insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2018 Cuma

İphigenia'nın Kurban Edilmesi




İphigenia'nın annesi Klytemnestra solda yas tutarken babası Agamemnon kurban etmek için götürüyor. 
İphigenia'yı taşıyan kıvırcık saçlı kişi ise Odysseus (Ulysses). 
Bu arada, Artemis İpginenia'nın yerine kurban edilmesi için bir geyik getiriyor... 
Fresk MS 1.yy – Pompei / Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi




"Akhalar zamanı gelince yelken açarlar. Ancak bir fırtına çıkar ve ilerlemelerini engeller. Bunun üzerine Kalchas kehaneti yorumlar ve Aulis'e geri dönmeleri gerektiğini iletir. Aulis'e vardıklarında Agamemnon tanrıça Diana'yı yatıştırır, sonra da takipçilerine Truva'ya doğru yola çıkmalarını emreder." - Truvalı Dares.


Homer’de de geçmeyen bu “yatıştırma” hikayesi Euripides’te (MÖ 5.yy) geçer: Filo rüzgar için Aulis’te* beklerken, Akhaların bilicisi Kalkhas kehanette bulunur; Agamemnon, bir gün avdayken Artemis’in kutsal geyiğini vurmuştur. Artemis kızmıştır, bu yüzden rüzgarları estirmemektedir. Eğer Agamemnon kızı İphegenia’yı Artemis’e kurban ederse rüzgarlar geri gelecektir.

Agamemnon öfkelenir kendi kızını nasıl kurban eder. Evet onlarda insan kurban etmek vardır, ama her zaman köle veya esirlerden seçilir. O asil sınıfına mensuptur, bir kraldır, yapamaz. Özellikle Odysseus** ve diğer liderlerin telkiniyle, gönülsüz de olsa, kızını Artemis’e kurban verecektir. Bunu duyan eşi Klytemnestra Agamemnon’u lanetler, zaten savaştan dönünce de eşi ile onun aşığı (Agamemnon'un amcaoğlu) tarafından öldürülür.

İphegenia tam kurban edilecekken Artemis onu alır ve Tauris (Kırım)'a götürür, tapınağının rahibesi yapar. Rüzgar geri gelmiştir ve Akha filosu beklenen savaş için Truva’ya doğru yelken açar.

Truvalılar'da 'insan kurbanı' yoktu. Onlar Skamandros (Sakamaner / Kara Menderes) nehir tanrısına At kurban ederlerdi.


SB
* Aulis: Eğriboz (Euboia) Adası yakınlarında Akha filosunun toplandığı yer.
** Odysseus "Hellence" değildir, Artemis de...



*


İphigenia Tauris'te
Goethe

ARKAS
Ah! Sen kutsal rahibe! Bu yere onur veren.
Sayılan, saygılarla ağırlanan erden!
Uğur sayardık bunu bil ki kendimiz için.
Daha aydın, sevinçli ışısaydı gözlerin.
Henüz kalbin acının gizemiyle örtülü,
Çözülmez gizle dolu, karanlığa gömülü,
Ve bizler kaç yıllardır bekleriz hiç durmadan
Bir söz söylesen diye içini bize açan.
Fakat ilk tanıdığım günden beri seni ben
Hep o gizemli bakış, titrediğim, ürküten.
Demirlerle bağlanmış sanki ruhun göğsüne.

IPHIGENIE
Yaraşan budur bize, yurttan atılanlara.

ARKAS
Kendini atılmış mı sanıyorsun burada?

IPHIGENIE
Yurdu sayılır mı hiç insanın gurbet eller?

ARKAS
Gurbet el oldu demek kendi yurdun, bu yerler.

