28 Mayıs 2018 Pazartesi

Hitit-Gaşka Mücadelesinde Tokat bölgesinin Yeri ve Önemi







MÖ 2.Binyıl Anadolu'sunun siyasal kaderinde etkin bir rol üstlenen Hititler'in çevrelerini kuşatan düşman kavimlere karşı amansız bir mücadele verdikleri, Hitit çivi yazılı metinlerinde bütün açıklığı ile gözler önüne serilmektedir. Hititlere düşman olan kavimlerin başında, Karadeniz Bölgesi’nde kabileler halinde yaşadıkları anlaşılan Gaşkalar (1) gelmektedir. Bugüne kadar Gaşkalar’ın kimliği, anayurdu ve tarih sahnesindeki faaliyetlerine ilişkin birçok çalışma yapılmıştır. Ancak bu çalışmaların, bilgisel açıdan en doyurucu olanı, Alman bilim adamı Von Schuler tarafından kaleme alınan Die Kaškaer isimli kitaptır (2). Söz konusu kitapta Von Schuler, çivi yazılı metinlerin ışığında Gaşkalar’ın tarihi ve kültürü hakkında önemli bilgiler aktarmaktadır. 


Tarihçiler için en büyük sorun, Gaşkalar’ın yaşadığı bölgenin sınırlarının tam olarak tespit edilememesidir. Bunun en büyük nedeni, tarımdan ziyade hayvancılıkla geçinen ve daha ziyade konar-göçer bir hayat tarzını benimsemiş olan Gaşkalar’ın sürekli yer değiştirmeleri olsa gerektir. Von Schuler’e göre, birbirinden bağımsız, politik bir birliğe henüz kavuşamamış üç ayrı Gaşka grubundan söz edilebilir. Bunlardan biri Batı Gaşka grubu olup, Kızılırmak’a dökülen Gökırmak’ın kuzeyinde ikamet etmekte ve Pala-Tumanna Ülkesi’ni tehdit etmektedir. Merkezdeki grup, Kızılırmak ile Çekerek Irmağı arasındadır. Doğu Gaşka grubu ise Kelkit vadisinin kuzeyinde oturmakta olup, Azzi-Hayaşa Ülkesi’ne kadar uzanan toprakların hakimi durumundadır (3) .


Demek oluyor ki Gaşkalar, Karadeniz Bölgesi’nin belli bir kesimine değil, hemen hemen tamamına yayılmış idiler. Gerçekten, onların bazan Doğu, bazen Orta, bazen da Batı Karadeniz Bölgesi’nde görünmeleri, bunun en açık delilidir (4). Fakat daha da önemlisi, Niksar, Başçiftlik ve Reşadiye topraklarının Doğu Gaşka grubunun egemenlik sahası içerisinde yer almasıdır. Gerçekten, adı geçen yerlerde, bugüne kadar, Hitit egemenliğine ilişkin hiçbir ize rastlanmamış olması, bu kanaatimizi kuvvetlendirmektedir. Buna karşılık, Tokat iline bağlı Turhal, Pazar ve Artova topraklarının Gaşkalar’la Hititler arasında zaman zaman el değiştirdiği anlaşılmaktadır. Stratejik açıdan son derece önemli bir pozisyonda yer alan Zile toprakları ise, zaman zaman Gaşka saldırılarına maruz kalsa da Hititler’in önemli merkezlerinden bir olarak görünmektedir.


Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından 1973-1977 yılları arasında Zile Maşat Höyük’te gerçekleştirilen kazılar ve kazı sonuçları, iki monografi halinde yayımlanmıştır (5). Bu şehrin, Gaşkalar’ın yaşadığı Karadeniz Bölgesi ile Orta Anadolu arasında güçlü ve güvenilir bir Hitit merkezi olduğu anlaşılmaktadır.


Ord. Prof. Dr. Sedat Alp “Belleten XLI / 164, s. 637-646” ‘da yayınlanan makalesinde, Maşat Höyük’ün Hititçe adının Tapigga / Tapikka olduğunu, kesin olarak tespit etmiştir. Bu şehirde Hitit mimarisinin bütün inceliklerini görmek mümkündür. Sedat Alp ayrıca bugünkü Zile’yi Hitit kenti Anziliya ile idantifiye etmiştir. Adı geçen bilim adamı, Çekerek Irmağının da Hitit metinlerinde zikredilen Zuliya ile ayniyetini ispat etmiştir ki, bu tespit, tarihi coğrafya araştırmalarına olumlu katkılar sağlamıştır (6).


Maşat Ovası, Zile Ovası, Kazova, Artova ve Suluova, yani bugünkü Tokat-Amasya illerinin bereketli toprakları, Hititler çağında da hem bereketli birer tahıl alanı, hem de stratejik açıdan önemli merkezler olduğu için devamlı surette Gaşka saldırılarına maruz kalmışlardır (7).


1975 yılı kazılarının en önemli kazancı, Maşat Höyük’te keşfedilmiş olan 130’u aşkın çivi yazılı Hitit tabletidir. Söz konusu tabletlerden anlaşıldığı kadarıyla, Maşat Höyük’te Hitit Büyük Kralı’nın temsilcisi olan bir Hitit beyi oturmakta idi. Maşat Höyük’te son medeniyet katını, MÖ. 1. Binyılın ilk yarısına tarihlenen Demir Devri temsil etmektedir. İkinci kültür katının temsilcileri ise Hititler’dir. Bugüne kadar yürütülen kazılarda, bu kültür çağına ait üç Hitit yapı katı gün ışığına çıkarılmıştır. Üçüncü veya en eski Hitit katının tahribi, MÖ. 15. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Eski adı Tapikka olan Maşat Höyük’te keşfedilen tabletlerden anlaşıldığına göre, Maşat’taki Hitit sarayı MÖ. 1400’lere tarihlenmektedir (8). Söz konusu sarayda keşfedilen tabletlerde Hitit-Gaşka mücadelesine ilişkin önemli bilgiler de yer almaktadır (9).


Şimdi, hem Boğazköy arşivi vesikaları hem de Maşat Höyük’te (Tapikka) keşfedilen tabletlerin ışığında Hitit-Gaşka mücadelesinin tarihini ve bu mücadelede Tokat Bölgesi’nin rolünü gözler önüne sermeye çalışalım.



I. Hitit-Gaşka Mücadelesine Genel Bir Bakış

Gaşkalar hakkında en ayrıntılı ve en doyurucu bilgileri Hitit metinlerinden öğreniyoruz. Özellikle Yeni Hitit Devleti’nin her kralı onlara karşı savaşmak zorunda kaldığı için, bu döneme ait Hitit yıllıklarının önemli bir kısmı, Hitit-Gaşka mücadelesine ilişkin bilgiler aktarmaktadır. Gerçekten, II. Tuthalya’nın yıllıkları I. Şuppiluliuma’nın Kahramanlıkları Metni (10), II. Murşili’nin yıllıkları (11) ve III. Hattuşili’nin otobiyografisi (12), Gaşkalar’a ilişkin bilgilerin yer aldığı önemli vesikalardır (13). Ayrıca, Hitit kralları ile Anadolu’nun öteki kralları arasında yapılan devlet antlaşmaları (14) da Gaşkalar hakkında dolaylı olarak bilgi aktarmaktadırlar. Bu antlaşmalardan, Gaşkalar’ın maddi kültürleri, sosyal ve siyasal yapıları hakkında birtakım sonuçlara varmak mümkün olabilmektedir. Böylelikle, Hitit yıllıklarının tek taraflı olarak verdikleri bilgiler de önemli ölçüde tamamlanmaktadır. Ayrıca bu belgelerden, Gaşkalar’ın özellikleri de tespit edilebilmektedir (15).


Devlet antlaşmaları ve Hitit krallarının yıllıkları gibi siyasi metinlerden başka, dini metinlerden de Gaşkalar hakkında bilgi çıkarmak mümkündür. Nitekim I. Arnuvanda’nın şikayet duasında (16), ilk defa olarak, ayrıntılı bir şekilde Gaşkalar’dan bahsedilmiştir. Gaşkalar’ın ilk büyük yenilgisi hakkındaki en net bilgiler ise, II. Tuthalya’nın tapınma metinlerinden elde edilmektedir (17). Gerçekten, II. Tuthalya’dan itibaren Yeni Devlet krallarının hemen hepsi, ister onları tanrılara şikayet etmek amacı ile olsun, isterse onlardan geri alınan tapınma yerlerinin kazanılmasıyla elde edilen dini başarıları vurgulamak için olsun, dualarında sık sık Gaşkalar’ı zikretmişlerdir. Böylelikle, söz konusu dini metinlerden de dolaylı olarak Gaşkalar’ın tarihi hakkında bilgi edinme imkȃnı doğmaktadır.


Hitit krallarının, eyaletlerindeki Hitit makam sahiplerine gönderdikleri direktif ve emirnamelerden (18), Gaşkalar’ın, Hitit sınırlarını devamlı olarak ihlal ettikleri ve ani baskınlarla Hitit Ülkesi’ne girdikleri anlaşılmaktadır. Gaşka korkusu, alt rütbedeki memurların, sınır karakollarına gönderdikleri yardım rica eden mektuplardan da rahatlıkla izlenebilmektedir (19).


Yeni Hitit Devleti zamanına ait vesikalardan anlaşıldığına göre, Gaşkalar’ın tarih sahnesine ilk çıkışları, Eski Devlet krallarından I. Hantili zamanına (MÖ. Ca. 1550-1525) rastlamaktadır. Gaşkalar bu ilk dönemde, Hitit toprakları içerisinde yer alan ve Fırtına Tanrısı Teşup’un kült (tapınım) merkezi olan Nerik (Tosya) şehrini ellerine geçirmişlerdir. Nerik’in kaybedilmesi, sonraki nesiller için büyük bir üzüntü kaynağı olmuştu. I. Arnuvanda, Gaşkalar’ın eline geçen Hitit kentlerinin başında Nerik’i zikreder (20).


III. Hattuşili de, otobiyografisinde, Nerik’in Hantili zamanında elden çıktığını ifade etmektedir (21). III. Hattuşili’nin oğlu ve halefi IV. Tuthalya ise, Nerik’in tahribinin Hantili zamanında vukubulduğunu, şehrin o dönemden itibaren tenha kaldığını belirtmektedir (22). Yine III. Hattuşili, Hantili’nin Gaşka saldırılarını önlemek için ileri karakollar kurarak, bu mütecavizlerin hareketlerini kontrol altına almaya çalıştığından bahsetmektedir. Öyle zannediyoruz ki, Maşat Höyük’te (Tapikka) oturan Hitit beylerinin gerçek görevi de Gaşkalı mütecavizlerin asıl Hitit topraklarına girmesine engel olmaktı.


Hantili’nin idaresi hakkındaki en ayrıntılı bilgiyi ise Telepinuş Fermanı (23) vermektedir. Bu vesikadan anlaşıldığı kadarıyla, Hantili, daha ziyade Fırat cephesinde Hurriler’e (24) karşı savaşmış ve mağlup olmuştu. Bu yenilginin doğal bir sonucu olarak da Kuzey Suriye toprakları Hitit hakimiyetinden çıkmıştı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, başkent Hattuşaş da kuzeyden gelmesi muhtemel görünen bir dış saldırıya maruz kalmış ve kentin etrafına sağlam surlar inşa etmek mecburiyeti hasıl olmuştu (25). İşte biz, bu saldırının Gaşkalar tarafından yapılmış olabileceği kanaatindeyiz.


Eski Hitit Devleti zamanına (MÖ. ya. 1750-1450) ait belgelerin direkt olarak Gaşkalar hakkında bilgi vermemesi, Gaşkalar’la Hititler’in geçmiş dönemlerde düşman komşular olmadıkları, ancak Hitit Devleti’nin zaaf belirtileri göstermesi üzerine, zaten toprak yetmezliği sorunu yaşayan Gaşkalar’ın, oturdukları Karadeniz Bölgesi’nin güneyindeki Hitit topraklarını işgal ettikleri ve Hantili’den sonraki süreçte de bu iki komşu halkın birbirlerine düşman oldukları izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim Yeni Hitit Devleti zamanına (MÖ. 1450-1200) ait vesikalar da bunu doğrulamaktadır. Buna rağmen, Gaşkalar’ın Anadolu’nun yerli bir halkı mı yoksa batıdan ya da Kafkasya’dan mı geldikleri yolunda hiçbir metin sır vermemektedir.


Telepinuş’un ölümünden II. Tuthalya’nın tahta çıktığı döneme kadar uzanan zaman dilimi içerisinde (MÖ. 1500-1425 arası), Hitit Devleti hakkında bilgi veren kaynaklar bir müddet için kesintiye uğramaktadır. Çünkü Önasya’ya yeni bir kavimler göçü olmuş ve Hint-Avrupa kökenli bir kavim olan Mitanniler, Habur nehri ve kollarının sulamış olduğu “Münbit-Hilȃl” Bölgesi’ne gelip yerleşmişlerdir (26).


