zengiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zengiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2017 Perşembe

Haçlı Frankların Ermenilere yaptığı işkenceler



"Haçlı Seferleri döneminde, 1098-1144 yılları arasında Urfa'daki Haçlı devletinde, Frank hakimlerin yerli Hıristiyan halkı oluşturan Ermeniler üzerinde uyguladıkları tedhiş politikası, Ermenileri Türklerle anlaşmaya yöneltiyordu."
Prof.Işın Demirkent

Batı kaynaklı bir gravürde, Urfa kontu Baudouin de Boulogne'un şehir halkını huzuruna kabul edişi.


Haçlı Seferleri diye bilinen ve 1096-1291 yılları arasını kapsayan dönem, Batılıların Ortadoğu'da, Filistin, Suriye ve Güneydoğu Anadolu'da, hakimiyeti kısmen de olsa ele geçirip bu topraklara yerleştikleri devirdir. Yaklaşık iki yüzyıl süren bu devirde, Batılılar Ortadoğu'da çeşitli devletler kurmuşlardır. Bunların ilki, bir Fransız asili olan Baudouin de Boulogne tarafından Urfa'da kurulmuştur.

Baudouin Boulogne kontu Eustache'ın kendi adını taşıyan oğluna miras kalmıştı. İkinci oğlu Godefroi ise, annesi Ida'dan gelen malların varisi olmuş ve "Aşağı Lorraine Dükü" sıfatını alarak bu bölgenin idaresini üstlenmişti. En küçük oğul Baudouin'e de hiçbir şey kalmamıştı!..

Ancak Papa II.Urbanus'un Ortadoğu'ya, "Kutsal topraklara" yapılacak bir Haçlı seferine çağrısı, onu derinden etkiledi. Ülkesinde zavallı biriydi, fakat Doğu'da kendisine bağımsız bir hakimiyet kurabilir; mal, mülk ve servet sahibi olabilirdi. Baudouin, Doğu'ya ağabeyi Godefroi'nın ordusuyla birlikte geldi. 

Haçlı reislerini İstanbul'da sarayında kabul edip onlarla görüşen Bizans imparatoru I.Aleksios Komnenos, önce Türklere karşı savaşmalarını ve onların elinden Bizans'a ait olan toprakları geri almalarını istedi. Buna karşılık kendisi de, Haçlılara yol boyunca yiyecek yardımı yapacak ve yanlarına bir Bizans birliği verecekti. Bu anlaşmadan sonra Haçlılar Anadolu yakasına geçtiler ve ilk iş olarak, Türkiye Selçuklu Devleti'nin başkenti İznik şehrini kuşattılar. 

Bu kuşatma sırasında Badouin, Bizans zindanından kaçmış olan bir Ermeni ile tanıştı. Bagrat adındaki bu Ermeni denildiğine göre Güneydoğu anadolu'daki Keysun ve Raban şehirlerinin idaresini elinde tutan 'Hırsız Vasil'in kardeşiydi. Bagrat, Baudouin'in Ermeni meselesine ilgi duymasını sağladı. Onun askeri bir kuvvetle Urfa'ya gelmesini, Bizans veya Türklerin baskısı altında bulunan Ermenilere bağımsızlıklarını kazandırmasını istemekteydi. Bagrat'ın fikirleri Baudouin'e çekici göründü.

Haçlı ordusundan Maraş'ta ayrılarak, 700 kişilik bir kuvvet ve Bagrat ile birlikte Urfa'ya doğru ilerleyen Baudouin, Urfa'ya gelmede önce, Fırat'ın batısında Türklerin elinde bulunan Tell-Başir ve Ravendan kalelerini zapt etti. Yanında yeterli sayıda Haçlı Frank askeri bulunmadığından da, kalelerin idaresini Ermenilere verdi. Sonra yoluna devam edip, 6 Şubat 1098'de Urfa'ya ulaştı...

Baudouin de Boulogne Urfa'ya girerken - ressam J. Robert Fleury-1840

Baudouin, Urfa'nın Hıristiyan halkı tarafından sonsuz sevinç gösterisiyle karşılandı... Şövalyelerin ayakları ve elbiselerinin saçakları öpülüyor ve kendilerine kıymetli hediyeler sunuluyordu. Şehrin idarecisi Ermeni Thoros da, Baudouin'i oldukça güçlü bir birlikle Urfa'nın yardımına geldiği düşüncesiyle, iyi kabul etmişti. Thoros da zaten daha 1094'te bu mevkii elde etmişti.

Bizans's ait Urfa, Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah'ın kumandanı Bozan tarafından 1087'de zapt edilerek Türk dünyasına kazandırılmıştı. Fakat sultanın 1092'deki ölümünden sonra, kardeşi Tutuş şehre el koymuştu. Türk beylerinin idaresine verdiği şehirde, Hıristiyan halkın başına da Bizans Ortodoks kilisesine mensup Ermeni Thoros'u tayin etmişti. Ama Thoros zaman içinde Urfa'daki Türk valilerinin hükmünden çıkarak ve onları çeşitli nedenlerle ortadan kaldırmak suretiyle, Urfa'nın tüm idaresine sahip olmuştu.