IPHIGENIE
Bu nedenden umuyor burda kanayan kalbim.
Daha küçücükken ben, Hellas'ta, evimizde,
Yürek bağım pek zayıfken henüz sevdiklerimle,
Ana, baba, kardeşi bilir bilmezken henüz,
Ve biz çocuklar evde, körpe fidanlar gibi
Atalar yurdu denen bu yüzyıllık ağacın
Koeamış gövdesinden fışkıran dallar gibi,
Göklere boy atmaya çabalarken, ansızın
Bir yabanın ilenci tutup bileklerimden
Kopardı, aldı ben,i bütün sevdiklerimden,
Demir ellerle kırdı o kutsal, güzel bağı,
O zaman bitti hepsi, gençliğin çiçeklenen
Sevinci, şen günleri, o mevsim baştan başa.
Kurtulan benim yalnız, ben kaldım bir başıma,
Üzünçlü bir gölge gibi, ve artık açmayacak
Yaşamın taze sevinç çiçekleri içimde.

ARKAS
Karayazılıyım der, bu adı verirsen sen kendine
Hâk kazanırım sana iyilik bilmez demeye ben de.

IPHIGENIE
Şükrettim size her gün.

ARKAS
Fakat içten gelmeyen,
Bir şükür ki karşılık değil gördüklerine,
Mutlu bir yaşam değil gülen bakışlarında,
Yürekten yaklaşış değil seni ağırlayana,
Alıp getirdiği gün gizemli bir el, hani,
Bu tapınağın önüne yıllarca önce seni
Theas çıktı karşına, tanrı göndermiş gibi,
Sana karşı sevgiyle, saygıyla dolu kalbi,
Ve bu kıyılar dostça kucak açmıştı sana.
Bu kıyılar ki korku verirdi her yabana
Ve hiç kimse yoktu ki gelip de, senden önce,
Sunulmasın burada tanrıya kurban diye,
Bu kutsal mermerlere akıtmasın kanını.

IPHIGENIE
Özgürce soluk almak mıdır yaşamak yalnız!
Ne acıklı bir yazı, ki bu kutsal tapmakta
Görmeye gelmiş bir gölge gibi kendisinini
Yalnızca yas tutup dolaşmak düştü bana?
Ve ben nasıl bilinçli, mutlu bir ömür derim
Ona, ki her günü bir başka yasla dolmada
Ve bizi alıp sessiz sürüklemede burdan,
Lethe'nin kıyısında, bir ağıt gibi gamlı,
Sayısız ölülerin yaslı alaylarına?
Vakitsiz bir ölümdür boş geçen ömrün adı.
Ve bana düşen de bu acı kadın yazısı. (...)

IPHIGENIE
Atreus'un en büyük oğlu Agamemnon'du,
Babam o. Fakat size şunu söyleyeyim ki
Ben onda ömrümün ilk gününden beri, seçkin,
Yetişkin eri sezdim. Anam Klytemnestra
ilk aşk meyvesi diye beni doğurdu ona,
Sonra da Elektra'yi. O zamanlar böylece
Egemendi kral yurda yıllar boyu sessizce.
Kavuşmuştu Tantalus evi dinginliğine.
Fakat bir şey eksikti bu yuvanın yazısında,
Bir oğul yoktu evde, bu dirlikli yuvada.
Ve bu büyük istek de henüz gerçekleşmişken,
iki kız kardeşiyle Orestes daha büyürken
Bir yıkım daha geldi, bu eve kanat gerdi,
O savaş haberini siz de duydunuz elbet.
Bütün Elen beyleri, toplayıp güçlerini
Kaldırılan en güzel kadının öcü için
Toplanmıştı önünde Trova burçlarının.
İşitmedim henüz ben kent elde edildi mi,
Öc alınıp düşmandan amaca erildi mi.
Babamdı başlık eden Elenler ordusuna.
Boşuna bekliyordu ordu Tauris koyunda
Uygun bir yel essin de denize çıksın diye.
Çünki Diana kızgındı büyük başbuğa, orda
Tuttu bu atılışı ve Kalchas'ın diliyle
İstedi ilk kızını kraldan kurban diye.
Aldatıp getirdiler evden anamla beni,
Gelip attılar orda kurban taşına beni,
Sundular adak diye başımı tanrıçaya.
Fakat yatışmıştı o, istemedi kanımı,
Kurtardı, aldı beni, kırmadı kanadımı,
Bir buluta sararak ırak etti gözlerden;
Ancak bu tapmakta göz açtım bu ölümden.
Benim o, Iphigenie, torunu Atreus'un,
Agamemnon'un kızı bu seninle görüşen,
Ve malı tanrıçanın, o beni mal edinen.