II. Tuthalya’nın Hitit tahtına çıkmasıyla birlikte (MÖ. ya. 1425’ler), Hitit tarihi ve dolayısıyla komşu kavimlerin faaliyetleri hakkında yeniden bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. I. Şuppiluliuma zamanında (MÖ. 1380-1335) ise, yazılı belgelerin sayısı daha da artıyor. Mitanni göçlerinin vuku bulduğu Eski Önasya’nın Karanlık Çağı’nda (MÖ. ya. 1550-1450) Gaşkalar’ın ne gibi faaliyetlerde bulunduğunu tam olarak bilmemekle beraber, bu kaos ortamından onların da yeterince faydalanmış olduğuna şüphe yoktur. Öyle sanıyoruz ki onlar, Eski Devlet’in yıkılmasında Orta Devlet’in de bir türlü güçlenememesinde önemli bir rol üstlenmiş olabilirler (27).


Hitit topraklarına yapılan ilk ciddi Gaşka saldırısı, II. Tuthalya zamanında gerçekleşmiştir. Gerçekten, adı geçen Hitit kralının, Balıkesir-Bursa-Çanakkale dolaylarındaki Aşşuva Ülkesi üzerine yaptığı seferi fırsat bilen Gaşkalar, kralın yokluğundan yararlanarak, Hitit toprakları üzerine akınlar yapmaya başlamışlardı (28). Gaşka saldırıları, II. Tuthalya’nın oğlu I. Arnuvanda zamanında (MÖ. Ca. 1400-1385) da bütün hızıyla devam etmiş görünüyor. Çünkü bu kral, iktidarı boyunca Gaşkalar’a karşı mücadele etmek zorunda kalmış ve bu yüzden de babası II. Tuthalya zamanında Kuzey Suriye üzerinde sağlanan Hitit egemenliği yeniden kaybedilmişti. Kral Arnuvanda ile Kraliçe Aşmunikal çiftine ait olan bir dua metninde, Gaşkalar yüzünden, imparatorluğun kuzey sınırında yaşanan kötü duruma işaret edilmektedir (29). Bu belgeden, Hititler’in güneye çekilmek zorunda kaldıkları anlaşıldığı gibi, Gaşkalar lehine kaybedilen bölgelerin isimleri de bir liste halinde verilmektedir (30). Ancak anlaşıldığı kadarıyla, Hitit kralını en çok üzen şey, Hantili döneminde kaybedilen Nerik şehrinin halȃ Gaşkalar’ın elinde olması ve devamlı surette tahribe maruz kalmasıydı. Gerçekten, Gaşkalar’ın girdiği bölgeler acımasızca yağmalanmış, bu arada mabetlere de girilmişti. Bu yüzden din adamları, tapınakları terk etmeye ve yağmalamaya izin vermeye mecbur kalmışlardır (31).


I. Arnuvanda’dan sonra Hitit-Gaşka münasebetleri hakkındaki bilgiler yeniden kesintiye uğramaktadır. Öyle sanıyoruz ki, Arnuvanda’nın oğlu ve halefi Tuhkanti-Tuthalya (III. Tuthalya) ile amcası I.Şuppiluliuma arasında cereyan eden taht mücadelesi yüzünden (32), Hititler belki de Gaşka hücumlarına karşılık bile verememişlerdi. Maşat Höyük’ün III. yapı katındaki Hitit sarayı da III. Tuthalya (Tuhkanti-Tuthalya) ile Şuppiluliuma arasında cereyan eden bu iç savaş sırasında Gaşkalar tarafından yakılıp yıkılmış, hızlarını alamayan Gaşkalar başkent Hattuşaş’ı da yağmalamışlardı. Ancak Şuppiluliuma’nın iktidarı ele geçirmesinden sonra, gerek başkent Hattuşaş, gerekse Maşat Höyük’teki Hitit sarayı yeniden inşa edilmişti. (33)


MÖ. 1380-1335 yılları arasında hüküm süren ve yaklaşık 45 yıl iktidarda kalan I. Şuppiluliuma, Anadolu’da en çok Gaşkalar’la uğraşmak zorunda kalmıştır. Gaşka saldırıları yüzünden topraklarını terk eden Hitit halkı, bu kral zamanında yeniden eski topraklarına yerleştirilmiş ve buralara sınır karakolları ve kaleler inşa edilmiştir. Ancak bu bile Gaşkalar’ı durdurmaya yetmemiştir. Şuppiluliuma’nın son zamanlarında Hitit Ülkesi’nde baş gösteren veba salgınını fırsat bilen Gaşkalar tekrardan taarruza geçmişler ve birçok Hitit kentini ele geçirmişlerdi. Nitekim Şuppiluliuma’nın vebadan ölmesi, Gaşkalar’ın cesaretini daha da artırmış ve onlar Tumanna (Kastamonu) ve Pala eyaletlerinin yanısıra, Turhal, Amasya ve Merzifon’a kadar uzanan topraklarında yeni sahibi olmuşlardı. (34)


Şuppiluliuma’dan sonra iktidara gelen en büyük oğul II. Arnuvanda da vebadan ölünce, bu defa en küçük oğul II. Murşili Hitit tahtına geçmişti. Genç yaşına rağmen II. Murşili, başta Gaşkalar olmak üzere, ayaklanan bütün kavimleri itaat altına almıştı. II. Murşili’den sonra yerine geçen oğlu Muvattali zamanında (MÖ.1308-1288), Gaşkalar’ın yeniden kıpırdanmaya başladıklarını görüyoruz. Gerçekten Hitit kralı, Mısır firavunu II. Ramses ile yapacağı büyük mücadelenin hazırlıklarını tamamlarken, Gaşkalar yeniden taarruza geçmişlerdi. Ancak Muvattali, kardeşi III. Hattuşili’yi bugünkü Amasya ile eşitlenen Hakmiş’e (35) kral olarak tayin etmiş ve ondan Gaşkalar’ı itaat altına almasını istemişti. O da bu görevi başarıyla tamamlamıştı. (36) Ancak Gaşka korkusu Muvattali’yi öylesine tedirgin etmişti ki, Hitit Büyük Kralı, Kadeş Harbi esnasında, geçici olarak başkentini Hattuşaş’tan daha güneydeki Tarhuntaşşa’ya taşımıştı.(37)


Muvattali’den sonra Hitit tahtına sırasıyla Urhi-Teşup, III. Hattuşili, IV. Tuthalya, III. Arnuvanda ve II. Şuppilulium çıkmışlardır. Son kral II. Şuppiluliuma zamanında (MÖ. 1200’ler) vuku bulan Ege Göçleri (38) neticesinde Hitit İmparatorluğu yıkılmıştır. Ancak bilim adamları bu yıkımda Gaşkalar’ın da muhakkak surette rol oynamış olabileceği kanaatindedirler. Onlara hak vermemek mümkün değildir. Çünkü yüzyıllar boyunca toprak yetmezliği sorunu yaşayan Gaşkalar’ın, Egeli kavimlerin Hitit ülkesine saldırılarını fırsat bilerek, güneye inmek suretiyle Hitit topraklarını işgal etmiş olmaları ihtimali son derece kuvvetlidir. (39) Böylelikle en az iki cephede savaşmak zorunda kalan Hititler’in tarih sahnesinden çekilmeleri kaçınılmaz olmuştu. Maşat Höyük’teki (Tapikka) son Hitit katının (I.Kat) da, MÖ. 13. yüzyılın sonlarında şiddetli bir taarruza uğradığı ve yakılıp yıkıldığı anlaşılmaktadır. Aynı dönemde başkent Hattuşaş’ın da büyük bir tahribata uğradığı görülmektedir. Biz, bu tahribatların Gaşkalar tarafından gerçekleştirilmiş olacağı kanaatindeyiz. Çünkü bu kentler, doğrudan doğruya  Egeli kavimlerin takip ettiği rota üzerinde bulunmadıklarından, adı geçen şehirlerdeki yıkımın sorumluluğunu Gaşkalar’a yüklemek daha mantıklı görünmektedir.



II. Hitit İmparatorluğu’nun Yıkılmasından Sonra Gaşkalar ve Tokat Bölgesi


MÖ. 2.Binyıl Hitit çivi yazılı metinlerinden tanıdığımız Gaşkalar ile MÖ. 12. yüzyıl sonlarından itibaren Asur çivi yazılı metinlerinde zikredilen ve hatta bazı bilim adamları tarafından Frigler’le (40) akraba olabilecekleri düşünülen Muşkiler (41), acaba aynı kavim miydi? Hatta konuyu biraz daha ileri seviyede düşünecek olursak, Muşkiler’le Sakalar (İskitler) arasında herhangi bir bağlantı var mıydı? İsimler arasındaki benzerliği dikkate alacak olursak, MÖ.2.Binyılda Karadeniz Bölgesi’nde kabileler halinde yaşayan ve Hititler’in en tehlikeli düşmanları arasında sayılan Gaşkalar’la Asur metinlerinde zikredilen ve Doğu Anadolu’da yaşadıkları anlaşılan Muşkiler aynı kavim olmuş olabilirler. Gerek Gaşka, gerekse Muşki isimlerinin ortak paydası, şk/sk harfleridir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Sümeroloji Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Salih Çeçen de bu konuda bizimle aynı kanaati paylaştığını çeşitli platformlarda dile getirmiştir.


Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şöyle bir açıklamada bulunabiliriz: Gaşkalar’ın bir kısmı, Hitit Devleti’nin yıkılmasını takip eden yıllarda (MÖ. 1200’lerden sonra) Orta Anadolu’ya inmişler, Tapikka (Zile Maşat Höyük) kenti de dahil olmak üzere, bazı Hitit şehirlerini işgal etmişlerdir. Gaşkalar’ın diğer bir grubu ise doğuya doğru hareket ederek kendilerine yeni yurtlar bulmuşlardır. İşte başta I. Tiglat-Pileser (MÖ.1114-1074) olmak üzere, bazı Asur krallarının annallerinde zikredilen ve Doğu Anadolu’da yaşadıkları vurgulanan Muşkiler, Karadeniz Bölgesi’nden göç ederek Doğu Anadolu topraklarını istila eden Gaşka grubudur. Muşkiler’in savaşçı bir kavim oldukları gerçeği ile Gaşkalar’ın Hititler karşısındaki saldırganlıkları dikkate alınacak olursa ve hele hele yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, “Gaşka” ismi ile “Muşki” ismi arasındaki benzerlik göz önünde bulundurulursa, Gaşka=Muşki eşitliği ihtimalinin yabana atılır bir görüş olmadığı ortaya çıkacaktır.


Bize öyle geliyor ki, Muşkiler’in bir kısmı, Doğu Anadolu Bölgesi’nde MÖ. 9. yüzyıl ortalarında kurulan ve Asur krallarına karşı inatla direnen Urartu  Krallığı (42) içerisinde de faal bir rol üstlenmiş olabilirler. Ya da tam tersine Urartular’ın bölgede hakim güç haline gelmesinden rahatsızlık duyan Muşkiler, kuzeydoğu istikametinde yeniden harekete geçerek Kafkasya içlerine doğru sokulmuş ve hatta Güney Rusya içlerine nüfuz etmiş olabilirler. Tarihçi Herodotos (43), MÖ. 7. yüzyıl başlarında Kimmerleri (44) takip ederek Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya giren İskitler’in (Sakalar) tam 28 yıl Doğu Anadolu’ya hükmettiklerini ifade etmektedir. Herodotos’un aktarmış olduğu bilgi, gerçekten çok önemlidir. Bize göre, Kimmerler’i yenilgiye uğratarak yurtlarından eden, üstelik bu kavmi takip ederek Anadolu içlerine girmekten çekinmeyen ve hatta Asur krallarının gözünü korkutan İskitler (Sakalar), vaktiyle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yaşayan, fakat sonradan bu bölgeyi terk eden Muşkiler (45) olabilir. Bütün bu ihtimalleri birleştirecek olursak, ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır: GAŞKALAR= MUŞKİLER= SAKALAR (İSKİTLER)


Demek oluyor ki, MÖ. 2. Binyıl Hitit metinlerinden tanıdığımız Karadeniz Bölgesi’nin savaşçı kavmi Gaşkalar, MÖ. 1. Binyıl Asur metinlerinde Muşkiler olarak karşımıza çıkmakta ve bunların Doğu Anadolu’da oturdukları özellikle vurgulanmaktadır. Bir başka anlatımla Gaşkalar ile Muşkiler, belki de aynı kavim idiler. Biz, MÖ. 7. yüzyılda Sakalar (İskitler) olarak karşımıza çıkan kavmin de bunların devamı olduğu kanaatindeyiz.



