israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
israil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2017 Salı

What Did They Claim?





What if, this became true instead of "Your" (you know who I meant!) thoughts?
After all it belonged to Our Ancestors !.. :



1)- "The clear evidence of Genesis is that the early population of Palestine was not Semitic but Turanian, and as we have lately found, allied to the populations of Khita class in the regions already cited " wrote Hyde Clarke (from Royal Historical Society - SB)

[PS: Khita is also the oldes name of Anatolia / Khita = Touran the Khatai = Hatti - SB]...


2)- "But the descendants of Shem were not the first civilizers of Babylonia. Those far-spreading tribes called by ethnologists Turanian had been beforehand" wrote Henry George Tomkins (a member of the society of Biblical Archaeology - SB)


3)- "The Turanian race is one of the oldes in the world and appears to have migrated at the same time as the Hamitic; it might even be possible to restore the chief features of an epoch, when the sons of Turan and of Cush alone occupied the greater part of Europe and Asia, whilst the Semites and the Arians had not yet left the regions which were the cradle of our species". wrote F. Lenormant. (French historian - SB)


4)- "The wonderfull system of writing, called from the shape of the ancestors, cuneiform, or wedge-shaped was invented by the original Turanian inhabitans of Babylonia."... and ..." It is generally supposed that Babylonia was peopled in early times by Turanian tribes (aalied to the Turks and Tatars) and that these were conquered and dispossessed by the Semites".. wrote George Smith (who worked for British Museum! - SB)


5)- "Abraham father's name was Azer, a Turk of origin", wrote Prof.Firudin Ağasıoğlu in his book "Tanrı Elçisi İbrahim"


6)- "The Turanian races were the first to people the world beyond the limits of the original cradle of mankind, in the valley of the Euphrates before the Semitic or Aryan races came there.... The Turanians were builders; the Semitic races never erected a building worthy of the name. When King Solomon decided to build the Temple at Jerusalem, he lead recourse to Turanians to take the lead in the work."... wrote Moses W.Redding ( Illustrated History of Freemasonry, Kessinger Publ.1997) + to this : "No Semitic and no Aryan ever built a tomb that could last a century or was worthy to remain so long." James Fergusson (A History of Architecture)


and 

* Kudüs (Jerusalem) is Turkish; Kud = Kut - means Holy

* Torah (Old Testament, Tanakh) is Turkish; Töre - "people in society have to obey the rules; traditions, moral behavior, adopted behaviors and sociel rules"... SO,



What did they claim?... ;)
Be careful...
SB.


ORİON - IBRAHİM - OĞUZ




Aşağıdakileri aktaran ise: 
Tan Can / Almanya



* Nuh Peygamber; "Şüphesiz ki İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi...."(Saffat Suresi,83-86). Bilindiği gibi Türk soyunun atası olarak gösterilen Yafes/Yafet'in babası Nuh'dur.(bknz Tokaryev,1965,y525) Ve yine kaynaklara göre Yafes'in Büyük oğlunun ismi TÜRK'tür. Bu kaynaklardan bazılarını inceleyen Abbasoğlu Ağa Bakıhanov şöyle yazar "Yafes'in büyükoğlu "Türk" adaletli ve insansever bir hükümdar idi. Yafes soyundan olan bütün boylar onun adıyla bağlantılı olarak "Türk" olarak adlandırıldılar"  (bknz Bakıhanov,1991,27)

Reşideddin Fezlullah ise "Nuh (Tanrı ona rahmet etsin) yeryüzünün insanların yaşadığı bölümünü oğulları arasında paylaştırdığı zaman Doğu Ülkelerini, Türkistan'ı ve ona yakın yurtları büyük oğlu Yafes'e verdi. Yafes Türkler'in tabiriyle Olcay Han adını aldı" (bknzReşideddin,1987,25;2003,16)

Ve bir başka kaynak da da Yafes Türklerce "Abulca Han"olarak adlandırılmış (bknz Kadirali Celairi'nin 1601'de bitirdiği Oğuzname"Camiü't Tevarih"de). Bibliya da ise Nuh'un torunu ve Kamer'in oğlu sayılan Togarma , aslında Malatya bölgesinin eski adıdır; eski Gürcü tarihçileri onu Targormas , Hay Ermeni tarihçileri Torgom adıyla ,Yahudiliği kabul eden Hazar hakanı da Togarma adıyla bu patriarkı kendi ataları sayarlar.. (her ne kadar Gürcü ve Hayların dilleri ve kökenleri Hazar Türkleriyle farklı olsa da.. bknz.F.Celilov Tanrı Elçisi İbrahim)

Şimdi, Nuhoğullarının Sam, Ham ve Yafesoğullarının isimlerine bakalım, özellikle her üç evladının isimlerine dikkat ediniz.. Örnek; Samoğullarından Arpakşad / ErbekŞad, Hamoğullarından Kuş ve Seba ve Yafesoğullarından Kamer/Gomer Magog /Mecuc Maday/ muhtemelen Mada/Med, Yavan, Tubal ve Meşek vs... Bu isimler herşeyden önce semitik değil öz be öz türkçe isimlerdir. Çok daha detaylar için F.Celilov beyin eserine bakmanız gerekecek."  


* Kudüs ismininin menşei ve fonetik açılımı

Hem Yahudilerin hem de Müslümanların Kutsal Şehri Kudüs'ün arapçası El Kud's.. manası Kutsal.. Peki Kut ismi ve onun manası Dünya da hangi dildedir? İsim kendisini türkçe diye haykırmıyor mu sizce de?

İki çay arasında Dicle-Fırat kıyılarında M.Ö.2200 sene önce Türk Boyu Kut (Gut/Guti) Eli Devletini kurmuşlardı ve Kut sözcüğünün Türkçe kutsal olan manası ta o zamandan tüm Ön Asya'da yayılmakla kalmamış, Semitiklerle olan savaşlarla hısım hasımlıkla Sami dillerine de girmiştir. Örneğin, Yahudilerin kutsal yemeklerine godeş (God / Gut / Kut eş / aş) demesi, Şam (Demeşg / Damaşk / Damaskus) çevresindeki sulak, verimli, yeşillik alanlara "Guta"denmesi gibi. (bknz.Firudin Celilov, Tanrı Elçisi İbrahim) (Kadim Türklerde Kut aynı zamanda "ruh"ve "can"demektir ve bu aynı manalarıyla hitit dilinede geçmiştir (bkz. İvanov 1985,44.) Kudüs ismi de işte kadim Türkçeden alınmış bir isimdir.



* KİM KİMDEN ALMIŞ ACABA?

Tirida (Sümerce) = İlahi emir,düzen
Tevrat (İbranice) = Kutsal Din Kitabı..

Tura (Çuvaşça) = Tanrı,
Tora/h (İbranice) = Kanun,Yasa,Adet,Öğreti
Töre (Türkçe) = Kanun,Yasa,Adet,Öğreti
Tur (İbranice) = Tur Dağı/Hz.Musa'ya Tora'nın Geldiği Kutsal Dağ
(Adım adım Tanrı'nın ismini, Kutsal Dağ İsmini ve O dağa inen /İndiğine inanılan Kutsal Kitabın ismini ve türkçe bağını takip edebiliyor musunuz? TCan)

Kaba/Kabal (Sümerce) = Konuşmak
Kabala (İbranice) = Dinsel buyruk,Öğretiler (özellikle Aşkenaz /Hazar menşeililerin Tasavvuf Kitabı)

Quvra (Ön Türkçe) = Toplanmak, Birleşmek
Havra (İbranice) = Dinsel ayin için bir araya gelinen Sinagog/Mabet Yeri

Ulam (Hakasca) = Ulama,Çoğalma,Büyüme,Artma
Lum (Sümerce) = Bollaşmak,Dolmak,Büyümek,Artmak
Silim (Sümerce) = Sağlam,Müreffeh,Tam
Sillum (Sümerce) = Neşesi Bol,Işıklı,Ferah,Emin,Salim--Selam--Merhaba(Günün Aydınlık Olsun!)
Urusillum (Sümerce) = Aydın Kent, Güvenli Kent,
Yeruşalem/Yerusalem (İbranice) = Kudüs'ün Adı..
Jerusalem (İngilizce) = Kudüs,
Yer-u Salem/Yer-İ Salim.. Salim Yer/Salim Şehir..




[Bu durumda GOD kelimesi de GUD/GUT, yani KUT'tan geliyor ;) - SB]

ilgili:




24 Temmuz 2016 Pazar

Musevi Türkler, Anadolu ve Bugünün Yahudileri




Anadolu'daki Museviler

Her zamanki gibi eksik bilgi: 

"İzmir’de Bizans döneminde Yahudilerin yaşadığını düşündüren iki bulgu Anadolu’daki Yahudi tarihi yaklaşık 500 yıl önce, Yahudilerin İspanya’dan kovulduğu tarih olan 1492 yılında başlamadı. 1492’den önce de Anadolu’da Yahudiler vardı." 

"MÖ 586’da Yehuda Devleti dağıldığı zaman, Fırat Nehri çevresine sürülen Yahudilerin bir kısmı İstanbul, İzmir, Efes ve Rodos’a göç edip yerleştiler[3]. Büyük İskender (ölümü MÖ 325), bugünkü İsrail topraklarının bulunduğu bölgeyi işgal ettiği zaman orada yaşayan Yahudileri İzmir ve çevresine sürdü. Bir grup Yahudi, Fenikeli esir tüccarları tarafından Yunanlılara satıldığı zaman İzmir’e getirildi" derken... Bizans dönemi (MS. 5. yüzyıl) altı köşeli yıldız 'yağ kandili' ile MS.350-450 Mısır'da bulunmuş menorah 'yağ kandili' ni Yahudilere bağlıyor. (link)


Bu kandiller Milattan Sonra 4.yy ve 5.yy'a aittir. 
Ve henüz  "bugünün Yahudilerinin" sembolü değildir.
Çünkü:
(Yıldız) y.5000 yıllıkta olsa son 200 yıldır Yahudilerin sembolü'dür.
Hazar Türkleri de oradan çoğalıp yayıldıysa, neyin tartışmasını yapıyorsunuz?
Ayrıca Göbeklitepe ve Hakasya bağlantısını da unutmayalım!


Sumer-Akad mührü üzerinde 6 köşeli yıldız - y.MÖ.2500
(Türkçenin Akadca üzerindeki etkisi-link)


Pazırık ve Sumer


Noin-Ula MÖ.1.yy - Pazırık MÖ. 3 yy. (Noin-Ula resimleri)
Hun-Türkleri'ne ait Noin-Ula kurganında yapılan araştırmalarda ahşap üzerine yazılmış  bir yazıt buluyorlar. Diğer tanıdık tamgaların arasından "Altı köşeli Yıldız" ı da rahatlıkla görüyoruz.
Daha önce paylaştığım, "Asur kralı Aşurbanipal'e yenilen Elam kralı Te'umman ile Mete'nin babası Teoman" benzerliğini de hatırlarsak, altı köşeli yıldızın Elam'ların arasında da kullanıldığını düşünebiliriz.


"The Chinese sources say that the Hsiung-nu did not have an ideographic form of writing as the Chinese did, but in the second century b.c. a renegade Chinese dignitary by the name of Yue ‘taught the shan-yü how to write official letters to the Chinese court on a wooden tablet 31 cm long, and to use a seal and large-sized folder’. But the same sources indicate that when the Hsiung-nu noted down something or transmitted a message, they made cuts on a piece of wood (k’o-mu) and they also mention a ‘Hu script’. The fact is that over twenty carved characters were discovered among the objects at Noin-Ula and other Hun burial sites in Mongolia and the region beyond Lake Baikal (Figs. 5 and 6)
Most of these characters are either identical or very similar to letters of the Orkhon-Yenisey script of the Türks of the Early Middle Ages that occurs now and again in the Eurasian steppes. From this some specialists hold that the Hsiung-nu had a script similar to ancient Eurasian runiform, and that this alphabet itself later served as the basis for ancient Turkic writing." (*)


(*) He says: "Hsiung-nu had a script similar to ancient Eurasian runiform, and that this alphabet itself later served as the basis for ancient Turkic writing." But Scythian-Turks had also writing system look for Issyk Inscription, it is older! 
* SIX POİNTED STAR WAS SYMBOL OF THE HUN-TURKS BEFORE THE JEWS USED AS THEIR OWN SYMBOL. Because, only in the past two centuries has the star become a Jewish symbol.



Gerçek:

Hazar Musevi Türkleri'nden bahsedilmemiş. Doğu Roma İmparatorluğunda Hazar Türklerinin varlığı bir gerçektir, hatta tahtta bile oturmuştur. Theodora of Khazaria kimdir? Ya da vaftiz adı İrene olan TZİTZAK (Çiçek)?  Ya da Bob Dylan'ın da kökünün dayandığı Kağızman'daki Hazar Musevi Türkleri? Doğu Roma döneminde belirli bölgelere Hazar Türkleri yerleştirilmiştir. (link)



"In his autobiography Chronicles: Volume One, Dylan writes that his paternal grandmother's maiden name was Kyrgyz and her family originated from Kars, Turkey."