THOAS
Ne bir ayrı üstünlük, ne de bir fazla inan
Deminki yabancıya, şimdiki han kızından.
Yineliyorum sana gene ilk önerimi:
Gel ardımdan ve paylaş benimle her şeyimi.

IPHIGENIE
Ben böyle bir adımı nasıl atarım, kral?
Yalnız, beni kurtaran o tanrıça değil mi
Bu adanmış yaşamın üstünde hakkı olan?
Sığındığım bu yeri o seçti burda bana.
Olası ki ömrünün son sevinci olarak
Saklayan da o beni babam için bu yerde,
Cezalandırıp onu yeter bir ceza ile.
Ve ben onun çizdiği yola değer vermeden
Nasıl kalırım burda, bağlanıp ona karşın?
Zaten el açıp göğe, yalvardım tanrıçaya,
Belirtsin bana diye, yazım burda kalmaksa.

THOAS
O tanrısal işaret, burda bulunman senin,
Kaygılanıp bu tür kaçamaklardan çekin.
Çok söz etmekten amaç hayır demektir yine,
Bu sonuç gizli kalmaz neylesen dinleyene.

IPHIGENIE
Sözler değildir elbet yalnız göz kamaştıran,
Bendim bütün gizini sana kalbimin açan.
Ve demin sendin yine, ana babama karşı,
Kardeşlerime karşı gönülden duygularla
Özlemlik gereğini belirten, sözlerinle.
Eski sofalar, odalar evimizde bugün de
Fısıldaşır adımı gizlice gamlı, yaslı.
Sevinç çelenkleriyle bezenecek, gülecek
O yuvada her sütun bir gün burdan dönünce.
Ah ne olur göndersen beni yurduma artık!
Bu en son sevinç bize ve en büyük mutluluk.

THOAS
Dön öyleyse! Ne diyorsa yüreğin, onu yap!
Sağgörünün sesini, öğüdünü dinleme!
Bırak tam kadın gibi kendini içgüdüne,
Ve tutup kollarından seni bağmsız, bağsız,
Bu güç dilediği yere sürüsün, atsın.
Tutuşunca yüreği bir istek aleviyle
Tutamaz bir kadını en tanrısal bağ bile,
Kandırır, alır, gider babasından, erinden
Onların deneyimli, vefalı ellerinden.
Ve söner o içinde birden tutuşan alev,
Sürükler yüreğini boşuna bağlı, yeter
Bitmeyen gücüyle inandırmanın altın dili.

IPHIGENIE
Bana verdiğin soylu sözü anımsa, kral.
Gösterdiğim inana bu mu yanıtın senin?
Her şeyi dinlemeye hazırdın daha demin. (...)

IPHIGENIE
Kimim öğreneceksin, şimdi sen kardeşinden
Az buçuk işittiğim şeyleri söyle bana,
Ne oldu evlerine dönünce Troya'dan
Daha eşikte bir uğursuz, umulmaz yazgının
Sessiz karşıladığı erlerin sonu?
Gerçi ben o kıyıya pek genç getirildimdi,
Anımsıyorum fakat, o soy kahramanlara
Korku, hayranlık dolu ürkek bakışlarımı.
Olympus dağıydı sanki, onlar çıktığı zaman,
içini döken size, yarılıp ortasından,
Ilion'a, o dünyanın eski, büyük çağından,
Gönderilen devlerdi ürkü vermeye inen,
Hepinizin önünde Agamemnon, en şanlı!
Ah, öldü, değil mi o, karısı ve Aegisth'in
Kurnaz aldatışıyla, eşiğinde evinin?... (...)


