amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2024 Pazartesi

Schliemann

 "ABD Vatandaşı" Schliemann ve 178 adet Turova Buluntusu;

1893 yılında Madam Schliemann eşinin ölümünden önce, evlat edinildiği ülkesini hatırladığını ve ona duyduğu saygının bir göstergesi olarak, ABD'ye verilmesi gerektiğini belirttiği objelerden oluşan bir koleksiyonu ABD Ulusal Müzesi'ne teslim eder. Bir Amerikan vatandaşı olduğunu hiçbir zaman unutmayan "Schliemann" ölüme hazırlanırken, bahsi geçen şekilde teşekkürlerini sunar. Koleksiyonun tamamı antik Turova'dan tam 178 objeden oluşuyor. Bu koleksiyon Tarih Öncesi Antropoloji Bölümü'nde bulunmakta. Bu koleksiyonun içinde yüzünde üç adet gamalı haçı olan bir ağırşak bulunmakta (şekil 71). Turova IV'e ait olan bu ağırşak 13,1/2 feet (4 metre) derinlikte bulunmuş.

Kaynak: Thomas Wilson, 1896 (Küratör, Tarih Öncesi Antropoloji Bölümü, ABD Ulusal Müzesi).


NOT: Schliemann'ın yurtdışına kaç parça eser kaçırdığı tam olarak bilinmemekle birlikte, yukarıdaki metinde 178 parçanın ABD'ye götürüldüğü ve "hibe" edildiği ortadadır. Bu 178 parçanın (Turova IV - fig.71 ve 126 dışında) ne olduğunu maalesef bilmiyoruz. - SB



"US Citizen" Schliemann and 178 Troy Finds;

In 1893, before her husband's death, Madame Schliemann delivered to the US National Museum a collection of objects that she stated should be given to the USA as a sign of her respect and remembrance of her adopted country. "Schliemann", who never forgot that he was an American citizen, expressed his thanks in the aforementioned manner as he prepared to die. The entire collection consists of 178 objects from ancient Troy. This collection is housed in the Department of Prehistoric Anthropology. The collection includes a spindle whorl with three swastikas on its face (fig. 71). This spindle whorl from Troy IV was found at a depth of 13.1/2 feet (4 metres).

Source: Thomas Wilson, 1896 (Curator, Department of Prehistoric Anthropology, U.S. National Museum)


NOTE: Although it is not known exactly how many artefacts Schliemann smuggled abroad, it is clear from the text above that 178 pieces were taken to the USA and "donated". Unfortunately, we do not know what happened to these 178 pieces (except Troy IV - fig.71 and 126). - SB





20 Şubat 2021 Cumartesi

Mark Twain'in Türkiye Macerası

 


Mark Twain ve yanındakiler, kopardıkları cami süslemeleriyle Efes harabelerinden aldıkları "hatıra eşyaları" yanlarında götürmek isterlerken.... ki hikayesini Jerry Toner'den okuyalım;

Efes, "kadim dönemin en mağrur şehri", "Diana tapınağının tasarımı çok asil, işçiliği mükemmeldir." Efes "değerli kalıntıların bozulmuş ve sakatlanmış cevherlerinin dünyası". Bir mağarada iki yüzyıl uyuyan yedi uyurların öyküsü hatırlatınca, Twain "kadim insanlar bir hikayeye öylesine inanıyorlardı ki sekiz veya dokuz yüzyıl önce bile seyyahlar ondan boş inançlara dayalı bir korku duydular," diye açıklar. Bu gibi kadim inançları anlayışla karşılaşsak bile modern yerlilerin hiç ilerlemediği görülür: "Bugün bile çevre bölgelerin sakinleri orada uyumamayı yeğler".

Twain ve yolculuk arkadaşları yanlarında tek bir eski eser götüremezler. Heykellerin kırılmış mermer bölümlerini veya camilerden kopmuş süsleme parçalarını toplamışlardı ama İstanbul'dan "bizim grubumuza dikkat etmesi ve bir şey götürmemize engel olması" emredilen bir devlet görevlisi tarafından el konuldu. Amerikalılar özellikle de saraydan gelen emri taşıyan zarfın "İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'nun armasını taşıdığını, bu nedenle Kraliçe'nin temsilcisi tarafından esinlendiğini öğrenince buna çok sinirlenirler".

Twain "Bu kötü oldu" diye sözünü sonlandırır. "Çok kötü." Eğer "Emir yalnızca Osmanlılar'dan gelmiş olsaydı bu sadece Osmanlılar'ın Hıristiyanlara karşı duyduğu nefrete ve bunu kibar bir yöntemle ifade etmesini bilmeyenlerin kaba tarzına bağlanabilirdi ama Hıristiyanlaştırılmış, eğitim görmüş, politik anlamda düzgün İngiliz Misyonundan gelmesi bizlerin izlenmesi gereken tipte beyefendiler ve hanımefendiler olduğumuzu ima etmiş oluyordu!"

Jerry Toner, Homeros'un Türkleri


SB NOT:

1 - Mark Twain ve yanındakilerin sanki doğal bir şeymiş gibi "cami süslemelerini koparmaları", Efes eserlerinden çalıp götürebileceğini sanmaları...

2 - Osmanlı Devleti'nin değil de "Kraliçe"nin sözünün geçmesi !...

3- Mark Twain'in "Osmanlı"nın Hıristiyanlardan nefret ettiğini iddia etmesi ve sanki Amerikalı olmalarından dolayı 'Osmanlı'ya üstünlük taslayabilecek yetkilerinin olduğunu sanması...

4 - "Kraliçe"nin emrine şaşması ve "çok kötü, çok kötü" dediğinde Bir Amerikalı olarak Queen'den çekinmesi...

5 - Osmanlı'nın değil de "Kraliçe"nin emriyle [her ne kadar kazı heyeti İngiliz (British Museum adına J.T.Wood) olsa da!] durdurulmalarının bizdeki utancı !

6 - "Osmanlı'nın izniyle" British Müzesi'nin gemilerle eserleri İngiltere'ye götürmesi !..


İlginç ve ibretlik!...

SB


EK: Mark Twain, The Innocents Abroad, 1869




31 Temmuz 2020 Cuma

Meluncanlar



1600'lü yıllarda Meluncanlar...
açık renk gözlü, kahverengi tenli
Brent Kennedy atalarının İngiliz-İrlandalı sanıyordu,
ancak Akdeniz Anemisi ile ortaya çıkan gerçek başka şeyler söylüyordu...


"1600'lerin başında, Jamestown'da ipek işçilerinin olduğunu biliyoruz. Virginia'nın o bölgesinde, Williamsburg, Jamestown birbirlerine çok yakın yerler. Dolayısıyla bu bölgede kesinlikle Türkler vardı. Sene 1600'lerin başı..."

"Örneğin Amerika'nın kolonileşme döneminde Amerika'ya gelen Türk zanaatkarların olduğunu biliyoruz. Ayrıca Güney Carolina'da "Türkler" denilen başka melez bir etnik topluluk da var."

"Ve bildiğiniz gibi, bu insanlar çevrelerinde yaşayan diğer insanlardan farklı oldukları görülmüştür ve ataları üzerine çeşitli savlar türetilmiştir. Bazıları Meluncanları Portekizlilerle ilişkilendirirken, bazıları da Osmanlılar ile ilişkilendirmiştir. Meluncanlarla ilgili farklı akrabalık ilişkileri kurulmuştur. Bence bu konuda tarihi belgeler sınırlı olacak, çünkü Meluncanlar aynı bölgede yaşayan yerli kabilelerden Çerokilere, Kriklere ve Şavnilere, ten rengi ve diğer özellikleri açısından muhtemelen çok benzziyorlardı. Tabi o zamanlarda öyle bir ten rengine sahip olmak iyi bir şey değildi. Sizi farklı bir sosyal sınıfa sokuyordu. Bu yüzden Meluncanların çoğu, eğer yapabilirlerse atalarının Avrupalı olduğunu söyleyip kendilerine Siyahi Hollandalı, Portekiz veya buna benzer şeyler diyorlardı. Bu insanların tam olarak nereden geldiğini tarihi belgelerle bulmak bu yüzden zor olabilir. Fakat "Meluncan" halkının Güneydoğu Amerika'ya geldiği ve Tennessee eyaletinin kuzeydoğusuna, Cumberland Yaylası civarına yerleşmesi şüphe götürmez bir gerçektir."



"Kısmet işte, dişçideyken rastladığım ve kökenimi doğrulayan bir şey. Dişçim bana "Neler yapıyorsun April?" diye sordu; çünkü pek çok şeyle uğraşıyordum. Ben de ona bu Meluncan araştırmasını anlattım ve bana "Nereli bu insanlar, nereden geldiler?" diye sordu. Ben de "İşte Türkiye civarı, ege, belki firari Yunanlar, çünkü o zamanın Osmanlı İmparatorluğu'ydu" dedim. Bana "Karabelli Tüberkül'ün [diş üzerindeki anatomik çıkıntılar] var mı, bir bakayım" dedi. Benim gibi hekimliği okumamış insanların anlayamayacağı gibi, bu arka azı dişlerinden bir tanesinin özel bir şekilde olması demektir. Bu özellikle de Akdeniz bölgesinin insanlarında bulunan genetik bir belirleyicidir. Sonra dedim ki; "Muhtemelen Kızılderili soyum da var. Acaba onlarda bu var mı?" diye sorunca bana "Hayır, bu Akdeniz Bölgesi'ne has bir şey" dedi.

"1571 İnehbahtı'nda 5000'ne yakın Osmanlı denizcisi Haçlılara esir düşüyor... İspanyollar ele geçirdiği esirleri kolonilere taşıyor. Bazıları da gemilerde çalıştırılıyor... Buna ilişkin kanıt İngiliz Kaptan Draeck'e ait..."

"Kaptan Ralph Lane, 1585 yılında buradan [Kayıp Koloni hikayesinin geçtiği yer; Fort Raleigh: link] 108 kişilik bir koloninin valisi olarak ayrıldı. Yaklaşık bir yıl sonra Kızılderililerle alakalı her şeyi berbat etmişlerdi. İlişkiler mahvolmuştu. Durum böyleyken güneyden gelen Francis Drake, Lane'i eve geri götürme teklifinde bulundu. Fakat bunu gerçekleştirmesi için gemilerde yer açması gerekiyordu. Gemilerde, İspanyol gemilerden kurtarılan Osmanlı İmparatorluğu'ndan olan forsalar da vardı. Bunların yanında Meksika ve Peru'dan Yerliler ve Afrikalı köleler de vardı. Bu insanlara ne oldu? İşte burası pek çok varsayımın başlangıç noktası. Haziran ayının sonlarına doğru Drake, Lane'e İngiltere'ye dönüş teklifinde bulunuyor. Üç gün ortadan yok olduktan sonra geri geliyor ve gemisinde epey yer açmış. Eskisi kadar hizmetçisi ve kölesi yok. Bunlara ne oldu? Okrakok (Ocracoke) Adası veya başka adalara bu insanları bıraktı ve kayıp mı oldular? Yoksa bunların ayağına taş bağlayıp denize mi attı? Bunu bilmiyoruz. Fakat buradan çıkan tek iyi haber Türk mahkumlar için, çünkü onlara bir şey olmuyor. Bu insanlar kaybedilmiyor; çünkü bu dönemde İngilizler Osmanlılara yakınlaşıp bir ittifak kurmaya çalışıyorlardı. Bu Türk mahkumlar da İngilizlerin Osmanlıların gözüne girmek için iyi bir araç oluyor. "

"Osmanlılarla İngilizler arasında aynı yıllarda 200 Türk korsanının salıverilmesi yolunda görüşmeler yapıldığına göre, Kaptan Drake'n Amerika kıyılarına terk ettiği esirlerin Osmanlı vatandaşı olduğu kesinleşti."

"Bu belgeler önemli, yani Türklerin Ronaki  Adası'na kadar gidip, orada bir kısmının bırakılıp, bir kısmının İngiltere'ye gelmesi ve İngiltere kraliçesi Elizabeth tarafından Osmanlı hanedanlığına gönderilmesine dair belgelerin hepsi, elle tutulur belgelerdir. Dolayısıyla bunlar bence yapılacak daha geniş bir araştırmada bahsedilebilecek en güçlü kuvvetli bilgi ve belgelerdir."

İspanyollar da Türk esirleri Amerika kıyılarına bırakmış olamaz mıydı? Araştırmalarla birçok bilgi ve belgeye ulaşılıyordu. Birçoğu Hristiyan olmuştu, ama... 

"Meluncan tarihçilerinin inandığı bir şey de, ilk Meluncanların Müslüman olduklarıdır. Bunu söylerken Müslümanların ibadet ederken doğuya, yani Mekke'ye doğru döndüklerini söylüyorlar. Böylelikle Meluncanların da ilk zamanlarda ibadet ederken dizlerinin üstüne çöküp doğuya, doğan güneşe doğru yönelirlermiş."

Brent Kennedy Akdenizli idi, ama hangi Akdeniz?



"Yapılan bazı akademik çalışmalar bir kültürel coğrafyacı tarafından yapılmıştır. Adı Edward Price. Meluncanlarda ortak bir özellik olarak görülen, mezarlarının üzerine küçük evler yapmaları gerçeğini göz ardı etmiş. Bu mezarevleri, 1977'de Donald Ball tarafından belgelendi. Bu mezarevlerinin Osmanlı veya herhangi bir kültürel kökene bağlamadı; Bu mezarevlerini Osmanlı veya herhangi bir kültürel kökene bağlamadı; ancak "İngiliz kilise kapılarının veya  İskoç türbelerinin bir türevi olabilir" dedi. Toplumlar, başka bir güç tarafındna fethedilmedikçe cenaze geleneklerini bırakmazlar. Fethedildiklerinde bile bu gelenekler, vazgeçtikleri en son şeylerden biri olur. Benim teorim de ; Türkler Amerika'ya geldiğinde Kızılderiler onlara kucak açtı ve farklı kabilelerle kaynaştılar. Kızılderili kültüründe bir izleri olsun istediler. Bunu da Osmanlı çit tasarımlarını Meluncanlarla harmanlayarak yaptılar. Mount Comfort Mezarlığı'nda 1830 yılına ait, son derece iyi korunmuş bir tane bulabildim. Hatta bu fotoğrafı 2001'de Türkiye'ye giderken yanıma aldım. Bu resim de Türkiye'nin Tire ilçesinden bir Osmanlı mezartaşının resmi. Sizin de gördüğünüz gibi çit tasarımına yapı ve biçim olarak çok benziyor."




Amerikalılar bulguru bilmiyordu, ancak Meluncanlar yiyordu. Avrupalılara da özgü değildi. Amerikalılar tarafından pek tercih edilmeyen koyun etini tercih ediyorlardı. Nazar değmesine inanıyorlardı. Hayır anlamında kullanılan ve dişlerimizin arasından çıkardığımız çık sesi veriyorlardı. Kahveyi Türkler gibi içiyorlar, ters kapatıp kahve falı bakıyorlar. Misafirperverlerdi.

"Büyükannem kahve falına bakardı. Sonra Türkiye'ye gittiğimde insanlar kahve falına bakarken görünce; "Tanrım, inanılmaz!" diye düşündüm. Bir iki kere insanlar benim falıma baktıktan sonra "Sanırım bunu ben de yapabilirim" dedim.

"Benzer kültürel geçmişimiz var. Bazı gelenekler kalmış ve gelişmiş."

"Fakat ilginç olan şu ki, türbana sadece Güneydoğu Amerika'da rastlarsınız. Kuzeydoğu bölgesinde bir uçtan bir uca pek çok farklı şapka türü olmasına rağmen türban sadece Meluncanların yoğunlukla yaşadığı bölgelerde görüyoruz. Üzerinde durulması gereken ilginç bir bağlantı."



