almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2026 Perşembe

Kibirli ve Küstah Alman Arkeologlar 1

 

Arkeolog Ahmet Semih Tulay'ın bir anısı

BİZE GÜVENİN

Lidar höyük kazısında ne heyetteki kazı başkan yardımcısı şişman adamı, ne de onların işçi çavuşluğunu yapan adama ısınamadım. Özellikle ikisi kazı çukurlarını gezmemden rahatsız. Bir gün kazı çukurunun içindeyken adam benim oraya inmem konusunda bir iki laf edecek oldu ama ağzının payını aldı.

Kazı sabah erken başlıyor, öğleden sonra üç gibi bitiyordu. Bir gün kazı bitimine yakın şişman adamın açmasına indim. Çavuş da orada. Bir şeyleri kazdırıyorlar. Madeni bir objenin kenarı çıkmış ama belli değil. Çavuş bitiş düdüğünü çaldı. Herkes dağıldı ama çukurdaki kişilerde kıpırtı yok. Ben de oturup beklemeye başladım. Şişman adam da oturdu. Karşılıklı bekleşiyoruz. Sonunda dayanamadı sordu. “Semih Bey, siz yemeğe gitmiyorsunuz?”  “Siz” diye sordum. “Hayır, biz biraz çalışacağız” dedi. “Çalışacaksanız ben de gitmiyorum” dedim. Adam kızardı bozardı “ama bize güvenin” dedi. Bensiz çalışamayacaklarını söyledim. Bunun üzerine çalışmaktan vazgeçtiler.

Sonraki birkaç gün içinde o açmadan bronzdan yapılma nefis dört kulplu bir lahit/tekne içinde bir iskelet ve yanında asası, ceylan işlemeli nefis bir altın yüzük ve diğer hediyeler çıktı.


27-01-2026

ANTİKA ANILAR (5) makalesinden / link

EK:

Fırat Nehri'nin sol kıyısında yer alan Lidar Höyük (Urfa), Samsat yerleşimiyle Kommagene'deki Toros Dağları arasındaki geçitte önemli bir ticaret yolu üzerindeydi. Böylece Suriye ile Anadolu arasındaki bağlantılardan birini sağlıyordu. 1979-1987 yılları arasındaki kazılar Aşağı Fırat Kurtarma Projesi'nin bir parçasıydı. Atatürk Barajı'nın su seviyesinin yükselmesiyle daha fazla kazı yapılamamıştır. Lidar Höyük'ün yerleşim tarihi, MÖ 3.binyıl Erken Tunç Çağı'ndan MS 13. yüzyıla kadar uzanıyordu.


SB* Norşun Tepe ile Lidar Höyük kazılarını Prof. Harald Hauptmann (1936-2018) yapmıştı.

SB* Göbekli Tepe'yi kazan Klaus Schmidt onun öğrencisiydi.

Lidar Höyük


***

TÜRK BAYRAĞI

Ahmet Semih Tulay

1983 yazında Bakanlık Temsilcisi olarak gittiğim, Şanlıurfa’nın Bozova ilçesindeki Lidar Höyük Kazısı’nın ilk günleri. Bir gün çalışma mekanı olarak kullanılan salona girdim. Etrafı incelerken köşede duvara yapıştırılmış küçük bir harita gözüme ilişti. Yakından bakınca beynimden vurulmuşa döndüm. Haritada Doğu Anadolu’nun bir bölümü Ermenistan olarak gösteriliyordu. Kazı başkanını bularak salona getirdim ağzıma geleni söyledim. Ardından da kazıyı kapatacağım tehdidini savurdum. Kazı Başkanı özür üstüne özür diliyor, kendini bilmez bir münasebetsizin yaptığını söylüyordu. O kızgınlıkla akşam yemeğini mutfakta yedim.

Sabah erkenden kapım çalındı. Kapıda kazı başkanı duruyordu. “Benimle salona gelir misiniz” dedi. Salona girdik. Haritanın olduğu duvarı gösterdi. Duvarda kaldırılan haritanın yerine yepyeni bir Türk Bayrağı asılmıştı.

20 Ocak 2026 tarihli makalesinden / link


SB* Bayrakla birlikte Türkiye haritasını da asmalıydı. Bu yabancı arkeologların birçoğu küstahtır, efendilik taslar, ters tepince alttan alır, ama düşünceleri ve eylemleri değişmez. Saygıyı hak etmeyenler yüceltilmesin.



Kibirli ve Küstah Alman #Arkeologlar

______________________________


A.Semih Tulay'ın Miletli Aspasia kitabı



6 Mayıs 2017 Cumartesi

Almanya'da Türk Kanı





 Almanya'da Türk Kanı (1)



Hukuk Fakültesi profesörlerinden Doktor Kesler, Hukuk Fakültesi Mecmuası 'nın son sayısında (2) "Almanya'da Türk Kanı" adıyla bir etüt neşretmiştir. Muhtelif harplerde esir sıfatıyla Almanya' da kalan ve orada yerleşen Türkler ne oldular? Ne ad aldılar? Neler yaptılar?


* Almanya'ya Türk kanının yayılmasına hemen daima Türk ordularının bozulması veya Türk kalelerinin düşmesi neticesi Almanların eline esir düşen Türk kız ve erkek çocukları vasıta olmuştur. En haşin askerler bile bu çocukları himaye ettiler. Alman prens-zade ve zabitleri bunları Almanya'ya götürüp yetiştirilmelerine uğraştılar. Bu kız ve erkek çocuklar hıristiyan olduktan ve yeni muhitlerine intibak ettikten sonra çok defa Almanlarla evlendiler ve bugünkü velut bazı Alman ailelerinin cedleri vaziyetine geçmiş oldular.


* Andres Gorg isminde bir Türk evladı (Türk oğlu) [Türkenson (Genç Türk)] validesiyle beraber 1538'de Sachs şehirlerinden Kamenz'de hemşehri yazılmıştır.


* 1599'da Breslau'da bir Türk kızının (Türkisch medlen) vaftiz edildiği yine tarihen malumdur.


* 1605'te, Jena'da, Hasan isminde 10 yaşında bir Türk çocuğunun vaftiz edildiği de bir hakikattir. Bu çocuk vaftizden sonra Johann Michael ismini almış ve daha sonra galiba Şarki Prusya'da Königsberg şehrinde yaşamıştır.


* Macaristan'da 1686'da Ofen (bugünkü Budapeşte) ve Sırbistan'da 1688'de Belgrad şehirlerinin Alman orduları tarafından zaptı dolayısıyla esir düşen mühim miktarda Türk çocuğu da Almanya'ya götürülmüştür.


* 1683 (Viyana'nın ikinci muhasarası) ile 1707 tarihleri arasındaki 250 sene içinde Alman şehirlerinde 53 Türk'ün vaftiz edilmesine dair kayıtlar buldum.


* Bu çocukların vaftizi o zamanlar içtimai bir mesele halini laıyordu. hatta vaftiz için tertip edilen alaylarda, ileri gelenler, asilzadeler, prens ve prensesler ve saltanat süren hükümdarlar bulunuyordu. Bu ileri gelen kimseler, vaftiz olunan Türk çocuklarına kendi küçük isimlerini vererek onları ekseriya hususi hizmetlerine alıyorlardı. Prens ve hükümdarlar Türk kızlarını kendi memur ve zabitleri ile evlendirerek bunların ahfadına da, o zamanki cemiyetin ancak ileri tabakasına münhasır bulunan, yüksek memuriyetlere yükselmek imkanını vermiş bulunuyorlardı. Bu çocuklardan bazıları, vaftizden sonra aile ismi olarak Türk adlarını muhafaza etmişlerdir. İşte bu sebepten dolayı, mesela Hannover'de iki hıristiyan ailesinin ismi "Ali" ve "Mehmed" olara kalmıştır.


* 1686'da Ofen şehrinin sukutu ile esir düşen müftünün karısı Christine Sophie adıyla Almanya'da yaşamıştır. 


* Mustafa isminde bir Türk de, eski adına benzesin diye soyadı olarak Mustopf'u kabul etmiştir. Mustopf 'şurup çanağı' demektir. Braunschweig'li Georg Mustopf'un sülalesine mensup kimselere bugün Almanya'da tesadüf [olunmaktadır.] 


* Macaristan'da Neuhausel şehrinde esir edilen bir Türk çocuğu da vaftizden sonra, evvelce müslüman olduğuna kinaye Heinrich August Moselmann ismini almıştır. Moselmann 1759'da polis komiseri (stadt-offizier) olarak Weimar'da bol bir zürriyet sahibi olarak ölmüştür.


* 1688'de Belgrad'da esir edilen ve vaftizden sonra Bernhard Weissenburg adını alan Ali denilen bir Türk çocuğu sonradan Katolik papazı olmuş ve elli senelik manastır hayatı yaşayarak Pater Joseph ismi altında ölmüştür.


* Belgradlı diğer bir Türk çocuğu Christlieb ismini almış, Stuttgart'ta hükümdar sarayında ressam olarak çalışmış ve halen [Württemberg'li] Protestan papazı ve devlet memuru yetiştiren bir ailenin ceddi vaziyetine geçmiştir.


* Moralı Ali isminde bir Türk çocuğu Georg Wilhelm Aly adı ile Hannover prensinin maiyet zabiti olmuş, sonra orduda en yüksek rütbeye erişmiş ve sulbünden bugün Hannover'de gelişmiş Aly ailesi meydana çıkmıştır. Bu çocuğun Mehmed ismindeki kardeşi, vaftizden sonra Hannover presnlerinden ikisine izafeten Ludwig Maximillian Mehmed tesmiye edilmiştir. Sonradan Birinci Jorj ünvanı ile İngiltere tahtına geçen Hannover hükümdarı Georg'un hususi hizmetkarı olmuş, nihayet 1726'da Londra'da Kensington şatosunda ölmüştür. Mehmed, Hannoveer'in ileri gelen ailelerinden Wedekindler'ın kızı ile evli bulunuyordu. Bu izdivaçtan üç çocuk meydan gelmiştir.


* Mehmed von Königstern asalet ünvanını alan iki erkek çocuk, 1752 ve 1775 tarihlerinde evlatsız ölmüşlerdir. Fakat kızkardeşleri, yarbay Von Wangenheim ile evlenmiş, sonradan general Von Wangenheim olan bir erkek çocuk doğurmuştur. Asilzade tabaka sırasındadır. Bugün Von Wangenheim ailesi müntesipleri Almanay2nın şimal-i garbisinde asilzade tabaka sırasındadır.


* 1681'de Ofen'de ALmanların eline düşen bir Türk kızı, Sachs hükümdarı ve Polonya kralı August der Starde'nin sarayına getirilmiş ve kraldan Graf Rutowski isminde bir çocuğu dünyaya gelmiştir. Graf Rutowski 1754'te Kesseldorf'ta Büyük Fredrik'e karşı harp etmiştir.


* Fatma isminde Moralı bir Türk kızı, prensin verdiği tahsisatla Süne (Hannover) manastırında yetiştirilmiş, sonradan gümrük memurlarından Johann Henrich Hentzel ile evlendirilmiştir. Dul kaldıktan sonra Süneburg şatosunda 1739 senesine kadar Marie Elisabeth Hentzel adı altında yaşayan Fatma, oradaki kiliselerden birinin bahçesindeki mezarının taşını, ölmeden evvel bizzat yerine koydurmuştur. Taşın kitabesi Fransızca'dır. Hamisi olan Prens Georg von Hannover'e şu teşekkür satırlarını yazmaktadır:

"Türkiye'nin bir köşesinden büyük bir prens beni sarayına aldı, bahşettiği nimetlerle beni ihya etti. Bin türlü huzuz içinde bu hayatı bitirdim."


* Kim derdi ki, George Rudolf Miethke'nin aslı, 1742'de Torgau'da (Sachs) vaftiz edilmiş bir Tatar'dır?