Chronicles by Bob Dylan
Yes he was from Kars-Kağızman, Khazar Turks lived there and Kyrgyz are also Turkish Tribe.- SB




"515 tarihinde, İslamlıktan önceleri Kars güneyinde Aras Nehri boyuna yerleşen Hazar Türleri'nin Kalıs/Kalız boyuna göre yöreye 'Kalızvan'denilmiştir. Kalıs/Kalız, 558-630 yılları arasında Hazar Denizi ile Karadeniz arasında ki bölgede yerleşip devlet kuran Hazar Türkleri'nin bir boyu olup sözcük kökü Kal'dan, Kalı'dan ibarettir. Kalızvan adındaki 'van' eki-sözcüğü yurt manasını teşkil ettiğinden Kalız-Yurdu manasındaki Kalızvan adı değişime uğrayıp sonradan Kağızman söylenmiştir."(Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kars Tarihi, 1953)


Hatta:

Bizans döneminden beri bugünkü Türkiye topraklarına yerleşmiş Hazarlar olduğu biliniyordu. Bir Hazar’ın kaleme aldığı Schechter Mektubu İstanbul’da yazılmıştı. Bizans tebası saray muhafızlığı yapan çok sayıda Hazar vardı. Hazarya’dan Yahudi tüccarlar Bizans’a geliyordu. Osmanlı döneminde de Hazarlar İstanbul’da kalmaya devam ettiler. Onların soyundan geldiğini iddia eden Karaylar’ın en büyük cemaatlerinden biri 19. yüzyılda İstanbul’daydı. Hatta Karaköy’ün isminin Karayköy’den geldiği söylenir. (Hazar Yahudileri – Kevin Alan Brook)

Türkmenistan'dan gelen (ki bir bölümü orada kalmış ve yerleşmiştir,  (Afganistan Türkleri gibi: link)  ve Oğuz Boylarından olan Yomut ile Kıpçak boylarından olan Sarık;

"Eski zamanlarda bazı Türk lehçelerinde, örneğin Hazar Türkçesinde, belki de Bul-gar Türkçesinde de, sarı(g) kelimesi, sar biçiminde ‘beyaz’ anlamına geliyordu (aynı çağdaş Çuvaş Türkçesinde olduğu gibi" - Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu-Kıpçaklar,1992 (link);

Bugün Türkistan'da Kırgız oymağı "SARIG", Horasan'da Türkmen boyu "SARIK" ile, eski SAKA boyu "SARUK"un varlığı biliniyor. (A.Zeki V.Togan, Türkili/Türkistan ve Yakın Tarihi,1942-1947, İstanbul,s.71,73,87 h.,233-234).

; 'dan gelen Tekeoğulları. Teke Beyliği'nin bayrağında da altı köşeli yıldız vardır, ne yani onları da mı Yahudi ilan edecekler? Ya da Candaroğulları Beyliğini ?



Yahudi kavmi yok, Yahudilik dini var, İsrail toprağı diye bir toprak yok ve İsrail toprağı ne zaman ve nasıl uyduruldu temalı kitabın yazarı Yahudi asıllı Prof. Sholomo Sand bu yüzden Siyonistleri kızdırmıştır. Gerçekler acıdır. (link)


Yahudiler tarafından Davud Yıldızı olarak adlandırılan Mühr-i Süleyman, Proto Türklerin tamgası ve Ortadoğu/Mezopotamya bölgesinde Sumerler döneminden beri kullanılıyor. Hıristiyanların kiliselerde haç kullanması gibi, Yahudiler de 17.yy da sinagoglarda, "Yahudilerin evi" ifadesini verebilmek için kullanılmaya başlamıştır.


1897 yılında Zionistler tarafından empoze edilerek Yahudiler arasında kullanılmasına teşvik edilmiştir. İsrail devleti de kurulunca bayraklarına almışlar. Böylece dünyaca kabul edilerek Yahudiliğin simgesi haline gelmiştir. İncil veya Tevrat'ta, bunun Yahudiliği simgelediğine dair bir ifade, yazı yoktur. Öbür yandan ise bunun Süleyman'ın işareti olduğunu söyleyen yazılara çokça rastlanır.


Altı köşeli yıldızın çok güçlü, büyü, sihir ve okültizm içerdiği, astrologlar tarafından bile kullanıldığı, daha sonra da cadılık ile eşleştirildiği , güçlü büyülere ve sihire karşı kullanıldığı anlatılır. Büyücülere, kimyacılara dikkat edin anlamına da gelir. "The Six Pointed Star-Graham" kitabında "trud" isimli bir şeytanı çağırarak, kendilerini tüm şeytanlardan korumaları ve uzak tutmaları için kullanıldığı yazar.


" 'The Hexagram' Su ve Ateş üçgenleri tarafından oluşturulmuş altı köşeli bir yıldızdır. Satanistler arasında altı köşeli yıldız, şeytanı çağırmak için kullanılan en güçlü işaret olarak kabul edilmiştir. Hindistan'da Brahma, Vişnu ve Shiva'nın , üç tanrının biraraya gelmesini temsil eder. J.S.M.Ward bunun kesinlikle "üçlü" "üçü bir arada", "yaratıcı" anlamına geldiğini belirtir.


İki üçgen, Su ve Ateş, bir araya gelince bir muska oluşturur ve buna 'Satürn Muskası' adı verilir. Diğer isimleri Davud'un Kalkanı/Yıldızı, Microkosmos'un Yıldızı ve Süleyman Mührü'dür.


İncil , Elçilerin İşleri; 7:42-43 :
"Bu yüzden Tanrı onlardan yüz çevirip onları göksel cisimlere kulluk etmeye terk etti."


Peygamberlerin kitabında yazılmış olduğu gibi: 'Ey İsrail halkı, çölde kırk yıl boyunca bana mı sunular, kurbanlar sundunuz? Siz Molek'in çadırını ve ilahınız Refan'ın yıldızını taşıdınız. Tapınmak için yaptığınız putlardı bunlar, bu yüzden sizi Babil'in ötesine süreceğim.'


REFAN: Refan ya da Remfan, Satürn gezegeniyle ilgili olan ve eski çağlarda bazı Filistinli halkların taptığı bir ilahtı. Bu ilah Mısır'da mevcut idi, Musa'nın önderliğinde Mısırı terkedenler bu ilahı gizlice yanlarında götürdü.


Amos 5:26 : 
'Gerçekte kralınız Sakkut'u, putunuz Kayvan'ı[a], Kendiniz için yaptığınız ilahın yıldızını taşıdınız.'


Kral Davud'un oğlu ve İsrail Krallığının 3.kralı olan Süleyman MÖ. 970-928 yıllarında başa geldiğinde Mısır Firavunu ile ilişkilerini sıkılaştırır. Firavunun kızı ile evlenir ve kendi ülkesine getirir. Firavunun kızı olması durumu , Süleymanın eşleri arasında onu sözü geçen en güçlü kişi yapar.


1. Krallar 3:1 :
'Süleyman, Mısır Firavunu'nun kızıyla evlendi. Böylece firavunla müttefik oldu. Eşini Davut Kenti'ne götürdü. Kendi sarayı, RAB'bin Tapınağı ve Yeruşalim'in çevre surları tamamlanıncaya kadar orada yaşadılar.'


Lakin Süleyman yaşlandıkça tanrı yolundan sapar.


1. Krallar 11:1-11:

'Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB'bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı. Süleyman'ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB'be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar'ın tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e taptı. Böylece RAB'bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB'bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB'bi izlemedi. Yeruşalim'in doğusundaki tepede Moavlılar'ın iğrenç ilahı Kemoş'a ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı. İsrail'in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB'bin yolundan saptı ve O'nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman'a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi,'


Bunun üzerine Süleymanın, Firavun kızı olan eşinin getirdiği ve altıköşeli yıldız ile eşleştirilen pagan tanrısını kabul eder bu o günden sonra da yıldız Mühr-i Süleyman (Solomon's Seal-Star of David) diye anılır.


Başlangıçta Tanrının yolundan giden Süleyman , yaşlandıkça yolundan sapar ve etrafındaki putperest halkı tarafından, güçlü bir büyücü, şeytanların, karanlığın ve kötü güçlerin yöneticisi, kralı olarak kabul edilir. Altıköşeli yıldızın kullanılması ve yayılmasına da böylece vesile olurlar.


Babası Davud'un bu yıldızı kullandığına dair bir kanıt bulunamamıştır.


Modern İsrail'e gelişi:

Rothschilds ailesi 19.yüzyılda aile arması olarak kullanmaya başlar ve Arap ve Türklerden çok büyük miktarlarda toprak satın alır. Zionistlerin büyük destekçisi olarak ta Yahudilerin bu Altıköşeli yıldızını (Star of David) 'Yahudi Milletinin Sembolu' olarak kullanmalarını teşvik eder.


Kıpçak Türklerinin sembolü olan Haç nasıl MS.4.yy da Hıristiyanlık sembolü olduysa ve kutsal kitaptaki gibi pagan tanrısı ile eşleştirilen sembol yani Altı Köşeli Yıldız'da Yahudilerin sembolü olmuştur.


Mısırlı antika eksperi Dr.Rahim Rihan 2013 yılında " Davud Yıldızı Müslümanlardan, Menorah ise Romalılardan alınma"dır dedi. Yahudiler Yıldızı ilk kez 17.yy kullanmışlardır açıklamasını da yaptı.


Yedi kollu şamdan ve Altıköşeli yıldız tabii ki önceleri de kullanılıyordu, ama Yahudiler tarafından değil. Menorah Romalılardan Yahudilere geçmiş olamaz, geçmişse bile Etrüsklerden Romalılara geçmiştir, ki Etrüsklerde Türk'tür. Hakasya Türklerine ait Menorah benzeri kaya resimleri vardır. Yoksa Romalılar Hakasya topraklarına gitmiş miydi?!..


Musa halkını vaadedilmiş topraklara! götürmeden önce, o topraklarda Turani topluluklarda yaşıyordu. Nuh, yani Sumer de Ziusdra (Babil de Utnapiştim) Musa'nın atası ise, ayrıca Mısır'da hanedanlık dönemlerin birçoğunda Turani bir halk olduğu söyleniyorsa, İbrahim'in döneminde bile Mısır, Orta Doğu ve Mezopotamya'da Turani halklardan bahsediliyorsa , Mezopotamya Türklerinden etkilenmiş olma olasılıkları büyüktür, çünkü Mısır'da yıldızın kullanımı MÖ.3.yüzyıldan daha geriye gitmemektedir. Musa halkıyla ne zaman çıkmıştı?!..


Tılsım olarak kullanımı:

İslam kaynaklarına göre Süleyman'ın kuş dilini bildiği, rüzgara, hayvanlara ve cinlere hakim olduğu ifade edilir. Pek çok kuş figürünün kullanıldığı hikayelerde, sırrı, bilgeyi ve kuş dilinden anlayan Süleyman çözer. Tılsımlarla, tapınağın yapım sürecini hızlandırır.


Sebe' Suresi:
10- Andolsun, Biz Davud'a tarafımızdan bir fazl verdik. "Ey dağlar, onunla birlikte yankıyla ses verin" ve kuşlara da. Ve ona demiri yumuşattık.
11- "Geniş zırhlar yap, düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten ben, sizin yaptıklarınızı görenim".
12- Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgara; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından taddırırdık.


Neml Suresi:
13- Ayetlerimiz onlara, gözler önünde sergilenmiş olarak gelince dediler ki: "Bu, apaçık olan bir büyüdür."
15- Andolsun, Davud'a ve Süleyman'a bir ilim verdik: "Bizi inanmış kullarından birçoğuna göre üstün kılan Allah'a hamd olsun." dediler.
16- Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür."
17- Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı.
18- Nihayet karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca dedi ki: "Ey karınca topluluğu, kendi yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları, farkında olmaksızın sizi kırıp-geçmesin."


Süleymanın bu açıklanamayan yeteneği, doğaüstü kabul edildiği için , zamanla karanlık ve kötücül işlerin simgesi haline gelerek Satanistlerin de kullanım alanına girdi.


Her görülen yıldız Mühr-i Süleyman ya da Pentagram değildir. Öbür yandan da, Yahudilerin her gördüğü yıldız da, hak iddia ettikleri gibi Davud Yıldızı değildir... Koruyucu Tılsım olarak Padişahların kıyafetlerinde de kullanılmıştır. Yoksa Padişahlarımızda mı Yahudi?!..


Halkların karışımı, göçü ve tarihsel kronolojisi çok önemli. Unutmadan, Museviliği geniş bir coğrafyaya yayan HAZAR TÜRKLERİNİ / AŞKENAZİLERİ de kendilerine mal etmeleri, aymazlık ve yüzsüzlüktür.





Birileri artık bunları dile getirsin lütfen, yoksa kendi tarihinizi görmezden gelerek yabancı mı kalmak istiyorsunuz? Bunların hepsi bizim tarihimiz, bizim kültürümüz. Sen sahip çıkmazsan sahip çıkan çok olur. Yahudilere karşı bir düşmanlığımda yoktur. Bunları dile getirdiğim içinde ırkçı ilan ediliyorum. Ben tarihimize sahip çıkıyorum. Peki siz çıkıyor musunuz? Saygılar,SB.







AY YILDIZLI MADALYON
CRESCENT STAR MEDALLION BELONGS TO TURKİSH KHAZAR JEWS.


Germany > Regensburg: commemoration of the seal of the Jewish community of Regensburg, ND (circa. 1956-1969) Obverse depicts a replica of the community's original seal, dating to 1356: the original design (as shown) depicts a crescent moon and six pointed star with Hebrew legend around (difficult to discern both in the original and on this rendition - only the word "Kahal", "assmbly" stands out).

The Middle-Eastern/Islamic image of the crescent moon and star may relate to the origins of the community's earliest members who came to Regensburg from the Middle East around the 10th Century and so make Regensburg the oldest document Jewish settlement in Bavaria.

The circumstances of the seal are hard to pinpoint but its creation probably celebrates the protection of the Jews in Regensburg: between the 1330 and 1349 the Jews of southern Germany were persecuted and up to 12,000 murdered with 350 communities destroyed; in Regensburg, local citizens protected the Jews against a lynch mob and subsequently surviving Jews from the region (including Austria) moved to Regensburg.

