orta doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
orta doğu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2016 Cuma

Subar-Subir-Subartu-Sabir-Sibir Türkleri




Göbeklitepe'de Koç
"Koç başı damgalarını Türk hayvan üslubunun en güzel karakteristik üslubu olarak en yalın biçimiyle Japon'yadan Anadolu'ya kadar olan Türk mezar taşlarında görmek mümkündür.
Doç.Dr.Mustafa Aksoy/link






"Göbeklitepe tapınağını hangi boyların kurduğu sorusuna kesin cevap vermek mümkün olmasa da, Sümer (Kenger-Kingiiri) ve Akad dilli yazılı kaynaklar bu bölgede MÖ. 3 bin yıllarında SUBAR boylarının yaşadığını yazarlar. 

Urmu Teorisine göre, iki nehir arasının Bağdat’tan kuzeyde Subartu adlanan arazisi Proto-Türk Subarların ülkesi idi ve burada son Subar beyliği de MÖ. 673- den sonra dağılmıştı. Göbeklitepe kronolojileri değiştirecek çetin sorunlar ortaya çıkarmıştır ve Subar Türk Boylarının burada olması çok önemlidir."

Prof.Dr.Firudin Ağasıoğlu /link











Saspires = Sapirians = Sapir-Sabir/ Sabar/Suvar/Sibir Türkleri

"... Kolkhis'ten sonra Media'ya kadar aşılacak yol o kadar çok değildir, zira bu iki bölge arasında bir tek ulus vardır, bunlar Saspeirler'dir;" (Heredot 1:104)

"...from the Colchi it is an easy matter to cross into Media: there is only one nation between, the Saspires;..." (Herodotus I:104)


*







Turks in the book of Theophanes the Confessor (8th c)

"He was the son of Moundios, a Scythian, a brave and arrogant man who, after getting rid of his elder brother Bdellas, became sole ruler of the empire of the Scythians whom the call Huns." ...

"Theophanes has added the name "Hun" from Theoph.Sim iii,6,9, 'Huns, whom the Persians are accustomed to call Turks' ".

"Trajan states in his History that the Scythians are called Goths in the local dialect."

"Theophanes has made little sense of Theoph.Sim.,according to whom the Persians planned to bribe the Alans to kill the Turkish ambassador as they passed through Alan territory. A more detailed account in Men.Prot. (frg.18-22, our best source for the first Turkish-Roman diplomacy states...

" In the same year the king of the Hun near Bosphoros, called Gordas joined the emperor, became a Christian, and was baptized."

"Zilghi was probably a Sabir Hun. In 515 the Sabiri had invaded and evastated the Pontic provinces and Cappadoica. The Sabiri had settled north of the Caucasian rnage between the Euxine and the Caspian."

"Justin was killed in battle and Constantine, son of Florentius replaced him. The Bulgars advanced as far as the districts of Thrace. Constantine, the magister militum, went against them as did also Godilas, and Akoum the Hun, magister militum per illyrium, for whom the emperor had stood as bapstismal sponsor."

"... 50.000 men chosen from the phalanx of Sarbaros. He calle them the Golden spearmen and sent them against the emperor. As (or Sarbaros, he dispatched him with his remaining army against Constantinople with a view to establishing an allarce between the western Huns (who are called Avars) and the Bulgars. "

"... the Chagan of the Avars, after breaking the peace.., made war on Mysia and Scythia, where he wrought terrible struction on Ratiarna, Bononia, Akys, Dorostolos."





"Her ne kadar Theophanes Byzantios’un eseri tam olarak elde değilse de, bilinen parçalarlar da Türkler (Gök-Türkler), Avarlar, Sabirler ve özellikle Eftalitlere dair kayıtlar yer almaktadır. II. Justinos’un Avarlara karşı Gök-Türkler ile anlaşması, Gök-Türk ülkesinden İstanbul’a gelen elçi, Gök-Türklere gönderilen Bizans elçilik heyeti, Bizans ülkesine ipeğin gelişi, Eftalitlerin Persleri mağlup etmesi, Gök-Türklere yenilmesi ile Sabirlerin Perslerin safında savaşmalarından mevcut fragmentlerde bahsedilmektedir. "


BİZANS TARİHÇİSİ THEOPHANES BYZANTİOS’DA TÜRKLER
Ali Ahmetbeyoğlu, 2012 / PDF



"Doğuda Don Nehri kıyısında, Massagetler tarafından uzun zamandan beri denilen, Persler tarafından kendi dillerinde Kermichiones adı verilen Türkler yaşar. "


Bizans Tarihçisi Menandros'ın Türkler (Gök- Türkler) Hakkında Verdiği Bilgiler /PDF
Ali AHMETBEYOĞLU 


*


"Suvarlar (Sabirler) Hun sonrası dönemde Kafkaslara gelmiş, daha çok Güney Kafkaslara sarkarak kendilerinden söz ettirmişlerdir. Bu topluluğun geliş yeri Batı Sibirya gözüküyor. Göç etmeyen kısım yerinde kalmış ve nihayet Sibirya adı onlardan dolayı verilmiştir. Sonraki dönemin delillerinin Türk olduğunu gösterdiği bu kavim, Macarların atası olarak da kaydedilmiştir. 


Suvarların Sibirya’ya Ortadoğu’dan gittikleri anlaşılıyor. Kuzey Irak bölgesinin sakinleri olan Subarlar, batıdan gelen baskılarla Azerbaycan istikametine çekilmişler, orada da tutunamayarak Kafkasların kuzeyine geçmişlerdir. Bu halk Sümercedeki Türkçe ve Macarca ile alakalı kelimelerin kaynağı olarak görülüyor. Sonraki dönemde karşımıza çıkan Macar atfı da bununla birlikte düşünülmeli ve Türk Macar ortak atalarından biri olarak değerlendirilmelidir." 


“Kuşkusuz hiçbir etnik yapı ve hiçbir etnik isim ezeli değildir ve bir başlangıç noktası vardır. Suvar ismi de Sibirya’da bir yerde başlamış olabilir. Ama bunu bilmediğimiz için daha erken dönemlerde bu ismin geçtiği başka alanları da gözönüne almalıyız. Kadım Ortadoğu’da Van Gölü ile yaklaşık Bağdat arasındaki bölgenin ahalisine Subar deniliyordu. Bu kelimenin çeşitli yazılışlarda hem Subar hem Subir (bazen de Şubir) biçimleri vardır. 


Sümer (Şumar, Şumir) kelimesi muhtemelen onlardan gelmektedir; zira bu isim batıdan gelen Sami asıllı kavimlerin adlandırması olup, bu halk kendisine Kien-gir derdi. Bir düşünceye göre Yukarı Dicle ve Fırat’ın ‘medeni halkı’ olan Sümerler MÖ 3100 civarında Aşağı Mezopotamya’yı, Subar ülkesini fethetmişlerdi ve Sümercede Subar köle anlamına geliyordu. Ancak bu görüş biraz sathi ve kaynaksız kalmaktadır. Belki Sami Akkadların Orta ve Kuzey Irak’ı ele geçirmesinden (MÖ 23. yy) sonra bura ahalisi olan Subarların köle olarak satılmaları sebebiyle bu anlam gelişmiştir.


Bu kelimede bir yeryazım içeriği de aranmıştır. Kuhrt’a göre Subartu kelimesi Mezopotamya’da kuzeyi anlatırdı ve Subar kelimesinin ‘kuzeyli’ manası olması olasıdır. Kendisi bu konudaki ilham veya gerekçelerini açıklamıyor ama bizim aklımıza hemen ortak Slav kelimesi sever ‘kuzey’ geliyor. Bu kelimenin köküne dair bir açıklama yok ve akraba olarak sadece Litvan šiáur÷ ‘kuzey’ biliniyor ve Latin caurus ‘karayel’ ile bağlantı kuruluyor. Litvanca kelime ödünçleme olabilir. Dolayısıyla buna dayanarak yapılan HA *keh1uer-o- kurması zayıf gözüküyor. Fasmer bu kelimenin Ptolemeus’daki Savarlar ile bir ilgisi olmadığını vurguluyor ve biri Rus, diğeri Bulgar etnik hazinesine katılmış iki eski Slav kabilesine yönden ötürü Severyan ismi verildiğini söyler. Gerçekten de Doğu Slav kabilesi Severyan bin yıl kadar önce Çernigov’un kuzeyindeki, en kuzeydeki Slav kabilesi olarak kayda girerken, Türk asıllı Bulgarlar Balkanlara gelip yurt tutunca, boyun eğdirdikleri yedi Slav kabilesinden biri olan Severleri sınırı korumak için en kuzeye, Avar cenahına yerleştirmişlerdir.