* Prusya kralı Büyük Frederick'in Türklerle olan dostane münasebetlerine sebep olarak, yalnız harp esirlerinin Alman milletine soktukları Türk kanı gösterilemez. Büyük Frederick, Şarki Prusya'da ilk muharebesini yaptığı 1745 tarihinden beri, hassa alayında bir Bpşank taburu vücuda getirmişti. Bu Boşnaklar, kendi Türk zabitlerinin emir ve kumandası altında bulunyorlardı. Bu taburlardan bir kısmı, 1745'ten beri Şarki Prusya'da, Goldap şehrinde mülazım Osman'ın idaresindeki garnizonda bulunuyordu. 


Bu Türk zabiti bir Alman kızı ile beraber yaşıyordu. İtikat ayrılığı resmen evlenmelerine mani oluyordu. Osman vatanına avdet ederken Goldap'ta iki erkek evlat bıraktı. Bu çocuklar hıristiyan edilmişler ve babalarının bıraktığı mühim bir para sayesinde itina ile büyütülmüşlerdir. Bir tanesi, bilhare, Prusya'daki Boşnak taburunda küçük zabit olmuş, diğeri Jozef Osman da Garbi Prusya'da mülk sahibi ve devlet çiftliklerinde mültezim olarak yaşamış ve 1849'da ilerlemiş bir yaşta ölmüştür.


Jozef Osman asilzade bir kadınla evli bulunuyordu; kızı Agnes Jozefa Osman'ı Selle'li asil ve emlak sahibi bir zabitle evlendirmiştir. "Osman" yahut "Osmann" yahut "Ossmann" isimli ailelere bugün Berlin'de tesadüf olunmaktadır. Bu aileler ağleb-i ihtimal mülazım Osman'ın zürriyetinin teşkil etmektedir. Türk kanından gelme kalabalık ve gelişmiş Selle'li aile, ceddi Osman'ı daha yakından tanımak için hal-i hazırda tedkikata girişmiş bulunmaktadır.



Alman ilmi bibliyoğrafyasında bu mesele hakkında Erich Moeller tarafından yazılmış ve neşredilmiş bir etüt vardır.


XIX'uncu asırda Türk olan Almanlar pek çoktur. Bunlar arasında Magdeburg'lu Karl Detroit'in Türkiye'de generalliğe kadar yükseldikten sonra Mehmed Ali Paşa ismi altında 1878 Berlin sulh kongresinde Türkiye'yi temsil ettiğini; 1860'da Üsküdar'da vefat eden Ferik Sabit Paşa'nın, evvelce Viyanalı Freiherr Wetzlar von Planckenstern olduğunu, Ali Nuri Paşa'nın, an-aslin Helle'li bir Avusturya zabiti olduğunu; Abdülhamid'in yaverlerinden kaymakam Münir Bey'in de evvelce Del Monte adlı bir Avusturya zabiti olduğunu saymak icap eder. Mareşal Ömer Paşa da Kırım harbi esnasında bir Avusturyalı küçük zabit idi. (4)


Beynelmilel bir şöhrete sahip Alman hekimi Neisse'li Dr.Eduard Schnitzer de, Antivari'den sonra bir müddet Trabzon ve Janya'da çalışmış, 1878'den 1898'e kadar Emin Paşa ismi altında Yukarı Nil'deki Mısr-ı Ulya vilayetini idare etmiştir.


XIX'uncu asırdan beri bir hayli Alman kadını Türk diplomat, zabit ve bilginleri ile evlenmişlerdir. Moeller, eserinde bunlardan bahisle birçok misal zikretmektedir. İleride Türkiye'de de şecere tedkiki ilerlediği zaman, birçok Türk aileleri Alman milleti ile akraba olduklarına kanaat getireceklerdir. (5)





Türkçe'den Almanca'ya geçen kelimeler :
(bazılarını aldım-SB)

die Aue : Ova
Bohrer : Burgu
der Borg : Borç
die Gaukler: (Kavuklu) mukallit, soytarı
die gattin : Kadın (zevce)
Gatten: Katmak
Kapern : Gasbetmek, çalmak
die Ugur : uğur,fal






Türk-Alman münasebetleri:


Tarihte Türk-Alman münasebetleri Atilla Devrinden başlar. Karadeniz ve Tuna şimallerinde Türk, Islav, Germen ırkları tarihten önceki devirlerde olduğu gibi yine birbirine karışıyordu. (6) Hun Türklerinin müthiş akını, Romalıları bir müddet için Germen istilasından kurtardı. 


375'te Hun Türkleri Şark Gotlarının memleketlerini işgal ettiler. 405'te Germenler Islavlarla birlikte Roma'yı istilaya çalışırken Hunlar bunları mağlup ederek Roma'yı kurtardı. Artık Bizans ve Roma şehirlerine akın yapan Germenlerin Got kolları artık bu hareketi Türk milleti idaresinde ve Türk ordusu safları arasında yapmaya başladılar.


Atilla, bu büyük Türk hükümdarı payitahtı Budapeşte'de tesis etti ve hemen bütün Germanya'yı, yani bugünkü Almanya ve Avusturya'yı tamamıyla Türk idaresine aldı. (375-435)


451 Miladi yılında Atilla Türk ordusunu birçok Germen (Alman) askeriyle de takviye ederek, mevcudunu 500.000'e çıkardı ve Paris üzerine yürüdü. Meç ve Strazburg şehirlerini de Türk idaresine aldı. 452'de (?) Şalon'da Türk ve Alman kanı aynı saflarda, aynı maksat uğruna aktı. Roma safları arasında dahi Saksonlar ve Vizigotlar, yani bir kısım Almanlar bulunuyordu. 453'te Atilla'nın ölümünden sonra Gotlarla (Almanlarla) Türklerin arası açıldı. Gotlar ordularıyla Roma imparatorunun hizmetine girdiler. 


Koca Hun imparatorluğu, Atilla'nın ölümüyle parçalanmıştı. Roma imparatorluğu da bitkin bir halde kendisini Gotların himayesine bırakmıştı. Nihayet 493'te (476'da mı), Got kralı ve Roma valisi olan Teodirik kendisini Roma imparatoru ilan etti. Bu suretle, 1200 yıllık koca Roma devleti yıkılmış, yerine Ostrogot (Şark Gotları) devleti çıkmış oluyordu.


Teodorik; Roma-Germen ırklarını karıştırarak bir Germen birliği kurmaya çalıştı. Fakat, 524'te emeline kavuşamadan öldü. VI'ncı yüzyıl başlarında Orta Asya'dan Avar Türkleri Avrupa'ya akına başladı. Bunlar da Hunların yerleştiği yerlere geldiler. 562 yılında Avusturya, Macaristan ve Şimali Sırbistan'a yerleşmiş bulundular. Avarlar; Avrupa ortasında -Cihan Harbi'nden önceki Avusturya-Macaristan imparatorluğu sahasında- hükümet kurarak, kendilerinden önce buraların hakimi olan hun Türkleri ile de kuvvet buldular. Oralardaki Islav ve Germenlere de hakim oldular. Bu hadiseler olurken Arabistan'da Hz.Muhammed dünyaya gelmişti.


600 yılında da Büyük Britanya (İngiltere) adası halkı da, papa tarafından gönderilen papazlar cemiyetinin 35 yıllık gayreetiyle Katolij oldular. Bundan sonra Şark'ta İslamlık, Garp'ta Hıristiyanlık büyük hızla yayılmaya başladı. İran'dan sonra, Orta Asya'daki Türkler müslüman olurken, Garp'ta dahi Germenler hıristiyanlığı kabul ediyorlardı. Bunu başaran da ,Britanya'ya giden heyetti. Britanya'da işlerini bitirince Germanya'ya geçmişlerdi. Her iki dinin dışında kalan Avar Türkleri, etraflarındaki Islavları da , Germenleri de, Bizans(lı)ları da sarsmaya başladılar.


625 yılında İstanbul'a kadar da akın yaparak, ortalığa dehşet saçtılar. Küçük kayıklarla Kasımpaşa önüne kadar gelmişlerdi. Hunlar 441'de İstanbul'a geldikleri zaman Ayasofya henüz ahşaptı, Avarlar bunu kagir büyük kubbesiyle gördüler. (Gördüğümüz büyük kubbe 537'de yapılmıştı)



Bizans şehrinin kurulduğu zamanlarda bile Boğaz içleri Türk köyleriyle bezenmişti. Anadolu'da da hayli Türk vardı. Fakat, Hıristiyanlık'tan doğan din birliği dolayısıyla, kiliseler Türklüğü Rumluk içinde eritmişti. 



Kazım Karabekir
Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri
(1)Yazan: Profesör Kesler, Tan. 26.1 1 .1937. [Makalenin ilk yayınlandığı Hukuk Fakültesi Mecmuası'nda buraya alınmayan birçok ilginç bilgi yeralmaktadır. (Haz.)] 
(2) Dr. Refii-Şükrü Suvla tarafından çevirilen makale, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası'nın 10. sayısında yayımlanmıştır. Yıl: 3. 1937, s. 237-246. Mecmuanın bu sayısında yayımlandığı kendisi vasıtasıyla öğrendiğimiz Ahmed Parlakışık kardeşimize teşekkürü borç biliriz. (Haz.) [Almanya'da Türk Kanı, Ord.Prof.Dr.G.Kesler,İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi,Çev: Dr.Refii-Şükrü Suvla] 
(4) Bu son cümlenin kenarına '!' işareti konulmuştur. (Haz.)

(5) İstanbul Üniversitesi linguistik profesörü ve TTK üyesi Dr. R. Özdem, Kessler'in bu makalesi üzerine kaleme alıp Belleten'de (no: 10, s.357-361) ve bilahare ayrı basım olarak yayımlanan makalesinde (İstanbul. 1939, s. 357-361) Hun Türklerinin Gotlarla olan münasebetiyle, Batı Almanya'da Hunlardan kalma arkeolojik eserlerden sonra bu iki milletin kan teması hakkında şunları söylemektedir:

"Türck evvelce Silezya asılzadelerinden sayılan bir soy ki, Liegnitz'te emlakleri vardı. 1654'te Münsterberg prensliğinin ve Frakenstein belediye bölgesinin murahhası olan Emanuel von Türkck bu aileye mensuptur. (Adelslexion, cilt: IX, s. 37). Aynı sayfada "Tück, Türcke (armasında kalay kaplı bir duvar üzerinden boyunu gösteren oklu yaylı bir Türk), Saksonya ilinde Ernestein sülalesinden türemiş bir asılzade soyu ki, bilhassa, içlerinden çıkan baba ve oğul iki uzuv ile şöhret almıştır: Otto Philipp v. Türck ki 1798'de Sachsen-Weimar prensliği müsteşarı ve baş-mirahoru olarak ölmştür ve bunun oğlu Cari Wilhelm ki 31 Temmuz 1846'da Potsdam'da mülkiye ve maarif müsteşarı idi. Bu sonuncusunun Teltow kasabasında kain Klein-Glinicke'de Türkhof adlı bir çiftliği vardı ve bilhassa Mark (Berlin) vilayetinde İpekçiliğin yeniden müessisi ve Potsdam'da Sivil-Öksüzler evinin kurucusu sıfatıyla şerefli bir ad kazanmıştır". Aynı ciltin Türckeim, Türkheim maddelerinde de aynı cinsten kayıtlar bulunduğu gibi, kitabın (s.622'deki) Osmann maddesinde de şu sözler okunmaktadır: "Cari Ernst Osmann isminde bir müslüman ki, 1794'te imparatorluk içerisinde iskan hakkı ile birlikte, imparatorluk asılzadeler sınıfı heratını almıştı". (Haz.)

(6) Bugün Alman ve Rus tanılan ırkların kanlarının yarısı Türk'tür. Tarihten önceki karışmalardan sarf-ı nazarla, yalnız sonrakilere dikkat etsek de bu böyledir.





SB - NOT:
Selçuklu öncesi Bizans'taki Türkler; Hunlar-Avarlar, Peçenekler, Hazarlar ve Kıpçaklardan oluşuyordu.

