ceza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ceza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Kibirli Kral Karun...



Lidya kralı, varlıklı Karun,
(Kyros Tanrı gibi korkuyor olsa da ondan),
Esir düşmüştü bütün o gurur, kibiri içinde,
Ve yanmaya götürülüyordu diri diri...
Ama öyle bir yağmur başladı ki ateş söndü,
Kaçıp kurtuldu Karun, şansı birden döndü,
Ne çare ki, o bunu katmadı dağarcığına,
Ağzı açık çekildi ipe, darağacına....

Kibirli kral Karun'un sonu idam oldu,
Sanmayın saltanatından bir fayda buldu...


Lidya Kralı Krezüs (Karun) 
y.MÖ.490-480 - Amfora
Louvre Müzesi








Anatanrıça Kybele
MÖ.3.-2.yy, Sardes (Sart-Sardis) 
Ex Maurice Nahman collection, Paris,ca. 1953; collection of Kenzo Takada,Paris, acquired ca. 1970.Published:J.Eisenberg,Art of the Ancient World,vol.XIX,2008,no.3.








21 Eylül 2014 Pazar

DECİMATİON / ROMA ORDUSUNDA CEZA




Roma ordusunda bir ceza çeşidi. 
Her on askerden biri idam edildi.


MÖ 900'lü yıllarda, İtalya Yarımadası'nda kurulan bir şehir devletiyken, fetihlerle büyüyerek İskoçya'dan Büyük Sahra Çölün'e, İspanya'dan Basra Körfezi'ne kadar uzanan, bütün Akdeniz'i çevreleyen 5 milyon km2'lik muazzam bir imparatorluk haline geldi.

Peki Roma'yı dönemin tek süper gücü yapan, onların tabiriyle bütün barbar kavimleri bozguna uğratan, fetihten fethe koşan Roma ordusunu farklı kılan neydi?

Roma'nın askeri gücü profesyonelleşmiş lejyonlardı. Bu lejyonlar, süvari ataklarında, gerilla savaşında ve kuşatmada nasıl savaşması gerektiğini bilen, hem saldırı hem de savunma konusunda eğitilmiş, tam donanımlı lejyonerlerden oluşuyordu.

Roma Lejyonlarının düşman ordulara karşı en büyük üstünlükleri, uyguladıkları katı disiplindi. Savaş sırasında gidişat ne yönde, sayıca üstünlük kimde olursa olsun, bütün lejyonerlerin emir ve talimatlara koşulsuz bir şekilde uyması gerekiyordu. Bu muntazam disiplini sağlamak kolay değil tabi. Cezalar da bu katı disiplin ölçüsünde çok ağırdı.

Bu yazımda da Roma ordusunda uygulanan disiplin cezalarını anlatıyorum. Önce küçük cezalardan başlayalım.

Castigatio cezası, basit suçlar için kullanılırdı. Roma ordusunda yüzbaşıya denk gelen Centurion'ların taşıdığı, asma ağacından yapılan sopalarla dayak atılırdı. Günümüzdeki şınav cezası gibi düşünebiliriz Castigatio'yu.

Askerler bir alete zarar mı verdi, orduya ait bir şeyi mi kaybetti? Cezası belli; Pecuniaria multa, yani maaş kesintisi ve para cezası.

Huzursuzluk çıkaran, kavga eden tipler, pis işlere sürülürdü. Munerum indictio cezası alan lejyonerlere, rutin görevlerinin yanında tuvalet temizliği, hayvan pisliği temizleme gibi işler yaptırılırdı.

Kırbaçlama yani flagrum sıkça kullanılan bir ceza türü olmakla birlikte, özel yapılmış kısa kamçılar çok daha kanlı cezalar öngörüyordu, tabi ki köle olup da özgürlükleri için gönüllü olarak orduya katılan volonesler bu cezaya çarptırılabilirdi, Roma vatandaşı olan askerler değil.

Cezaya sebep olan hareketlerin tekrarı durumunda Gradus deiectio (Rütbe düşürme), Militiae mutatio (daha alt hizmet ya da görevlere sürgün), Missio ignominiosa (ordudan atılma) gibi cezalar da masada duruyordu.

Bunların yanında bir de büyük askeri suçlar vardı.

Savaş sırasında firar eden, korkakça davranan, nöbet yerlerini terk eden askerler çok sert biçimde cezalandırılırdı. Çünkü onlar hem lejyonun onuruna leke sürmüş, hem de silah arkadaşlarının hayatlarını riske atmıştı. Fustuarium kararı sonrası, suçlu bulunan asker, silah arkadaşlarının gözleri önünde, taşlanarak ve sopa ile dövülerek feci şekilde can verirdi. Cezanın büyük bir caydırıcı etkisi olsa gerek.

Gelelim Desimasyon'a (Latince decimatio). Cezaların içinde en ağırı, en insafsızı, en acımasızı. Savaş esnasında isyan eden veya görev yerini terk eden ya da emirlere uymayan askerlerin ait olduğu Cohors'un (Tabur) tamamına verilen cezadır. Ne olacak, taburun hepsi mi katledilecek? Tabi ki hayır. Bir tabur askerin tamamen ortadan kaldırılması orduda zafiyete yol açacağından başka bir yöntem düşünülmüş; Kura.

Ceza verilen birlik, hiç bir ayrım gözetilmeden, suçlu-suçsuz bakılmadan, ister binbaşı, yüzbaşı olsun ya da sıradan bir lejyoner, iltimas geçilmeden onarlı gruplara ayrılır, ölümüne bir kuraya tabi tutulurdu.