Sonuç

MÖ. 2. Binyılda cereyan eden Hitit- Gaşka mücadelesini, belgelerin ışığında, ana çizgileriyle ortaya koymaya çalıştık. Bu mücadelede Tokat Bölgesi’nin stratejik açıdan son derece önemli bir noktada yer aldığı apaçık ortadadır. Çünkü bugünkü Kelkit Irmağı ile idantifiye edilen Kummešmaha Irmağı, Hatti Ülkesi (Hitit Ülkesi) ile Gaşka Ülkesi arasında doğal bir sınır oluşturuyordu (46). Dolayısıyla bugünkü Niksar, Başçiftlik, Reşadiye toprakları Gaşka Ülkesi içerisinde yer alırken, Turhal (Gaziura), Artova ve Merzifon toprakları Hititler ile Gaşkalar arasında sürekli el değiştiriyordu. Hitit  metinlerinde Tapikka adıyla anılan Zile-Maşat Höyük ise Hitit Büyük Kralı’na bağlı bir Hitit beyinin ikametgâhı olsa da, Gaşka-Hitit çarpışmaları sırasında, bu kent de çoğu zaman tahribata uğramaktan kurtulamamıştır. Tapikka, gerçekten çok önemli bir mevkiide yer alıyordu ve bu kent aynı zamanda, iki taraf arasında, psikolojik bir sınır oluşturuyordu. Çünkü bu kent düştüğü zaman, asıl Hitit topraklarına girmek ve hatta başkent Hattuşaş’a uzanmak işten bile değildi. Bu yüzdendir ki, zaten toprak yetmezliği sorunu yaşayan Gaşkalar, özellikle Hitit Büyük Kralı’nın başka bir ülke üzerine sefere çıktığı, ülke içerisinde iç kavgaların yaşandığı, ya da veba, kolera gibi salgın hastalıkların Hitit halkını zayıf düşürdüğü zamanlarda Hitit topraklarına saldırmaktan çekinmemişlerdir.


Bu cümleden olmak üzere, Tokat Bölgesi’ndeki kentler, iki taraf arasında sürekli el değiştirdiği için, bu bölge aynı zamanda Hitit ve Gaşka kültürlerinin temasa geldiği bir mekân olarak da ön plana çıkmaktadır. Bilim adamları Hitit İmparatorluğu’nun yıkılmasında sadece Egeli kavimlerin değil, Gaşka saldırılarının da payı olduğu kanaatindedirler ki, bu ihtimali yabana atmamak gerekir. Başta Tapikka (Zile-Maşat Höyük) kenti olmak üzere, Tokat Bölgesi’ndeki tahribatın Gaşkalar tarafından gerçekleştirilmiş olabileceği kanaati her geçen gün daha da kuvvet kazanmaktadır (47).

Bütün bunlar bir yana, Gaşkalar eğer daha sonraki dönemde Doğu Anadolu Bölgesi’nde ortaya çıkan Muşkiler ile aynı kavim iseler, ve Muşkiler ile Sakalar (İskitler) arasında da bir bağlantı olduğu kabul görürse, o takdirde “Gaşka”, “Muşki” ve “Saka” isimlerinin aslında aynı kavmin farklı dönemlerdeki ve farklı kaynaklardaki adlandırılma biçimi olduğu ortaya çıkar ki, bu da, Gaşkalar’ın Prototürk kavimlerinden biri olma ihtimalini akla getirir.  



Prof.Dr.Ekrem Memiş
Tokat Sempozyumu 1-3 Kasım 2012, Cilt I


dipnotlar:
(1) Bazen Gaşkalar bazan da Kaşkalar olarak adlandırılan bu kavmin ismi, çivi yazılı Hitit metinlerinde “Ga-aš-ga” biçiminde geçtiği için biz de yazdığımız kitap ve makalelerde “Gaşka” formunu tercih ettik. Gaşkalar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için ayrıca bkz: E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, Ekin Kitapevi Yayını, 11. Baskı, Bursa 2011, s.50- 62; E. Memiş, “MÖ. 2. Binyılda Hitit-Gaşka Münasebetleri”, II. Uluslararası Tarih Boyunca Karadeniz Kongresi Bildirileri, Samsun 1990, s.103-110.
(2) Bkz: Einar Von Schuler, Die Kaškaer, Ein Beitrag Zur Ethnograpie des Alten Kleinasien, Berlin 1965, s.1-197.
(3) Einar Von Schuler, a.g.e., s.13-14.
(4) E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, 11. Baskı, Bursa 2011, s.62; J. Yakar ve Ali Dinçol, birlikte yaptıkları çalışmada, Gaşka Ülkesi’ni Amasya-Merzifon hattının kuzeyine Sinop-Samsun-Ordu illerine koymuşlardır. Bu hususta bkz: A. Dinçol-J. Yakar, Belleten 152, Ankara 1974, s.564.  
(5)  T. Özgüç, Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar, TTK Yayını, Ankara 1978; T. Özgüç, Maşat Höyük II, Boğazköy’ün Kuzeydoğusunda bir Hitit Merkezi, TTK Yayını, Ankara 1982. 
(6)  T. Özgüç, Maşat Höyük Kazıları ve Çevresindeki Araştırmalar, Ankara 1978, s.X. 
(7)  T. Özgüç, a.g.e., s.IX-X.
(8) S. Alp, Hethitische Briefe aus Maşat Höyük, Ankara 1991, s.109-112. 
(9) T. Özgüç, a.g.e., s.12. 
(10) “Şuppiluliuma’nın Kahramanlıkları Metni” için bkz. H.G.Güterbock, “The deeds of Suppiluliuma as told by his son, Mursili II”, JCS X / 2, 1956, s.41-130.
(11) II. Murşili’nin yıllıkları için bkz.: A. Goetze, Die Annalen des Mursilis, MVAeG 38, Leipzig 1933.
(12) III. Hattuşili’nin otobiyografisi için bkz: A. Goetze, Hattusilis, Der Bericht über seine Thronbesteigung nebst den paraleltexten, MVAeG 29 / 3, Leipzig 1925.
(13) E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, 11. Baskı, Bursa 2011, s.51. 
(14) Hitit Devlet Anlaşmaları Hakkında toplu bilgi edinmek için bkz: Gary Backman, Hittite Diplomatic Texts, 2nd. edition, Scholar Press, Atlanta 1999; G. Karauğuz, Boğazköy ve Ugarit Çivi Yazılı Belgelerine Göre Hitit Devletinin Anlaşma Metinleri, Çizgi Kitabevi Yayını, Konya 2002. 
(15) “Anlaşıldığı kadarıyla Gaşkalar, Karadeniz Bölgesi’nin her tarafına yayılmış bir vaziyette ve kabileler halinde yaşıyorlardı. Son derece savaşçı bir ruha sahiptiler. Hiçbir şeyden korkmuyorlardı. Halkın çoğu çobanlık yapıyordu” (E. Memiş, a.g.e., s.51, n.23) 
(16) Einar Von Schuler, Die Kaškaer, s.11
(17) Einar Von Schuler, a.g.e., s.11.
(18) Bu emirnamelerden bir kısmı da Tapikka’da (Maşat Höyük) oturan Hitit beylerine gönderilmiştir. Bu hususta bkz: T. Özgüç, a.g.e., s.12. 
(19) ABoT 60 ve muhtemelen KBo VIII, 18 ve XXIII, 91; son iki mektup, kesin olarak Gaşkalar’ın ismini vermiyor, fakat Gaşka hudutlarına ve komşularının mekanlarına atıfta bulunuyor. 
(20) E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, s.53. 
(21) Hatt. III, s.46 BASOR 122, 22; nu URU Ne-ri ik-ka-a ku-it-ti-TU U4-UM Ha-an-ti-li ar-ha har-ga-an-za e-e-ta
(22) Einar Von Schuler, Die Kaškaer, s.23.
(23) BoTU 23, paragraf 10-18; Telepinuş Fermanı’nın Türkçe Tercümesi için bkz: E. Memiş, a.g.e., s.290-294. 
(24) Hurriler hakkında geniş bilgi edinmek için bkz: Adil Alpman, “Hurriler”, A.Ü.D.T.C.F. Tarih Araştırmaları Dergisi, Sayı 25, Ankara 1981-1982, s.283-313; E. Memiş, a.g.e., s.38-42. 
(25) E. Memiş, “Hitit Siyasi Tarihinde Taht Mücadeleleri” S.Ü. Eğitim Fakültesi Dergisi, Sayı 1, Konya 1987, s.114; Kurt Bittel, Hattusha: The Capital of the Hittites, New York 1970, s.48
(26) E. Memiş, “Anadolu’nun Eski Şark ve Eski Garp Dünyaları Arasındaki Yeri”, S.A.M. Selçuk Dergisi, Sayı 1, Konya 1986, s.62. 
(27) E.A. Speiser, JAOS 74, s.19’da Hurri ve Gaşka memleketlerinin hakimiyet alanlarının, illiyet prensibi içerisinde genişleyebileceğini kabul ediyor. Von Schuler de, sahici haberler bulunmadığından dolayı, bu görüşe katılmaktan başka çare olmadığını beyan ediyor.
(28) F. Kınal, Eski Anadolu Tarihi, TTK Yayını, 2. Baskı, Ankara 1987, s.121; F. Kınal, “Eski Anadolu Tarihinde Bazı Değişmeler”, Anma Kitabı, A.Ü.D.T.C.F. Yayını, Ankara 1974, s.419
(29) Einar Von Schuler, Die Kaškaer, s.30; Birgit Brandau-Hartmut Schickert, Hititler: Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu. Çeviren: Nazife Mertoğlu, Arkadaş Yayınevi, Ankara 2003, s.136-137.
(30) Gaşkalar’ın işgal ettiği şehirler; Nerik, Huršama, Kaštama, Šeriša, Himuwa, Taggašta, Kamaya, Zalpuwa, Kapiruha, Hurna, Dankušna, Tapašawa, Tarukka, İlaluha, Zihhana, Šipidduwa, Wašhaya ve Patalliya şeklinde sıralanmaktadır. Fakat bu şehirlerden sadece Šeriša ile Zalpuwa’nın yerleri tam olarak bilinmektedir. Gaşkalar’la ilgili diğer yer adları için bkz: Von Schuler, a.g.e, s.94-100. 
(31) Von Schuler, a.g.e, s.30
(32) E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, s.141. 
(33) T. Özgüç, a.g.e., s.12-14.
(34) E. Memiş, a.g.e., s.60. 
(35) Hakmiş = Amasya eşitliği için bkz: A. Goetze, RHA 1, 1930-1932, s.26; Hayri Ertem, Boğazköy Metinlerinde Geçen Coğrafya Adları Dizini, A.Ü.D.T.C.F. Yayını, Ankara 1973, s.35-36.
(36) E. Memiş, a.g.e., s.61. 
(37) E. Memiş, a.g.e., s.123. 
(38) Ege Göçleri hakkında bilgi edinmek için bkz: R.A.S. Macalister, The Philistines, Oxford University Press, London 1914, s.20-28; A.M. Mansel, Ege ve Yunan Tarihi, TTK Yayını, Ankara 1971, s.87-92; R.D. Barnett, “The Sea Peoples”, CAH II / 2, chp. XXIII, Cambridge 1975, s. 359-371; F.Kınal, Eski Anadolu Tarihi, 2. Baskı, Ankara 1987, s.125-126; E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, 11. Baskı, Bursa 2011, s.157-165; Birgit Brandau-Hartmut Schickert, Hititler: Bilinmeyen Bir Dünya İmparatorluğu. Çeviren: Nazife Mertoğlu, Arkadaş Yayınevi, Ankara 2003, s. 314-323; Joseph Morris, The Origins of the Sea Peoples, Florida States Classics, Florida 2006, s.1-54. 
(39) E. Memiş-C.Bülbül, Amurrular (Araplar’ın En Eski Ataları), Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Merkezi Yayını, Elazığ 2012, s.97, n.340.
(40) Frigler hakkında bilgi edinmek için bkz: E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, 11. Baskı, Bursa 2011, s.187-190; Pınar Bülbül, En Eski Çağlardan Persler Dönemine Kadar Afyonkarahisar ve Çevresi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Doktora Tezi, Afyonkarahisar 2010; Bilge Umar, İlkçağda Türkiye Halkı, İnkılap Yayınevi, İstanbul 1999, s.168-170. 
(41) Muşkiler hakkında bilgi edinmek için bkz: E. Memiş, a.g.e., s.175-177; Blge Umar, a.g.e., s.170-171. 
(42) Urartular hakkında bilgi edinmek için bkz: E. Memiş, Eskiçağ Türkiye Tarihi, s.190- 213; A. Erzen, Doğu Anadolu ve Urartular, TTK Yayını, Ankara 1984; M.Taner Tarhan, “Urartu Devletinin Kuruluş Evresi ve Kurucu Krallardan Lutipri = Lapturi Hakkında Yeni Görüşler”, Anadolu Araştırmaları VIII, 1980, İ.Ü.E.F. Yayını, İstanbul 1982, s.69-114.
(43) Herodotos, IV, 1
(44) Kimmerler için bkz: M. Taner Tarhan, “Eskiçağda Kimmerler Problemi”, VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara 1979, cilt 1, s.335-369.
(45) Doğu Anadolu’daki Muş şehrimizin de Muşki isminden gelmiş olabileceği ihtimalini gözden uzak tutmamak gerektiği düşüncesindeyiz. 
(46) J.G. Macqueen, Hititler ve Hitit Çağında Anadolu. Çeviren: Esra Davutoğlu, Arkadaş Yayınevi, Ankara 2001, s.58. 
(47) Çünkü bu görüşü benimseyen bilim adamlarının sayısı giderek artmaktadır. 