Regensburg was a center of Jewish scholarship from the 12th century. Regensburg was the cradle of the medieval Ashkenazi . Ḥasidism and in the 12th and 13th centuries the main center of this school. The traveler *Pethahiah b. Jacob set out from there in about 1170. Prominent scholars of Bavaria include *Meir b. Baruch of Rothenburg (the leading authority of Ashkenazi Jewry, 13th century);....... (link)


By the 16th century, Ashkenazic given names from Central Europe - like Lipman, Golda, Tolba, Liber, Yenta, Zel'man, Perelo, Yuta, Mendel', Leyzar, and Kopel'man - were in common use among Jews throughout the Grand Duchy of Lithuania, including its component regions Lithuania, Belarus, and Volhynia (see Alexander Beider, A Dictionary of Ashkenazic Given Names, 2001, pages 195-196). This shows that a very significant part of the Jewish population of eastern Europe consisted of Jews from central Europe.... (link)


In the 17th century, it became a popular practice to put Magen Davids on the outside of synagogues, to identify them as Jewish houses of worship in much the same way that a cross identified a Christian house of worship; however, I have never seen any explanation of why this symbol was chosen, rather than some other symbol.


The Magen David gained popularity as a symbol of Judaism when it was adopted as the emblem of the Zionist movement in 1897, but the symbol continued to be controversial for many years afterward. When the modern state of Israel was founded, there was much debate over whether this symbol should be used on the flag. Today, the Magen David is a universally recognized symbol of Jewry..... (link)


Magen David or shield of David was not originally a Jewish symbol. It is found in ancient art, both Jewish and non-Jewish, and it does not seem to have had a particularly Jewish meaning. Only in the last two hundred years, approximately, did it begin to be used as a Jewish symbol. Synagogues featured the symbol on the ark, on the velvet covering on the Torah, and on the Torah reading platform. It was used for Jewish coffins and gravestones. When the Zionists searched for a symbol of their movement, they picked both the Magen David and the menorah: one for their flag, and one for their national seal.... (link)






TURKİSH PETROGLYPHS OF KHAKASSİA TURKS - 5000 years old







TIMES OF ABRAHAM - Henry George Tomkins

But the descendants of Shem were not the first civilizers of Babylonia. Those far-spreading tribes called by ethnologists Turanian had been beforehand.

"All appearances" says M.F.Lenormant, "would lead us to regard the Turanian race as the first branch of the familiy of Japhet which went forth into the world, and by that premature sepatation, by an isolated and antagonistic existence took, or rather preserved, a completely distinct physiognomy". 

" A thick stratum of Turanian civilization underlay Semitism in western Asia. In fact all the great towns both of Assyria and Babylonia bear Turanian names".

So writes the Rev.A.Henry Sayce in a most interesting essay on the origin of Semitic Civilization...... (page 6)

"The Turanian people" says Mr.G.Smith ," who appear to have been the original inhabitans of the country, invented the cuneiform mode of writing. all the earliest inscriptions are in that language, but the proper names of most of the kings and principal persons are written in Semitic in direct contrast to the body of the inscriptions. The Semites appear to have conquered the Turanians, although they had not yet imposed their language on the country"....(page 7)

We will now turn to the polity, and laws, and transaction of business. "It is the opinion of the majority of Assyrian scholars" says Mr.G.Smith in his important work, Assyrian Discoveries, that the civilization, literature, mythology and science of Babylonia and assyria were NOT the work of a Semitic race, but of a totally different people, speaking a language quite distinct from that of all the Semitic tribes.

There is , however, a more remarkable point than this : it is supposed that at a very early period the Akkad of Turanian population, with its high cultivation and remarkable civilization, was conquered by the Semitic race, and that the conquerors imposed only their language on the conquered adopting from the subjugated people its mythology, laws, literature and almost every art of civilization".... (page: 30)

In this case the record is "in Semitic Babylonian, but most of the other tablets in the collection" (in British Museum) as Mr.Smith tells us " are written in Turanian ,although occasionally one copy will give a Semitic equivalent for the corresponding Turanian word in the other." ... (page 36)

Mr.George Smith, in his work on "Assyrian Discoveries" gives a translation from a tablet belonging to the temple of Bel, written in the Turanian and Semitic Babylonian languages : -
"In the month Nisan (the first month, mostly in March) on the second day, one kaspu (2 hours) in the night: .....(page 41)

This acoors with the westward drift of races in the earliest times and historic race of the Egyptians to the Lower Nile, for from its origin Egypt was rather Asiatic than African....(page 94)

We have seen indications that the mixture and even fusion of races, so characteristic of the Chaldaean country had extended itself in the tideway of migration through Mesopotamia, Syria, Canaan and even into the Delta. We shall not be surprised to find if so be, even a Turanian element in Egypt when we treat of the "shepherd-kings"....(page 104)

This is a most important contrast and would lead to the conclusion that the pristine Turanian religion of Chaldaea, in respect at least of the worship of elemental spirits ,had not formed any portion of the complicated system which grew up in Egypt....(page 118)

The best picture we can produce must be tessellated with fragments from the most various sources. We have already brought many together and arranged them in a rough outline. We have seen the western migration of different races, Turanian, Hamitci, Semitic ; have traced the line of their smouldering camp-fires from the Persian Gulf to the eastern branches of the Nile, the names of their stations, the titles of their gods, the records of their conquests and, last of all, their very presence with living tradition on their lips from point, along their old time-honoured highway....(page 131)

The name Hyksos, by which they were known to the Egyptian priestly historian Manetho is generally believed to be compounded of Shasu, the usual word for the Arab hordes, and hyk king ; and may have been a mere nickname used after their expulsion. But the Egyptians call them in their records Menti (Syrians), Sati ,the roving Asiatics armed with bows, or by a word of hatred or contempt. Manetho, says they wre of ignoble race, "some say Arabians ;" and also uses the term Phoenicians for the earlier monarchs. Africanus calls them Phoenicians.

It is clear enough from what quarter they came. As we have seen, the few sculptures yet discovered show a type, most strongly-marked common to all the royal heads. Mr.Lenormant has suggested more than once that this may display a Turanian element ; "a race which is not even purely Semitic, and must be pretty strongly mixed with those Truanian elements which science reveals to-day as having borne so large a part in the population of Chaldaea and Babylonia".... (page 143)

The subject of marriage in Egypt has been treated by Prof.Ebers. The wife held a very honourable place in the oldest times, as the monuments clearly show. This agrees well with the Pharaoh's view of the matter, which indeed was quite as characteristic of the old Turanian people of Chaldaea and also guided the conduct of Abimelech king of Gerar....(page 154)

The word used in Genesis xii, for the officers of Pharaoh2s court, is the correct Egyptian title (Sar), which is in fact common to the Turanian and Semitic Babylonia, Egyptian and Hebrew languages...(page 155)

Now they are furnishing one of the most striking confirmations of our faith in the historical record which the wit of man could possibly imagine. for this pristine Elam is "rising up" with its kindered nation the old Turanian Chaldaea, as if to show that in god's providence there is nothing hidden that shall not be revealed when the set day is come....(page 167)

The explorations of Mr.Loftus in the huge mounds laid open the remains of magnificent building of the Persian period, including the stately palace decribed in the book of Esther. But we are only entitled in this place to notice the more ancient objects dicovered in the citadel. "There is every probability" he says "that some of the brick inscriptions extend as far back as the period of the patriarch Abraham. "

M.Lenormant mentions a still more primitive relic : "The Anarian cuneiform writing, as science ha, now proved, was originally hieroglyphic, that is , composed of pictures of material objects ; and these forms can in some cases be reconstructed. An inscription entirely written in these hieraoglyphics wxixts at Susa, as is positively known ; but it has not yet been copied, and is therefore unfortunately not available for study."

In truth this region was the seat of a civilization of the most ancient date, while in the back-ground rose the old Turanian Media, stretching away towards the Caspian where a kindered ,but not identical language was spoken...(page 171)

It is worth notice that Atilla the Hun, in the fifth century, designated himself "Descendant of the great Nimrod"...king of the Huns, the Goths ,the Danes and the Medes. Herbert (author of 'Attilla' a poem) states that Attila is represnted on an old medallion with a Teraphim, or a head, on this breast and the same writer adds: "we know from the Hamartigenea of Prudentius, that nimrod with a snaky-haired head was the object of adoration to the heretical followers of Marcion ; and the same head was the palladium set up by Antiochus Epiphanes over the gates of Antioch though it has been called the visage of Charon. The memory of Nimrod was certainly regarded with mystic veneration by many ; and by asserting himself to be the heir of that mighty hunter before the Lord, he vindicated to himself at least the whole Babylonian kingdom."

It is interesting to trace this appaling head through its Gorgonian development, so far down the ages, from the most ancient Babylonian gems.

The early kings whose names are recorded in the fragmentary inscription of Agu-kak-rimi, brought home by Mr.G.Smith, were rulers of Babylonia but of Cassite race, that is of the Cushite race of Elam, and form in that author's History of Babylonia the first Cassite dynasty....(page 175)

During the time of Sargina the Semitic language began to supersede the old Turanian Akkadian ,and the custom grew up of recording the contracts of sale and loan in Semitic, whenever one of the contracting parties was of that race. "The decline continues rapid" (says M.Lenormant) under the Kissian kings , of whom the first is Khammuragas , when the capital is definitely fixed at Babylon. It is under these kings, who occupied the throne during many centuries, that the Akkadian became extinct as a living and spoken language."...(page 201)

Studies on the times of Abraham - Henry George Tomkins, 

Member of the Society of Biblical Archaeology.





Meir BALABAN St. İsrail de bir sokak.



1 - Batı'da; 11.yüzyılda güneybatı Sibirya'daki yurtlarından batıya doğru göçen Kıpçak Türkleri, bölgede yaşayan Hazar Türklerini hakimiyetleri altına almıştı. Zamanla Hazar Türkleri ile Kıpçak Türkleri arasında akrabalık kuruldu, birbirlerine karıştı, ya da Kıpçak Türklerinden Museviliği seçenlerde vardı da "Balaban" adı yayılmaya başladı. Tıpkı "Polonya Yahudileri ve Tarihçiliği"nin kurucusu "Meir Balaban" daki "Balaban" gibi....

2 - Doğu'da ; Gıyaseddin Uluğ Han lakabıyla Hindistan'da 1266-1287 yıllarında hüküm sürmüş olan Balaban Sultan, Kıpçak Türkleri'ndendi.

3 - Anadolu'da ; OĞUZLAR - BOZOK - BEĞDİLLİ - BALABAN BOYLARI

4 - Balaban: Bala 

Kırgız Türkçesi : Bala
Türkiye Türkçesi : Çocuk 
Azerbaycan Türkçesi : Uşak 
Başkurt Türkçesi : Bala 
Gagauz Türkçesi : Çocuk
Kazak Türkçesi : Bala 
Türkmen Türkçesi : Cağa 
Tatar Türkçesi : Bala 
Uygur Türkçesi : Bala 

5 - 1968'e kadar Köylerimiz (kaynak: İçişleri Bakanlığı/pdf)

Balaban - Büyük Orhan/Orhaneli/Bursa
Balaban - Eğil/Merkez/Diyarbakır
Balaban - Hamidiye/Uzunköprü/Edirne
Balaban - Barak/Nizip/Gaziantep
Balaban - Yuntdağ/Bergama/İzmir
Balaban - Merkez/Demirköy/Kırklareli
Balaban - Merkez/Kınık/İzmir
Balaban - Derbent/Merkez/Kocaeli
Balaban - Merkez/Kandıra/Kocaeli
Balaban - Yazıhan/Merkez/Malatya
Balaban - Hayrat/Of/Trabzon
Balaban - Merkez/Halfetli/Urfa
Balaban - Mürşitpınar/Suruç/Urfa
Balabanburun - Boyalık/Çatalca/İstanbul
Balabancı - Merkez/Eşme/Uşak
Balabancık - Merkez/Mudanya/Bursa
Balabancık - İbriktepe/İpsala/Edirne
Balabancık - Ballı/Mlakara/Tekirdağ
Balabankoru - Hamidiye/Uzunköprü/Edirne
Balabanlar - Merkez/Devrekani/Kastamonu
Balabanlı - Gülpınar/Ayvacık/Çanakkale
Balabanlı - Ovakent/Ödemiş/İzmir
Balabanlı - Merkez/Muratlı/Tekirdağ
Balabantaş - Karaurgan/Sarıkamış/Kars

Ve bu Balaban Türk boyu, Osmanlı arşivlerinde bile Türk olarak bilinirken, bugün niye ısrarla Kürt yapılmak isteniyor peki? Tabii ki bu Balaban soy isimli "Yahudiler" yüzünden (netten bakın bakalım kimmiş onlar!).... İnkar edilemez bir şekilde, Büyük İsraili kurmak için çalışıyorlar da ondan....Bugün için, Aşkenazi Yahudilerini araştıran "tarihçiler" ve kendilerine "Yahudi" diyenler şunu iyice anlasınlar ki, soyları Türk'e dayanır. Balaban soyismi Türkler arasında hala (tüh, onlarda Müslümanmış!) yaygın olarak kullanılır. 










Balakros - Tarsus - MÖ.333-323


Makedonya Kralı Büyük İskender İ.Ö. 333’te Tarsus’u almış, Pers Satrabı Arsemes’i yenerek Kilikia’da Pers egemenliğine son vermiştir. Komutanlarından Nikador’un oğlu Balakros’u geçici bir süre için Tarsus’ta yönetime getirmiştir. Büyük İskender doğu seferlerinde iken, Balakros Tarsus Kral sarayında sevgilisi Glikira ile olağanüstü bir hayat sürmüştür. Bunu öğrenen Büyük İskender Balakros’un yerine komutanlardan Filatos’u getirmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra İ.Ö.323’de imparatorluk parçalanmıştır.


BALA is Turkish. 
Eng. Child, baby. My Child = Balam.
Balakros is the SON OF Nikador...

So....
They were cultural and linguistic interaction with the Turkish speaking people, 
or Nikador's family was Turkish speaking!





