Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2025 Pazartesi

İzmir'e Doğru

 


Süvarilerin doludizgin nal sesleri, ağır topçunun bombardımanı, yerine göre yangın çatırtıları, hücuma kalkan piyadelerin 'Allah Allah' nidaları, Yunan tayyarelerinin uğultusu vs; bütün bunlara, gittikçe yükselen dozda, kurtuluş leitmotivi eşlik etmektedir.

Haritada köklü değişiklik görünüyor: Afyon ve çevresindeki mavi renkler silinerek Türk kuvvetlerini gösteren kırmızı renklere dönüşüyor; ve İzmir istikametindeki ilerleyişlerini sürdürmekteler; birer birer kasabalar, şehirler kurtarılarak, kırmızı halka ile çevrilmektedir. Türk süvarisi, sert ve hızlı, ric'at eden düşman kuvvetlerine saldırıyor; geride, yanan bir köy; yollarda dağılmış kağnılar, insan ve hayvan cesetleri. ...

At üzerinde, yanında öteki paşalarla cephe hattında muharebe idare eden Gâzi Mustafa Kemal Paşa, eliyle çeşitli yönleri göstererek, emirler veriyor. ...


Sokaklarda ise insan cesetleri, ağır duman ve ahşap evleri kavuran alevler.

1 Eylül 1338 (1922): Uşak kurtarıldı; şehir yanıyor.

4/5 Eylül 1338 (1922): Ordu, Kula ve Alaşehir önlerindedir: Alaşehir yanıyor.

5 Eylül 1338 (1922): Süvari fırkası, Salihli'ye girdi: şehir yanıyor

6 Eylül 1338 (1922) Süvari Kolordusu Milne Hattı'na varıyor. Akhisar ve Aydın kurtarıldı.

7 Eylül 1338 (1922): Aydın kurtarıldı.

8 Eylül 1338 (1922): Manisa ve Nif kurtarıldı. Manisa yanıyor.


Ankara’dan uçan kuşlar,

Afyon yaylasında kışlar,

Biz İzmir’i alacağız,

Kolu sırmalı çavuşlar...


Defne dallarıyla süslenmiş, beş otomobil, birbiri ardınca, Nif yolundan (Kemalpaşa), ağır ağır, İzmir'e giriyor; arabaların iki yanında, kurtuluş ordusunun neferleri yürümekte. ... Tam giriş kavşağında, bir süvari müfrezesi onları karşılıyor. Süvari merasim kıt'ası: En öndeki kumandan, atının üzerinde çakı gibi dimdik, genç bir zabit, müfrezesine kılıç çek kumandasını veriyor. Süvariler, birden kılıçlarını çekiyorlar; bir anda kılıçlar, güneş ışığında parıl parıl parıldıyor; sonra, süvariler merasim nizamında, otomobillerin iki yanına geçiyorlar; Kordonboyu'na doğru yürüyüş bu minval üzere gidecek ...

-Mustafa Kemal Paşa:

"...ve Türk milleti... emniyet ve saadetini zâmin prensiplerle... medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir..."


Attilâ İlhan, 1998

"Gazi Mustafa Kemal Paşa" O Sarışın Kurt.


***


Arşiv Belgelerine Göre Balkanlar'da ve Anadolu'da Yunan Mezâlimi, C. I-II-III, Anadolu'da Yunan Mezâlimi, Ankara, 1996

https://devletarsivleri.gov.tr adresinde yayınlar bölümünde

Örnek:

Aydın-İzmir ve çevresinde Yunan zulmü ve katliamları...











Unutma, Unutturma...



27 Ağustos 2017 Pazar

Turkish War of Independence




After WWI - Çanakkale (Gallipoli or Dardanelles) 
During the Turkish War of Independence / 26 August - 9 September


After the Armistice of Mondoros, the countries that had signed the agreement did not consider it necessary to abide by its terms. Under various pretexts the navies and the armies of the Entente (France, Britain and Italy ) occupied Istanbul, while the province of Adana was occupied by the French, and the British occupied Urfa and Maraş. In addition, British soldiers were in Merzifon and Samsun, and Italian soldiers were in Antalya and Konya. On the 15th of May 1919 the Greek Army landed in Izmir in accordance with the Allied powers. 


The Turkish War of Independence began under these difficult conditions on the 19th of May 1919 when Mustafa Kemal landed in Samsun. It is after this date, which marks the beginning of the Turkish War of Independence, that a national resistance arose across Anatolia. Mustafa Kemal became the leader of the national struggle movement which quickly grew in strength. Once the congresses in Erzurum and Sivas were held in the summer of 1919, the objectives of the national pact were declared.


When foreign armies occupied Istanbul on the 23rd of April 1920, Mustafa Kemal inaugurated the Turkish Grand National Assembly and established a provisional new government whose center was Ankara. On the same day, Mustafa Kemal was elected President of the Grand National Assembly. The Greeks started to advance towards Bursa and Eskişehir. On the 10th of January 1921, the enemy forces were heavily defeated by the Commander of the Western Front, Colonel Ismet and his troops. On the 10th of July 1921, the Greeks launched a frontal attack with five divisions on Sakarya. 


After the great battle of Sakarya, from the 23rd of August to the 13th of September, the Greek Army was defeated. After the battle, the Grand National Assembly gave Mustafa Kemal the titles of Ghazi and Marshal. Mustafa Kemal, who was determined to drive the foreign occupiers out, ordered a decisive attack which was launched on the 26th of August 1922. Enemy forces were surrounded, killed or captured on the 30th of August at Dumlupınar, and by the 9th of September 1922 the fleeing enemy forces were defeated in Izmir.


On the 24th of July 1923, with the signing of the Treaty of Lausanne (Lozan Antlaşması ) the independence of the new Turkish state was internationally recognized. On the 29th of October 1923, Atatürk declared the new Turkish state a Republic.





We remember....
SB


Turkish soldiers in Çanakkale



more:


Atrocities committed upon men and women of every age, children included, and in general, on noncombatants.
The horrors and atrocities inflicted by the Greeks on the unlucky inhabitants of occupied villages, the names of which will be cited below, have duly been ascertained. The narrative of these acts of barbarity is extracted from the reports of the Commanders of the various Turkish divisions and is confirmed by the testimony of mayors and divines of the devastated regions as well as by the photographs taken on the spot. The details which follow will give an idea of some of the most tragic scenes. 



(British used Chemical Gas in Gallipoli)





Turkish prisoners in Çanakkale 1915 taken by British soldiers on the left.
Turkish prisoners held for 22 Years by the Greeks after İndependence War, they were resqued by German soldiers in WW II !..










20 Mayıs 2017 Cumartesi

Finlandiya Türkleri - Mişer Tatarları




"Yaklaşık 450 yıldır Rus hakimiyeti altında bütün maddi ve manevi varlıkları yağmalanmış olan Tatar Türkleri herşeye rağmen bugün Türk dünyasının en önemli temsilcilerinden biri olarak varlıklarını devam ettirmektedirler. Mişer Tatarları da büyük Türk dünyasının Tatar grubu içerisinde varlığını sürdüren ve geçmişin aksine Tatar adını benimseyerek 
Tatar Türklüğü içerisinde yerini almış olan önemli bir Türk boyudur."
Dr. Ercan Alkaya





1800lü yılların ikinci yarısında Rusların Finlandiya'ya yerleştirdiği Finlandiya (Mişer) Tatarları, bugün varlıklarını korumaya devam ediyor.


Tarih boyunca Sürgün, işgal ve ekonomik nedeniyle sık sık yer değiştiren Tatarların, gittikleri her ülkede yöre insanı ve yerel devlet ile uyumlu, katkı yapan ancak kimliğini de muhafaza eden bir diaspora kültürü oluşturduğunu söylemek mümkün. Tatarlar, yaşadıkları coğrafyanın saygın ve yerli vatandaşları olurken, kökleri ve vatanları ile bağlarını asla koparmayan, Sürgün sonrası Kırım'a yeniden dönüş serüvenlerinde görüldüğü üzre, imkansızlıklar içinde direnç ve azimlerini asla kaybetmeyen kıymetli bir Türk topluluğu olarak, tarihimizde eşsiz bir yere sahipler.


Bunlardan en ilginci, şüphesiz Finlandiya Tatarları'dır. Özellikle Somalili, Suriyeli, Iraklı mülteciler ve onların getirdiği sosyal-ekonomik sıkıntılar nedeniyle aşırı sağın güçlendiği, siyasetin kızıştığı Nordik Ülkeler'de, Finlandiya Tatarları saygın bir azınlık olarak farklı bir hikayenin de mümkün olabileceğini gösteren bir örnek teşkil ediyorlar. Evren Küçük'ün "Finlandiya'da Türk Tatar Toplumu" makalesinde de işlendiği üzere, Finlandiya'daki Tatarlar buraya Nijninovgorod (Grokiy) vilayetinin Sergeç ilçesindeki küçük Mişer Tatar köylerinden   gelmişlerdir. Ruslar tarafından bölgeye yerleştirilen Kazan Tatarları, genelde kürk ticareti ile uğraşmışlar ve ciddi başarı göstermişlerdir. Finlandiya'nın bağımsızlığını takip eden dönemde, Rusya içerisinde kalan Tatar bölgeleriyle iletişimi kesilen bu Tatarlar, yerli kültüre de entegre olarak, "Finlandiya Tatarları" olarak anılmaya başlamışlar.