Ne var ki, Sultan Melikşah'ın ölümünden sonra Selçuklu dünyasında oğulları ve kardeşleri arasında çıkan iktidar kavgası zamanla yavaşlamış, Melikşah'ın oğlu Berkyaruk'un tahta çıkmasıyla Türkler arasında yeniden birlik kurulmuş ve Türkler yeni fetihlere girişmişlerdi...

Thoros çok zor durumdaydı. Kendisinden başka, Bizans'ın valisi sıfatıyla birkaç Ermeni reisi daha, bazı şehirlerde tutunmaya çalışıyordu. Fakat eninde sonunda, bu şehirlerin de Türklerin eline geçeceği belliydi. İşte, Bu yüzden Thoros, Baudouin'in gelişini memnuniyetle karşılamış olmalıdır...

Ancak Baudouin, Thoros'un şehri ve civarını Türklerin taarruz ve baskılarına karşı korumaya razı olduğu taktirde, kendisine pek çok altın, gümüş, değerli eşya, at vesilah verileceğini söylemesini yeterli bulmamıştı. Kendisinin ücretli bir asker gibi hizmet etmeyeceğini ve şehrin idaresinde söz sahibi olmak istediğini belirtmiş, aksi takdirde Thoros'u, Urfa'dan ayrılıp o sırada Antakya'yı kuşatmakta olan ana Haçlı ordusunun yanına geri dönmekle tehdit etmişti. Bu durumda Thoros şehrin ileri gelenlerinin de ısrarıyla, istemeye istemeye Baudouin'in şartlarını kabul etmiş, onu manevi oğlu ilan ederek şehrin idaresine ortak etmişti...

Baudouin ilk iş olarak, Urfa'yı en fazla sıkıştıran ve yaptığı yağma akınlarıyla Urfa'nın civarındaki araziyi tahrip eden Samsat beyi Balduk üzerine sefer düzenledi. Frank şövalyelerinin yanı sıra Urfa'nın atlı, yaya bütün Ermeni kuvvetlerinin katıldığı sefer, Samsat Türkleri karşısında yenilgiyle son buldu ve sayıca fazla olmalarına rağmen hepsi dağılıp gerisin geri Urfa'ya kaçtılar.

Olayların görgü tanığı Ermeni tarihçi Mateos'un verdiği bilgiye göre, Thoros'u mevkiinden indirip Baudouin'i iktidara taşıyan komplo, 'bazı hilekar ve hain adamlar' tarafından başlatışmış ve şehir halkı ayaklandırılarak Thoros kalede sıkıştırılmıştı. Baudouin, kendisini kurtarmasını isteyen Thoros'a yardım edeceğini yeminlerle vaat etmesine rağmen, tam tersine hareket etmiş ve onu isyancıların eline bırakıp öldürülmesine seyirci kalmıştı.

Haçlıların, Doğu'daki din kardeşleri Hıristiyanları Müslümanların hakimiyetinden kurtarmak amacıyla başlattıkları mücadelenin ilk safhasında böyle bir yardımı gerçekleştirmeyip, aksine Doğu'daki ilk hakimiyetlerini bir Hıristiyan kardeşlerini öldürüp de kurmaları dikkat çekicidir!...

Urfa Ermenileri de, olup bitenlerin muhasebesini yapmadan, Baudouin'i kurtarıcıları olarak gördüler ve bir gün sonra, yani 10 Mart 1098'de onu büyük çoşku içinde şehrin hakimi ilan ettiler.

Emrindeki Frank kuvvetinin çoğalmasıyla, Baudouin'in Ermenilere karşı yürüttüğü politika çabucak değişiverdi. Başlangıçta kendi adamlarının azlığı sebebiyle idarenin yüksek kademelerinde bırakmak mecburiyetinde kaldığı Ermenileri, bu makamlarından uzaklaştırmaya başladı. Frankların tavsiyelerini yerli eşrafın düşüncelerine tercih etmekte, ülkenin bütün işlerini onlara danışmakta ve yerli asillerin fikirlerine artık önem vermemekteydi...

Onun davranışındaki bu değişiklik, Ermenileri, Haçlı kontuna karşı bir suikast hazırlamaya kadar itti; zira Ermenilerin içinde, Baudouin ve adamlarına karşı şiddetli bir öfke uyanmıştı; bu gidişle, yabancıların kendilerini tamamen imha edeceğini düşünüyorlardı. Baudouin'i şehrin hakimi yaptıklarından dolayı çok pişman olmuşlardı!...

Ermeniler Baudouin'i ne şekilde öldürebileceklerini veya şehirden kovabileceklerini tasarlamaya başladılar ve bu meseleleri sık sık yaptıkları gizli toplantılarda konuştular. Fakat içlerinden Enzhu adında biri, Baudouin'e bu suikastı hazırlayanları ihbar etti: Bu kişilerin Türklerle temasta olduklarını ve şehrin bir gece kurnazca bir Türk baskınına uğrayabileceğini, bunun için tedbir almasını söyledi. Endişeye kapılan Baudouin suikastçıları yakalatıp hapsettirdi; elebaşların gözlerine mil çektirtti. Suikasttan haberdar olanların da burunları, elleri ve ayakları kesildi; şehirden kovuldular. Taphnuz da damadı Baudouin'in bu acımasız davranışları karşısında dehşete düşerek Urfa'dan kaçtı, zira kızının çeyizi için vermeyi vaat ettiği paranın tamamını henüz ona ödememişti!... 1100 yılı sonunda ağabeyinin ölümünden sonra Kudüs kralı seçilip Urfa'dan ayrılıncaya kadar geçen iki yıl içinde, Ermeniler Baudouin'e tamamen boyun eğdiler. 