Bu Slavca kelimenin başka bir anlamı olmadığından veya yakın sesli başka kelimelerde izlerini süremediğimizden, şimdilik bütün bildiğimiz bundan ibaret. Ama Türkçe bir kelime bu noktada ilgi çekici görünüyor. En eski biçimi soğı- olarak kaydedilen soğumak fiili anlamca kuzeyle ilgili olabilir. Sevortyan sova-/sovı olarak gördüğü kök biçimlerde sondaki seslileri ek kabul eder. Bir kuzey anlamı kayıtlı değildir ama soğuk ile kuzluk birbirini çağrıştıran kavramlardır. Bu elbette Subar kavim adının ve Slavca kuzey anlamındaki kelimenin adını açıklamaz ama daha derin tetkikler bu konuda yol gösterici olabilir.


Bu arada Subartu kelimesine de değinmemiz gerekecek. Bu kelime Akkadçada ‘Subar ülkesi’ demektir. Aynı şeyi Babilliler Subarda, Sümerler ise beklendiği şekilde Subarki biçiminde söylerler. Buradaki iki Sami dilinde kökteş oldukları açık tu ve da kelimelerinin ülke, memleket manası, Türkçe ile Sami dillerinin en eski dönem ilişkileri konusunda kafa yoranlara ışık tutabilir. Dağ, yükseklik, orman ve memleket (< şehir, kale) kelimeleri ortak bir anlambilim kümesinde buluşuyorlar ama Türkçedeki dağ kelimesinin eşanlamlarının bulunmaması veya kayıtlı dönem için bilinmemesi rahatsızlık vericidir. 


Hâlbuki yış sözcüğünü Göktürk çağında üç anlamıyla birlikte görüyoruz. Bu konudaki ayrıntılı bir çalışma Türkçenin en ortak kelimelerinden biri olan ve tek anlama hapsedilen dağın köklerini aydınlatabilir. Bu Subartu örneği için de son derece önemlidir, zira aşağıda değineceğimiz üzere, çeşitli Ortaçağ kaynakları bu halkın isminin sonuna -di, -ti, -ta gibi ekler getirmektedirler ve bu eski Macarca bir küçültme ekiyle açıklanmaktadır. Bilim dünyasının üzerinde ittifak etmesi bunun mümkün gözükmesinden dolayıdır ama bir halkın adında küçültme ekinin varlığı sorgulanmalı ve başka ihtimaller aranmalıdır.


Sümer-Subar ilişkisinin çok yoğun ve uzun süreli olduğunu vurgulamaya gerek yok. Sonraki diller içinde Sümerce ile en fazla ortaklığa Türkçe, Macarca ve Türkçe-Macarcanın sahip olduğu da bugün yadsınamayan bir gerçek. Eğer Sümercedeki bu sözvarlığı ödünçleme ise, kaynağı kuşkusuz Subar ülkesiydi. Çünkü doğudaki Elamlar ile batıda bulunan Sami kavimleri Sümerceye bu Türkçe-Macarca kelimeleri vermiş olamazlar. Bu tartışmayı en anlamlı noktaya taşıyan husus, Ortaçağdaki Suvar kavmini hem Türk, hem de Macar olarak görme imkânıdır. Eskiçağın Sümer’inde beliren Türk-Macar bağlantısını Ortaçağın Suvar’ında da görüyorsak, buluşma noktası olarak Kuzey Irak’taki Subar’dan başkasını düşünmeye mahal kalmaz. 



SUVARLAR: DOĞU AVRUPA’NIN ESRARENGİZ KAVMİ
Doç.Dr.Osman KARATAY




*



"Sabarlar, 463-558 yılları arasında Karadeniz’in kuzeyinde ve Kafkaslar’da mühim rol oynayan bir Türk kavmidir. Bu kavim hakkındaki bilgileri ancak değişik yabancı kaynaklarda bulabiliyoruz. Bu sebepten Sabarlar kaynaklarda çok farklı şekillerde zikredilmişlerdir; Bizans kaynaklarında Sabar, Sabeir, Saber, Sabir, Ermeni kaynaklarında Svar, Sbar, S(a)bir, İslam kaynaklarında Sebir şeklinde geçmektedir.


Sabarlar’ın yabancı menşeiden geldiklerine dair iddialar bugün artık çürütülmüştürki; bunu ispat eden en iyi delil kendi taşıdıkları addır. Çünkü Sabar kelimesi Türkçe “Sab-ar” dan meydana gelmiş olup, “sapan, yol değiştiren, başıboş manasına gelmektedir. Mesela Kzar, Bulgar, Kabar vb. Bunun yanında Sabarlar’a ait şahıs adlarının Türkçe olması ve tarihi rolleri kültürel durumları, Sabarlar’ın Türk olduğu açık şekilde ortaya koymaktadır."


Prof.Dr.Ahmet Taşağıl /link


Bizans tarihçisi Prokopios'un Sabarlar hakkındaki kayıtları çok enteresandır;  
"Sabarlar insan hafızasının hatırlayabildiği zamandan beri, ne İranlılardan ne de Romalılardan hiç kimsenin düşünemediği makinelere sahiptirler; öyle ki her iki imparatorlukta fenci eksik olmamış ve her devirde muhasara makineleri yapılmıştır. Fakat şimdiye kadar bu barbarlarınkine benzer bir buluş ne ortaya konmuş, ne de onlar gibi kullanılmıştır. Bu şüphesiz insan dehasının bir eseridir."  Bu ifade o zaman için dünya yerleşik medeniyetinin güçlü temsilcisi sayılan Bizans üzerindeki Sabar etkilerini açıkça ortaya koymaktadır. - Prof.Dr.Ahmet Taşağıl Kök Tengri'nin Çocukları syf.273




*



Mövcud məlumatların hərtərəfli təhlili göstərir ki, kadusilər qədim Subar, erkən orta əsrlərdəki Suvar – Sabir türk tayfasıdır. Suvar sözünün mənası da kadusi sözünün mənasına çox yaxın olub, obrazlı şəkildə desək, əsarət altına düşüb minilməyənlər, əksinə minənlər, müstəqil - suveren adamlar, əyilməzlər – şərəfli adamlar deməkdir. Osman Karatay da suvar etnonimini ,,kutlu insan (lar)” kimi mənalandırmışdır (Bax: Osman Karatay. Suvarlar: Doğu Avrupanın esrarengiz kavmi. İzmir – 2010, s. 100). 


Professor Firudin Ağasıoğlunun fikrincə, subarlar yazılı mənbələrdə adı çəkilən ən qədim türk tayfasıdır (Bax: Azərbaycan türklərinin islamaqədər tarixi. III bitik. Bakı – 2014, s. 120)



Tofiq Əzizov (Əzizbəyli). 
Tarixçi, arxeoloq.
Kadusilər kimdir: Yəhudi Gil, Skif Gel, yoxsa Türk Subar - Suvar tayfası /link




*



Akkadcada Türkçe İzleri ve Dil Kuralları Işığında Akkadca ve Türkçe Dilleri Arasında Bağlar


İlk dönem Assiroloji uzmanları Sümerce ve erken Akkadcanın Turanî bir dil olduğunu söylemektedir. Semitik Akkadca bünyesinde Türkçeden aldığı birçok kök sözü barındırmaktadır. Bu sözlerden semitik Akkadca dil kurallarına uygun olarak birçok yeni türev sözler üretilmiştir. Günümüzün Assiroloji uzmanlarının Türkçe dil bilimi konusunda bilgileri sınırlıdır. Hâlbuki Mezopotamya’da bulunan çivi yazılarını çözen ilk kuşak uzmanlar arasında Türkçe ve genel olarak Ural-Altay dilleri konusunda bilgi sahibi olan akademisyen sayısı az değildir. 


Erken dönem Sümer ve Akkad metinlerinde Türkçe dışında diğer Altay dillerinden, Macarca, Fince ve diğer Fin-Ugor dillerinden de kelimeler bulunmaktadır. Karşılaştırmalı örnekler bütün Mezopotamya dillerinin ilk aşamada eklemeli Ural-Altay dillerinden çokça faydalanarak bir literatür geleneği oluşturduğunu gösterir. Daha sonraki dönemlerde kâtipler ve rahibeler çekim kuralları uygulayarak bol bol yeni sözler üretmiştir. Üretilen bu sözler hem semitik dillerin mirası olmuş hem de Hint-Avrupa dillerine bol bol ödünç verilmiştir. 


Elşad ALİLİ, 2014
Azərbaycan Milli Elmlər Akademiyası İnsan Hüquqları İnstitutu/link
İngilizcesi:AL&LS Advances in Language and Literary Studies/link
Similarity Between Turkish & Akkadian Based on Rules of Inflective & Agglutinative Languages
Elşad Allili, Osman Çataloluk










Akad yazıtlarında: Šubartum/Subartum/ina Šú-ba-ri
Sumerlilerin yazıtlarında : SU.BIR4ki, “Subir”
Subar/Subir/Subartu/Sabir/Sibir Türkleri.