Avrupa'da sadece milattan sonra değil, milattan önceki tarihten de kalan Türk boyları vardı; Kimmer, İskit ve alt boyları gibi... tabi ki Hun, Avar  Türklerinden başka Hazar, Bulgar, Peçenek, Kuman-Kıpçak ve alt boyları da Avrupa'nın çeşitli bölgelerine yerleşip Kilise çatısı altında asimile olmuştur. Avrupa'dan Britanya adasına göçen Anglo-Sakson  olsun, Viking akınları olsun, bunların aralarında da Türkler vardı. Bu sebeple, Türk'ün tarihteki rolünü küçümseyen, inkar eden, düşmanlık yapan kendisini küçümsemekte, kendisine düşmanlık yapmakta ve kendi atasını inkar etmektedir...


EK:
* Mosselman Ailesi - Fransa
Soyadlarının nereden geldiğini, Kazım Karabekir'in kitabına istinaden, anlayabilirsiniz...

* "Fatma isminde Moralı bir Türk kızı Marie Elisabeth Hentzel" için farklı bir kaynak:

"Épitaphe de la Dame Einselle dite Fatiman morte au château du Roi à Lunebourg 19.7bre 1739. - Qu'importe le queş lieu, des terres de Turquie En grand Prince ait voulu m'appeller ea sa Cour, J'ai reçu de ses dous le plus puissant secour Et par mille agremens, j'ai fini cette vie." Neues vaterländisches Archiv oder Beiträge zur allseitigen Kenntniß, 1824; (ki diğer Türk kökenli olanların soyağacı da mevcut: Georg Ludwig Mehmet von Köngstreu)


Nazım Hikmet'in
Babası: Hikmet Bey - Annesi: Celile Hanım; 
* Celile Hanım'ın Babası : Hasan Enver Paşa ; Mustafa Celalettin Paşa (Konstantin Borzecki-Polonya)'nın oğlu.
Mustafa Celalettin Paşa'nın kitabını meslektaşımız Dr.Güven Beker çevirmiştir.
* Celile Hanım'ın Annesi : Leyla Hanım ; Mehmet Ali Paşa (Karl Detroit-Almanya)'nın kızı. Karl Detroit (Ludwig Karl Friedrich Detroit)'ın Ailesi, 16.yy-17.yy'da Fransa'dan kaçan Protestan Huguenot'lardan.











Du Deutsch? - Bernt Engelmann,1991

"Wer sind die Saxen tatsaehlich? Was bedeutet vor allem d. Name Saxen? oder Thüringen? oder Schwaeben? " 

T.Can
"Değerli Alman Araştırmacı Yazar Bernt Engelmann'ın bir dönem Almanya da belirli çevrelerinde çok yankı yaratan ve tartışılan kitabı "Du Deutsch?" yani "Sen Alman mısın?" eserinde özellikle Bavyera'daki bazı köklü ailelerin 
kökenlerinin Türk olduğunu yazıyor.
Osmanlı'nın Viyana bozgununda esir düşen ve Bavyera'ya getirilen Türklerin o zamanki sayısı 1100'dür ve o dönem Münih'in nüfusu Kadın, çoluk çocuk, ihtiyar 10 bindir. Fakat getirilen 1100 Türk'ün sadece erkek olduğunu ve bunların bir daha geri dönmediklerini de düşünürseniz o zaman sorulması gereken soru şu; Bavyera'nın özellikle München'deki 
Almanın kaçı sahiden gerçek Alman?
Ve asıl sorulması gereken şey şu; Almanya'dan Bavyera'yı çıkartırsanız geriye ne kalır ? CSU oranındır en zengin Eyaleti odur dolayısıyla Alman siyasetine yön veren Elitler ordadır ekseriyette; o halde Almanları sürükleyen güç, 
acaba Bavyera'nın damarlarında dolaşan Türk kanı mıdır?"



"Orhun Anıtları'nın dikildiği çağda henüz Alman veya Fransız milleti oluşmamıştı" diyen Ahmet Taşağıl'a 
ilave etmek istiyorum ki "İngiliz" de yoktu...
"The Last Kingdom" dizisinde Vikinglerin istilasından sonraki dönemi, Britanya Adası'nın İngiltere oluşunu anlatıyor. Viking Dizisi ile işgalini izlemiştik....ve tarih 9.yy, yani henüz "İngiliz Milleti" tabiri yok!... SB





18 Mart 2017 Cumartesi

ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ - SİNAN MEYDAN



“Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, 
hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.” 
İngiliz Generali Aspinall Oglander 
(1878-1959)


                                                                 
Bugün 18 Mart 2017 - Çanakkale Zaferi'nin 102.Yıldönümü ama, Sinan Meydan'ın 96.Yıldönümünde 
yazdığı makaleyi paylaşacağım. Çünkü bazı kendini bilmez "tarihçi bozuntuları" hala bu yalanı utanmadan söylemektedir! Tüm Şehit ve Gazilerimizi Saygıyla anarım.... SB


* * *




  
   Bugün, tarih 18 Mart 2011; Çanakkale Zaferi’nin 96 yıldönümü… Daha doğrusu, Türk ulusunun “emperyalizmi” ilk kez tokatlamasının 96. yıl dönümü….  


  96 yıl önce bugün, Çanakkale’yi geçerek Anadolu’nun kilidini kırmak isteyen emperyalizm,  tarihindeki ilk büyük tokadı Türk ulusundan yemiştir. Çok daha önemlisi, aynı emperyalizm, daha Çanakkale’deki “Osmanlı tokadının” acısı çıkmadan Anadolu’ya saldırmış, ama bir kere daha Türk ulusunun okkalı bir tokadıyla karşılanmıştır.


  Anlayacağınız, Türk ulusu, eli kanlı emperyalizmi 4 yıl içinde tam iki kere tokatlamıştır. Emperyalizm, o gün bugündür bu tokatların acısını unutmamıştır, unutamamıştır ve o gün bugündür “bu ulustan” o tokatların acısını çıkarmaya çalışmaktadır.


  Çanakkale Savaşı ve Türk Kurtuluş Savaşı, bir taraftan dosta düşmana eli kanlı emperyalizmin de tokatlanabileceğini gösterirken, diğer taraftan ise emperyalizmin nasıl tokatlanacağını gösteren “bir adamı” tarih sahnesine çıkarmıştır. O gün bu günüdür, emperyalistlerin korkulu rüyası olan o adamın adı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Ceyhun Atıf Kansu’nun ifadesiyle, “Kurtuluş Savaşı Ustası” Mustafa Kemal Atatürk…


  Emperyalizm, onun adını silmek, onu unutturmak için çok uğraşmıştır. Diğer mazlum ulusların da “Kurtuluş Savaşı Ustasından” esinlenmelerini engellemek için çok çaba sarf etmiştir.


  Çanakkale Zaferi’nin 96. yıl dönümünü kutladığımız bu gün, hayretle ve ibretle emperyalizmin bu çabalarının nasıl büyük bir sonuç verdiğini görmekteyiz. 96 yıl önce, Çanakkale’de emperyalizmi tokatlayan adamın adını ağza almak bugün neredeyse “suç” haline geldi. Emperyalizmin paralı ve gönüllü işbirlikçileri, “Atatürksüz bir Çanakkale Savaşı tarihi” yazmak için bir hayli yol kat etti. Gençlerimiz, emperyalizmin gönüllü hizmetkarı durumundaki bir cemaatin “Çanakkale’ye yaptığı hurafe gezileri” sonunda kandırıldı. Çanakkale Savaşı’nın gerçek kahramanı, emperyalizmin korkulu rüyası Mustafa Kemal Atatürk’ün yerini neyidiğü belirsiz “Yeşil Sarıklılar”, “Beyaz Gömlekliler”, “Uzun Sakallılar” aldı. Neredeyse her ayetinin sonu, “Aklını çalıştıranlar için bunda büyük hikmetler vardır” diye biten İslam’ın temel kaynağı Kuran “yalana, dolana, hurafeye” alet edildi.


  Anlayacağınız emperyalizm, kendisine yüzyılın başında iki tokat adamdan, o tokatların acısını çıkarma noktasına geldi. Ancak emperyalizmin asıl amacının, kendisini tokatlayan “o adamın” adını unutturarak, yüz yıl kadar önce o adamın liderliğinde “bağımsızlık” ve “çağdaşlık” bayrağı açan “o ulustan” intikam almak olduğu asla unutulmamalıdır.


  Şimdi gelin, Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine inat, Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk’ü hatırlayalım.[1] Bunun için, Atatürk’ün Çanakkale’de bulunduğu sürede “neler yaptığını” öğrenelim; hem de gün gün... 






  ATATÜRK’SÜZ ÇANAKKALE SAVAŞI TARİHİ YAZILAMAZ

   İşte Çanakkale Savaşı’ndaki Atatürk… 
Okuyun, inceleyin, düşünün ve elinizi vicdanınıza koyarak karar verin… 


« I. Dünya Savaşı başladığında Bulgaristan Sofya’da “ateşemiliter” olan Atatürk, “Avrupa’daki rahatını” bırakarak “vatan ve millet borcunu ödemek için” adeta “gönüllü” olarak Çanakkale Savaşı’na katılmıştır. Atatürk, Kasım 1914’te, Başkomutanlık Vekaleti’ne müracaat ederek cephede aktif bir göreve getirilmek istemiş, ancak kendisine, “Sizin için orduda her zaman bir görev vardır. Ancak Sofya Ateşemiliterliği’ni daha önemli gördüğümüzden sizi orada bırakıyoruz” cevabı verilmiştir. Bunun üzerine Atatürk, Aralık 1914’te Sofya’dan Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya bir mektup yazarak cephede aktif görev alma isteğini yenilemiştir: “Vatanın müdafaasına ait faal vazifelerden daha mühim ve yüce bir vazife olamaz. Arkadaşlarım muharebe cephelerinde, ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da ateşemiliterlik yapamam! Eğer birinci sınıf subay olmak liyakatinden mahrumsam, kanaatiniz bu ise, lütfen açık söyleyiniz.[2] 


Atatürk, o günlerde içinde bulunduğu “ruh halini” ve kafasındaki “planları” sonradan Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: “O günlerde neler çektiğimi anlatamam. Gerekirse bir er gibi herhangi bir cepheye katılmaya karar vermiştim. Onun için Sofya’daki evimin eşyalarını, Fethi Beyi arkadaşımla anlaşarak elçiliğe taşıttım. Hemen hareket edebilmek üzere küçük bir bavul hazırladım. Artık evi de bırakmak üzere iken, ‘İsmail Hakkı’ imzalı bir telgraf aldım. İmzanın üstünde, ‘Harbiye Nazır Vekili’ yazılı idi. ‘On dokuzuncu Tümen Komutanlığı’na tayin buyruldunuz. Hemen İstanbul’a hareket ediniz’ Ben bu telgrafı aldığım vakit Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sarıkamış Savaşı’nı yapıyordu…[3] 


Yani Atatürk, isteseydi pekala kanlı Çanakkale Savaşı sırasında Sofya Ateşemiliterliği’ne devam edebilir ve ilerde “Çanakkale Savaşı sırasında neden cephede değildin?” diye soranlara da -Enver Paşa’dan gelen telgrafları göstererek- “Ben cephede aktif bir görev almak istedim, ama Enver Paşa kabul etmedi!” diye cevap verebilirdi. Ama gerçek bir “vatansever” olan Atatürk “gelme, orda kal!” telkinlerine karşın, adeta “zorla” kendisini cephede aktif bir göreve tayin ettirmiştir. Gerçek “kahramanlık” ve “vatanseverlik” bu olsa gerekir: Bilerek, isteyerek, ölümün kucağına atlamak… Atatürk’ün Çanakkale Savaşı’ndaki “kahramanlığı” bir yana, sadece bu davranışı bile, onun “nasıl bir kahraman” ve “nasıl bir vatansever” olduğunu anlamaya yeter de artar bile… 


« Atatürk, kendi ısrarları üzerine, 20 Ocak 1915’te, Esat Paşa komutasındaki, 3. Kolordu’ya bağlı, Tekirdağ’da kurulacak 19. Tümen Komutanlığı’na atanmıştır.[4]


« 20 Ocak 1915’te İstanbul’a gelen Atatürk, atandığı 19. Tümen hakkında bilgi almak için temaslara başlamıştır. Bu sırada, o günlerde Sarıkamış’ta büyük bir bozguna uğrayan Enver Paşa ile görüşmüştür. Atatürk, yıllar sonra, o görüşmeyi ve sonrasında yaşananları Falih Rıfkı Atay’a şöyle anlatmıştır: 

Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver, biraz zayıflamış, rengi solmuş bir halde idi. Söze ben başladım: ‘Biraz yoruldun’ dedim. ‘Yok, o kadar değil’ dedi. ‘Ne oldu?’ ‘Çarpıştık, o kadar!’, ‘Şimdiki durum nedir’, ‘Çok iyidir!’ dedi. Kendisini üzmek istemedim. Konuşmayı görevim üzerine çevirdim. ‘Teşekkür ederim, beni numarası on dokuzuncu olan tümene kumandan tayin etmişsiniz. Bu tümen nerededir?’ ‘Ha, evet… Belki bunun için Erkan-ı Harbiye ile görüşseniz ile görüşseniz daha iyi bilgi edinirsiniz’. Enver’i çok yorgun ve kafası işlerinde görüyordum. Sözü uzatmadım. ‘Peki o halde fazla rahatsız etmeyeyim’ dedim. Başkumandanlık Erkan-ı Harbiye’sine gittim. Gerekenlere kendimi şöyle tanıtıyordum: ‘On dokuzuncu Tümen Kumandanı Mustafa Kemal…’ Hepsi şaşıyordu! Böyle bir tümenin var olduğundan haberi olana rastlamadım. 