Bu kuranın kaybedeni kimi zaman kısa çöpü kimi zaman boyalı taşı çeker ve amansız bir ölüme yürürdü.

En nihayetinde taburdaki her 10 askerden 1'i, kurayı kazanan diğer 9 silah arkadaşı tarafından taşlanarak ve sopa ile dövülerek katledilirdi.

Gözünüzün önüne bir getirin. Binlerce asker, ordunun kendisi tarafından katlediliyor. Çok zalimce ve gaddarca bir uygulama değil mi? Askerlerin psikolojisini bir düşünün. Geçirdikleri ölüm korkusunun yanında, kurayı kazansalar bile arkadaşlarının katili oluyorlar. Bu da yetmiyor, geride kalan askerlere zahire istihkakı olarak buğday yerine arpa veriliyor ve Roma ordugahının dışında kölelerle birlikte uyumak zorunda bırakılıyorlar.

Desimasyon ilk olarak MÖ 471 yılında Roma Cumhuriyeti'nin Volscilerle olan savaşı sırasında kullanılmış, olayı kaydeden tarihçiler cezayı o kadar acımasızca bulmuşlar ki kimse bu yönteme başvurmamış dört asır boyunca. Ta ki köle ayaklanmasında Spartacus'la savaşan Marcus Licinius Crassus'a kadar.

Spartacus'un gladyatör ve kölelerden oluşan ordusu İtalya içlerinde ilerleyip şehirleri talan ederken karşılarında hiçbir birlik dayanamıyordu. Roma Lejyonları arasında dedikodular kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı bile. "Spartacus ve gladyatörleri yenilmezdi, hiç kimse onları yenemezdi. Bir yıldırım gibi düşmanı yarıp geçiyorlardı. Tanrılar Roma'yı cezalandırmak istiyorlardı, başka bir açıklama olamazdı." E tabi bu psikolojiyle girilen savaşta, çabuk demoralize olup mevzilerini terk ettiler, geri çekilmeme emrine rağmen.

Crassus'un gazabı kendi ordusunun üstüne kara bir bulut gibi çökecekti. Kendi askerlerine öyle bir bedel ödetmeliydi ki bir daha Spartacus'un karşısına çıkınca savaştan kaçmayı kimse aklına bile getirmemeliydi.

Karar verildi; Desimasyon.

Tam 4000 asker desimasyon emriyle katledildi. Ceza o kadar tesirli oldu ki, lejyonerler düşmandan çok kendi komutanından korkmaya başladılar. Asla mevzilerini terk etmediler. Öleceklerse de şerefleriyle, kahraman gibi ölmeliydiler, dövülerek, taşlanarak, ve onursuzca değil. Savaşın seyri artık değişmişti. Köle ordularının isyanı bastırıldı, Spartacus'ün ordusu yok edildi. Birçok tarihçi savaşın kırılma noktasının bu ceza olduğunu düşünür.

Desimasyonun mucizevi etkisini hatırlamış olacaklar ki, daha sonraları Augustus'da başvurdu bu kanlı yola, Marcus Antonyus'ta...
(alıntıdır)


....



İmparator Diocletianus tarafından yeniden düzenlenmesine kadar yaklaşık dört yüz yüzyıl boyunca lejyonlar Roma İmparatorluğu’nu dünyanın en güçlü devleti haline getirmiştir. Lejyoner olmanın ve hatta lejyoner olarak ölmenin onur sayıldığı bu dönemde Roma için savaşan bu askerler imparatorluğun yaşaması için kendi hayatlarından vazgeçmişlerdir. Lejyon sisteminin devamlılığı için gereken iki temel prensip disiplin ve sadakat olmuştur (Bunson, 2002: 307; Webster, 1998: 22–24; Conti, 2003: 124–128).

Disiplin, caydırıcı cezalarla sağlanmış ve bazı durumlarda (3) ceza bireysel olmaktan çıkarak tüm lejyonu kapsar hale getirilmiştir. Lejyonda uygulanan küçük cezaların başında, sopayla vurulması (Tac.Ann. I.23.) erzakın azaltılması, maaşın düşürülmesi, kırbaçlama,(4) rütbe düşürme, sürgün ve ilave görevlerin zorla verilmesi gelmektedir. 

Büyük suçların başında gelen görevi terk ve firar durumunda uygulanan “Fustuarium” cezasında silah arkadaşlarının huzurunda taşlanarak ya da dövülerek lejyoner öldürülmüştür (Polyb. VI. 37. 1-8; Campbell, 2004: 26; Matyszak, 2008: 74–77). 

Cezaların en büyüğü olan “Decimation” (Desimasyon) cezası savaş esnasında isyan eden veya izinsiz geri çekilen birliğin tamamına verilmiştir. (5) Lejyonda sadakatin sağlanması ise iyi bir emir komuta sistemine bağlanmıştır. Roma İmparatorluğunda en büyük ordu rütbesi “Dux” olup bir eyaleti veya ikiden fazla lejyonu idare eden generallere verilen unvandır. Özellikle senatonun sefer kararı almasından sonra görevlendirilen generaller bu unvanı kullanmışlardır (Pro. De. Aed.III.3.9–14; Erdkamp, 2007: 255; Maxfield, 1981: 174). 