Baudouin de Boulogne'dan sonra, Urfa kontluğunun idaresini onun teyzesinin oğlu olan Baudouin du Bourg üzerine aldı. Urfa'nın yeni efendisi de, başlangıçta yerli Hıristiyanlarla iyi ilişkiler içinde oldu. Fakat 7 Mayıs 1104'deki Harran Savaşı'nda, kuzeni Joscelin de Courtenay (*)  ile birlikte, Türklere esir düşünce, şehrin idaresi Antakya Haçlılarının eline geçmiş ve Baudouin du Bourg'un dört yıl esarette kalışı sırasında, Richard de Salerne tarafından yönetilmişti. 

Urfalılar en acı günlerini bu dört yıl boyunca yaşadılar. Çünkü, nasıl olsa Baudouin'in kurtulup geri dönüşüyle buradaki hakimiyetini kaybedecek olan Richard, şantaj yoluyla halktan çok miktarda para topladı ve ahaliye çok sert ve haşin davrandı. Niyeti, Urfa ve civarından mümkün olduğu kadar fazla para, mal ve servet ele geçirmekti...

Baudouin du Bourg ve kuzeni Joscelin de Courtenay, 1108'de esaretten kurtulup Urfa'ya döndüler ve kontluğun idaresini yeniden ele aldılar. Ancak şehre gelişlerinden önce, Ermenilerin gizli bir takım işler çevirdiklerini öğrendiler; güya Ermeniler, serbest kalan Baudouin ile Antakya hakimi Tankred arasında, Urfa'nın hakimiyeti konusunda çatışma çıktığını ve bu mücadelede Baudouin'in öldüğünü zannederek, şehrin idaresine el koymak istemişlerdi!


Baudouin bu entrikalara çok öfkelendi ve Ermenileri şiddetli takibata uğratarak büyük zulümlerde bulundu. Birçok Ermeninin gözlerini oydurdu, pek çok kişiyi işkenceye tabi tuttu...




Ermeniler, Musul valisi Mevdud'un Haçlılara karşı giriştiği mücadele sırasında, onun 1112'de Urfa üzerine yaptığı üçüncü seferi sırasında, yeni bir komplo hareketine başvurdular. yerli kaynakların ifadelerinden, bazı eRmenilerin Mevdud ile anlaşıp şehri ona teslim etmeyi kararlaştırdıkları, fakat olup bitenden haberdar olan Tell-Başir senyörü Joscelin de Courtenay'ın gizlice Urfa'ya gelip Frank garnizonunu uyardığı, surlarda kendisinin de muhafızlarla birlikte neredeyse şehre girmek üzere olan Türklere karşı savaştığı ve böylece bu hareketi önlediği anlaşılmaktadır. Yine aynı kaynakların verdiği bilgiye göre, bu olayı Ermenilere karşı yeni ve şiddetli bir takibat izlemiştir.

Mevdud'un Urfa bölgesine arka arkaya yaptığı seferler sonucunda, Fırat'ın doğusunda kalan arazinin fakirleşmesi yüzünden, yerli halk nehrin batısındaki topraklara göçtü. Kont Baudouin du Bourg da, batı bölgesini, idaresini verdiği kuzeni Joscelin'den hile yoluyla geri alarak Urfa yerine Tell-Başir'de daha uzun zaman geçirmeye ve bölgenin refahından yararlanmaya çalıştı. Bu arada Urfa Ermenilerinin yeni bir komplo hareketine kalkıştıkları anlaşılmaktadır.

1113 Mayıs'ında Mevdud Haçlılar üzerine yaptığı yeni sefer sırasında Harran'a geldiğinde, Ermenilerden Urfa'yı kendisine teslim etmek istediklerini bildiren bir mesaj almıştı. Ancak Ermenilerin bu girişimi, o sırada Tell-Başir'de bulunan kont Baudouin'e de ulaşmıştı.


Yerli kaynağımız Urfalı Mateos, oalyların bundan sonraki akışını şu sözlerle anlatır: "Kont, Seruc'daki kumandanı Paganus'u Ermenileri Urfa'dan tehcir etmek üzere oraya gönderdi. Paganus, 11 Mayıs 1113 Pazar günü bütün yerli halkı şehirden çıkardı; bu arada pek acı hadiseler cereyan etti. Halk Samsat'a gitti ve Urfa tamamıyla ıssız kaldı; 'Dilenci gibi gelen Frankları ilk olarak haçla karşılayıp sinesinde toplayan bu şehir, şimdi dul kalmış bir kadın gibi yalnız oturuyordu. İşte Franklar bu şehrin kendilerine yapmış olduğu iyiliklerin karşılığı olarak onu, en kötü muamelelere maruz tuttular ve Hıristiyanlığa bu fenalığı reva gördüler."