Crimea Scythian King Scilurus with his son Palacus - 2th c BC
Kırım - İskit Kralı Scilurus ve Oğlu Palacus MÖ.2yy.
Pala = Bala







Astrahan, Hazar çevresinde kurulan tarihi Türk şehirlerinden biridir. İpek yolu güzergâhında bulunması, Türk kavimlerinin Asya’dan Avrupa’ya göçlerinde bir uğrak alanı olması dolayısıyla tarihinin bilinen en eski devirlerinden beri önemini korumuştur. Yine bölgede kurulan Türk devletlerinin merkezî şehirlerinden biri olagelmiştir. Altınordu döneminde devletin payitahtı olan Saray’dan sonra ikinci öneme haiz şehir Astrahan’dır. Stratejik konumu ve ticaret merkezi olması dolayısıyla gerek Altınordu öncesi, gerekse sonrasında Avrasya’da kurulan devletlerin nüfuz ve hâkimiyet kurma mücadelesine sahne olmuştur.


Yine taht kavgalarında tarafların üstünlük kurma göstergesi haline gelmiştir. Altınordu devletinin yıkılışından sonra, başkenti Astrahan şehri olan Astrahan ya da Hacı Tarhan Hanlığı kurulmuştur. Hanlık, Altınordu’dan kopan komşu devletlerin ve bilhassa Kırım ve Nogay hanlıklarının hasmâne tutumu yüzünden yaklaşık bir asırlık ömründe iç istikrarını bir türlü sağlayamamış, bu yüzden iktidar sürekli el değiştirmiştir. İdil-Ural bölgesine hâkim olarak Hazar’a ulaşma emelinde olan Rusya, 1552’de Kazan Hanlığı’nı ortadan kaldırdıktan sonra, dikkatlerini Astrahan üzerine yoğunlaştırarak, çeşitli vesilelerle Altınordu’nun bu zayıf bakiyesine müdâhil olmaya başlamıştır. Rusya elde ettiği bazı Nogay mirzalarını da kullanarak 1557’de ülkeyi işgal etmiştir. 


Osmanlı devleti ve Kırım Hanlığı’nın bu işgal karşısında gerçekleştirdiği Astrahan seferi ve yine Kırım hanı Devlet Giray’ın Moskova seferleri de dâhil olmak üzere tüm çabalar Rusya’yı Astrahan’dan çıkarmaya yetmemiştir. Rusya hâkimiyeti altında Astrahan bu defa Çarlık Rusya’nın baskı politikalarına karşı ortaya çıkan isyanların merkezi olmaktan kurtulamamıştır. Rus hâkimiyeti sonrası bölgeye iskân edilen Ruslar, Ukraynlar ve sair milletlere mensup tüccar zümrelerin yerleşmesiyle Astrahan ve çevresinin demografik yapısı oldukça değiştirilmiştir. Astrahan Türkleri her türlü dini-kültürel baskı ve eziyete rağmen varlığını muhafaza etmeyi sürdürmüştür.  



Hakkında en geniş bilgiye sahip olduğumuz bu şehirlerden ilki ve aynı zamanda günümüz Astrahan’ın yerinde kurulmuş olan şehir, Hazarlar dönemine ait olup bir dönem Hazarlara başkentlik yapmış olan İdil ya da Etil şehridir. 


İdil, Hazarların idari merkezi olması yanı sıra, Asya ve Avrupa’yı birleştiren başlıca ticaret yollarının kesiştiği noktada bulunması dolayısıyla döneminin en büyük ticaret merkezlerinden biridir. Güneyde İran topraklarına ve oradan Arap coğrafyasına uzanan, doğuda Harezm topraklarına, kuzeyde Bulgar ülkesine ve Slav yurtlarına, Batıda Kiyev’e, oradan Avrupa’ya açılan bir geçit şehridir. Çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte, Hristiyanların, Yahudilerin ve cahiliye dinlerine mensup insanların yaşadığı İdil, ticaret ve sanatın son derece geliştiği, surları, binaları, çarşı ve ticarethaneleri, camileri ve hamamları olan bir şehirdir. Şehrin batı yakasına SARIGşen (Etil), doğu yakasına ise Hanbalıg denirdi. (Balıg Eski Türkçede Kent, Şehir anlamındadır, Hanbalıg- Hanın oturduğu Kent-SB)


Hazar devletinin zayıflaması üzerine Islavlar, Hazar ülkesine saldırı ve yağma hareketlerine girişti ve ülkeyi ciddi manada tahrip ettiler. Kiyev Rus prensi Svyatoslav, 965’de Hazarların başkentini zapt etti ve diğer şehirleri tahrip etti. Tahribat o kadar büyüktü ki, El-Birûni zamanında (1048) bile İdil şehri harabe halinde idi. İdil’in tahribinden sonra bu şehrin yerini hemen yanında kurulan Saksın şehri aldı. Ahalisinin çoğunluğunu Guzların teşkil ettiği Saksın yine Güneydoğu Avrupa’nın en önemli pazarlarından biri oldu. 


X. asrın sonları ile XIII. asrın başlarında bölge Peçenek ve Kuman/Kıpçak Türk kavimleri tarafından kontrol altına alındı. Kumanların ardından bu defa bölge Moğol istilasına uğradı. İdil şehrinin yerinde ya da yakınında sonraları yeniden kurulan şehir, Altınordu döneminden itibaren tarihi eserlerde umumiyetle Astarhan ya da Hacı Tarhan adıyla zikredilmekle birlikte daha başka adlarla da anılmıştır. Rus yıllıklarında şehir Astorokani adıyla tanınmıştır. 


Araştırmacılar bu adın her ne kadar kaynaklarda ilk defa İbn Fazlan’ın zikrettiği Hacı Tarhan adının Rusça telaffuzu olduğunu ileri sürseler de, bu yeni adın Türkçe olduğu ve VIII-IX. asırlarda İdil nehri civarında yaşadıkları bilinen Müslüman İdil Asları ile ilgili olma ihtimali vardır. En eski Türk kavimlerinden olan Asların, Üysün veya Hunlarla çağdaş Wusunlarla ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Aslar arasında Alan denilen ayrı bir kabile nüfuz kazanıp ortaya çıkınca As ile paralel Alan ismi de genel kavim adına dönüşmüştür. 


Birûni, Alanlar ile As Türklerinin esas yurtlarının Ceyhun ile Hazar denizi arasındaki Oğuz çölü olduğunu, Peçenek ile Oğuzca karışımı bir Türk lehçesi konuştuklarını nakletmektedir. Bunlar İslamiyetin ilk devirlerinde harp ve veba salgını üzerine Harezm taraflarından hicret edip, Hazarların memleketine gelerek onların hizmetine girmiş, AsTarhan lakabını taşıyan komutanları 764-765 yıllarında Araplara karşı muharebe etmiştir. Zeki Velidi Togan, şehrin adını bu komutanın adından veya İdil Aslarından herhangi bir tarhandan almış olabileceğini zikretmektedir. Şehrin adıyla ilgili olarak, “As kavminin Tarhanı”, “Han kızı Astra’nın Şehri”, “Efsanevi hükümdar Ejderha Adjidar’ın Yeri” gibi rivayetler de söz konusudur. Osmanlı kaynaklarında Hacı Tarhan adı yanı sıra Ejderhan adının da kullanılması bu efsanevi hükümdarla ilgili olduğunu göstermektedir.



detaylı
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE AS-TARHAN (ASTRAHAN/HACI TARHAN) /PDF
As-Tarhan (Astrahan/Haci Tarhan) From Past To Present
Dr. Fatih ÜNAL
Ordu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi















"The Rothschilds claim that they are Jewish, when in fact they are Khazars" ... "The most wealthy bloodline in the world bar none and the leader of the Ashkenazi Jews in the world today is the Rothschild family."


As you will see in the timeline, the Rothschilds have obtained this position through lies, manipulation and murder. Their bloodline also extends into the Royal Families of Europe, and the following family names:

Astor; Bundy; Collins; duPont; Freeman; Kennedy; Morgan; Oppenheimer; Rockefeller; Sassoon; Schiff; Taft; and Van Duyn. However, these are not the only bloodlines to worry about.
You are probably aware of the centuries old pratice undertaken by many Ashkenazi Jews whereby they would change their name, in order for them to appear part of the dominant race of the country in which they lived, so as they could obtain influential positions in that country, which they would then exploit to serve their real masters elsewhere. There is plenty of evidence to prove the Rothschilds continue that deceptive tradition. "....


The History Of The House Of Rothschild
By Andrew Hitchcock (link)




Yani dünyayı yönetenler Hazar Türk Musevileri'nden mi?  
Sami ırkından olan Yahudilerden değiller mi? Yoksa bu bilinçli yapılmış bir şey mi? 

Ya da en yatkını; Hazarlar  "Asil" olarak anılır, çünkü As Türklerinden gelirler ve AS ULU-YÜCE anlamındadır, TURKUAZ'daki gibi...  Ve Anadolu'daki As Türkleri ile ilgili daha önceki paylaşımı da hatırlayın lütfen...

Ve Hazar, yani yabancılara göre  Khazar milletinden olmak onlara bir Asillik katacaktır. "Ulu-Yüce bir Milletin torunuyum bak!" dedirtecektir. Bu yüzden bu "Dünya'yı yöneten insanlar" köken olarak Aşkenazileri seçiyor. Bu yüzden Türk Tarihi hakkında bu kadar çok şey biliyorlar ve diğer soydaşlarından saklıyorlar. (Prof.Dr.Gazanfer Kazimov'un Rockefeller ile ilgili makalesine bakın:) Dünyayı yönetmek istiyorlar. Güç ile NWO Yamyamlığının hazzı!.. Tanrılık Egosu!..





BEŞ BİN YILLIK SAVAŞTA
"TÜRK" TÜRK'E KARŞI MI?!
KAÇINCI "RAUND"TAYIZ?


5 Mayıs 2016 Perşembe

Amerika'nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876)





İngiltere ile Amerikan arasındaki savaş aslında bir bağımsızlık mücadelesi değildir. 
Aksine savaşın sebebi vergi meselesidir.





18.asrın ikinci yarısının dünya tarihi açısından en önemli iki olayından biri: Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu, öteki de Fransız İhtilâli’dir. Amerikan Devrimi; Yeni Dünya’da bütünleşme, güçlenme ve genişlemeye yol açarken, Fransız Devrimi ise Eski Dünya’da 25 yıllık bir karışıklık doğurmuştur. Fransız İhtilali’nden birkaç yıl önce kurulan ABD; 19. asırda genişleyerek ve güçlü bir devlet haline gelerek kudretini ilk defa I.Dünya savaşında göstermiştir. Daha sonra II.Dünya savaşının liderliğini yapmış ve bugünün süper güçlerinden biri olmuştur.


20. asır tarihçileri, Amerikan devriminin uluslararası önemi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdi. Bunlardan biri olan muhafazakâr Amerikalı tarihçi Daniel Boorstin; “modern Avrupalı anlamda Amerikan Devrimi, hemen hemen hiçbir biçimde devrim değildi.” derken, Birleşik Devletler’e bir Alman mülteci olarak gelen Hannah Arendt, Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi ile karşılaştırarak; “Amerikan Devrimi o derece muzafferâne bir başarı kazanmıştı ki yereli çok az aşan bir olay olarak kaldı.” demekteydi. 


Buna karşılık, bir başka Amerikalı tarihçi olan R.R. Palmer, iki devrimin benzerlikler taşıdığına ve her ikisinin de 18. asır demokratik devrim çağında öncü aktörler olduğunda ısrar eder. Amerikalılar doğal olarak öncelikle kendi refahlarıyla ilgilendiler, fakat eylemlerinin ve başarılarının daha geniş anlamda, dünyanın geri kalanıyla doğrudan ilgili olduğuna da ikna olmuşlardı. Bağımsızlığını ilan ettiği 1776’dan İspanya’yı yenilgiye uğratarak dünya çapında bir güç olduğunu ispatladığı 1898’e kadar geçen dönem, ABD tarihinin en uzun yüzyılıdır. Birbirini izleyen ekonomik, siyasi ve askeri başarıları; Yeni Dünya’da farklı bir idari yapılanmanın kuruluşunu ve bir sonraki asra damgasını vuracak küresel hâkimiyetin ipuçlarını içerir. Ülkemizde Amerika Tarihi ile ilgili az sayıda bilimsel çalışma bulunmaktadır. Bu eserler de daha çok dilimize tercüme şeklindedir. Bu çalışmamızın amacı; Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan sürecini, ABD’nin kuruluşunu ve kısaca Avrupa ile olan siyasi ilişkilerini incelemektir.




Kolonilerin Kurulması


1492’den itibaren Amerika kıtası, Avrupa sömürgeciliğinin hücumuna uğramıştır. Amerika’ya ilk olarak 1492’de Kolomb’un gelmesiyle kazançlı çıkan İspanya’dır. 1500’de Portekizler, 1534’te Fransızlar ve 1603’te İngilizler kıtaya gelmişlerdir. Ayrıca 1607’de Amerika’ya ilk gelenlerin hepsi erkekti. Bunlar Jamestown kasabasını kurdular. İngiltere’den 90 genç kız taşıyan bir gemi geldi. Bunlar, nakliye masraflarına karşılık 120 libre tütün vermeye razı olan göçmenlere eş olarak verildi. Aynı şekilde zencilerle dolu gemiler de gelerek bunlar göçmenlere köle olarak satıldı. 


Amerika’daki ilk sömürge dönemi, 1608 yılında İngiltere’den gelen 100 kişilik bir grubun Virginia bölgesine yerleşmesiyle başlamıştır. Daha sonraları Avrupa’daki birçok ülke bu göç hareketine uyum sağlamış ve artan göç hareketleri neticesinde Amerika’da “koloni” adı verilen yerleşim birimleri oluşmuştur. Koloniler için Avrupa ülkeleri aralarında bir paylaşım savaşına girişmişler ve sonuçta Amerika’daki tüm koloniler İngiltere’nin büyük bir sömürgesi haline gelmiştir. 