Brent Kennedy benzerliklerin Türklerle ilişkisini görünce DNA testi yaptırmaya karar verdi.

Amerikanın sanat ve siyaset dünyasının en güçlü isimlerinin soyağaçları incelendiğinde bazılarının Meluncan olma olasılığı oldukça kuvvetli görünüyordu. [George C.Scott, Steve Martin]

"Bence Meluncan olması muhtemel olan en ünlü iki isim, Abraham Lincoln ve Elvis Presley'dir. Amerika'nın en fazla saygı ve hürmet gösterilen devlet başkanlarından biri olması sebebiyle Abraham Lincoln hakkında pek çok kişi ortaya çok fikir atmıştır. Bu iddialar kökeninin Avrupalı asilzadelere dayandığı iddialarından tutun, Meluncan olduğuna kadar uzanır. Fiziksel olarak kesinlikle Meluncanlara benziyordu. Teni ve saçları koyu renkliydi. Meluncanların yerleşmiş olabileceği bir bölgenin yerlisiydi. Brent Kennedy'nin, Abraham Lincoln'un soyağacını incelediğinde böyle bir olasılığı keşfettiğini biliyorum. Elvis Presley de anne tarafından Amerika'nın bu bölgesinden gelmiştir. Kesinlikle ailesinin bir kısmının Meluncanlarla bağlantısı vardı. Tabi bu akrabalıklar evlilik yoluyla mıydı, yoksa kan yoluyla mı?... Dediğim gibi, kimin Meluncan olup olmadığı konusunda tanımsal bir sorun olduğundan, eğer kimin Meluncan olduğu konusunda geniş bir bakış açısıyla bakarsanız, Elvis Presley de çok rahatlıkla bu tanımın içine girebilir. Tom Hanks, biliyoruz ki; Abraham Lincoln'un annesi, Hanks ailesindendi, Tom Hanks de bu aile ile akrabadır.  Yani, eğer onlar Meluncan ise, doğal olarak Tom Hanks de Meluncandır. Bluegrass müzisyeni Jimmy Martin, onu Meluncan olduğunu biliyorum, çünkü kendisi babamın kuzeni. Yani bunu biliyoruz. Tabi Hancock ilçesinde herkes Jimmy Martin'i ve ailesini tanır. Gary Francis Powers, 1960 yılındaki ünlü U2 olayında casus uçağını Rusya üzerinde uçuran ve vurulan pilottu. O zamanlarda epey meşhurdu ve Ava Gardner gibi insanlar..."

"New York'ta Meluncanlar için bir program yapmıştık ve onunla 2007 yılında tanıştım. Brent Kennedy'e katkılarından dolayı özel teşekkür plaketi verdik. Bir de Türk bayrağı hediye ettik, o an gözleri doldu. Sağlık sorunları olmasına rağmen kalkmak istedi. Bu hiç unutamadığım özel anlardan birisiydi."

Brent Kennedy damarlarındaki kanın Türklerle aynı olmasından gurur duyuyor.

"Türkiye'deyken çok fazla insan gördüm, çok insanla tanıştım ve yüreğimi ısıtan en büyük şey, insanların candan oluşuydu. İnsanlar çok samimiydiler, içtendiler. Hayatımda tanıştığım en iyi insanlardı, sıcacık bir millet."

"Benim yaptırdığım DNA testi atalarımın Orta Doğu'dan, geçmişteki Osmanlı topraklarından olduğunu gösteriyor."

"Kesinlikle bir akrabalık olduğunu düşünüyorum. Wise ilçesinde ve Güneybatı Virginia'da yaşayan insanların Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'deki insanların soyundan geldiği konusunda en ufak bir şüphem yok. Böyle bir bağ olduğundan hiçbir şüphem yok."

"Babam tarafından yüzde 25 Türk DNA'mın olduğunu bilmek beni çok mutlu ediyor. Türkiye'de uzun yıllar geçirmiş olmam nedeniyle de damarlarımda Türk kanı olduğunu bilmek beni çok sevindiriyor. (David Arnett, ABD İstanbul Eski Başkonsolos)


30 Ocak 2012


Konuşanlar:
Wayne Winkler, Meluncan Araştırmacısı, Yazar
Jeff Lester, Coalfield Progress Gazetesi Haber Editörü
April Millins, Meluncan Araştırmacısı, Antropolog
Nihan Bekar, T.C.New York Kültür ve Tanıtma Ataşesi
Cayner Smith, Wise-VA Belediye Başkanı
Russel G.Townsend, Doğu Çeroki Kabilesi Tarihi Koruma Görevlisi
Frank Keel, ABD İçişleri Bakanlığı Kızılderiler Bürosu-Doğu Yakası Başkanı
Prof.Dr. Türker Özdogan, Georgetown University
Michael Zatarga, Fort Raleigh Ulusal Tarih Bölge Görevlisi, Tarihçi
Oğuz Aydemir, Türkiye Sualtı Arkeolojisi Vakfı Başkanı
Osman Kabasakal, Çesme Turizm Müdürü.
Avukat Günay Övünç, Türk Amerikan Dernekleri Başkanı
Ali Çınar, ABD İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği Başkanı


Meluncan şarkısı ile mezarlık fotoları (Talbert Pierson Cemetery)






R > Türk (bknz. link)
E > Aşkenaz, yani Hazar Türkleri
R1b (38 kişi) 47.5% , E1b1a1-M2 (27 kişi) 33.75%, R1a (6 kişi) 7.5%, I1 (3 kişi) 3.75%, A (2 kişi) 2.5%, E1b1b1 (2 kişi) 2.5%, Q1a3a1 (1 kişi) 1.25%, I2 (1 kişi) 1.25%.


EK:


The Dictionary of Americanism defines the Melungeon as "a member of a group of people of mixed Indian, White and Negro blood found in some parts of the mountainous portions of Tennessee and Western North Carolina." (1) Meluncan is also defined as "one of a dark-skinned people of mixed White, Negro and Indian stock, living in the mountains of Tennessee" (2) in The Standard Dictionary. Melun is a Turkish word meaning one whose soul has been cursed by God", "someone damnable", "one whose life has been cursed". (3) Melungeons classified different from four legal categories (White, Indian, Negro, or Mulatto) as "FPC" or ("FC" free persons of color) by the first U.S. censuses in the 1790s. Their rights such as vote, education, settlement and court were striped. They had settled the top areas of Appalachians. A few managed to stay in these Appalachian bottomlands but hundreds migrated westward in the mid-1890s, mostly to Arkansas, Oklahoma, Texas, and California. Others migrated Maryland and Ohio. (4)

This group had called themselves Melungeons because of their negative image on Anglo-Americans. For example according to the 1891 writings Will Allen Dromgoole "the Malungeons are filthy, their home is filthy. They are rogues, natural, 'born rogues', close, suspicious, inhospitable, untruthful, cowardly, and to use their own word, 'sneaky'. (5) In fact "just as thousands of years earlier Roman mothers would control unruly children with the admonition, 'Hannibal is at the gates!,' so did Appalachian Anglo mothers tell their own misbehaving offspring, 'Be good, or the Melungeons will get you!". (6)

Today Clinch Valley College of the University of Virginia in Wise is an official home to the Melungeon Research Committee. Spanish, Portuguese and Turkish researchers as well as Americans are working on Melungeon mystry. They are most likely descendants of: (7)

1. 16 th century Iberian settlers (Portuguese and Spanish) who where abondoned or otherwise cutoff when the English overran the Santa Elena (Beaufort, South Carolina) Colony in 1587; and
2. Several hundred Ottoman (Turkish and other Muslim) Levants (sailors) set off on Roanoke Island, North Carolina in 1586 by Sir Francis Drake. Drake had freed the Turks from their Spanish captors who had utilized the Turks as slave labor at Cartegena in the Caribbean. The Spanish and Turks were constantly engaged in naval varfare back in the Mediterranean and the Spanish regularly used captives as galley slaves and general slave labor.
3. Other Mediterranean/Middle Eastern settlers and/or abandoned captives (e.g., The Virginia Company brought Turkish laborers and Armenian silkworm workers to Jamestown on at least two separate occasions in the mid-1600s. History has ignored these-and other-well documented instances of Mediterranean and Middle Eastern gene influences on our Southeastern populations, both Native American and European). 

In addition to historical data recent genetic analises show link between the Melungeon and the Mediterranean people. Also Melungeon descendants show Mediterranean diseases as thalassemia, familial Mediterranean fever, and sarcoidosis. Turkish physician Hulusi Behçet's syndrome, a rare genetic eye disease, has been identified in the Melungeon population. They have shovel teeth and the Central Asian cranial bump, too. Brent Kennedy points out six fingers (operated) on his each hand. Six fingers is also a trait of many Turks in Anatolia. (8)

Old Melungeons' belief was very close to Koran instead of Christianism. For example according to Muslim version of haven, most charming women are valuable gifts for their men. The seventeenth century Christian view of haven does not depend upon this belief. Mattie Ruth Johnson mentions the older Melungeon women who "never wore hats when they went to Church. They believed strongly in the Lord's Supper, and in foot washing. Many believed in fasting when they wanted good to answer certain prayers." (9)

Southeastern Native American dress styles include turbans and the fez with a feather. This was also a Turkish Levant clothing style in the 16th century. Drawings of Cherokee Chief Sequoya with head dress turban show this connection between the 16th century Turkish Levants and the Melungeons and Natives.  

There are a lot of Turkish words in Native American linguistics. " 'Tennessee,' whose linguistic origin remains a mystery, is virtually identical to the Turkish word tenesuh, meaning 'a place where souls move about'. 'Kentucky,' supposedly an Indian word for 'dark and bloody ground," is little different from the Turkish Kan tok, meaning 'saturated with, or full of, blood'. 'Alabama' bears a striking similarity to allah bamya or 'God's cemetery,' in Turkish." (10) Common Melungeon given names such as Didima (as in Didima Mullins) is a village in Turkey; Alanya (as in Alania Collins) is another Turkish site; Mahala (as in Mahala Mullins) is a Turkish word meaning "great or special aunt." (11)

The figures Anotalian and Appalachian folk dancers are same. Especially the use of musical spoons is very interesting. The Ottoman-style kilims have the same motiffs and designs (tulip, geometries, etc.,) with the Appalachian carpets, too.

The ethnic origins of the American people are incredibly diverse. All the groups are characterized by some of the following features: (12)

(1) common geographic origin;
(2) migratory status;
(3) race;
(4) language or dialect;
(5) religious faith or faiths;
(6) ties that transcend kinship, neighborhood, and community boundaries;
(7) shared traditions, values, and symbols;
(8) literature, folklore, and music;
(9) food preferences;
(10) settlement and employment patterns;
(11) special interests in regard to politics in the homeland and in the
United States;
(12) institutions that specifically serve and maintain the group;
(13) an internal sense of distinctiveness;
(14) an external perception of distinctiveness. 

There are several regional groups such as Appalachians, Southerners in the United States. They are not the same in character as immigrant groups. The Melungeons are not in only Appalachian regional group but also an immigrant group with Mediterranean, Middle Eastern (and Turkish) roots. They have strong above mentioned ethnic ties with other continents' regional people. 

Notes:
* Member of the Melungeon Research Committee, Clinch Valley College of the University of Virginia.
1 Mitford M. Mathews, der., A Dictionary of Americanism: On Historical Principles, Dictionary Department, Chicago, The University of Chicago Press, 1956, s. 1044.
2 Standard Dictionary of the English Language, International Ed., New York, Funk & Wagnalls, 1974, s. 794.
3 Meydan Larousse, Istanbul, Meydan Publishing, 1972, s. 593.
4 N.Brent Kennedy and Robyn Vaughan Kennedy, The Melungeons: The Resurrection of a Proud People, Macon, Mercer University Press, 2.B., 1997, s. 12 ve 16.
5 From ibid., s. 93, f.n. 4. 'The Malungeons, " The Arena 3 (March 1891) and "The Malungeon Tree and Its Four Branches/f Thé Arena 3 (June 1981). /
6 From ibid., s. 16, f.n. 11, Edward T.Price, "The Melungeons: A Mixed Blood Strain of the Southern Appalachians," The Geographical Review, No: 14 (April 1951). 
7 N.Brent Kennedy, An Update on Melungeon Research, Melungeon Homepage (May 22, 1997), s. 1. Also see Kennedy and Kennedy, s. 120.
8 Ibid., s. 149.
9 My Melungeon Heritage: A Story of Life on Newman's Ridge, Tennessee, The Overmountain Press, 1977, s. 136-137. 
10 Kennedy and Kennedy, s. 133.
11 Ibid., s. 141.
12 Stephan Thernstrom, der., Harvard Encyclopedia of American Ethnic Groups, 2.B., Cambridge, The Belknap of Harvard University Press, 1981, s. vi.. 



* EK:

Meluncanlar'dan April'in dişçideki anısını anlatırken ve diş hekiminin "Karabelli Tüberkülü'nün Akdeniz özelliği olduğunu söylemesiyle ilgili olarak başka hangi topluluk bu gruba giriyor diye baktığımda karşıma çıkan bir araştırma:


Carabelli Tüberkülü ile ilgili olarak:

Antropolojik yaklaşımla dişleri ilk inceleyen Flower olmuştur. Diş boylarından giderek ırklar arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla kendi adı ile bilinen Indeks'i oluşturmuştur. Sullivan ise, alt ikinci büyük azının tüberkül sayılarında görülen varyasyonları farklı insan topluluklarında incelemiştir.

Hrdlicka; üst kesici dişlerin morfolojik yapısını incelerken ırklar açısından bazı önemli sonuçlara vardığını örneğin; kürek biçimi adını verdiği üst kesicilerin özellikle "Mongoloid" gruba giren insanları simgelediğini belirtmiştir.

Campbell ise; Avustralya yerlilerinin dişlerinin beyaz ve sarı ırktakilerden daha iri olduğunu istatistik analizlerle ortaya koymuştur.

Meksika-Chiapas'da iki Maya grubun diş morfolojilerini inceleyen bir grup araştırmacı dişlere ait sekiz morfolojik özelliğin (üst kesicilerde: kürek biçimi, lingualde uzun kabartı, tüberkulun dentale, üst molarda: Karabelli Tüberkülü, gelişme derecesi, alt molarlarda: çiğneme yüzü planı, tüberkül sayısı, protostylid) toplumda görülme sıklığını ortaya koymuştur.

Irak-Jarmo'da MÖ 6750+/-500 yıllarında ilk tarımla uğraşanların genetik ve gentik olmayan odotolojik özelliklerini günümüz akdeniz ve diğer Avrupalı toplumlarıyla kıyaslayan Dahlberg, arada büyük benzerlikler olduğunu bildirmiştir.

Batı Akdeniz'deki toplumların (Türk-Yunan) diş boyutlarının uzun dönemdeki evrimini inceleyen araştırmacılar posterior oklüzal diş alanlarının 8500 yıllık bir dönemde her 1000 yılda bir; maxialladaki dişlerde %2'lik, mandibuladaki dişlerde %1'lik bir azalma gösterdiğini bulmuşlardır.

İnsanın biyolojik evriminden günümüze kadar gelindiğinde, dişlerin yapı ve fonksiyon açısından önemli bir değişme göstermediği fark edilir....

* Araştırma günümüz Erzurum halkıyla ve Çayönü Neolitik (-9000) toplumunu kıyaslayarak aralarındaki ilişkiyi ortaya koymakta. 1992 yılında bulunan insan iskeletleri üzerinde incelemeler Hacettepe Üniversitesi Antropoloji bölümünde incelenmiştir.