Frankların kendi çıkarları için Ermenilere karşı tavırları bu techir olayı ile de bitmedi. Kontluğun doğu topraklarını kaybeden kont Baudouin, uğradığı zararı telafi etmek için, gözünü Urfa'nın batısında ve kuzeyinde hala Ermeni reislerinin idaresinde bulunan civar bölgelere çevirdi. Tam bu sırada, aynı amacı güden rakibi Antakya Haçlı hakimi Tankred'in ve de bölgedeki en güçlü Ermeni reisi 'Hırsız Vasil'in ölümleri onun işini kolaylaştırdı.

Keysün ve Raban reisi 'Hırsız Vasil'in ölümü üzerine -oğulluğu Dıga-Vasil namına idareyi eline alan hanımı, Ermeniler arasında Franklara karşı gittikçe artan nefret sebebiyle derhal, Mevdud'un ölümünden sonra Musul valisi olan Aksungur el-Porsuki'ye müracaat ederek ona itaat vaat etti. Baudouin bu durumu önlemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Ama tam bu sırada Artuklu beyi ile aksungur arasında çıkan bir itilaf, Aksungur'un bölgeden geri çekilerek Musul'a dönmesine sebep oldu. Türk kuvvetlerinin çekilişi ise Frankların işine yaradı. Baudouin derhal 'Hırsız Vasil'in arazisini, kalelerini ve bu arada Birecik, Gerger gibi diğer Ermeni şehirlerini zorla ele geçirip kontluğuna bağladı.



Antakya'daki Veba Salgını


Antakya'nın bir hile sonucu 3 Haziran 1098'de Haçlıların eline düşmesinden sonra şehirde çıkan korkunç veba salgınından kaçan pek çok şövalye ve askerin de Urfa'ya, Baudouin'in yanına gelmiş olması, Baudouin'in gücünü daha da artırmıştı. Ünlü bir Haçlı tarihçisinin kaydına göre, Baudouin gelenlerin hepsini hizmetine almış ve kendilerine kıymetli hediyeler vermişti. Tarihçi, rivayetinin devamında, bütün Urfa şehrinin Franklarla dolduğunu, bunları yerleştirmenin büyük güçlükler yarattığını, fakay Baudouin'in gelen bu yardımcı kuvvetten çok faydalandığını ve böylece bütün civar bölgeyi hakimiyeti altına almayı başardığını yazmıştır. Baudouin kendisine hizmet arz eden Haçlı şövalyelerini, şahsına ve kurduğu kontluğa sıkı sıkıya bağlamak için, bunların yerli zengin Hıristyian kızlarıyla evlenmelerini teşvik etmişti.



Samsat kazılarında bulunan bir Haçlı Şövalyesi röliyefi


Baudouin'in Evliliği


Baudouin hakimiyetinin ilk aylarında, şehirdeki gücünü sağlamlaştırma peşindeydi. Haçlı ordusu tarafından kuşatılmış olan Antakya'yı kurtarmak üzere yola çıkmış bulunan Musul valisi Kürboğa'ya karşı hazırlıklı bulunmaya çalıştı. Nitekim Kürboğa, yolu üzerindeki Urfa'yı -gerisinde bir düşman kuvveti bırakmamak amacıyla- üç hafta süreyle kuşattı. Ama bu sğre zarfında şehir surlarını aşamadı ve kuşatmayı kaldırıp Antakya'ya yürüdü. Baudouin böyle bir tehlikeden kurtulduktan sonra Urfa civarında Türklerin elinde bulunan Samsat ve Seruc şehirlerine saldırıp ele geçirdi. Bu başarılar ona şöhret kazandırdı. Bundan sonra Baudouin, kendisine büyük gelir getirecek bir Ermeni kızı ile evlendi. Kızın babası Taphnuz, dağlarda birçok kale ve müstahkem mevkiye sahip bir Ermeni reisi idi ve bütün mal ve mülküne Baudouin'i yegane varis tayin ediyordu. Bunun karşılığında Baudouin'in Türklere karşı ülkeyi savunmasını istiyordu; bu hizmet için de ona fazladan para ödeyecekti. Böylece Baudouin, Urfa'da Ermenilere dayanarak durumunu kuvvetlendirdi.


Prof.Dr.Işın Demirkent
Popüler Tarihi, Sayı 56, Nisan 2005



Prof.Dr.Işın Demirkent'in diğer makalesi:
"Bizans bir Grek Devleti Değildi!"