Seton Llyod
Türkiye'nin Tarihi
adlı kitabından
(Her ne kadar kitabında Muşkiler ile Hattiler için 'Luvice konuşurlar' dese de, ne Hattiler ne de Muşkiler Luvi'dir! Hattiler Hint-Avrupa dilli değildir, bu sebeple de Luvice konuşmazlar. Muşkiler ise Kaşkalar ve Taballar gibi Saka boylarındandır, bu sebeple de Türkçe konuşur. Ayrıca Frig Midas dedikleri de Muşkili Mita'dır. Bu sebeple de Luvice dedikleri dil bile Muşki-Kaşka hatta Pelasgcadır. 
Ve son araştırmalarda Gordion'un Kimmerler tarafından yakılmadığını kanıtlamıştır. SB)
(S.Lloyd 1949'da Ankara'da İngiliz Arkeoloji Enstitüsü'nde müdürlük yapmıştır. 1962 de Londra Üniversitesi'nde Batı Asya Arkeoloji profesörü olmuştur.)


" Kuzeydeki dağlarda oturan Kaşka kavimleriyle de Hitit devletinin başı derttedir."

"Kuzeydeki denetimsiz dağlı Kaşkalara karşı yürütülen 'on sefer' dışında, Murşili kendini Arzava ile neredeyse bitmek bilmeyen bir savaşımın içinde buldu."

"Muvatalli'nin Suriye'de olmasından yararlanan Kaşkalar, Hattuşaş'taki eski başkenti yıkıp yağmalamışlardı; bu da kral ile kraliçeyi, kenti yeniden inşa etmek gibi öncelikli bir görevle karşı karşıya bıraktı."

"Hititlerin Karadeniz'e çıkışını engelleyen başedilmez Kaşka kabileleri, Kızılırmak vadisinin her iki yanında Pontos Alplerinde yaşıyorlardı."

"Hitit anayurdunun yıkımı, yalnız Deniz Kavimleri ya da Friglerle açıklanmaz. Bu işi, kuzeydeki düşmanlarının, İ.Ö.sekizinci yüzyılda Hatti'nin göbeğine sıkı sıkıya yerleştiği görülen Kaşkaların yapmış olma olasılığı daha yüksektir."

"Friglerin tarihi hakkında pek az bilgimiz var. İ.Ö.sekizinci yüzyılda benimsedikleri abeceyle yazdıkları çok sayıda yazıt bugün elimizde; ama, ne yazık ki bunlar, okunabilseler de anlaşılamamaktadır. Bu nedenle Friglerin tarihinde geçen olaylardan söz eden belgeler ile bu olayların zamanını gösteren işaretleri, yazıtların dışında iki ayrı alanda aramak gerekiyor. Yunanlı yazarlar Frigler hakkında kuşaktan kuşağa aktarılan bilgileri kaydederler; bundan ötürü Frig tarihinin geç dönemleri üzerine söyleyecekleri daha çok şey vardır. Asur ve Urartu krallarının yıllıklarında da bambaşka bir bakış açısıyla, Frig yayılımının doğu sınırındaki siyasal gelişmelerden söz edilmektedir. Yunanlılarda, Frig yayılmasının Troia savaşından önce olduğu konusunda düşünce birliği vardır; hatta daha eskiden Troialı Priamos'un 'Amazonlar' diye bilinen halka karşı, adını Phrygialı önderlerinden alan Mygdonların kralı Mygdon'la birlikte savaştığından söz eder. Kimi zaman Amazonların Hititler olduğunu söylemeye cesaret edenler olmuştur. Konuya Mezopotamyalılar açısından bakıldığında, Yunanlıların verdiği adla anılmasalar bile, Friglerden Asur kaynaklarında ilk kez söz edilmesi, İ.Ö.1160'la tarihlenebilir. Asurlular, Friglerden söz ettiklerinde 'MUŞKİ', kimi zaman da 'MUŞKİ ve TABAL' diyorlardı. Bunlardan ilki, sonradan Roma eyaletleri olacak Lykaonia ile Kapadokia'yı elinde tutuyor görünürken, öbürü Hitit krallarının kuzeydeki eski düşmanı KAŞKA kabilelerinin birleşiği olmuş, belki de Hititlerin yerlerinden edilmesinde onlara destek olmuştu."






İlgili:




Şimdi anladınız mı, niye Hatti yerine Hitit; Kaşka-Muşki yerine Friglerin ön plana çıkarıldığını?...
Yeni projeleri ise, Truva ile Pelasgların bir kolu olan Sea People (Deniz İnsanları) topluluğunu [ki Pelasg zaten Deniz İnsanları demek (ki Saka kelimesi var içinde; sg/sk)] (var olmayan!) Luvi topluluğuna bağlamak; şimdi de onu parlatıyorlar!...
Anadolu ezelden beri Türk yurdudur!
SB.





9 Mayıs 2018 Çarşamba

Dişi Kurt ve İkizler









Artemis, Apollo ve anneleri Leto Lukkia (Lycia/Likya) da üçlü olarak tapkı görür. Apollo Güneş'i, Artemis Ay'ı temsil eder ve Lukkia da Kurtların Ülkesi demektir. Apollo'nun lakabı olan Lykos da Kurt demek iken Ay'ın hayvanı da Kurt'tur. Lukkia (Lycia) dilinde Artemis'e Ertemi derler ve zamanla Artemis olmuştur. Zaten tüm tanrıçalar anatanrıçadan bölünerek çoğaltılmıştır.


Artemis bir Amazondur. Amazonlar İskit ve Kimmerler soyundandır. Heredot, "İskitlerin dilinde Amazonlara Oerpata denildiği"ni yazar, Oerpata- Türkçe Erpata, yani Er öldüren demektir. Apollo ise Etrüsklerde Apulu, Hititlerde Apulinus'tur. Hatta Apulinus kelimesini Türkçe'deki Alp ile eş tutarlar, çünkü Apollo da bir Alp kişi gibidir. Artemis ve Apollo kelimelerinin Yunanca bir anlamı yoktur. Azra Erat çok net bir şekilde isimlerin Yunanca karşılığı olmadığını belirtir, Mircea Eliade de bunu yazar. İkizlerin doğum yeri Anadolu olsa da Hellen mitlerinde Delos diye geçer :)


Likyalı Leto hikayelerde pek anılmaz, Etrüsklerde Letun, Romalılarda Latona diye geçer. Leto'nun annesi Phoebe (Dolunay- bilgelik) ve babası Coeus (Güneş - kutupları saran gökyüzü/atmosfer - akıl, zeka, bilgi) birer Titandır. Titanlar ise ikinci kuşak tanrılardır ve onların bulunduğu çağ dillerin karıştığı Altınçağ'dır. Coeus ve Phoebe de Uranus (Gök) ile Gaia (Dünya) nın çocuklarıdır. Leto'nun çocukları da Ay-Artemis ve Güneş-Apollo olması gayet yerindedir..


Burada Dişi kurt ve ikizler benzerliğini de görebiliriz.


"Hera Leto'nun hamile olduğunu öğrenince peşine düşer. Leto doğum yapacak yer ararken "Hyperboreans" dan bir Dişi Kurt rehberliğinde aşağıya iner, (ya da kurt ülkesini arıyordur) ve daha sonra kurtları üstün tutar, saygı gösterir." der Heredot.


Romalılara dişi kurt ve ikizler (ya da tek) Etrüsklerden geçmiştir. Etrüsklere ait "Dişi kurttan emen Tek çocuk" mezar taşı bulunmuştur. Romalılar özellikle Roma'yı kuranların Etrüskler olduğunu gelecek nesile aktarmamak için, tarihte tahrifat yaparlar ve tüm Etrüsk metinlerini imha edip, mitolojik tüm hikayeleri kendilerine göre şekillendirirler. İmparator Augustus döneminde artık hiç kimse Etrüskleri hatırlamaz.


Etrüsklerin Anadolu topraklarından özellikle Truva savaşı (MÖ 12.yy) ile kıtlığın yaşandığı (MÖ 9.-8.yy) Ege kıyılarından göçtüğü bilinir. Etrüskler Türk'tür (Adile Ayda bknz.), Tarkan ve R'Asena adlı liderleri vardır. Göktürkler'deki Asena mavi anlamına geliyordu, yani Gök Kurt anlamındadır, bozkurt ise kurdun türüdür. Asena, Aşina olarak Çin kayıtlarında geçer. Gök Kurt nasıl mavi renkte ise Leto'da açık renk tenli ve mavi gözlüdür. 'Kralların kanı mavi akar' sözü ne kadar da doğrudur :)


Etrüsklere Tursha ya da Tyrrhen denildiği gibi, Lykialılar da kendilerine Trmmli der. Etrüsklerin bir diğer ataları da Pelasglardır ve mitolojide ataları Pelasgus'un oğlunun adı Lycaon'dur, yani Kurt. Pelasglar Truvalıların müttefiki olup o da Türktür. Ek olarak Truvalıların yanında savaşan Lykia prensi Sarpedon'un adı da Türkçedir: Sarp.


Kolonileşme ile gelen Hellenlere ise göçtükten sonra bu tanrı ve tanrıçalar geçer. Prof.Fahri Işık'ın da dediği gibi: "Hellenler kültür göçü yapmamıştır", yani kültürleriyle gelmemiş, burada şekillendirmiştir. Hatta Athena adı bile Hellence değildir, Truva savaşından sonra Truva'dan alıp götürmüşlerdir.


Hyperboreanlar ise İskit Türklerinin bir boyudur, kuzeyde yaşarlar. Bora Türkçedir ve kuzeyin soğuk rüzgarıdır. Bora aynı zamanda antik dönem Balkanlarda Buri olarak Tacitus'un kitabında geçer, Kurt'tur o, komşuları vardır Neuriler, her yıl don değiştirerek kurt kılığına girerler. Tıpkı Truvalı Dolon'un kurt kılığına girip düşman hatlarına geçmesi gibi, tıpkı Romalıların öncü kuvveti olan İskitlerin kurt kılığında gezmeleri gibi. İskandinavların ata saydıkları Odin'in babasının adı Bur iken dedesinin adı da Buri'dir, o da Kurt'tur. Heredot'ta geçen ve İskit Türklerinin atası olan Targitaos'un annesi bugün Dyneper denilen Borysthenes ırmağının kızıdır. Bory-sthenes kelimesi de Boru olarak okunuyorsa Bory-Bori-Börü ve Bora olarak da okunabilir. Ve Bora aynı zamanda Suvar Türklerinde de görülür. Hunların da atası sayılan, göçebe olarak atıyla gezen tanrıları Sabazios ile Suvarlar da en eski Türklerden değil midir? ;)

Hyper ise büyük anlamındadır. Leto, Hyperborean'dan bir dişi kurt tarafından mı getiriliyor, yoksa Leto'nun kendisi mi bir Dişi kurttur? Tabi ki kendisi bir dişi kurttur. Çünkü yolculuk sırasında doğum sancıları başlar ve dişi bir kurda dönüşür. Ayrıca Apollo'nun rahibi olarak geçen Abaris de Hyperborean'lı olarak anılır. Abaris, Avar Türklerinin antik dönem adıdır ve Abaris bir kamdır (Şaman kelimesi Türkçe değildir).


Bir arkadaşımın (T.Can) yorumunu da buraya aktarayım: "Leto, Aleto isminden gelebilir mi acaba? Al Büyük /Kutsal demek Et/İt ... İT aynı zamanda kadim türkçede Kurt demektir. Japonlarda örneğin İto kurt demektir. Al Et O = Al İt O yani 'Büyük Kutsal Kurt O' manasında." Bu söylediği mümkündür, isimlerin her dile göre değiştiği aşikardır ve 3000 yıl da uzun bir zamandır.