Sonuç:
Anadolu Erzurum (yakınçağımız) toplumuna ait 62 bireyin toplam 297 dişi antropolojik açıdan değerlendirildi. Bir taraftan dişlerin morfolojileri belirlenmeye çalışılırken, diğer taraftan biometrik analizlerle diş kuronlarının MD-VL boyutlarında, kıyasladığımız Çayönü (Neolitik) toplumu arasında yer ve zaman içerisinde ne ölçüde bir değişme olduğu araştırıldı....

İncelediğimiz toplumdaki kesici ve azı dişlerinin morfolojilerinin Çayönü toplumuyla benzerlik gösterdiğini saptadık....

Tayfun Bilgin, Tonguç Sülün, Metin Özbek, Mehmet Beyli
Yakınçağ Anadolu İnsanlarında Dişlerin Biyometrik ve Patolojik Açıdan Analizi



* EK

BASIN:

Türkler ve Amerika yerlileri arasındaki ortak yanlar Nev York'taki konferansta masaya yatırıldı
CELAL UÇAR

NEV YORK - 26 Ocak 2008, Cumartesi günü Birleşmiş Milletler Plaza'daki Turkish Center (Türkevi)'nde İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği New York şubesinin düzenlediği konferansa Kanada'dan Bizim Anadolu Gazetesi, Turkuaz TV ve CBC olarak davet edildik.

400 kişinin üzerinde bir katılım oldu. Yaklaşık 5 saat süren seminerde, Türk ve Kızılderili üniversite profesörleri ve öğretim üyeleri konuşmacı olarak katıldılar.

George Washington Üniversitesi Profesörü Dr. Türker Özdoğan'ın ve İÜ Mezunları USA Derneği Başkanı Ali Çınar'ın girişimleriyle gerçekleştirilen konferansa, İçişleri Kurumu, Kuzeydoğu Doğum Dairesi Müdürü Frank Keel, Oneida Obası Başkanı Brian Paterson, Michigan Devlet Üniversitesi'nden Dilbilimci Prof. Dr. Timur Kocaoğlu, Georgetown Üniversitesi'nden Araştırmacı ve Avrasya Arkeoloji ve Antropoloji Yöneticisi Prof. Marjorie Mandelstam Balzer, Arizona Devlet Üniversitesi'nden Sosyolog Carol Lujan konuşmacı olarak katıldılar.

RedHawk Native American Arts Council danslarıyla, İlhan Sami Özulu Orta Asya Türkleri Müzikleriyle, 14 yaşındaki Babası Türk, Annesi Kızılderili olan Grammy Ödüllü genç flüt sanatçısı Ozan Evren sihirli müziğiyle seyircileri hayran bıraktı.

Amerika'nın en büyük Kızılderili Gazetesi İndian Country gazetesinin yanında basın olarak, New York-TurkishhourTV, Forum gazetesi (NY), Bizim Anadolu Gazetesi (Kanada), TurkuazTV (Kanada), CBC (Kanada), CNN Türk, Anadolu Ajansı, TRT Int. ve daha birçok basın ve yayın kurumu konferansı sonuna dek izledi.

Amerikan Yerlileri ve Türkler arasında ortak bağların incelendiği konferansta, Kızılderililerin Türk olduğu iddiası ele alındı. Birçok noktalarda ortak özellikler bulundu. Konuşmacılar bu ortaklıkları tarihi, kültürel ve etnik bakımlarından incelediler.

Konuşmacılar tam anlamıyla ortak bir noktada buluşmasalar bile, bu iddiaların daha bilimsel temelde ciddi olarak ele alınması konusunda görüş birliğine vardılar. Zirvenin yöneticisi Sayın Prof. Dr. Türker Özdoğan açılış konuşmasında 'DNA testlerinin yapılmasıyla son yıllarda Türklerle Kızılderililer arasındaki bağlar net şekilde ortaya çıktı. Orta Asya'daki Türklerle Sibirya Türkleri ve Kızılderililerin DNA örnekleri çakışıyor.' dedi. İki halk arasında birçok bağın bulunduğuna dikkat çeken Özdoğan, ABD'nin Arizona kentinde yaşayan yerlilerin 'HAVASU' kentinin ne anlama geldiğini sorduğunda Türkçe'deki anlama gelmesinin dilde ortaklıklar olduğunu gösterdiğini belirtti.

Sayın Prof. Dr. Timur Kocaoğlu Türkçe ile Kızılderili dilleri arasında bağ bulunduğunu, bu bağın daha çok gramer açısından önemli olduğunu belirtti. Bunun ortak kelimelerden daha önemli olduğunu vurguladı. Kelime benzerliklerinden yola çıkarak ortak dil sonucuna varılamayacağını da vurguladı.

Kocaoğlu, sadece bir panelde Kızılderililerin Türk olduğu ortaya konulamamış olsa da, bu araştırmaların yapılması gereğine dikkat çekti.

Prof. Dr. Balzer, Kızılderililer ve Türkler arasında simgelerde pek çok ortaklıklara dikkat çekti. Kurt, Kartal, Ay gibi totem ve simgesel aynılıktan söz etti. 'Türk ve Kızılderili kavim ve boyları tarafından dokunan kilimler, coğrafi uzaklığa karşın birbirlerinden ayırt edilemeyecek kadar benzeşiyorlar. Yapılan deneylerde insanlar, kendilerine gösterilen kilimleri birbirinden ayıramadılar' dedi. Kızılderililerin Türk kökenli olduklarını söylemenin, yapılan araştırmaların yetersizliği yüzünden yanlış olduğunu, benzeşmelerin gözden kaçırılmamasının ve konunun bir tek noktadan ele alınmadan daha çok araştırmalar yapılması gereğini, konuşmasında vurguladı.

ABD İçişleri Bakanlığı, Kuzey Doğu Yerlileri Bürosu Başkanı Sayın Franklin Keel, Kızılderililerin Türk Kavimleri olduğu iddiasını araştırmaları yeterli bulmadığı için desteklemediğini belirtti. Fakat çok sayıda benzerlikler olduğunu vurguladı.

Oneida (Ayı Klanı şefi) Başkanı Brian Paterson, benzerliklerin tüm klanların kardeş olduğunu gösterdiğini ve belki de Türklerin Amerika'dan göçen Kızılderililer olduğunu belirtti. Seyirciler, Yerli danslarıyla kapanan panelin bitmesini istemediler. Yerliler ve Türkler kucaklaşarak ve sevgi sözcükleriyle ayrıldılar. İÜ Derneği USA Başkanı Ali Çınar böyle anlamlı bir zirveye katılan herkese teşekkür ederek ve katılımcılara derneklerinin hazırladığı hatıra plaketlerini vererek paneli kapattı. Böylece ortak bilimsel araştırmalara doğru yeni bir adım atılıyordu. Bundan sonra tarihçi, araştırmacı ve bilim adamlarına çok işler düşüyordu.

Şubat 2008




4 Aralık 2017 Pazartesi

Atatürk'ten sonra Dil Kurumu ve Türk Tarih Tezi




Cengiz Özakıncı:
Atatürk bir Dil Devrimi yapmış, çok güzel, ezanı Türkçeleştirmiş. Siz tutuyorsunuz, bakın 1932 yılında ilk Türkçe ezan Fatih'te okundu (gazete küpürünü gösteriyor). Batıyla ilişki kuruyorsunuz. Çok partili yaşama geçiyorsunuz. Amerikan politikasını ve soğuk savaşta küreselci politikayı uygulayan parti tutuyor Arapçaya döndürüyor ezanı, niçin? Çünkü Türkiye, Arapların beğenisi ve algısını kazanmak zorunda. Verilen görev bu. Yani siz Arapları kendi liderliğiniz altında toplayabilmek için ezanı Arapça'ya çevirmeniz lazım ki Araplar sizi "aa bak iyi" desinler ve sizi dinlesinler kulak versinler.


İşte böylece Dil Devrimi'ne de darbe vuruyorlar.

son 10 dakikalık bölümü



1945 yılında; 1924 Anayasası'nın dili eskimişti, çünkü 1924 yılında Dil Devrimi yapılmış değildi henüz, 1932 de Dil Devrimi yapıldı, Dil Kurumu kuruldu, dilimiz bayağ Öz Türkçe sözlerle doldu; 1945 yılında dediler ki artık Anayasası'nın dilini Öz Türkçe yapalım. Yapıldı. 1945'de 1924 Anayasası'nın maddeleri aynen olmak ve manaları korunmak üzere dili güncelleştirildi. 1952 yılında Demokrat Parti geldi, anayasanın Dil Devrimine düşman olduklarından dolayı, Anayasa'nın dilini tekrar eski, devrim öncesi haline getirdiler. 1952'de, '45'deki Öz Türkçe Anayasayı kaldırıp, devrim öncesi dilinde olan anayasayı tekrar getirdiler.


Bu da Dil Devrimi, tabi ki süreç içinde çok fazla yara aldı ama böyle başladı. İlk vurmalar...
Atatürk'ün Türk Tarih Tezi..


Levent Yıldız: 
Bugünlerde gündeme getirdiğiniz için, yeniden Türkiye'nin tartıştığı, çok teşekkür ederiz. Herkes artık Türk Tarih Tezi'ni, siyasi partiler de başta olmak üzere konuşmaya başladılar. Bu çok önemli, mütevazı yanımız vardır hep ama... konuşabilir kıldık...


Cengiz Özakıncı:
Konuşulsun ve tekrar bakılsın diye yapıyoruz zaten yapıyoruz. Bakın (kitap gösteriyor), İsmail Hami Danişment "Türk Tarih Kurumuna Açık Mektup" yazıyor, tarih 1945. Ne olmuş da, Türk Tarih Kurumu'na Açık Mektup yazma ihtiyacı duymuş İsmail Hami Danişment?


"Türk kahramanlarına Ermenililik isnadı Münasebetiyle" : Yani, Türk Tarih Kurumunun kimi kitaplarında, Batıya bağlandıktan sonra, Amerikayla ilişki kurduktan sonra, tarihimizin önemli Selçuklu simanlarına, mesela Danişmentoğullarına Ermenilik athfeden Türk Tarih Kurumu damgalı kitaplar yayımlanmaya başlıyor.. ve tam da buna itiraz ediyor. Ve diyor ki, o kitabı tamamıyla eleştirerek;


"Türk Tarih Kurumumuz, belletenin 1938 de çıkan 7-8 inci sayısının 337 sahifesinden: Türk tarih tezi hakkındaki intikatların mahiyeti ve tezin ..zaferi" başlıklı yazınıza şöyle bir sözümüz var: İmparatorluk devrinde yabancıların galibiyeti altında inliğen ve bütün halk hakları payimal olan Türkün tarihine ancak altı yüz senelik bir eskilik verilmiş, imparatorluğun (yani Osmanlı) hakiki müessisleri olan (gerçek kurucuları olan) Selçuklu Türkleri unutturularak, şerefli görülen her şey, imparatorluk camiasının (Osmanlı İmparatorluğu çatısı altındaki) 'Türk olmayan' unsurlara isnad edilmiş bütün onurlar. İşte bu suretle altı yüz yıllık tarihte Türklere pek az bir şeref hissesi bırakılmıştı.. diyor..


Yazar da Türk Tarih Kurumuna hatırlatıyor, sen böyle demiştin ama şuan yaptığın şey, işte altı yüz yıllık Osmanlının yaptığı şey, bütün onur verici şeyleri Türk dışındaki unsurlara yükleyen kitaplar yayımlamaya başladın, ne oluyor? diyerek soruyor ve onu da belgeliyor... Bu kitapta önemli bir kitaptır.


Ondan sonra şöyle söyleyeyim size; yani okullarda okutulan Tarih Kitapları da değişmeye başladı, Atatürk öldükten sonra, 1938'den sonra...


Enver Ziya Karal'ın yazdığı bir kitapta Atatürk'ün ölümünden sonra, "Kapitülasyonlar Yararlıydı!"...


Levent Yıldız: 
Osmanlıyı çökerten kapitülasyon!...


Cengiz Özakıncı: 
Yararlıydı!... Atatürk'ün Türk Tarih Tezi'nde kapitülasyonlar Türkün iliğini kemiğini kurutmuştur. Onları ancak Lozan'da çata-çat bir mücade ile kaldırabilmişizdir. Atatürk dönemindeki Tarih kitaplarında bu böyle yazılıdır ve gerçek de bu. Atatürk ölüyor, Atatürk öldükten sonra Enver Ziya Karal, tarihçi bir kitap yazıyor "hayır, kapütülasyonlar son derece faydalıdır, iyiki verilmiş falan diye kitap yazıyor:


"Osmanlı İmparatorluğu'nun Fransa ile böyle bir anlaşma yapması (yani kapitülasyon...) ne rastgele bir iştir ne de anlayışsızlık eseridir (övmeye başlıyor yani...). Kanuni Süleyman Fransa'nın ne ordusundan, ne donanmasından, ne de iktisadi varlığından herhangi bir yardım beklemiyordu. Böyle bir yardıma ihtiyacı da yoktu. Böyle olmakla beraber, Fransa ile anlaşmanın yapılması politika bakımından başarılıydı. Çünkü Hıristiyan alemi Türkler karşısında daima bir birlik beraberlik göstermiştir. Fransa Türklere karşı tarihte yapılan bütün haçlı seferlerine girmiş ve büyük rol oynamıştır. Kanuni Süleyman Fransa'nın temin ettiği karlarla Hıristiyan cephesinden onu ayırıyor ve bu cephenin birliğini parçalamış oluyordu."


Yani, anlayış değişiyor ve tarih değişiyor, yani kapitülasyonlar Atatürk döneminin tarih kitaplarında kötü, ulusumuzu mahveden, düşmanca bir şeydir, ama Atatürk ölüyor kapitülasyonlar cici, yararlı oluyor !...


Milli Eğitimde, Atatürk döneminde dünyaya uygarlık Türkler tarafından yayılmıştır. Türk Tarih Tezi, uygarlığın, insanlık uygarlığının en gelişmiş seviyesinde Orta Asya'da vardığı, ve Türklerle, Türklerin göçleriyle dünyanın çeşitli yerlerine o uygarlığın ulaştığını tez olarak ortaya koymuştur. Ve bunu pek çok kanıtlarla desteklemiştir. Türk Tarih Tezi budur.


Atatürk ölüyor; "Hayır uygarlığın sahipleri Yunanlılarmış !" diye kitaplar yazılıyor... kim Yakup Kadri Karaosmanoğlu... Homeros'un İlyada ile Odysseas'ı (kitabı gösteriyor), kaç tarihinde: 1941. Atatürk'ün ölümünden hemen 3 yıl sonra...


Levent Yıldız : 
1939 da İngilizlerle anlaşma yapıldıktan sonra...


Cengiz Özakıncı: 
Evet, evet...


..ve burada tamamen Grek-Latin Medeniyeti uygarlığın merkezine yerleştiriliyor... imza Yakup Kadri Karaosmanoğlu... Homeros ve destanları "Grek dehası, Grek hümanizmi, vs.vs." ballandıra ballandıra övülüyor... dahası...


Atatürk döneminde, Atatürk dönemi boyunca bakanlık yapmış olan Şükrü Kaya, "Eski Yunan Masalları" diye bir kitap çeviriyor, ve bu kitapta batının rönesansının en eski Yunan eserlerinin çevrilmesiyle başladığını, ve biz de rönesans istiyoruz Türkiye'ye diyor. Demek ki, Avrupa yolunu izleyerek bizde eski Yunan edebiyatını çevirip ders olarak okutursak, biz de aydınlanırız! diyor... Bunu Atatürk'ün sağlığında söylese neler olurdu... Kıyamet kopardı...