Sonunda bir akıllı dedi ki: ‘Belki böyle bir tümen Liman von Sanders’in ordusunda bulunmaktadır. Bir defa onu görseniz…’ Von Sanders’in kurmay başkanı Kazım Bey’in bürosuna giderek durumu anlattım. Kazım Bey: ‘Bizim dislokasyonumuzda böyle bir tümen yoktur. Fakat olabilir ki, Gelibolu’da üçüncü kolordu yapmakta olduğunu bildiğimiz bazı yeni teşkilat arasında yeni bir tümen kurmayı tasarlamıştır. Bir defa oraya kadar gitseniz. Kazım Bey, ‘Bununla berber hareketimizden önce sizi kumandan paşaya tanıtayım’ dedi.[5] 


Bunun üzerine Atatürk, Liman von Sanders ile tanışmıştır. Bu Alman Mareşali, Atatürk’ü nezaketle karşılamıştır. Bulgarların durumunu merak eden Mareşal, Atatürk’e kibar bir tavırla: “Bulgarlar hala harbe girmeyecekler midir?” diye sormuş, Atatürk, “Benim görüşüme göre henüz girmeyeceklerdir” diye cevap vermiştir. Mareşal “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, “Benim anladığıma göre Bulgarlar iki ihtimalden biri anlaşılmadan harbe girmezler. Biri, Almanya’nın başarı kazanabileceğine inandırıcı deliller görmedikçe, ikincisi de, harp kendi topraklarına temas etmedikçe” diye cevap vermiştir. 


Bu cevaba sinirlenen Mareşal, sağ yumruğunu sıkıp havaya kaldırarak, “Bulgarların Alman başarısına güvenleri yok mu?” diye sormuştur. Bu öfkeli soruyu Atatürk gayet sakince, “Hayır ekselans!” diye cevaplamıştır. Öfkeden yüzü kıpkırmızı olan Liman von Sanders, “Niçin?” diye sorunca, Atatürk, bir şey anlamamış gibi bakmıştır. Bu sırada Mareşal, “Nasıl olur. Alman başarısına güvensizlik? Nasıl olur bu?” diye söylenince, Atatürk, “Öyle efendim!” diye diretmiştir. 


Bunun üzerine Mareşal Sanders, dikkatlice Atatürk’e bakarak, “Sizin fikriniz nedir?” diye sormuştur. Her ne koşulda olursa olsun muhatabının yüzüne gerçeği, sadece gerçeği söylemeyi ilke edinmiş olan Atatürk, biraz düşündükten sonra, kendinden emin, “Bulgarları düşündüklerinde haklı buluyorum” demiştir. Yarbay Atatürk’ün bu cevabı, Mareşal Liman von Sanders üzerinde adeta “şok etkisi” yapmıştır. Bu sözler üzerine ayağa kalkan Mareşal, Atatürk’e, “Çıkabilirsiniz!” demiştir.[6]


« Atatürk, Çanakkale Savaşı’na “yarbay” olarak başlamıştır, fakat beş hafta sonra 1 Haziran 1915’te “albay” olmuştur.[7]


« 2 Şubat 1915’te Tekirdağ’a gelen Atatürk, 19. Tümeni kurma çalışmalarına başlamış, 25 Şubat 1915’te, Tekirdağ’daki 19. Tümen Komutanlığı, Maydos (Eceabat)’a nakledilmiş ve Atatürk, 19. Tümen ve Maydos Bölge Komutanlığı’na getirilmiştir. (19. Tümene ek olarak, 9. Tümen’in 2 piyade alayı bazı topçu birlikleri de Maydos Bölge Komutanlığı emrine verilmiştir.)[8]


« 23 Mart 1915’te Maydos Bölgesi Komutanlığı genişletilerek, “Müstehkem Mevki Rumeli Bölgesi Komutanlığı” adını almış ve komutanlığına Albay Halil Sami Bey getirilmiştir. Atatürk’ün komuta ettiği 19. Tümen, ordu yedeğine alınarak 3. Kolordu Komutanlığı’nın emrinde yine Maydos’ta bırakılmıştır. 24 Mart 1915’te Atatürk, bir aydır devam ettirdiği Maydos Bölgesi Komutanlığı’nı Albay Halil Sami Bey’e bırakarak 19. Tümen Komutanlığı’na dönmüştür.[9]


« 18 Nisan 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Çanakkale’ye yeni atanan Mareşal Liman von Sanders’in komutasındaki 5. Ordu’nun “yedeğine” alınarak Bigalı köyüne gönderilmiştir. Böylece Atatürk, Maydos’tan Bigalı’ya geçmiştir.[10]


« Çanakkale Savaşı öncesinde, Osmanlı ordusunun başındaki Alman General Liman von Sanders, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının, Saroz Körfezi ve Anadolu kıyılarından, özellikle Bolayır’dan yapılacağını düşünürken,[11] Yedek Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, Çanakkale’ye İngiliz çıkarmasının Anafartalar bölgesinden; Alçıtepe ve Kocaçimen’den yapılacağını belirtmiştir.[12] Gelişmeler, Atatürk’ü haklı çıkarmıştır.


« 25 Nisan 1915’te İngiliz, Fransız ve Anzak birlikleri Çanakkale’ye sabaha karşı Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale sahillerinden çıkarma yapmaya başlamıştır. Seddülbahir’e çıkan düşman, kıyı topçusunun yoğun ateşi ve kuvvetlerimizin karşı taarruzuyla durdurulmuş, Kumkale kıyılarından yapılan çıkarma gelişememiş, Arıburnu’na çıkan düşman ise, Atatürk komutasındaki birliklerce geri püskürtülmüş ve bozguna uğratılmıştır.[13] 


Çanakkale’ye 25 Nisan 1915’te, saat 05:30 civarında ayak basan düşman çıkarma birlikleri, 09:45’te karşılarında Atatürk’ü ve 57. Alayı bulmuşlardır. 25 Nisan 1915’teki ilk çıkarma başladığında Çanakkale Bigalı Köyü doğusunda Değirmenlik mevkiindeki karargahında bulunan 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk, çıkarmayı haber alıp, (Maltepe’deki 77. Alay ve 9. Tümenden aldığı raporlarla), harekete geçmeden önce, Gelibolu’daki 3. Kolordu Komutanlığı’na saat 07:00’da şu raporu yazmıştır: 

Kabatepe ile Arıburnu arasında karaya çıktığı öğrenilen düşman kuvveti, henüz anlaşılamadı. Düşmanın Kocadere batısındaki sırtları işgal etmesine meydan vermemek için 57. Alay ve bir dağ bataryasını şimdi o tarafa hareket ettiriyorum. Düşmanın kuvvet ve durumunu anlamak, ona göre gerekli tedbirleri almak üzere Tümen Kurmay Başkanını karargaha bırakarak bizzat oraya gidiyorum. Büyük kısmını kullanılmasını gerektirecek bir hal olunca tümenin başına geleceğimi arz ederim”. 


Bu raporu yazdıktan sonra, inisiyatif kullanarak, 07:45’de karargahından hareket etmiş ve 57. Alayla birlikte saat 09:40’da Kocaçimen’e varmıştır.[14]Bu güzergahta yol yoktu. Arazi sarp ve derin derelerle kesilmişti. Her tarafı yüksek ve çok sık fundalıklar sarmıştı. Tüm çabalara karşın yaklaşma yürüyüşü biraz gecikti. Saat 09:40 sularında Kocaçimen tepesine ulaşıldı. Asker bir hayli yorulmuş ve yürüyüş kolunun derinliği de uzamıştı.[15] 


Atatürk Kocaçimen tepesinde yaklaşık 10 dakika 57. Alayı dinlenmeye bırakarak kendisi atına atlayıp sarp araziden Conkbayırı’na gitmiştir. Buraya geldiğinde, 27. Alay 2. Taburun “Balıkçı Damlarındaki”savunma müfrezinden arta kalan erlerin, 261 rakımlı tepeye (Conkbayırı’nın güneyindeki platonun üzerinden kuzeye) doğu geri çekildiklerini görmüştür. İşte tam o an atından inen Atatürk, düşmandan kaçan Türk erlerinin tam önünde durarak o ünlü “düşmandan kaçılmaz” konuşmasını yapmış; kaçan erlere süngü taktırıp yere yatırarak, bozguna uğramış bir birlikten arta kalanlardan bir savunma hattı kurmuştur.[16] Ve habercileri aracılığıyla 57. Alay komutanına hızla bölgeye intikal etmesi emrini ermiştir. Bu emri alan 57. Alay’ın öncüleri saat 10:00 sularında Conkbayırına varmışlardır.[17] 


Balıkçı Damlarından kaçan Türk ordusunun yeniden savaş durumuna geçtiğini gören düşman kuvveti neye uğradığının şaşkınlığını yaşarken yetişen 57. Alay ve 8. Tabur düşmana saldırmıştır. Atatürk komutanlara verdiği emirde: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi  emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve komutanlar geçebilir” demiştir. 


Karaya çıkan Anzaklar sekiz taburdan fazladır Hemen süngü taktırarak düşmana saldırı emri veren Atatürk kendisi Conkbayırı’ndan hareketi yönetmiş; sağdaki ve soldaki birliklerle bağlantı kurmaya çalışmıştır. Atatürk anılarında Conkbayırı’ndaki o mücadeleyi “Herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştı.” sözleriyle anlatmıştır.[18] Conkbayırı sırtlarında yaşanan boğaz boğaza çatışma sonunda 57. Alay’ın neredeyse tamamı şehit olmuş, ama düşman çıkarması da sonuçsuz kalmıştır. Atatürk’ün ifadesiyle “kazandığımız an bu andır.[19] 


Yarbay Atatürk, tümeninin diğer alaylarını da bölgeye getirip 27.Alay’ı da emrine aldıktan sonra saat 16:00’da yeniden karşı taarruza geçmiştir. Atatürk, 15.000 kişilik düşman kuvvetine 5.000 kişilik bir kuvvetle direnmiş ve düşmanı geri çekilmek zorunda bırakmıştır. Atatürk, taarruzlara gece de devam etmiştir.[20] Atatürk, yönettiği, 25 Nisan 1915 taarruzunu, gece saat 10:00’da 3. Kolordu Komutanlığı’na çektiği telgrafta şöyle anlatmıştır: 


Sağ kanatta Alay 57, sol kanatta Alay 77, Alay 27, Arıburnu istikametinde taarruz etmektedir. Düşman mavnalara binip kaçmaya başladı. Umum cephede düşmana taarruz ve (düşmanı) takip ediyorum. Sağ kanatta taarruz eden Alay 57’yi Alay 72’den bir taburla takviye ederek hücuma sevk ediyorum.[21] 


Son zamanlarda Cumhuriyet tarihi yalancıları, “Atatürk’ün Conkbayırı’na geç geldiğini” iddia etmeye başlamışlar, hatta bu iddialarına bazı üniversite hocalarından da taraftar bulmuşlardır. 


