16 Kasım 2013 Cumartesi

ATHENA ; ADI YUNANCA AÇIKLANAMAMIŞTIR.




ATHENA  ; Hildesheim Hazinesi Gümüş Kase , MÖ.1.yy


Athena and Asena, figures in Turkish and Greek mythologies. 
It's interesting to note that Turkish language does not have 
the "th" sound.... 

Is it Turkish of origin? 

"Athena doesn't mean anything in Greek language"....
Mircea Eliade




"Athena ismi Yunanca ile açıklanamamıştır." 
(Mircea Eliade-Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1)


"Athena adının kökeni bilinmediği gibi, 
Pallas'ın kaynağı da tartışma konusudur."
 (Azra Erat-Mitoloji Sözlüğü)







"Büyük Ana'nın Hellen kültürünün oluşumunda koyduğu çok önemli katkılarla pay sahibi olduğu bir gerçektir. Çünkü Hellen pantheonunun büyük tanrıçaları : Hera, Demeter, Aphrodite, Athena, Artemis ve ikinci dereceden diğer tanrıçlar, tümü Hellen öncesi kültür katmanından kök salarlar ve Büyük ana'nın özelleştirilmiş görünüş biçimlerini oluştururlar. Bu Hellen tanrıçalarının adları da kısmen Hellen öncesi dillerden gelmedir. Örneğin Athene adının oluşumunu Leukophryene, Steunene, Kyrene ve benzerleri gibidir, Hellence değildir. (1)

(1) C.Bosch, Das anatolischhe in der Geschichte II Türkischer Geschichtskongress, Ankara,1937.6. M.P.Nilson'a göre de, Geschichte der griechischen Religion I,1992;  "ad olarak ATHENE - ene ile sonlanan kelime kümesine aittir ki bunlar genellikle yer adlarında oluşur ve büyük olasılıkla Hellen öncesi zamandan kaynaklanır" 

Ege'nin doğu kıyısında Troas'dan ve Aiolia üzerinden İonia'ya kadar birçok yerleşimde, İlion, Assos, Pergamon, Phokaia, Erythrai, Smyrna, Kolophon, Priene ve Miletos kent tapınakları Athena'ya adanmıştı. O'nun Anadolu kökeninden anlaşılıyor ki sözde "Hellen sömürgesi" kıyı kentlerinde kent tanrıçası olarak en büyük saygı gördü diye ATHENA HELLENLEŞTİRİLEMEZ. Onun kutsal alanları da "İlion kaynaklı bir geleneğe dayanıyorsa" eğer, Batı Anadolu'daki kültleri "MÖ.11.yüzyıl Aiol ve İon sömürgecilerin kuruluşları" olamaz; kült yontuları, Hellen göçmenler tarafından kendi ata yurtlarından birlikte getirilmiş olarak da tanımlanamaz. Özü nedeniyle Athena kült heykeli de tıpkı Samoslu Hera, Ephesoslu Artemis ve Aphrodisiaslı Aphrodite'nin özünde olduğu gibi, yani "Anadolu Bacıları"nın özünde, Anadolu Büyük Ana'sının özgünleşmiş ayrı bir biçimini oluşturur.




Athena Nikephoros uzun ve kemerli bir peplos giymiştir; başında üzerine çarşafın geçirildiği sivri ve uzun bir polos taşır. Tıpkı Athena Ergane resminde olduğu gibi, Anadolulu vasfı besbelli ortadadır. Bu gerçek, bilim dünyasında herkesçe kabul görmüştür ve Ephesoslu Artemis'in etkisi altında ortaya çıktığı kuşkusuzdur. Çünkü polos, gerdanlık, geniş kemer, "göğüs biçimli" nesneler ve her iki elden aşağı sarkan düğümlü yün ipler- değişik şekillendirilmiş olsa da- esasta Artemis Ephesia resminin de içeriğinde vardır ve onun beliryeci vasıflarrnı oluşturur. Sonuçta bunlar, Eski Anadolu'nun  Büyük Tanrıçası'na özgü temel biçimlerdir. Athena Nikephoros'un konik biçimde sivriltilmiş uzun tanrısal başlığı Assoslu Athena Ergane'de de vardır, ve Anadolu Ana Tanrıçası'nın giydiği başlık tipinden sürer geleneğini.  
Prof.Dr. Fahri Işık.