Bakın.. "Avrupa'da Rönesans devri Yunan ve Roma edebiyat ve felsefesinin Avrupa dillerine tercümesi ile başlamıştır. Homer, Hesiod, Virgil tercüme edilen klasiklerin başında gelir.".. diyor ve kendisinin yaptığı bu eski Yunan çevirisini "..bazı öğretmen ve edebiyatçı dostlarım, neşrinini gençlerimize faydalı olacağını ve zahmete değeceğini ısrarla tekrar ettiler."... Yani, gençler okuyacakmış eski Yunanlıların ne kadar uygar olduğunu!..


Tarihin Bilinmeyen Yüzü
Cengiz Özakıncı & Levent Yıldız 
1950 sonrası Türkiye'nin NATO'ya Üyelik Başvurusuyla İlgili GİZLİ GÖRÜŞME TUTANAKLARI ve 
Türkiye'nin ATATÜRK İLKELERİ'nden Uzaklaştırılmasına İlişkin ÖZGÜN BELGE VE BİLGİLER.
02.12.2017 - Kanal B /videonun tümü


_____________________________
_____________________________





3 Mart 2017 Cuma

Fes ve Türk Askerlerinin Kıyafeti



Sadece 200 yıllık olan Fes bir "Türk" geleneği değildir...
FES BAŞINA , FES BAŞINA....


Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı yobaz kesimin öteden beri sembolüdür fes… Atatürk düşmanı kafaya sorsanız “şapka” ecnebi/Hıristiyan başlığı, “fes” ise Müslüman/Osmanlı başlığıdır! Bu düşüncesi nedeniyle Atatürk düşmanı yobaz, adeta şapkanın üstünde tepinip, sabah akşam şapkaya küfrederken, fesi din ve iman simgesi sanarak sevip sayar, hatta bugün 21. yüzyılda kafasına kalıbı bozulmuş bir vişneçürüğü fes takıp, püskülünü gururla dalganlandıra dalgalandıra arz-ı endam eder! Onu bu fesli haliyle gören cemaat mensupları da “Adama bak amma Müslüman!” diye takdirlerini belirtmekten kendilerini alamazlar!...

Oysa ki Atatürk düşmanı yobaz kafa fena halde yanılmaktadır. Her şeyden önce fesin Müslümanlıkla hiçbir alakası yoktur. Fesi ilk kullananlar da, fesi üretip Osmanlı’ya satanlar da Müslüman değildir!

Dahası, fes Osmanlı Devleti’nin geleneksel şer’i yapısı değişmeye, devlet Batılılaşmaya başladığı bir dönemde 19. yüzyılın başında reformist (yenilikçi) Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından bir reform, bir modernleşme adımı olarak kullandırılmaya başlanmıştır. II. Mahmut Kaptan Hüsrev Paşa’nın Kalyoncu askerlerine giydirdiği TUNUS FESLERİNİ beğenerek devlet memurlarının da aynı başlığı kullanmasını istemiştir. II. Mahmut 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan sonra kurduğu Asker-i Mansure-i Muhammediye ordusuna da fes giydirmiştir. 

1829’dan itibaren din adamları ve kadınlar dışındaki herkesin fes giymesini zorunlu kılmıştır. 1832’den itibaren neredeyse herkes fes giymeye başlamıştır. II.Mahmut, devlet memurlarına fes kullanımını zorunlu tuttuğunda dönemin yobazları “Sarığımızı çıkartmayız!”, “Bu ecnebi başlığını kabul etmeyiz!” “Kahrolsun fes!” diye bağırarak fesin gavur başlığı olduğunu belirterek, fes takmayı reddetmişlerdir. Bunun üzerine II. Mahmut fesin “dinen caiz olduğunu” belirten fetvalar yayınlatmak zorunda kalmıştır.

Çok daha önemlisi Fes gerçekte bir Ortaçağ BİZANS BAŞLIĞI’dır. Yeniçağ’da Avrupa’da İSKOÇ BAŞLIĞI olarak da kullanılmıştır. Aslına bakılacak olursa II. Mahmut’un fes reformunun tek nedeni modernleşmek değildir. Bu durumun pek bilinmeyen çok ilginç bir nedeni daha vardır. Şöyle ki:

II. Mahmut bilindiği gibi 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması’yla İngilizlere çok geniş ekonomik ayrıcalıklar vermiştir. Bu ayrıcalıklardan biri de İngiliz üretimi feslerin Osmanlı topraklarına pazarlanmasıdır. II. Mahmut daha bu anlaşmayı imzalamadan önce 1832'de fes giyilmesini zorunlu kılarak İNGİLTERE'DEN İTHAL EDİLEN FESLERE OSMANLI'DA BİR PAZAR YARATMIŞTIR.

Her şeyi en başından anlatalım: İngiltere Kraliçesi Elizabeth 1583’te İngiliz ticaret temsilcisine, Cezayir ve Tunus’ta ‘Benettos Colorados Rugios’ (Kırmızı Renkli Başlık) adı verilen kenarsız bir tür kırmızı İskoç başlığı için Türkiye’de (Osmanlı’da) Pazar bulması buyruğu vermiştir. Bunun üzerine İngilizler, Fesi Tunus ve Cezayir gibi iller dışında bütün Osmanlı illerine pazarlamaya hazırlanmışlardır. Fes kelimesinin sözcük kökeni bakımından Kuzey Afrika’daki “Fez” şehriyle ilgili olması bunun böyle olduğu olasılığını güçlendirmektedir.

Özetle, İngiliz Kraliçesi 16. yüzyılda Osmanlı’daki elçisine “kenarsız kırmızı İskoç başlığı” diye tanımladığı, Cezayir’de ve Tunus’a pazarlanan fesin, bütün Osmanlı topraklarına yayılmasını istemiştir.

Cengiz Özakıncı’nın dediği gibi, İngilizler, İngiliz Kraliçesi’nin, “kenarsız kırmızı bir tür İskoç şapkası –fes- giye buyruğunu 250 yıl boyunca unutmamışlar, sonunda 1832’de II. Mahmut döneminde Türklere bunu giydirmeyi başarmışlardır”.

Osmanlı Devleti İngilizler dışında Avusturya-Macaristan'dan da fes satın almıştır bir dönem. Avusturya, Bosna-Hersek'i ilhak edince İstanbul'da Osmanlı Botkotaj Cemiyeti Avusturya feslerini protesto kampanyası başlatmıştır. Bu kampanya çok etkili olmuş ve çoluk çocuk, yaşlı genç tüm Osmanlılar başlarındaki fesleri çıkarıp üzerinde tepinmiştir.


Fesi Din-İman Sembolu Sananlara Kötü Haber:

Sonuç olarak bizim dinle kandırılmış yobazlarımızın din ve iman sembolü sandığı FES aslında İngiliz emperyalizminin Osmanlı’yı daha çok sömürmek için Osmanlı’ya pazarladığı bir ihraç malından başka bir şey değildir. Bugün OSMANLICI olduğunu göstermek için fes giyenler de aslında OSMANLICI değil OSMANLI'YI fesle sömüren İNGİLİZCİ olduklarının bilincinde değillerdir herhalde!..  Ayrıca fes, Osmanlı'nın haşmetli dönemlerini değil, Batı karşısında her bakımdan geri kalıp, emperyalizme sömürüldüğü dönemleri çağrıştıran bir semboldur. 

II. Mahmut özünde bir BİZANS VE İSKOÇ BAŞLIĞI olan fese karşı dinsel tepkileri önlemek için şeyhülislama “FES GİYMEK DİNEN CAİZDİR” diye fetvalar yayınlattığı için ve Atatürk'ün, yerine şapka giydirip kaldırdığı püsküllü vişneçürüğü/kırmızı FESİ din ve iman sembolü sanıp hala kafasından çıkarmayanlar var bu ülkede… 


Sinan Meydan 
Fesin Ecnebi Kökeni ve Bir İngiliz Oyunu (ayrıntılı)


*

"Bazı vekiller fes ve kalpak üzerine hararetli tartışmalar yaparmış “Şu Rum başlığı fesi bırakalım” deyince özellikle hocalar ayaklanmış; 
“Fes bizimle Müslümanları birleştiren başlıktır, Mısır fes giyer, Tunus fes giyer” diye bağırmaya başlamışlar... 
Mustafa Kemal ise kürsüde:
- Sırası değil bu tartışmaların işimize bakalım, diye ortalığı yatıştırırmış.."
Falih Rıfkı Atay’ın anılarından



1.Dünya Savaşı yıllarında Türk Askeri Kıyafetleri


Dile kolay, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda tam bir milyon asker vardı. Subay, astsubay ve erlerden oluşan bu ordu, Galiçya’dan Kafkasya’ya, Gelibolu’dan Kırım’a, Yemen’den Trablusgarp’a kadar geniş bir coğrafyada savaştı. Süvariler, piyadeler, kayak birlikleri, bahriyeliler, havacılar, sıhhiyeciler, topçular tam dört yıl boyunca kar demeden, kış demeden, durmadan, dinlenmeden o cepheden bu cepheye koştu. Peki bu bir milyon asker ne yiyip ne içti, nasıl giyinip kuşandı?

Tunca Örses ve Necmettin Özçelik bu soruların cevabını yıllarca araştırdı. Arşivleri, özel koleksiyonları, müzeleri, aile albümlerini taradı. Tunca Örses (58), İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda keman, viyola ve piyano eğitimi görmüş bir sanatçı. Necmettin Özçelik ise ABD’de Indiana Üniversitesi mezunu bir ekonomist. Türkiye’nin kurtarıcılarına derin saygı ve vefa borcunu ödeme arzusuyla bir araya gelmişler. Kendileri gibi düşünen bir avuç araştırmacıyla Harp Tarihi Araştırma Grubu’nu kurmuşlar. Sonra da oturup birlikte bu kitabı yazmışlar: "I. Dünya Savaşı’nda Türk Askeri Kıyafetleri". Bize, kıyamet günlerinde en ince ayrıntısına kadar askerlerimizin nasıl giyindiğini fotoğraflar ve çizimlerle anlattılar. 

Tüfekle teçhizatlanmış askerin kıyafetiyle, tüfeğe göre organize olan savaşçının giysileri birbirinden farklı olmak zorundaydı. Harp meydanlarında daha çevik hareket etmelerini sağlayan, düşmanı sessizce kuşattığında arazinin rengine uyabilen yeni bir model ortaya çıkmalıydı. İngiliz, Fransız ve Alman orduları hızla değişmişti. Japonlar, Samurayları ortadan kaldırıp modern bir ordu kurdu. Osmanlı Ordusu da Japonya’daki gibi bir süreç yaşadı. "Gavur icadı silahlarla savaşmayız, gavurların kisvelerini giymeyiz" diyen Yeniçeriler girdikleri her savaşta yenilmeye başlamıştı.

Osmanlı’da modernleşmenin öncülerinden Padişah III. Selim döneminde her şey değişmeye başladı. Prusyalı Albay Von Goetze’nin, 1798’de Osmanlı Ordusu için hazırladığı raporun ardından "yeni düzen" anlamına gelen Nizamı Cedid hareketi başladı.

Ardından Mareşal Von Moltke dört yılını Türkiye’de geçirip Padişah’a danışmanlık yaptı. II. Mahmud reform hareketini hızlandırdı. Yeniçeri ocağını lağvederek modern ordunun geliştirilmesini sağladı. Ve askerlerin yüzyıllardır üstlerinde taşıdığı giysiler değişmeye başladı.


FES GİTTİ, SERPUŞ GELDİ

Değişim dalgası II. Abdülhamid döneminde de sürdü. Ama en büyük reform 1913’ün sonlarında gerçekleşti. Enver Paşa, askeri ataşe olarak Berlin’de bulunduğu sırada Töton geleneklerine bağlı disiplin anlayışıyla eğitilen Alman Ordusu’nun yenilmezliğine inanmıştı. Harbiye Nazırlığı görevine gelince ordu içinde yenileşmeye direnen bütün güçleri kısa bir zamanda temizledi. Ortaya çıkan yenileşme dalgası sırasında askerler, talim alanlarında marşlar söyleyerek, Alman Ordusu’nun yürüyüş biçimi olan sert kaz adımlarıyla geçit törenleri yapıyordu. Osmanlı Ordusu’nun mevcudu 820 bine çıktı. Muharip sınıf dışındakilerle bu sayı 1 milyona ulaştı.

Türk Ordusu, silah, araç-gereç, disiplin ve eğitim geleneklerini değiştirmeden beş yıl kadar önce yeni savaş koşullarına uygun kıyafetler konusunda devrim yapmıştı. Padişah buyruğuyla 18 Haziran 1909’da yürürlüğe giren "Elbise-i Askeriye Nizamnamesi" ile, kara kuvvetleri için tasarlanan yeni üniformalar belirlenmişti.

Bir yılda üniformalar tepeden tırnağa değişti. Değişim "fes"ten başlamıştı. Yaklaşık yüz yıldır kullanılan kırmızı fesin yerine haki renkli fes gelmişti. Bugün ne yazık ki hâlâ, romanlarda, belgesel ve sinema filmlerinde, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarındaki Türk askerlerinin başına kırmızı fes geçirmekte ısrar edenler çıkıyor. Oysa 1909’dan itibaren sadece fes değil, subay ve erlerin giydiği üniformanın rengi de hakiye dönüşmüştü. Subayların kıyafetleri şayaktan, erlerinki ise aba kumaştan imal ediliyordu. Birkaç yıl içinde haki fes, yerini serpuşa bırakıp tarihe gömüldü. Bir tür Laz başlığının tutkallanarak sertleştirilmesiyle imal edilen serpuş, ileriki yıllarda o dönemin başkomutan vekili Enver Paşa’nın isminden alınan ilhamla "Enveriye" olarak tanınacaktı.


ŞAPKA KAVGASI

Savaş yıllarında ortaya bir de "Cemaliye" adında bir başlık çıktı. İttihat Terakki’nin iki güçlü komutanı Enver ve Cemal paşaların rekabeti, bahriyenin yeni şapkasına isim olarak yansıdı. 13 santim yüksekliğinde, silindirik biçimli ve günlük siyah kıyafetlerle giyilmek üzere 1916’da imal edilen yeni şapka, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın adını alarak Cemaliye oldu. Başlıklar, iklim koşullarına ve farklı coğrafyalara göre şekil değiştirebiliyordu. Örneğin, Irak, İran, Hicaz ve Filistin cephelerinde savaşan sahra birlikleri üniformalarının üzerine kefiye ve agel adlı başlıklar takıyordu.

Bilirsiniz; Nazım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanı’nda Kocatepe’den Afyon Ovası’na bakarken betimlediği Mustafa Kemal ile ilgili bir bölüm vardır. "Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu. / Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam / nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu..."

Hepiniz şayak kalpağın ne zaman kullanılmaya başlandığını merak ediyorsunuzdur. Cevabı: 3 Ağustos 1910’dan itibaren. O tarihte yayınlanan "Askeri Serpuş Talimatnamesi"yle başlıklara düzen getirildi. Subaylar, çalışma ve resmi tatil günlerinde haki renkte astragan kalpak takmak zorundaydı. Kitaptan, halk arasında şayak kalpak olarak bilinen ve Nâzım'ın şiirine de yanlış yansıyan başlığın aslında karakul kuzusu postundan elde edilen, hareli, kıvır kıvır bir kürk çeşidinden imal edildiğini öğreniyoruz.

Subay kıyafetleri, setre ya da günlük ceket, düz ve külot pantolondan oluşuyordu, çizme ya da kundurayla tamamlanıyordu. Subaylar günlük üniformaları dışında, cuma selamlıkları, ziyafet ve törenlerde, sivil yaşamda karşılığı redingot olan setre ceket kullanıyorlardı. "Katibim" şarkısındaki "Katibimin setresi uzun, eteği çamur" bölümünden hatırladığımız setre, lacivert kumaştan bir tür tören ceketiydi. Törenlerde setrelere köprülü ve püsküllü apoletler takılıyordu.