Halil İnalcık - Haçlılar / Türkler




*Yıldızlılara notum - Olası: 

(*) BAUDOUİN de BOULOGNE = BAUDOUİN - BUDUN - BUDİN = Fransızca okunmasıyla değişen Türkçe... MS 9.yy'dan öncesinde yoklar!.. (Baudouin İngilizce'de Baldwin olarak okunmuş)

Hanedanlık (1200) sembollerinden biri  'Sarı zemin üzerinde Kırmızı Çintemani-Ant'tır, Sarı Türklerde Hanedanlık rengidir. Demek ki Hun veya Avarlardan geçmiş. Diğeri ise tıpkı Kıpçaklardaki gibi 'Uçları Üç Yonca' olan  Artı şeklindeki Haç'tır. (Çintemaniler)


(**) 'COURTENAY EVİ' = KURT EN AY, KURT LE/LA AY - Fransızca okunmasıyla değişen Türkçe... Hunların, Avarların torunları mıdır? Soyadlarını ele geçirdikleri topraklar üzerine kurduğu şehirden almışlar. Ataları Athon 420 de Fransız monarşisini kuranlardanmış. Athon adı da ; 1190'lar da Renaud de Courtenay'ın ölmeden ve ailenin Fransız ve İngiliz boylarına ayrılmadan önce  'Çintemani-Ant' simgesini de hanedanlık sembolü olarak alması da; çok ilginç!.. 





Doğu Roma (Bizans) döneminden Vaftiz Teknesi - Urfa


"II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’ni Doğu’da bağımsız Latin Haçlı Devleti olarak yönetirken 1128 yılında Musul Atabeği İmâdeddîn Zengî, Halep’e gelerek Musul-Halep Atabeyliği Devleti’ni kurdu. Böylece II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu sınırındaki Halep ve diğer Selçuklu Emirliklerini alarak büyük Antakya Haçlı Prensliği devletini kurma planları sona ermiş oldu. Bunun yanında, 1129 yılında Kudüs Haçlı Kralı II. Baudouin, diğer üç Latin Haçlı devletinin yöneticilerine ordularıyla birlikte Banyas’a gelmeleri için haber gönderdi. Kudüs Haçlı Kralı liderliğinde bütün Haçlı liderlerinin katılımıyla oluşan büyük Haçlı ordusu, Dımaşk (Şam)’ı Haçlıların hâkimiyetine almak için Dımaşk’a saldırdı. Fakat, Haçlıların Dımaşk’ı almak için yaptıkları bu savaştan da bir sonuç alamadıklarından II. Bohemund, 1129 yılında Antakya’ya geri döndü. Antakya Haçlı Prensi II. Bohemund, babasından kendisine kalan Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu sınırını genişleterek Doğu’da büyük Latin Haçlı Devleti’ni oluşturma fikrini gerçekleştiremediği için 1130 yılında Batı sınırına yöneldi. II. Bohemund, Antakya Haçlı Prensliği’nin Batı sınırında bulunan Kilikya Ermeni Baronluğu’nu prensliğin sınırına katarak büyük Latin Haçlı devletini oluşturmak için Sis (Kozan)’e doğru hareket etti. Fakat, II. Bohemund yaptığı bu teşebbüsü hayatıyla ödedi. Çünkü, Kilikya Ermeni Baronu I. Leon, II. Bohemund komutasında Antakya Haçlı ordusunun Sis (Kozan)’e geldiğini haber alınca Danişmend Beyi Emir Gazi’den yardım istedi. Bundan haberi olmayan II. Bohemund, 1130 yılının Şubat ayında Anavarza ovasında iki kuvvet arasında kaldı. II. Bohemund’un bu iki kuvvete karşı yaptığı savaşta önce esir alındı ardından da öldürüldü. Böylece Antakya Haçlı Prensliği tarihinde II. Bohemund dönemi (1126-1130) 
sona ermiş oldu."

I. Bohemund’un hileyle 3 Haziran 1098’de Antakya surlarına çıkmasıyla birlikte Haçlılar, Antakya’yı ele geçirdiler. Bu tarihten sonra yaptığı mücadelenin sonucunda Papa’nın Doğu temsilcisi Daimbert’in 5 Ocak 1100 tarihinde Kudüs’te I. Bohemund’u Antakya Haçlı Prinkepsi atamasıyla Antakya Haçlı Prensliği resmen kurulmuş oldu. I. Bohemund’un adına Antakya Haçlı Prensliği’ni yöneten yeğeni Tankred, Antakya Haçlı Devleti’ni sağlam temeller üzerine kurduktan sonra vefatından az bir süre önce prensliği II. Bohemund adına yönetmek üzere Roger de Salerne’yi atadı. 1119 yılında yapılan Kanlı Meydan Savaşı’nda Roger de Salerne’nin vefatından sonra yöneticisiz kalan Antakya Haçlı Prensliği’nin sorumluluğunu Kudüs Haçlı Kralı II. Baudouin, II. Bohemund adına üzerine aldı. Kudüs Haçlı Kralı, II. Bohemund’un 1126 yılında Antakya’ya gelmesiyle onu kızı Alice ile evlendirerek Antakya Haçlı Prensliği’nin yönetimini II. Bohemund’a bıraktı. Bu çalışmada II. Bohemund’un prenslik döneminde Antakya Haçlı Prensliği’nin diğer Latin Haçlı devletleri ve Şam bölgesindeki Selçuklu Emirlikleri ile ilişkileri incelenmiştir. Bununla beraber, II. Bohemund döneminde Antakya Haçlı Prensliği’nin Doğu Akdeniz’de oynadığı rol üzerinde de durulmuştur. Ayrıca, II. Bohemund’un vefatından sonra prensliği kimin yönettiği ve bu durumun Orta Doğu’da diplomatik yaşamı nasıl etkilediği vurgulanmıştır.