Cumhuriyetin ilk anlarından itibaren Sadri Maksudi, Yusuf Akçura gibi önde gelen Tatar simaların da etkisiyle, Finlandiya Tatarları Türkiye'den sürekli yardım alan Finlandiya Tatarları, bugün 1000 kadar nüfuslarıyla saygın yerlerini, dil, adet ve dinlerini koruyorlar. Yalnızca, öğretmen ve kitap malzemelerinin genellikle Türkiye'den gitmesi nedeniyle, konuştukları lehçe bugün Tataristan'da konuşulan Tatarca'dan çok, Türkiye Türkçesi'ni andırıyor, Kırım'ın Yalıboyu şivesine benzer biçimde. Bu küçük ancak ilginç Türk topluluğuna dair kişisel merakım ise, yıllar önce yalnızca "teaser"ını izlediğim ve "Finlandiya - Gardaşlarımız gelmiş" ibaresini gördüğüm bir belgesel ile başladı. 


Belgeselde ibareyi görünce, "kesinlikle Finlandiya Tatarları"dır diye düşündüm, yalnızca ismen, böyle bir grup olduğunu biliyordum, Litvanya (Lipka) Tatarları gibi. Fakat o dönemde, belgeseli bulup izlemem mümkün olmadı. Yıllar sonra bir "pazarlama" makalesi yazacakken, belgesele konu olan ticaret sergisine değinmek istedim, bu vesileyle de Finlandiya Tatarlarının kardeşlik gösterisini de izleyerek merakımı gidermiş oldum.


"Karadeniz" vapuru, cumhuriyetin ilk yıllarında hem ticari ilişkileri geliştirmek, hem de Türkiye'nin yeni yüzünü dünyaya tanıtmak için Avrupa'yı dolaşması ve Türk ürünlerini tanıtması öngörülen bir gezici sergi. Akdeniz'i, Manş'ı ve Baltık'ı geçerek Finlandiya'ya, oradan Leningrad'a kadar uzanan yolculuğunda, başından yüzlerce macera ve tatlı anı geçmiş, erken dönem cumhuriyet tarihinin en ilginç motiflerinden biri. Bu vapurun hikayesini anlatan ‘’Seyr-i Türkiye: Karadeniz’’  80 yıl sonra ardından Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund’un sponsorluğu ve Osmanlı Bankası Müzesi’nin katkılarıyla hazırlanmış.


Belgeselin konusu elbette ilginç, ancak Finlandiya'da, vapur yolcularını da şaşırtan bir başka ilginçlik yaşanıyor: Karşılamaya oldukça kalabalık bir kitle geliyor ve kitleden Türkçe sesler yükseliyor! Yolcuları, Finlandiya Tatarları "gardaşlarımız gelmiş" diyerek karşılıyorlar. Uzun bir yolculuk sonunda anadilinde selam duyan vapur yolcuları, şaşkınlık ve duygusallıklarını gizleyemiyorlar.


İnsanın aklına, Kazan Türk Esirlerine Muavenet Cemiyeti, Çilabi Türk Esirlerine Yardım Komitesi gibi organizasyonlarla, Rusya'da bulunan Türk esirlere destek için örgütlenen Tatarlar geliyor. Ve bize "uzaktaki kardeşimiz"i hatırlatan Mağcan Cumabayulu gibi, ne kadar engin ve güçlü bağlarla örülmüş bir ailenin üyesi olduğumuzu hatırlatan bu güzel insanlar, Finlandiya'da yaşamaya devam ediyorlar.


M. Bahadırhan Dinçaslan, 3 Şubat 2017
QHA Türkçe Sayfa Yayın Yönetmeni




Her yıl 20 Mayıs'ta şehitlerini anıyorlar


 Merchant and Writer: Hasan Hamidulla (1900-1988)
Mishar Tatars in Finland are Turkish Tribes, who speaks also Turkish




* * * 



Eşsiz deha, büyük Atatürk’ün Türk turizminin ilk adımını attığını biliyor musunuz?
Hasan Aslan makalesi (2014)


Karadeniz Vapuru'nda öğle yemeği yerken, Mudanya. (13 Haziran 1926)
  Atatürk, geminin hatıra defterine şunları yazmıştı: 
“Sergi, başarıya ulaşmış bir eserdir. Bende gayet iyi izlenimler meydana getirdi. Sunuş tarzı çok iyidir. 
Hazırlayıcısını takdir ve tebrik ederim.”






Vapurun yolcuları arasında 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın oğlu Refi Bayar, Anadolu Ajansı’nın kurucularından şair Kemalettin Kamu, İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Üngör, ilk Türk kadın gazetecilerden Bedia Arseven, ilk Türk kadın milletvekillerinden Mebrure Gönenç ve şair Orhan Veli Kanık’ın babası müzisyen Veli Kanık gibi isimler de yer almıştı...


"Vapurdakilerin heyecanı, Söğütlü yatının küpeştesinden mendil sallayarak vapuru selamlayan Mustafa Kemal'i görünce daha da arttı. Seyyar sergi fikrine başından beri destek veren Reis-i Cumhur için yeni ülkenin yüzü olacak bu vapur büyük önem taşıyordu."

"Karadeniz'in ülkeden ayrılma vakti gelmişti. Önlerinde uçsuz bucaksız ufukta onları Türk vapurlarının hiç seyretmediği denizler, ilk kez demir atılacak limanlar, görülmedik ülkeler beliyordu. Yapılan onca hazırlığa rağmen yolculuk boyunca kimi sıkıntılarla karşılaşacaklardı. Planlanan güzergah üzerinde bazı rotaların haritaları dahi yoktu. Seyyar sergi bilinmezlerle dolu bir yolculuğa çıkıyordu. Avrupa macerası başlıyordu."




Ziyaretçileri üç-dört çeşide ayırmak mümkündür. Bunlardan bir grup, Barselona'da yerleşmiş olan Türk tebaası Musevileridir. Musevi vatandaşlarımız bize bir de ziyafet verdiler. Bu ziyafette hem lafız hem de mana itibariyle ehemmiyetli bir de nutuk söylediler. Nutuklarında, Türkiye'ye Meşrutiyet demelerinden, ziyafet sonrasının üzerine 'Barselona'daki Osmanlı Kolonisi' diye yazmış bulunmalarından anlaşılıyor ki bu vatandaşlarımızın yeni Türkiye'den haberleri yok. Musevilerin Osmanlı İmparatorluğun yıkıldığını ve yerine Türkiye'nin kurulduğunu o akşam öğrendiklerini söylediler.

Marsilya'da büyük bir ilgi ile karşılanmasına rağmen, dönüşte tekrar uğrayacağına söz verir. Fakat Türkiye'den gönderilen uyarı telgrafının geç gelmesiyle, Marsilya'da Ermenilerle beraber Fransızlar protesto eder. Gerekçe ise Bozkurt-Lotus davasıydı.

Paris'te Eyfel kulesine çıkıp ezan okuyan Özbekler tekkesi Şeyhi Ata Efendi....

Londra'da 6 gün içinde 25 bin ziyaretçi...

Amsterdam'a giderken kılavuz kaptan herkesin bizi sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Çünkü, Karadeniz Vapuru, Wilis olarak 1905'te bu ülkede inşa edilmişti.

Hamburg; Lütfi Kaptan yabancı olmadığı bir limana demir atmıştı... Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra 1800 Alman esirini Akdeniz vapuruyla İskenderiye'den alarak vatanlarına kavuşturmuştu.

Helsinki - Finlandiya : Vapuru karşılayanların arasında Türkçe seslenenler vardı, Karadeniz vapuru şaşkındı. Karadeniz Vapuru'nu ilk kez yüksek düzeyde bir devlet görevlisi tarafından ziyaret ediyordu; Finlandiya Dış İşleri Bakanı... Vapura  binen ziyaretçiler "Gardaşlarımız gelmiş..." diyerek sarılıyorlardı. Bunlar yıllar önce Rusya'dan sürülen Kazan Türkleriydi.... 

Leningrad'ta 100'e yakın Sovyet görevlisi bindi. Fotoğraf makineleri toplandı ve telsiz dairesinin kapısı mühürlendi. Kasadaki para sayıldı ve kayıt altına alındı. Gemi personelinin ve heyetinin pasaportlarına el konuldu. Kentte dolaşmak için birer kimlik verildi. Leningrad bizi çok ta dostane bir şekilde karşılamamıştı... Sıkı denetim sadece vapurdakilere uygulanmıyordu, ziyaretçiler izin belgesi almak zorundaydı. Daha sonra bunun olağan uygulamalar olduğunu öğrendik. Karadeniz Vapuru ilk kez liman vergisi ödememişti ve hem Sovyet yetkilileri hem de halk büyük ilgi gösterdi. Sovyetlere göre sergiyi günde 9 bin kişi ziyaret etmişti. Leningrad Ticaret Odası 150 kişilik bir heyet onuruna davet verdi....