İngiltere, zamanla koloniler üzerinde hâkimiyet hakkını genişletmiş ve desteklediği göç hareketleri ile bölgedeki hâkimiyetini güçlendirmeye çalışmıştır. İngiltere dış politikada kolonileştirme politikasını merkantalizm doktrininin esaslarına göre düzenlemiştir. Amerikan topraklarına ilk yerleşenler arasında en kalabalık grup İngilizlerdi. Kolonilerde devrimi savunan kesimin önde gelenlerinden biri olan İngiliz asıllı Thomas Paine 1776’da şöyle yazmıştı: “Amerika’nın anayurdu Avrupa’dır. İngiltere değil.”


Bu sözler, sadece Büyük Britanya’dan gelen grupları değil, İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda, Almanya ve İsveç göçmenlerini de tanımlıyordu. Bununla birlikte 1780 yılında her dört Amerikalı’dan üçü ya İngiliz idi ya da İrlanda kökenliydi. Bu durum Amerika kıtasında tarih boyunca İngiliz dili ve kültürünün hâkimiyetini sağlamıştır.


Amerika, Kanada ile beraber Batı uygarlığının temsilcisidir. Avrupa ile ortak noktası iktisadi ve sosyal sistem olarak kapitalizmi, siyasal rejim olarak da demokrasiyi kabul etmesidir. ABD’yi kuranlar özellikle Avrupa’dan göç edenlerdir. Ancak göçmenler, Avrupa’daki siyasal baskıdan ve iktisadi zorluklardan kaçarak geliyorlardı. Böylece içlerinde Avrupa’ya karşı derin bir tepkiyi taşıyorlardı. Amerika, onlar için bir özgürlük beldesi idi. Orada hem özgürlük içinde yaşayabilir hem de zenginleşebilirlerdi. Çok geçmeden Avrupalılığa karşı çıkan ve Amerikalı olan bir kuşak doğmaya başladı. 


Amerikan kolonileri, pek çabuk kalabalıklaştılar; göçmenleri çeken unsurlar: Düşük fiyata toprak bolluğu, yiyeceklerdeki ucuzluk, işçi ücretlerindeki yükseklik ve istediği dine ve mezhebe tabi olma kolaylığı idi. Amerika kıtasındaki plantasyonların avantajlarına; geldikleri yerler için depo işlevi görmelerinin yanında ülkelerine yağ, şeker, tütün vs. gibi hammaddeleri sağlamak istenmiştir.


Kuzey Amerika’ya göç edenler, güneye gelenler gibi altın ve elmas bularak zengin olup ülkelerine dönmek hırsıyla değil; dinsel baskılardan, işsizlik ve yoksulluktan kurtulmak, kendilerine özgürce yaşayacakları yepyeni bir ortam oluşturmak amacıyla göç etmişlerdi. Temelli yerleşmek düşüncesiyle göç ettiklerinden ailelerini de yanlarına alarak gelmişlerdi. Göçmenlerde kader birliği yaptıran üç unsur vardı: Fransa’nın askeri ve ekonomik baskısına duyulan öfke, Kızılderililere duyulan öfke ve İngiliz sömürgeciliğine karşı zamanla artan öfke.


İnalcık ilk koloniler için şöyle demektedir: “İngiltere’de 1730-1760 döneminde din meselesi tartışma konusu; Katoliklik, Protestanlık, Anabaptizm, Püritanizm. İngiliz devleti Püritenleri kanun dışı saydı, baskı vardı, yakalananlar takibata uğruyor, onlar da Hollanda’ya kaçtılar, Hollanda’da da tutunamadılar, uzak bir memlekete gidip kendi hayatlarını ve dinî inançlarını yaşamak için Amerika’yı seçtiler. İlk defa Massachusettes’e, Amerika’nın kuzey kısmına, sonra güneye koloni halinde yerleştiler. İlk zamanlar çok bağnaz bir din hayatı yaşadılar; herkesin hal ve hareketi takip ediliyor, cezalandırılıyor; öyle bir taassup ve baskı. İşte ilk Amerikan kolonisi böyle doğdu.” 


Püritenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde tekstil sektörü çökünce, buradaki işçiler işlerini kaybettiler. Ayrıca birçok kez bereketsiz mahsul alınmıştı. Açlık tehdidi, hastalıkların patlak vermesi, suç oranının artışı ve halktan toplanan yüksek vergiler; halkın İngiliz Kralı’na olan öfkesini arttırmaktaydı. Püritenler bu şartlar altında özgürce ibadet edebilecekleri ve kendi işlerini kurabilecekleri yeni bir toprak hayal ediyorlardı. Nitekim 1641 yılında 14 bin Püriten “Massachusetts Bay Colony”e gelmek üzere İngiltere’den ayrılmıştır. Bu olay “Büyük Göç” olarak bilinmektedir.


Amerika’nın nüfusu 1760 yılında sadece 13 kolonide yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi idi. 1790’da 4 milyon, 1840’da 17 milyon oldu. “Politik zulümlerden kaçan ve hürriyet isteyen birçok insan Avrupa’dan okyanusu aşıp Amerika’ya geliyordu. İrlandalılar kıtlıktan kaçıyordu. Bu insanlar neden Amerika’yı bir adanmış toprak görmekte idiler? Kısmen bu toprak kimseye ait olmadığı için. Seyyar bir sınır her yıl batıya doğru ilerliyordu. Her insan en uç noktaya giderek kendi öz efendisi oluyordu.” 


Mesela: Virginia’ya gelenler beş parasız maceraperest altın avcıları idi. Esnaf ve çiftçiler ise daha sonra geldiler. İngiliz göçmenler yerleştikleri Jamestown kasabası’nda toprakla çok fazla ilgilenmediler ve daha rahat bir yaşam için gelen göçmenler altın ve gümüş gibi değerli maden avına çıkmaya yöneldiler.


Anavatandaki yönetim şekli sömürgelerde de uygulanıyordu. Mesela; İngiltere’deki Kral’a, Lord’a ve Avam Kamarası’na, kolonilerde Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i tekâbül etmekteydi. Kral’ın tayin ettiği vali ile koloninin yasama meclisi arasında vergi konusunda mücadele oluyordu. Kolonilerin hürriyet ve haklarla ilgili anayasaları vardı. Diğer sömürgelerden farkı ise; bu kolonilerin kıtanın yerli halkları ile değil Avrupa’dan gelen göçmenlerle kurulması idi. 


Bazı koloniler, ticaret şirketleri ve büyük toprak sahipleri tarafından kurulmuş, bazıları da dini sebeplerle göç edenler tarafından kurulmuştur. Bu koloniler zamanla krala ait sömürgeler haline getirilmişlerdir. İngilizlerin kolonilerdeki iskân ve yönetim şekli farklıydı. Birincisi kral, istediği birini vali olarak tayin ederdi. Vali de, kral adına toprakları idare ederdi. İkincisi kral, bir şahsa veya bir şirkete bir miktar arazi tahsis ederdi ve bu durumda yine kralın himayesinde olmak kaydıyla halk yönetilirdi. 


Üçüncüsü ise belirli sayıdaki göçmenlerin bir siyasi varlık oluşturarak anavatanın himayesinde, onun kanunlarına aykırı olmayacak tarzda kendilerini yönetmeleri idi. Hürriyetler açısından en uygun olan bu kolonizasyon sistemi bir tek New England’da benimsenmişti. Amerikan kolonileri ihtiyaç duydukları tüm mamulleri metropolden alıp, bütün tarımsal ürünlerini de İngiltere ve sömürgelerine satıyorlardı. Ancak bu düzenleme Pennsylvania’nın, İngiltere’den 500 bin liralık mal almasına karşılık ona yalnızca 40 bin liralık satmasını engellememektedir. Benjamin Franklin, aradaki farkı Fransa, İspanya, Danimarka, Hollanda vb. mal satarak kapattıklarını açıklamıştır.


1619 yılı Amerika’ya ilk defa temsili hükümet yönteminin girmesi açısından da çok önemlidir. Yine bu temsili hükümet Avrupa kolonileri arasında da ilk olma özelliği taşımaktadır. 30 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında “Burgess” adı verilen meclis üyeleri Jamestown kilisesinde toplandı. Meclis; 1 vali, 6 üye ve her on plantasyondan 2 üye olmak üzere temsilcilerden oluşmaktaydı. Kanun yapmak üzere seçilen bu temsili hükümet Burgess Hanedanı (House of Burgesses) olarak bilinmektedir.


Geçmiş yılların acı anılarına ve sınır anlaşmazlıklarına rağmen bir İngiliz-Amerikan savaşı çıkması beklenir bir şey değildi. İngiltere’den Amerika’ya olan sermaye ve mamul mal akışı ve buna karşılık olarak hammadde özellikle pamuk gelmesi, iki ekonomiyi daha sıkı bağlarla birbirine bağlamış idi. Kolonilerin İngiltere’ye karşı isyanında vergi meselesi temel sebep olmuş, vergi artışına da Yedi Yıl Savaşları sebep olmuştur. İngiltere ile Fransa arasında yaşanan bu savaşlar neticesinde İngiltere, Kuzey Amerika’daki Fransız kolonilerini, Kanada’yı ve Hindistan’ı ele geçirmiştir. Bu savaşlarda İngiltere çok para harcamıştı. Bu yüzden Amerika’daki koloniler için yeni mali yükler çıkardı. Koloniler, İngiliz subayları yönetiminde Fransa’ya karşı savaşmıştı. Ayrıca bu savaş kolonilerin kendilerine güven kazandırmıştı. Böylece 1763 Paris Barışı ile kuzeyden ve batıdan Fransız tehlikesi ve güneyden de İspanyol tehlikesi artık kalmamıştı.


Ekonomik refahın etkisiyle Amerika’da 1776-1806 yılları arasında nüfus iki kat artmıştır. Boston’un nüfusu 20 bin olup çocuklarını Harvard ve Yale üniversitelerine gönderen kültür düzeyi yüksek bir burjuva sınıfı vardı. Ancak kentteki dinsel bağnazlık, düşünsel geleneği ve çok sayıda kitap ile gazetenin ve liberal düşüncelerin yaygınlık kazanmasını engelleyememiştir. New York’ta büyük mülk sahipleri ve tüccarlar tarafından yönetilen 50 üyeli bir komite kurulmuştu; aşırılar yavaş yavaş elendiler ve Amerikan kamuoyu çok geçmeden bağımsızlık taraftarı radikallerle, metropolle anlaşma yolları arayan muhafazakârlar arasında ikiye bölündü. Özellikle işçilerden oluşan radikal topluluklar İngiltere ile açıkça savaşa girmek istiyorlardı.


Devrim, şiddetli ve vahşi bir iç savaşa yol açtı. İngiltere’nin ayaklanmayı bastırma girişimlerini etkin olarak destekleyen nüfusun yüzde 20 ile 30 dolaylarındaki kesimi, yeni yönetim için sürekli güçlükler çıkardı; Yurtseverler ile Sadıklar arasındaki Carolina’nın sınır kasabalarında yaşanan çatışmalar giderek bir vahşete dönüştü. Sadıklar’dan birçoğunun mülkleri müsadere edildi; birçoğu sürgün edildi veya ayak takımının şiddetine kurban gitti, bazıları da asıldı.


1765’te İngiltere koloniler için “Damga Pulu Yasası”nı çıkardı. Koloniler ise toplanıp “Haklar Beyannâmesi”ni kabul ederek İngiltere kralından daha adil davranmasını istediler. İngiltere ise Pul Yasasını geri çekse de kolonilerle ilgili her konuda tam yetkiye sahip olduğu kararını aldı. 1767’de yeni vergiler konulup koloniler tekrar tepki gösterince, İngiltere çay hariç diğer vergileri (kâğıt, boya, cam ve kumaş) kaldırdı. Böylece kolonilerde çayın fiyatı iki katına çıktı, çaya talep azaldı ve İngiltere’de çay stokları yükseldi. Amerikalılar tepki olarak İngiliz çay sandıklarını denize dökünce Boston Limanı ticarete kapatıldı.


Bu sırada Virginia, bütün kolonileri Amerika’nın ortak menfaatleri için kongreye davet etti. Kongre, İngiltere’den yapılan ithalata ve oraya yapılan ihracata bir yıl süreyle son verdi. İngiliz askerleri ile halk arasındaki gerginlik, 5 Mayıs 1770 tarihinde İngiliz askerlerini kartopuna tutan halka karşı ateş açılması üzerine üç Bostonlu’nun ölümüyle sonuçlanan olayla büyüdü. “Boston Katliamı” adı verilen bu olay, “İngiliz vicdansızlığı ve zorbalığının kanıtı” olarak nitelendirilerek halk isyana teşvik edilmiştir.


Ancak birçok Amerikalı için bu ilk silahlı çatışmalar gelecek vaat etmeyen bir mücadeleydi. Ayrıca İngilizler tarafından alınan vergiler, zamanla dağınık haldeki kolonileri birleştirmiştir. 13 koloniden 9’unun temsilcileri New York’ta toplanarak “Pul Yasası Kongresi” adıyla bir kongre düzenlemişlerdir. Vergi konusunda İngiliz Parlamentosu’na şiddetli eleştiriler yöneltilmiş ve kongre sonucunda “Haklar ve Haksızlıklar” isimli bir bildiri yayınlanmıştır.


İngiliz Parlamentosu, bir dizi harici vergiyi öngören “Townshend Acts/ Townshend Yasaları” yürürlüğe koymuş ve koloniler, ekonomik özgürlüklerini büyük ölçüde sınırlayan bu yasalar karşısında dâhili vergilerde olduğu gibi “temsilsiz vergileme olmaz” anlayışı ile tepkide bulunmuştur. Amerika kıtasındaki İngiliz sömürgecileri zenginleşip bağımsızlaşırken, İngiltere sömürgelerin yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda davranmalarını, Kral ve İngiliz parlamentosu tarafından yönetilmelerini istiyordu.