Yrd.Doç.Dr.Gürhan Bahadır 
(Mustafa Kemal Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü)
II. Bohemund Döneminde Antakya Haçlı Prensliği (M.S. 1126-1130) / PDF

*

Urfa Haçlı Kontluğu'nu Ortadan Kaldıran Zengi:

"Zengî’nin Musul hâkimliğinden başlayarak 541/1146 yılında Câber kalesinde hançerlenip öldürülmesine kadar süren 20 yıllık yönetimi, içeride Suriye, Irak ve el-Cezîre bölgesinde siyasi birliğin sağlanması, dışarıda Haçlıların İslam beldelerindeki saldırılarına başarıyla karşı konulup kaybedilen toprakların yeniden kazanılması ve bir aya yakın bir kuşatmadan sonra 539/1144 yılında Urfa Haçlı Kontluğu’nun ortadan kaldırılmasıyla, Müslümanların kaybettikleri kendilerine güven duygusuna yeniden kavuştukları mutlu bir dönem olmuştu. Urfa’nın fethi sadece Türk dünyasının değil, bütün İslâm aleminin gururu olurken Avrupada tam bir şok etkisine yol açmıştı. Bu yeni dönemle kazanılan güven duygusu, Nureddin Zengî ve Selâhaddin Eyyubî ile artarak güçlenecek, Sultan Baybars ile Moğol istilâsına karşı koyup, 
Osmanlılarla birlikte yeni hamlelere kapı aralayacaktı."

İmâdeddin Zengî, ünlü Selçuklu komutanı ve devlet adamı Kasîmüddevle Aksungur’un oğlu olup 
Zengî hânedanının kurucusudur. Çocukluğunda iyi bir eğitim aldı ve kısa zamanda kahramanlık ve cesaretiyle tanındı. Önemli devlet görevlerinde bulundu. Musul’da kurulan emîrlik, içeride siyasi birliği sağlamak, 
dışarıda Haçlılara karşı savaşmak suretiyle, Haçlıların saldırılarıyla kan kaybeden İslâm dünyasının ümidi haline geldi. Urfa Haçlı Kontluğu’nu ortadan kaldırarak başarılarını iyice perçinledi. İmâdeddin babasından devraldığı olumlu özellikleri sağlam bir eğitimle zenginleştirerek yılmaz bir savaşçı ve seçkin bir devlet adamı olarak yaşadı. Adaleti, emniyeti, kahramanlığı, heybeti, cesareti, uyanıklığı, ihtiyatlılığı, siyasi dehası, kurnazlığı ve imar faaliyetleriyle 
örnek Müslüman devlet adamı olarak sonraki nesillere yol gösterdi.

Doç.Dr.Osman Gürbüz 
(Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı:38,2012)
XII. YÜZYIL İSLÂM DÜNYASINDA ÖRNEK BİR YÖNETİCİ: İMÂDEDDİN ZENGÎ / PDF




5 Haziran 2015 Cuma

Selahaddin Eyyübi





Selahaddin Eyyübi'nin danışmanlarından olan Üsame İbn Münkız'ın "Kitab el İ'tibar" adını verdiği ve hatıralarını yazdığı kitabı, Philip Khuri Hitti (1886-1978) İngilizceye çevirmiş.



Eser Türkçeye Yusuf Ziya Cömert tarafından İbretler Kitabı adıyla tercüme edilmiş ve 92 yılında İstanbul'da basılmış. Kitabın Arapça baskısını temin edemediğinden bahseden mütercim, eserin Philip K.Hitti'nin İngilizce çevirisinden Türkçeye aktarıldığını belirtiyor ve herhangi bir şüpheye meydan vermemek için de ilave ediyor : "Arap asıllı bir müsteşrik olan Philip Hitti'nin bu eseri İngilizceye aktaracak ehliyette olduğu düşüncesi bizi nispeten rahatlatan bir keyfiyettir."



İbn Münkız, Malazgirt Savaşı'ndan 24 yıl sonra, Haçlıların Kudüs'ü işgalinden 4 yıl önce Hama civarındaki Şayzer'de doğmuş. Şair, edip ve tarihçi olan Üsame İbn Münkız, 93 yıllık ömründe 20'den fazla eser vermiş. Edebi eserlerinin başında beş kısımdan oluşan iki ciltlik Divan El-Şir'i geliyor. Edebi sanatlar hakkında El-Bedi fi Nakd El Şi'r' adlı eseri, Hazreti Musa'nın asasından başlayarak büyük şahsiyetlerin asalarından hareketle kaleme aldığı Kitab-ul Asa'sı, Hasankeyf'te yazdığı söylenen el-Menazil Ve'd Diyar'ı ve Lübebu'l Adab'ı önemli eserlerinden. Ayrıca 20 ciltlik Mekarimül Ahlak adlı eseri var. Bedir ashabının hayatlarını konu alan 5 ciltlik Tarih el-Bedr ile Fezail-i Hulefa-i Raşidin ve Tarih El-İslam bilinen diğer eserleri.