25 Mart 2015 Çarşamba

Selçuklular ve Osmanlılarda da Resmi Bayram olarak kutlanan Yeni Gün, Yeni Yıl, Ergenekondan Çıkış, Nevruz ;





"Nevruz’un, Yeni Gün’ün, yenilik ve değişim gibi olumlu etkileri yüzlerce yıldır insanları sardı ve manen besledi. 12 hayvanlı Türk takviminde de Nevruz gününün, yeni yılın başlangıcı olarak kabul ediliyor. Türk geleneğinde yüzlerce yıldır bu gelenek yaşıyor. Yüzlerce yıldır birbirinden farklı etkinliklerle kutlanan Nevruz’un günümüzün değerleriyle birleştirilmesi gerekiyor. Türk dünyasının kuzeyinde güneyinde, doğusunda batısında yaşayan tüm topluluklar tarafından coşkuyla kutlanan bir bahar bayramı olan Nevruz’un, birliğin, ümidin, kardeşliğin ve sevginin bayramıdır" - Prof.Dr.Aşan


...


Nevruz, ilkbaharla gelen yeni bir yılın başlangıç gününe verilen isimdir. Nevruzda güneş, balık burcundan koç burcuna girer. 21 Marta rastlayan bu günün bir özelliği de, gece ile gündüzün 12 saat, 12 saat olarak eşit olmasıdır.

Tarım toplumlarında, takvim doğa koşullarına göre düzenlenir. Nevruz halk takviminin başlangıcıdır. Nevruz bir tabiat bayramdır. Rumî takvime göre 9 Mart, Miladî takvime göre 21 Mart nevruz günüdür. On iki hayvanlı Türk takviminin ilk günü 21 Mart yani nevruzdur. Türkler Müslüman olduktan ve hicri takvimi kabul ettikten sonra, bu takvime ayak uyduramamışlardır. Selçuklu Sultanı Melik Şah takvimin yeniden düzenlenmesini emretmiştir. 

Dönemin bilim adamları takvimi güneş yılına göre yeniden düzenler (1079). Anadolu beylikleri de nevruzu yılbaşı olarak kabul etmiş, gelenek Osmanlılar da sürmüştür. Bu zamanın bir başka önemi vergi toplama zamanı olmasıdır. Geleneğin Cumhuriyet Türkiyesi’nde de yakın bir zamana kadar devam ettiğini biliyoruz. 


DÜNYADA NEVRUZ
Nevruz, ilkel toplumlardan günümüze dek kutlanan bir mevsim bayramıdır. Arkaik toplumların inanışlarında, zamanın sıradanlığı, yerini mevsim törenleriyle zamanın kutsallığına bırakır. Bu kutsal zaman çeşitli törenlerle bayramlara dönüşür.

Nevruzda efsanevî bir geçmişin başlangıcında meydana gelmiş kutsal bir olay hatırlanır ve bu olay yeniden güncelleştirilir. Nevruz öncesinde zaman, insanın varlığı, toplum ve evren eskimiş olarak kabul edilir. Nevruzda her şeyin yenilendiğine, yeni bir var oluşun gerçekleştiğine inanılır. İlkbahar ve yeni bir yılın gelişi dünyanın yeniden doğuşu anlamındadır. Yeni yılla birlikte, yaratılış anındaki saf zamanın yeniden ihya edildiğine inanılır. El-Birûnî’nin ifadesiyle, nevruz gününde yaratılış yenilenir.

Nevruz kutlamalarını, dünyanın muhtelif bölgelerinde; çeşitli toplumlarda ve milletlerde görmek mümkündür. Bu kutlamalardan bazıları büyük dinlerin bayramlarına denk düşürülerek yeniden güncelleştirilmiş ve yeniden isimlendirilmiş olarak devam ettirilmiştir. Hıristiyanlıkta Paskalya Yortusu, Yahudilerde Pesah Bayramı bu tür bayramlardandır. İran’da nevruz, diğer pek çok inanışın yanı sıra, dünyanın ve insanın yaratılış günü olduğu için kutlanır. Sasaniler döneminde İran’da hükümdarlar, nevruz günü büyük şenlikler düzenlerler, halk ateş yakıp birbirine su serper. İran Tatarları ilk baharda toprak dolu bir kaba buğday tohumları ekerler. Bunu yaratılışı anmak için yaparlar. 

İlk bahar kutlamaları, Sümerlerden, Dante’nin İtalya’sına, eski Yunan’dan Çin’e kadar uzanır. Demeter, ilk baharın başlangıcında yeni sürülmüş toprak üzerinde çiftleşir. 19. yüzyıla kadar kuzey ve orta Avrupa’da devam eden bu geleneğin anlamı berekettir. Sümerlerde ilâhların birleşmesi sonucu doğurganlığın ve bereketin artacağına inanılır. Yapılan bu şenlikler, bütün dünyada zihnî yapıları ve dokularıyla hâlâ devam etmektedir. 


NEVRUZ GÜNÜ İNANIŞLARI
Nevruz Türkler arasında İslâmiyet öncesinden beri kutlanagelen bir bayramdır. İslâmiyet öncesi, ozanlar kopuzlarıyla şiirler söyler, kamlar dinî -çoğu kez ozan ve kam aynı kişidir- törenler tertip ederlerdi. İslâmiyet’i kabulden sonra nevruz bayramı kutlamaları birtakım dini sebeplere bağlanmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır:

1-Dünyanın yaratılış günü olması,
2- Hz. Adem’in nevruzda yaratılması, 
3- Adem ile Havva’nın Arafat’ta buluştukları gün olması,
4- Yusuf peygamberin kuyudan kurtarıldığı gül olması,
5- Yunus peygamberin balığın karnından kurtulup karaya çıktığı gün olması,
6- Tufan’dan sonra Nuh Peygamberin Cudi Dağına varması, aşure yaptığı gün olması,
7- Hz. Muhammed’in 360 putu kırdığı gün olması,
8- Hz. Muhammed’e peygamberlik verildiği olması,
9- Hz. Ali’nin doğum günü olması,
10- Hz. Ali ve Hz. Fatma’nın doğum günü olması, 


TÜRKLERDEN NEVRUZ
Çin kaynaklarında, her yılın başında Hun hakanının karargâhındaki tapınakta âyinler düzenlediği belirtilir. Bu âyinlere 24 Hun boyunun başbuğlarının katıldığı anlatılır. Marko Polo da seyahati sırasında, Türklerin ilk baharda “Ak Bayram” dedikleri bir bayram kutladıklarını, bayramda aklar giyinerek yemekler yediklerini anlatır. Dede Korkut hikâyelerinden “Dirse Han Oğlu Buğaç Han Boyunı Beyan İder Hanım Hey” adlı hikâyede, Bayındır Han’ın bir yazın bir de güzün boğayla buğrayı savaştırdığı ifade edilir. Burada geçen yaz ve güz, mevsim bayramlarını ima etmektedir.

Ebu’l Gazi Bahadır Han’ın yazmış olduğu Şeçere-i Türk adlı eserde Ergenekon destanı anlatılır. Ergenekon’dan çıkış Türkler için bayram olarak kutlanır.  Komşularıyla yaptıklarda savaş sonucu yenilen Kök Türklerin çoğu kılıçtan geçirilir. Kalanlar esir edilir. Esir olanlar arasında İl-Han’in küçük oğlu Kıyan/Kayan ile yeğeni Negüş/Tukuz da vardır. Kıyan ve Tukuz bir gece hanımları ile birlikte kaçarlar. Her tarafta düşmanlar olduğu için, onlardan uzak bir yere gitmek zorundadırlar. Savaştan arta kalan deve, at, koyun sürülerinden de yanlarına alarak dağlara tırmanırlar. Dağlar arasında hiç kimsenin bulunmadığı bir yere gelirler. Geçtikleri yerler öyle sarp yerlerdir ki, buralara sarp anlamında gelen ergene derler. Buraya konarlar.

Kök Türkler burada nesiller boyu yaşarlar. Artık bu dağlar arasına sığamaz hale gelirler. Atalarından dışarıda güzel yurtlarını oldukların işitmişlerdir. Demirci “Demir Dağı”nı eritmeyi teklif eder. Dağın etrafına kat kat odun ve kömür dizerler. Yetmiş yere körük döşerler. Dağı eritir ve dışarı çıkarlar. Çıktıkları günü, ayı ve saati belleyip her yıl o günü bayram olarak kutlarlar.

Süryani tarihçisi Mihail Türklerin M.Ö. 510 yılında Ergenekon’dan çıktıklarını yazmıştır.


TÜRKLERDE NEVRUZ KUTLAMALARI
Nevruz kutlamaları hem sarayda hem de halkı arasında kutlanmıştır. Selçuklu sultanlarının saraydaki bu kutlamalarını Nizamülmülk’ten öğreniyoruz. Osmanlı sarayında büyük törenlerle kutlanmaktaydı. Sarayda hekimbaşı misk, amber ve çeşitli baharatlardan macun hazırlar ve nevruz günü padişaha sunardı. 