3) Bir lejyon için en büyük utanç kaynağı kartal sembolünün kaybedilmesiydi. Bir lejyonun kartalı kaybolduğunda lejyon en büyük ceza olan dağıtılma cezası alırdı.
4) Kırbaçlama, cezanın büyüklüğüne göre kohort, centuria veya lejyonun önünde infaz edilirdi.
5) Desimasyon (Decimation) cezası birlik içerisinden kurayla seçilen her on askerden birinin geriye kalan dokuz asker tarafından öldürülmesi şeklinde infaz edilirdi. Bkz. Plut. Antony. 39; Southern, 2007: 146–147.



Yrd. Doç. Dr. Ercüment Yıldırım
Roma İmparatorluğu’nun Doğu Sınırını Korumak İçin Fırat Nehri Boyunca Kurulan Lejyonlar



.....



The Greek historian Polybius of Megalopolis 
describes the procedure:


The tribune assembles the legion, and brings up those guilty of leaving the ranks, reproaches them sharply, and finally chooses by lots sometimes five, sometimes eight, sometimes twenty of the offenders, so adjusting the number thus chosen that they form as near as possible the tenth part of those guilty of cowardice. 

Those on whom the lot falls are bastinadoed mercilessly [...]; the rest receive rations of barley instead of wheat and are ordered to encamp outside the camp on an unprotected spot. As therefore the danger and dread of drawing the fatal lot affects all equally, as it is uncertain on whom it will fall; and as the public disgrace of receiving barley rations falls on all alike, this practice is that best calculated both the inspire fear and to correct the mischief. (World History, 6.38.2-4; tr. H. J. Edwards)

Probably, decimation was not usual in Polybius' days. It is recorded for the 5th century BC, and is called "an ancestral punishment" by the Greek-Roman author Dionysius of Halicarnassus, but there are only a few known cases. However, the Roman commander Crassus (the future triumvir), who was fighting against Spartacus in 71 BC, is said to have revived the punishment, which had fallen into disuse.

It is mentioned again during the civil wars, but was hardly applied during the empire, although a couple of instances are known, like the punishment of the Third legion Augusta (in the year 18). 

The latest recorded case of decimation is during the reign of Diocletian. It may have disappeared under influence of Christianity.



...


The General History vol I- Polybius


The General History vol II- Polybius



bir başka yazardan 2 ciltten sadece vol II
The strories of Polybius: book


Marcus Licinius Crassus
1st Century B.C. Roman Businessman and Politician.

____________



15 Eylül 2014 Pazartesi

Bir Suç Tespit ve Cezalandırma Yöntemi: Suya Atılma






Ana İttuşu Kanunları (MÖ. 2060-1960)
tablet 7, sütun 4, madde 1:

"Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, 
sen benim kocam değilsin derse, 
onu (kadını) nehre atacaklar. "

Madde 8'de ise, aynı durumda karısını reddeden erkeğin cezası 
“yarım mina gümüş” olarak belirlenmiştir.



Kadın ile erkeğin aynı suçtan farklı ceza alması 
Ataerkil halkların bölgedeki etkisinden kaynaklanmıştır,
onlarda Kadının "yeri" ve "adı" yoktur.

Suya atılma cezası daha sonraki devirlerde 
Cadılar için uygulanmış bir metodtur, ki ; 
doktorluk yapan otacı kadınları hep cadılık ile suçlamışlardır. 
Başlangıçta doktorlar kadın iken, ileriki dönemlerde 
sadece erkek mesleği olarak görülmüş ve 
kadınların sadece ebelik yapmasına müsaade edilmiştir.


***


Çivi Yazılı Kanun Metinlerinde İlginç Bir Suç Tespit ve Cezalandırma Yöntemi:
Suya Atılma
Hande Duymuş Florioti ve Gözde Demirci


Hukuk kurallarının ne zaman ve nasıl oluştukları hususu yeterince açık olmamakla beraber, ilk defa bireylerin bir araya gelerek aile ve toplum kurmalarıyla ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Aile ve toplum düzeninin sağlıklı bir şekilde yapılanması, toplumun bekasının sağlanması ve en önemlisi insanların haklarının korunması amacıyla çok erken dönemlerde toplumu bağlayıcı bazı kuralların konulduğundan şüphe yoktur. Dolayısıyla başkalarının istismar ve hakaretlerini yasaklamak veya bunu bertaraf ve kontrol etmek için bazı cezaların konulduğu düşünülmektedir. Böylece ilk defa bazı davranışlar suç kabul edilmiş ve buna karşılık cezaî miktar tespit edilip uygulanmıştır.

İşte bu aşama, örfî hukukun ilk oluşum evresidir.

Örfî hukukun ne kadar süreyle varlığını sürdürdüğü ise bilinmemektedir. Ancak yazılı hukukun ortaya çıktığı dönemlerde dahi örfî hukukun saklı kaldığına şüphe yoktur. Bilinen tek şey, ilk defa Mezopotamya’da Sumerliler tarafından M.Ö. 2450 yıllarında yazılı hukuk kurallarının oluşturulmuş olduğudur. Söz konusu kurallardan, toplumun her bireyinin suç işleme zaafına müsait olduğu ve buna karşılık tedbir alındığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarının ortaya koymuş oldukları çivi yazılı hukuk metinlerinde çeşitli suçların tasavvur edildiği ve bu suçlara verilecek cezaların tespit edildiği bir ceza hukukunun varlığı tespit edilmektedir. Ancak bu düzenlemeler incelendiğinde, bilimsel bir sistem içerisinde oluşturulmuş ve derlenmiş bir kanun niteliğinde olmayıp özel hukuktan ceza hukukuna kadar dağınık hükümlerden oluştuğu görülmektedir .