Ancak, elimizdeki belgeler ve anılar, bu iddiayı çürütmektedir. 25 Nisan çıkarma günü “ordu yedeği” olan Atatürk’ün 19. Tümenine saat 07:00’de hiçbir emir gelmemişti. Rütbesi yarbay olan Atatürk,  Kolordu Komutanlığı’nın emri olmadan, emrindeki kuvvetlerin yerini değiştirme yetkisine sahip değildir. Bu alaylar, Liman von Sanders’in elindeki tek yedek kuvveti oluşturuyordu ve eğer onlar ateş hattına sürülürse, müttefikler başka bir noktaya daha çıkarma yaptıkları takdirde üzerlerine gönderecek kuvvet kalmamış olacaktı. 


İşte Atatürk, bütün bu tehlikeleri göze alarak, inisiyatif kullanarak 57 Alay ile bir dağ bataryasını ve Sıhhiye müfrezesini Kocaçimen tepesine doğru hareket ettirmiştir. Saat 07:00 civarlarında Anzakların Conkbayırı civarına saldırdıklarını haber alan Atatürk, hazırlıklardan sonra saat 07:45’de Bigalı deresinden Kocaçimen tepesi istikametine hareket etmiştir ve saat 09:40 civarında Kocaçimen tepesine gelmiştir. Bu yürüyüş iki saat kadar sürmüştür. 57. Alay'ın, bir dağ bataryası ve bir Sıhiye müfrezesinin, derin derelerle kesilmiş, inişli çıkışlı ve fundalıklı sarp arazide daha hızlı hareket etmesi mümkün olmamıştır. 


Yolda duraklama yok, araziyi bilmemek gibi bir durum yok, kendisinden önce düşmanla muharebeye giren birliklerin pozisyonu biliniyor. Üstelik boş kalan ve kritik olan düşman hedefleri, yani asıl ihraç noktası ve asıl hedef olan Kocaçimen silsilesi tespit edilmiş. Tüm bunlar Mustafa Kemal tarafından saptanmış. En azından olan bitenin farkında. Kendisinden ihtiyat tümeni olan 19. Tümen’den bölgeye bir tabur göndermesi istenmişken, kendisi takviyeli bir alayla yola çıkmıştır. Takviyede bir dağ bataryası, öbür iki alay 72 ve 77 Alaylar hareket etmemiş, önden de süvari bölüğü, sıhhiye bölüğü ve baştabibi bulunmaktadır. Bunlar hep Mustafa Kemal’in doğu yerde ve doğru zamanda bulunduğunu kanıtlayan yan unsurlardır. (…) 


Gereksiz polemik bu noktada araziyi tanımayanlar tarafından ortaya atılan savlarla yanlışlıkla başlıyor. Bu platonun bir ucunun 600 metre civarında olduğu meyilli yamaçları da dahil olmak üzere çok net anlaşılıyor. Ancak 261 Rakımlı tepe meselesine topografik olarak bakılmadığı için sanki bir 10, 20 metre tepeymiş gibi yorumlanıyor. Bu durumda şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor: Sanki düşman önünden kaçan askerlerin işaret ettiği 261 rakımlı tepe, askerin varmış olduğu Conkbayırı zirvesindeymiş gibi bir anlam çıkmaktaysa da bu hatalıdır. Yani, Mustafa Kemal Anzakları, platonun merkezinin güneyinde karşılamıştır. Öte yandan eğer düşman 261 rakımlı tepeye çıkmış olsaydı karşısındaki birliğin kaç bölük olduğunu görecekti ve hemen alayla taarruzda tereddüt etmezdi. 


Oysa yamaçta oldukları için platoya hakim olamamaları nedeniyle, düzlükteki Türk birliklerinin sayıca kendilerinden ne kadar az olduğunu tahmin edememişlerdir. İşte durumlarının asıl nedeni budur. Mustafa Kemal, ‘Kazandığımız an bu andır’ derken, bu nedenle çok doğru teşhis koymuştur. Bu hiç kuşkusuz bir tesadüftür. Ama unutulmasın ki savaşlar çoğu kez tesadüf muharebeleriyle zafere giden yolla taçlanırlar. Siper muharebeleri bundan sonra başlayacaktır ve artık savaşın tekniği bundan sonra platoda görülecektir. Bu da ‘taarruz, taarruz..’dur. 


İşte Mustafa Kemal’i, öteki tümen komutanlarından ve üst komutanlarından ayıran önemli özelliği bu öngörü yeteneğidir. Strateji, taktik dehası olduğu hem sonraki muharebelerde, hem de Kurtuluş Savaşı’nda ortaya çıkacak, geleceğin başkomutanı olacak subayın doğuş anı da burasıdır.[22] 





Çanakkale Savaşı uzmanı Erol Mütercimler, “Gelibolu” adlı kitabında Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarında büyük başarı gösterdiğini şöyle ifade etmiştir: 


Mustafa Kemal, inisiyatif kullanarak muharebenin gidişini değiştirmiştir. Savaş tarihine baktığımızda muharebe alanlarında deha olarak adlandırabileceğimiz komutan sayısı çok azdır. İngilizlerin şanssızlığı, Yarımada’da böyle birisine rastlamış olmasıdır. Bu olayın ardından iki kez daha ‘yarbay’ gibi küçük bir askeri rütbeye sahip subayın generaller savaşının yönünü değiştirmesine tanık olacağız. Çünkü tepeden dürbünüyle çevreyi seyretmek olanağını bulduğu kısacık aralıkta Liman von Sanders başta olmak üzere öteki yüksek rütbeli komutanların göremedikleri gerçeği Yarbay Mustafa Kemal bir anda kavramıştı.[23] 


Çanakkale Savaşı uzmanı İsmet Görgülü, “On yıllık Harbin Kadrosu” adlı eserinde, Atatürk’ün 25 Nisan 1915 savaşlarındaki başarısını şöyle anlatmıştır: 


…Saat 09:30’da Ordu yedeği olan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, inisiyatifini kullanarak Kocaçimen bölgesine getirdiği 57. Alay ile, düşmanın kuzey yanından taarruz etti. Düşman ilerlemesi durduruldu. Yarbay Mustafa Kemal, düşmana taarruz etmek için Ordu Komutanından gerekli izni almayı bekleseydi, düşman muharebenin ilk saatlerinde, bölgenin en hakim tepeleri olan Conkbayırı ve Kocaçimen’i ele geçirecek ve Boğaz yolunu açmış olacak, Seddülbahir’i de savunan Türk kuvvetlerini de kuzeyden kuşatmış olacaktı. Aynı zamanda düşmanın çıkarma yaptığı Arıburnu ve Seddülbahir bölgelerine, muharebenin ilk gününde müdahale edebilecek mesafede Türk birliği bulunmadığından (M. Kemal’in tümeni hariç) Mustafa Kemal’in bu tarihi müdahalesi olmasaydı Çanakkale Muharebeleri, 25 Nisan günü kaybedilebilirdi.[24]


« Atatürk, 25 Nisan 1915’teki Arıburnu taarruzunda gösterdiği başarıdan dolayı “Arıburnu Kuvvetler Komutanlığı”na getirilmiş ve 25 Nisan 1915’ten 16 Mayıs 1915’e kadar bölgedeki tüm kuvvetleri tek başına komuta etmiştir. “Atatürk, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!..


« 25/26 Nisan 1915’te düşman Arıburnu ve Conkbayırı’ndan yeni çıkarmalar yapmış ve her seferinde karşısında Atatürk’ün komutasındaki Mehmetçiği bulmuştur. Örneğin, 26 Nisan tarihinde Conkbayır’na yapılan taarruzu Atatürk, daha sonra Kemalyeri diye adlandırılacak yerden yönetmiş, Kanlısırt-Kırmızısırt hattında düşmana ağır kayıplar verdirerek, düşmanı kıyıya çekilmeye zorlamıştır.[25] 


Atatürk anılarında, “Diyebilirim ki benim için en kritik durum 26 Nisan günü idi” demiştir. Şüphesiz bunun bir anlamı vardır. Tümen cephesinin asıl yükünü çeken 57. ve 27. Alaylar , kendilerinden sayıca ve silahça çok üstün durumdaki düşmanla savaşmaktan yorgun, aç ve uykusuz düşmüşlerdi. Birkaç gece üst üste hücum üstüne hücum etmişlerdi. 


Atatürk, “En kritik dönem 26 Nisandı” derken birliklerinin çok hırpalanmış ve güçsüz duruma düşmüş olduklarını ifade etmek istemiştir. Müttefik güçlerin 26 Nisan sabahı yaptıkları saldırıda 57. Alay’ın geri kalan askerleri de ya “şehit” ya da “sağır” olmuşlardı. 19. Tümen Komutanı Atatürk, 26 Nisan akşamı verdiği emirde, “Bütün birliklerin bulundukları kıtaları tahkim etmelerini, muharebe hazırlıklarını tamamlamalarını, Kocadere köyünden tümen cephane dağıtım yerinden gerekli ikmalin erkenden yapılmasını, erlerin sıcak ve kuvvetli yemekle doyurulmasını…” istemiştir. [26]


« Bu başarılarından dolayı 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa, 27 Nisan 1915’te, Atatürk’e, bir kutlama telgrafı çekmiştir: “Başarınızı kutlarım. Raporlarınızı Başkomutanlık Vekaleti Yüksek Makamına arz ediyorum… Emrinize verilen 33. Alay’la birlikte düşmanı denize dökünüz. Donanmamız bizi ateşle destekleyecektir. Tanrı’nın yardımı bizimledir.[27] Esat Paşa, 30 Nisan 1915’te bir kere daha Atatürk’e kutlama telgrafı çekmiştir: “Geceli gündüzlü devam eden harbi, başarı ile yöneterek her an bir başka surette belirmekte olan fedakar hizmetlerinizin devamını bekler, sizi yürekten kutlarım.[28]


« Atatürk, Çanakkale’deki başarılarından dolayı 30 Nisan 1915’te Gümüş İmtiyaz Madalyası almış, bunu Altın ve Gümüş Liyakat Madalyaları izlemiştir.[29] (Atatürk’ü günahı kadar sevemeyen Enver Paşa, bu madalyaları herhalde Atatürk’ün mavi gözleri için vermemiştir.)


« 1 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün komutasındaki 19. Tümen, Arıburnu cephesinde düşmana taarruz etmiş, istenen sonuç alınamayınca, Atatürk, 2 Mayıs’ta taarruzu durdurmuştur.[30] Atatürk, muharebe sonunda, yayınladığı emirde: “Bizimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesinlikle bilmelidirler ki bize verilen namus görevini tam olarak yerine getirmek için bir adım geri gitmek yoktur. Düşmanı denize dökmedikçe yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphem yoktur.” demiştir.


« 9/10 Mayıs 1915’te Arıburnu cephesinin sağ yanından taarruza geçen düşman, Atatürk’ün 19. Tümeni’ne bağlı birliklerce durdurulmuş ve geri püskürtülmüştür. [31]


« 10 Mayıs 1915’te, Atatürk’ün Arıburnu muharebelerini yönettiği tepeye, 3. Kolordu Komutanlığı’nın günlük emriyle- “Kemalyeri” adı verilmiştir.[32]


« 11 Mayıs 1915’te Başkomutan Vekili Enver Paşa, öğleden sonra 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla birlikte Kemalyeri’ndeki Arıburnu karargahına gelerek cephe hakkında Atatürk’le görüşmüştür.[33]


« 14 Mayıs 1915’te Bombasırtı’nı ele geçirmek isteyen İngilizler, gece saat 01:30’da çok şiddetli bir şekilde, Bobasırtı-Cesarettepesi kuzeyindeki Türk mevzilerine saldırmışlardır. Kanlı süngü çatışmalarından galip çıkan Mehmetçik siperlerini korumayı başarmıştır. Atatürk, Çanakkale Savaşlarına ait anılarını anlatırken Bombasırtı’na ayrı bir önem vermiş, Mehmetçiğin oradaki kahramanlığını ve inancını şöyle ifade etmiştir: 


Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size, Bombasırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz, on metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulamamacasına düşüyor, ikinci siperdekiler onların yerine geliyor, fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılık ve tevekkülle biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok… Okuma bilenler Kuran’ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.