Nevruziye töreni denen törenlerde padişaha donanmış atlar, silahlar, kumaşlar vs. hediyeler takdim edilirdi. Buna “nevruziye pişkeşi” denirdi. Bu pişkeş saraydaki diğer mühim şahsiyetlere de verilirdi. Nevruz macunu yanın sıra –s harfi ile başlayan yedi çeşit yiyecek (susam, simit, sarımsak, süt, salep, su, safran vd.) yenir. Bunların şifa vereceğine inanılırdı. Manisa’da Kanunî zamanında Merkez Efendi’nin başlattığı gelenek, nevruz günlerinde devam etmektedir. 

Kayı boyu mensubu Karakeçili aşireti 12 Martta Ertuğrul Gazi türbesi etrafında toplanıp burada şenlikler yaparlar. At yarışları, ciritler, güreşler tertip ederler. 

Anadolu’da cemre düşmesi baharın gelmesi anlamına gelir. Havaya, toprağa ve suya düşen cemre üç hafta sürer, son cemre nevruzdur. İlkbaharda nevruz çiçeği veya kardelen (Tatar Türkçesi: Akbardak) bayramın müjdecisi olur. İbibik kuşları ötmeye başlar. Nevruzda bitkiler, hayvanlar, insanlar yani bütün canlılar yeniden âdeta canlanır. Göçmen kuşlar gelmeye başlar. Hacı Leylekler görülür.

Mezar ziyaretleri yapılır. Herkes en güzel elbiselerini giyer. Nevruz günü günahlarından arınmak için ateş üzerinden atlanır. Çocuklar nevruz günü ev ev dolaşıp fındık, fıstık, şeker toplarlar. Evlerde pişiler pişirilip dağıtılır. Nevruzda fakirler doyurulur. Nevruz günü çeşitli seyirlik oyunlar düzenlenir. Arap oyunu, köse oyunu gibi halk tiyatroları oynanır. Çeşit çeşit yemekler hazırlanır. Yumurtalar boyanır. O gün çocukların uçurtma uçurması ve yumurta yemeleri gerekir.

Nevruz gecesi Allah’ın rızkları dağıttığına inanılır. Aile fertleri sayısınca evin bacasına taş dizilir. Ertesi gün taşın altına bakılır. Kimin taşına kırmızı böcek gelmişse ona o yıl uğurlu geleceğine inanılır. Kızlar gılık denen tuzlu hamuru yatmadan önce yerler. Su içmeden uyurlar. Rüyalarında onlara su veya çorba ikram eden adamla evleneceklerine inanırlar. 



NEVRUZ GELENEĞİ
Yard.Doç.Dr. Mehmet Naci ÖNAL
Muğla Üniversitesi 




...



"Bugün "Nevruz" adıyla yaygınlaşan; ancak Asya'da birçok Türk topluluğu tarafından hâlâ yeni yılın gelişi ritüelleri içinde kutlanan ve her yeni dönemde yeni mitlerle beslenerek zenginleşen olgu, başlangıç mitlerinin kitleselleşerek ve kültüre dönüşerek günümüze ulaşmasından başka bir şey değildir. Türklerdeki Nevruz ve Hıdrellez kutlamalarına ve bu kutlamalar içindeki inanmalara, ritüellere ve diğer pratiklere bakıldığında, yapılan her şeyin "yeni yıl”ın gelişini kutlamak olduğu açıkça görülür."


TÜRK HALK KÜLTÜRÜNDE NEVRUZ
 Prof. Dr. Erman ARTUN - PDF






...



Azerbaycan Türkçesinde Novruz,Türkmenistan Türkçesinde Nowruz, Özbekistan Türkçesinde Navruz, Kazakistan Türkçesinde Naurız, Kırgızistan Türkçesinde Nooruz, Kırım Tatar Türkçesinde Navrez olarak ifade edilen ulusun ulu günü, bugün olduğu gibi, tüm Türk Dünyasında, binlerce yıldır, 21 Martta "Bayram Olarak" kutlanmaktadır. Son zamanlarda ise Nevruz konusunda algı yanılması yaratılmakta, Türkiye'de belirli bir kitlenin söylemlerini sembolleştirdiği, açıklama yapma ya da deklarasyon yayınlama zemini haline getirilmek istenmektedir. Çok açık ki Nevruz kavramının ve onun barındırdığı tarihi derinliğin anlamını bilmeyenler ya da bildiği halde, bunun Türklük ve Türk dünyası ile olan sarsılmaz bağlantısından rahatsız olanlar, maalesef, Türkiye'de insanların bir kısmını yanıltarak Nevruz'u etnik temelli ayrışma propagandaları ile özdeşleştirmesine neden olmaktadır. Özellikle Türkiye'nin genç nüfusu üzerinde etkili olduğu gözlemlenen bu algısal farklılaşma karşısında Nevruz'un gerçek manasının, Türk tarihi ve Türk Dünyası ile ilişkisinin herkes tarafından yaygın biçimde aktarılması ve öncelikle çocuklarımıza benimsetilmesi son derece önemlidir. 

Gazi Üniversitesi Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Necati Demir'de bu konuda çarpıcı ve çok açık bir değerlendirmede bulunuyor: "Nevruz son 50-60 yıl içerisinde çeşitli sebeplerden dolayı, Türk halk kültürü araştırmacıları hariç, Türkiye'de ve Türk Dünyasında pek gündeme taşınmamış; ihmal edilmiştir. Gündeme gelmemesi ve ihmal edilmesi sebebiyle aydınlar ilgisiz kalmış, devlet töreni olarak kutlanmamıştır. Bu gelişmeleri fırsat sayan bazı çevreler Nevruz'u olumsuz noktalara çekmeye çalışmışlardır. Fakat Türk halkı bu bayramı gönlünde ve köyünde yaşatmaya devam etmiş, düzenlenen oyunları bozmuştur. Nevruz, Türk bayramıdır. Onu başka milletlerin tarihlerinde ve kültürlerinde aramak, bilim ve gerçekle bağdaşmaz".


Türk dünyasının hemen her yerinde kutlanan Nevruz, birçok ülkede resmi ve milli bir bayram olarak anılmaktadır. Nevruz bu yönüyle tarihi derinliğe sahip ortak kültürlerin buluştuğu bir sistem olarak dünya Türklüğünün kaynaşmasına katkı sağlamaktadır. Nevruz gece ile gündüzün eşit olduğu mart ayının yirmi birini yirmi ikisine bağlayan gündür. Eski takvimlerde yılın ilk günü olarak belirtilen Nevruz, Türk dünyasının büyük bir bölümünde Yeni Gün ya da Gün Dönümü olarak bilinmektedir. Çetin geçen kış soğuklarından feraha ermenin başlangıcı olan bahara geçme günüdür. Bu sebeple Türk Dünyasında 21 Mart gününe yılbaşı anlamını taşıyan Yılsırtı veya Cılgırtı da denilir. On İki Hayvanlı Türk Takvimi'nde yılbaşı mart ayının yirmi biri yani Nevruzdur. Nevruzun kaynağı Altay dağlarıdır ve dünyaya buradan yayılmıştır. Kimi bölgelerde Türklerin Ergenekon'dan çıkışının 21 Marta yani Nevruz gününe denk geldiği bu yüzden Ergenekon ya da Bozkurt bayramı olarak kutlandığı bilinmektedir.

Her şeye rağmen Türk Dünyasında Nevruz konusunda önemli çalışmalar yapılmış ve bu önemli günün kısır siyasi gündemin ötesinde, ayrıştırıcı değil birleştirici bir anlam kazanması için çeşitli adımlar atılmıştır. Öncelikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri'nde 21 Mart günü resmî bayram ilân edilmiş ve bayram kutlamaları devlet töreni kapsamına alınmıştır. Ardından Türkçe konuşan ülkelerin Kültür Bakanları bir araya gelerek "Nevruz Bayramı"nı ortak şekilde kutlama kararı almışlardır. Bununla birlikte süreç içerisinde Türkiye ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde bu konuda bazı bilimsel etkinlikler düzenlenmiştir. TRT tarafından her yıl Nevruz ile ilgili programlar düzenlenmekte ve zaman Türk Dünyasından ortak canlı yayınlar gerçekleştirilmektedir. Pek çok ilde valilikler ve üniversiteler şemsiyesi altında bilgilendirici konferanslar ve paneller düzenlenmektedir. Tüm bu gerekçelerle Türklüğün ortak paydalarından birisi olan Nevruz'a her zamankinden daha fazla sahip çıkmalı; bize yakışan bir tavır içerisinde kutlamalı ve anlatmalıyız. (Kürşad Zorlu- Yeniçağ)


...