Yani çivi yazılı hukukta ceza hukuku, modern hukukta olduğu gibi, ayrı bir başlık altında bir bütün olarak ele alınmamıştır. Dolayısıyla ceza hukuku ile ilgili dağınık bilgiler, bu konuda çalışanların özel çabaları ile tespit edilebilmekte ve toparlanabilmektedir.

Öte yandan, ortaya konulmuş olan çivi yazılı kanunların genel karakteristiğine baktığımızda; “eğer bir insan şu suçu işlerse, şu cezayı çekecektir” şeklinde kalıp halinde ifadeler olduğunu görürüz.

Birçok hususta etkileşim halinde olan Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarının ceza hukuku bağlamında, farklı uygulamaları olduğu anlaşılmaktadır.

Mezopotamya’da Sȃmi toplumları cezalandırmada büyük ölçüde “kısasa kısas” prensibini benimserken, Anadolu’da Hitit devletinde daha çok para cezaları verilmiştir. Ortak payda ise, adam öldürme, yaralama, hırsızlık, iftira atma, tecavüz ve zina gibi suçların büyük ölçüde ele alınıp, bu suçlara ağır cezaların verilmiş olmasıdır. Her hukuk kuralının ihtiyaçtan doğduğu göz önüne alınırsa, bu durum, söz konusu  toplumlarda bu tür suçların yaygın olarak işlendiğine işaret etmektedir.

Çivi yazılı hukuk kuralları incelendiği zaman, ilginç bir suç tespiti yöntemi olarak “suya atılma” işleminin büyük ölçüde gerçekleştirilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Kanun metinlerinde “suya atılma”, “nehre atılma”“suya dalma” veya “nehre dalma” şeklinde yazılmış olan bu suç tespit ve cezalandırma yöntemi (su ordali), özellikle Mezopotamya toplumlarının oluşturmuş oldukları çivi yazılı kanunlarda kendini göstermektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki, söz konusu uygulama, çoğunlukla, bir suçun işlenip işlenmediğini tespit etmek amacıyla uygulanmıştır. Çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere bu yöntem, bazı durumlarda, doğrudan bir cezalandırma yöntemi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Ortaçağda da uygulanan bu yöntem, suyun kutsallığı ve kötülükleri cezalandıracağı inancından kaynaklanmış olmalıdır. Ancak Ortaçağ’da kişi nehirde boğulduğu takdirde, “suçsuzdu Tanrı onu bağrına bastı” inancı hâkimken, Eskiçağ’da kişi, suyun yüzüne çıkmakla temize çıkmış olurdu. Gerçekten Ortaçağ’da Avrupa’da etkili olan cadı avları ile ilgili olarak aşağıdaki kayıt dikkat çekicidir:

“Cadı olduğu düşünülen kişinin elleri ve ayakları bağlanır, ayaklarına bağlanan bir ağırlıkla birlikte suya atılırdı. Şayet kişi kurtulabilirse (!) cadı olduğu onaylanmış olurdu, zira sıkıca bağlanmış bir düğümden kimse kurtulamazdı.” Dolayısıyla uygulama benzer olsa da, sonuçta meydana gelen durum, farklı algılanmış ve yorumlanmıştır.


Eski Mezopotamya Hukuku’nda “Suya Atılma”

Çivi yazısının icadını başaran Sumerliler, hukukî bazı işlemlerini de tabletlere yazmışlar ve günümüze ulaşmalarını sağlamışlardır. Sumer hukuku kendinden sonra Mezopotamya’da oluşturulan hukuk metinlerine örnek teşkil ettiği gibi, diğer coğrafyalardaki hukukî gelişime de katkıda bulunmuştur. Bu  bağlamda Sumer hukukunun Hitit ve hatta daha sonra İbrani yasalarını şekil ve muhteva açısından etkilediği anlaşılmaktadır.

Mezopotamya’da bugüne kadar ele geçirilmiş olan kanunlar Sumerce ve Akadca yazılmış olup, aşağıda sıralanmıştır:


Sumerce Yazılı Kanunlar ..........Akadca Yazılı Kanunlar
Urukagina Kanunları ...............Eşnunna Kanunları
Ur-Nammu Kanunları................ Hammurabi Kanunları
Ana-İttišu Kanunları................ Orta Asur Kanunları
Lipit-İştar Kanunları................. Yeni Babil Kanunları


Kutsallık atfedilerek Tanrı olarak kabul edilen nehirlerin hâkim rolünde olduğu “suya atılma” suç tespit yönteminin veya cezasının varlığını yukarıda sayılan hukuk metinleri sayesinde tespit etmekteyiz. Dolayısıyla, Mezopotamya’da Dicle ve Fırat, Anadolu’da ise Kızılırmak tarafından gerçekleştirilen bu tanrısal yargılama biçiminin en eski izlerine yaklaşık 5000 yıl öncesinde rastlanmıştır.

Suç Tespit Yöntemi Olarak “Suya Atılma” Mezopotamya toplumlarında Nehir tanrısının (dÍD: DNârum/Nârim) hakemliğine başvurulması ve “suya atılma”nın bir suç tespit yöntemi olarak kullanılması, kanunların özellikle büyü ve zina ile ilgili olan maddelerinde kendini göstermektedir.

Maddelerde: “ana dÍD illak dÍD išalliamma: O nehre gidecek (ve) nehre dalacaktır” ifadeleri net olarak okunabilmektedir.