*

Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği ülkenin nişanelerini koynunda taşıyarak, 86 gün boyunca Avrupa’da yol aldı.
Bir beyaz vapur ki, temsil ettiği cumhuriyet adına 12 ülkede 16 limana demir attı.
Bu beyaz vapur içindeki mütevazi ürünler, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin kalkınması için, Avrupa pazarlarında kendine bir yer aradı. 
Bu beyaz vapur içindeki bir avuç insan, yeni kurulmuş bir cumhuriyetin aynası olmak için çabaladı. 
O vapur ki, kimilerince yerden yere vuruldu.
Kimilerince göklere çıkarıldı. 
Bazılarına göre yapılan onca emek, harcanan onca para heder oldu.
Bazılarına göreyse Avrupa’nın kafasındaki fesli, çarşaflı, bağnaz Türk imajı tarumar edildi.
O vapur ki, gittiği kimi ülkelerde izdihamla, kimilerindeyse ilgisizlikle karşılandı. 
En itibarlı günlerini, genç Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden seyyar sergiyi taşıdığı yıllarda yaşayan, Karadeniz vapuru, ne yazık ki kendi sularında unutuldu. 
Ev sahipliği yaptığı seyyar sergi de aynı kaderi paylaştı. 
Sergi, dönemin gazeteleri dışında tarih sayfalarında kendine geniş yer bulamadı. 
Yolcularının teker teker yitip gitmesiyle anılardan da silindi gitti.
Bugüne kadar, Karadeniz seyyar sergisinden pek çok kimsenin haberi bile olmadı.

Cumhuriyetin 3’üncü yılında Türkiye’yi Avrupa’ya tanıtan sergi gemimiz 1951’de yok edildi.


2006 yılına ait belgeselin yönetmeni Soner Sevgili, müziğini Emre Irmak bestelemiştir.










ilgili:

"Kalevala, 19.yüzyıl epik şiir eseridir ve Elias Lönnrot Finlandiya'daki "TURKU" Kraliyet Akademisi'nde okumuştur. Ve KALEVALA şiirinde de "ATHI" ve "TYRYA (TURYA)" kelimeleri geçer." - KURT







19 Mayıs 2017 Cuma

TÜRK TARİH KURUMU - AFET İNAN




Afet İnan albümünden:
Sol üst: Atatürk 1935 yazında Florya 'da inşaatı başlayan ve beş hafta içinde tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Köşkü 'nün inşa edileceği platformdan 
Kılıç Ali ve Afet İnan'la sahili seyrederken.
Sol alt: Atatürk Cenevre Üniversitesi profesörlerniden Eugene Pittard ve eşi ile bir çalışma sırasında.
Sağ üst: Atatürk 1937'de düzenlenen Trakya Askeri Manevraları'nda.(soldan) Fahrettin Altay, Cevat Abbas Gürer, Cevdet Kerim İncedayı ve Afet İnan'la beraber.
Sağ alt: Behçet Kemal Çağlar, Afet İnan, Fahrettin Altay ve Salih Bozok ile.



Nisan 193l'de Türk Tarih Kurumu (TTK) bağımsız bir dernek olarak kurulmuştur. Türk Dil Kurumu'nun (TDK) dernek olarak çalışmaya başlaması ise Temmuz 1932'ye rastlar. Bu iki kurumun çalışmalarıyla yakından ilgilenen ve her ikisinin de kurucu ve koruyucu başkanı olan Atatürk, 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılması için TBMM'den kanun çıkarılmasını istemiş ve 1936 yılının ilk ayında fakültemiz resmen öğretime başlamıştır. Bu kurumlar ile fakültemizin kuruluş hazırlıklarında ve çalışmalarında görev aldığım için, bunlar hakkındaki bildiklerimin bir kısmını burada topladım.


Türk Tarih Kurumu'nun Tarihçesi


Türk Tarih Kurumu'nun kuruluş ve ilk gelişme devreleri Atatürk'ün düşünce hayatı ile yakından ilgilidir. Bu bakımdan tanığı olduğum konuları saptamak istedim. Atatürk, tarih konularına çok önem verirdi. Kendi deyişine göre, okul sıralarındaki derslerinden itibaren tarih okumasını sevmiş ve hayatının her devrinde çeşitli tarih kitapları ve konuları ile meşgul olmuştur.


Özellikle siyasi hayatının çeşitli evrelerinde tarih bilgisinden daima en geniş anlamıyla yararlanmış ve gerek Büyük Millet Meclisi'nde gerekse, halk toplantılarında söz söylerken, tarihi konular en heyecanlı hitabelerini oluşturmuştur. İstiklal Savaşımız sıralarında türlü nedenlerle söz söylerken tarihten getirdiği örnekler, bazen ulusal bir heyecan kaynağı, bazen de ilmi bir konu halinde olmuştur. Özellikle devrim hareketlerinde, Büyük Millet Meclisi'nde kanunlaştırmak istediği konular için, tarihten örnekler getirmek, eski kurumları dile getirirken, tarihi sonuçlarını inandırıcı kanıtlarla göstermek, onun başvurduğu metotlardır. 


Büyük Millet Meclisi'nin zabıtları ve Atatürk'ün diğer nutuklarında bunların örnekleri vardır. Bu belgeleri incelemekle, dünya çapında ün salmış büyük devrimci Türk devlet adamının, tarih bilgisinden ne şekilde yararlanmış olduğunu anlamak mümkündür. Atatürk, bunlardan başka, ayrıca tarih araştırmalarıyla bizzat meşgul olmuş, Türk ve yabancı tarihçilerle yıllarca beraber çalışmıştır. Bu çalışmalarda ben de görev almıştım.


1928 yılında İstanbul'da Fransız Notre Dame de Sion okulunda okuduğum derslerin arasında, bir coğrafya kitabında, resimlerle de gösterildikten sonra, Türk ırkının sarı ırka mensup olduğu ve 'secondaire', yani ikinci derecede kabul edildiği yazılı idi. Bu resim ve bilgiye göre etrafıma bakıyor ve bunun gerçeğe uygun olmadığını görüyordum. Atatürk'e kitabı gösterdim. O, sırada Prof. E. Pittard'ın "Irklar ve Tarih" (Les Races et l'Histoire, Paris: 1924) adlı kitabını da almıştım. Ondaki bilgiler de bu coğrafya kitabına uymuyordu.


Bir de ikinci konu, Türklerin uygarlık alanında vücuda getirmiş oldukları eserlerin incelenmesi ve tanıtılması idi. Çünkü Avrupa tarihleri, 'barbar' lakabını verdikleri Türkleri sadece bir istilacı kavim olarak kaydediyorlardı.


Atatürk, bu iki endişeli sorum karşısında, "Hayır, böyle olamaz. Bunların üzerinde meşgul olalım " dernekle kalmamış, derhal yeni kitaplar getirterek bizzat çalışmaya ve çalıştırmaya başlamıştı. Esas konu "Türklerin dünya tarihinde hakiki yeri ve medeniyet alemindeki rolleri ne olmuştur" konusu idi. Bu çalışmaların yoğunluğu 1929 yılından sonradır. Atatürk, o sıralarda İstanbul Üniversitesi'nde verilen tarih notlarını da okumakta idi. Daha evvelce de, H.G. Wells'in Dünya Tarihi ile ilgilenmiş ve onları tercüme ettirmişti. (86 [ Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı'nın kurduğu bir heyet tarafından çevrilerek 1927-28 yıllarında beş cilt halinde ve Cihan Tarihinin Umumi Hatları adıyla yayımlanmıştır (e.n.).]


Fakat asıl 1930 yılı, yeni kitapların getirtilmesiyle ve etrafındaki devlet ve bilim adamlarının da Türk tarihi üzerine ilgisini çekmek suretiyle geniş bir tarih araştırmaları devri açılmıştır. Atatürk, Türk tarihine ait konuları bizzat okuyor ve etrafındakilere görevler veriyordu.