Bunu Kürtlerin Bayramı olarak lanse edenler bilmeli ki:

Kürtlerin dili Türkçe , Farsça, Ermenice, Süryanice, Arapça karışık bir dildir, hatta işin ilginç yanı 500 kadar öztürkçe (Göktürkçe) kelimeler bile tespit edilmiştir. Kürtler de Türklerden oluşur, zamanla Fars ve Araplarla karışmıştır. Yavuz Selim zamanında ötekileştirilen Yörükler, Dağlarda yaşayan Türkmenler Kürtleşmiştir. Yani Kürtler de Türk boylarından oluşmuştur. Örneğin. Karakeçililer ile Avşarlar bugün Kürt diye tanınır ki bunlar özbeöz Oğuz boylarındandır. Oğuzların kim olduğunu da söylememe gerek yok sanırım. Prof.Dr.Mehmet Eröz'ün Yörükler ; Adnan Menderes Kaya'nın Avşarlar, M.Şerif Fırat'ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi ; S.Ahmed Arsavi'nin Doğu Anadolu Gerçeği; Ali Tayyar Önder'in Türkiye'nin Etnik Yapısı; Ahsen Batur'un Kürdoloji Yalanları ; Ali Rıza Özdemir'in Kurmançlar Kimlerdir; Saadun Köprülü'nün makalelerini okumanızı öneririm. Nevruz kelimesine takılmayın, bayram Türk Kültüründen her millete geçmiştir. Ayrıca kendilerini Medlere bağlayanlar bilmeli ki, Medlerin dili Azebaycandaki Türkolog/Dilciler tarafından Türkçe olarak açıklanmıştır. (link)






ERGENEKON BAYRAMI, YAZ BAYRAMI, YENİ GÜN, NEVRUZ ... Ne derseniz deyin Türk'ün Bayramıdır ve 
"Bayramımız Kutlu Olsun"....."Selam Olsun 2015" video
SB









Altaylar’dan, Viyana’ya 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 
İlan ediyom cihana, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Türk, cefaya katlanacak, 
Muhabbetle tatlanacak, 
İlelebet kutlanacak, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Vurmasınlar yanlış aşı, 
Nerde Türk var, Türk gardaşı, 
Türk takviminin yılbaşı, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Tarihinden al haberi, 
Türk isen gel, kaçma geri, 
Ta Satık Buğra’dan beri, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Türk olan alsın nasibi, 
O, bu yurdun öz sahibi, 
Sinsin gibi, Cirit gibi, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Kem fikirler duysun hele, 
Bunu böyle herkes bile, 
Töreleşti kanun ile, 
Nevruz, Türk’ün bayramıdır. 

Körükle ateş yakalı, 
Bakırdan dağı yıkalı, 
Ergenekon’dan çıkalı, 
Nevruz, Türkün bayramıdır. 

Almaatı, Bişkek, Taşkent, 
Bakü, Yesi ve Semerkant, 
Oba oba, kasaba, kent, 
Nevruz, Türkün bayramıdır. 

Kırcaali, Gümülcine, 
Tibet, Moğolistan, Çin’e, 
Varna, Kırım, Urumçi’ne, 
Nevruz, Türkün bayramıdır. 

Bosna Hersek, usul usul, 
Şam, Şiraz, Kerkük ve Musul, 
Feymânî der ki; velhasıl, 
Nevruz, Türkün bayramıdır.


Aşık Feymani









* * * 




The story of the abduction of Persephone and Demeter
Spring / Winter ... is also the New year....

Persephone could be with her mother Demeter for two thirds of the year, but would spend the remaining months with her husband. Spring returned to the earth when Persephone returned to her mother Demeter....and when she was with Hades, the winter returns... and the origin of this story comes from Mesopotamia

Dumuzi and Inanna
The Sumerians formed the basis of the myth of Dumuzi and Inanna on the cycle of death and rebirth they observed each spring.

Dumuzi was the Sumerian god of vegetation and fertility. His wife Inanna was the queen of heaven and earth. Their marriage represented the forces of nature and a successful harvest. Inanna descended into the underworld to visit her sister, Ereshkigal, the queen of the underworld. Inanna passed through seven gates in the underworld and was killed by Ereshkigal. Enki, the god of fresh water as well as wisdom and civilization, sent gifts to the underworld to release and resurrect Inanna. During her absence, all crops on Earth died.

Innana was allowed to remain on Earth if she could find someone as a replacement. She sent Dumuzi to undertake these cyclical visits because she was angry that he had not released her. Dumizi’s sister and Enki’s daughter, Geshtinanna, offered to replace Dumuzi in the underworld for half the year.

İnanna/Dumuzi, Osiris, Attis, Adonis, Dionysos and Persephone....
All the same....





Even Easter Festival....
Wish a Happy New Year and Fertile Spring.







"Ysyakh" is the Yakut New Year. It is the symbol of welcome summer and the awakening of nature. The Yakut ancestor brought this celebration from central Asian steppes. In the beginning it was concerned with the cult of Sun divinity and with traditional economical activity. Yakuts are Turkish people ; Sakha Republic.





11 Mart 2015 Çarşamba

Elam



Yün Eğirmek - Neo-Elam, MÖ.8. - 7. yy


"Elamlar Huzistan bozkırı, Loristan, Zagros dağları ve bu dağların iki tarafında yaşayıp uygarlık ve devlet kurmuşlardır. Sümerlerde olduğu gibi, Elamların da ne zaman bu yerlere gelmesi kesin olarak belli değildir, ancak tarihçilerin kesin söylediğine göre Elamların doğumdan 3500 yıl önce alfabesi ve yazısı olmuştur ve dilleri de, Sümerler gibi, eklemeli olmuş ve onlar gibi Orta Asya’dan gelmişlerdir."

"Elamlar kendilerini ‘Enzan Susunka’ adlandırırlardı. Elam sözü Sami kelimesi olacak (yüksek ülke), buna göre de Fars ve Akamenit tabletlerinde Elamlar Enşan, Enzan şeklinde yazılmıştır."

"Elamlardan kalan eserler, çok yüksek düzeydeki sanatlarını gösteriyor. Asyani halklar yani Sümerler, Elamlar, Kassiler, Hurriler,..."

"Kassilerin dili komşuları olan Elamlar ve Gutti-Lullubilerin diline yakındı ve onlar gibi eklemeliydi. "
"Bir takım Aryacı İran tarihçileri Elam ve Kassilerin bütün varlığına kırmızı kalem çekerek, onlar için Proto Lor deyimini kullanıyor, bugün Huzistan’da yaşayan Elamların torunları ve Loristan’da hayat süren Kassilerin soyu olan büyük Türk kütlesini görmezlikten gelerek, hepsini Fars’mış gibi kaleme alıyorlar."


İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ
Prof.Dr. Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi)
Ferhad Rahimi







link







ETRÜSK/RASENA - MÖ.6.yy
KASSİLER / KASSİTES - MÖ.13.yy
Kassiler (link)





"Akrebin Kalbi adı da verilen Antares, Ejderha kuyruğunda, kalp şekli verilen bir düğüm ile ifade edilir. " - Nuray Bilgili


link




28 Ocak 2015 Çarşamba

TETRAMORF - DÖRT BEDEN



Geç Hitit MÖ.7.yy - Tell-Halaf



Tetramorf (tetramorph, Latince dört beden) dört varlığın birleşiminden meydana gelen bir sembolü ifade eder. Bu varlıklar genelde boğa, kartal, aslan ve insandır. 

Kadim orta doğu uygarlıkları, örneğin Mısır Mezopotamya İran ve Anadolu, Uzak Doğu’da Orta ve Güney Amerika mitolojisinde yaygın olarak işlenmiştir. Bunların en iyi tanınanı Mısır’da Kufu (Cheops) piramitin önünde doğuya bakan ve 20 metre yükseklikte sfenks (sphinks) yapıtıdır. Sfenks, Grekçe’de birleşken anlamına gelir.

Büyük Sfenksin gövdesi aslan başı insan şeklinde. Genelde firavun Khufu yüzü olduğu kabul edilmekle beraber, son zamanlarda bu sanıya karşı muhalif görüşler otaya atılmıştır. Bazı görüşlere göre Sfenks kelimesinin kökeni “yaşayan simge”  anlamına gelen, eski Mısır dilinden “Shesep-ankh”den türemiştir.

Çoğu kez sfenksler kanıtlı gösterildiği halde, büyük sfenks muhtemelen (her zaman) kanatsızdı. Bir görüşe göre büyük sfenksin yapım tarihi ilk bahar solstisin Aslan burcunda bulunduğu M.Ö. 10.000 yıllarına tekabül ediyor, yani Aslan çağının bulunduğu Atlantis’in batışı sıralarında. Şu zamanlarda da 180° bir açı yapılarak insan başının simgelendiği Kova çağına gelmiş bulunuyoruz.

Eski Mısırlılar aslanları kutsal yapıtların koruyucusu olarak kabul ettikleri söylenir. Ancak, bunun dışında sfenks konusunda bir şey bilinmemektedir. Ezoterik açıdan sfenks insan başı, kartal kanatları, gövde üstü aslan ve altı boğa olan dört bedenden oluşmuş bir tetramorftur. Bu dört varlık dört sabit burcu karşılayan kerubilerin bedenleridir.