*


Akdeniz Mitolojisi

Şimdi sorarım size: Mitoloji diye bir kitap yazmaya girişince bu bin bir kaynak arasından hangisini seçip de anlatsın çağdaş bir yazar? Kaldı ki mitoloji deyince başta Yunan-Roma mitolojisi diye bir kavram akla gelir. Bu anlayış da hatalıdır. Aslında bir Akdeniz çevresi efsaneler topluluğu vardır, onu Yunanistan ve Roma'ya mal etmemiz bu efsanelerin Yunanistan ve Roma uyruklu yazarların kalemiyle Yunanca ve Latince olarak yazılmış olmasından ileri gelir. Oysa bu efsanelerin çıkış yeri ne Yunanistan'dır, ne de İtalya, Anadolu'dur, Girit'tir, Mezopotamya'dır, Fenike'dir, Mısır'dır, ya da bütün bu yerlerdeki sözlü geleneklerin karışımından ortaya çıkmış bir bütündür. Yunanlı ya da Romalı kaynak yazarlar anlattıkları efsanenin asıl kaynağını araştırmazlar, onu bilseler bile kimi zaman siyasal amaçlar güderek saklarlar, bile bile değiştirirler.

İkinci bir güçlük mitos anlayışında gün geçtikçe artan değişik görüşlerdir. Son yıllara dek "Yunan mucizesi" diye bir balon uçup dururdu. Batı dünyası insan değerlerinin dile geldiği ve büyük sanat yapıtlarıyla ölümsüzlük kazandığı tek kaynağın Yunan-Roma uygarlığı ve kültürü olduğuna inanırdı. Bu dar görüşlü açıdan bakılınca Yunan mucizesini yaratan asıl kaynak ve etkenlerin ne olduğu araştırılmaz, görmezlikten gelinir, bu inancı sarsacak bir bulut ortaya çıktı mı, bile bile ve bilimselliğe aykırı bir tek yönlülükle tartışmaya, giderek kavgaya girişilirdi. Troya'nın Çanakkale yöresinde olmadığını, Schliemann-Dörpfeld-Blegen üçlüsünün gün ışığına çıkardıkları koca uygarlık merkezinin Homeros'un İlyada'sıyla bir ilişkisi bulunmadığını ileri sürmekte direnen sözüm ona bilginler bugün bile ortalıkta dolaşır ve kör görüşlerini kitaplara aktarmak yolunu bulurlar. "

Azra Erhat - Mitoloji Sözlüğü (1972)






30 Kasım 2017 Perşembe

Etrüsk Sombrerosu ve Meksika






Meksika şapkası Sombrero'ya benzer bir şapkası olan Etrüsk heykeli. Etrüsk / Murlo Cowboy'u da diyorlar, lakin "cowboy" (inek-çocuk :)) şapkaları Meksika kültüründen esinlenerek 19.yy'da yapılmıştır....Yani, aslında Murlo Sombrero'su demeliler, çünkü cowboy şapkaları daha geç bir tarihte "icat" edilmiştir... Demek ki, Akdeniz'den Meksika Körfezine uzun bir yolculuk yapmışlar...  


Etrüsk - MÖ 600 - Murlo-Siena / Toscana
- Hangi kültür? -






Pelasgların soyundan gelen "Etrüskler" ve Mısır'ı MÖ 13.yy'da tehdit eden "Deniz İnsanları-Sea People ya da Turshalar", aynı zamanda Meksika'ya gitmiş ki; Türkçe olan TEPE kelimesini hem Pelasglarda, hem de Meksika da görüyoruz, ki İspanyolca konuşmalarına rağmen TEPE İspanyolca değildir.... Etrüsk yazıtlarının hepsi bulunmadığı ve de henüz tam okunmadığı için onlarda TEPE var mı yok mu bilinmiyor.

Maalesef, basına yansıyan haberlerde Etrüsklerin Anadolu'dan (Türkiye ifadesi kullanılıyor) geldiği söyleniyor, ama Türk denmiyor, Türkiye'den diyor, böylece anlam farklılaşıyor...