23 Nisan 1930'da, Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun ilk çekirdeğini oluşturur. Kurumun ilk günlerinden itibaren baş sekreteri, sonradan da uzun yıllar genel müdürü olan Uluğ İğdemir tarafından "Türk Tarih Kururnu'nun Kısa Tarihi" başlığı altında belgelere dayanan bir yazı çıkmıştır. Bu yazıda kurumumuzun kısa tarihinin birinci kısmı yayınlanmış bulunuyor ve o yazıda kuruluş için şöyle deniyor:


"23 Nisan 1 930'da Ankara'da Türk Ocakları Merkez Heyeti'nin yeni binasında [şimdiki Resim ve Heykel Müzesi] toplanmış olan Altıncı Türk Ocakları Kurultayı, Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşuna ilk temel taşını atması bakımından önem taşır. Atatürk'ün işaretleriyle Aksaray Murahhası ve Musiki Muallim Mektebi Tarih Muallimi Afet Hanım, Atatürk'ün de hazır bulunduğu 28 Nisan Pazartesi günkü Kurultay toplantısında söz alarak, Türk Tarihi'nin eskiliğinden, Türk milletinin kurduğu büyük medeniyetlerden bahseden bir konuşma yaptı ve kırk imzalı bir takrir verdi." (87[Ülkü dergisi, yeni seri no: 75, s. 19-20, 1 Ekim 1944]


Bu konular ile ilgili olarak benim anılarım ise şöyledir: Türk Ocakları'nın VI. Kurultayı'na Aksaray delegesi olarak katılmıştım. Kurultay'da o vakte kadar isimlerini işitip de yakından tanımadığım kişilerle karşılaşmıştım. Birçoğu yaşlı, muhterem ve ülkemizde bilim ve edebiyat çevrelerinde tanınmış kimselerdi. Ben bu toplantılara katılıp görüşmeleri dinlerken, Türk Ocakları'nın faaliyeti hakkında büyük bir bilgiye sahip değildim. Çünkü bu teşekkülün yeni bir üyesi idim. Kurultay'da da benim o sıralarda heyecanla meşgul olduğum "kadın hakları" konusunda, benimle konuşacak bir akran bulamıyordum. 


Kurultay görüşmelerinde türlü konular üzerinde konuşanlar oluyor ve özellikle Hamdullah Suphi Tanrıöver ile Dr. Reşit Galip arasında şiddetli tartışmalar devam edip gidiyordu. Birisinin güzel hitabetini, diğerinin sükunet içindeki açıklamalarını dinliyorduk. Tabii bu konular, oturum aralarında üyeler arasında da konuşuluyordu. Ben bunlara ancak kulak misafiri oluyor ve bilmediğim bu işlere karışmıyordum.


Bir gün toplantıdan çıkınca Orman Çiftliği'nde Marmara Köşkü'ne gittim. Atatürk de orada idi. Uzun gün boyunca konferans dinlemekten yorulmuştum. Elimde Türk Ocakları'na ait kitaplar ve kağıtlar vardı. Atatürk, Kurultay'da ne yapıldığını sordu, sonra, "Sen bir faaliyet göstermeyecek misin? " deyince, düşüncemi şu şekilde açıkladım: "Türk Ocakları'nda, kadın üyelerin daha çok çoğalması ve çalışması için girişimde bulunmak ve kadın hakları konusunu bu çevrede de yaymak istiyorum. "


Atatürk, bu düşünceme olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeden önce, benden Türk Ocakları'nın yasasını istedi. İkinci ve üçüncü maddeleri bana göstererek bunlardan ne anladığımı ve Türk Ocağı'nda bunun gerçekleşmesi için ne yapmak gerektiğini sordu. Düşünce, isteğimin başka bir evresine geçmişti. Okutmakta olduğum tarih dersleri imdadıma yetişti. Tarih, bütün ulusal varlığın asıl kaynağı değil miydi? Bu ulusal konuda "kadın hakları" konusunu ulus birlik çerçevesi içinde düşünmek lazımdı. Yasanın "Esaslar" kısmındaki iki maddeyi not ettim:


Madde 2: Türk Ocağı'nın maksadı, milli şuurun kuwetlenmesi, medeni ve sıhhi tekamül ve milli iktisadın inkişafıdır. [Türk Ocağı'nın amacı ulusal bilincin kuwetlenmesi, uygar ve sağlıklı olgunlaşma ve ulusal ekonominin gelişmesidir]


Madde 3: Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini (ülküleri) takip eden Türk Ocağı, bu mefkureleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı, bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder. [Cumhuriyet, ulus, çağdaş uygarlık ve halkçılık ideallerini izleyen Türk Ocağ, bu idealleri hayat geçirmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet siyasetinde beraberdir. Türk Ocağı bu idealleri yaymak ve propagandasını yapmak için bilim, kültür ve sosyoloji alanlarında mücadele ve uğraşı verir.]


Atatürk, "Bunları tahlil edecek ve tatbikatını Kurultay'dan isteyeceksin" dedi.


İtiraf edeyim ki bu gibi işlerde henüz deneyimsizdim. Nasıl konuşmak gerektiğini dahi kestiremiyordum. Kurultay'da benden o kadar yaşlı ve deneyimli kimseler vardı ki, Atatürk'ün emrini dinlerken, o çevreyi göz önüne getirmiştim. Gerçekten öğretim hayatına başladığımın ilk yılı idi. Tarih derslerinde basılmış belirli bir kitaptan okutmuyordum. Her ders için yeni yeni kitaplar okuyarak onlardan çıkan notları Hakimiyet-i Milliye ( Ulus) matbaasında bastırıyor ve derse o basılmış notları götürüyordum.


Atatürk, bu notların bana bu konu için esas olabileceğini anlatmaya başladı. Zamanın azlığını ve Kurultay'ın bitmek üzere olduğunu anımsatarak, "Hiçbir şey söylememeyi tercih ederim" demem üzerine Atatürk'ün kesin emriyle karşılaştım: "Bu mesele üzerinde çalışacak ve Türk tarihinden bahsedeceksin " dedi. Görev verilmişti, başarmak gerekiyordu.


Türk'ün uygarlık niteliği üzerinde, öteden beri çok hassasiyetle dururdum. Vereceğim nutkun esaslarını kaleme aldıktan sonra Kurultay'da bulunanlardan bazı kimseleri o akşam Atatürk Çankaya Köşkü'ne davet etti. Eski Köşk'ün yemek salonu Kurultay'ın bir komisyonu haline gelmişti. Nutkumu okudum, dinleyenler görüşlerini bildirdiler, onayladılar. Benden sonra aynı konuda söz söyleyecek olan Prof. Sadri Maksudi ve Dr. Reşit Galip beyler görev aldılar. Önerilecek önerge de hazırlanmıştı.


28 Nisan 1 930'da kurultayın dördüncü ve son toplantısında söz aldım ve nutku okudum. Kürsüden inerken de öneriyi verdim. Beyanatım iki kısımdı: Türk Ocakları yasasının ikinci ve üçüncü maddelerinin açıklanması.


Yeni yayınlara göre uygarlığın kökeninde Türklerin yeri nedir ve ne olmalıdır?


Yasanın ikinci ve üçüncü maddelerini şöyle açıklıyordum:


Türk Ocağı'nın maksadı ve milli şuurun kuvvetlenmesi ifadelerinden, hata etmiyorsam, benim anladığım şudur: Türk'ün, Türklüğün ne olduğunu anlamak ve bu anlayışı kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bence bu gayenin aydınlatılması için en nurlu güneş Türk'ün menşeini, medeniyetini, azametini tanıtan tarihtir. Bunu biliş ve cihana bildiriştir. Dünden gafil olan bir insan bugününü bilmez ve yarına intikal eyleyemez [erişemez] . 


Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur. Tarih hocalığı yaptığım için hissediyorum ki, Türk milletinin yüksek tarihi hakkındaki bilgi noksandır. Bize, hepimize geçmişin mekteplerinde bu hususta öğretilmiş şeyler hem noksandır, hem de yanlıştır. 


Yazık ki, bu yanlış yol bugüne kadar önümüzdeki nesli yetiştiren bilgi ocaklarında da takip olunmuştur. Geçmişten miras kalan bu sisli yolu aydınlatmak Türk milletini, Türk çocuklarını yeni bir nurlu tarih yolundan yürüterek, atinin (geleceğin] parlak ufuklarına eriştirmek mühimdir. İlim ve Sanat Heyeti'nin raporunda bu maksadı temine matuf [yönelik] üçüncü ve altıncı maddelerindeki düşünüş teşekküre şayandır [değer]. 


Ancak, yüksek Kurultay'ın buna daha çok ehemmiyet vermesi muvafık olur. Bunun için Profesör Sadri Maksudi Bey'in dünkü teklifine iştirak ederim [katılırım]. Hakikaten Türk tarihini bilmek ve bildirmek için Kurultay tarafından, mahsus surette radikal tedbirler bulunmasını ve tespit edilmesini teklif ederim.


Üçüncü maddede, Türk Ocağının "Cumhuriyet, Milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkurelerini" takip ettiği yazılıdır. Aynı maddede 'Türk Ocağı bu mefkureleri neşir ve telkin için ilim, hars ve içtimaiyat sahasında mücadele ve mücahede eder sözleri de vardır. Bu maksadın temini için Türk'ün doğru tarihini bilmek şarttır. Bu bilgiden uzak kalındıkça kime ve ne esasa dayanarak mücahede edilebilir? 


Şunu da arz etmeliyim ki, maddede yazılı olan 'muasır medeniyet'i anlayabilmek, kavrayabilmek; kadim medeniyeti dünya yüzünde, bütün beşeriyette, ilk medeniyetleri doğru tanıyabilmekle mümkündür. Nutkun ikinci kısmının özeti ise şudur: 'Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir. Türk medeniyettir. Türk tarihtir." (88[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, 1930, s. 4-5.]