Sfenksin önünde durduğu Khufu ( Cheops ) piramit ile bir ilişkisi olduğu sanılmakta. Mısır piramitleri tetrahedron denilen ve kristallerin girebileceği yedi simetrik şekilden biri görüntüsündedir. Altı bir kare ve üstü dört üçgenden meydana gelmiştir. Üçgen ile dörtgenin kutsal yediyi oluştururular. Dört üçgen dört istikamete bakıp dört rüzgarı ve dört elementi simgeler. Bu dört üçgen üst üste katlanıp iki boyutlu bir şekil yaratır. Bu da 12 köşeli bir yıldızdır. Bu da bize zodiakı, burçlar kuşağını verir.

Yukarıdaki şekil piramidin dört üçgenin ve bir karenin düz bir yüzey üzerinde iki boyutlu şeklidir. Dört üçgenin her biri bir elementi ve her bir kenarı elementlerden üçer burca bakmaktadır. Bunun üzerinde bir kare yerleştirilince. Görülür ki o karenin her bir ucu dört ayrı elementten dört burca bakmaktadır. Yukarıdaki şekilde kare dört sabit veya değişmez burca bakmaktadır. Bunlar Kova, Aslan, Akrep ve Boğadır. İşte kadimlerin efsane, sanat ve kutsal metinlerinde geçen ve bir kaç değişik hayvan türünün birleşimden oluşan fantastik mahluklar, ister Sfenks, Garuda veya Kerubim olsun, genellikle bu dört sabit burçlardaki sembollerin birleşimlerinden oluşmuşlardır.

Odipus efsanedeki sfenksi ele aldığımızda (bakınız bölüm başındaki alıntı), bilmecenin çözümü insan olarak ortaya çıkıyor, fakat aynı zamanda bilmecenin içinde başka bir bilmece olabilir ve cevap piramit olarak da çıkabilir. Piramidin tabanı dört ayaklı, sonu veya üstü üç ayaklıdır ve öğleyin güneş dik olarak piramide yukardan baktığı zaman iki ucuyla kesin bir çizgi yaratır. Biri en tepede ve biri tabanın tam ortasında. Bu çizgi arzın merkezine kadar iner. Piramit ayrıca tek bir noktada uçlanır, orada sanki başka bir boyutta girerek kaybolur.

Hint mitolojisinde Garuda yarı insan ve yarı kartal bir varlıktır. Yılanların düşman ve tanrı Vishnunun taşıyıcısı. Ayrıca, Rama’yı da cennete taşımış. Kartal kanatları motifler orta doğuda yaygın. Mezopotamya medeniyetlerinde, Sümer, Babil, Asur ye Keldanilerde kanatlı ve insan yüzlü boğalar görülür. Eski İran medeniyetlerinde de görülür. Hititlerde ve civardaki medeniyetlerde dört mahlukun çeşitli birleşimleri görülmekte. Genellikle hayvan başlı ve insan gövdeli tanrılardan oluşmuş Mısır panteonunda sfenks de bunun tersine görmek ilginç.

İbranilerde tetramorflar Kerubim olarak adlandırır (Kerubim veya Kerubiler çoğul, Kerub tekil). Okült açıdan Kerubimler dört elementin idarecileridir. Sembolik karşılıkları şöyledir:


Kerubim  -  Görünüş  -  Burç
Hava Kerubu - İnsan  -  Kova
Ateş Kerubu  -  Aslan  -  Aslan
Su Kerubu  -    Kartal  -  Akrep
Toprak Kerubu - Boğa  -  Boğa


Golden Dawn Cemiyetine öğretilerine ait yukarıdaki tablo şöyle açıklayalım. Kova burcunun insan şekli ile simgelenmesi onun burçlar arasında en insani olmasından kaynaklanıyor. Aslan ve boğanın şekilleri burçlarının tam olduğundan yorum gerektirmez. Burada en itilaflı tekabül Su Kerub için kartal sembolü gelebilir, çünkü kartal uçtuğu için hava elementi çağrışımı yapar. Ayrıca güneşle ilgisinden dolayı ateş çağrışımı yapar. Ancak, görülür ki akrep burcun sembolleri arasında bulunmakta. Kanatları açıldığında hilal şeklini andırmaktadır.

Eski Ahitte Kerubim hakkında yazılanlar şöyledir,

“Ye baktım, ve işte, kerubilerin yanında dört tekerlek vardı, her kerubinin yanında bir tekerlek, ve tekerleklerin görünüşü gök zümrüt taşı gibi idi. Ve onların görünüşüne gelince, dördünün de benzeyişi birdi, sanki tekerlek içinde tekerlek varmış gibi. Yürüdükleri zaman dört yanlarına gidiyorlardı, yürürken dönmüyorlardı, ancak baş nereye yönelirse onun ardınca gidiyorlardı, yürürken dönmüyorlardı. Ve bütün bedenleri ve sırtları, ve elleri, ve kanatları, ve tekerlekler, dördünün de tekerlekleri, çepçevre gözlerle dolu idi. Tekerlekler ise, ben işitirken onlara dönen tekerlekler, diye çağrılırdı. Ve her birinin dört yüzü vardı, birinci yüz kerubi idi, ve ikinci yüz insani idi, ve üçüncü yüz aslan yüzü idi ve dördüncü yüz kartal yüzü.” Hezekiel Bap 10 /9—10

Eski Ahitte ayrıca Süleyman‘ın yaptığı mabette iki dev Kerubim heykelini altınla kaplayarak yerleştiğini anlatmakta.

Tetramorflardan oluşmuş Sfenks ayrıca insani simgeler, çünkü insanda dört element vardır. Elemental varlıklar veya doğa ruhları okült felsefesinde sadece bir elementten oluşmuştur.


Kemal Menemencioğlu
Hermes kitapevi'nin sahibi ve internet sayfasının kurucusu
Namık Kemal'in torunudur, babası Turgut Menemencioğlu ise Winston Churchill, Franklin Roosevelt ve İsmet İnönü'nün katıldığı ünlü Kahire Konferansı'nda tercümanlık yapmış devlet adamı, büyükelçidir.













9 Temmuz 2014 Çarşamba

Elamlar (Elamites)


Elam - MÖ.1400



Aryaların bölgemize gelmesinden kaç bin yıl önce, Sümerlerle koşut olarak ve aynı zamanda bölgemizde hükümet, devlet ve parlak uygarlık kurmuş olan; bölgemizin kendileriyle çağdaş ve kendilerinden sonraki halkları ve uygarlıklarına büyük etki
yapmış olan ikinci önemli halk Elamlar olmuşlardır. Elamlar, Sümerler gibi, insanlığın ilkin uygarlık yaratan halklarından biri gibi tanınmaktadırlar.

Elamlar Huzistan bozkırı, Loristan, Zagros dağları ve bu dağların iki tarafında yaşayıp uygarlık ve devlet kurmuşlardır. Sümerlerde olduğu gibi, Elamların da ne zaman bu yerlere gelmesi kesin olarak belli değildir, ancak tarihçilerin kesin söylediğine göre Elamların doğumdan 3500 yıl önce alfabesi ve yazısı olmuştur ve dilleri de, Sümerler gibi, eklemeli olmuş ve onlar gibi Orta Asya’dan gelmişlerdir. Ali Paşa’nın eserinde şöyle okuyoruz:

“Sümerler zamanında Huzistan ve Bahtiyarı dağları yamaçlarında Elam adında başka bir kavim devlet kurdu, onun başkenti Şuş şehriydi ve Ehvaz da onun önemli şehirlerinden sayılırdı. Elamlarla Sümerler ve Akkadlar arasında uzun süren savaşlardan sonra, nihayet Sümer-Akkad devleti dağıldı.”

Yıllar boyu savaşlardan sonra D.Ö.2280. yılda Elam kralı Kudur-nahunte Sümerlerin Ur şehrini tutup talanladı, Sümerlerin egemenliğine son verdi, Nene adlı tanrılarını ganimet olarak Elam’a götürdü. Sümerler 60 yıl Elam’ın bir parçası oldular. D.Ö.
2239. yılda yine de Sümer sülalesi kuruldu, ancak bu kez Elam kralı Rim-sin D.Ö. 2115. yılda Sümerleri son olarak ortadan kaldırdı. Bundan sonra Sümerler bir daha tarih sahnesine çıkamadılar.

Bu yenilgiden sonra Sümer ellerinin bazıları Orta Asya’ya döndü, kalanları ise Samiler içinde eridi ve dilleri de Elam dilinin tersine yok oldu.