2007-Bodrum'da düzenlenen“Tarihten Bir Kesit: Etrüskler” sempozyumunda bizimkiler Türk olduklarını kanıtlarıyla sundu ama yine de kabullenmediler... Adile Ayda'nın kızı Gönül Pultar'ın "Etrüsklerin Kökeni Nedir?" adlı bir makalesi var, konferansla ilgili, okuyun derim.


Pelasglara geri dönersek:
Pelasgians - Pelasgi - Pelas+Skoi = Seamen = Sea People (Deniz İnsanları);

Mısır'da Deniz İnsanlarına Toorshah - Tursha denilirken, Hellenler Thyrhenoi - Thyrsenoi deniliyor, ve aynı ifade Etrüskler için de kullanılıyor. Hatta Mısır'da yabancılar için ayrılmış mezarlığın adı Tarkhan'dır.

Adile Ayda Yunanca'da Y harfin U olarak okunduğu, bu sebeple de Thyrhenoi kelimesinin açılımını Turhen olarak yapar ve Turan kelimesine bağlar. Etrüsk liderlerinden birinin adı R'asena iken, krallarına da Tarquin (Tarchon) denilir. Avrupa da Demirci Millet olarak tanınır. 19.yy araştırmacılarından olan Westropp ile Taylor, Etrüskleri Turanilerden sayar, dilleri İskit ve Finliler gibidir derler ve Lidyalılar gibi de mezarlarını "tomb builder", yani kurgan gibi mezar yaptıklarından bahseder. Etrüsk kurganların "Atlı gömü" de çıkmıştır, ama bir çok yerde olduğu gibi "atlar" rapor dışı bırakılmıştır.

Hatta 2003 te yayınlanan bir makalede (R.S.P. Beekes - The Origin of the Etruscans) Pelasglar ile Etrüsklerin (NON-İndo-European) "Hint-Avrupalı Olmayan" bir topluluk oldukları ve Küçük Asya'dan geldikleri belirtilmiştir.

Tüm bunlardan karşımıza çıkan ise ; 

Pelasglar = Deniz İnsanları = Thyrhenoi (Thyrsenoi) = Etrüskler = Etrusci = Asena = Tarkan = Turan = Türk'tür.

Yani, bizim bir çok adımız vardır, ama soyadımız Türk'tür. Arkanda da devlet desteği olmadığı sürece, bazı akademisyenlerimiz de batılılardan çekinip, bildiklerini (yabancı dilde de) anlatmadıkça, yerimizde sayarız... 


SB

Not: Bir şey dikkatimi çekiyor; Bazıları bir "batılı akademisyenin" yazdıkları daha bir güvenilir bulurken, bir "doğulu akademisyenin" yazdıklarını nazara bile almıyor... tabi bu davranışı gösterenler aslında kendilerinin kompleksi olduklarını ortaya koyuyor. Çok yazık...






- Etruscan Horseshoes From Corneto: link
- An Early History of Horsemanship - Augusto Azzaroli kitabından bazı bölümler; 
Raporlara geçirilmeyen atlı kurganlar : link
- Turanian Race: link
- Turkic Names of Pelasgians: link




Adile Ayda (1912-1992), first woman diplomat of Turkey and the author of; 
"Are The Etruscans Turks?" "The Etruscans were Turks" (Les Étrusques Étaient-ils des Turcs? Paris: 1971; Les Étrusques Étaient des Turcs. Preuves. Ankara: 1985; Etrüskler (Tursakalar) Türk idiler. İlmî Deliller. Ankara: 1992.)






26 Eylül 2014 Cuma

DÜNYANIN YARATILIŞI





İnsan ölümlü olarak ve yalnızca tanrılara 
hizmet etmek için yaratılmıştır. 

Bu kötümser antropoliji Enuma Eliş'te dile getirilmiştir. 
Bu anlayışa başka önemli dinsel metinlerde de rastlanır.

"Efendi ile uşak arasındaki diyalog
bir sinir krizinin daha da ağırlaştırdığı nihilizmin ürünü gibidir. 
Efendi ne istediğini bile bilmez. 
Her türlü insan çabasının boşluğu düşüncesi ruhunu ele geçirmiştir:

"Eski harabelerin tümsekleri üzerine çık ve enine boyuna dolaş ; eski zaman adamlarının ve günümüz adamlarının kafataslarına bak: Kötü kimdir, sevimli insansever kimdir?"