Yeni Asur Dönemi’ne ait bir tablette ise “su ordali” için “huršānu” terimi kullanılmış olup metnin, Esarhhadon döneminin sonlarına ya da Asurbanipal döneminin başlarına tarihlenmesi gerektiği vurgulanmıştır. Şu an British Museum’da sergilenen metinde, bahsi geçen şahısların suçları net olarak anlaşılamamakta ancak nehirden sağ olarak çıktıkları tespit edilmektedir.


Zina Suçunun Tespiti

Zina, yani evlilik dışı birliktelik, günümüzde olduğu gibi, Eskiçağ toplumlarına ait kanun metinlerinde de ele alınmış olup yüz kızartıcı bir durum olarak kabul edilmektedir. Kanunlarda çoğunlukla kadının yaptığı zinadan söz edilmektedir. Mezopotamya toplumlarına ait kanun metinlerinde, zina yapmakla itham edilen kadının masum olup-olmadığının anlaşılabilmesi için “suya atılma”sı öngörülmektedir.

Mezopotamya’da ilk yazılı yasa metni olan Ur-Nammu kanununda bu hususa yer verilmektedir. Ur-Nammu Kanunları, III. Ur Sülalesinin kralı olan Ur-Nammu tarafından oluşturulmuştur. Hammurabi kanunlarında gördüğümüz kıssas usulü burada yoktur, genelde mağdur tarafın mağduriyetinin giderilmesine yönelik maddi cezalar verilmiştir.

Kanunlarda tanrısal yargılamayla ilgili olan maddeler 7. ve 11. maddelerdir. 7. maddeye göre evli bir kadının yabancı bir erkekle zina ederse bu kadın nehre gitmek zorundadır, zina yaptığı adam ise serbest kalacaktır. 11.maddede şu ifadeler yer almaktadır:

“Eğer bir adamın eşi zina ile (kucakta yatmakla) bir (başka) adam itham ederse nehre gidişle temize çıkarsa onu itham eden adam 1/3 mana gümüşten tartacaktır”. Yani zina yapmakla suçlanan evli kadın suya atılmaktadır. Eşnunna kanununun 28.maddesine göre ise zina yapan evli kadının cezası ölümdür.

Hammurabi kanunlarına baktığımızda ise, yapı itibariyle sert yaptırımlarla donatılmış olan maddeler içerdiğini görürüz.

Babil kralı Hammurabi, kanunlarını tanrısı Šamaš’a ithaf etmiştir. Suçu işleyen kişinin işlediği suçun aynısını ceza olarak çekmesi gibi bir sisteme sahiptir. Bu kısas usulü cezaların ağır olmasına sebep olmuştur. Bunun yanında bir kadının zina ile suçlanması durumunda, suçüstü yakalanmasa bile kocası için kendisini kanıtlaması gibi bir zorunluluğu vardır.132. madde bununla ilgilidir.

Kadının evinin düzenini sağlamaması, kocasına kötü sözler söylemesi ve sokağa düşkün olması da onun nehre atılması için yeterli sebepler arasında yerini almıştır. 133. ve 143. maddelerde de bu konu işlenmiş ve “kadın suya atılacaktır” gibi kesin bir ifade kullanılmıştır.

Orta Asur Kanunları’nın 17. ve 22. maddelerine baktığımız zaman Asurlular’ın da bir suç tespit yöntemi olarak aynı uygulamayı kullandıklarını görmekteyiz. Bununla birlikte “yemin etme” de suçun tespitinde rol oynayan başka bir faktör olarak yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak görgü tanığının olmadığı durumlarda “suya atılma” işleminin gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.

Konuya ilişkin olarak 17. madde de eğer bir adam evli bir kadına zina suçu atarsa iftirayı atan ve kadın suya atılacaktır denmektedir. 22. maddede ise, yolculuğa kocası ya da yakını ile değil de yabancı bir erkek ile çıkan kadının zina ile itham edilmesi konusu işlenmektedir. Kadın nehre gidecek, eğer nehir onu yanına almazsa iftirayı atan adam kadının başına gelen şeyi yaşamak zorunda kalacaktır, ifadeleriyle tanrısal yargılamaya maruz kalanın sadece zina ile suçlanan kadının değil, suçlayan tarafında uğradığı  anlaşılmaktadır.


Büyü Yapma Suçunun Tespiti

Eski Mezopotamya ve Anadolu toplumlarında insanlar büyüye inanıyor ve onun kuvvetinden korkuyorlardı. Kanun maddelerinde büyüyle ilgili maddelerin olması ve büyü yapana ölüm cezasının öngörülmesi, toplumda bu hususa önem verildiğini ve caydırıcı olması için tedbir alındığını göstermektedir. Maddelerin çalışmamızla ilgili olan kısmına Hammurabi kanunlarında rastlanmakta ve kanunların 2. maddesinde büyü yaptığı iddia edilen kişinin durumuna yer verilmektedir:

“Eğer bir adam, bir adam hakkında (onun) büyü (yaptığını) iddia ederse ve onu ispat etmezse (edemezse), üzerine büyücülük iftirası atılan adam nehre gidecek (nehre dalacaktır) Eğer nehir onu çekerse (zaptederse) iftira eden onun evini (mülkünü ) alacak (sahiplenecektir) Eğer o adamı nehir temize çıkarırsa ve selamete çıkarırsa ona iftira eden adam öldürülecektir. Nehrin selamete çıkardığı (adam) iftiracının malına mülküne sahip olacaktır”

Yargılama işlemi ise şu şekilde gerçekleşmiştir: Kişi nehre atılmadan bir gün önce kendisine söylenen duaları okurdu, ardından eline kutsal su dökülürdü. Üzerine atılan suçlar art arda sıralandıktan sonra nehre atılırdı. Suçlanan kişinin suçunun ispatı ya da suçsuzluğunun kanıtı bu noktadan sonra nehrin insafına bırakılırdı. Eğer kişi suçsuzsa nehir onu yukarı atar, suçluysa suyun dibini boylardı. Yargılama tapınak gözetiminde yapılır ve hâkimler tarafından izlenirdi.