20. yy.’ın başlarına değin Elamlar hakkındaki bilgiler Tevrat’ın verdiği kısa bilgilerle sınırlıydı, ancak bu asrın başlarında Demorgan tarafından Şuş’ta yürütülen bilimsel kazılar şu bilgileri veriyordu: Eski Elam dediğimizde Huzistan, Loristan, Poştkuh ve Bahtiyarı dağlarını kapsıyor ki, batıdan Dicle’yle, doğudan kısmen Fars’la, kuzeyden Babil-Hemedan yoluyla, güneyden Buşehr’e değin Basra körfezi kıyılarıyla sınırlanıyor. Elamların ünlü şehirleri Şuş, Madaktu, Haydalu (bugünkü Hurremabad olabilir) ve Ehvaz olmuştur.

Elamlar kendilerini ‘Enzan Susunka’ adlandırırlardı. Elam sözü Sami kelimesi olacak (yüksek ülke), buna göre de Fars ve Akamenit tabletlerinde Elamlar Enşan, Enzan şeklinde yazılmıştır.

Hint-Avrupalı halklar, özellikle Farsların dedeleri İran çölüne gelmeden önce bugünkü Fars vilayeti de Elam hükümetine bağlı ve onun bir parçasıydı. Bu gerçeği Fars vilayetinde bulunan ve Elam dilinde olan bir kaç tablet gösteriyor. Farsların dedeleri
bugünkü Fars vilayetine geldikten sonra da, Elamların Fars vilayeti ve Farslar içinde belli ölçüde nüfuz, kök ve dayanakları vardı. 

Örn. Kendini Elam kralı adlandırmış Martiya, Fars’ta yaşamıştır.

Bu dönemlerde Elam uygarlığının nüfuzu Fars vilayeti ve Farslar içinde o denli güçlüydü ki, daha yazıya iye olmadıkları dönemde Farslar kendi resmi ve devlet işlerinde Elam dilini kullanırlardı. Demek ki, Elamlar Fars eyaletinde ilk önceden yaşamışlar ve Farslar doğumdan 900 yıl önce bu eyalete geldikleri zamandan Elamlara bağlanmış ve Elam dilini devlet dili gibi kullanmışlardır. Onun için de kuşkusuz kendi çivi alfabelerini Elam alfabesi temelinde yaratmış ve devlet kuruluşu ve hayatın çeşitli alanlarında da Elam uygarlığı ve devletinden yararlanmışlardır.

Diyulafuva ve Demorgan’ın kanısınca Elamlar kuzeyden bu yerlere gelmiş ve dilleri eklemeli olmuştur. Elamların yazısı Sümerler gibi çiviydi, ancak kendilerine özgü alfabeleri vardı, yani harfleri Sümerlerle aynı değildi. Elamların rakamları da Babil ve Sümer rakamlarından farklıydı. 

Elamlar da puta tapan olup çeşitli ruhlara ve Şamanlara inanırlardı. Onların büyük allahlarının adı Şuşinak’tı. Elamlar tanrılarının her birini bir heykel şeklinde canlandırırlardı. Her bir şehrin bir heykel şeklinde allahı olurdu. Onların dini törenleri Babil ve Sümerlerinkine yakındı.

Demorgan Elam tarihini iki döneme ayırır: tarih öncesi ve tarihi dönem. Tarih öncesi dönemine ait çömlek kaplarla ilgili King şöyle söylemektedir:

“Bu çömlek kapların Mısır çömlek kaplarına benzerliği yüzeyseldir Bu çömlek kapların yapma tarzı Hazar denizinin ötesinde (Kurgananu), Esterabad (Kurengtepe) ve Deregez’de bulunan kaplar ve şeylerin yapma tarzına benziyor.”

Elamların tarihi 3 döneme ayrılır:

1. Sümer ve Akkad tarihiyle sıkı bağlı olduğu dönem (en eski dönemden-D.Ö. 2225. yıla değin): Bu dönemde Elam kralları Sümerler ve Akkadlarla savaşırlar. Elamlar uygarlıkça Sümerlerden daha aşağı düzeydelerdi. Bu savaşların sonunda nihayet Elamlar Sümerler ve Akkadları yenerek onları ortadan kaldırdılar. Elamlar bu dönemde ticaretle tanışmamışlardı.

2. Babil tarihiyle sıkı bağlı olduğu dönem (D.Ö.2265-745): Bu dönemde Elamlar Babil kralları ve hükümetiyle savaşırlar. Elam kralı Şutruk-nahunte Babil’i açıp değerli şeylerini yağmalayıp Şuş’a götürdü. Bu dönemin ünlü Elam kralı Şilhak-inşuşinak olmuştur ki, birçok bina yapmış ve bu binaların tarihini de kaydetmiştir. Bu kral,
Elam dili ve edebiyatının gelişmesi uğrunda çok işler görmüştür.

3. Yeni kurulmuş Asuri devletiyle sıkı bağlı olduğu dönem (D.Ö.745-645): Bu dönemin temel olayları Asurilerle savaşlardır. Asuri kralı Tiglet-pileser zamanına değin Asurilerle Elamlar arasında, dağlarda yaşayan halklar yani Hurriler, Lullubiler vs vardı. Bu kral bu halkların bir takımını Asurilere bağladıktan sonra, Asurilerle Elamlar komşu olup savaştılar.

Asuri kralı Asurbanipal D.Ö.646. yıl Şuş’u alıp orayı yağmalayıp yerle bir etti. Asurbanipal’ın vahşice saldırısı Elam hükümetinin merkeziyetini bozdu, ancak Elam toprakları Asuri imparatorluğuna eklenmedi. Asurilerin Elam’a vurdukları bu ağır darbe Nebu-pileser’in (D.Ö.625-605) iş başına gelmesiyle telafi oldu. Babil kralı Nebu-pileser Elam’ı destekledi, tanrılarını geri verdi. Bu zamanlar Elam’ın yeni hükümeti Şuş şehri çevresinde kuruldu. Bu dönemde Babil ile Med hükümetinin önderi Kiaksar Asurilere karşı uğraşıyorlardı. Elam halkı ve hükümeti fırsattan yararlanarak nispeten genişledi ve pekişti. Med hükümetinden sonra Akamenitler yavaş yavaş Elam topraklarını tuttular. 

Kirus (D.Ö.550-529) kendini Enşan kralı yani Elam kralı adlandırdı. Darius (D.Ö.522-486) saltanatının ilk yılında Elam saltanatını iddia edenlerden ikisini ezdi ve üçüncüsünü ezmek için yine de krallığının ilk yılında ordu gönderdi. Bundan sonra Elam Akamenitlerin bir satraplığı oldu ve Huja adlandı. Akamenit kralları Elam’da saraylar yaptırdılar ve Şuş şehri Pers krallarının dinlenme yerine dönüştü. Böylelikle Elamların devlet ve hükümeti Akamenitler aracılığıyla ortadan kaldırıldı, ancak Elam halkı ve onların dili yaşadı, kullanıldı ve Akamenit krallarının yazıtlarında üç dilden biri oldu. Taht-i Cemşid’den bulunan iki arşivden Darius, Haşayarşa ve Birinci Erdeşir dönemine ait Elam dilinde kaç bin tablet bulunmuştur. Bu belgelerin okunması ve hatta nerede olduğundan bugüne değin hiçbir haber yoktur.

Elamların uygarlığı ve sanatı
Elam, bugünkü Huzistan, Loristan ve Fars vilayetinin batısındaki topraklarda Orta Asya’dan gelme eklemeli dilli çeşitli el, boy, soy ve oymaklardan ibaret olmuştur ki, her birisinin kendine özge, el-oba dizgesinden kalan kurallar temelinde bağımsız hükümet kuruluşu vardı. Bunlar biri birinden bağımsız ve ilkel demokrasi temelinde kendi iç işlerini yönetiyorlardı. Bu ayrı ayrı emirlik ve beylikler, iç bağımsızlıklarını korumakla birlikte, dış saldırıları karşısında ve iktisadi konularda birleşiyorlardı.

Eski Türk ellerinde olduğu gibi, hem hakim daireler, hem de geniş halk kitleleri içerisinde aile bağları sağlam olurdu. Elam egemenliğinde varislik, ata-kardeş-oğul esasında olurdu. Bu genel kuralları yalnız ölüm bozabilirdi.

Kuşkusuz Elam uygarlığı çağdaş İran’ın en eski ve dünyanın birinci uygarlıklarından olmuş, en eski dönemlerde bütün Azerbaycan, İran’ın batısı ve merkezinde yaratılmış olan uygarlığın merkezinde yer almıştır. Bu uygarlık o dönemlerde gösterdiğimiz vilayetlerde bulunan tek bir beceri ve sanat ortamının merkezinde yer alan uygarlıklardan olmuşsa da, aynı dönemlerde Azerbaycan’ın batı bölgelerinde, Erette (Aratta)’de yaratılmış bilim, teknik, metal bilimi, mimarlık, beceri ve ince sanattan ciddi biçimde etkilenmiştir.

Elamlardan kalan eserler, çok yüksek düzeydeki sanatlarını gösteriyor. Asyani halklar yani Sümerler, Elamlar, Kassiler, Hurriler,...