Selahaddin Eyyübi ile birlikte birçok savaşlara da katılan Üsame İbn Münkız Kitab El-İtibar'ın 201. sayfasında diyor ki:



"Bu arada, Selahaddin, buradaki kritik durumumuzu bildirmek üzere Atabek'e bir atlı gönderdi. Sonra, hızla bize doğru ilerleyen on kadar atlı gördük. Arkalarındaki ordu da sürekli hareket halindeydi. Geldiklerinde, Atabek'in komutasındaki öncüler olduğunu anladık. Ordu da arkalarından gelecekti. Atabek, "Ey Musa, mahvolmak için mi otuz atlıyla Şam kapısına kadar geldin! Ne acelen vardı!" diye Selahaddin'i eleştirdi. Karşılıklı atıştılar. İkisi de Türkçe konuşuyordu. Bu yüzden söylediklerini anlayamadım."



Farsçanın siyaset, Arapçanın bilim, eğitim ve din alanında tartışılmaz bir üstünlük kurduğu ve Türk dilini öğreten bir tek kurumun dahi bulunmadığı böyle bir devirde Selahaddin Eyyübi'nin Türkçe konuşması, onun öz be öz Türk olduğunu gösteren en büyük delildir.



Selahaddin'in Kürt olduğunu iddia eden Kürt tarihi yazarı Şeref Han bile, onun kardeşlerinden ikisinin adı Turanşah ve Tuğtekin gibi Türk has isimleri taşıdığını ifade etmekten kaçamamıştır.  Kaldı ki  Şeref Han'ın Buri imasıyla yazdığı en küçük kardeş, bütün kaynaklarda Böri veya Börü şeklinde kaydedilmiştir. Bilindiği gibi Börü ismi de Türk has ismidir ve Kurt demektir. 







Eyyübi Devleti Türk Devletidir!



İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un "Şarkın sevgili sultanı", Fransız tarihçisi Champdor'un "İslamın en saf kahramanı" olarak tanımladığı Selahaddin Eyyübi, aslında yeni bir devlet kurmamıştır. Onun cihangirane bir siyasetle yönettiği devlet, Zengiler Devleti'nin devamından ibarettir. Memlükler de Eyyübilerin uzantısıdır.



Çünkü, devlet teşkilatı değişmemiştir. Millet değilmemiştir. Devletin maddi istinatları değişmemiştir. Değişen sadece hanedanlardır. He üç devletin de bayrağı sarı zemin üzerine doru kartaldır. Her üç devlette de siyasi ve askeri kadrolar aynı unsurlardan meydana gelmektedir. Selahaddin Eyyübi ile ilgili değerli bir eser yayımlayan Sayın Ramazan Şeşen'in de belirttiği gibi, devlet ve ordu teşkilatı Türk devletlerinde görülen devlet ve ordu teşkilatlarının aynıdır.



Bugün bölücülerin malzemesi olarak kullanılmak istenen Eyyübi Devleti, Selahaddin'in çağdaşları tarafından da Türk devleti olarak kabul edilmiştir. Arap şairi Sena İbn el-Mülk'ün Halep'in zaptı vesilesiyle Selahaddin'e sunduğu kaside "Arap milleti Türklerin devletiyle yükseldi, Ehl-i salibin davası Eyup oğlu tarafından perişan edildi" mısralarıyla başlar.



Ünlü İbn-i Haldun da Mukaddeme'de Eyyübiler ve Memlükler devletinin bir tek Türk devleti olduğunu yazar.


Eyyübiler Devleti'nde Arap kültürünün egemen oluşu bizi şaşırtmamalıdır. Gazneliler ve Selçuklular nasıl Fars kültürünü ön plana çıkarmışlarsa, Zengiler, Eyyübiler ve Memlükler de aynı şekilde ve tıpkı Roma İmparatorluğu'na Yunan kültürünün hakim olduğu gibi, Eyyübiler de Arap kültürünün Türk kültürüne tercih etmişlerdir.



Fakat Selahaddin Eyyübi'nin zaferden zafere koşturduğu ordunun kahir bir ekseriyetini Türkler teşkil eder.



Selahaddin Eyyübi'nin çağdaş olan tarihçileri, Mısır, Yemen, Kuzey Afrika gibi merkeze uzak kıtaların ele geçirilmesini Oğuz Harekatı olarak görürler.



Sonuç olarak şunu ifade etmek isteriz ki, İslamın bu efsanevi kılıcı, kültür itibariyle olduğu kadar, soy itibariyle de Türktür. Devleti de Türk Devleti'dir.




Necdet Sevinç (1944-2011)

Bir Millet Uyanıyor:1
Yöneten: Atilla İlhan, 2005







Memoirs of Usama İbn-Munqidh 
translated by Philip K.Hitti
Princeton University Press, 1929



...The atabek criticized Salah-al-din for his conduct saying, " Thou hast hastened as far as the gate of Damascus with thirty horsemen in order to be destroyed. O Musa! and he reprimanded him. Both were talking Turkish 
and I could not make out what they were saying....




" Salah-al-Din turned to an attendant of his and addressed him in Turkish...."