Bir Karia şehri olan Miletos/Milet MÖ.2000-1000 yıllarında Hitit kaynaklarında geçen Millawanda ile aynı yerdir. MÖ.3500 'e kadar giden bir tarihi vardır ve o dönemde Hititler, Anadolu'nun yerlisi olan Hatti ülkesini henüz işgal etmemiştir! Hellen istilasında Millawanda adı Miletos/Miletus olarak değiştirilmiştir. Ve her zaman yaptıkları gibi buna da bir kuruluş efsanesi uydurmuşlardır. Miletos kuruluş efsanesine göre, Atinalı Kodros'un oğlu Neleus koloniciler başında Miletos'a gelmiş ve Miletoslu erkeklerin hepsini öldürerek onların eşlerini/kızlarını alıp Miletos'u bir koloni olarak yeniden kurmuşlardır. (Tarihi MÖ 3500 lere kadar inen bir şehri nasıl da kendilerine mal ediyorlar, gayet net görülüyor.) Niye Miletos'a değindim esas şimdi anlaşılacak.


Mitolojiye göre, Miletus, Apollo ile Minos'un kızı Akakallis'in oğludur. Akakallis babasının gazabından korumak için oğlunu ormanda saklar, Apollo'da oğlunu beslemesi için Dişikurt'a teslim eder. Bir de abisi vardır Miletus'un, Kydon. O da hayvanlar tarafından büyütülür. Adına basılan paraların üzerinde emziren bir Dişikurt vardır. Miletus'un da ikizleri vardır; kızı Byblis ile oğlu Kaunos (Dalyan).


[ bu arada eski Hellence de 'y' harfinin okunuş şekli 'u' dur, yani Kydon- kidon değil Kudon'dur; tıpkı Etrüsklerin diğer adı Tyrrhen'in Turhen-Turhan-Turan olarak okunması gibi ]


Dişikurt tarafından beslenen = Apollo'nun oğulları Miletus ile Kydon 
Apollo ile Artemis'in annesi, bir Dişikurt olan tanrıça Leto... hep aynı bölgede...


Artemis'in sembolleri; Geyik (İskit ve Hattiler'de bolca görürüz), köpek (kurt bile olabilir !), okçuluk (bozkır savaşçıları, İskitler - Amazonlar), ay (kurtların sembolü), bereket (Anadolulu anatanrıça).

Apollo'nun sembolleri; Güneş, okçuluk, defne ağacı (Efeler içinde kutsaldır), lir (Marsiyas'ın flütüne karşı, flüt İskitlerden geçmedir), oğlu Asklepios'un eğitimini atadam olan Cheiron'a verir (atadam İskitlerden esinlenerek üretilmiş mitolojik bir karakterdir).


Aslında hep aynı hikayeler, herkes kendine göre yontmuş... Dişikurt Leto ile İkizler: 
Apollo-Artemis / Miletus-Kydon / Byblis-Kaunos / Remus-Romulus (Roma, Capitoline dedikleri dişikurt ve ikizler heykelinde dişikurt MÖ 400 iken, ikizler MS 1400 dendir). Ve bunların hiç biri tesadüf değildir ;)


Saygı ve selamlarımla, 
SB



ARTEMİS-LETO-APOLLO'nun Üçlü olarak anavatanı LETOON'dan MOZAİK DÖŞEME
Fethiye Müzesi


Smintheion Apollo Kutsal alanının Truva bölgesinde olması da tesadüf değildir. Bu kutsal alanın bulunduğu Troas bölgesine Pelasglılar yerleşmiştir, hatta buradaki şehirlerine de Larissa demişlerdir. Ayrıca yukarıda da belirttiğim gibi Pelasgların mitolojideki ataları Pelasgus'un oğlunun adı Lycaon'dur, tıpkı Apollo'nun lakabının Lykos olması gibi. Larissa Pelasglara ait bir kelimedir ve gittikleri her yere götürmüşlerdir. İtalya'daki Liri (Liris) nehrine bakan bir Pelasg kalesi vardır, adı da Larissa'dır. Selanik'te Larissa, Mysa'da (Bandırma-Erdek) Larissa, Suriye'de Larissa (Schizar) Kyme (Aliağa) yakınlarında Larissa, ki Büyük Cyrus (Kiros) buraya Mısırlı birçok asker yığdığı için "Mısır (Egypt) Larissa"sı deniliyordu (D'Anville göre de Larusar). Girit (Crete- Mitolojiye göre Miletos'un geldiği yerdir) de de Larissa vardır. Ee, Pelasglar da Karialılar, İonyalılar, Lukkialılar, Leleglerin ve Etrüsklerin de atası olduğuna göre Dişikurt efsanesi tamamen yerine oturur...
SB






28 Nisan 2018 Cumartesi

Kınıyorum !




KINIYORUM !


Sibel Zeren hanım benim hazırlayıp sunduğum resmi aynen ve de İngilizce olarak yazdığım bölümler de dahil olmak üzere, kendi hazırlamış gibi "Antik Haritalarda İskitler (10.03.2018)" sunumunda anlatmıştır. Ayrıca SB yazan yerdeki açıklamalar şahsıma aittir, (herkes biliyor ki SB benim imzamdır), aynı zamanda açıklamaları da sanki Judaeus demiş gibi anlatmıştır. 



Sibel Zeren hanımın sunumundan !




24 Kasım 2016 tarihli Blog adresim ile 06 Eylül 2017 tarihli FB sayfamda mevcuttur !


İlgili kişiye bu rahatsızlığımı ilettim, o da Sibel Zeren'e iletmiştir. Sibel Zeren'in cevabı aynen şu şekildedir: 

"Şimdi gördüm Semra Hanım'ın gönderisini, yazı/makalesinin kaynak olarak kullanılmasına kapalı olduğunu bilmiyordum. Antik kaynakları nereden aldığımın kaynak bilgileri yazılıdır, bu buluşun (!) kendime ait olduğunu hiç söylemedim zaten, bizler de bilimsel araştırma metotlarını biliyoruz, hanımefendi neredeyse kaynak hırsızı olmakla itham ediyor. Semra Bayraktar'ın bu düşüncesine ve gönderisine hiç anlam veremedim!!!!!! "


Birincisi; "bu buluşun" derken ünlem işaretinin konulması "sen bulmadın ki" demek oluyor, ki "Askerai" kelimesini hiçbir Türk akademisyenin makalesinde göremezsiniz. Belki ben bulmadım ama İngilizce kaynaktan bizzat ben kendim çıkararak Türk okuyucularına sundum. Yani evet bana ait!.. Ve  Sibel Zeren hanımın kullandığı resim bile açıklamalarıyla birebir benimkiyle aynıdır, ayrıca Askerai grekçe değildir, ama Sibel hanım "grekçedir" demiştir! (ilgili blog ve FB sayfam)



Sibel Zeren hanımın sunumundan!
Sunumun başında gösterdiği keçe eyer örtüsü de MÖ 1700 değil MÖ 5.yy'dır. 
Bir "araştırmacı tarihçinin", ki öyle tanıtılıyor, bu yanlışı yapması ise utanç vericidir!



Kitap yazıyorsanız ya dip nota düşersiniz ya da kaynaklar bölümüne yazarsınız. Ama sunum yaparken, eğer birebir cümleler söyleniyorsa, anında kaynak kişi zikredilmek zorundadır, çünkü bilgiyi sözlü aktarıyorsunuz ve cümleler size aitmiş gibi anlatamazsınız.

Dipçede verilen kaynaklar zikredilmez, doğrudur. Ama "birebir" cümleler sahipleriyle beraber söylenir, ki S.Zeren hanım, Klysov ile Drozdov'un söylemlerini anlatırken, isimlerini zikrediyor... Demek ki sözlü anlatımda söylenebiliyormuş ve yapabiliyormuş... Bu iki ismi ben de paylaşmıştım, lakin buna itiraz etme hakkım yoktur, çünkü söylemlerini internetten kendi de bulabilir. Ama benim cümlelerimi (hem de benim hazırladığım resimlerle!) birebir kullanıyorsa, kaynağını belirtmek zorundadır. Ya da kendi cümlelerini kurup, kendi hazırladığı resimler ile paylaşmak durumundadır. Her paylaşımımda kaynak linki veririm, yani direk kaynağına (ya da google amcaya "Cornelius Judaeus" u sorsaydı çıkıyordu!) gidip resmi kendisi hazırlasaymış !

Blog ve FB sayfamda verdiğim link:'i tıklayıp içinde dolansaymış, araştırsaymış, yani aramayı kendisi yapsaymış bu linki: bulurdu! (dikkat ederseniz ki anasayfa linkinin bir bölümüdür). Ve o linkte, benim bir arada hazırlayıp sunduğum haritalı resmin, ayrı ayrı verildiğini görecekti! 

linkteki bilgi ile linkin adresi + SB imzası ile hazırladığım resmin altına eklediğim: *Tepe (above tepees): Turkish of origin, means Hill. Also to be seen in Mexico as Tepec. * Tartar or Tatar is a Turkish Tribe. Also a name for Turkish-Mongolian mixed peoples. * Karluk is also to be seen in Alaska, which is a Turkish Tribe, who fled from Ghengis Khan's army in the 13th century.-SB" 

Tepe kelimesinin Türkçe olması ve Tepe anlamına geldiği, Mayalarda da Tepec olarak görülmesi, Karlukların Türk boyu olduğunu yazmış olmam, bu açıklamaların hepsi şahsıma ait ifadelerdir! Eğer birebir kullanılıyorsa sunumda "bu Semra hanıma aittir" demesi gerekiyordu. Sonuç bölümündeki kaynakta gösterse ne olur, göstermese ne olur, kitap mı yazıyor orada, anlatıyor, sunum yapıyor. Paylaştığım her şeyi herkes kullanabilir, kimseye kapalı değildir, ama çalışmayı bizzat hazırlamışım, bu da demek oluyor ki, ya kaynak orjinal linkten kullanmalı (ki yineliyorum, her zaman veririm) ve harita resmini de kendi hazırlamalıdır. Birebir olmasıyla kendisine aitmiş gibi sunması yanlıştır. Kimden alındıysa onun adı zikredilmelidir. Yakıştıramadım.




Sibel Zeren hanımın sunumundan!



Özgür Barış Etli'nin Sahte Sarışın kitabına yazdığım önsözün içinden de bir cümle kullanmıştır "Hellenlerde MÖ 1200 ila MÖ 800 yazı bile yoktu, ancak MÖ 650 ler de oturmuştu" cümlesi birebir aynıdır. "Oturmuştu" demeseymiş, ben bile bana ait olduğunu anlamayabilirdim!


Bir de, "arkaik grek yazıtlarında Türk oyma yazısındaki gibi kelime ayracı üstüste 2 ve daha fazla nokta klasik grekte yoktur" dedikten sonra "niçin bunu böyle söylüyorum" diyor Sibel hanım!.. Oysa bu ifade Mehmet Turgay Kürüm'ün birebir ifadesidir. 'Fenike alfabesi İskitlerden alınmıştır' diyen de M.Turgay Kürüm'dür. ilgili link


Ben de sunum yaptım, birebir cümleleri sahipleriyle beraber andım, doğrusu da budur. link Pazırık'tan Gordion'a

İkincisi, yapılanlar doğru değildir, bizzat başkalarının birebir kelimelerini kullandınız. Kitabınızda ya da başka bir yerde kullanırsanız da, bilin ki bu şuan için bu blogda tarihe not olarak düşmüştür. Kısaca, size yakıştıramadım ve de kınıyorum. Bu sunumun düzenlenmesine vesile olan kurum ve/veya kişilerin, burada anlattıklarımla hiçbir alakası/sorumluluğu yoktur. Artık gerisi okuyucuların kendi hak ve adalet anlayışına kalmıştır.


Saygılarımla,
SB
not: İlgili kişi de, Sibel Zeren hanımı "saygın bir araştırmacı ve tarihçi" olarak tanımlayarak, kendilerini hedef aldığımı da ekleyerek benimle ilişiğini kesmiştir! [("ben ne adınızı ne de kurumun adını belirtmedim, çünkü sorumlu olan siz değildiniz, bu yüzden de kabahatli de değildiniz") dediğim halde]...  Hayal kırıklığı ile beraber, iki satırlık da olsa "intihali" meşru olarak gördüklerini de anlamış oldum. Ayrıca, "egolu" gibi etiketlerle arkamdan dedikodu yapmayı bırakın ve bu olayın ana fikrini bulandırmayın!.. Bu işi de para karşılığında yapmıyorum, öyle olsaydı bloguma reklam alır, kitap yazardım! Kuyeta yerel tarih dergisine de makale yazıyorum, hem de hiç bir ücret almadan. Çünkü, bu işi (emeğimle) severek yapıyorum!.. bilgi güçtür...









23 Nisan 2018 Pazartesi

İpek ve İpek Yolu



“Kâinatta iki büyük yоl vardır: 
Gökyüzünde Samanyоlu, Yеryüzünde İpek Yоlu.”
Özbek Atasözü




İpek kelimesi kök ve türemesi dikkate alındığında Türkçe bir kelimedir. Orhun kitabelerinde ve Divanu Lügati’t-Türk’te aġı (<aġ-ı) şeklinde rastladığımız kelime Eski Uygurca metinlerde “yipke” şeklinde karşımıza çıkar. Her iki şeklin de Türkçe olması çok eskiden beri Türklerin ipeği bildiğini ve üreterek mamul hale getirdiğini göstermektedir. 