...


Dünyanın Yaratılışı


Enuma Eliş adıyla bilinen (bu ad şiirin ilk sözlerinden alınmıştır: "Bir zamanlar yukarıda...") kozmogoni şiiri, Gılgamış ( onun adı Bilgameş/Bilgamış'tır-SB) destanıyla birlikte Akkad dininin en önemli yaratımını oluşturmaktadır. Sümer edebiyatında büyüklük dramatik gerilim, teogoni ve kozmogoni bilgisini ve insanın yaratılışını birbirine bağlama çabası açısından bu şiirle kıyaslanabilecek başka bir şey yoktur.

Enuma Eliş dünyanın kökenlerini Marduk'u yüceltmek amacıyla anlatır. İzlekler yeniden yoruma uğratılmış olsa da eskidir. 

En başta ilk imge olarak sunulan, ayrışmamış su bütünlüğü ve bunun içinde seçilen ilk çift, Apsu ile Tiamat anlatılır. (Başka kaynaklar, Tiamat'ın denizi ve Apsu'nun dünyanın yüzeyinde durduğu tatlı su kütlesini temsil ettiğini belirtirler.)

Başka birçok ilk tanrı gibi, Tiamat da hem kadın hem de erkek olarak çift cinsiyetli olarak tasarlanmıştır. Tatlı ve tuzlu suların karışımından diğer tanrı çiftleri doğar. 

İkinci çift, Lahmu ve Lahumu hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. (Bir rivayete göre insanı yaratmak için kurban edilmişlerdi)

Üçüncü çift Anşar ve Kişar'a gelince, bunların isimleri Sümercede "yukarıdaki unsurların tamamı" ve "aşağıdaki unsurların tamamı" anlamına geliyordu.

Zaman geçer (Günler yayılır, yıllar çoğalır), birbirini tamamlayan bu iki "bütün"ün kutsal evliliğinden gökyüzü tanrısı Anu doğar; o da Nudimmud'un (Ea) doğmasını sağlar. 

Genç tanrılar çılgınca hareketleri ve çığlıklarıyla Apsu'nun huzurunu bozarlar. Apsu da Tiamat'a yakınır:

"Bu tavırlarına katlanamıyorum, Gündüzleri dinlenemiyorum, geceleri uyuyamıyorum. Bu davranışlarına bir son vermek için onları yok etmek istiyorum. Ve sessizlik hüküm sürsün bizim için, (nihayet) uyuyabilelim!" (tablet I,satır37-39)

Bu dizelerde "Madde"nin (yani tözün ataletine ve bilinçsizliğine denk düşen bir varoluş hali), kozmogoninin önkoşulu olan her türlü harekete karşı dirence, ilk hareketsizliğe duyduğu özlem sezilmektedir". 

Tiamat eşine bağırıp çağırmaya başladı. Acı bir çığlık attı:

"Ne! Kendi yarattığımızı mı yok edeceğiz! Onların bu tavrının can sıkıcı olduğuna kuşku yok, ama tatlılıkla sabredelim" (I,41-46).

Fakat Apsu ikna olmadı. Genç tanrılar atalarının kararını öğrenince, "tek bir söz söyleyemeden kalakaldılar. Ama "her şeyi bilen Ea" başı çekti. Büyülü sözleriyle Apsu'yu derin bir uykuya daldırdı, onun "parıltısını çıkarıp kendi üstüne giydi" ve Apsu'yu zincirledikten sonra öldürdü. Ea, bundan böyle Apsu adını verdiği suların tanrısı oldu. Karısı Damkina da Marduk'u Apsu'nun bağrında, "yazgılar odasında, ilkörneklerin tapınağında" doğurdu. 