O devrin subay paltoları ve pelerinleri ise göz kamaştıracak kadar güzeldi. Ceketlerin ve paltoların yakalarındaki, sınıflarını gösteren renkli çuha parçaları üniformaya zarafet kazandırıyordu. Paşalar yakalarına kırmızı, tayyareciler turuncu, levazımcılar eflatun, nakliyeciler mor, süvariler gümüş renkli çuha takardı.


Ersin Kalkan
Hürriyet, 06 Mayıs 2007
EK: "Çanakkale'de en çok Araplar savaştı" diye zamanında haber yapan Aljazeera (2004-The forgotten Arabs of Gallipoli) ve İndependent (2011-Great War secrets of the Ottoman Arabs) 'in gazıyla "Ya evet" diyen bazı basın mensuplarımız, Suriye'den gelenlerin TÜRKMEN olduğunu bilmiyor muydu? Bal gibi de biliyorlardı ama amaç başkaydı!..
(ilgili bir yazı: Çanakkale'de şehit Olan Suriyeliler Yalanı-link)




ilgili:
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Askeri üniformalar Amerikanlaşmıştır!... detaylı Prof.Cihan Dura




Ve hâlâ Türkleri fesli resmederler!...


5 Mayıs 2016 Perşembe

Amerika'nın Kuruluşu ve ABD-Avrupa İlişkileri (1776-1876)





İngiltere ile Amerikan arasındaki savaş aslında bir bağımsızlık mücadelesi değildir. 
Aksine savaşın sebebi vergi meselesidir.





18.asrın ikinci yarısının dünya tarihi açısından en önemli iki olayından biri: Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu, öteki de Fransız İhtilâli’dir. Amerikan Devrimi; Yeni Dünya’da bütünleşme, güçlenme ve genişlemeye yol açarken, Fransız Devrimi ise Eski Dünya’da 25 yıllık bir karışıklık doğurmuştur. Fransız İhtilali’nden birkaç yıl önce kurulan ABD; 19. asırda genişleyerek ve güçlü bir devlet haline gelerek kudretini ilk defa I.Dünya savaşında göstermiştir. Daha sonra II.Dünya savaşının liderliğini yapmış ve bugünün süper güçlerinden biri olmuştur.


20. asır tarihçileri, Amerikan devriminin uluslararası önemi hakkında fikir ayrılığına düşmüşlerdi. Bunlardan biri olan muhafazakâr Amerikalı tarihçi Daniel Boorstin; “modern Avrupalı anlamda Amerikan Devrimi, hemen hemen hiçbir biçimde devrim değildi.” derken, Birleşik Devletler’e bir Alman mülteci olarak gelen Hannah Arendt, Amerikan Devrimi’ni Fransız Devrimi ile karşılaştırarak; “Amerikan Devrimi o derece muzafferâne bir başarı kazanmıştı ki yereli çok az aşan bir olay olarak kaldı.” demekteydi. 


Buna karşılık, bir başka Amerikalı tarihçi olan R.R. Palmer, iki devrimin benzerlikler taşıdığına ve her ikisinin de 18. asır demokratik devrim çağında öncü aktörler olduğunda ısrar eder. Amerikalılar doğal olarak öncelikle kendi refahlarıyla ilgilendiler, fakat eylemlerinin ve başarılarının daha geniş anlamda, dünyanın geri kalanıyla doğrudan ilgili olduğuna da ikna olmuşlardı. Bağımsızlığını ilan ettiği 1776’dan İspanya’yı yenilgiye uğratarak dünya çapında bir güç olduğunu ispatladığı 1898’e kadar geçen dönem, ABD tarihinin en uzun yüzyılıdır. Birbirini izleyen ekonomik, siyasi ve askeri başarıları; Yeni Dünya’da farklı bir idari yapılanmanın kuruluşunu ve bir sonraki asra damgasını vuracak küresel hâkimiyetin ipuçlarını içerir. Ülkemizde Amerika Tarihi ile ilgili az sayıda bilimsel çalışma bulunmaktadır. Bu eserler de daha çok dilimize tercüme şeklindedir. Bu çalışmamızın amacı; Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını ilan sürecini, ABD’nin kuruluşunu ve kısaca Avrupa ile olan siyasi ilişkilerini incelemektir.




Kolonilerin Kurulması


1492’den itibaren Amerika kıtası, Avrupa sömürgeciliğinin hücumuna uğramıştır. Amerika’ya ilk olarak 1492’de Kolomb’un gelmesiyle kazançlı çıkan İspanya’dır. 1500’de Portekizler, 1534’te Fransızlar ve 1603’te İngilizler kıtaya gelmişlerdir. Ayrıca 1607’de Amerika’ya ilk gelenlerin hepsi erkekti. Bunlar Jamestown kasabasını kurdular. İngiltere’den 90 genç kız taşıyan bir gemi geldi. Bunlar, nakliye masraflarına karşılık 120 libre tütün vermeye razı olan göçmenlere eş olarak verildi. Aynı şekilde zencilerle dolu gemiler de gelerek bunlar göçmenlere köle olarak satıldı. 


Amerika’daki ilk sömürge dönemi, 1608 yılında İngiltere’den gelen 100 kişilik bir grubun Virginia bölgesine yerleşmesiyle başlamıştır. Daha sonraları Avrupa’daki birçok ülke bu göç hareketine uyum sağlamış ve artan göç hareketleri neticesinde Amerika’da “koloni” adı verilen yerleşim birimleri oluşmuştur. Koloniler için Avrupa ülkeleri aralarında bir paylaşım savaşına girişmişler ve sonuçta Amerika’daki tüm koloniler İngiltere’nin büyük bir sömürgesi haline gelmiştir. 


İngiltere, zamanla koloniler üzerinde hâkimiyet hakkını genişletmiş ve desteklediği göç hareketleri ile bölgedeki hâkimiyetini güçlendirmeye çalışmıştır. İngiltere dış politikada kolonileştirme politikasını merkantalizm doktrininin esaslarına göre düzenlemiştir. Amerikan topraklarına ilk yerleşenler arasında en kalabalık grup İngilizlerdi. Kolonilerde devrimi savunan kesimin önde gelenlerinden biri olan İngiliz asıllı Thomas Paine 1776’da şöyle yazmıştı: “Amerika’nın anayurdu Avrupa’dır. İngiltere değil.”


Bu sözler, sadece Büyük Britanya’dan gelen grupları değil, İspanya, Portekiz, Fransa, Hollanda, Almanya ve İsveç göçmenlerini de tanımlıyordu. Bununla birlikte 1780 yılında her dört Amerikalı’dan üçü ya İngiliz idi ya da İrlanda kökenliydi. Bu durum Amerika kıtasında tarih boyunca İngiliz dili ve kültürünün hâkimiyetini sağlamıştır.


Amerika, Kanada ile beraber Batı uygarlığının temsilcisidir. Avrupa ile ortak noktası iktisadi ve sosyal sistem olarak kapitalizmi, siyasal rejim olarak da demokrasiyi kabul etmesidir. ABD’yi kuranlar özellikle Avrupa’dan göç edenlerdir. Ancak göçmenler, Avrupa’daki siyasal baskıdan ve iktisadi zorluklardan kaçarak geliyorlardı. Böylece içlerinde Avrupa’ya karşı derin bir tepkiyi taşıyorlardı. Amerika, onlar için bir özgürlük beldesi idi. Orada hem özgürlük içinde yaşayabilir hem de zenginleşebilirlerdi. Çok geçmeden Avrupalılığa karşı çıkan ve Amerikalı olan bir kuşak doğmaya başladı. 


Amerikan kolonileri, pek çabuk kalabalıklaştılar; göçmenleri çeken unsurlar: Düşük fiyata toprak bolluğu, yiyeceklerdeki ucuzluk, işçi ücretlerindeki yükseklik ve istediği dine ve mezhebe tabi olma kolaylığı idi. Amerika kıtasındaki plantasyonların avantajlarına; geldikleri yerler için depo işlevi görmelerinin yanında ülkelerine yağ, şeker, tütün vs. gibi hammaddeleri sağlamak istenmiştir.


Kuzey Amerika’ya göç edenler, güneye gelenler gibi altın ve elmas bularak zengin olup ülkelerine dönmek hırsıyla değil; dinsel baskılardan, işsizlik ve yoksulluktan kurtulmak, kendilerine özgürce yaşayacakları yepyeni bir ortam oluşturmak amacıyla göç etmişlerdi. Temelli yerleşmek düşüncesiyle göç ettiklerinden ailelerini de yanlarına alarak gelmişlerdi. Göçmenlerde kader birliği yaptıran üç unsur vardı: Fransa’nın askeri ve ekonomik baskısına duyulan öfke, Kızılderililere duyulan öfke ve İngiliz sömürgeciliğine karşı zamanla artan öfke.


İnalcık ilk koloniler için şöyle demektedir: “İngiltere’de 1730-1760 döneminde din meselesi tartışma konusu; Katoliklik, Protestanlık, Anabaptizm, Püritanizm. İngiliz devleti Püritenleri kanun dışı saydı, baskı vardı, yakalananlar takibata uğruyor, onlar da Hollanda’ya kaçtılar, Hollanda’da da tutunamadılar, uzak bir memlekete gidip kendi hayatlarını ve dinî inançlarını yaşamak için Amerika’yı seçtiler. İlk defa Massachusettes’e, Amerika’nın kuzey kısmına, sonra güneye koloni halinde yerleştiler. İlk zamanlar çok bağnaz bir din hayatı yaşadılar; herkesin hal ve hareketi takip ediliyor, cezalandırılıyor; öyle bir taassup ve baskı. İşte ilk Amerikan kolonisi böyle doğdu.” 


Püritenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde tekstil sektörü çökünce, buradaki işçiler işlerini kaybettiler. Ayrıca birçok kez bereketsiz mahsul alınmıştı. Açlık tehdidi, hastalıkların patlak vermesi, suç oranının artışı ve halktan toplanan yüksek vergiler; halkın İngiliz Kralı’na olan öfkesini arttırmaktaydı. Püritenler bu şartlar altında özgürce ibadet edebilecekleri ve kendi işlerini kurabilecekleri yeni bir toprak hayal ediyorlardı. Nitekim 1641 yılında 14 bin Püriten “Massachusetts Bay Colony”e gelmek üzere İngiltere’den ayrılmıştır. Bu olay “Büyük Göç” olarak bilinmektedir.


Amerika’nın nüfusu 1760 yılında sadece 13 kolonide yaklaşık 1 milyon 600 bin kişi idi. 1790’da 4 milyon, 1840’da 17 milyon oldu. “Politik zulümlerden kaçan ve hürriyet isteyen birçok insan Avrupa’dan okyanusu aşıp Amerika’ya geliyordu. İrlandalılar kıtlıktan kaçıyordu. Bu insanlar neden Amerika’yı bir adanmış toprak görmekte idiler? Kısmen bu toprak kimseye ait olmadığı için. Seyyar bir sınır her yıl batıya doğru ilerliyordu. Her insan en uç noktaya giderek kendi öz efendisi oluyordu.” 


Mesela: Virginia’ya gelenler beş parasız maceraperest altın avcıları idi. Esnaf ve çiftçiler ise daha sonra geldiler. İngiliz göçmenler yerleştikleri Jamestown kasabası’nda toprakla çok fazla ilgilenmediler ve daha rahat bir yaşam için gelen göçmenler altın ve gümüş gibi değerli maden avına çıkmaya yöneldiler.


Anavatandaki yönetim şekli sömürgelerde de uygulanıyordu. Mesela; İngiltere’deki Kral’a, Lord’a ve Avam Kamarası’na, kolonilerde Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i tekâbül etmekteydi. Kral’ın tayin ettiği vali ile koloninin yasama meclisi arasında vergi konusunda mücadele oluyordu. Kolonilerin hürriyet ve haklarla ilgili anayasaları vardı. Diğer sömürgelerden farkı ise; bu kolonilerin kıtanın yerli halkları ile değil Avrupa’dan gelen göçmenlerle kurulması idi. 


Bazı koloniler, ticaret şirketleri ve büyük toprak sahipleri tarafından kurulmuş, bazıları da dini sebeplerle göç edenler tarafından kurulmuştur. Bu koloniler zamanla krala ait sömürgeler haline getirilmişlerdir. İngilizlerin kolonilerdeki iskân ve yönetim şekli farklıydı. Birincisi kral, istediği birini vali olarak tayin ederdi. Vali de, kral adına toprakları idare ederdi. İkincisi kral, bir şahsa veya bir şirkete bir miktar arazi tahsis ederdi ve bu durumda yine kralın himayesinde olmak kaydıyla halk yönetilirdi. 


Üçüncüsü ise belirli sayıdaki göçmenlerin bir siyasi varlık oluşturarak anavatanın himayesinde, onun kanunlarına aykırı olmayacak tarzda kendilerini yönetmeleri idi. Hürriyetler açısından en uygun olan bu kolonizasyon sistemi bir tek New England’da benimsenmişti. Amerikan kolonileri ihtiyaç duydukları tüm mamulleri metropolden alıp, bütün tarımsal ürünlerini de İngiltere ve sömürgelerine satıyorlardı. Ancak bu düzenleme Pennsylvania’nın, İngiltere’den 500 bin liralık mal almasına karşılık ona yalnızca 40 bin liralık satmasını engellememektedir. Benjamin Franklin, aradaki farkı Fransa, İspanya, Danimarka, Hollanda vb. mal satarak kapattıklarını açıklamıştır.


1619 yılı Amerika’ya ilk defa temsili hükümet yönteminin girmesi açısından da çok önemlidir. Yine bu temsili hükümet Avrupa kolonileri arasında da ilk olma özelliği taşımaktadır. 30 Temmuz-4 Ağustos tarihleri arasında “Burgess” adı verilen meclis üyeleri Jamestown kilisesinde toplandı. Meclis; 1 vali, 6 üye ve her on plantasyondan 2 üye olmak üzere temsilcilerden oluşmaktaydı. Kanun yapmak üzere seçilen bu temsili hükümet Burgess Hanedanı (House of Burgesses) olarak bilinmektedir.


Geçmiş yılların acı anılarına ve sınır anlaşmazlıklarına rağmen bir İngiliz-Amerikan savaşı çıkması beklenir bir şey değildi. İngiltere’den Amerika’ya olan sermaye ve mamul mal akışı ve buna karşılık olarak hammadde özellikle pamuk gelmesi, iki ekonomiyi daha sıkı bağlarla birbirine bağlamış idi. Kolonilerin İngiltere’ye karşı isyanında vergi meselesi temel sebep olmuş, vergi artışına da Yedi Yıl Savaşları sebep olmuştur. İngiltere ile Fransa arasında yaşanan bu savaşlar neticesinde İngiltere, Kuzey Amerika’daki Fransız kolonilerini, Kanada’yı ve Hindistan’ı ele geçirmiştir. Bu savaşlarda İngiltere çok para harcamıştı. Bu yüzden Amerika’daki koloniler için yeni mali yükler çıkardı. Koloniler, İngiliz subayları yönetiminde Fransa’ya karşı savaşmıştı. Ayrıca bu savaş kolonilerin kendilerine güven kazandırmıştı. Böylece 1763 Paris Barışı ile kuzeyden ve batıdan Fransız tehlikesi ve güneyden de İspanyol tehlikesi artık kalmamıştı.