Bundan sonra söz alan Prof. Sadri Maksudi, bu düşüncelere katıldığını şöyle açıklamıştı:


"Kadim medeniyetlerin menşeleri [eski uygarlıkların kökenleri] arandığı zaman birçok medeniyetlerin ucunda Türk olduğu tahmin olunan bir kavim görüyoruz. Eski medeni kavimlerden, en eski medeniyetlerden misal alalım. Eski medeniyet, Mezopotamya'da teessüs eden [kurulan] medeniyettir. Bu medeniyetin müessisleri [kurucuları] kimlerdir? Efendiler, bu medeniyetin müessisleri Sümerlerdir. İkinci misali alalım. Latin medeniyetinin müessisleri kimlerdir? Bu medeniyetin unsurlarını İtalya'ya getiren halk Etrüsklerdir. Eski Anadolu'da da kablelmilat [milattan önce] binlerce sene evvel yüksek medeniyet tesis eden kimlerdi? Hititlerdi. Bütün bu halkların Türk olduklarına dair olan fikrin Avrupa alimleri arasında taraftarları vardır. Bu suretle kadim medeniyetlerden birçoğunun müessisleri, banileri [kurucuları] Türkler olmuş olduğu anlaşılıyor."


Merhum Profesör "Türk medeniyettir" sözünü ise, örnekler vererek şöyle açıklamıştır: "Türkler, nerede müsait şerait [koşullar] bulmuşlarsa, orada mutlaka müstakil bir medeniyet tesis etmişlerdir. "(89[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s.12-13.]


Aynı gün Dr. Reşit Galip de güzel bir konuşma ve açıklama yapmıştır. Sözlerinin sonunda, heyecanlı üslup ve hitabetiyle şunları belirtmiştir:


"Türk milleti kendisini birkaç asır geri bıraktıran eski hurafelerin tesiri altında mıdır? O, tazyik [baskı] çemberini ilahi, kuwetli bilekleriyle paralar, karanlıkları inkılap güneşinin ışıktan elleriyle sıyırır, açar. Türk tarihi inkar mı olunuyor? O kum tepelerinin altında asırlarca örtülü kalmış medeniyetleri çıkaran mütebahhir [engin bilgi sahibi] arkeologlar gibi, derin denizlerin yosun ormanları içinde inci arayan geniş nefesli efsanevi dalgıçlar gibi, büyük Türk tarihinin yüksek hakikatlerini meydana çıkarır. Dehasının kuwetli ışıklarıyla aydınlatarak dünyaya gösterir. Muhterem arkadaşlar, büyük rehberin Türk milletine ilhamıyla gösterdiğini arkadaşların teklifleriyle formül haline koymak ve o esas üzerine çalışmak Türk Ocağı'nın mukaddes bir vazifesi olacaktır. Bu vazife mukaddes olduğu kadar şereflidir."(90[Türk Tarihi Hakkında Mütalaalar, s. 23-24.]


Bu sözlerden sonra müşterek verilen önergemiz şu idi:


"Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek [incelemek, araştırmak] için, hususi ve daimi [özel ve sürekli] bir heyetin teşkiline karar verilmesini ve bu heyetin azasını [üyelerini] seçmek salahiyetinin [yetkisinin] Merkez Heyeti'ne bırakılmasını teklif ederiz."


Aynı günkü toplantıda Yasa Encümeni'nden gelen bir raporla yasaya 84'üncü madde olarak eklenen metin de şudur: Merkez Heyeti, Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik ve tetebbu eylemek vazifesiyle mükellef olmak üzere bir 'Türk Tarih Heyeti' teşkil eder.(91[Türk Yurdu, no: 29-233, s. 93.]


Bu· Türk Tarih Heyeti'nin 4 Haziran 1930 tarihindeki ilk toplantısında üye olarak bulunduğum zaman ayrı bir heyecan duymuştum. İlk toplantı zabıtları aynen şöyledir:


"Heyet, ilk içtimaını [toplantısını] 4 Haziran 1930 Çarşamba günü Merkez Heyeti binasında akdetti. İçtimaı, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Bey, Kurultay kararından, Heyet'in üzerinde çalışacağı mevzuun [konunun] kıymet ve ehemmiyetinden ve Heyet azasının tanınmış şahsiyetlerinin mesaide muvaffakiyetli [başarılı] neticelere varılacağı hakkında itminan [güven] verdiğinden bahseden nutku ile açmıştır. Bundan sonra intihap [seçim] yapılmış ve Cumhur Reisliği"


Umumi Katibi Tevfik Bey (Bıyıkoğlu) birinci reisliğe, Akçuraoğlu Yusuf ve Samih Rifat beyler ikinci reisliklere, Dr. Reşit Galip Bey umumi katipliğe seçilmişlerdir. Reis, seçilen arkadaşlar namına Heyet'e teşekkür etmiş ve sarf edilecek mesai etrafında beyanatta bulunarak, yeni ve milli bir Türk tarihi yazılması ve tespiti lüzumundan, Gazi Hazretleri'nin milli tarihimizle bizzat meşgul olan Heyet'i yüksek himayeleri altına almalarının, mesaide muvaffakiyete kati bir teminat teşkil eylediğinden [çalışmaların başarısına kesin bir güvence oluşturmasından dolayı] kurulduğu zamandan beri milli şuurun uyanmasına, milli harsın inkişafına [kültürün gelişmesine] çalışmış olan Ocak'ın Milli Tarih için gösterdiği alaka ile de şükrana değer bir hizmette bulunduğundan bahsetmiş ve 'Büyük Gazi'nin himaye ve irşadları [yol göstermeleri] ve sizler gibi pek kıymetli vatanperver ve ilim aşığı zevatın mesaisi ile milli tarihimizin hakiki çehresi ile ve bütün parlaklığı ile meydana çıkacağına eminim' demiştir.


Bundan sonra Sadri Maksudi ve Samih Rifat beyler söz alarak Heyet'in mesai tarzının [çalışma şeklinin] nasıl olması icap edeceği hakkında beyanatta bulunmuşlar ve cereyan eden müzakere [görüşmeler] neticesinde, mesai planı hakkında umumi bir taslağın idare Heyet'ince ikinci içtimaa kadar hazırlanması ve Heyeti yüksek himayelerine mazhar buyuran Gazi hazretlerine arz-ı şükran edilmesi takarrür eylemiştir [kararı alınmıştır].(92[Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Zabıtları I, s. 1-3.]


Bundan sonra Türk Tarihi Heyeti üyelerinden bazıları daima, Gazi M. Kemal'in yanında bulunuyorlardı. Heyet'te üye olmayıp da tarih ile ve özellikle uygarlık tarihi ile ilgili yayınları bilinenlerin, belli konular hakkında çalışmaları rica ediliyordu. 1930'da temelleri atılan Türk Tarih Kurumu 1931 senesinde resmen dernek olduktan sonra ilk toplantı tutanağı aynen şöyledir:


"Türk Tarihi Tetkik Heyeti 1 2 Mart 1931 'de saat 3.30'daki toplantısının ikinci celsesinde, Türk Ocakları'nın Cumhuriyet Halk Fırkası'na intikal etmeleri üzerine, Türk Ocakları Türk Tarih Heyeti ismini taşıyan ve 1930 senesi 23 Nisan Kurultayı kararı ile teşkil edilen Heyetimizin hukuki vaziyeti kalmadığından, yeni bir isimle müstakil bir cemiyet halinde yeniden teşekkülü için bir nizamname tertibi ile Hükümet'e müracaat edilmesi."


Bundan sonra ise, "Hami [koruyucu] Reis Gazi Hazretleri'nin tasvipleri [onayları] alındıktan sonra, resmi müsaadenin alınması" kararı geliyor. Bu işler gelişirken aynı heyetin 15 ve 29 Mart tarihlerindeki toplantıları yine "Türk Tarihi Tetkik Heyeti" adı altında olmuştur. Bu heyet 4 Haziran 1930'dan 29 Mart 1931'e kadar sekiz resmi toplantı yapmıştır. Bu zaman zarfında daima tarihi konular Gazi M. Kemal'in çevresinde ve toplantılarında konuşulmuş, çalışmalar ilerlemiştir. Heyet'in, "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" unvanı ile ilk toplantısı 26 Nisan 1931 tarihinde olmuştur. Toplantı Tevfik Bıyıklıoğlu'nun başkanlığında yapılmıştır. ...