« 16 Mayıs 1915’te, Edirne Valisi Hacı Adil Bey, Gelibolu Mutasarrıfı Rıfat, Maydos Kaymakamı Rahmi, Keşan Kaymakamı, Gelibolu Jandarma Komutanı’nın oluşturduğu bit heyet, 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla beraber Kemalyeri’nde Atatürk’ü ziyaret ederek cephede gösterdiği fedakarlık ve kahramanlık nedeniyle kendisini tebrik etmişlerdir.[34]


« 17 Mayıs 1915’te Atatürk, Arıburnu Kuvvetleri Komutanlığı’ndan ayrılarak 19. Tümen Komutanlığı’ndaki görevine dönmüştür. Ayrıca 19. Tümen, Kuzey Grubu Komutanlığı’na bağlanmıştır. Atatürk, Arıburnu Komutanlığı’ndan ayrılırken emrindeki birliklere yazdığı veda yazısında: “23 gün sevk ve idare etmek mutluluğu kazandığım siz demir kitlenin, Tanrı’ya sığınarak yaptığı hücum iledir ki düşmanın 20.000’i aşan kuvveti Arıburnu’nda yok edildi. Yirmi üç günlük ateşli ve kanlı ortak çabalarımız anısının samimi ve temiz duyguyla korunacağından eminim.” demiştir.[35] 


25 Nisan’dan 17 Mayıs’a kadar geçen sürede Arıburnu’ndaki bütün kuvvetleri 19. Tümen Komutanı Yarbay Atatürk komuta etmiştir. Şimdi ise komutanlık Esat Paşa’ya devredilmiştir. Atatürk, karargahını Kemalyeri’nden Conkbayırı yakınlarındaki bir noktaya kaydırmıştır.


« 17 Mayıs 1915’te Atatürk’e, Arıburnu muharebelerindeki başarısından dolayı padişah adına “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” verilmiştir.[36]


« 19 Mayıs 1919 taarruzunda Türk ordusu çok büyük bir bozgun yaşamıştır. Enver Paşa, 11 Mayıs 1915’te yaptığı gizli görüşmede verdiği bir direktifle, Alman Liman von Sanders önderliğinde Türk savaş tarihindeki en en ağır yenilgilerden biri olan “19 Mayıs taarruzu” planlanmıştır. Türk tarafı, birkaç saat içinde, 3000’i şehit olmak üzere 9000 kayıp vermiştir.[37]


« 23 Mayıs 1915’te, gösterdiği başarılardan dolayı Atatürk’e, Alman İmparatoru tarafından “Demir Haç” nişanı verilmiştir.[38]


« 30 Mayıs 1915’te, Çanakkale Ağıldere’de İngilizlerle şiddetli çarpışmalar yaşanmış, Atatürk’ün komuta ettiği ordular Ağıldere muharebesini kazanmıştır.[39]


« 1 Haziran 1915’te Atatürk albaylığa yükselmiştir. Bu nedenle Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Atatürk’e “tebrik telgrafı” çekmiştir: “Yeni rütbenizi tebrik ederim. Bu terfi, görmekte olduğunuzu büyük ve fedakarane hizmetlerinize karşılık bir mükafat değil, ancak memlekete daha mühim ve ordumuza daha kıymetli hizmetler görebilecek mevkilere erişmek için geçilmesi gereken bir basamaktır.[40] 


« 4/5 Haziran 1915’te İngilizlerin gece Arıburnu cephesindeki siperlere saldırmaları üzerine başlayan mücadeleyi, sabaha karşı Düztepe’deki karargahından Tümen cephesine gelen Atatürk yönetmiştir. 19.Tümen birlikleri, işgal edilen siperleri düşmandan geri almıştır.[41]


« 7 Haziran 1915’te Atatürk, Kemalyeri’ne giderek 3. Kolordu Komutanı Esat Paşa’yla görüşmüş ve tümeni için yeterli miktarda el bombası istemiştir.[42]


« 29 Haziran 1915’te, Başkomutan Vekili Enver Paşa, Şehzade Ömer Faruk Efendi ve İstanbul Milletvekili Hüseyin Cahit Yalçın, Gelibolu’da 5. Ordu Karargahı’nı ve Kemalyeri’ni ziyaret etmişler. Daha sonra da Düztepe’de 19. Tümen Karargahı’nda Atatürk’ü ziyaret etmişlerdir.[43]


« 15 Temmuz 1915’te Atatürk’e başarılarından dolayı, “Takfon” (nikel, bakır, çinko  alaşımı) Harp Madalyası verilmiştir.[44]


« 16 Temmuz 1915’te gazeteci, yazar ve şairlerden oluşan bir heyet Gelibolu’ya gelerek 5. Ordu ve 3. Kolordu karargahlarını gezmiştir. Heyet, Cesarettepesi’ne giden yolun düşman kontrolünde olmasından dolayı Atatürk’ü ziyaret edememiş, fakat telefonla konuşarak başarılar dilemiştir.[45]


« 6 Ağustos 1915’te Yeni Zelandalıların Sazlıdere ile Ağıldere arasından Conkbayırı’na doğru ilerlemeye başladıkları anlaşılmıştır. Bu bölgeden gelen silah sesleri üzerine 19. Tümen Komutanı Atatürk, emrindeki 18.27.57. ve 72. Alay komutanlıklarına gece saat 01:10 itibariyle şu uyarı emrini yayınlamıştır: “Genel durum pek önemlidir. Komutanlar ve subaylardan her zamankinden çok olağanüstü uyanık fedakarca çalışma isterim” Atatürk, Enver Paşa, Liman Paşa ve Esat Paşa ile görüş ayrılığı içindedir. 


Atatürk’ün Esat Paşa ile olan görüş ayrılığının nedenlerini, Hamilton’un, Suvla limanına yaptığı çıkarmanın hemen öncesinde Atatürk ile Esat Paşa arasındaki konuşmalardan anlamak mümkündür. Atatürk bunu “Anafartalar Hatıraları”nda anlatmıştır. Atatürk, düşman kuvvetlerinin Arıburnu’nun kuzeyinden çıkacaklarını üst makamlara üç kez söylemiştir: Kendi komuta yerine ziyarete geldiğinde 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı Yarbay Kazım’a söylemiş; 3 Haziran’da Kuzey Grubu Komutanlığı’na yazmış; 9 Haziran’da da telefonla Grubun Kurmay Başkanı’nı (Kazım Bey’i) arayarak konuyu komutanına (Liman Paşa’ya) anlatmasını istemiştir. Ancak Atatürk’ün bu istekleri, bu bölgeye bir tabur verilmesiyle sonuçlanmıştır. 


Oysa ki Atatürk işi çok daha geniş çapta düşünmektedir: Arıburnu cephesinin bir komuta altında, bunun kuzeyinin (Arıburnu ve Anafartalar arası) başka bir komuta altında, Kabatepe bölgesinin de başka bir komuta altında bulundurulmasını istemiştir. Bunu 1 Haziran’da Ordu Kurmay Başkanı’na anlattıktan sona, sorun, 9-12 Haziran arasında yazışmalara konu olmuş ve sonunda Kuzey Grubu Komutanı ile Kurmay Başkanı, Yarbay Fahrettin, Atatürk’ün Düztepe’deki komuta yerine gelerek arazi üzerinde tartışmışlar ve kendilerine göre Atatürk’ü içine düştüğü saplantıdan çıkarmak istemişlerdir! Atatürk’ün yazışmalarında ısrarla önemini vurguladığı Sazlıdere’nin yatağı tam ayaklarının dibinden başlamaktadır. Hemen sağ taraflarında ise Sarıbayır silsilesinin üç önemli tepesi yükselmektedir. 


Bir süre Düztepe’den altlarındaki manzarayı seyreden Kolordu Kurmay Başkanı düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Bu arazide ancak çeteler yürüyebilir” Esat Paşa Atatürk’e dönerek, “Düşman nereden gelecek?” diye sormuştur. Atatürk, eliyle Arıburnu bölgesini göstererek “Buradan!” yanıtını vermiştir ve eliyle Arıburnun’dan başlayarak Kocaçimen tepeye kadar olan alanı göstererek “Düşman buradan hareket edecek” demiştir. Kolordu komutanı gülüp omzunu okşayarak, “Merak etme beyefendi, gelemez!” diyerek karşılık vermiştir. Artık daha fazla konuyu uzatmanın bir işe yaramayacağını anlayan Atatürk, “İnşallah sizin dediğiniz gibi olur” demekle yetinmiştir. 


Atatürk, Hamilton’un hareket planını doğru tahmin etmiştir. Çanakkale Savaşlarında onun sezgi gücü birkaç kez ortaya çıkmıştır ama buradaki durum farklıdır. Çünkü, sezginin dışında askeri bilgi ve yorum gücü devreye girmiştir. Fakat, sezgileriyle yoğrulmuş askeri bilgilerinden çıkan sonuçların uygulanması için “daha yüksek bir rütbe” gerekiyordu; ama rütbesi buna yeterli değildi. 


Anzaklar, Suvla’ya bir çıkarma yapıp Sazlıdere yatağından Sarıbayır tepelerine tırmandığında defterine şunları yazmıştır: “6 Ağustos’tan itibaren düşman taarruzları, iki ay önce sorumluluk sahiplerine boşu boşuna açıklamaya çalıştığım şekilde gelişmeye başladığı zaman onların neler hissettiğini bilmeyi çok isterdim. Olaylar, onların kendilerini bekleyen şeylere karşı zihnen hazırlıksız olmak suretiyle, milleti çok büyük tehlikelerle karşı karşıya bıraktığını göstermişti”.


Atatürk’ün uyarıları Esat Paşa tarafından dikkate alınmamış bunun sonucunda hem Sazlıdere’den kuzeydoğuya uzanan engebeli arazi savunmasız kalmıştı, hem de Kemikli burnuna doğru uzayan ova, eksik kadrolu üç taburun savunmasına bırakılmıştı. Esat Paşa, Atatürk’ün, Sazlıdere’nin önemi nedeniyle ayrı bir kuvvet tarafından korunması konusundaki ısrarlarına verdiği yanıtta, Arıburnu cephesinin kuzeyinden Tuzla’ya kadar uzanan bölgeyi, yeni oluşturacağı bağımsız bir müfrezenin sorumluluğuna vereceğini bildirmiştir. 