Metin bu son doğan tanrının büyük görkemini, bilgeliğini ve sınırsız erkini yüceltir. O zaman Anu, atalarına karşı yeniden saldırıya geçti. Dört rüzgar çıkardı ve "Tiamat'ı rahatsız etmek için dalgaları yarattı". Hiç huzurları kalmayan tanrılar annelerine başvurdular : "Apsu'yu, eşini öldürdüklerinde , bırakalım onun yanında yer almayı, bir kenara çekildim ve tek söz etmedin".

Bu kez Tiamat tepki göstermeye karar verdi. Canavarları, yılanları "büyük aslanı" , "öfkeli iblisleri" , "amansız silahlar taşıyan ve savaştan korkmayan" diğerlerini yarattı. Ve "ilk doğan tanrılardan...Kingu'yu yüceltti."

Bu hazırlıklar karşısında genç tanrılar cesaretlerini kaybettiler. Ne Anu ne de Ea Kingu'nun karşısına çıkmaya cüret edebildi. Yalnıza Marduk kavgayı göze aldı, ama o da önce en üstün tanrı ilan edilmesini şart koştu, diğer tanrılar bunu hemen kabul ettiler. 

İki ordu arasındaki savaşın sonucu Tiamat ile Marduk arasındaki düelloyla belirlendi. "Tiamat onu yutmak için ağzını açtığında" , Marduk çılgın rüzgarları fırlattı, "rüzgarlar Tiamat'ın gövdesini genleştirdi. Karnı şişti, ağzı açık kaldı. O zaman Marduk bir ok attı, ok Tiamat'ın karnını deldi. bağırsaklarını yırttı ve kalbine saplandı. Böylece onu ele geçiren Marduk canını aldı cesedini yere attı ve üstüne çıktı".

Tiamat'ın yardımcıları kaçmaya çalıştılar, ama Marduk "onları bağladı ve silahlarını kırdı"; daha sonra Kingu'yu zincirledi, Yazgılar tabletini aldı ve kendi göğsüne bağladı. 

Sonunda Tiamat'ın yanına geri geldi, kafatasını yardı ve cesedi "kurutulmuş bir balık" gibi ikiye böldü, bu iki parçadan biri gök kubbe, diğeri yeryüzü oldu. Marduk apsu sarayının bir suretini de gökyüzüne dikti ve yıldızların seyrini belirledi. Beşinci tablet gezegenler evreninin düzenlenmesini, zamanın belirlenmesini ve Tiamat'ın organlarından dünyanın şekillendirilmesini nakleder (gözlerinden Fırat ve Dicle akar, "kuyruğunun bir kıvrımından gök ile yer arasındaki bağı yarattı").

Sonunda Marduk, "tanrıları rahat ettirmek için onlara hizmet etme işini üstlenecek" insanı yaratmaya kara verdi. 

Yenilmiş ve zincirlenmiş tanrılar hala kendilerine verilecek cezayı bekliyorlardı. Ea içlerinden yalnızca birinin kurban edilmesini önerdi. "Savaşı kimin kışkırttığı, Tiamat'ı isyana kimin teşvik ettiği ve kavgayı kimin başlattığı"nı öğrenmek için sorulan sorulara hepsi bir tek isimle yanıt veriyorlardı : KİNGU.

Kingu'nun damarları kesildi ve akan kandan EA insanlığı yarattı.

Şiirde daha sonra Marduk onuruna bir tapınak (başka bir deyişle saray) dikilmesi anlatılır.

Enuma Eliş, geleneksel mit izleklerini kullanmakta, ama daha karanlık bir kozmogoni ve daha kötümser bir insan bilgisi sunmaktadır. Genç şampiyon Marduk'u yüceltebilmek için, ilk dönemin tanrılarına, öncelikle de Tiamat'a "şeytani" değerler yüklenmiştir. Tiamat artık yalnızca her kozmogoniden önce yer alan ilk kaotik bütünlük değildir; sonunda sayısız canavarın yaratıcısı olarak ortaya çıkar; "yaratıcılığı" tamamen olumsuzdur. 