Kolonilerde kurulan komisyonlar yavaş yavaş yönetimi ele geçirmeye başlamış, toplanan asker ve cephanelerle savaş hazırlıkları hız kazanmıştır. Ancak bu ilk silahlı mücadele bağımsızlık ya da insan hakları için değil, sadece bazı iktisadi haklar elde etmek içindi. 1750’de Amerika kıtasında birkaç kabile ve küçük koloni, özellikle ovalarda kendi egemenliklerini kurmuştu, ama dış dünya üzerindeki etkileri yok denecek kadar azdı. Öte yandan kıtanın büyük bir bölümü Avrupa’nın etkisi altındaydı. Bu kolonilerin nüfusu ve zenginliği hızla artıyordu ve 1750 yılı itibarıyla kolonilerin toplam ekonomik gücü, Avrupa kıtasındaki devletlerin çoğundan daha büyüktü. Esas sorun Amerika’nın bağımsız olup olamayacağı değil, hangi Avrupa devletine bağlanacağı idi. 


1763’te Yedi Yıl Savaşları’nın ardından Kanada ve Nova Scotia’nın hâkimiyeti Fransa’nın elinden çıktı. Neredeyse Kanada’daki Hudson Körfezi’nden Meksika Körfezi’ne kadar olan tüm bölgeyi İngiltere kontrol ediyordu. Hükümetin ana gelir kaynaklarından biri, ithal mallardan alınan gümrük vergisiydi ama Amerikalı birçok tüccar vergi ödemek yerine Hindistan’dan gelen pekmezi kaçak olarak ülkeye sokup Rom’a çeviriyorlardı. Rom, vergi kaçırmak için kullanılan yöntemdi. Amerikalı tüccar, Rom için bir şiling vergi öderken İngilizler ise 26 şiling ödüyordu. Bunun için yapılan düzenlemelere tepki oluşuyordu. Kolonilerin çoğunda halkın şikâyetlerini dile getirebildikleri parlamentoları vardı. Bu durum İngiltere’den gönderilen bir valinin yönettiği koloniler karşısında büyük bir tezat oluşturuyordu. 1775 yılında silahlı kolonistler İngiliz garnizonlarına saldırmaya başladılar. Bu arada İngiltere’nin düşmanı olan Fransa ve İspanya ise gizli olarak kolonilere önemli ölçüde destek veriyordu.


1774-1783 yılları arasında Amerika’da baş gösteren olaylar “Amerikan Devrimi” ya da “Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Aslında 1763’te İngiltere’nin Yedi Yıl Savaşları’ndan galip çıkması Amerikan bağımsızlık hareketinin pimini çekmişti. Ancak İngiliz Kraliyet Donanması ve ordusu var olmasaydı, Amerikalılar kendilerini Büyük Britanya’ya bağlayan bağları çoktan koparmış olurlardı. Gün geçtikçe ekonomik güçleri artan koloniler, şikâyetlerini giderek daha güçlü bir biçimde dile getirir olmuşlardı. 


Koloniler ilk silahlı mücadeleyi İngiltere’den bağımsız olmak için değil, isteklerini İngiltere’ye kabul ettirmek için yapıyorlardı. Bağımsızlık fikri ise 1776’dan itibaren oluşacaktı. Tanınmış bir İngiliz olan Thomas Paine’in “Common Sense/Sağduyu” adlı yapıtı bu konuda çok önemli bir rol oynamış ve Amerika’nın bağımsızlık özlemlerini somutlaştırmıştır. Bu sebeple kendisine Amerika’nın vaftiz babası adı verilmiştir. Paine, kongre kulislerine girmiş ve Amerikalılara bağımsızlıkları için destek vermiştir. Kitabı, Ocak 1776’da yayınlanmış ve Mart ayına kadar binden fazla satmıştır. General George Washington, bu eserin; yararlı öğretisini ve tartışmaya yer vermeyen diyalektiğini takdir etmiştir. Paine’in sayesinde anavatandan ayrılma konusunda kararsız olan halk, Bağımsızlık Bildirisi’ne katılmıştır.


Yeni vergiler yüzünden 1774’de Amerikan kolonileri İngiliz sömürgesine isyan ederek I.Filedelfiya kongresini topladı. Bu kongrede koloni meclislerinin onayı olmadan vergi toplanamaması kararı alındı. 15 Mayıs 1775’te Philadelphia’da II.Kongre toplanıp General George Washington komutanlığında bir ordu kurulmasına karar verildi. Washington, Amerikan direnmesinin somut ruhu oldu. İngiliz asıllı ve aristokrat bir insandı ve bütün enerjisini Amerika’nın hizmetine verdi. 1776’da ayrı bir Amerikan bayrağı kabul edildi. Ancak bu bağımsızlığı İngiltere kabul etmediği için savaş 7 yıl daha sürdü. Savaşın en büyük çarpışmalarından biri 1781’de Virginia, Yorktown’da yaşandı. Fransız ve Amerikan birlikleri, İngilizleri kuşattı ve onları teslim olmaya zorladı.


Kongrenin maddeleri eyaletler arasında gevşek bir birlik öngörüyor ve federal hükümeti çok sınırlı yetkilerle donatıyordu. Savunma, kamu maliyesi ve ticaret gibi kritik konularda federal hükümet yasama meclislerinin iradesinin elindeydi. Kongrenin zayıflığı herkesçe açık olarak görüldü. Washington’un deyişiyle 13 eyalet yalnızca “pamuktan bir bağ” ile birleşmişlerdi. Georgia eyaleti isyan eden diğer kolonilere bağımsızlığını 1776’da ilan ederek katılmıştı.


Thomas Jefferson başkanlığındaki heyet, 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Beyannâmesi’ni kabul etti. Bu belge; demokrasi tarihi ve siyaset bilimi açısından çok önemlidir. İlk defa insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetler ve demokrasinin temel ilkeleri yer aldı. İnsanların doğuştan sahip oldukları devredilemez hakları vardır: Yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme hakkı. Devletler bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Bu haklara aykırı davranan iktidarı değiştirmek milletin hakkıdır. Beyannâmenin sonunda eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla “Amerika Birleşik Devletleri” adlı bağımsız bir devlet kurulduğu ilan edilmiştir.


1763-1783 yılları arasında kolonilerde yayımlanan broşürlerin, dergilerin, gazetelerin sayısı ve içerikleri bu heyecanın birer göstergesidir. Yine baştan aşağı moral değerlerle bezeli Bağımsızlık Bildirgesi’nin ifade dili de bu heyecanın kanıtıdır. Fransa ve İspanya’nın yardımlarıyla başarılı olan koloniler 1782’de İngilizlerle gizlice barış antlaşması yaparak müttefiklerini yüzüstü bırakmışlardı. Böylece İngiltere korktuğundan daha azını kaybetmiştir ve kısa süre içinde başarısızlığını fazlasıyla telafi etmiştir. 


Güney Karolina üreticileri ve tüccarları İngiliz koloniciliğinden kar elde ettiler, ancak Amerika Bağımsızlık Savaşı’nın öncülerinden oldular. Henry Laurens, Thomas Lynch, ve Arthur Middleton koloninin bağımsızlık hareketlerine yön veren isimlerdir. Mücadele veren koloniler Robert Morris, Haym Solomon gibi zenginlerin kişisel ve finansal yardımları sayesinde ekonomik açıdan düzlüğe çıkmıştır.


3 Eylül 1783’te Paris Barışı imzalanarak İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. ABD’nin kuzey sınırı bugünkü Kanada sınırı, batı sınırı Misisipi nehri ve güney sınırı ise İspanya’ya ait Florida oldu. Fransa, Antiller’deki Tobago adasını aldı. İspanya, Florida ve Minorka’yı aldı. Hollanda ise zararlı çıktı. Çünkü Güney Hindistan’daki Negapotam’ı İngiltere’ye kaptırdı. Böylece İngilizler Seylan’ı ele geçirmek için bir adım atmış oldu ve Hollanda’nın sömürgeleriyle ticaret yapma hakkı elde etti.


1783’te Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra ülke, ekonominin ve siyasal durumun istikrarsız olduğu bir döneme girdi. Koşullar daha iyi olsaydı, Alexander Hamilton ve onu destekleyenlerin yeni bir anayasa için giriştikleri kampanyada şansları pek fazla olmazdı. Fakat durumun 1783’ten sonra giderek daha kötüye gittiğinden pek kuşku yok. Her eyalet adeta bağımsız bir ülke gibi hareket etti. Her biri kendi işlerini cumhuriyetin gereksinimlerine pek önem vermeden ve kendi uygun gördüğü şekilde yürüttü. 


Eyaletlerde çoğu tam anlamıyla değersiz, birbirinden ayrı bir düzine para kullanılıyordu. Komşu eyaletler birbirinden ithal edilen mallardan vergi alıyorlardı. Büyük Britanya kolonilerin ekonomik refahı için gerekli olan ticaret kanallarını yeniden açmayı reddetti. Eyalet yasama meclisleri Bağımsızlık Savaşı sırasında üstlendikleri borçları ödemeyi reddettiler. Birçok eyalet, borçluları taahhütlerini yerine getirmekten kurtaran yasalar çıkardı. En kötüsü bazı kişiler sorunlarını çözümlemek için yine silaha sarılmayı düşünmeye başladılar. 1786’da Batı Massachusetts’te Yüzbaşı Daniel Shays komutasında binlerce çiftçi Boston’da eyalet hükümetine karşı ayaklandı. Eyalet askerleri sonunda Shays’in ayaklanmasını bastırdı. George Washington ve diğer liderler, kolonilerin Büyük Britanya’ya karşı ayaklanmasının boşuna olup olmadığını düşünmeye başladılar.


Birinci olarak; Güney Amerika’ya gelenler, madenlerden elde ettikleri altın ve elmasları yüklenip zengin olarak ülkelerine dönmek isterken, Kuzey Amerika’ya gelenler, dinsel baskıdan, işsizlikten, fakirlikten kurtulmak ve kendilerine özgürce yaşayacakları yeni bir ülke kurmak umuduyla temelli yerleşmek düşüncesiyle ailelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. 


İkinci olarak; Zenci kölelerin bulunduğu Amerikan kolonilerinde mal sahipleri ve başarılı tüccarlardan oluşan oligarşik bir yapı bulunmakla beraber, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin tersine aristokrasi yoktur. Coğrafi koşullar düşünüldüğünde olmasına da imkân yoktur. Topraklar var olan Avrupalı nüfusla karşılaştırıldığında o kadar geniştir ki ilk yerleşim bölgelerinde nüfus artınca yerleşecek yeni toprak bulmak çok zor bir iş değildir.  Tabii bu arada fatura Kızılderililere kesilerek sayıları 2,5 milyonu bulan Kızılderililer asimilasyona ve katliama uğramışlardır. 


Üçüncü olarak; dinsel alandaki farklılık. Avrupa, Protestanlarla Katolikler arasında yaşanan mücadeleler, sürgünler ve katliamlarla çalkalanırken, Kuzey Amerika’da göçmenler, dinsel çoğulculuğu toplum kurucu bir unsur olarak kabul etmişti. Gerçekten birbirinden çok farklı mezheplerden gelen insanların barış içinde bir arada yaşayabilmeleri için de başka çıkar yol yoktu. Zaten göçmenleri Amerika’ya sürükleyen en önemli nedenlerden biri anayurtlarında yaşamış oldukları dinsel baskı idi. 


Dördüncü olarak göçmenler Amerika’ya demokratik bir siyasal geleneği getirmişlerdi. Kralın mutlak otoritesinden yılmış olan göçmenler temsil kurumlarına özel bir önem vermişlerdir. Amerikan kolonilerinde; Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i vardı. Ayrıca her bir koloni özgürlükleri güvence altına almak için birer anayasa kabul etmek yoluna gidecektir. 


Son olarak Amerikalıları birleştiren ve onlara kader birliği yaptıran üç unsur olduğundan bahsedilebilir. Birincisi Avrupa’nın yarattığı askeri ve ekonomik baskıya karşı duyulan öfke. İkincisi kıtanın yerli halkı olan Kızılderililere karşı duyulan öfke. Üçüncüsü ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na yol açacak olan İngiliz sömürgeciliğine karşı duyulan öfkedir. 


Amerikan ihtilâli, liberal devrin ilk büyük ictimai hareketidir. İngiltere’de 1688-1689’daki Bill of Rights (İngiliz İnsan Hakları Bildirgesi) ihtilâlinden etkilenerek Amerikalılar buna müstenid bir ihtilâl yaratan ilk millettir. Hâlbuki İngilizler bir nevi felsefi boşluk içinde ihtilâllerini başarmışlardır. Amerikalılar, liberal inançları ihtilâlle tecrübe eden ilk millettir. Amerikalılar başlangıçtan itibaren ihtilâlci mizaçta bir millet olmuşlardır. Onlar çekilmez bir durumu düzeltmek için değil, aynı devirde Batı dünyasındaki milletlerin çoğundan iyi olan durumlarını muhafaza ve idame için isyan ettiler ki, bu Batı’da eşi görülmemiş bir tarihî hâdisedir.


ABD’nin bağımsızlık hareketi ile Fransız İhtilali arasında büyük benzerlik vardı. Her iki hareket de belli bir siyasi amaca yönelik değildi. Hareketin itici gücü her iki ülkede de vergi meselesiydi. Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Fransız mali yapısının üzerine çok ağır yükler getirmişti ve bu yüzden Fransa Kralı XVI.Louis vergilendirme ölçütlerinde ve yöntemlerinde birtakım değişiklikleri gündemine almaya mecbur kaldı. Bu yüzden Amerikan bağımsızlık harbinin Fransa’ya yüklediği borç ve Amerikan bağımsızlık bildirisinin tesiri Fransız İhtilali’ni çabuklaşmıştır denilebilir. Böylece ilk sömürgeleştirme girişimi bağımsızlıkla sonuçlanıyordu. 