Ancak bu taburları Alman Bibaşı Willmer komuta edecekti. Atatürk, buna da itiraz etmiştir. Ona göre, Sazlıdere’nin önemi dikkate alınarak buraya kuvvetli birlikler ayrılmalıdır. Atatürk’ün, Tümgeneral Esat Paşa ile yaptığı tartışmada söyledikleri bir bir gerçekleşmiştir: Atatürk, Anzakların geleceği yönü bilmiş, bu hattı tutamayan Türk ordusu onun öngördüğü gibi gerileyip Şahinsırt’a kadar çekilmiş ve Anzak kuvvetleri Türk hatlarının gerilerine sarkmıştır.[46]


« 6/7/8 Ağustos 1915’te İngilizlerin Arıburnu cephesine ve Conkbayırı’na saldırmaları üzerine çok kanlı çarpışmalar olmuştur. Atatürk, 7 Ağustos 1915’te saat 05:05’te, Kuzey Gurubu Komutanlığı’na yazdığı raporda: “Düşman gece yarısından başlayarak topçusuyla şiddetli ateş altına aldığı 18. ve 27. Alay cephelerine, saat 04:30’da hücum etmişse de Tanrı’nın yardımıyla ağır kayıplar verdirilerek hücum sonuçsuz bırakılmıştır.” demiştir.[47]


« 8 Ağustos 1915’te, Conkbayırı İngilizlerin eline geçmiştir. 8 Ağustos sabahı saat 04:00’te solda bulunan Avustralya piyadesi Azmakdere’den Abdurrahmanbayırı’na doğru sağa çark ederek Kocaçimentepesi’ne saldırmıştır. Saldırı sırasında 14. 64 ve 25. Türk Alaylarının askerleri birbirine karışmış, 9. Tümen Komutanı yaralanmış ve 16. Kolordu Komutanı da cepheye gelip düzenleme yapmamıştır. Bu karışıklık içinde Atatürk, emrindeki 10. Alayı Conkbayırı’na koşturmuştur. Bu sırada telefonla orduların içinde bulunduğu karışıklığı Kuzey Grubu Komutanlığı’na bildirmiştir. Conkbayırı’ndaki durum o kadar kritik bir hal almıştır ki, Fahrettin Altay Paşa, Conkbayırı bölgesine “kudretli” bir komutanın tayin edilmesi gerektiğini anılarında şöyle ifade etmiştir: 


8 Ağustos öğle vaki durum son derece tehlikeli hale geldi. Derhal Esat Paşa’yı görerek durumun şiddetle kötüye gitmekte olduğunu ve Conkbayırı bölgesine kudretli bir komutanın tayini lazım geleceğini, onun için de Mustafa Kemal Bey’in Kolordu Kumandanı olarak bu bölgeye verilmesini söyledim. Teklifimi uygun buldu, yalnız bilmem neden kendisinin bu teklif ordu komutanına yapması lazım gelirken bana, ‘Siz bunu ordu kurmay başkanına teklif ediniz..’ dedi. Telefonla Kazım (İnanç) Bey’i buldum. Conkbayırı’ndaki tehlikenin büyümekte olduğunu izah ederek oraya Mustafa Kemal’in Kolordu Kumandanı olarak tayinini teklif ettim. Bu teklifi Esat Paşa’nın yanından yaptığımı da bildirdim. (...) Conkabayırı’ndaki tehlike gittikçe büyüyor ve önüne geçilmez bir hal almaya başlıyordu. Saat 20:00’da tekrar telefonla Kazım Bey’i aramıştım ki, hat kesilmiş, Kazım Bey, Mustafa Kemal’le konuşurken araya girdim…[48] 


Atatürk, saat 19:00’da Kuzey  Grubu Komutanı Esat Paşa’ya, Conkbayırı bölgesindeki kritik durumu anlatarak 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’i ikaz etmesini istemiştir. Conkbayırı’ndaki durumun iyice kötüleşmesi üzerine, 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders adına Kurmay Başkanı Albay Kazım (İnanç), Atatürk’ü telefon başına çağırarak “Durumu nasıl gördüğünü?” sormuştur. Atatürk, bu soruya: “Bütün mevcut kuvvetlerin, komutam altına verilmesinden başka çare kalmamıştır!” diye cevap verince, şaşıran Kurmay Başkanı, “Çok gelmez mi?” diye sorunca, Atatürk, “Az gelir!” yanıtını vermiştir. 


İşte o kritik aşamada Atatürk gece saat 21:45’te Mareşal Liman von Sanders’in emriyle Anafartalar Grubu Komutanlığı’na getirilmiştir. Atatürk, o gece saat 01:30’da Anafartalar Grubu Komutanlığı karargahı’nın bulunduğu Çamlıtekke’ye giderek grubun komutasını eline almış ve 9 Ağustos günü sabahın ilk ışıklarıyla taarruz emri vermiştir.[49] 


Burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta vardır: 8 Ağustos sabahı saat 09:00’da Anafartalar Grup Komutanlığı’na Saros Grubu Komutanı olan Beylerbeyli Ahmet Fevzi getirilmişti. Peki ne oldu da on üç saat sonra komutan değişti? 8 Ağustos’ta, Liman von Sanders, Kolordu Kumandanı Fevzi, 12. Tümen’in hemen Mestantepe’ye hücum etmesini istemiştir. Bu isteğe Fevzi, “Asker cebri yürüyüşten ve uykusuzluktan halsiz düşmüştür. Bu halde güpegündüz yapılacak bir taarruzdan başarı beklenemez. Yarın dinlenmiş askerlerle ve şafakla birlikte yapılacak bir hücumun başarı şansı çok daha fazladır.” diyerek geri çevirmiştir. 


Albay Fevzi, daha sonra Liman von Sanders’in bu yöndeki sözlü ve yazılı emirlerini de uygulamayınca Liman Paşa, onu görevden alarak yerine Atatürk’ü getirmiştir. Liman von Sanders anılarında bu görev değişikliğinin nedenini şöyle açıklamıştır:


Albay Fevzi’ye taarruzun akşam güneş battıktan sonra yapılmasını emrettim… Kolordu Komtanı’na gecikme sebebini sordum. Aldığım cevapta çok yorgun olan birliklerin halen bir taarruz yapacak durumda bulunmadığını bildiriyordu. Bu nedenle daha o akşam Anafarta civarında toplanan bütün birliklerin komutasını Arıburnu cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. Tümen Komutanı Albay Mustafa Bey’e verdim.[50]


« 8 Ağustos 1915’te Anafartalar Gurup Komutanlığı’na getirilen Atatürk’ün bu görevi, Çanakkale’den ayrılacağı 10 Aralık 1915’e kadar devam etmiştir. Anafartalar Grup Komutanı olarak emrinde 3 kolordu (2.16.15. kolordular) vardır. Bu, Ordu Komutanlığı niteliğinde bir komutanlıktır. Turgut Özakman’ın da belirttiği gibi, “Çanakkale Savaşı boyunca, Liman Paşa dışında hiçbir komutan, bu kadar uzun zaman, bu kadar çok birliği ve bu kadar geniş bir alanı komuta etmemiştir.[51]  “Mustafa Kemal, 5-10 kişiyi bile idare edemezdi” dediği iddia edilen “tarih profesörüne” ithaf olunur!... [not: o kişi Sabancı Üniversitesinde çalışan, Soros ve Tarih Vakfından ödenek alan  Prof.Dr.Cemil Koçak'tır! Tarih Vakfı kimmiş ona da bakın! Bunlar, Türk ve Türkiye aleyhine çalışırlar. Ne bitmez tükenmez Türk düşmanlığıdır bu!..-SB]


Evet! Atatürk, 5-10 kişiyi değil binlerce kişilik koca 3 kolorduyu idare etmiştir…


« 9 Ağustos 1915’te Atatürk’ün komutasındaki kuvvetler Anafartalar bölgesinde düşmana saldırmıştır. 9 Ağustos günü hem Conkbayırı Muharebeleri devam etmiş hem de Birinci Anafartalar Muharebesi yapılmıştır. Atatürk, 7. ve 12. Tümenlerin sabaha karşı başlayan taarruzunu, Anafartalar  bölgesindeki bir tepeden başından sonuna kadar yönetmiştir. Düşman bozguna uğrayarak kaçmıştır. Taarruz sonrasında Atatürk akşamüzeri Anafartalar’dan ayrılıp Conkbayırı’na hareket etmiştir. Yol üzerinde Çamlıtekke’de, Liman von Sanders ile görüşerek akşam, Conkbayırı ile Suyatağı arasındaki 8. Tümen Karargahı’na gelmiştir. Burada son durumu inceleyerek, 10 Ağustos şafağında yapılacak taarruzun son hazırlıklarını tamamlamıştır.[52] 


Atatürk, 9 Ağustos Muharebelerini şöyle yorumlamıştır: 

Elde edilen esirlerin ifadesinden, yalnız Suvla limanına çıkarılmış, 10. ve 11. Tümenlerden oluşan bir kolordu olduğu ve 7. Tümen ile Kocaçimen mıntıkasındaki diğer tümenlerimizin karşısındaki kuvvetin başlıca Avustralya ve Yeni Zelanda kıtaları bulunduğu anlaşıldı. Düşmanın fevkalade sayı üstünlüğü ve muharebe araçlarının bizimkilerle kıyaslanamayacak derecede çokluğu ve mükemmelliği karşısında bugün kazandığım başarı, amacımı tamamen gerçekleştirmişti. Hakikaten düşmanın bir kolordusunu zayıf bir tümenimle, Kireçtepe-Azmak arasında yenmiş ve Tuzla gölüne kadar takip edip orada durdurmuştum. 7.Tümen de Damakçılı istikametindeki düşmanın ilerlemiş bazı kısımlarını geriye attıktan başka, Conkbayırı ve Kocaçimen sırtlarına yönelen düşman kuvvetlerini üzerine çekerek orada durdurmuş bulunuyordu. Bu şekilde düşmanın asıl hedefi olduğuna şüphe kalmayan Conkbayırı ve Kocaçimen silsilesine sahip olması ertelenmiş oldu. Conkbayırı elinde bulunan düşman bugün orada faaliyetine devam edebilseydi şüphesiz bizim için vaziyetin düzeltilmesi zor bir şekil alırdı. Fakat bugünkü başarıyla, Conkbayırı düşman elinde kaldıkça bu tehlike bertaraf edilmiş sayılamazdı. Dolayısıyla 12. ve 7. Tümenlerle başladığım taarruzu durdurmaya ve Conkabayırı tarafında ciddi tedbir almaya karar verdim.[53]


« 10 Ağustos 1915’te, Atatürk, İngilizlerin 8 Ağustos’ta ele geçirdiği Conkbayırı’na taarruz etmiştir. Atatürk, “Taarruzun Conkbayırı’ndan yapılmasını gerekli buluyordum. Bu taarruza çok fazla önem verdiğim için ve benden önce çeşitli kumandanların burada yaptıkları taaruzlarla sonuç alamadıklarını bildiğim için iş bu yeni taarruzu bizzat başında bulunarak kendim idare etmeye karar verdim” demiştir. Bu karar doğrultusunda, Atatürk ve tüm kurmayları, Çamlıtekke’den Conkbayırı’na doğru atlı olarak hareket etmiştir. Büyük Anafarta kasabasının doğu hizasında tam tepelerinde bir İngiliz uçağı belirmiştir. Yanında bulunanlar hedef oluşturmamak için hemen ağaçların arasına dağılmalarına karşın Atatürk ve yanında bulunan bir asteğmen, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmiştir. Uçağın takibinde Kurtgeçidi’ne yaklaştıkları zaman Conkbayırı tepesinden ve onun daha kuzeyindeki boyun civarından Anzakların piyade ateşi altında 8. Tümen karargahına ulaşmışlardır. 


Buraya ulaştığında Atatürk’ün yanında bir tek Süvari Asteğmen Zeki (Doğan) vardır. Kurmaylarından ve yaverlerinden hiçbiri daha gelmemiştir. Yolların olmayışı, arazinin engebeli oluşu, İngilizlerin topçu ateşi ve uçak takibi nedeniyle ancak bir kısmı gece yarısına doğru bir kısmı da ertesi gün karargaha gelebilmişlerdir. Atatürk, sabah saat 04:30’da baskın şeklinde bir taarruza karar vermiştir. 


Taarruzda kullanacağı kuvvet, 8. Tümene bağlı 23, 24. ve 47. Alaylardır. Atatürk, anılarında Conkbayırı taarruzu’nun başlamasını şöyle anlatmıştır: 


Gün doğmak üzereydi. Çadırımın önüne çıktım. Hücum edecek askeri görüyordum. Oradan hücumun yapılmasını bekleyecektim. Gecenin karanlık perdesi tamamen kalkmıştı. Artık hücum anıydı. Saatime baktım. Dört buçuğa geliyordu. Birkaç dakika sonra ortalık tamamen ağaracak ve düşman askerlerimizi görebilecekti. Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa ve kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende duran askerlerimiz üzerinde bir defa patlarsa hücumun imkansızlığından şüphe etmiyordum.Hemen ileri koştum. Tümen kumandanına rastladım. O da ve her ikimizin refakatimizde bulunanlar beraber olduğu halde hücum safının önüne geçtik. Gayet kısa ve seri bir teftiş yaptım. 


