civilisation of some of the American races, which may be considered as analogous to the Turanians of the eastern world, many analogies in beliefs, customs and language to the Turanian stage.

Hence, we meet in America temple-tombs (the pyramids of Mexico were undoubted temple-tombs) an animistic belief, tent, life, language in agglutinative phase, etc. Many other features, counterparts of which will be found occurring in the Turanian stage of the eastern world, will be met in Mexico and Peru, all the necessary growth of that phase of civilisation.""

Hodder M.Westropp, Handbook of Egyptian, Greek, Etruscan and Roman Archeolohy, Kessinger Publisching, 2003 (and this is only one source)






Leto  Apollon  Diana (Artemis)
William Henry Rinehart (1874)
Metropolitan Museum of Art



So we go back to Leto-Artemis-Apollo; 
Mircea Eliade wrote ; " the names can not be explained in Greek- non Greek"
Turkish Myth - She-Wolf Asena / Aşina....
like the names of Etruscan Rasenna / T'rasena = r'Asena..
They are also called as Tyrrhenian : Turheni, Tyrrheni, Tyrrenoi, Tyrrhenians
The first dynasty of Lydia ATYAD Dynasty, king Atys son Tursen, Tursenos
they moved because the famine in land in order of the king Atys, and became Etruscans.
And from the sources we know that Tur/Tar word root, represents Turks.