Alam-al-Din'nin oğlu olan Najm-al-Din abu-Talib ibn Ali Kurd  ; Selahaddin'in babası değildir.  Selahaddin'in babasının adı ; Najm ad-Din Ayyub'tür . Tam adı da "el-Melik el-Efdal Necmeddin Eyyub bin Şadi bin Mervan" ; 

Yani Naim al Din Abu Talib ibn Ali Kurd'ta geçen "Kurd" ve isim benzerliği yüzünden Selahaddin Eyyüb Kürt yapılmaktatır, ki Kitabın hiçbir yerinde Selahaddin'in Kürt olduğu geçmez, ki Kürt olan kişilere  Üsame İbn Munkız kitabında Kürt der. 

Nur-al-Din, yani Nureddin'de Zengi'nin oğludur, Selahaddin gibi Türktür. Prof.Dr.Fahrettin Kırzıoğlu'na göre; Taşoğuzlar (Daşoğuzlar ki Dışiskitler , Partlar ya da Kıpçaklar olarak geçer) - Saka - Afrasiyab (Alp Er Tonga) Revvadlı - Şeddadoğulları 'dan Eyyübiler çıkmıştır.


Kitapta "Najm al" olarak geçen üç farklı kişinin adları:

Najm-al-Dawlah abu-'Abdallah Muhammed
Najm-al-Din abu Talib ibn-'Ali-Kurd
Najm-al-Din ibn-Masal
Najm-al-Din İlghazi ibn-Urtuq ; yani ibn-ARTUK


"Kürt tarihi" olarak kabul edilen Şerefname'yi yazıp Selahaddin'i Kürt gösteren Şeref Han ya da 
Şerefhan Bitlisi 1543-1599? arası yaşamıştır.


"Şerefname'yi Rus subayları sözde İran'daki el yazması eserler içinde bulmuş, Çarın hizmetinde olan Charmony ise şekillendirmiştir. Kitabının pek çok bölümünde Charmony, Kürtleri de bu kitaba dahil etmek için bazı uydurmalar yapmış hatta intihalde bulunmuştur. Şerefname'yi çevirenler konar-göçer anlamındaki "Ekrad Taifesi" ifadesini "Kürt Ulusu" olarak tahrif etmişlerdir. Kısaca Batı, Ekrad'tan bir Kürt ulusu yaratmaya çalışmıştır. Rus ordusu içinde Ermeniler işe ilgili propaganda çalışmaları yapan ve daha sonra Kürt tarihi yazmakla görevlendirilen iki bilim adamı gerçekte ise Rus subayı olan Vladimir Minorsky ve Basili Nikitine tarafından yazılan kitaplar ise 1940 yılından sonra basılmıştır. Şerefname'den sonra en çok ilgi gören kaynaklardır."

Doç.Dr.Sait Yılmaz 
Kürtlerin Kökeni ve Kürtçülük


ki; Üsame Munkız  ve Selahaddin Eyyubi (1138-1193)'den önce Kaşgarlı Mahmud (1008-1105)'un kürt kelimesi ile ilgili bir açıklaması vardır...."İlkbahar ve sonbahardaki suların içerisindeki buz parçalarının adı “kürt”tür. Bugün öğreniyoruz ki; Dağıstan, Kazan; Karaçay’da da yağan kara “kürt” denmektedir."


Üsame İbn Munkız ise Selahaddin'in çağdaşı ve danışmanıdır...

KİM HAKLI?







 ilgili: 
Prof.Dr.F.Kırzıoğlu
KARLUK-KARDUK - OĞUZ - AFRASYAB - ŞEDDADOĞULLARI - RAVAD - SELAHADDİN EYYUBİ



"Yazılı kaynaklar m.ö. III-I binyıllar boyu Ön Asyada Subar, Aratta, Kut, Turuk (Türk), Kumuk, Kuman, Alban, Aran, Saka, Kaspi, Ermen, Bars, Padar, Azar (Azer), Gamer, Göger, Gar­gar, Sangi-but (Zengi boyu), Kaşkay, Urmu, Kızıl-bud Kızıl boyu), Polad ve b. siyasi kurumla­rın (bölge, ülke, şehir, devlet, beylik) adını çekiyor ki, bunların ekseri türk etnotoponimleridir."  
Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu











...at the head of three hundred horsemen and two hundred Turcopoles, the latter the archers of the Franks....

footnote:
TURKUBÜLİ : diacritical points lacking in the manuscript. The word is defined by Usamah as, "the archers of the Franks". So these must have been native mercenaries in the service of the Franks. Evidently they were the children of Turkish or Arab fathers and Greek mothers.



....300 atlı ile 200 Turcopoles'in başında, Frankların ikinci okçuları....

Dipçe:
TURKUBÜLİ (!): yazının eksik bölümü. Üsame tarafından "Frankların okçuları" olarak tanımlanır.Bunlar Frankların hizmetindeki yerli paralı askerleri. Belli ki babaları Türk ya da Arap, anneleri de Yunanlı.



Turkubüli; belli ki babaları Türk, yoksa Turku demezdi....SB













Salahaddin Ayyubi, a great Turkish leader.....
King Richard the Lionheart  and Salahaddin Ayyubi -  Third Crusade 1191







Atabek, İlghazi, Tughdakin : Turkish

Turkoman, Timurtash : Turkish