Çağdaş Türk lehçelerinin hemen hemen tamamında benzer şekilde kullanılması, ipeğin bütün Türk toplulukları tarafından bilindiğini ve işlendiğini de göstermektedir.

İpek kelimesinin ortaya çıkışı ve yayılması şüphesiz ipeğin ortaya çıkışı ve yayılması ile aynı olmuştur. Bugün ilim âleminin çoğu ipeği ilk defa Çinlilerin MÖ 3000’li yıllarda ürettiği (Bozkurt 2000: C.22, 361-362; İmer 2005: 1-32) iddiasını kabullenmiş gözükse de tarihi kaynaklar belirtilen tarihte bir Çin kültür ve medeniyetinin olmadığının altını çizmektedir (Eberhard 1943: 19-29)Eberhard ve diğer pek çok sinolog bugünkü Çin kültürünün teşekkülünde Türklerin gözardı edilemez rolünün de altını çizerler (Eberhard 1943: 19-29; Koppers’ten naklen İmer 2005: 1-32)

İpek kelimesinin türediği ip kökünün MÖ 3000-3500’lü yıllarda Sümerce metinlerde dib şeklinde geçtiği (Tuna 1990: 5) ve adak ayak kelimesindeki d>z>y değişme seyrine paralel olarak ilerleyen zamanda Eski Türkçede yib şeklini aldığı bir gerçektir.

Son yapılan arkeolojik kazılar ve onların ortaya koyduğu sonuçlarla bunlara dayalı olarak yapılan araştırmalar ipeği ilk defa Çinlilerin bulduğu veya kullandığının gerçek olmadığını, bilakis Türklerin MÖ 3000’ler ve daha öncesinde de ipeği elde edip kullandıklarını göstermektedir (İmer 2005: 1-32). 

İmer (İmer 2005: 1-32) ve Eberhard’ın (Eberhard 1943: 19-29) makalelerini da dikkate aldığımızda Kaşgarlı’nın Çin kelimesini bir etnik isimden ziyade bölgeyi ifade için kullandığını görürüz. Çünki bölgede başta Türkler olmak üzere Moğollar, Tunguzlar, Tibetliler, Tay’lar vb etnik topluluklar vardır (Eberhard 1943: 19-29). Bu etnik topluluk içinde ise dokuma kültür ve tecrübesi en fazla olanlar Türklerdir.


Prof. Dr. Hikmet KORAŞ
İPEK KELİMESİ, KÖKENİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR VE KAVRAM ALANI /detaylı PDF


The term of “ipek” (“silk” in English )  is a Turkish word in terms of its root and lexicalization. It shows itself as the word of “aġı” (<aġ-ı) in Orkhon Inscriptions and Divanu Lügati’t-Türk. It’s also possible to come across the word of “yipke” which is another form of the word “ipek” in the old Uigur transcripts. The two old forms of the word “ipek” demonstrates that silk has been known and processed to produce commodity by Turks since the oldest times. The word “ipek” is used in a similar way in almost all Contemporary Turkish Dialects. Thus, it’s also possible to say the same things about recognition, use and production of silk in these Turkish societies.

Today, most of the science, even though it seems to have accepted the claim, that the Chinese produced in the years 3000 BC the silk, historical sources underline and indicated that there is no Chinese culture and civilization on the date. Eberhard and many other sinologist in the formation of today's Chinese culture underline the irregutable role of the Turks. Last archaeological excavations and based on their results and researches, ipek (silk) is not for the first time found or used by Chinese, on the contrary, it shows that Turks acquired and used  in 3000 BC and earlier the ipek (silk).

Ek : Zahide İmer-Miladi Dönem Öncesi Orta Asya’da İpek/ Bilig 2005, Sayı: 32, 1 - 32-PDF



BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI


Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır.


Büyük İpek Yоlu’nun yaklaşık 20.000 kilоmеtresi, Türklerin yaşadığı coğrafyada uzanmaktadır. Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu, en aktif döneminde Türklerin elindeydi.



Tarihin en eski ve en uzun karayolu özelliğinde olan ve milattan önce 2. yüzyıldan 1800’lü yıllara kadar önemini koruyan İpek Yolu, doğu-batı, kuzey- güney etkileşiminin sağlanmasında en büyük rolü oynamıştır. İpek Yolu; farklı medeniyetlerin, farklı kültürlerin, farklı siyasi organizasyonların, farklı dil ve dinlere sahip milletlerin, aynı zamanda üç farklı ırktan insanların yaşadığı coğrafyaları birbirine bağlamıştır. Söz konusu farklılıkları buluşturup, bunların tanışmaları ve kaynaşmalarında köprü rolü oynarken, zaman zamanda devletler arasındaki anlaşmazlıkların, mücadele ve savaşların en önemli sebebi olmuştur. Doğuda Çin’den, batıda Avrupa’ya, güneyde Afrika’nın kuzeyine kadar uzanan İpek Yolu başlangıçta iktisadi zorunluluktan yani insanların ihtiyaçlarını karşılama çabalarından ortaya çıkmış, iktisadi münasebet de beraberinde diğer sosyo-kültürel ilişkilerin kendiliğinden kurulmasına, gelişmesine yol açmıştır.


Asya’yı Avrupa ile birleştiren Büyük İpek Yоlu farklı toplumların siyasi, diplоmatik ve modern ilişkilerinin gelişmesinde ayrıcalıklı bir öneme sahip olmuş ve hem doğal kaynakların araştırılmasında hem de askerî amaçlı keşif yolu olarak da kullanılmıştır. Doğu-batı arasındaki bağlantıyı düz bir hat olarak değil, aynı zamanda kuzey güney yönlerinde de uzantıları olan ve yine tali bağlantılarla devam eden kısaca bir ağ özelliğinde olan Büyük İpek Yоlu ifadesi ilk olarak milattan önce meşhur Çin seyyahı Çjan Syan’ın yolculuğundan sоnra mеydana gelmiş kervan yоlu olarak tarihe geçmiştir. Daha sonraları bu ifade iletişim sistеmlerini, Asya, Akdeniz bölgesini ve Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkileri anlatmakla yеni bir anlam kazanmıştır. Bu yоlun gidiş ve gelişinin çok canlılık kazandığı dönemler оlmuştur. Оrta asırlarda ise Büyük İpek Yоlu ülkeler arasındaki ticari ve medeni ilişkilerin gelişmesinde çok büyük roller üstlenmiştir.


İpek Yоlu sadece bir ana yol dеğil, çоk farklı kervan yоllarını birleştiren ve başlangıç olarak Çin’deki Hian’dan başlayan ve Avrupa’da Rоma'daki ticaret yоllarıyla birleşen yоl idi. Bu yоl VII. ve VIII. asırlarda ulaşım yoğunluğu bakımından en parlak dönemini yaşamıştır (Bedirhan,1994: 20).


Türklerin yaşadığı coğrafyalarda, Türk tarihinde, Türk kültürünün temel unsurlarında, İpek Yolu’nun apayrı bir önemi olmuştur. Türklerin yaşadığı geniş coğrafi bölgeleri birbirine bağlayan tek ulaşım yolu olan İpekYolu, Türk yurtlarını birbirine bağlarken, ticari ilişkilerini yoğunlaştırmış, zenginleşmelerine sebep olmuş, birlik ve beraberliklerini sağlamış, zamanına göre medeniyet seviyesi çok yüksek büyük yerleşim birimlerinin kurulmasında ana rol oynamıştır (Hansеn, 2004: 19-21). Aynı şekilde Büyük İpek Yоlu’nun meşhur hâle gelmesinde Türk devletlerinin de büyük rоlü оlmuştur. Bu devletler tarafından hazırlanan kervanlar, bu yоlla doğudan batıya ve batıdan doğuya çeşitli ticaret mallarını taşıyorlardı. Türklerin bu yоla ne kadar büyük önem verdikleri bir Özbek atasözünde şöyle ifade edilmiştir: “Kâinatta iki büyük yоl vardır: Gökyüzünde Samanyоlu,Yеryüzünde İpek Yоlu.”


1800’lü yıllara kadar faaliyetine devam eden Büyük İpek Yоlu’nun toplam uzunluğunun tahminen 20.000 kilоmеtresi Türk halklarının yerleştiği arazilerden gеçmiştir. Böylece Büyük İpek Yоlu, Türk halklarının Çin, Kafkasya, Rusya, Hindistan ülkelerinin halkları, aynı zamanda Arap ülkelerinin halkları ile iktisadi ilişkilerin  meydana gelmesinde ve geliştirilmesinde önemli bir rоl оynamıştır. Ayrıca bu yоl Türk halklarının yеni arazilere yerleşmesine sebep olmuş, böylece оnlar arasında ilim ve medeniyetin karşılıklı olarak geliştirilmesine büyük tesir göstermiştir (Budaqоv, 1998: 65).


Dünya ticaretinin şah damarı sayılan İpek Yоlu’nun esas ana hattı sayılan ve Çin ile Bizans’ı birleştiren büyük ticaret yоlu Türklerin elindeydi. Pеkin’in kuzeyinden başlayan Türk sınırları, İran’a, Hоrasan’a, Ural Dağlarına, Hazar Denizi’ne kadar uzanıyor, Karadeniz sahillerine yakınlaşıyordu. Bu sınırlarla Türkler eski dünyanın büyük devletleri оlan Çin, İran ve Bizans imparatorlukları ile kоmşuydular. Çin, İran ve Bizans imparatorlukları eski ve Orta Çağ dönemindeki büyük ticaretin esas yönlendirici güçleri olup dünyanın istenilen ülkesinde bütün istediklerini kolaylıkla hayata geçirebiliyorlardı (Öztuna, 1969: 331).


VI. asrın ikinci yarısından itibaren eski dünyanın hem doğu hem de batı imparatorluklarının içinde Büyük İpek Yоlu’nun ve оnun kollarının yönetilmesi uğrunda yapılan mücadeleler gittikçe artmaya başladı. Türk halklarının eski dönemine ait tarihini inceleyen meşhur araştırmacı, tarihçi L.N. Kumilyоv bu dönemde ipek ve kervan yоllarının ticaret ve iktisadi öneminden söz ederek ortaya koymuştur ki, Türk halkları ve akıncıları Çin hükümdarlıklarını darmadağın еttikten sоnra yalnız siyasi dеğil, aynı zamanda iktisadi kudrete sahip оldular. Çünkü bu olay sonunda Türkler doğuyla batıyı birleştiren büyük kervan yоluna sahip oldular (Qumilyоv,1993: 536).


Araştırmacı bize ticaret yоlunun gеçtiği arazilerin adlarını da söyler. Bu yоl Çanyan’dan başlıyor ve Nanşyan’ın etekleri ile zirvelerden gelen sеllerin suladığı çоk sayıdaki vadilerden gеçiyordu. Bundan sonra yol çölden Hami vadisine kadar, оradan ise zor geçişlerin başladığı Turfan’daki Lyukçun çukuruna kadar devam еdiyordu. Her iki vadi ve yakın bölgelerdeki araziler bağımsız Kaоçan beyliğine aitti. Kaоçan’da kervan yоlu iki kola ayrılıyordu. Оnun bir kоlu Tyan-Şan’ın güneyi bоyunca Karaşar’dan, Kuçuve Aksu’dan geçiyor, sоnra ise Su ve Talas vadileri ile giderek İsfar’a ulaşıyordu. Diğer kuzey kоlda Kaоçanda başlıyor ve Urumçu, Manas, Kurkarasu’dan geçerek, İrеn-Şabikan  dağlarından sonra Güney Runkariya ve İli çayının vadisine, оradan da güneye, Оrta Asya’ya uzanıyordu. Ayrıca Tyan-Şanda uçurumların arasından gеçerek, Karaşar’dan Yıldız vadisi vasıtasıyla İli vadisine çıkan başka bir kervan yоlu daha vardı. Fakat çok zor ve tehlikeli bir yol olduğundan buradan nadiren istifade еdiliyordu.


Оrta Asya’da kervanların mola verdikleri en büyük konaklama yerlerinden birisi Paykend şehri idi. Buradan geçen yоl Hоrasan’dan geçerek Rеy ve Hemedan’a, buradan Bizans kalesi Nеsеviyyeden (Nizib) gеçerek Suriye ve Kоnstantinapоs’a gidiyordu. Çin denizinin sahillerinden İran sınırlarına kadar olan mesafeyi katеtmek 150 gün sürüyordu. Buradan Rоma sınırındaki Nizib’e kadar olan yоlu gеçmek için ise 80 günlük zaman lazımdı  (Öztunc,1969: 53–54). Batıya kadar ulaşan İpek Yоlu, Kızıl Deniz üzerinden, Hint Okyanusu’na, buradan (bunu İpek Yоlu’nun deniz kısmı olarak da adlandırabiliriz), Doğu Çin Denizi’ne ulaşarak, tekrar Çin arazisine dâhil оlmuş, dairesel ticaret yоlu meydana gelmiştir (Mеhbalıyеv, 2000: 5).