Önünden geçerek yüksek sesle askerlere selam verdim ve dedim ki: ‘Askerler! Karşımızdaki düşmanı mağlup edeceğimize hiç şüphe yoktur. Fakat siz acele etmeyin. Evvela ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işret verdiğim zaman hep birden atılırsınız.’ Kumandan ve subaylara da işaretimle askerlerin dikkatini çekmelerini emrettim Ondan sonra hücum safının önünde bir yere kadar gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak hücum işaretini verdim. Bütün askerler, subaylar, artık her şeyi unutmuşlar, bakışlarını, kalplerini, verilecek işarete yöneltmiş bulunuyorlardı. Süngüleri ve bir ayakları ileri uzatılmış askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız kırbacımın aşağı inmesiyle demirden bir kitle halinde aslanca bir saldırıyla ileri atıldılar. Bir saniye sonra düşman siperleri içinde gökyüzüne yükselen bir sesten başka bir şey işitilmiyordu. Allah, Allah, Allah…Düşman silah kullanmaya vakit bulamadı. Boğaz boğaza kahramanca mücadele sonunda ilk hatta bulunan düşman tümüyle imha edildi”. 


8.Tümen alaylarınca sadece süngü hücumuyla gerçekleşen bu taarruzda, 4 saat süren kanlı süngü muharebeleri sonunda Conkbayırı’nın tamamı ele geçirilmiştir. “10 Ağustos’ta saat 04:30’daki, Türk tarafının yalnızca süngüsünü kullanarak yaptığı kanlı taarruz sonucu Kocaçimentepe-Conkbayırı hattı güven altına alınmış, tüm İngiliz ve Anzak birlikleri taarruz gücünü yitirmiştir.[54] 


Düşmana çok büyük kayıplar verdirilen bu savaş sırasında General Boldwin ve Kurmay Başkanı’nın öldüğü çarpışmada Atatürk de göğsündeki saate isabet eden bir şarapnel parçasıyla yaralanmıştır. Atatürk, Conkbayırı’nı geri aldıktan sonra öğleden sonra 8. Tümen’e veda ederek Anafartalar Grubu Karargahı’na dönmüştür.[55] 


Resmi kayıtlara göre 5 gün süren Conkbayırı taarruzunda; Türk tarafı 20 bin (Kanlısırt’ta 2 bin, Conkbayırı’nda 12 bin, Anafartalar’da 8 bin 400, 19 Tümen cephesinde 2 bin 600), düşman tarafı ise 25 bin kayıp vermiştir. Yani toplam kayıp 45 bin civarındadır.[56] 


10 Ağustos 1915 tarihindeki Conkbayırı taarruzu hakkında, Fahrettin Altay Paşa’nın şu yorumu, Cumhuriyet tarihi yalancılarına kapak olacak niteliktedir: “Mustafa Kemal, 10 Ağustos’ta yalnız İstanbul’un değil, bütün bir memleketin işgalini önlemişti. Artık ümitleri kalmayan İngilizler, iki ay sonra Gelibolu Yarımadasını boşaltıp çekilip gitmeye mecbur kalıyorlardı.[57]


« 15 Ağustos 1915’te, İngilizler, Kireçtepe yükseklerini denizden ve karadan her türlü silahla dövdükten sonra 54. Tümenlerinden dört taburla saat 15:30’da Aslantepe’ye karşı saldırıya geçmişlerdir. Burada Gelibolu Jandarma Taburu ile 127. Alay’dan küçük bir Türk kuvveti vardır. Tümen komutanın da çok geride olması nedeniyle geç haber alındığından Aslantepe’ye zamanında kuvvet gönderilememiştir ve Kanlıtepe düşmüştür. Bu durumda yerinde duramayan Atatürk, Turşun köyüne, 5. Tümen komuta yerine gitmiştir. Buradan 5. ve 9. Tümenlerden kuvvet göndererek Kanlıtepe’yi geri aldırtmış ve büyük bir tehlikeyi önlemiştir. Burada 17 taburluk İngiliz gücü etkisiz bırakılmıştır. 


Atatürk, bu günkü savaşta birliklerin en ön çizgilerine gitmek istemiştir. İleriye sürdüğü birliklerden bazılarının bir sırtın başındaki yolu, iki düşman torpidosunun yaptığı ateşler yüzünden geçemeyerek orada tıkanıp kaldıklarını görünce, “Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal” adlı kitabında yazdığı, “Savaşta yağan mermi yağmuru o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır” sözüne uyarak, kendisi, bu ölüm kusan yolu sıçrayıp geçmiştir. Arkasından da kurmay başkanıyla emir subayları ve sonra da onları gören askerler geçmiştir.[58] 


Bu muharebelerde de Mustafa Kemal’in komutanlık niteliğinin öne çıktığını görüyoruz. Daha önce de olduğu gibi önsezi ile 6. Tümeni Turşun dolayına ileri alacağını söyleyip, cephe emirlerini yazdırırken İngiliz taarruzu başlamıştır. Saldırının başlamasıyla yedekleri harekete geçirmesi, olayların gelişeceği noktaları sezinleyerek buralara sürmesiyle rastlantılara egemen olması askeri tarihçilerce iyi bir taktisyen olarak değerlendirilmiştir.[59]


« 16 Ağustos’ta İngilizler, Anafartalar cephesindeki Kireçtepe’ye taarruz etmiş, Atatürk, ateş hattında 5. Tümen Karargahı’nın bulunduğu 161 rakımlı tepeden savaşı yönetmiştir.[60]


« 1 Eylül 1915’te Atatürk’e, Gelibolu’daki “üstün başarılarından” dolayı Gümüş Liyakat Madalyası verilmiştir.[61]


« Atatürk Çanakkale’de 20 Eylül 1915’te rahatsızlanmıştır.[62]


« Atatürk, 27 Eylül 1915’te Liman von Sanders’e,, Anafartalar Grubu Komutanlığı’ndan istifa edeceğini bildirmiştir. İstifa gerekçesi olarak, Enver Paşa’nın son gelişinde kendisini ziyaret etmemesini göstermiştir. Ancak istifası kabul edilmemiştir.[63]


« 31 Ekimde Enver Paşa, 3 Kasımda Ayan ve Mebusan Meclisi üyeleri Çanakkale’de Atatürk’ü ziyaret etmiştir.[64]


« 7 Kasım 1915’te, İngiliz Savaş Kabinesi Çanakkale’yi boşaltma kararı almıştır.[65]


« 11 Aralık 1915’te Atatürk, İstanbul’a gelirken, onun yerine Anafartalar Grubu Karargahı’na Fevzi (Çakmak) Paşa atanmıştır.[66]


« 19/20 Aralık 1915’te İngilizler, Çanakkale’deki siperleri boşaltarak çekilmeye başlamışlardır.[67]


  Atatürk, Çanakkale’den ayrılırken arkasında büyük bir “kahramanlık sayfası” bırakmıştır. Sadi Borak’ın ifadesiyle: 

Mustafa Kemal, Çanakkale’deki öyküsü ciltler dolduracak zaferler elde etmiştir. Bu başarıları en gerçekçi biçimde komprime eden, İngiliz Generali Aspinal Oglander olmuştur. General, İngilizlerin Gelibolu Seferi’nin resmi tarihinde diyor ki:  Bir Tümen Komutanı’nın üç ayrı yerde tek başına giriştiği hareketlerle bir savaşın, hatta bir ulusun kaderini değiştirecek yücelikte bir zafer kazandığı tarihte pek nadirdir.’ Sanırım ki, ‘Mustafa Kemal Mucizesi’ bundan daha iyi dile getirilemez. Bu övgünün bir özelliği de Mustafa Kemal’in yenilgiye uğrattığı bir ‘düşmandan’ gelmiş olmasıdır. Çünkü bir lidere kendi yurdunda övgüler yağdıranlar olabilir. Ama bu övgüler, özellikle ordularını ağır yenilgiye uğrattığı ‘düşman’lardan geliyorsa, bunların objektif, gerçekçi ve içtenlikli olduğundan hiç kuşku duyulmamalı. Yaptığı keşifler sonucunda düşmanda kaçma belirtileri gören Mustafa Kemal, elini kolunu sallaya sallaya düşmanın kaçmasına fırsat vermemek için saldırıya geçilmesini öneriyor, üst makamlar böyle bir çekilişe ihtimal vermiyorlar. Önerisi kabul edilmeyince, zaten aylardır gece gündüz verdiği savaşlarla hasta olan Mustafa Kemal istifa ediyor. Mareşal Liman von Sanders de bu istifayı hava değişimine çeviriyor.[68]




  Çanakkale Zaferi’nin 96. yıldönümünde, 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Atatürk’le birlikte, bu zaferde emeği geçen 3. Kolordu ve Kuzey Cephesi Komutanı Esat Paşa’yı, Güney Cephesi Komutanı Vehip Paşa’yı, Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’yı ve Selahaddin Adil Bey’i; Mehmet Çavuş’u ve Seyit Onbaşı’yı ve isimsiz kahramanlarımız Mehmetçiklerimizi saygıyla anıyor, hepsine Allah’tan rahmet diliyorum…


  Ve onlara; “Sizin 96. yıl önce Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizme attığınız o tokadı, yeri geldiğinde bizim de atmaya hazır olduğumuzu bilerek, ebedi istirahatgahlarınızda rahat uyuyun…” diye sesleniyorum…



Sinan Meydan
17 Mart 2011



dipnotlar:
[1] Atatürk’ün adını ağzına almaktan çekinen “Atatürk düşmanlarına” inat, yazının tamamında Mustafa Kemal yerine Atatürk kullanılmıştır.
[2]Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ankara, 1999, s.33,34.
[3] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, İstanbul, s.95
[4] Kocatürk, age, s.34.
[5] Atay, age, s.96-98
[6]Atay, age, s.98,99; Sadi Borak, Atatürk’ün İstanbul’daki Çalışmaları, (1899-16 Mayıs 1919), 2.bs, İstanbul, 1998, s.71,72.
[7]Kocatürk, age, s.50.
[8] age, s.34.
[9] age, s.37.
[10] age, s.38.
[11] Erol Mütercimler, Gelibolu, 4.bs, İstanbul, 2005, s.220,225.
[12] age, s.226.
[13] Kocatürk, age, s.38,39
[14] Erol Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, İstanbul, 2008, s.272-275; İsmet Görgülü, On Yıllık Harbin Kadrosu, (1912-1922), Ankara, 1993, s.83.
[15] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 276.
[16] age, s.278.
[17] age, s.278.
[18] age, s. 279,280
[19] Mütercimler, Gelibolu, s. 288-306.
[20] age, s.84.
[21] Kocatürk, age, s.39, 40.
[22] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s.276-279
[23] Mütercimler, Gelibolu, s.298.
[24] Görgülü, age, s.83,84.
[25] Kocatürk, age, s.40.
[26] Mütercimler, Fikrimizin Rehberi, s. 286,287.
[27] Kocatürk, age, s.40.
[28] age, s.42.
[29] age, s.42.
[30] age, s.42.
[31] age, s.44,45.
[32] age, s. 45.
[33] age, s.45.
[34] age, s.47.
[35] age, s.47,48.
[36] age, s.47.
[37] Mütercimler, age, s.293,294.
[38]Kocatürk, age,s.48,49.
[39] age, s.49.
[40] age, s.50.
[41] age, s.50.
[42] age, s.51.
[43] age, s.52.
[44] age, s.53.
[45] age, s.53,54.
[46] Mütercimler, age, s.299-301
[47] Kocatürk, age, s.55.
[48] Mütercimler, age, s.302,33.
[49] Kocatürk, age, s.56.
[50] Mütercimler, age, s.304,305.
[51] Turgut Özakman, Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele, 6.bs, Ankara, 2007 ,s. 112.
[52] Kocatürk, age, s.57.
[53] Mütercimler, age, s.310.
[54] age, s.317.
[55] Kocatürk, age, s. 58.
[56] Mütercimler, age, s.317.
[57] age, s.317.
[58] Celal Erikan, Komutan Atatürk, İstanbul, 2001, s.140
[59] Mütercimler, age, s.320.
[60] Kocatürk, age, s.58,59.
[61] age, s.61.
[62] age, s.62.
[63] age, s.63,64.
[64] age, s.66.
[65] age, s. 66.
[66] age, s.67.
[67] age, s.67.
[68] Borak, age, s.84.
Sinan Meydan, 18.03.2011,Odatv.




ayrıca Okunmalı.