Ekonomik refahın etkisiyle Amerika’da 1776-1806 yılları arasında nüfus iki kat artmıştır. Boston’un nüfusu 20 bin olup çocuklarını Harvard ve Yale üniversitelerine gönderen kültür düzeyi yüksek bir burjuva sınıfı vardı. Ancak kentteki dinsel bağnazlık, düşünsel geleneği ve çok sayıda kitap ile gazetenin ve liberal düşüncelerin yaygınlık kazanmasını engelleyememiştir. New York’ta büyük mülk sahipleri ve tüccarlar tarafından yönetilen 50 üyeli bir komite kurulmuştu; aşırılar yavaş yavaş elendiler ve Amerikan kamuoyu çok geçmeden bağımsızlık taraftarı radikallerle, metropolle anlaşma yolları arayan muhafazakârlar arasında ikiye bölündü. Özellikle işçilerden oluşan radikal topluluklar İngiltere ile açıkça savaşa girmek istiyorlardı.


Devrim, şiddetli ve vahşi bir iç savaşa yol açtı. İngiltere’nin ayaklanmayı bastırma girişimlerini etkin olarak destekleyen nüfusun yüzde 20 ile 30 dolaylarındaki kesimi, yeni yönetim için sürekli güçlükler çıkardı; Yurtseverler ile Sadıklar arasındaki Carolina’nın sınır kasabalarında yaşanan çatışmalar giderek bir vahşete dönüştü. Sadıklar’dan birçoğunun mülkleri müsadere edildi; birçoğu sürgün edildi veya ayak takımının şiddetine kurban gitti, bazıları da asıldı.


1765’te İngiltere koloniler için “Damga Pulu Yasası”nı çıkardı. Koloniler ise toplanıp “Haklar Beyannâmesi”ni kabul ederek İngiltere kralından daha adil davranmasını istediler. İngiltere ise Pul Yasasını geri çekse de kolonilerle ilgili her konuda tam yetkiye sahip olduğu kararını aldı. 1767’de yeni vergiler konulup koloniler tekrar tepki gösterince, İngiltere çay hariç diğer vergileri (kâğıt, boya, cam ve kumaş) kaldırdı. Böylece kolonilerde çayın fiyatı iki katına çıktı, çaya talep azaldı ve İngiltere’de çay stokları yükseldi. Amerikalılar tepki olarak İngiliz çay sandıklarını denize dökünce Boston Limanı ticarete kapatıldı.


Bu sırada Virginia, bütün kolonileri Amerika’nın ortak menfaatleri için kongreye davet etti. Kongre, İngiltere’den yapılan ithalata ve oraya yapılan ihracata bir yıl süreyle son verdi. İngiliz askerleri ile halk arasındaki gerginlik, 5 Mayıs 1770 tarihinde İngiliz askerlerini kartopuna tutan halka karşı ateş açılması üzerine üç Bostonlu’nun ölümüyle sonuçlanan olayla büyüdü. “Boston Katliamı” adı verilen bu olay, “İngiliz vicdansızlığı ve zorbalığının kanıtı” olarak nitelendirilerek halk isyana teşvik edilmiştir.


Ancak birçok Amerikalı için bu ilk silahlı çatışmalar gelecek vaat etmeyen bir mücadeleydi. Ayrıca İngilizler tarafından alınan vergiler, zamanla dağınık haldeki kolonileri birleştirmiştir. 13 koloniden 9’unun temsilcileri New York’ta toplanarak “Pul Yasası Kongresi” adıyla bir kongre düzenlemişlerdir. Vergi konusunda İngiliz Parlamentosu’na şiddetli eleştiriler yöneltilmiş ve kongre sonucunda “Haklar ve Haksızlıklar” isimli bir bildiri yayınlanmıştır.


İngiliz Parlamentosu, bir dizi harici vergiyi öngören “Townshend Acts/ Townshend Yasaları” yürürlüğe koymuş ve koloniler, ekonomik özgürlüklerini büyük ölçüde sınırlayan bu yasalar karşısında dâhili vergilerde olduğu gibi “temsilsiz vergileme olmaz” anlayışı ile tepkide bulunmuştur. Amerika kıtasındaki İngiliz sömürgecileri zenginleşip bağımsızlaşırken, İngiltere sömürgelerin yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda davranmalarını, Kral ve İngiliz parlamentosu tarafından yönetilmelerini istiyordu.


Kolonilerde kurulan komisyonlar yavaş yavaş yönetimi ele geçirmeye başlamış, toplanan asker ve cephanelerle savaş hazırlıkları hız kazanmıştır. Ancak bu ilk silahlı mücadele bağımsızlık ya da insan hakları için değil, sadece bazı iktisadi haklar elde etmek içindi. 1750’de Amerika kıtasında birkaç kabile ve küçük koloni, özellikle ovalarda kendi egemenliklerini kurmuştu, ama dış dünya üzerindeki etkileri yok denecek kadar azdı. Öte yandan kıtanın büyük bir bölümü Avrupa’nın etkisi altındaydı. Bu kolonilerin nüfusu ve zenginliği hızla artıyordu ve 1750 yılı itibarıyla kolonilerin toplam ekonomik gücü, Avrupa kıtasındaki devletlerin çoğundan daha büyüktü. Esas sorun Amerika’nın bağımsız olup olamayacağı değil, hangi Avrupa devletine bağlanacağı idi. 


1763’te Yedi Yıl Savaşları’nın ardından Kanada ve Nova Scotia’nın hâkimiyeti Fransa’nın elinden çıktı. Neredeyse Kanada’daki Hudson Körfezi’nden Meksika Körfezi’ne kadar olan tüm bölgeyi İngiltere kontrol ediyordu. Hükümetin ana gelir kaynaklarından biri, ithal mallardan alınan gümrük vergisiydi ama Amerikalı birçok tüccar vergi ödemek yerine Hindistan’dan gelen pekmezi kaçak olarak ülkeye sokup Rom’a çeviriyorlardı. Rom, vergi kaçırmak için kullanılan yöntemdi. Amerikalı tüccar, Rom için bir şiling vergi öderken İngilizler ise 26 şiling ödüyordu. Bunun için yapılan düzenlemelere tepki oluşuyordu. Kolonilerin çoğunda halkın şikâyetlerini dile getirebildikleri parlamentoları vardı. Bu durum İngiltere’den gönderilen bir valinin yönettiği koloniler karşısında büyük bir tezat oluşturuyordu. 1775 yılında silahlı kolonistler İngiliz garnizonlarına saldırmaya başladılar. Bu arada İngiltere’nin düşmanı olan Fransa ve İspanya ise gizli olarak kolonilere önemli ölçüde destek veriyordu.


1774-1783 yılları arasında Amerika’da baş gösteren olaylar “Amerikan Devrimi” ya da “Bağımsızlık Savaşı” olarak adlandırılmıştır. Aslında 1763’te İngiltere’nin Yedi Yıl Savaşları’ndan galip çıkması Amerikan bağımsızlık hareketinin pimini çekmişti. Ancak İngiliz Kraliyet Donanması ve ordusu var olmasaydı, Amerikalılar kendilerini Büyük Britanya’ya bağlayan bağları çoktan koparmış olurlardı. Gün geçtikçe ekonomik güçleri artan koloniler, şikâyetlerini giderek daha güçlü bir biçimde dile getirir olmuşlardı. 


Koloniler ilk silahlı mücadeleyi İngiltere’den bağımsız olmak için değil, isteklerini İngiltere’ye kabul ettirmek için yapıyorlardı. Bağımsızlık fikri ise 1776’dan itibaren oluşacaktı. Tanınmış bir İngiliz olan Thomas Paine’in “Common Sense/Sağduyu” adlı yapıtı bu konuda çok önemli bir rol oynamış ve Amerika’nın bağımsızlık özlemlerini somutlaştırmıştır. Bu sebeple kendisine Amerika’nın vaftiz babası adı verilmiştir. Paine, kongre kulislerine girmiş ve Amerikalılara bağımsızlıkları için destek vermiştir. Kitabı, Ocak 1776’da yayınlanmış ve Mart ayına kadar binden fazla satmıştır. General George Washington, bu eserin; yararlı öğretisini ve tartışmaya yer vermeyen diyalektiğini takdir etmiştir. Paine’in sayesinde anavatandan ayrılma konusunda kararsız olan halk, Bağımsızlık Bildirisi’ne katılmıştır.


Yeni vergiler yüzünden 1774’de Amerikan kolonileri İngiliz sömürgesine isyan ederek I.Filedelfiya kongresini topladı. Bu kongrede koloni meclislerinin onayı olmadan vergi toplanamaması kararı alındı. 15 Mayıs 1775’te Philadelphia’da II.Kongre toplanıp General George Washington komutanlığında bir ordu kurulmasına karar verildi. Washington, Amerikan direnmesinin somut ruhu oldu. İngiliz asıllı ve aristokrat bir insandı ve bütün enerjisini Amerika’nın hizmetine verdi. 1776’da ayrı bir Amerikan bayrağı kabul edildi. Ancak bu bağımsızlığı İngiltere kabul etmediği için savaş 7 yıl daha sürdü. Savaşın en büyük çarpışmalarından biri 1781’de Virginia, Yorktown’da yaşandı. Fransız ve Amerikan birlikleri, İngilizleri kuşattı ve onları teslim olmaya zorladı.


Kongrenin maddeleri eyaletler arasında gevşek bir birlik öngörüyor ve federal hükümeti çok sınırlı yetkilerle donatıyordu. Savunma, kamu maliyesi ve ticaret gibi kritik konularda federal hükümet yasama meclislerinin iradesinin elindeydi. Kongrenin zayıflığı herkesçe açık olarak görüldü. Washington’un deyişiyle 13 eyalet yalnızca “pamuktan bir bağ” ile birleşmişlerdi. Georgia eyaleti isyan eden diğer kolonilere bağımsızlığını 1776’da ilan ederek katılmıştı.


Thomas Jefferson başkanlığındaki heyet, 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Beyannâmesi’ni kabul etti. Bu belge; demokrasi tarihi ve siyaset bilimi açısından çok önemlidir. İlk defa insanların doğuştan sahip oldukları hak ve hürriyetler ve demokrasinin temel ilkeleri yer aldı. İnsanların doğuştan sahip oldukları devredilemez hakları vardır: Yaşama hakkı, hürriyet hakkı ve saadetini temin etme hakkı. Devletler bu hakları sağlamak için kurulmuştur ve yönetenler her türlü iktidarı yönetilenlerin rızasından alırlar. Bu haklara aykırı davranan iktidarı değiştirmek milletin hakkıdır. Beyannâmenin sonunda eyaletler içişlerinde serbest olmak şartıyla “Amerika Birleşik Devletleri” adlı bağımsız bir devlet kurulduğu ilan edilmiştir.


1763-1783 yılları arasında kolonilerde yayımlanan broşürlerin, dergilerin, gazetelerin sayısı ve içerikleri bu heyecanın birer göstergesidir. Yine baştan aşağı moral değerlerle bezeli Bağımsızlık Bildirgesi’nin ifade dili de bu heyecanın kanıtıdır. Fransa ve İspanya’nın yardımlarıyla başarılı olan koloniler 1782’de İngilizlerle gizlice barış antlaşması yaparak müttefiklerini yüzüstü bırakmışlardı. Böylece İngiltere korktuğundan daha azını kaybetmiştir ve kısa süre içinde başarısızlığını fazlasıyla telafi etmiştir. 


Güney Karolina üreticileri ve tüccarları İngiliz koloniciliğinden kar elde ettiler, ancak Amerika Bağımsızlık Savaşı’nın öncülerinden oldular. Henry Laurens, Thomas Lynch, ve Arthur Middleton koloninin bağımsızlık hareketlerine yön veren isimlerdir. Mücadele veren koloniler Robert Morris, Haym Solomon gibi zenginlerin kişisel ve finansal yardımları sayesinde ekonomik açıdan düzlüğe çıkmıştır.


3 Eylül 1783’te Paris Barışı imzalanarak İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını tanıdı. ABD’nin kuzey sınırı bugünkü Kanada sınırı, batı sınırı Misisipi nehri ve güney sınırı ise İspanya’ya ait Florida oldu. Fransa, Antiller’deki Tobago adasını aldı. İspanya, Florida ve Minorka’yı aldı. Hollanda ise zararlı çıktı. Çünkü Güney Hindistan’daki Negapotam’ı İngiltere’ye kaptırdı. Böylece İngilizler Seylan’ı ele geçirmek için bir adım atmış oldu ve Hollanda’nın sömürgeleriyle ticaret yapma hakkı elde etti.


1783’te Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra ülke, ekonominin ve siyasal durumun istikrarsız olduğu bir döneme girdi. Koşullar daha iyi olsaydı, Alexander Hamilton ve onu destekleyenlerin yeni bir anayasa için giriştikleri kampanyada şansları pek fazla olmazdı. Fakat durumun 1783’ten sonra giderek daha kötüye gittiğinden pek kuşku yok. Her eyalet adeta bağımsız bir ülke gibi hareket etti. Her biri kendi işlerini cumhuriyetin gereksinimlerine pek önem vermeden ve kendi uygun gördüğü şekilde yürüttü. 


Eyaletlerde çoğu tam anlamıyla değersiz, birbirinden ayrı bir düzine para kullanılıyordu. Komşu eyaletler birbirinden ithal edilen mallardan vergi alıyorlardı. Büyük Britanya kolonilerin ekonomik refahı için gerekli olan ticaret kanallarını yeniden açmayı reddetti. Eyalet yasama meclisleri Bağımsızlık Savaşı sırasında üstlendikleri borçları ödemeyi reddettiler. Birçok eyalet, borçluları taahhütlerini yerine getirmekten kurtaran yasalar çıkardı. En kötüsü bazı kişiler sorunlarını çözümlemek için yine silaha sarılmayı düşünmeye başladılar. 1786’da Batı Massachusetts’te Yüzbaşı Daniel Shays komutasında binlerce çiftçi Boston’da eyalet hükümetine karşı ayaklandı. Eyalet askerleri sonunda Shays’in ayaklanmasını bastırdı. George Washington ve diğer liderler, kolonilerin Büyük Britanya’ya karşı ayaklanmasının boşuna olup olmadığını düşünmeye başladılar.


Birinci olarak; Güney Amerika’ya gelenler, madenlerden elde ettikleri altın ve elmasları yüklenip zengin olarak ülkelerine dönmek isterken, Kuzey Amerika’ya gelenler, dinsel baskıdan, işsizlikten, fakirlikten kurtulmak ve kendilerine özgürce yaşayacakları yeni bir ülke kurmak umuduyla temelli yerleşmek düşüncesiyle ailelerini de beraberlerinde getirmişlerdi. 


İkinci olarak; Zenci kölelerin bulunduğu Amerikan kolonilerinde mal sahipleri ve başarılı tüccarlardan oluşan oligarşik bir yapı bulunmakla beraber, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin tersine aristokrasi yoktur. Coğrafi koşullar düşünüldüğünde olmasına da imkân yoktur. Topraklar var olan Avrupalı nüfusla karşılaştırıldığında o kadar geniştir ki ilk yerleşim bölgelerinde nüfus artınca yerleşecek yeni toprak bulmak çok zor bir iş değildir.  Tabii bu arada fatura Kızılderililere kesilerek sayıları 2,5 milyonu bulan Kızılderililer asimilasyona ve katliama uğramışlardır. 


Üçüncü olarak; dinsel alandaki farklılık. Avrupa, Protestanlarla Katolikler arasında yaşanan mücadeleler, sürgünler ve katliamlarla çalkalanırken, Kuzey Amerika’da göçmenler, dinsel çoğulculuğu toplum kurucu bir unsur olarak kabul etmişti. Gerçekten birbirinden çok farklı mezheplerden gelen insanların barış içinde bir arada yaşayabilmeleri için de başka çıkar yol yoktu. Zaten göçmenleri Amerika’ya sürükleyen en önemli nedenlerden biri anayurtlarında yaşamış oldukları dinsel baskı idi. 