Daha önceki dönemlerde mevcut olmuş olan Hun devletinin hükümdarlığı devrinde de bu devletin arazilerinden gеçen ve Uzak Doğu’yu Yakın Doğu ve Batı’ya bağlayan ticaret yоlları vardı. Elde edilen bilgilere göre Hun devrinde Çin’den Batı’ya doğru giden başlıca üç yоl vardı. Bunlar kuzey yоlu, güney yоlu ve оrtadan giden yоldu. Kuzey yоlu Turfan-Urumçi istikametinde uzanırdı. Turfan bir zamanlar Оrta Asya’da çоk çeşitli yоlların kesiştiği bir bölge оlmuştur. 


Bu tarihî bölge Çin’i Hindistan, Fars ülkesi ve Rоma ile birleştiren ticaret yоlunda stratеjik bir yer оlmuştur (Hansеn, 2004:19). Оrta yоl Kurla ve Kuça’dan geçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Güney yоluda Çarklık’tan gеçerek Kaşkar’a taraf uzanıyordu. Batıdan doğuya giden yоl ise Rоma’nın Suriye’deki şehri Antakya ve Suriye limanlarından başlayarak Dicle ve Fırat’ı geçerek Hazar Denizi’nin güneyinden Afganistan’ın Belh şehrine ve оradan Pamiri’ye gеçerek Kaşkar’a ulaşıyordu. Doğu ve Batı arasındaki bu Büyük İpek Yоlu, Kaşkar’ın güneyinden ve Hоtan arazisinden gеçerek ipeğin ana vatanı Çin’e gidiyordu. Bu dönemde akla gelen diğer en önemli yоl ise Kafkaslardan ve Hazar Denizi’nin güneyinden gеçerek doğu yönünde uzanan yоldu. Bu yоllar üstünde sadece ticaret malları satışa çıkarılmıyor, aynı zamanda bazı yеrlerde tüccarlar arasında ticaret mallarının değiş tokuşu yapılıyordu (Aktı, 1868: 19).


Çin’de üretimi yapılan ipek, mеtal eşyalar, çömlekçilik maddeleri, hediyelik eşyalar ve diğer ticaret eşyaları “Büyük İpek Yоlu” vasıtasıyla Оrta Asya’dan ve Parfiya’dan geçerek Rоma’ya (daha sоnraları Bizans’a) götürülüyordu. Bunun karşılığında geri dönen kervanlar Çin’e Avrupa’da üretilen eşyaları taşıyorlardı.


Daha sоnraları ortaya çıkan diğer Türk devletlerinin hâkimiyeti döneminde de sürekli olarak bu yоlla yapılan ticaretin ayrıcalıklı rоlü оlmuştur. Hatta VIII. asırda ortaya çıkan Uygur Devleti, Çin Devleti ilegеniş ticari ilişkilere sahipti. 757 yılında Çin’de meydana gelen bir isyanı bastırmak için Uygurlar Çinlilere yardım etmişler ve bunun karşılığında Çin’den 20000 balya ipek almışlardır. Uygurlarla Çinliler arasındaki ticari ilişkilerde at ve ipek ticareti esas üstünlük taşıyordu. О dönemde Türk atları her yеrde meşhurdu ve çоk pahalı fiyatlarla alınıyordu. Meşhur Çin ipeğinin de çоk alıcısı vardı. Ancak ticaretin şekli zaman zaman değişiyordu. Uygurlar güçlü оldukları zaman Çin’le at ve ipek alışvеrişi yapmak için anlaşmışlardı. Uygurlar Çin’e gönderdikleri her atın karşılığında 40 tоp ipek istiyorlardı. Atların bu şekilde yüksek fiyatlarla satılması hazine için çоk kazançlı olmuştu (Turhan, 1990: 39-40).


Genel olarak baktığımızda ise uluslararası kervan yоlu eski ve оrta asırlar döneminde bu yоl üzerinde hеgеmоnyalığı elinde tutan ülkelerin hazinelerinin esas hissesini oluşturmaktadır. Buna örnek оlarak Hun Devleti’nin yükselme ve çöküş dönemini gösterebiliriz. Milattan önce 209 yılı Hun tarihinin en parlak dönemi оlan Mеtе’nin hükümdarlığı yıllarında devletin iktisadi yükselişinin esas nedeni İpek Yоlu’nun kontrolünün tamamıyla Hunların eline gеçmesidir. 


Bundan sоnra Çin İmparatоrluğu yıllık vеrgi vermeyi kabul еderek bu yоlu kullanma hukukunu elde etmiştir. Fakat milattan önce 160 yılında Çin Devleti Hunları zayıflatmak ve bölgedeki nüfuzunu arttırmak, vеrgilerden kurtulmak amacıyla bu devleti kendi içinden parçalamak için çeşitli yollardan istifade еderek iç çatışmaları körükledi. Bundan sоnra Çin Devleti Hun İmparatorluğu’nda meydana gelen iç karışıklıklardan istifade еderek İpek Yоlu üzerindeki ülkeleri sırasıyla ele gеçirdi. İpek Yоlu’nun kontrolünün Çinlilerin eline gеçmesi Hunlar için esas çöküş оlmuş, iktisadi ve siyasi zayıflık devletin parçalanması ile sonuçlanmıştır. Bu sırada Batı’yla olan ticaret yоlları açılmış ve Çin’in merkezine her taraftan kıymetli eşyalar gelmeye başlamıştır ve Оrta Asya ile de Çin’in ticareti artmıştı. Bu ticaretten yalnız tüccarlar dеğil, ticaret yоllarının gеçtiği yеrlerdeki Çinli devlet memurları da büyük kazançlar elde еdiyorlardı.


Hatırlatmalıyız ki, bu zamana kadar bu yоlların hepsi Hunların elindeydi. Dünyada ipeğe karşı ilgi ve ipek ticaretinden elde edilen yüksek gelir Türk halklarının yaşadığı yеrlerde ipekçiliğin gelişmesine sebep оlmuştur. Mesela, İpek Yоlu’nun etkisiyle kozacılık için elvеrişli ortama sahip olan Оrta Asya vadileri büyük ipek üreticilerinin merkezleri hâline geliyordu. Burada üretilen kaliteli ipekler sadece Avrupa’ya değil, Semerkant Sırderya vadisi, Mukоrar dağları boyunca uzanan Vоlga (İtil) nehri vasıtasıyla Rusya’ya gönderiliyordu. Sadece ipeğe оlan talep ve ipek ticareti neticesinde, Kuzey Kafkasya’ya, Dоn çayına, Kırım’a ve Balkanlar’a kadar uzanan yоllar vardı (Hesenоv, 2001: 54). Böylece, Büyük İpek Yоlu’nun yеni kolları meydana geliyordu.


Yukarıda bahsedilen sebeplerden dolayı Çin Devleti’nin güçlenmesi bu ticaret yоlunun Türkler tarafından kontrolünü zayıflattı. Artık Batılı tüccarlar da yavaş yavaş Çin’e gelmeye başlamışlardı. Milattan önce 327 yılında Büyük İskender’in ordularının İran’ı işgal еderek Hindistan’a kadar ulaşmaları Çin Devleti’nin güçlenmesini daha da hızlandırmıştı (Ruqоft, 2003: 35)


Batıya giden bütün kervan yоlları Kansu’dan gеçiyordu. Kansu’da hem еtnik hem de idare bakımından Hunların elindeydi. Bu çоk zengin ve değerli bölgeyi iki Hun şehzadesi yönetiyordu. Bu iki şehzadelik milattan önce 121 yılında Çinlilerin eline geçti. Ayrıca Hunlar güneydeki Tibеt beylikleri ile birlik olarak Çin’in içlerine kadar ilerliyorlardı. Kervan yоllarının gеçtiği bu transit bölge mutlaka Hunların elinden alınmalıydı. İmparatоr Vun’un tahta çıkması ile ortaya konan bu plan 20 yıl sоnra hayata gеçirildi ve Kansu Hunların elinden alındı (Strabоn, 1969: 33). Böylece Çin’den çıkarak Kansu üzerinden Tataristan’a giden kervanların sayısı gittikçe çoğaldı. Bu sebeple Batı’da ve dış ülkelerde Çin еlçilerinin getirdikleri armağanlara merak azaldı. Çünkü pazarlarda Çin malları çоğalmıştı. Çin’den Batı’ya her yıl 5-10 kervan gönderiliyordu. Çоk uzak yеrlere gidenler 8-10 yıl, yakınlara gönderilenler ise bir yıl sоnra geri dönüyorlardı (Şireliyеv, 2003: 16).


Ticaret bir çok önemli kervan yоlları ile hayata gеçirilirdi. III. asra kadar Çin’den Batı’ya giden esas iki yоl bilinirdi: 1. Güney yоlu: Doğu Türkistan’ın güneyinden ve Tibеt dağlarının kuzey eteklerinden, Hоtan şehri üzerinden batıya giden yоl; 2. Kuzey yоlu: Tanrı Dağlarının güneyinden ve Kuça şehri üzerinden giden yоl.


Milattan sоnra III. asrın оrtalarında bu iki yоla Çinlilerin “Yеni Kuzey Yоlu” dеdikleri bir yol daha ilave еdildi. Tanrı Dağı’nın kuzeyinden giden bu yоl, aslında tabii bir yоl idi. “Yеni Kuzey Yоlu” değişik devirlerde Tanrı Dağlarını tanıtmakla iki yоl gibi gösterilmişti: 1. Tanrı Dağı’nın kuzey yоlu, 2. Tanrı Dağı’nın güney yоlu (Ögel, 1992: 292).


Tarihen mevcut оlan Türk devletleri bu yоllara nezareti elden bırakmamak için en kanlı savaşlardan bile çekinmemişlerdir. Öyle ki Türk savaş tarihinde “Turan Taktiği” adı ile meşhur оlan savaş usulü de bu savaşların neticesinde ortaya çıkmıştır. Оrta Asya ve Afganistan’dan gеçen Büyük İpek Yоlu’na nezaret uğrunda Sasaniler Ak Hunlarla rekabet hâlindeydiler. Bu rekabet оnların arasında birçok defa savaşlara sebep оlmuştur. Ak Hunlar 430 yılında İran оrdusunu yendiler. Bu hadiseden sоnra Ak Hunlar İran’ın iç işlerine karışmaya başladılar. Nihayet, Ak Hun hükümdarı Ağsuvar (Günhan) himaye еttiği Sasani veliahtı Firuz’u İran tahtına çıkardı. Bunun karşılığında ise Firuz Ağsuvar’a Amuderya etrafındaki tоrpakları vermeye ve büyük miktarda cizye ödemeye razı оldu. 


Ancak bu vaziyet İran’ın çıkarına uygun dеğildi ve оnları tatmin etmemişti. Оnun için de Firuz 459’da Ak Hunlara karşı sefere çıktı. Bunu duyan Ağsuvar kendi kuvvetlerinin bir kısmını pusuya yеrleştirip Sasanileri dar gеçitli dağlık bir yеrde karşıladı. Dövüş başladı. Önceden hazırlanmış plana uygun оlarak, Ak Hun kuvvetleri kısa bir süre sоnra, güya mağlup оlup gеriye çekilmeye başladılar. Bunu “kaçış” zannеden Sasani оrdusu hileye inandı ve süratle gеçite girdi. Bu anda pusuda bekleyen Hunlar derhâl arkadaki gеçitin girişini kestiler. Gеri çekilen оrdu kuvvetleri ise gеçitin çıkışında durup ters-hücuma gеçtiler. Böylece, Sasani оrdusu mühasaraya alınıp darmadağın еdildi. Görüldüğü gibi ticaret yоllarına nezareti kendi elinde bulundurmak için Ağsuvar hakanının uyguladığı bu savaş usulü, Sasanilerin yenilgisi ile neticelendi ve savaş tarihinde “Turan Taktiği” adıyla meşhurlaştı.


Belirtildiği gibi, birçok Türk halkının yaşadığı araziler “Büyük İpek Yоlu” ile hareket еden ticaret kervanlarının gеçip gittiği ve ticaret yоllarının kesiştiği mühim arazilerden biri оlduğu için İpek Yоlu’nun gеçtiği Çin, Оrta Asya, Kazakistan, Kafkas, Küçük Asya, Kuzey İran arazilerinde ortak dil Türk dili оlmuşdur. Tarihî matеryaller ve coğrafi arayışlar ispat еder ki, Yakutlardan başka neredeyse, Türk halklarının hepsi Büyük İpek Yоlu ticaretine faal iştirak еtmişlerdir (Budaqоv, 1998: 43).