Kanun maddesinden anlaşıldığı kadarıyla iftira etmek de büyük cesaret isteyen bir meseleydi; çünkü haksız çıkma durumunda nehre atılmak vardı. Suçlanan kişi eğer nehirden kendisini kurtarırsa iftira eden ölüme gönderilirdi.


Cezalandırma Yöntemi Olarak “Suya Atılma” Zina Suçunun Cezası

Bir cezalandırma yöntemi olarak kişinin hâkimler huzurunda “suya atılması”, çoğu zaman ise zorla atılması uygulamasına atıfta bulunan çivi yazılı metinlerin en eski örneklerine, daha önce de belirttiğimiz üzere,Sumerliler’de rastlanmaktadır. Bu cümleden olmak kaydıyla, Urugakina Kanunları’nın, Lagaş kralı Urugakina tarafından oluşturduğu bilinmektedir ve bu kanunlar tarihte bilenen en eski Sumer kanunu olma özelliği taşımaktadır. Kanunların 6. maddesinde geçen:

“Evvelce kadınlar ceza görmeden iki erkek tarafından sahip olunuyorlardı. Şimdi böyle kadınlar suya atılırlar” ifadesi tanrısal yargılamaya başvurulduğunu ve bu uygulamanın sadece bir suç tespit yöntemi olmayıp aynı zamanda bir cezalandırma yöntemi olarak da uygulandığını göstermektedir.

Hammurabi kanunlarına bakıldığında ise, ölüm cezalarının oldukça fazla olduğu görülmektedir. 2. ,129. ,132. , 133a - 133b. ,143. ve 155. maddeler tanrısal yargılamadan söz etmektedir. Maddelerin çoğunluğunda zina konusu işlenmektedir. Hammurabi kanununun 129. maddesine göre kadın ve birlikte olduğu adam suya/nehre atılır ya da kadınının cezalandırılıp cezalandırılmayacağı kocanın insiyatifine bırakılmaktadır. İlgili maddede:

“Eğer bir adamın karısı, bir başka erkekle yatarken yakalanırsa, onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının sahibi (kocası) karısını yaşatırsa (hayatta bırakırsa) kral da kölesini yaşatacaktır” denilmektedir. Aynı konuya ilişkin diğer maddelerde de yakın hükümler yer almaktadır. Zina ile ilgili Hammurabi kanunlarında geçen 155. madde diğerlerinden biraz farklı olarak dikkat çekmektedir. Bu maddede zina gibi ahlak dışı kabul edilen suçun yanında bir de günahın akraba ile işlenmesi boyutu göz önünde tutulmuştur. Madde şöyledir:

“Eğer bir adam, oğluna gelin seçer, oğlu onunla yatarsa ve sonra kendisi (kayınpeder) kadının koynunda yatarken yakalanırsa o adamı bağlayacaklar ve suya atacaklardır”.


Eşi İnkâr Etme Suçunun Cezası

Kanun metinlerinde eşlerin birbirlerinden nefret edip, birbirlerini inkar etme durumlarına da yer verilmiştir. Ana-İttuşu Kanunları’nın, zamanı ve kim tarafından oluşturulduğu bilinmemekle birlikte konumuzla ilgili olarak kanunun 1.maddesinde geçen şu ifadeler dikkat çekicidir:

“Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, sen benim kocam değilsin derse, onu (kadını) suya atacaklardır” denmektedir. Takip eden maddede erkek karısına “sen benim karım değilsin” dediğinde ise para cezası verilmektedir. Burada dikkati çeken husus, suç aynı olmasına rağmen cezalandırmanın farklı yapılmasıdır. Burada eşlerin birbirinden nefret etme sebebi belirtilmediği için, cezalandırmada farklılık olmasını, ailenin ataerkil yapıda olmasına bağlıyoruz. Burada “suya atılma” bir suç tespit aracı olmayıp, belirli bir suça verilen ceza olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hammurabi Kanunları’nın 142. ve 143. maddelerinde benzer bir durum konu edinilmiştir. İlgili maddeler sırasıyla şöyledir:

“Eğer bir kadın, kocasından nefret edip sen beni karılığa alamazsın derse, onun kayıtları, bölgesinden incelenecek. Eğer o kadın (evine ve kendine) dikkatli ise (evini ve iffetini koruyorsa) ve kabahati yoksa ve kocası (evinden) çıkmaya düşkünse (evini ihmal edip, sokağa çıkmağa düşkünse), onu çok küçültüyorsa, o kadının kabahati yoktur, çeyizini alıp babasının evine gidecektir.”

“Eğer (kadın kendini ve evini) gözetmezse ve sokağa düşkünse evini dağıtıyor, kocasını küçük düşürüyorsa o kadını suya atacaklardır” .