Atatürk, 1 930 yılının Ağustos ayında "medeniyet" kelimesinin anlam ve kapsamını şöyle tarif etmişti:


"Bir insan cemiyetinin Devlet hayatında, Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta ve güzel sanatlarda, İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava münakalatçılığında [ulaştırmacılığında] yapabildiği şeylerin muhassalasıdır [sonucudur]. Bir milletin medeniyeti denildiği zaman hars namı [kültür adı] altında saydığımız üç nevi faaliyet muhassalasından [sonuçlarından] hariç ve başka bir şey olamayacağını zannederim. Şüphesiz her insan cemiyetinin harsı, yani medeniyet derecesi bir olmaz. Bu farklar, devlet, fikir, iktisadi hayatların her birinde ayrı ayrı göze çarptığı gibi, bu fark üçünün muhassalası üzerinde de görünür. Mühim olan muhassalalar üzerindeki farktır. Yüksek bir hars, onun sahibi olan millette kalmaz, diğer milletlere de tesirini gösterir, büyük kıtalara şamil olur [yayılır]. Belki bu itibarla olacak, bazı milletler yüksek ve şamil [yaygın] harsa [kültüre] medeniyet diyorlar."


Bu tarif ve açıklamalar Atatürk'ün sözleridir. İşte bu düşünceye göre Türk Tarih Kurumu çalışma programının ilk planlarında "Türklerin medeniyete hizmetleri" diye geniş bir çalışma programı saptanmış, üyeler ve üye olmayanlar arasında bir iş bölümü yapılmıştı. Burada uygarlık için akla gelebilen her konu işleniyordu. Taslak metinler halinde, okuyanın not etmesi ve görüşünü yazması için yarı yerleri boş bırakılmış olan broşürler sadece ilgililere dağıtılmak üzere sınırlı sayıda basılmış idi.


Bunlardan gelişigüzel birkaç örnek vereyim... Örneğin VIII. bölümün II. serisinden 24 numaralı yazı, Türklerde sanayi; 8 . numara, boyacılık tarihinde Türkler; 40 numara, Türklerde haritacılık ve coğrafya; 27 numara, Türklerin eğitime hizmetleri; 15 numara, matematik tarihi; 26 numara, Müslüman Türk filozofları ve 41 numara, Anadolu'da Türk dil ve edebiyatının gelişmesine bir bakış; 7 numara, Türklerde resim, tezhip ve minyatür tarihi ve bunlardan başka daha pek çok konular işlenmeye başlanmıştı. Atatürk bizzat bunları alıyor okuyor ve görüşünü bizlere aktarıyordu.


Türk Tarih Kurumu merkezinde ise, görüşmeler, hep bu ilmi konular üzerinde yapılıyordu. Herkes muntazaman bu toplantılarda bulunup çetin ve ayrıntılı tartışmalara katılıyordu. Öyle ki saatler geçiyor, heyecan genişliyor, konuşmalardan ve düşüncelerin çarpışmasından yepyeni bilgiler ortaya çıkıyordu. Bazen yemek saatleri ihmal edildiğinden, hemen aldırılan ekmek ve peynir tepsiler içinde masa başında olanlara dağıtılıyor ve görüşmeler hararetini kaybetmeden geç vakitlere kadar devam ettiği oluyordu. Bu masa başında şimdi rahmete kavuşan benim iki komşum vardı. Bir tarafımda Yusuf Akçura, diğerinde Samih Rifat. Samih Rifat'ın kağıtlara ve sigara paketi üzerine bana anlatmak için yazdığı yazıları hala birer ders gibi hatırlarım. Rahmete kavuşanlardan Dr. Reşit Galip, Ağaoğlu Ahmet, Halil Ethem'in sözlerini masanın diğer bir ucundan dinlemek için kulak kesilirdim. Bu toplantılar pek sık ve çoklukla hararetli olurdu.


Atatürk de zaman zaman Türk Tarih Kurumu merkezine gelir ve bu tartışmaları izlerdi. Yaz aylarında Dolmabahçe Sarayı'nda özel dairesinde çalışan Türk Tarih Kurumu'nda bazen sayısı 70'i bulan kalabalık bir heyet ile ilmi tartışma ve incelemelere devam edilirdi. Türk Tarih Kurumu'nun ilk kuruluş yıllarında hatıra gelen sorulara cevaplar verilmeye başlanmıştı. Tarih incelemeleri şüphe yok ki Türkiye'de bu kurum ile başlamamıştı. Ondan evvel de bu çeşit kuruluşlar olmuş ve kişisel çalışmalarla çıkarılan kitaplar bulunmuştur. Fakat bence, Türk Tarih Kurumu'nun büyük şansı, Atatürk gibi bir devlet adamının bu kurumu kurmasının manevi değerinin büyüklüğüdür. Bu düşüncelerin gelişmesini sağlamak için de maddi imkanları kendisi sağlamıştır.


O, ulusu kurtardığı ve yeni bir Türkiye Cumhuriyeti devleti kurduğu zaman, onun yaşaması için ulusunun tarih temelini sağlamlaştırmak gayesini gütmüştür. Anadolu, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması'nda parçalanmak istenirken, Türk ulusunun tarih ve uygarlığı da inkar edilmişti. İşte Atatürk bu acıyı en derinden hissettiği için, sulh ve sükun devrine kavuşan Türk ulusunu, Türk topraklarındaki uygarlığa haklı olarak sahip olduğunu tarih ilminin yeni yöntemleri ile ortaya koymak istemiştir.


Çünkü Anadolu'ya türlü devirlerde göçler ve istilalar, tarihi devirlerde olduğu gibi daha eski çağlarda da olmuştu. O halde bu göçler zincirinin halkalarını tamamlamak ve Türk kavmi ile ilgisini bulmak lazımdı. Özellikle Anadolu'daki tarihi temelimizi derinliklerde aramak gerekiyordu. İşte bütün bunların mantıki ve bilimsel yanıtlarını bulacak bir bilim heyetinin ve fakültesinin de olması gerekiyordu. Tarihimizi sadece yabancılardan öğrenmeyecektik ve fakat ayın zamanda, kendi uzmanlarımızın da incelemeler yapması gerekecekti.


2 Temmuz 1932'de ilk kongresini, Ankara Halkevi'nde [eski Türk Ocağı] yapan "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" üyeleri, bir yıl müddetle, hemen daimi olarak Atatürk'ün yakın ilgisi ve bazen de onunla beraber Ankara, İstanbul ve Yalova'da çalışmışlardır. Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı ile orta ve liseler için basılan tarih kitapları bu çalışmalar sonucunda hazırlanmıştır.


1935 yılında "Türk Tarih Kurumu" adını alan dernek, özellikle Türk uygarlık tarihini araştırmak ve yayınlamak göreviyle yükümlü olmuştur. Türk Tarih Kurumu çalışmalarında, Atatürk'ün özellikle istediği, yurdumuzun en eski uygarlıklarını meydana çıkarmak, bu suretle bugünkü Türkiye halkının ve genellikle Türk kavminin, tarih boyunca birbirleriyle ilgisini ortaya çıkararak, genel Türk tarih ve uygarlığını, yeni ilmi araştırmalara göre tutarlı bir şekilde yazabilmektir. 


Atatürk'ün bütün konuşmalarında tekrarladığı bu esasların gerçekleşmesi için, gençlerin bu alanda yetişmesini sağlamak amacı ile Avrupa ve Amerika'ya, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından eğitime gönderilmesi Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşu ve gayesi ile özellikle. ilgilidir. Çünkü o sıralarda Atatürk'ün bu konulara değer vermesi sayesinde, kültür işleri yanında, tarih çalışmaları da ön planda ele alınmış ve Türk Tarih Kurumu'nun özellikle uzman yetiştirme isteği böylece gerçekleşmiştir.


Atatürk, 1 Kasım 1937'de diyor ki:


"Türk Tarih ve Dil kurumlarının, Türk milli varlığını aydınlatan çok kıymetli ve önemli birer ilim kurumu mahiyetini aldığını görmek hepimizi sevindirici bir hadisedir. Tarih Kurumu, yaptığı kongre, kurduğu sergi, yurt içindeki hafirler [kazılar] ortaya çıkardığı eserlerle şimdiden bütün ilim dünyasına kültürel vazifesini ifaya [yerine getirmeye] başlamış bulunuyor."


Atatürk'ün bahsettiği kongre, Türk Tarih Kurumu'nun 1937'de İstanbul'da toplanan ikinci kongresi idi. Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunun 25. yılında ise V. Kongresi toplanmıştır. Tarih Kurumu kuruluş seneleri ile hesaplanan yaşta bulunan gençler bu kongrenin dinleyicileri arasına katıldılar. Türk Tarih Kurumu'nun fikir hareketi neticesinde çeşitli sahalarda yetişmiş uzmanlar ise bu kongremizin çalışmalarında görev almışlardır. Herkes kendi sahasında bir yenilik getirmek için uğraşmıştır. Bunun bir ulusal kültür işi olduğuna inanan Türk aydınları yabancı arkadaşları ile boy ölçüşecek tarzda ilerliyorlar. İdealler evvela fikir halinde ortaya atıldığı vakit, onların gerçekleşmesini görmek ekseriya biz fanilere pek nasip olmaz. 


Tarih Kurumu için o zaman, Türk elemanlarla gerçekleşmesi olanaksız görünen bazı düşünceleri, örneğin arkeolojik kazılar yapılabileceğini önerdiğim zaman başkanımız merhum Prof. Yusuf Akçura, sakalını tutarak bana bakmış, üyelerin de bu işe itirazlarına rağmen, "Böyle bir fikri koyalım, biz belki göremeyiz amma, sizler görürsünüz" demişti. (95[TTK İlk Nizamname, 4. madde, C fıkrası.]