Dördüncü olarak göçmenler Amerika’ya demokratik bir siyasal geleneği getirmişlerdi. Kralın mutlak otoritesinden yılmış olan göçmenler temsil kurumlarına özel bir önem vermişlerdir. Amerikan kolonilerinde; Vali, Konsey ve Temsilciler Meclis’i vardı. Ayrıca her bir koloni özgürlükleri güvence altına almak için birer anayasa kabul etmek yoluna gidecektir. 


Son olarak Amerikalıları birleştiren ve onlara kader birliği yaptıran üç unsur olduğundan bahsedilebilir. Birincisi Avrupa’nın yarattığı askeri ve ekonomik baskıya karşı duyulan öfke. İkincisi kıtanın yerli halkı olan Kızılderililere karşı duyulan öfke. Üçüncüsü ise Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na yol açacak olan İngiliz sömürgeciliğine karşı duyulan öfkedir. 


Amerikan ihtilâli, liberal devrin ilk büyük ictimai hareketidir. İngiltere’de 1688-1689’daki Bill of Rights (İngiliz İnsan Hakları Bildirgesi) ihtilâlinden etkilenerek Amerikalılar buna müstenid bir ihtilâl yaratan ilk millettir. Hâlbuki İngilizler bir nevi felsefi boşluk içinde ihtilâllerini başarmışlardır. Amerikalılar, liberal inançları ihtilâlle tecrübe eden ilk millettir. Amerikalılar başlangıçtan itibaren ihtilâlci mizaçta bir millet olmuşlardır. Onlar çekilmez bir durumu düzeltmek için değil, aynı devirde Batı dünyasındaki milletlerin çoğundan iyi olan durumlarını muhafaza ve idame için isyan ettiler ki, bu Batı’da eşi görülmemiş bir tarihî hâdisedir.


ABD’nin bağımsızlık hareketi ile Fransız İhtilali arasında büyük benzerlik vardı. Her iki hareket de belli bir siyasi amaca yönelik değildi. Hareketin itici gücü her iki ülkede de vergi meselesiydi. Yedi Yıl Savaşları ve Amerikan Bağımsızlık Savaşı, Fransız mali yapısının üzerine çok ağır yükler getirmişti ve bu yüzden Fransa Kralı XVI.Louis vergilendirme ölçütlerinde ve yöntemlerinde birtakım değişiklikleri gündemine almaya mecbur kaldı. Bu yüzden Amerikan bağımsızlık harbinin Fransa’ya yüklediği borç ve Amerikan bağımsızlık bildirisinin tesiri Fransız İhtilali’ni çabuklaşmıştır denilebilir. Böylece ilk sömürgeleştirme girişimi bağımsızlıkla sonuçlanıyordu. 


Bu durum Fransız devrimine ve yeni bağımsızlık dalgasına yol açtı. Arjantin 1816, Kolombiya 1819, Peru, Meksika, Venezüella 1821 yıllarında bağımsızlıklarına kavuştular. Siyasal açıdan Fransız Devrimi’ni etkileyen Amerikan Bağımsızlık Savaşı, ekonomik açıdan da devrimin alt yapısını oluşturmaktadır. 1756-1763 yıllarında Fransa ve İngiltere arasında gerçekleşen ve “Yedi Yıl Savaşları” olarak bilinen sömürge savaşı sırasında Fransa, İngiltere’ye en önemli sömürgelerini kaptırmıştı. Bu nedenle Fransa, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ya da sömürgecilik savaşında ezeli ve en büyük rakibi olarak gördüğü İngiltere karşısında Amerika’yı desteklemiştir. Böylece bu savaşın hem bağımsızlık bildirisi yolunda hem de Fransa’da yol açtığı ekonomik çöküntünün etkisiyle devrimi doğrudan etkilediğini söylemek mümkündür. 


Ancak her iki olayın arkasında yatan asıl etken, Aydınlanma düşüncesinin neden olduğu bazı değişikliklerdir. Bu hareketin devrime en büyük etkisi Bodin (1529-1596) ve Rousseau (1712-1778) gibi siyaset ve toplum düşünürlerinin siyasal alanda yol açtıkları dönüşüm olmuştur. Rousseau, halkın egemenliği, hukuk ve özgürlük kavramlarından bahsederek bunları “Toplum Sözleşmesi” kuramıyla özetlemiştir. Rousseau’ya göre: “Üyelerden her birinin canını, malını bütün olarak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulunmalı ki, orada her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun. İşte toplum sözleşmesinin çözüm yolunu bulduğu ana sorun budur.”


İngiliz kolonileri birçok bakımdan o çağda Avrupa’da görülen gelişmelerin gerisinde kaldı. Fakat Kuzey Amerika’nın gelişmesi, Eski Dünya’nın gelişimini geçti. İnsan Hakları’ndan bahsedilmesi, Amerikan Devrimi’ni evrensel önem taşıyan bir olay durumuna yükseltti. Birçok Avrupalı ABD’de ortaya çıkan insan haklarının, Avrupa’nın Fransa gibi karanlığa batmış ve geri kalmış halklarının umutla ulaşabilecekleri bir örnek olduğuna gerçekten inandı. Din, basın, toplantı özgürlüğü, keyfi tutuklamanın olmaması ve yasa önünde eşitlik gibi istekler çoğu Avrupalı’nın elde etmeye çalıştığı haklardı. 


ABD’nin böyle bir örnek sunması, 1789’da Fransızların, devrimlerine insan haklarıyla ilgili bir bildiri ve yazılı anayasa ile başlamalarının nedenlerinden biri olmuştur. Amerikalılarca kendisine İncil’e eşit bir mukaddes değer tanınan Anayasa, başlangıçta hiç de seve seve kabul edilmiş bir metin değildir. Bu anayasayı hazırlayanlar, eserlerini hiç tatminkâr bulmamışlar ve devamlı olacağını zannetmemişlerdi. Kurucular, yeni bir eser meydana getirdiklerini, çağlarında mevcut rejimlerle benzerliği olmayan yepyeni bir rejim ortaya koyduklarını asla iddia etmiyorlardı. Bu, her şeye rağmen istemeyerek ayrıldıkları anavatanın yani İngiltere’nin sistemiydi.


Ancak Burke göre, Amerikan kolonileri sadece bağımsızlık için değil, İngiliz fikirlerinden de bağımsız olmak (kurtulmak) için hareket etmişlerdi. O’Sullivan; Avrupalılaşmaya (Batılılaşma) ve bunu taklit etmeye şiddetle karşı çıkıp Amerikan milli şuurunu öne çıkarır, Amerikan milletinin tarihsiz (tarihi bir geçmişi yok) olmasının onu motive ettiğini ve ona geleceğin büyük milleti olma hedefini gösterir. Amerikan Devrimi’nin üç özelliği bulunmaktadır. 


Ekonomik çıkarlardan dolayı Avrupa ile yapılan bir koloni savaşıdır. Bağımsızlık isteyenlerin ve buna karşı çıkanların meydana getirdiği bir iç savaştır. Fransa, İngiltere, İspanya ve Amerika arasındaki mücadeleden dolayı bir çeşit dünya savaşıdır. 1778 yılında Amerika ile Fransa arasında bir ittifak kurularak 6 Şubat tarihinde imzalanan “The Treaty of Alliance” ile Fransa, Amerikan kolonilerinin bağımsızlıklarını tanımıştır.


ABD hükümeti, Avrupa’dan kaçmak istediği halde bu kıtanın sorunları peşini bırakmıyordu. Amerika, Avrupa’nın çifte standartlı ve ikiyüzlü politikasından uzak kalmak, Kutsal İttifak’ın Latin Amerika’daki sömürgeci müdahalesini önlemek ve Kuzey Amerika’da Rusya’nın isteklerine karşı koymak istiyordu. Ayrıca dış politikasını yeniden saptayarak bazı kurallara bağlamak çabasındaydı. Bağımsızlıktan itibaren güneyde Meksika ve Küba’ya, kuzeyde ise Kanada topraklarına göz dikilmişti. Yayılma ve genişleme siyaseti içte depresyonlardan kurtulmanın çıkar yolu olarak görülüyordu. Amerikan iç düzeninin ve zenginliğinin devamı buna bağlıydı. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğunu ve Tanrı’nın ABD’nin genişlemesine taraftar olduğu iddia edilmiştir.


Amerikan Başkanı James Monroe, Batı yönündeki genişlemenin gerekli olduğunu şu sözlerle belirtmiştir: “Herkes şunu açıkça görmelidir ki âdil sınırlar içinde kalmak şartıyla toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestîsi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar.” Bu sözler Amerikan emperyalizminin başladığını göstermektedir.


İhtilalden sonraki savaşlarda İngiltere ve Fransa, ABD’yi kendi yanlarında savaşması için baskı altına almıştı. Washington, Avrupa ülkeleri ile ticari münasebet kurulmasını, fakat mümkün olduğu kadar az siyasi münasebet kurulmasını istemişti. Avrupa’nın değişken politikasına bağlanmak akıllıca bir iş değil demişti. Böylece “isolation” denilen Avrupa diplomasisinden uzak kalma ilkesi benimsendi ve Başkan James Monroe tarafından bir doktrin haline getirildi. Bu doktrin ile Amerika’nın elde ettiği bağımsızlık, Avrupa’nın kolonileştirme isteklerine konu olamayacaktı. Ayrıca Amerika, Avrupa’nın kolonilerine ve tabi bölgelerine müdahale etmeyecek ve Avrupalılar arasındaki problemlerde de taraf olmayacaktı. 


İzolasyon politikasının dünyaya ilan edildiği 1820’li yıllar, aynı zamanda ABD’nin misyonerlik hareketine başladığı yıllara rastlamaktadır. Elbette, Atlas Okyanusu’nun ötesindeki Doğu Akdeniz’e meselâ Beyrut’a misyoner yollayan bir devletin küresel hedeflerinin olmadığı iddia edilemez. Ayrıca Amerika bu doktrinle yalnızlık politikası uygulamıştır. Avrupa’daki kargaşaya karışmayıp ekonomisini güçlendirmiş, Orta ve Güney Amerika’daki etkisini arttırmıştır. Amerikalıların İngiltere’ye karşı duyduğu nefretin boyutu, ihtilal Fransa’sına karşı duyulan sempatinin boyutu ile eşit olmuştur. Ancak Kuzey eyaletlerinin İngiltere’ye, güney eyaletlerinin ise Fransa’ya karşı sempatisi vardı. İhtilalden sonra ABD, tarafsızlığını ilan etti. Ancak İngiltere’nin tarafsızlık hukukunu bir tarafa atıp, açık denizleri adeta kendi egemenlik alanı gibi görüp ABD ticaret gemilerine tacizde bulunması üzerine yapılan savaşta ABD yenilse de barış statüko üzerinden yapıldı.


1782’de ABD 3,5 milyon nüfusu bulan 13 federal devletten oluşurken, yarım asır içinde savaşla ve satın alma yoluyla hızla genişledi. 1803’te Louisiana 80 milyon franka Fransa’dan, 1819’da Florida 5 milyon dolara İspanya’dan, Teksas 15 milyon dolara Meksika’dan satın alındı. Bu toprak kazancı, Amerikan tarihindeki en büyük diplomatik başarılardandır. 1846 yılında İspanya’dan Oregon satın alındı. 1846’da 49.kuzey paraleli Kanada ile sınır oldu. 1867’de Alaska 7,2 milyon dolara Rusya’dan alındı. 1893’te Hawai takım adaları satın alındı. ABD İspanya ile 1898 yılında yapılan savaş neticesinde Porto Rico’yu ve Filipinler’i ele geçirdi. ABD, 1917 yılında Karaibler denizinde oldukça önemli olan ve 50 adadan oluşan Virgin adalarını da Danimarka’dan 25 milyon dolara satın aldı.


Amerikan tarihi, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyar. Max Lerner der ki: “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip te Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur.”


Milyonlarca göçmeni yerleştirmek için toprağa gereksinimleri vardı ve bunu yapmak için Kızılderililerin direncini kırdılar. Amerika’nın güneyi, tarımsal ve köleye dayalı işlevlerle değerlendirilmişse de kuzey üçlü bir işleve sahipti: Tarım, ticaret ve imalat. Deniz taşımacılığının gelişmesiyle batıya doğru yayılma iki engelle karşılaştı: Fransız ve İspanyol varlığı. Bunlar zamanla ortadan kaldırıldı. Amerika’nın yerli halkı olan Kızılderililer ise öldürüldü. Hatta bir dönem öldürülen her yerli için prim ödenmekteydi. Öldürülmeden kalmış bazı Amerikan yerlileri köleliğe zorlanmışlar, fakat bunlar yeterli sayıda olmadıkları için -özellikle plantasyon ekonomilerinin egemen olduğu yerlerde- emek gücü ithal etmek gerekmiştir. Afrikalıları kaçırma konusundaki eski yöntemler verimsiz olmaya başlayınca düzenli bir üçgen trafiği gelişmiştir.


Koloniler daha henüz kurulma safhasında iken kölelik de yaygınlık kazanmaya başladı. 1610 yılında siyah hizmetkârların köle olarak çalıştırılması Amerika’daki Katolik kilisesince uygun görülerek zencilerin yakalanıp nakledilmesi ve köleleştirilmelerinin kilise inançlarına göre yasal sayılacağı ifade edilmiştir. Ekonomik ve ahlaksal gereksinmeler ileri sürülerek ve İncil’e göre köleliğin kaldırıldığından hiç bahsedilmeyerek kölelerin ekonomik alanda vazgeçilmez olduklarına dikkat çekilmiştir. 1691’de özgür bir beyaz erkek ya da kadının; bir zenci, bir melez ya da bir Kızılderili erkek veya kadınla, ister ırgat ister köle olsun evlendiği takdirde sürgün ediliyordu.


1820 yılında güneyli ve kuzeyli siyasetçiler, köleliğin batı topraklarında yasal olup olmamasını tartışıyorlardı. Kongre bir uzlaşmaya vardı. Missouri eyaletinde ve Arkansas topraklarında köleliğe izin verildi. Ama Missouri’nin batı ve kuzeyindeki bölgelerde yasaklandı. 1846-48 yılları arasındaki Meksika Savaşı, Amerikalılara yeni topraklar kazandırdı. Bunun sonucunda kölelik sınırlarının genişletilmesi gündeme geldi. 1850’de California, özgür bir eyalet olarak kabul edildi. Utah ve New Mexico halkına kölelik konusunda karar hakkı tanındı. Ama bu konu çözümlenmiş değildi. 


Köleliğe karşı olan Abraham Lincoln 1860’da başkan seçildiğinde, 11 eyalet Birlik’ten ayrılıp bağımsızlık ilân etti. Konfedere Eyaletler’i kurdular. Bunlar, Güney Carolina, Mississippi, Florida, Alabama, Georgia, Louisiana, Texas, Virginia, Arkansas, Tennessee ve Kuzey Carolina Eyaletleri’ydi. Böylece Amerikan İç Savaşı başladı. ABD, 1861-1865 yıllarında kuzey ve güney eyaletleri arasındaki iç savaş yüzünden parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomisi tarıma ve özellikle pamuk ekimine dayanan güney eyaletlerine tarlalarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan zenci köleler getirilmişti. Ekonomisi büyük ölçüde endüstriye dayanan kuzey eyaletleri ise köleliğin yasaklanması ile özgür kalarak kuzeye göç edebilecek zencilerle, ucuz el emeği sağlamayı amaçlıyordu. Güney eyaletleri ise köleliğe son vermektense savaşmayı yeğliyordu. 