Yukarıdaki maddelerde ise eşlerin birbirlerine ve evlerine karşı sorumsuzca davrandıkları durumlar dikkate alınmıştır. Ancak maddelerden de anlaşılacağı üzere, kadının evine tam bağımlılığı, eşine sadakati ve saygısı esas alınmış olup, eve ve kocaya karşı sorumsuzluk hatta sokağa düşkünlük ölümle sonuçlanabilecek bir cezayı öngörmekte ve bu konuda kesinlikle taviz verilmemektedir. Aynı tavırları kocanın sergilediği durumlarda ne yapılacağı ise belirtilmemiştir.


Eski Anadolu’da “Suya Atılma”

Anadolu’da yazılı hukuk kurallarının ortaya çıkması, yazının bu bölgeye geç girişi ile alakalı olarak, Mezopotamya’ya kıyasla çok daha sonra olmuştur. Nitekim Sumerliler’den itibaren gelişme gösteren ve Samilerce Anadolu’ya taşınan hukuk anlayışının Hititler’i etkiledikleri görülmektedir.

Hitit uygarlığını Yakındoğu’daki komşularından ayıran en önemli özelliği ise, insan haklarına büyük değer vermesidir. Nitekim, onur kırıcı cezalar, Asur kanunlarında görülen acımasız yargılar Hitit hukukuna yabancıdır. Asurlular’ın uyguladığı düşman vücutlarının parçalanması, ateşte yakılması, esirlerin kazıklara oturtulması ya da derilerinin yüzülmesi, kesilmiş insan kafalarından piramitler yapılması gibi uygulamalar Hitit ülkesinde söz konusu değildir. Nitekim bunun gibi işkencelerin yapılmış olduğunu gösteren tasvirlere Hitit sanatında rastlanmaması da, bu fikri destekler mahiyettedir.

Anadolu’ya yerleşen ilk toplumların da ilk dönemlerde gelenek ve görenekleri gereğince hareket ettikleri tahmin edilmektedir. Dolayısıyla yazılı hukukun olmadığı dönemlerde-tıpkı Mezopotamya’da olduğu gibi burada da bir teamül hukukunun varlığından söz edilebilir. Bu bağlamda toplum düzeninin sağlanmasında, işlenen suçlara verilen cezaların niteliğinden daha dikkat çekici olan, suçun ortaya çıkışını sağlamak için yapılanlardır. Bu noktada sahneye “suya atılma” cezasının yanında “yemin” çıkmaktadır.

Eski Anadolu’da yemin, tanrısal bir yargılama biçimiydi ve yargılanan kişinin kendisini tanrının önünde hissetmesi ve yalandan çekinmesi için yapılıyordu. Yemin eden kişi için doğruyu söylemek bir sorumluluktu, çünkü yemin bulunduğu coğrafyanın kutsal kabul edilen varlıklarının önünde yapılıyordu. 

Yemin işlemi, kralın huzurunda yemin ve Tanrı Assur’un kılıcı önünde olmak üzere iki şekilde yapılırdı. Lehte veya aleyhte olan bir suçlamanın ispatlanması için başvurulan yöntem olan yemin, tarafların kendi inançlarına göre ediliyordu. Yani her toplum kendi tanrılarını yeminlerine şahit tutmaktaydı. 

Koloniler Çağı’nda rastladığımız bir örnek hem Anadolu’ya ticaret için gelen tüccarların Anadolu kralları önünde yemin ettiklerini, hem de gittikleri yerlerin kültürlerine göre hareket ettiklerini bize göstermektedir. Kültepe’de ele geçen bir belge bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:

“Tawiniya karumu Kaniş karumuna şöyle söylüyor: Durhumit karumunun elçileri Tawiniya kralına yemin etmek için gelip, ona hediye getirdiler. Tawiniyi kralı elçilerine şöyle dedi. Kaniş karumunun babalarımın elçileri nerede. Buraya onlar gelsinler, onlardan da yemin alacağım”.

Eski Anadolu’da “yemin”e yüklenen bu kutsiyet “su”ya da yüklenmiştir. Anadolu’ya gelip yerleşen toplumlar, genel olarak hayatlarını devam ettirmelerinde kendilerine fayda sağlayacak alanlarda yaşamlarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Bu sebeple yerleşilen bölgeler sulak alanlar veya nehir kenarları olmuştur.

Anadolu insanı belki bereketine inandığından suya ayrı bir önem vermiştir. Anadolu’nun bronz çağları yaşadığı sırada insanlar ibadetlerini yaparken temizlenmek için su kullanmışlardır. Tanrılar’ın gökyüzünde yaşadıklarına inanan ve yeryüzünün pis gökyüzünün temiz olduğunu düşünen Anadolu insanı, tapındıkları tanrı heykellerini ve tapınaklarını temiz tutmaya çalışmışlar, kendi temizliklerine de dikkat etmişlerdir.

Hititler ise, suyu yaşamlarının her alanına koymuşlardır. Çünkü ibadet için temiz olmaları lazımdı ve temizlik için de su gerekliydi. Su, maddi ve manevi anlamda kişinin temizlenmesi için kullanılmıştır.