Bizlerin de, milletimizin medeniyeti için bütün ideallerimizin hayata geçtiğini görmek mümkün olmayacaktır. Fakat Türk Tarih Kurumu'nda yıllarca önce ortaya atılan düşüncelerin kısmen gelişmesini bugün görmek ve tanık olmakla, bütün bu işte çalışanları, rahmete kavuşmuş olanları ve çalışmaya gayret sarf edenleri saygı ile anarım.





AFET İNAN
ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER
Gözden geçirilmiş 5.baskıdan itibaren yayına hazırlayan 
ARI İNAN
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2007


Annem Prof. Dr. Afet İnan'ın yazdığı Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları tarafından 1959 tarihinde basılmıştır. Basıldığı tarihte büyük ilgi gören bu anı kitabının, ikinci ( 1968), üçüncü ( 1980) ve dördüncü ( 1984) baskıları yapılmıştır.

İş Bankası Kültür Yayınları 2007'de beşinci baskısını yapmayı planlamış ve kitabın tekrar gözden geçirilmesi için bana başvurmuştur. Seve seve yaptığım bu çalışmada, özellikle kitabın dilinin genç kuşaklarca daha anlaşılır bir hale getirilmesine gayret ettim. Bu arada özgün metinlerdeki anlaşılması zor kelimelerin yanına, köşeli parantez içinde bugünkü anlamlarını koydum. Ayrıca kitapta zaten var olan resimlere arşivimde bulunan diğer resimlerden de katarak zenginleştirmeye çalıştım.

Atatürk'ün kendi ifadeleri olan metinlerin yanı sıra, anneme anlattıkları veya annemin not ettiği ve tanık olduğu olaylar bu kitapta yer alıyor. Örneğin Atatürk'ün doğum günü -ki bazı yayınlarda yanlış anlatılmaktadır- veya mezarının nerede olmasını istediğinin kendisi ile konuşulduğu bir toplantı gibi.

İlk elden kaynak olduğu için, okumamış olanların ve özellikle genç kuşakların da faydalanmaları ümidiyle.

ARI İNAN
BODRUM, 2007





EK:
Osman Karatay
Genel Türk Tarihi Çalıştayı -I-, 13 Mayıs 2017, Tuzla.









6 Mayıs 2017 Cumartesi

Afganistan ve Türkler




"Babam ve Atatürk aynı hayali paylaştı, ama İngilizler bağımsız Afganistan istemedi. Afganistan Ruslar ve İngilizler arasında tampon bölgedir. İpek yolu Afganistan'dan geçer. Bu İskender'den beri böyle. Biliyorsunuz İskender'in eşi Roksana Afgan'dır."




"Osmanoğulları'nın son reisi Ertuğrul Osmanoğlu'nun eşi Zeynep Tarzi dayımın kızıdır. Annem Kraliçe Süreyya ile Zeynep'in babası Fettah Bey kardeş, ikiside Mahmud Beg Tarzi'nin çocuklarıdır. Büyükbabam Abdurrahman Han (Amanullah Han'ın dedesi) etnik grupları birleştirdi, küçük beylikleri kaldırdı ve kral oldu. Tarzi ailesi Kandahar Beyiydi, Kandarhar Serdarı deniliyordu. Abdurrahman Han, Tarzi ailesini çok başlılığı kaldırmak için sürgün etti. Annemin dedesi, yani Mahmut Tarzi'nin babası sürgün edildiğinde, Osmanlı Sultanı II.Abdülhamid'e soruyor 'ülkenize yerleşebilir miyiz ve nereye?' diye. Sultan II.Abdülhamid, Abdurrahman Han'ı küstürmemek için galiba Şam'a diyor. İstanbul'a çağırmıyor. Bu yüzden Şam'a yerleştiler. Sultan II.Abdülhamid onlara maddi yardımda bulunmuş. 




Sonraki kral Habibullah Han, Tarzileri affetti. Tekrar Afganistan'a döndüler. Böylece annem ve babam tanışabildiler. 1929'da isyancılar hükümeti ele geçirip babam Kral Amanullah Han tahttan indirilince Mahmud Beg Tarzi de hükümette olduğu için ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. İkinci sürgün de böyle gerçekleşti."


"Reform hareketleri Amanullah Han'ın babası Habibullah Han ile başladı. Elektrik geldi. Erkekler için modern okullar açtı.  Dedem Habibullah Han İngilizlerle diplomatik ilişkilerde dikkatliydi. Denge politikası uyguluyordu. Ama babam gençti, daha sıkı bir reformistti, idealistti, heyecanlıydı. Harp okuluna gitti. subaylar Türk'tü. Onlardan Türkçe öğrendi. Fransızca bilirdi. Kayınbabası Mahmut Tarzi'den etkilendiği kesin. Mahmut Tarzi şair ve aydın bir adamdı.


Babam Amanullah Han kızların eğitim almaları için uğraştı. Önceden erkek öğrenciler eğitim için Avrupa'ya, kızlar Hıristiyanlarla flört etmesin diye mahsus Türkiye'ye gönderiliyormuş. Kandilli Kız Lisesi'ne 15 kız öğrenci gönderilmiş. Babam kızlar için okullar açınca onlar geri döndüler. Babam halka örnek olsun diye ablalarımı bu yeni açılan okullara gönderdi. Ayrıca kızlarını okula göndermek istemeyenlere altın verip teşvik ediyordu.


Babamın reformları İngilizler yüzünden başarılı olamadı. Casus çoktu. Bir de mollalar tabii. Hem İngiliz casuslar, hem mollalar karşı çıktı reformlara. İngilizler reform istemiyordu çünkü Hindistan Afganistan'ı örnek alır, ayrılırlar, Hint toprakları ellerinden gider diye korkuyorlardı. Babam Hindistan'ı ziyarete gitti Hintliler ona çok ilgi gösterdiler. Mısırlılar da babamı çok takdir ederdi. İslam ülkeleri Atatürk hilafeti kaldırınca, babama 'sen halife ol' dediler kabul etmedi.


Bu reformlar için modern ülkeleri inceliyordu. Radyo istasyonu gibi, Afganistan'ın pek çok teknik ihtiyaçları gibi, telefonu Fransa'dan, Pamuk fabrikaları, endüstriyel malzemeleri Almanya'dan satın alıp getirdi. Afganistan'a gemiyle getirelecekti bunlar. İsyan çıkıp babam tahttan indirildiğinde pek çoğu gemilerin üzerinde Afganistan'a doğru ilerliyordu. Uçak yoktu. Diğer ülkelere yaptığı resmi ziyaretler çok uzun sürüyor, tahttan uzak kalıyordu. Mahmud Beg Tarzi de uyarmış 'ayrılmayın' diye ama... Darbe oldu işte."




"Atatürk'ün babam ile güçlü bir ordunun önemiyle ilgili sohbet ettiği de, babamın orduyla yeterince ilgilenmediği de doğrudur. Babam militer bir insan değildi. Türkiye'de reform yapan Atatürk asker kökenli, babam ise ailesi asırlardır Afganistan'ı yöneten kral. Asker gibi düşünemezdi. Babamın değil ama benim kendi kanaatim şu: Ordu güçlü olsaydı da bir şey değişmezdi. Değişmeyecekti. İngilizler reforma, gelişmeye izin vermeyeceklerdi. O zaman İngiltere çok güçlü bir devletti. İstediğini yapardı. İngilizler için doğal kaynakları zengin olan Hindistan çok önemliydi. Hindistan'ın yanı başında reformlarla gelişen, bağımsız bir Afganistan istemedi. Hindistan'a kötü örnek olabilirdi. Ve İngilizler Kral Amanullah'tan çekindiler, çünkü reformcuydu, yenilik yanlısıydı. 


Babam, Nadir Han'ı Fransa'ya Paris sefiri olarak görevlendirmişti, ama isyan çıkıp Kral Amanullah ülkeyi terk etmek zorunda kalınca o gelip bastırdı ve tahta oturdu. Uzun yıllar boyunca ülkede istikrar sağladı diyorlar ama... Aslında bir asker olan Nadir Han İngilizlerin dediğini yapınca ülkenin başına geçti. İngilizlerin istemediği hiçbir şey de olmadı.


Ruslarda müthiş bir ispiyonaj vardı. Bunu kimse bilmez. Paris'e gitmeden önce değil, gittikten sonra Ruslar babama gelip 'Nadir senin düşmanın, İngiliz e Fransızlarla işbirliği yapıyor' dediler. 'İzin verin ortadan kaldıralım' dediler. Doğrusu Ruslar adam öldürmeyi çok iyi bilirlerdi. Babam inanmadı, 'Katiyen olmaz' dedi. 'O benim generalim' derdi, çok güvenirdi. Ama bence Ruslar haklıydı. Babam hata etti. Nadir Han İngilizleri dinlediği için sorun çıkmadı."