Yunanlılar ve Rumlardan çok önceler, insanlığın ilk yüksek nitelikli uygarlık, sanat ve becerisini yaratmışlardır. Bu sanat sonralar Yunan, Rum ve bölgemizin bütün halklarının uygarlığı ve sanatına çok ciddi etki bırakmıştır.


Elamların dili
Elam uygarlığının ilk dönemlerinden ve onun krallık sülalelerinden bilgiler azdır, çünkü, Şuş bilimsel kazı işlerinden elde edilip Şikago Üniversitesi’nde korunan 10 bin Elam dilinde olan yazıt ve tablet şimdiye değin okunmuş değildir. 

Dolayısıyla Elam dili şimdilik tam anlamıyla öğrenilmemiştir, ancak bugüne değin öğrenilen belgeler, sözler ve kanıtlar Elam dilinin eklemeli bir dil olduğunu kesin olarak belirlemiştir. Elam dili bugünkü İran’ın batı vilayetlerinde yaşayıp uygarlık yaratmış Kassiler, Guttiler, Lullubiler, Hurriler, Gilzanlar ve Urartuların dilleri ile aynı bir köke malik olmuştur ve bir takım eski tarih bilginleri bu düşüncededirler ki, Elam dili Gutti-Lullubiler ve onların torunları olan Manna-Medler içerisinde resmi devlet ve ticaret dili olmuştur.

Hatta akademisyen Mar, Med-Mannaların dilinin Elam dili ile aynı olduğunu göstermiştir. Eski İran uygarlığı üzerinden belirsizlik perdesi kaldırılıp Elam uygarlığının Akamenit uygarlığından daha eski, yüksek ve zengin olması belli olduğunda, Aryaizm kuramı Elamları da Aryai göstermeğe başladı.

Babil’in ikinci sülalesi dönemi (D.Ö.2068-1710) Hitit imparatorluğunun Anadolu’da kurulması ve de üçüncü Babil dönemi (D.Ö.1760-1185) Kassilerin hakimiyete gelip her taraftan Elamları kuşatarak sıkıştırması sonucunda Elamların yerleri sınırlı oluyordu.

Persler bugünkü Fars vilayetinde, Huzistan düzlüklerinin kuzeyinde (bugünkü Bahtiyarilerin yeri) ve Loristan dağlarında yerleşerek Elamları sıkıştırdılar. Ayrıca Aryalar Zagros dağlarının (bugünkü Azerbaycan’la Türkiye arasındaki dağlar) batısında ve Ağrı dağı çevresinde yerleşip Urartuları ve dağlık bölgelerde yaşayan Asyayi halklardan olan Elamları, Hurrileri, Kassileri vs’yi sıkıştırıp onları doğuya doğru yani bugünkü Azerbaycan topraklarına gitmeğe zorladılar. 

Üstelik Babil’de hükümet eden Samiler de güneybatıdan Elamları gün geçtikçe artan baskılara maruz bıraktılar. Bu baskılar sonucunda nihayet Elamlar D.Ö.645. yılda tarih sahnesinden çıkarıldılar. Ancak Elamlar kültür bakımından o denli yüksek düzeydelerdi ki, siyasi bakımdan yenilip tarih sahnesinden uzaklaştıysalar da, kültür ve dil bakımından bölge halkları onlara gereksinim duyuyordu. 

Bunun için de Elamlar siyasi bakımdan Samiler ve Aryaların karşısında yenildikten sonra, kaybolmamış ve sınırlı yaşadıkları zamanlar da, dilleri bölge devletleri ve halklarının yararlandığı önemli dillerden biri olarak kalmıştır. Hatta bu durum Darius dönemine değin sürmüştür. Bilindiği gibi, Kirus kendi kitabelerini Pers, Elam ve Akkad dillerinde yazdırmış ve o kitabelerde kendini ‘Enşan kralı’ yani Elamların da kralı adlandırmıştır. Diakonof şöyle söyler:

“Sonraki incelemelere göre Elam dili Pars’ta Farsçadan önce revaçta olmuş ve Akamenitler döneminde de Pars’ta devlet ve idari dil olmuştur.”

Demek oluyor ki, Elam hükümetinin çökmesiyle o halkın dili geniş halk kitleleri içinde asla yok olmadı, kalıp yaşadı. Bu dil Medler, Akamenitler, Sulukiler, Eşkaniler ve Sasanilerde hatta İslam’dan sonra yaşamış ve İslam tarihçileri ve dil bilginleri tarafından ‘Huzi’ adlanmıştır. 

İslam dönemi bilgini İstahri’nin Mesalikü’l-memalik adlı eserinde şöyle okuyoruz: 

“Huzistanlıların Farsça ve Arapçadan başka, ayrı bir dilleri de vardır ki, Huzi adlanır ve o dil ne İbri, ne Süryani (Asuri) ve ne Farsidir." 

Daha önceden de söylediğimiz gibi Aryalar bölgemize gelmeden önce bölgede Sami dilli ve eklemeli dilli halklar vardı. Büyük bilgin İstahri’nin İslam’dan bir kaç yüzyıl sonra ‘Huzistanlıların Huzi dili ne Sami ne de Aryaidir’ dediğine göre bu yerlerde yaşamış Elamların dili gibi eklemeli ve kuşkusuz onların dilinin kalıntısı olmuştur.

İslam döneminin bir takım alimleri kendi eserlerinde Sami ve Ari olmayan Huzi dilinin Sasaniler zamanında da yaşayıp o dönemin sayılı dillerinden biri olduğunu göstermişlerdir. Ancak bütün büyük İslam bilginlerinin sözlerine karşın Dr. Hanleri “Huzi’yi İrani lehçesi bilmek gerekiyor” diye yazmaktadır.

Kuşkusuz Dr. Hanleri’nin İrani lehçesinden maksadı Aryai ve ya Hint-Avrupa lehçesidir (İrani dil ifadesi yanlıştır, çünkü İran coğrafi bir kavramdır ve İran çeşitli dillerin olduğu bir ülkedir).

Dr. Hanleri bu görüşüne hiçbir kanıt ve belge göstermiyor, ancak biz bugünkü Huzistan’ın etnik yapısına baktığımızda onun düşüncelerinin tersini ve eski İslam bilginlerinin görüşlerinin doğruluğunu görüyoruz. Kaldı ki Aryaların, Fars vilayetine hakim olduğu gibi, Huzistan’a hakim olmasını tarih göstermiyor.

Bu dil bugün hem Huzistan’ın Şuş yakınları ve Irak’ın Şuş’a yakın yerleri (Bedre, Kazaniye, Hanikin, Mendeli vs) hem de Loristan’ın Sungur şehri ve onun geniş çevre köylerinde kalıyor, halkın normal dili ve iletişim aracıdır, çağdaş Azerbaycan Türkçesinin bir lehçesidir. Bu Türk dilli köylülerin yaşlıları kendilerini Eşkani adlandırıyorlar (yazar kendisi bizzat bu köylülerle görüşmüştür). Yani Elam-Huzi dili yalnız İslam’ın ilk asırlarında değil, bugün de hayatını sürdürmektedir.

Kuşkusuz Elamlardan kalan tabletlerin okunmasından sonra, Elam dilinin bütün dilbilgisel özellikleri (biçim bilgisi ve söz dizimi) geniş biçimde öğrenilecektir. Biz daha sonra bu özelliklere değineceğiz. Burada Elam adları esasında yalnız biçim bilgisi özelliğine değinmekle yetiniyoruz:

Elam kralları adlarının bir takımının sonunda (Şimut-vartaş, Lila-ir-taş, Temtiraptaş, Kuduzuluş, Kuk-kirvaş, Untaşkal, Humban-haltaş gibi) +taş ve ya +Aş eki vardır ki bu ek, o zamanlar Zagros dağları çevresinde yaşamış bütün eklemeli dilli halklar içinde (Elam, Kassi, Hurri, Gutti, Lullubi, Gilzan, Manna, Hitit, Urartu vs) ve onların dilinin biçim bilgisinde olmuş ve bugün de bu yerlerin çoğunda yaşayan halkların dilinde vardır.

Örn. Azerbaycan Türkçesinde +daş eki birliktelik anlamını taşıyan bir ektir. 
Örn. yoldaş, kardaş, sırdaş, Teymurtaş vs. Bu ek tarih boyu bütün Türk dizgeli dillerde kullanılmıştır.



İRAN TÜRKLERİNİN ESKİ TARİHİ
Prof. Dr. Muhammed Taki Zehtabi (Kirişçi) 1923-1998
Ferhad Rahimi





Puzur-in-Shushinak (2112 BC - 2095 BC)

Influenced by the art of Mesopotamia, Puzur-in-Shushinak (2112 BC - 2095 BC) is the first king of Susa  
Old Elamite period: 2700 BC ­ 1600 BC



Following the research of Rawlinson, that the Elamite and Sumerians spoke genetically related languages. 




___________________________