Tapınaklara girebilmek için öncelikle kıyafetlerin düzenlenmesi ve yıkanılması gerekiyordu. Temiz olmak tanrıya karşı bir saygı ifadesiydi ve ona dua edebilmek için arınmış olmak şarttı. Aynı zamanda tapınak görevlileri de temizlik konusunda çok dikkatli olmak zorundaydılar. Saç sakal temizliği, kıyafet düzeni, mutfak eşyalarının hijyeni gibi konular tapınak görevlileri için hazırlanmış bir metinde dile getirilmiş ve yapılmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

Hititler, başlarına gelen her türlü olayın tanrının öfkesi veya lütfu sonucu kendilerine verildiğini ve tanrıları memnun etmenin, sonraki yaşantılarına iyi yönde etki edeceğine düşündüklerinden, tanrılarına ritüeller düzenleyip kurbanlar kesmiş, dualar etmişlerdir. Tanrıları için düzenledikleri törenlerde dualarla ağızlarını ve su ile de bedenlerini temizlemişlerdir.

Yine törenler esnasında kişinin üzerine kutsal su dökülmüştür. Kutsal su bakımından Hititler’in önem verdiği yerlerin başında ise Ortaköy-Šapinuva gelmekte idi. Kurban sunacak kişinin edeceği dualar burada hazırlanır ve kutsal su buradan temin edilirdi.

Su, Anadolu’da önemini nehirlere tanrı vasfı yüklenmesi ile de göstermiş ve nehirler, tanrısal yargılama işlemlerinde hakim olarak kararlar vermiştir. Tanrı olarak adlandırılan Kızılırmak, son sözü söyleyen konumuna getirilmiştir.

Anadolu’da nehir tanrısının varlığına Kültepe’de bulunan tabletlerde geçen bir olayda şahit olunmuştur. Asurlu bir tüccarın tablette adına rastlanamayan bir krallığın düşmanı olan Tawiniya kralıyla işbirliği ile suçlanarak hapse atılmıştır. Karum temsilcileri ise, tüccarı tutuklatan kral ve kraliçeyi ikna edebilmek için onlara, tüccarın ya Tanrı Assur’un kılıcı önünde yemin etmesini ya da onların kendi adetlerinde olan nehre gitme işlemini gerçekleştirmesini önermiştir:

“Aššur-tāklāku tanrı Aššur‟un hançeri üzerine yemin etsin veya sizin şehrinizin bir yerlisi gibi nehre gitsin. Onun hiçbir kötülük yapmadığına dair biz yemin edelim”.

Yukarıda verilen örnek, Anadolu toplumlarında da tanrısal yargılama ile suçun ortaya çıkarılmaya çalışıldığının göstergesi olmuştur. Bunun yanında Mezopotamya da oluşturulan kanunların çoğunda bu işleme rastlanırken, Hitit yasalarında tanrısal yargılamayla ilgili herhangi bir ifadeye rastlanmamıştır.

Ancak diğer Hititçe metinlerde yer alan “ÍD-ya/ hapa pai: Nehre Gitmek” deyimi, toplumda bu uygulamanın varlığına işaret etmektedir. Cahit Günbattı’ya göre ise, Nehir tanrısının metinlerde yer almasına karşılık yasalarda bulunmamasının sebebi, kanunların yazılı hale gelmesinden sonra bazı uygulamaların örfî olarak devam ettirilmiş olmasıdır.


Sonuç
Eski Mezopotamya ve Anadolu’da yaşayan toplumlar, büyük ihtimalle, suyun bütün kötülükleri, pislikleri ortaya çıkardığını ve temizlediğini düşündüklerinden, suçların ve günahların ortaya çıkarılmasında nehirlerin hakemliğine başvurmuşlardır. Nitekim, üzerine suçlu gömleği giydirilen kişinin haklılığı veya haksızlığının nehirler tarafından ortaya çıkarılması için “suya atılması”, bu inancın bir göstergesidir.

Nehrin zanlıyı selamete çıkarması durumunda ise, itham eden kişinin cezalandırılmış olması yine çivi yazılı belgelerden tespit edilmektedir. Üstelik bu uygulama, Mezopotamya’da yazılı kanun maddelerinde veya Anadolu’da olduğu gibi teamül hukukunda karşımıza çıkmakta ve uygulanma biçimiyle Eskiçağ ile sınırlı kalmayıp, Ortaçağ’a kadar uzanmaktadır.

Bugün bizlere akıl almaz gelen bazı uygulamalar, Eski Mezopotamya ve Anadolu insanı için oldukça önemli olmuş, kutsal kabul ettikleri suyu yani nehirleri hakim olarak kabul eden bu insanlar, suçladıkları kişileri nehrin bağrına atarak gerçeği öğrenmeye çalışmışlardır. Çalışmamızda gördük ki, bu yöntem, hem bir suç tespit hem de bir cezalandırma yöntemi olarak uygulanmıştır. Özellikle Mezopotamya toplumlarının oluşturmuş oldukları çivi yazılı kanunlardan bu durumu tespit etmek mümkün olmaktadır.

Bu hususta Hitit kanunları suskun kalsa da, Mezopotamya çivi yazısının Anadolu’ya taşıyıcıları olan Asurlular’ın örfi hukuk bağlamında bu uygulamayı Anadolu’ya getirdikleri de yine çivi yazılı belgelerden tespit edilmektedir.


Yrd.Doç.Dr.H.Hande Duymuş Florioti
Pamukkale Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü,
Gözde Demirci ,Yüksek Lisans Öğrencisi,
Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı, Denizli





*
NOT:
Asurların, Hurri etkisinde kaldıkları, kültür ve geleneklerini ona göre şekillendirdikleri ve bir çok "Hurrice" kelime barındırdıkları biliniyor. İleriki zamanda ise "Babil" etkisine giriyor, ve birçok Hurri kökenli kelimelerini de Babil diline dönüştürüyor....