"Babam Avrupa'dan sonra Türkiye'yi ziyaret ediyor.  Atatürk Amanullah Han onuruna yemek veriyor. Babam içki içmezdi, Atatürk de bunu bildiği için kibarlık yapıp kralın yanında içmiyor. Amanullah Han da Atatürk'ün rakıyı sevdiğini biliyor. O da kibarlık edip rahatça içsin diye eşi Kraliçe Süreyye'yı nedimeyle beraber bırakıp yemeyi bitince masadan kalkıyor. Atatürk de kral kalkınca rakısını içip bu iki güzel hanıma zeybek oynuyor.


Babam tahttan sık sık mektuplaşıyorlardı. Biz sürgündeyken Atatürk kendi sefirleri vasıtasıyla sorar, haber alırmış. Babam tahttan inince Atatürk yeni gelen kralı hemen tanıdı ama diploması böyle bir şey zaten. Babam, Atatürk'e 1930 yılının yazını İstanbul'da geçirmek istediğini haber vermiş. Atatürk de Boğaz'daki Zarifi Yalısı'nı Amanullah Han'a tahsis etti. Bir Yunan oturuyormuş orada galiba. Atatürk onu çıkarmış 'Kral Amanullah burada kalacak' demiş. Hatta Atatürk bizim için bir de yat tahsis etti. Atatürk ölünce babam çok üzülmüştü. Cenaze için geldiğinde Pera Palas'ta kaldı. Sonraki bir tarihte, o otele gittiğimizde 'babanız burada kaldı' dediler bana. Bunu kimse bilmez. Uzun süre tabutun hemen arkasından yürüdü babam. 


Babam da Zürih'te vefat etti. O sırada tahtta olan Zahir Şah çok kurnazdı. Babam vefat edince Afganistan'da durmadı, cenaze geleceği zaman başka bir yere gitti. Amanullah Han'a gösterilen ilgi ve sevgiye şahit olmak istemedi. Celalabat'a gönderdi cenazeyi, Kabil'e kabul etmedi. Tören Kabil'de olsaydı halk galeyana gelebilirdi. Celalabat, Kabil gibi kalabalık değil. Halk cenazede şahın oğluna değil, ağabeyim Rahmetullah'a çok ilgi ve sevgi gösterdi. Ama sadece bir hafta kalabildi. Bir haftanın sonunda kral kibarca 'sizi misafir etmekten memnuniyet duyduk' diyerek gönderdi. Ağabeyim Rahmetullah siyasal bilgiler eğitimi alırken, ağabeyim Ehsanullah mühendis oldu ve okullar açtı.  Siyasete atılmaları için destekleyen çoktu, ama bizim aile siyasetle ilgilenmedi.


Ben ise Afganistan'a ilk kez 1968'de annem Kraliçe Süreyya vefat edince gittim. Çok güzeldi Afganistan, küçük bahçeli villalar vardı. Şimdiyle kıyas edilemez, bugün berbat bir durumda. Afgan halkı çok kibardır. Sert olan Talibandır. Taliban Afgan bile sayılmaz zaten, Farsça da konuşmuyorlar. Onlar çoğunlukla Pakistanlı. 


Afganistan'ın bugünlere gelmesi Davud Han ile başlar. Zahir Şah İtalya'ya tedavi için gidince kuzeni Davud Han darbe yaptı. Askerleri eğitim için daha önce Türkiye'ye gönderiyorlardı. Davud Han Rusya'ya göndermeye başladı. Hepsi komünist oldular. Davud Han'dan sonra da zaten toplanamadı bir daha Afganistan. Fakir aileler Pakistan'a gittiler. Hayatları berbattı. Orada çadırlarda yaşıyorlardı. hiç bir şey yok, karınları doğru düzgün doymuyor, okul yok, pislik içinde her yer. Mollalar dedi ki: çocukları bize verin okutalım. Ve işte öyle başladı her şey. Taliban çocukların karnını doyurdu, kalacak yerleri vardı. Aileler memnundu. 


Suudi Arabistan parası ile tabii ki Vahabi eğitimi aldılar. Aralarında Afgan Farsçası bile konuşmuyorlar. Pakistan kaynaklı olduğu için Urduca konuşuyorlar. Afgan mücahitler Ruslarla savaşırken Amerika mücahitlere, Ruslar gitsin diye çok ciddi yardımlar yaptı. Afgan topraklarında afyon çok rahat yetişiyor. Her yer afyon oldu. Amerikan ve İngiliz mafyasının işine geliyordu bu. Afyonu Taliban'dan satın alıyorlardı. Karşılığında onlara silah veriyorlardı. Yani Amerika Taliban'ı büyüttü. Şimdi bilmiyorum Amerika kendini suçlu mu hissediyor? Sonra afyon yetiştirip satılması yasaklandı. Yerine safran yetiştirin dendi. Ama safranı yetiştirmek zor. Halk aç kaldı. Asıl sorun fakirlik. Nasıl bitecek bu kargaşa? Şimdi maalesef doğalgaz ve petrol bulundu. Kim bilir daha neler olacak! Çocukların ellerinde silah var, oyuncak nedir bilmiyorlar.... 


İki türlü Taliban var. Siyah Taliban ve Beyaz Taliban. Siyah Taliban Pakistanlılardan ve Suudilerden oluşuyor. Beyaz Taliban ise Afganlardan, sertlik yanlısı değiller. Yaptıkları tek zararlı şey hırsızlık. Şimdi Karzai Beyaz Taliban'ı yanlarına çekmeye çalışıyor, gelsinler bize katılsınlar diyor. Ama sonuç ne olur bilemem.


Prenses Naciye, İlter Doğan ve Kraliçe Süreyya


Biz 6 kız, 2 erkek kardeşiz. Ablam Amine bir Yugoslav ile evliydi ve Türkiye'de yaşıyordu. Bir davet sırasında İstanbul'da sonradan eşim olacak İlter Doğan ile tanıştım ve burada yaşamaya başladım. İstanbul Üniversitesi'nde İtalyan Dili ve Edebiyatı dersleri verdim. Bu sene (2010 Nisan) kızım Hümeyra ile Afganistan'a gittik. Dışişleri Bakanlığı davet etti. Babamı anmak için bir toplantı yaptılar. Karzai hükümeti düzenledi. Pek çok kişi bana 'Ah keşke babanız kalaydı, o zaman burası Japonya olurdu' dedi."...


Afgan Prensesi Naciye
Atlas Tarih , Eylül 2010, sayı 03
Röportaj: Behice Tezçakar
Fotoğraflar: Prenses Naciye Doğan Özel Kolleksiyonu.









* * *


Afganistan’da Türkler


Türklerin tarih boyunca yayıldıkları ve devletler kurdukları ülkelerden birisi olan Afganistan’da Türkler, girdikleri devreden itibaren 18. yüzyılın ortasına kadar bu ülkeye ve onun siyasi ve sosyal yapısına hâkim olmuşlardır. Yaklaşık iki bin yıl Türklerin hâkimiyetinde olan Afganistan’da yaşayan bütün milletler ve dinler varlıklarını korumuşlardır. Bu topraklara Afganistan adı 1747 yılında bugünkü Afganistan’ın kurucusu Ahmet Han Abdalı tarafından verilmiştir. Afganlar olarak iktidara gelen Abdallıların, Eftalit-Akhunların uzantısı olduğu kesinleşmiş durumdadır. Bu arada Abdalılar, Gılcaylar veya Halaçlar, Çağatay Türkleri ve Taymaniler Afganlaşmış Türk kabileleridir.


Bugün Peştunların kalabalık bir bölümünü teşkil eden Gılcayların, tarihi kaynaklarda Halaç (Kalaç) Türkleri olarak geçtiğini biliyoruz. Bugün Peştuca, Gılcay olarak telaffuz edilen bu kabilelerin isminin aslında Halaç olduğu ve iktidarı kaybettikten sonra Afgan kabileleri ile kaynaşmış ve yavaş yavaş dillerini kaybetmiş oldukları tarihi kaynaklarda ayrıntılı şekilde verilmektedir. Böylelikle Afganistan nüfusunun büyük bir çoğunluğu yani yüzde yetmişinden fazlasının Türkler ve Türk asıllı kavimlerden oluşmuş olduğu ortaya çıkmaktadır. (Turan Can - TİKA-Araştırmacı-Kabil-Afganistan/Altaylı)




Elinde kuş tutan bir avcı, daire içinde artı ve dört nokta (Tengri), Tekeler,Atlar ve Avcılar











"Doğumdan 900 yıl önce, Perslerin gelmesine değin Yakındoğu'da Eklemeli dilli ve Sami elleri yaşamış, kurulmuş uygarlık onların ürünü olmuş ve Hint-Avrupalı halklardan bu yerlerde bulunmamışlardır." 
"Persler MÖ.550 civarında bu bölgeye gelmiştir."

Prof.Dr.Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)/Ferhad Rahimi 


KALAŞ TÜRKLERİ - Yrd.Doç.Dr.Turgay CİN