Enuma Eliş'e göre yaratıcı süreç Apsu'nun genç tanrıları yok etme, kısacası evrenin yaratılışını henüz filiz halindeyken durdurma isteği yüzünden çok erken bir dönemde tehlikeye girer (belli bir "dünya" yine de vardı; çünkü tanrılar çoğalıyordu ve "konutlara" sahiptiler ; ama bu yalnızca biçimsel bir varoluş tarzıydı).

Apsu'nun öldürülmesi "yaratıcı cinayetler" dizisini başlatır ; çünkü Ea onun yerini almakla kalmaz, su kütlesi içinde ilk düzenlemenin de yolunu açar ("ikametgahını bu yerde kurdu...tapınakları belirledi"). Kozmogoni iki tanrı grubu arasındaki çatışmanın sonucudur, ama Tiamat'ın ordusunda canavarlar ve şeytani yaratıklar da yer almaktadır. Başka bir deyişle "ezeliyet" bu haliyle "olumsuz yaratımlar"ın kaynağı olarak tanıtılmaktadır. 

Marduk, gök ve yeri Tiamat'ın ölüsünden şekillendirir. Başka anlatımlarda da doğrulanan bu izlek çeşitli yorumlara açıktır. İlk tanrısal varlıklardan birinin bedeninden oluşan evren, onun özünü paylaşır; ama Tiamat'ın "şeytanlaştırılması"ndan sonra hala tanrısal bir özden söz etmek mümkün müdür?

Demek ki evrenin ikili bir doğası vardır:
Açıkça şeytani denmese de en azından çelişkili değerler barındıran bir madde ve Marduk'un eseri olduğu için tanrısal bir biçim. Gök kubbe Tiamat'ın bedeninin yarısından şekillendirilir, ama yıldızlar ve yıldız kümeleri tanrıların "konutları" veya imgeleri olur. 

Yer de Tiamat'ın bedeninin diğer yarısını ve organlarını içerir, ama siteler ve tapınaklarla kutsanır. Son tahlilde dünya, kaotik ve şeytani "ezeliyetle" ; tanrısal yaratıcılık, varlık ve bilgeliğin bir "karışımı" olarak ortaya çıkar. 

Bu belki de Mezopotamya kuramcılığının ulaştığı en karmaşık kozmogoni formüldür ; çünkü bir tanrılar toplumunun bazıları anlaşılmaz ya da kullanılmaz hale gelmiş bütün yapılarını cüretkar bir sentez içinde bir araya getirmektedir.

İnsanın yaratılışı ise Sümer geleneğinin (insan tanrılara hizmet etmek için yaratılmıştır) özellikle de insanın kökenini kurban edilen iki Lagma tanrıyla açıklayan versiyonun bir uzantısıdır. Ama durumu ağırlaştıran şu unsur eklenmiştir :

Kingu, ilk tanrılardan biri olmasına rağmen, Tiamat'ın yarattığı canavarlar ve şeytanlar ordusunun komutanı, başşeytan haline gelmişti. Demek ki insan şeytani bir maddeden oluşturulmuştu: Kingu'nun kanı.

Sümer versiyonlarıyla bu farklılık anlamlıdır. Trajik bir kötümserlikten söz edilebilir ; çünkü insan kendi doğumuyla mahkum edilmiş gibidir. Tek umudu kendisini Ea'nın biçimlendirmesidir ; bu nedenle büyük bir tanrı tarafından yaratılmış bir biçime sahiptir.

Bu açıdan bakıldığında, insanın yaratılışıyla dünyanın kökeni arasında bir bakışım bulunur. Her iki durumda da hammadde, şeytanlaşmış ve zaferi kazanan genç tanrılar tarafından öldürülmüş günahkar bir ilk tanrının özünden oluşmaktadır.



Mircea Eliade
Dinsel İnançlar Tarihi,cilt 1



*

NOTLAR:
KRONOS / PROMETHEUS / ZEUS / İNSAN .....
TANRI / MELEKLER / ŞEYTAN / İNSAN....
ÇEKİŞMELERİNİ DE HATIRLAYALIM


_________________