Bu durum Fransız devrimine ve yeni bağımsızlık dalgasına yol açtı. Arjantin 1816, Kolombiya 1819, Peru, Meksika, Venezüella 1821 yıllarında bağımsızlıklarına kavuştular. Siyasal açıdan Fransız Devrimi’ni etkileyen Amerikan Bağımsızlık Savaşı, ekonomik açıdan da devrimin alt yapısını oluşturmaktadır. 1756-1763 yıllarında Fransa ve İngiltere arasında gerçekleşen ve “Yedi Yıl Savaşları” olarak bilinen sömürge savaşı sırasında Fransa, İngiltere’ye en önemli sömürgelerini kaptırmıştı. Bu nedenle Fransa, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ya da sömürgecilik savaşında ezeli ve en büyük rakibi olarak gördüğü İngiltere karşısında Amerika’yı desteklemiştir. Böylece bu savaşın hem bağımsızlık bildirisi yolunda hem de Fransa’da yol açtığı ekonomik çöküntünün etkisiyle devrimi doğrudan etkilediğini söylemek mümkündür. 


Ancak her iki olayın arkasında yatan asıl etken, Aydınlanma düşüncesinin neden olduğu bazı değişikliklerdir. Bu hareketin devrime en büyük etkisi Bodin (1529-1596) ve Rousseau (1712-1778) gibi siyaset ve toplum düşünürlerinin siyasal alanda yol açtıkları dönüşüm olmuştur. Rousseau, halkın egemenliği, hukuk ve özgürlük kavramlarından bahsederek bunları “Toplum Sözleşmesi” kuramıyla özetlemiştir. Rousseau’ya göre: “Üyelerden her birinin canını, malını bütün olarak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulunmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur.”


İngiliz kolonileri birçok bakımdan o çağda Avrupa’da görülen gelişmelerin gerisinde kaldı. Fakat Kuzey Amerika’nın gelişmesi, Eski Dünya’nın gelişimini geçti. İnsan Hakları’ndan bahsedilmesi, Amerikan Devrimi’ni evrensel önem taşıyan bir olay durumuna yükseltti. Birçok Avrupalı ABD’de ortaya çıkan insan haklarının, Avrupa’nın Fransa gibi karanlığa batmış ve geri kalmış halklarının umutla ulaşabilecekleri bir örnek olduğuna gerçekten inandı. Din, basın, toplantı özgürlüğü, keyfi tutuklamanın olmaması ve yasa önünde eşitlik gibi istekler çoğu Avrupalı’nın elde etmeye çalıştığı haklardı. 


ABD’nin böyle bir örnek sunması, 1789’da Fransızların, devrimlerine insan haklarıyla ilgili bir bildiri ve yazılı anayasa ile başlamalarının nedenlerinden biri olmuştur. Amerikalılarca kendisine İncil’e eşit bir mukaddes değer tanınan Anayasa, başlangıçta hiç de seve seve kabul edilmiş bir metin değildir. Bu anayasayı hazırlayanlar, eserlerini hiç tatminkâr bulmamışlar ve devamlı olacağını zannetmemişlerdi. Kurucular, yeni bir eser meydana getirdiklerini, çağlarında mevcut rejimlerle benzerliği olmayan yepyeni bir rejim ortaya koyduklarını asla iddia etmiyorlardı. Bu, her şeye rağmen istemeyerek ayrıldıkları anavatanın yani İngiltere’nin sistemiydi.


Ancak Burke göre, Amerikan kolonileri sadece bağımsızlık için değil, İngiliz fikirlerinden de bağımsız olmak (kurtulmak) için hareket etmişlerdi. O’Sullivan; Avrupalılaşmaya (Batılılaşma) ve bunu taklit etmeye şiddetle karşı çıkıp Amerikan milli şuurunu öne çıkarır, Amerikan milletinin tarihsiz (tarihi bir geçmişi yok) olmasının onu motive ettiğini ve ona geleceğin büyük milleti olma hedefini gösterir. Amerikan Devrimi’nin üç özelliği bulunmaktadır. 


Ekonomik çıkarlardan dolayı Avrupa ile yapılan bir koloni savaşıdır. Bağımsızlık isteyenlerin ve buna karşı çıkanların meydana getirdiği bir iç savaştır. Fransa, İngiltere, İspanya ve Amerika arasındaki mücadeleden dolayı bir çeşit dünya savaşıdır. 1778 yılında Amerika ile Fransa arasında bir ittifak kurularak 6 Şubat tarihinde imzalanan “The Treaty of Alliance” ile Fransa, Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını tanımıştır.


ABD hükümeti, Avrupa’dan kaçmak istediği halde bu kıtanın sorunları peşini bırakmıyordu. Amerika, Avrupa’nın çifte standartlı ve ikiyüzlü politikasından uzak kalmak, Kutsal İttifak’ın Latin Amerika’daki sömürgeci müdahalesini önlemek ve Kuzey Amerika’da Rusya’nın isteklerine karşı koymak istiyordu. Ayrıca dış politikasını yeniden saptayarak bazı kurallara bağlamak çabasındaydı. Bağımsızlıktan itibaren güneyde Meksika ve Küba’ya, kuzeyde ise Kanada topraklarına göz dikilmişti. Yayılma ve genişleme siyaseti içte depresyonlardan kurtulmanın çıkar yolu olarak görülüyordu. Amerikan iç düzeninin ve zenginliğinin devamı buna bağlıydı. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğunu ve Tanrı’nın ABD’nin genişlemesine taraftar olduğu iddia edilmiştir.


Amerikan Başkanı James Monroe, Batı yönündeki genişlemenin gerekli olduğunu şu sözlerle belirtmiştir: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki âdil sınırlar içinde kalmak şartıyla toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestîsi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar.” Bu sözler Amerikan emperyalizminin başladığını göstermektedir.


İhtilalden sonraki savaşlarda İngiltere ve Fransa, ABD’yi kendi yanlarında savaşması için baskı altına almıştı. Washington, Avrupa ülkeleri ile ticari münasebet kurulmasını, fakat mümkün olduğu kadar az siyasi münasebet kurulmasını istemişti. Avrupa’nın değişken politikasına bağlanmak akıllıca bir iş değil demişti. Böylece “isolation” denilen Avrupa diplomasisinden uzak kalma ilkesi benimsendi ve Başkan James Monroe tarafından bir doktrin haline getirildi. Bu doktrin ile Amerika’nın elde ettiği bağımsızlık, Avrupa’nın kolonileştirme isteklerine konu olamayacaktı. Ayrıca Amerika, Avrupa’nın kolonilerine ve tabi bölgelerine müdahale etmeyecek ve Avrupalılar arasındaki problemlerde de taraf olmayacaktı. 


İzolasyon politikasının dünyaya ilan edildiği 1820’li yıllar, aynı zamanda ABD’nin misyonerlik hareketine başladığı yıllara rastlamaktadır. Elbette, Atlas Okyanusu’nun ötesindeki Doğu Akdeniz’e meselâ Beyrut’a misyoner yollayan bir devletin küresel hedeflerinin olmadığı iddia edilemez. Ayrıca Amerika bu doktrinle yalnızlık politikası uygulamıştır. Avrupa’daki kargaşaya karışmayıp ekonomisini güçlendirmiş, Orta ve Güney Amerika’daki etkisini arttırmıştır. Amerikalıların İngiltere’ye karşı duyduğu nefretin boyutu, ihtilal Fransa’sına karşı duyulan sempatinin boyutu ile eşit olmuştur. Ancak Kuzey eyaletlerinin İngiltere’ye, güney eyaletlerinin ise Fransa’ya karşı sempatisi vardı. İhtilalden sonra ABD, tarafsızlığını ilan etti. Ancak İngiltere’nin tarafsızlık hukukunu bir tarafa atıp, açık denizleri adeta kendi egemenlik alanı gibi görüp ABD ticaret gemilerine tacizde bulunması üzerine yapılan savaşta ABD yenilse de barış statüko üzerinden yapıldı.


1782’de ABD 3,5 milyon nüfusu bulan 13 federal devletten oluşurken, yarım asır içinde savaşla ve satın alma yoluyla hızla genişledi. 1803’te Louisiana 80 milyon franka Fransa’dan, 1819’da Florida 5 milyon dolara İspanya’dan, Teksas 15 milyon dolara Meksika’dan satın alındı. Bu toprak kazancı, Amerikan tarihindeki en büyük diplomatik başarılardandır. 1846 yılında İspanya’dan Oregon satın alındı. 1846’da 49.kuzey paraleli Kanada ile sınır oldu. 1867’de Alaska 7,2 milyon dolara Rusya’dan alındı. 1893’te Hawai takım adaları satın alındı. ABD İspanya ile 1898 yılında yapılan savaş neticesinde Porto Rico’yu ve Filipinler’i ele geçirdi. ABD, 1917 yılında Karaibler denizinde oldukça önemli olan ve 50 adadan oluşan Virgin adalarını da Danimarka’dan 25 milyon dolara satın aldı.


Amerikan tarihi, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyar. Max Lerner der ki: “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip te Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur.”


Milyonlarca göçmeni yerleştirmek için toprağa gereksinimleri vardı ve bunu yapmak için Kızılderililerin direncini kırdılar. Amerika’nın güneyi, tarımsal ve köleye dayalı işlevlerle değerlendirilmişse de kuzey üçlü bir işleve sahipti: Tarım, ticaret ve imalat. Deniz taşımacılığının gelişmesiyle batıya doğru yayılma iki engelle karşılaştı: Fransız ve İspanyol varlığı. Bunlar zamanla ortadan kaldırıldı. Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililer ise öldürüldü. Hatta bir dönem öldürülen her yerli için prim ödenmekteydi. Öldürülmeden kalmış bazı Amerikan yerlileri köleliğe zorlanmışlar, fakat bunlar yeterli sayıda olmadıkları için -özellikle plantasyon ekonomilerinin egemen olduğu yerlerde- emek gücü ithal etmek gerekmiştir. Afrikalıları kaçırma konusundaki eski yöntemler verimsiz olmaya başlayınca düzenli bir üçgen trafiği gelişmiştir.


Koloniler daha henüz kurulma safhasında iken kölelik de yaygınlık kazanmaya başladı. 1610 yılında siyah hizmetkârların köle olarak çalıştırılması Amerika’daki Katolik kilisesince uygun görülerek zencilerin yakalanıp nakledilmesi ve köleleştirilmelerinin kilise inançlarına göre yasal sayılacağı ifade edilmiştir. Ekonomik ve ahlaksal gereksinmeler ileri sürülerek ve İncil’e göre köleliğin kaldırıldığından hiç bahsedilmeyerek kölelerin ekonomik alanda vazgeçilmez olduklarına dikkat çekilmiştir. 1691’de özgür bir beyaz erkek ya da kadının; bir zenci, bir melez ya da bir Kızılderili erkek veya kadınla, ister ırgat ister köle olsun evlendiği takdirde sürgün ediliyordu.


1820 yılında güneyli ve kuzeyli siyasetçiler, köleliğin batı topraklarında yasal olup olmamasını tartışıyorlardı. Kongre bir uzlaşmaya vardı. Missouri eyaletinde ve Arkansas topraklarında köleliğe izin verildi. Ama Missouri’nin batı ve kuzeyindeki bölgelerde yasaklandı. 1846-48 yılları arasındaki Meksika Savaşı, Amerikalılara yeni topraklar kazandırdı. Bunun sonucunda kölelik sınırlarının genişletilmesi gündeme geldi. 1850’de California, özgür bir eyalet olarak kabul edildi. Utah ve New Mexico halkına kölelik konusunda karar hakkı tanındı. Ama bu konu çözümlenmiş değildi. 


Köleliğe karşı olan Abraham Lincoln 1860’da başkan seçildiğinde, 11 eyalet Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilân etti. Konfedere Eyaletler’i kurdular. Bunlar, Güney Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Georgia, Louisiana, Texas, Virginia, Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina Eyaletleri’ydi. Böylece Amerikan İç Savaşı başladı. ABD, 1861-1865 yıllarında kuzey ve güney eyaletleri arasındaki iç savaş yüzünden parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomisi tarıma ve özellikle pamuk ekimine dayanan güney eyaletlerine tarlalarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan zenci köleler getirilmişti. Ekonomisi büyük ölçüde endüstriye dayanan kuzey eyaletleri ise köleliğin yasaklanması ile özgür kalarak kuzeye göç edebilecek zencilerle, ucuz el emeği sağlamayı amaçlıyordu. Güney eyaletleri ise köleliğe son vermektense savaşmayı yeğliyordu. 


İngiltere, Afrika’dan ABD’ye zenci tutsak getiriyor ve bunun karşılığında tekstil endüstrisi için pamuğu alıyordu. Kuzeyin gelişen tekstil endüstrisinin bu pamuğa gereksinimi artmıştı ve bu malın ucuz fiyatla İngiltere ve Avrupa devletlerine satılması işine gelmiyordu. Her eyalet bağımsızlıktan yararlanarak özerkliğini pekiştirmeyi, iktisadi ihtiyaçlarına, örf ve adetlerine uygun bir anayasa hazırlamayı tasarlıyordu. 


Kölelik konusunda başlangıçta eyaletler zıtlaşsalar da sonuçta bir uzlaşmaya gidildi: Güney eyaletlerinin kuzeyin önerdiği ticaret ve sanayi yasalarını kabul etmesi karşılığında, kuzey eyaletleri de kölelerin özgür bırakılmasıyla ilgilenmeyeceklerini(!) kabul ettiler. Böylece hazırlanan anayasa bütün eyaletlerce kabul edildi. Daha sonraki yıllarda köleliğin sona ermesinden sonra bile Amerikan zencileri, ırk ayrımına ve eğitimde eşitsizliğe maruz kalmaya devam ettiler. Bunun üzerine siyah ırk, kendine yeni fırsatlar yaratabilmek için iç göçü başlattı. Güney’deki kırsal bölgelerden Kuzey’deki şehirlere geldiler. Ama şehirdeki zencilerin çoğu iş bulamadı. Yasalar ve adetler gereği beyazlardan ayrı bölgelerde “Getto” adı verilen bakımsız kenar mahallelerde yaşamak zorunda kaldılar. Bu durum Amerikan çifte standardının somut bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.