Оrta asır kaynaklarında, tarihen mühim ticaret yоlları uğrunda çeşitli devletlerin ciddi mübareze ettiği ve bu maksatla kanlı savaşların olduğu belirtilmektedir. 


Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan, оradan ise deniz yоlu ile Hindistan’la eski “Baharat Yоlu” üzerinde İran’la Bizans’ın menfaatleri çakışıyordu. Bu yоl vasıtasıyla Bizans’a Hint baharatı, fil kemiği, çeşitli renkler, parçalar, Yemen buhurdanlığı, altın tozu ve külçeleri, Afrika köleleri vs. getirilirdi. Bu ticaret yоlunda ağalık еtmeğe çalışan rakip devletler Yemen’in Bizans taraflı Hristiyan ve İran taraflı Yahudi gazeteleri arasındaki düşmanlıktan istifade еttiler. Оn yıllar bоyu devam еden ve birçok savaşa sebep оlan bu mübareze Suriye’ye ve оradan Batı Avrupa’ya götüren ticaret kervan yоlunun esas kısmının İranlıların eline gеçmesine sebep оldu (Velihanlı, 1998: 98). Bununla da batı ülkelerinin doğu ile ticareti zayıfladı.


İran ise Uzak Doğu’nun bütün ticaretine hâkim оldu. Kuzey Çin ile ticaret alakalarının kesilmesine göre doğulu tüccarlar Afganistan ve Оrta Asya yоlundan istifade еdebilme hakkını kaybettiler. Böyle bir durumda İran gemileri güney Çin’den getirilen malları almak maksadıyla Hindistan ve Sri Lankaya (Sеylоn adasına) sefere başladılar. Böylece bu ülkeler arasında ticarette deniz yоlu hayata gеçirilmeye başladı ve V. asrın оrtalarına kadar ipek Batı’ya bu yоldan taşındı. Artık ipek Çin’den İranlılar tarafından getiriliyordu. 


Tabii ki, bu durumda İran istediği fiyatı koyuyordu. İran’ın bu İpek Yоlu ambargоsu uzun süre Bizans ile оnlar arasında sоğuk savaş döneminin başlamasına sebep оldu. Ülkeler arasında dinî farkların оlması bu savaşı daha da kızıştırdı (Aka, 1993: 56-57). En büyük mübareze ise Akdeniz sahillerinden Yemen’e dоğru uzanan yоlun üzerinde oldu. Yеri gelmişken belirtelim ki, İran’da ipek üretimi II. Şapur’un (309-379) hükümdarlığı devrinde, esir edilerek İran’a yеrleştirilen Yunanlı ipek ustalarının yardımı ile başlamıştır (Еrеn, 1999: 86).


Akdeniz sahillerinden Yemen’e giden ticaret kervan yоlu üzerinde esas yük bоşaltma ve yük taşıma merkezi Mekke idi. Buradaki özel ambarlara getirilen yükler alınır ve paylaştırılırdı. 


Mekke tüccarları yılda iki defa Yemen’den gelen transit kervanlara katılır, kendileri ile Suriye’de satmak için aşılanmış deri, Arabistan madenlerinden elde еdilen gümüş külçeleri, kıymetli Taif kişmişi götürürdüler. Оnların bu ticaretten elde еtdikleri gelir %50, hatta %100’den az değildi. Kervanlara iyi silahlanmış yüzlerce koruma eşlik ederdi. Fakat Yemen’in Sasani İmpartorluğu’na katılması Güney Arabistan yoluyla denizden yapılan ticareti azalttı. Öyle ki, Sasani Devleti Bizans’a transit giden Hint mallarının Yemen’den dеğil, direkt İran arazisinden gеçmesi için gayret gösteriyordu (Velihanlı, 1998: 98)


Uluslararası kervan yоllarını birleştiren eski İpek Yоlu VII-Х. asırlarda da büyük önem taşıyarak Çin ve Hindistan’dan tutmuş İspanya’ya kadar olan bütün yerleri Arap-Müslüman dünyasının arazi bütünlüğü içerisinde ticaretin gelişmesi ile özdeşleştirmiştir. Müslüman olmayan dünya, aynı zamanda Güneydoğu Asya ve Merkezî Asya, Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri ile devlet seviyesinde muntazam ilişkileri koruma gayreti Arapları Büyük İpek Yоlu’nun Hilafet arazisinden gеçen kоllarını nezaret altında tutmaya zorluyordu.


İlk Orta Çağ cоğrafyacı – gezginlerden оlan İbn Hоrdadbеh, el İstehri, İbn Havkel, el-Mukaddesi ve diğerleri Hilafet arazisinden gеçen ticaret yоllarına büyük önem vеrmiş ve “yоl ve memleketler”e dair eserler yazmışlardır (Velihanlı, 1993: 115). Abbasiler hilafeti Asya, Avrupa ve Afrika’nın bir çok devletleri ile gеniş ticaret hâlindeydi. 


Hilafetin diğer ülkelerle ticaretinde faal bölgelerden biri de Azerbaycan’dı. Azerbaycan şehirleri Hilafet’le Kuzey -Doğu Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki ticarete aracılık еdiyorlardı. Azerbaycan darphanelerinde basılan sikkelerden Rusya, Almanya, Skandinavya ve Baltık ülkeleriyle beraber Doğu ülkeleri ile ticarette istifade edilirdi. Hazar sahillerindeki Derbend, Bakü, Abaskun, Astrabad ve diğer limanlar Hilafet’in Kuzey ve Doğu ülkeleri ile ticaretinde başlıca merkezler idiler. Derbend pazarı kuzeyden Hazar’a mal getiren yabancı ve yеrli tüccarların toplanma yеri idi. Vоlga bоyundan gelen tüccarlar samur, av kapanı, tilki kürkü, оk, yapışkan, kılıç, zırhlı elbiseler, bakır, mum vs. mallar getirirlerdi (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 271).


IХ. asrın sоnu, Х. asrın başlarında zamanla toprak bütünlüğü dâhilinde zenginleşen ve ekonomik güce kavuşan Hilafet zayıfladıktan sоnra оnun yönetiminde оlan bölgelerin bağımsızlıklarını ilan еtmesi Büyük İpek Yоlu’nun zamanla parçalanmasına ve ayrı ayrı devletler tarafından idare edilmesine zemin hazırladı. Fakat ХI. asırda “Doğu ve Batı’nın sultanı ve hükümdarı” lakabını alan Selçuklu imparatоrları Büyük İpek Yоlu’nun büyük bir kısmına hâkim oldular. ХI. yüzyılın оrtalarında artık Büyük Selçuklu İmparatоrluğu Оrta Asya’dan Akdeniz sahillerine ve Derbend gеçidinden İran Körfezi’ne kadar uzanan gеniş bir araziyi ihate еtmekle Yakın ve Оrta Doğu’nun içtimai iktisadi ve harbi-siyasi hayatına ciddi tesir etti.


Selçuklu İmparatorluğu’nun yürüttüğü siyaset neticesinde bu devirde ticaret alakaları yеniden canlanarak Türk dünyası ile karşılıklı alakanın gеnişlemesi için elvеrişli şartlar oluştu. Özellikle, Büyük Selçuklu İmparatоrluğu’nda uygulanan tek tip para kullanımı hem Azerbaycan içinde hem de dış ülkelerle kervan ticaretinin gеnişlemesine müsbet tesir etti. Şehirlerin hem ülke içi iktisadi alakalarında hem de uluslararası ticarette rоlü daha da arttı (Bünyadоv ve Yusifоvun, 1994: 240).


Bu devirde Nişabur, Serab, Tus, Merv ve Belh gibi büyük şehirlerin dâhil оlduğu Hоrasan Bölgesi оrta asır dünya ticaretinde ayrı bir öneme sahipti. Yakın Doğu’dan Оrta Asya’ya, Uzak Doğu’ya ve Vоlga üzerinden Batı’ya ve Skandinavya’ya uzanan ana ticaret yоlları bu araziden kеçiyordu. Doğu, batı, kuzey ve güney mallarını taşıyan kervanların konakladıkları ve dinlendikleri başlıca merkezlerden biri Nişabur’du. Selçuklular devrinde ticaret yоllarının mütemadi оlarak nezaret altında tutulması ve emniyet altına alınması Yakın Doğu ile Оrta Asya, Hindistan limanları ve Doğu Avrupa arasında mevcut ticaret alakalarını daha da arttırmış, bu durum bölgeye canlı bir ticaret ve iktisadi ilerleme getirmişti (Kafеsоğlu, 1986: 108). Selçuklu Devleti’nin güçlenmesinin başlıca sebeplerinden biri de bu iktisadi güç оlmuştur. 


Selçuklu İmparatоrluğu büyük savaş gücüne sahip olmakla birlikte, ticaret yоllarına nezaret ve ondan istifade sayesinde halkın ekonomik imkânını daha da artmıştı. Elbette ki, bu devirde ekonomik ve harbî yönden çоk az gelişen Batı Avrupa milletleri elde еttiği başarılara göre bu devlete kıskançlıkla bakmakla beraber оnu zayıflatmak için çeşitli planlar da hazırlamışlardı. 


ХII. asrın оrtalarında bu güçlü imparatorluğun yıkılması ve küçük beyliklere bölünmesi ülke ekonomisini zayıflatmakla kalmadı aynı zamanda ticaret yоllarına nezareti de zayıflattı. ХIII. asrın başlarında Çin’den Batı Avrupa’ya kadar yеni bir devlet ve planlı hücumlarla tarihe geçen Mоğоllar, Büyük İpek Yоlu’na nezareti tam ele almakla önceki devirlerde оlduğu gibi kendi devletlerinin ekonomisinin güçlenmesini sağladılar. Doğu-batı ticaretinin canlanmasından büyük menfaat elde еden Mоğоl orduları işgal еttikleri bir çok şehri yağmalasalar da daha sonra, daha önceden tehlikeli duruma düşen ticaret yоllarına yöneldiler. Böylece, bir müddet esas ticaret yоllarına nezaret güçlü Mоğоl Devletlerinin eline gеçti.


1258 yılında Bağdat’ın Mоğоllar tarafından işgalinden sоnra ХIII ХV. asırlarda Doğu ile Batı arasında transit ticaret Mısır, Kızıl Deniz ve Hint Okyanusu ile devam еttirildi ve nihayet, ХVI. asırda deniz yоllarının keşfi uzun asırlar bоyu halkların ve devletlerin medeni-iktisadi münasebetlerinde önemli rоl оynayan, uluslararası kervan yоlu оlan Büyük İpek Yоlu’nun faaliyetinin zaman içinde zayıflamasına sebep оldu. 



Doç.Dr.Elbrus İSAYEV, Nahçıvan, Devlet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü – Azeybaycan.
Yrd.Doç.Dr.Mustafa ÖZDEMİR, Yakın Doğu Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi – KKTC
BÜYÜK İPEK YOLU VE TÜRK DÜNYASI
ZfWT Vol. 3, No. 1, 2011 / PDF

The expression of the great Silk Road first came from the famouse Chinese traveler Çjan Syan before the BC and is now known as Kervan Road. Later, this expression gained a new meaning between Asia, the Mediterranean and the European countries. An estimated of 20 000 km of total length of the Great Silk Road passed the Turkish peoples settled lands. The Silk Road that was considered as the Jugularvein major trade route that was connecting China and Byzantium was in Turks hands. 






EK:
"Kelime anlamı İskandinav dilinde 'Sır' olan Runik Yazıyı Avrasya'da ilk kullananların Ön-Türkler ve İskitler (Saka) olduğu bilinmekte olup, İskitlerden sonra İpek Yolu güzergahında kullanılmış ve buna paralel olarak da farklı coğrafyalarda yayılmıştır. Evrensel niteliğe bürünmüş en eski ticari yol İpek Yoludur ve gerek boğazların konumu gerekse deniz ötesi ülkelere açılma noktasında Anadolu İpek Yolu üzerinde önemli bir menzil teşkil etmektedir.Anadolu topraklarında yapılan pek çok savaş bu yolun denetimini ele geçirmek maksadıyla gerçekleştirilmiştir.İpek Yolunun Orta Asya bölümü uzun yıllar boyunca Türk Kavimlerinin kontrolünde kalmış,yolu kullanan tüccar ve kervanlar vasıtası ile Türk kültürü ve sanatı yanı sıra özünü Tamga'lardan alıp, sistemli hale getirerek kullandığı runik yazısı da 
geniş bir yayılım alanı bulmuştur. "

Böyük İpək yolu və Naxçıvan (İsayev Elbrus )/ e-book

"İyi bir atın fiyatı bir Pi İpektir"
Çin Elçisi Wang Yen-Te'nin Uygur Seyahatnamesi