İngiltere, Afrika’dan ABD’ye zenci tutsak getiriyor ve bunun karşılığında tekstil endüstrisi için pamuğu alıyordu. Kuzeyin gelişen tekstil endüstrisinin bu pamuğa gereksinimi artmıştı ve bu malın ucuz fiyatla İngiltere ve Avrupa devletlerine satılması işine gelmiyordu. Her eyalet bağımsızlıktan yararlanarak özerkliğini pekiştirmeyi, iktisadi ihtiyaçlarına, örf ve adetlerine uygun bir anayasa hazırlamayı tasarlıyordu. 


Kölelik konusunda başlangıçta eyaletler zıtlaşsalar da sonuçta bir uzlaşmaya gidildi: Güney eyaletlerinin kuzeyin önerdiği ticaret ve sanayi yasalarını kabul etmesi karşılığında, kuzey eyaletleri de kölelerin özgür bırakılmasıyla ilgilenmeyeceklerini(!) kabul ettiler. Böylece hazırlanan anayasa bütün eyaletlerce kabul edildi. Daha sonraki yıllarda köleliğin sona ermesinden sonra bile Amerikan zencileri, ırk ayrımına ve eğitimde eşitsizliğe maruz kalmaya devam ettiler. Bunun üzerine siyah ırk, kendine yeni fırsatlar yaratabilmek için iç göçü başlattı. Güney’deki kırsal bölgelerden Kuzey’deki şehirlere geldiler. Ama şehirdeki zencilerin çoğu iş bulamadı. Yasalar ve adetler gereği beyazlardan ayrı bölgelerde “Getto” adı verilen bakımsız kenar mahallelerde yaşamak zorunda kaldılar. Bu durum Amerikan çifte standardının somut bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.


Bağımsızlıktan sonra ABD’li devlet adamları, başka devletlerin himaye ve yardımı olmadan ayakta kalabilmenin tek çaresinin ticaret yapmakla sağlanabileceğini düşünüyorlardı. Siyasi güç olarak ortaya çıkmanın yolunun ekonomik üstünlükten geçtiğini kavrayan ABD’nin Paris Büyükelçisi Thomas Jefferson önderliğindeki bir grup, dünya çapında kâr getiren her yer ile ticaret yapılmasını istiyorlardı. Amerikan ticaret gemileri İngiliz bayrağı altında Akdeniz’e gider gelirlerdi. Bağımsızlık ilanı üzerine Britanya hükümeti Akdeniz’e giden Amerikan gemileri üzerindeki himayesini kaldırdı ve bunları kendi hallerine bıraktı. 


Nitekim savaşarak ayrıldıkları İngiltere’nin ve savaş sırasındaki müttefikleri Fransa’nın, yeni bir devletin ticari pazarlara girmesini hoş karşılamadıklarını kısa sürede gördüler. ABD, ihraç ettiği buğdayın ve unun 1/6’sını ve tuzlanmış balığın 1/4’ünü Akdeniz ülkelerine satıyor ve buradan da pirinç ve mısır satın alıyordu. Yaklaşık 1200 kişinin görev aldığı 80 ila 100 adet ABD gemisi Akdeniz limanlarına girip çıkıyordu. Ancak Akdeniz’de ticaret yapan tüm Avrupa devletleri, Mağrib kuvvetlerinin saldırısından korunmak için anlaşmalar yaparak Akdeniz’deki güvenliklerini yıllık vergiler karşılığında koruyorlardı. İngiltere, Fransa ve İspanya gibi güçlü donanmalara sahip devletler bile yıllık vergi ödemek zorunda kalıyorlardı.


1786 ilkbaharında Londra’da Trablusgarp elçisi Abdurrahman, ABD’nin Paris elçisi Jefferson ve Londra elçisi Adams’a; Akdeniz’in hâkimlerinin Osmanlı Devleti ile Garp Ocakları olduğunu ve müsaadeleri olmadan bu bölgede yabancı hiçbir devlet gemisinin serbestçe seyr-ü sefer edemeyeceğini ve ticaret yapamayacağını söylemiştir. Yani Akdeniz’in sahibinin Türkler olduğunu ve burada gemi yürütmek için ücretini ödemeleri gerektiğini ifade etmiştir. 


Mağrib kuvvetleriyle savaşmak yerine onlarla anlaşma yaparak vergi ödemenin bir sebebi de; bu şekilde iyi ilişkiler kurdukları Mağrib yöneticilerini kendi ticari rakiplerine karşı kullanmak isteğiydi. Bu yüzden ABD ticaret gemilerini hedef alan saldırılar, İngiltere’nin teşvikiyle artmıştı. Amerikan Kongresi, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams gibi Bağımsızlık Savaşı’nın önde gelen isimlerinden oluşan bir heyeti 1784 Mayısı’nda Mağrib yöneticileriyle anlaşma yapmak için görevlendirdi ve heyet emrine verilecek armağanlar için 80 bin dolar tahsis edildi. 


1790 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye, Akdeniz’deki ticaretin çok önemli olduğunu ve Garp Ocakları ile barış yapılmadığı takdirde ABD ticaretinin tamamıyla durabileceğini ve barışın 320 bin dolar ödemekle sağlanabileceğini bildiren bir rapor sunmuştur. Ekim 1796’da ABD’li kaptan Richard O’Brien, barış anlaşması için Cezayir’de Dayı Hasan Paşa’ya 200 bin dolar teslim etti. Trablusgarp Hâkimi Yusuf Paşa ile de Kasım 1796’da 10 bin dolara anlaşma imzalandı.




Sonuç


1775 tarihinde Philadelphia’da II.Amerikan Kongresi toplanmış ve yayınlanan bir bildiri ile bağımsızlık mücadelesi resmen başlamıştır. Yaklaşık altı yıl süren zorlu savaşlardan sonra Amerikalılar galip gelmiş ve 4 Temmuz 1776 tarihinde bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bağımsızlık mücadelesi sonrasında İngiltere, Amerika ile olan ticari ilişkilere yasaklama getirmiş, tedavüldeki altının yetersiz oluşu, köylülerin ürünlerini satacağı pazar alanlarının sınırlı oluşu, ağır iklim koşulları ve yeni kurulan devletin resmi parasının olmayışı Amerikalılar için ekonomik hayat güçleşmiştir. Bu dönemde bazı eyaletlerce para basılsa da, tüccar ve bankacıların yeterli desteği göstermemesi üzerine başarı sağlanamamıştır. Ayrıca ekonomik hayattaki bu güçlükler devlet idaresini zorlaştırmış ve bağımsızlık mücadelesi nedeniyle alınan borçların geri ödenmesi ise yeni vergilerin yürürlüğe konulmasını gerektirmiştir. Bu durum da yeni isyanlara sebep olmuştur. 


Yönetimin halka ağır vergiler yüklemesi neticesinde birçok vergi isyanı başlamış ve bu isyan hareketleri çok önemli toplumsal dönüşümlere sebep olmuştur. Ağır, haksız ve adaletsiz vergiler tahammül edilemez boyutlara ulaştığında halkın vergilere karşı aktif direnişi başlamış ve Amerikan tarihinde olduğu gibi bir devletin bağımsızlık mücadelesinin temelini oluşturabilmiştir.


Amerika kıtasında yaşayanlar Avrupa’daki aydınlanma hareketinden etkilenmişlerdi ve bu yeni esaslara göre yaşamlarını kurmak istediler. 1776’da özgürlük ile eşitliğin dokunulmaz ve kutsal insan hakları olduğunu ilan ettiler ve kurdukları devleti bu temele dayandırdılar. Ancak tarım yaptıkları geniş topraklarında zenci köleleri de çalıştırmaya devam ettiler. 


Amerikan Bağımsızlık Savaşı; güneyin insanlarını kuzeye, doğudakileri batıya yaklaştırmış ve insanlar birbirini tanımışlardır. Boston’da bulunan koyu mutaassıp bir kişi, Virginia’da İngiliz kilisesine sadık kalmış olan bir kişinin insan suratlı bir şeytan olmadığını öğrenmiştir. Amerikalılar, bağımsızlıklarını ilkelerinden hiç ödün vermeden kazanmışlardı. Mücadelenin en karanlık günlerinde bile herhangi birine vergi ödemeyi reddetmişlerdi. 


Amerika kongresinin bastığı kâğıt parayı kimse altını çevirmeye kalkışmadı ve bu güven ortamında devrimin harcamaları bu kâğıt parayla karşılandı. Devrim öncesinde Amerikan kolonilerinde yaşayanlar, Britanya tarihini kendi tarihleri olarak benimsemişlerdi. Devrimden sonra 13 koloni arasında ulusal bir kimliği pekiştirebilmek için özgün bir Amerikan geçmişine gerek olduğu yavaş yavaş anlaşıldı. Yeni ders kitapları, bu yöndeki ilk girişimi temsil etmekteydi. 


George Bancroft gibi tarihçilerin eserlerinde, Amerikalılara yaptıklarından gurur duyulacak bir ulusa mensup oldukları fikri aşılanıyordu: Onlar, Avrupa’daki kokuşmuş yaşlı toplumu bırakıp bu vahşi topraklara medeniyet getirmişti; ataları, kendi ayakları üzerinde durma, dürüstlük, hürriyet gibi değerleri geliştirmiş ve şimdi bunlar bütün Amerikalıların mirası olmuştu. Bir sonraki kuşağın “akılsızca yurtseverlik” diye küçümseyip bir kenara attığı şey, o zamanlar ulusal kimliğin geçerli ve gerekli bir ifadesi sayılıyordu.


Avrupa’da durmadan hükümetler devriliyor, anayasalar değişiyor, diktatörler çıkıyor, akla hayale sığmayacak cinayetler işleniyordu. Fransız İhtilali’nin insan hakları ve demokrasi anlayışı çeşitli ihtirasların elinde ikide birde oyuncak haline geliyordu. Bu gibi krizlere ABD’de pek rastlamıyoruz. Aksine Avrupa’da demokrasi tehlikeye düştükçe ABD koşup Avrupa’yı girdiği bataklıktan kurtarıyor. İki büyük dünya savaşı bunun şahididir. 


Ronald Steel’in yazdığına göre; bazı insanlarda dünyayı daha mutlu, daha düzenli kılma ve onu bize yaraşır duruma getirme işinin ABD’ye düştüğü inancı vardır. Amerika, insanlığın çehresini değiştirmeyi, ona yeni bir yüz ve biçim vermeye çalışmaktadır. Daha 1765’te John Adams: “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir.” 


Herman Melville ise şöyle diyordu: “… ve biz Amerikalılar, apayrı bir ulusuz, zamanımızın İsrail’iyiz, dünya özgürlüklerinin temel direğini biz tutuyoruz.” 


Ancak günümüzde Afganistan ve Irak işgalleriyle Amerika, insanlığı savaşlara ve felaketlere sokmaktadır.


Kızılderililerin kolonizasyon hareketine karşı ciddi bir engel oluşturmayacak kadar sayıca az ve medeniyetçe geri olmaları, beyaz göçmenler için bir şans olmuştur. Zaman zaman kolonizasyonu geciktirdilerse de hiçbir zaman bu hareketi durduramadılar. Fransızların kışkırtmasıyla Ottowa kabilesinin şefi Pontiac yönetiminde yerliler ayaklandı. Karakollar ele geçirildi, kolonlar öldürüldü ve ayaklanmayı bastırmak için düzenli İngiliz birliklerinin müdahalesi gerekti. 


Amerikalıların Kızılderilileri öldürerek sayılarını azaltması, zencileri köle olarak alıp satması, insan hakları ve özgürlüklerden bahseden sözleriyle çelişmektedir.


13. asırda İngiltere’de başlayan anayasal süreç, Avrupa kıtasında değişik formlar aldıktan sonra, koca bir okyanus aşarak Kuzey Amerika kıtasına ulaştı. Burada özellikle Avrupa ülkelerinden göç eden ve aydınlanma düşüncesine sahip insanlar arasında hem güçlendi hem de değişik biçimler aldı. Bağımsızlık, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar 13 kolonide iyice yerleşti. 18. asır sonlarında Batı Avrupa’ya döndü ve Fransız Devrimi’ne yol açtı. Milliyetçilik ve demokrasi fikirleri dönemin Endüstri Devrimi ve Emperyalizm ile körüklenerek Batı’dan doğuya doğru ilerleyip Osmanlı toprağından geçerek yayıldı.


18.asrın sonlarına doğru Yeni Dünya’da 1873’te yapılan Versailles Antlaşması ile Amerika Birleşik Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken, Osmanlı İmparatorluğu çoktandır gerileme devrine girmiş bulunuyordu. Amerika Kıtası’nın keşfiyle dünya ekonomisi nakdi mübadelenin yoğunlaşmasına doğru önemli bir gelişme göstermiştir. Piyasaya yönelen kıymetli madenler özelikle gümüş, satın alma gücünü destekleyerek talebi yükseltiyor ve böylece fiyatlarda bir kıpırdanmaya yol açıyordu. Batı’nın yükselen satın alma gücü ile fiyatların yükselme eğilimi nakit sağlamada önemli darboğazlarla karşılaşan ve fiyat yapılarındaki farklılıktan dolayı piyasadaki altın ve gümüşü Mısır’a ve doğuya kaptıran Osmanlı ülkesinde, daha şiddetli bir para darlığı yaratmıştır. 


Bu darlık 1683’den sonra mali baskıların şiddetlenmesi ile ekonomideki nakdileşmeye doğru olan eğilimi güçlendirmiştir. Osmanlı Devleti üzerinde zamanla giderek artan Amerikan etkisinin oluşmasında 19. asırda rol oynayan iki kurumdan birisi “Amerikan donanması” diğeri de “Amerikan misyonerleri” olmuştur. Donanma işin sert yüzü ve soğuk yanıydı. Bir de sıcak yüzü, sempatik, insancıl görünümlü bir mekanizma olan misyonerlik vardı. Misyonerlik birçok açıdan donanmadan daha avantajlı idi. Örneğin maddi açıdan; Akdeniz’de dolaştırılacak bir firkateynin yıllık masrafı 80.000 dolarken, bir misyoner ailesinin yıllık gideri 1.000 doları bulmuyordu. Amerikan ideolojisine hâkim olan ana faktör kendi Hristiyanlık değerlerini dünyaya yaymak olduğu için misyonerlik bizzat devlet eliyle icra edilmiştir.


Ayrıca Hristiyanlığın doğduğu toprakların Osmanlı hâkimiyetinde bulunması ABD nezdinde Osmanlı Devleti’ni önemli kılmıştır. ABD’nin kuruluşuyla birlikte “İnsan Hakları Beyannâmesi” ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya hem örnek ve hem de O’na karşı bir denge unsuru olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti artık yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Ancak ne yazık ki insan hakları, eşitlik, adalet ve hürriyet gibi kavramlar; hiçbir zaman zenciler, Kızılderililer ve sömürgeleştirilen halklar için geçerli olamamıştır.


ABD’nin kuruluşunun sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz: İnsan Hakları Beyannâmesi ilan edilerek demokratik bir rejim kurulmuş ve Avrupa’ya örnek olmuştur. Avrupa kültür ve medeniyeti yeni bir yayılma alanı bulmuştur. Göçler sonucunda Avrupa’da işsizlik azalmış, siyasi ve dini kavgalar önemini kaybetmiştir. ABD, artık Avrupa’ya karşı bir denge unsuru olmuştur.



Dr.İhsan Burak Birecikli
Harran Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
ABD ve Büyük Ortadoğu İlişkileri Özel Sayısı,
History Studies, 2011 - PDF






ilgili:
DENİZLERDE HAKİMİYET
ve DÜNYAYA ÜN SALAN “ZALİM TÜRK” ler