Bağımsızlıktan sonra ABD’li devlet adamları, başka devletlerin himaye ve yardımı olmadan ayakta kalabilmenin tek çaresinin ticaret yapmakla sağlanabileceğini düşünüyorlardı. Siyasi güç olarak ortaya çıkmanın yolunun ekonomik üstünlükten geçtiğini kavrayan ABD’nin Paris Büyükelçisi Thomas Jefferson önderliğindeki bir grup, dünya çapında kâr getiren her yer ile ticaret yapılmasını istiyorlardı. Amerikan ticaret gemileri İngiliz bayrağı altında Akdeniz’e gider gelirlerdi. Bağımsızlık ilanı üzerine Britanya hükümeti Akdeniz’e giden Amerikan gemileri üzerindeki himayesini kaldırdı ve bunları kendi hallerine bıraktı. 


Nitekim savaşarak ayrıldıkları İngiltere’nin ve savaş sırasındaki müttefikleri Fransa’nın, yeni bir devletin ticari pazarlara girmesini hoş karşılamadıklarını kısa sürede gördüler. ABD, ihraç ettiği buğdayın ve unun 1/6’sını ve tuzlanmış balığın 1/4’ünü Akdeniz ülkelerine satıyor ve buradan da pirinç ve mısır satın alıyordu. Yaklaşık 1200 kişinin görev aldığı 80 ila 100 adet ABD gemisi Akdeniz limanlarına girip çıkıyordu. Ancak Akdeniz’de ticaret yapan tüm Avrupa devletleri, Mağrib kuvvetlerinin saldırısından korunmak için anlaşmalar yaparak Akdeniz’deki güvenliklerini yıllık vergiler karşılığında koruyorlardı. İngiltere, Fransa ve İspanya gibi güçlü donanmalara sahip devletler bile yıllık vergi ödemek zorunda kalıyorlardı.


1786 ilkbaharında Londra’da Trablusgarp elçisi Abdurrahman, ABD’nin Paris elçisi Jefferson ve Londra elçisi Adams’a; Akdeniz’in hâkimlerinin Osmanlı Devleti ile Garp Ocakları olduğunu ve müsaadeleri olmadan bu bölgede yabancı hiçbir devlet gemisinin serbestçe seyr-ü sefer edemeyeceğini ve ticaret yapamayacağını söylemiştir. Yani Akdeniz’in sahibinin Türkler olduğunu ve burada gemi yürütmek için ücretini ödemeleri gerektiğini ifade etmiştir. 


Mağrib kuvvetleriyle savaşmak yerine onlarla anlaşma yaparak vergi ödemenin bir sebebi de; bu şekilde iyi ilişkiler kurdukları Mağrib yöneticilerini kendi ticari rakiplerine karşı kullanmak isteğiydi. Bu yüzden ABD ticaret gemilerini hedef alan saldırılar, İngiltere’nin teşvikiyle artmıştı. Amerikan Kongresi, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams gibi Bağımsızlık Savaşı’nın önde gelen isimlerinden oluşan bir heyeti 1784 Mayısı’nda Mağrib yöneticileriyle anlaşma yapmak için görevlendirdi ve heyet emrine verilecek armağanlar için 80 bin dolar tahsis edildi. 


1790 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye, Akdeniz’deki ticaretin çok önemli olduğunu ve Garp Ocakları ile barış yapılmadığı takdirde ABD ticaretinin tamamıyla durabileceğini ve barışın 320 bin dolar ödemekle sağlanabileceğini bildiren bir rapor sunmuştur. Ekim 1796’da ABD’li kaptan Richard O’Brien, barış anlaşması için Cezayir’de Dayı Hasan Paşa’ya 200 bin dolar teslim etti. Trablusgarp Hâkimi Yusuf Paşa ile de Kasım 1796’da 10 bin dolara anlaşma imzalandı.




Sonuç


1775 tarihinde Philadelphia’da II.Amerikan Kongresi toplanmış ve yayınlanan bir bildiri ile bağımsızlık mücadelesi resmen başlamıştır. Yaklaşık altı yıl süren zorlu savaşlardan sonra Amerikalılar galip gelmiş ve 4 Temmuz 1776 tarihinde bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsızlık mücadelesi sonrasında İngiltere, Amerika ile olan ticari ilişkilere yasaklama getirmiş, tedavüldeki altının yetersiz oluşu, köylülerin ürünlerini satacağı pazar alanlarının sınırlı oluşu, ağır iklim koşulları ve yeni kurulan devletin resmi parasının olmayışı Amerikalılar için ekonomik hayat güçleşmiştir. Bu dönemde bazı eyaletlerce para basılsa da, tüccar ve bankacıların yeterli desteği göstermemesi üzerine başarı sağlanamamıştır. Ayrıca ekonomik hayattaki bu güçlükler devlet idaresini zorlaştırmış ve bağımsızlık mücadelesi nedeniyle alınan borçların geri ödenmesi ise yeni vergilerin yürürlüğe konulmasını gerektirmiştir. Bu durum da yeni isyanlara sebep olmuştur. 


Yönetimin halka ağır vergiler yüklemesi neticesinde birçok vergi isyanı başlamış ve bu isyan hareketleri çok önemli toplumsal dönüşümlere sebep olmuştur. Ağır, haksız ve adaletsiz vergiler tahammül edilemez boyutlara ulaştığında halkın vergilere karşı aktif direnişi başlamış ve Amerikan tarihinde olduğu gibi bir devletin bağımsızlık mücadelesinin temelini oluşturabilmiştir.


Amerika kıtasında yaşayanlar Avrupa’daki aydınlanma hareketinden etkilenmişlerdi ve bu yeni esaslara göre yaşamlarını kurmak istediler. 1776’da özgürlük ile eşitliğin dokunulmaz ve kutsal insan hakları olduğunu ilan ettiler ve kurdukları devleti bu temele dayandırdılar. Ancak tarım yaptıkları geniş topraklarında zenci köleleri de çalıştırmaya devam ettiler. 


Amerikan Bağımsızlık Savaşı; güneyin insanlarını kuzeye, doğudakileri batıya yaklaştırmış ve insanlar birbirini tanımışlardır. Boston’da bulunan koyu mutaassıp bir kişi, Virginia’da İngiliz kilisesine sadık kalmış olan bir kişinin insan suratlı bir şeytan olmadığını öğrenmiştir. Amerikalılar, bağımsızlıklarını ilkelerinden hiç ödün vermeden kazanmışlardı. Mücadelenin en karanlık günlerinde bile herhangi birine vergi ödemeyi reddetmişlerdi. 


Amerika kongresinin bastığı kâğıt parayı kimse altını çevirmeye kalkışmadı ve bu güven ortamında devrimin harcamaları bu kâğıt parayla karşılandı. Devrim öncesinde Amerikan kolonilerinde yaşayanlar, Britanya tarihini kendi tarihleri olarak benimsemişlerdi. Devrimden sonra 13 koloni arasında ulusal bir kimliği pekiştirebilmek için özgün bir Amerikan geçmişine gerek olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. Yeni ders kitapları, bu yöndeki ilk girişimi temsil etmekteydi. 


George Bancroft gibi tarihçilerin eserlerinde, Amerikalılara yaptıklarından gurur duyulacak bir ulusa mensup oldukları fikri aşılanıyordu: Onlar, Avrupa’daki kokuşmuş yaşlı toplumu bırakıp bu vahşi topraklara medeniyet getirmişti; ataları, kendi ayakları üzerinde durma, dürüstlük, hürriyet gibi değerleri geliştirmiş ve şimdi bunlar bütün Amerikalıların mirası olmuştu. Bir sonraki kuşağın “akılsızca yurtseverlik” diye küçümseyip bir kenara attığı şey, o zamanlar ulusal kimliğin geçerli ve gerekli bir ifadesi sayılıyordu.


Avrupa’da durmadan hükümetler devriliyor, anayasalar değişiyor, diktatörler çıkıyor, akla hayale sığmayacak cinayetler işleniyordu. Fransız İhtilali’nin insan hakları ve demokrasi anlayışı çeşitli ihtirasların elinde ikide birde oyuncak haline geliyordu. Bu gibi krizlere ABD’de pek rastlamıyoruz. Aksine Avrupa’da demokrasi tehlikeye düştükçe ABD koşup Avrupa’yı girdiği bataklıktan kurtarıyor. İki büyük dünya savaşı bunun şahididir. 


Ronald Steel’in yazdığına göre; bazı insanlarda dünyayı daha mutlu, daha düzenli kılma ve onu bize yaraşır duruma getirme işinin ABD’ye düştüğü inancı vardır. Amerika, insanlığın çehresini değiştirmeyi, ona yeni bir yüz ve biçim vermeye çalışmaktadır. Daha 1765’te John Adams: “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir.” 


Herman Melville ise şöyle diyordu: “… ve biz Amerikalılar, apayrı bir ulusuz, zamanımızın İsrail’iyiz, dünya özgürlüklerinin temel direğini biz tutuyoruz.” 


Ancak günümüzde Afganistan ve Irak işgalleriyle Amerika, insanlığı savaşlara ve felaketlere sokmaktadır.


Kızılderililerin kolonizasyon hareketine karşı ciddi bir engel oluşturmayacak kadar sayıca az ve medeniyetçe geri olmaları, beyaz göçmenler için bir şans olmuştur. Zaman zaman kolonizasyonu geciktirdilerse de hiçbir zaman bu hareketi durduramadılar. Fransızların kışkırtmasıyla Ottowa kabilesinin şefi Pontiac yönetiminde yerliler ayaklandı. Karakollar ele geçirildi, kolonlar öldürüldü ve ayaklanmayı bastırmak için düzenli İngiliz birliklerinin müdahalesi gerekti. 


Amerikalıların Kızılderilileri öldürerek sayılarını azaltması, zencileri köle olarak alıp satması, insan hakları ve özgürlüklerden bahseden sözleriyle çelişmektedir.


13. asırda İngiltere’de başlayan anayasal süreç, Avrupa kıtasında değişik formlar aldıktan sonra, koca bir okyanus aşarak Kuzey Amerika kıtasına ulaştı. Burada özellikle Avrupa ülkelerinden göç eden ve aydınlanma düşüncesine sahip insanlar arasında hem güçlendi hem de değişik biçimler aldı. Bağımsızlık, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar 13 kolonide iyice yerleşti. 18. asır sonlarında Batı Avrupa’ya döndü ve Fransız Devrimi’ne yol açtı. Milliyetçilik ve demokrasi fikirleri dönemin Endüstri Devrimi ve Emperyalizm ile körüklenerek Batı’dan doğuya doğru ilerleyip Osmanlı toprağından geçerek yayıldı.


18.asrın sonlarına doğru Yeni Dünya’da 1873’te yapılan Versailles Antlaşması ile Amerika Birleşik Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken, Osmanlı İmparatorluğu çoktandır gerileme devrine girmiş bulunuyordu. Amerika Kıtası’nın keşfiyle dünya ekonomisi nakdi mübadelenin yoğunlaşmasına doğru önemli bir gelişme göstermiştir. Piyasaya yönelen kıymetli madenler özelikle gümüş, satın alma gücünü destekleyerek talebi yükseltiyor ve böylece fiyatlarda bir kıpırdanmaya yol açıyordu. Batı’nın yükselen satın alma gücü ile fiyatların yükselme eğilimi nakit sağlamada önemli darboğazlarla karşılaşan ve fiyat yapılarındaki farklılıktan dolayı piyasadaki altın ve gümüşü Mısır’a ve doğuya kaptıran Osmanlı ülkesinde, daha şiddetli bir para darlığı yaratmıştır. 


Bu darlık 1683’den sonra mali baskıların şiddetlenmesi ile ekonomideki nakdileşmeye doğru olan eğilimi güçlendirmiştir. Osmanlı Devleti üzerinde zamanla giderek artan Amerikan etkisinin oluşmasında 19. asırda rol oynayan iki kurumdan birisi “Amerikan donanması” diğeri de “Amerikan misyonerleri” olmuştur. Donanma işin sert yüzü ve soğuk yanıydı. Bir de sıcak yüzü, sempatik, insancıl görünümlü bir mekanizma olan misyonerlik vardı. Misyonerlik birçok açıdan donanmadan daha avantajlı idi. Örneğin maddi açıdan; Akdeniz’de dolaştırılacak bir firkateynin yıllık masrafı 80.000 dolarken, bir misyoner ailesinin yıllık gideri 1.000 doları bulmuyordu. Amerikan ideolojisine hâkim olan ana faktör kendi Hristiyanlık değerlerini dünyaya yaymak olduğu için misyonerlik bizzat devlet eliyle icra edilmiştir.


Ayrıca Hristiyanlığın doğduğu toprakların Osmanlı hâkimiyetinde bulunması ABD nezdinde Osmanlı Devleti’ni önemli kılmıştır. ABD’nin kuruluşuyla birlikte “İnsan Hakları Beyannâmesi” ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya hem örnek ve hem de O’na karşı bir denge unsuru olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti artık yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Ancak ne yazık ki insan hakları, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramlar; hiçbir zaman zenciler, Kızılderililer ve sömürgeleştirilen halklar için geçerli olamamıştır.


ABD’nin kuruluşunun sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz: İnsan Hakları Beyannâmesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya örnek olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Göçler sonucunda Avrupa’da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir. ABD, artık Avrupa’ya karşı bir denge unsuru olmuştur.



Dr.İhsan Burak Birecikli
Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
ABD ve Büyük Ortadoğu İlişkileri Özel Sayısı,
History Studies, 2011 - PDF






ilgili:
DENİZLERDE HAKİMİYET
ve DÜNYAYA ÜN SALAN “ZALİM TÜRK” ler