Antik Çin kaynaklarından, Tü'küe halkının türeyişini anlatan Asena efsanesinin farklı şekillerine rastlanılır. Bulunan en eski şekli şöyledir:

„Tü-küe kavimi Hiung-nu'ların bir uzantısıydı. Hükümdar soyunun isimi A-Se-Na idi. Kendilerince ayrı bir ordu kurmuş, ama sonradan komşu bir kavim tarafından yenilgiye uğramışlardı. On yaşında bir çocuğun haricinde bütün kavimleri katliama kurban gitmişti. Düşman askerlerinin hiçbirisi bu çocuğu öldürmeye cesaret edememişti. Çocuğun ayaklarını kesip, onu bir bataklığa attılar. Orada bir dişi kurt vardı, çocuğu et ile besledi. Böylece çocuk zamanla büyüdü ve dişi kurt ile çiftleşti. Kurt derhal gebe kaldı. Düşmanların kralı, çocuğun hala yaşadığını öğrendi ve öldürtmek için tekrar adamlarını gönderdi. Adamlar çocuğun yanındaki dişi kurdu öldürmek istemediler. Dişi Kurt derhal "Kao Çang"'ın (Turfan)'ın Kuzeybatısında bulunan bir dağın üstündeki mağaraya kaçtı. Mağaranın içinde birkaç yüz "li" genişliğinde, uzun otlarla kaplı ve etrafı dağlarla kapalı bir ova vardı. Dağın içine kaçan dişi kurt, bu yerde on oğlan çocuk doğurdu. Çocuklar büyüyünce dışarıdan kadınlar aldılar. Bu kadınlar hamile oldu. Çocukların hepsi ayrı bir soy adı aldı. Birisinin soy adı Asena (Aşina) oldu.“ ............   pdf:




Ate , as Dr.Schliemann has pointed out in Ilios, was the native name of the Trojan goddess whom the Greeks identified with their Athena, and Athi was also the name of the great goddess of Carchemish.

The Owl-Headed vases, agian, escibit under a slightly varying form the likeness of the same deity. The owl-like face is common in the representations of the goddess upon the cylinders of primitive Chaldea, as well as the three protuberances below it which are arranged in the shape of an inverted triangle, while the wings which distinguish the vases find their parallel, not only on the engraved stones of Babylonia, but also in the exented arms of the Nykenaean goddess....

Athi: the great goddess of Carchemish, derived from Babylon, probably the original of the Trojan Ate and Athene, type of the Trojan idols and owl-vases and on the cylinders of Chaldea, Asia Minor, Cyprus and Mycenae.

Owl Vases : with female characteristics, likeness to the idols of Troy, Mycenae and Tiryns, still seen in potters shops at the Dardanelles. The pattern typical of the Babylonian and Hittite goddess ATHI.

Athene, the Ilian , originated from the Phrygian ATE, on a coin as a Phrygian goddess; combined with the Greek Athene as A.Ilıas; her symbols, the Phrygian cap (actually Scythian cap-SB) ,spear, torch (replaced by distaff and spindle) and owl, the cow of many colours..... the owl-headed or owl-faced goddess of Troy; borrowed by Greek, art from Asia....in no way connected with Egypt.

kaynak:






"But the descendants of Shem were not the first civilizers of Babylonia. Those far-spreading tribes called by ethnologists Turanian had been beforehand."

"All appearances" says M.F.Lenormant, "would lead us to regard the Turanian race as the first branch of the familiy of Japhet which went forth into the world, and by that premature sepatation, by an isolated and antagonistic existence took, or rather preserved, a completely distinct physiognomy". " A thick stratum of Turanian civilization underlay Semitism in western Asia. 

In fact all the great towns both of Assyria and Babylonia bear Turanian names".

So writes the Rev.A.Henry Sayce in a most interesting essay on the origin of Semitic Civilization

....


ATHI :
An Egyptian Hieroglyphic Dictionary: With an Index of English Words ..., 1. cilt
Wallis Budge


....

Dr.Selvaratnam requested his holiness to wxplain the meaning of the words, Nirveeka Katpa Samathi :

His Holiness explained as follows: Nirva means Niramayam. Nira means the place where the senses, the elements , body consciousness and connected factors were destroyed completely in man. Niramayam means Soul (Atma) which has become fully purified and reached a state of sanctity without equal, and gets fertilized in his effulgence.

Samathi means this: Within the womb of the Grace of God, Wisdom (Arivu) appears as an embryo and grows and takes full shape and grows within His Law of Truth, Equality and Peace and comes out of the womb and appears. This birth of Wisdom (Arivu) is Samathi. The state of steadiness in which God is Samathi. 

Soul (Atma) has become God (ATHI). It was conceived in His nature, it took shape in his love, reached its full merged within his Truth. It appeared within his Patience and Forbearance, reached fullness within His Plenitude, and merged within His the Effulgnece of God. This state is Samathi. It is a state where that one has become that uniwue one. That is God (ATHI) and brillance (JOTHI).

Children ! You should understand this with your True Wisdom.

M R Bawa Muhaiyaddeen


....

Ugaritic literature provides our primary source concerning the goddess. The name is spelt atrt, usually vocalised as Athirat(u). She appears in the Baal cycle of myths, she is a great goddess, mother of the minor gods of the pantheon, referred to as 'the seventy sons of Athirat'.....When the vow is broken, her vengeance entails the complete undoing of all El's plans to redeem Keret. Further , the heir to Keret's throne is described as one "who will drink the milk of ATHIRAT, draining the breast of the virgin."....

Dictionary of Deities and Demons in the Bible

.

In this section the traveling party makes its way to El's tent and ATHİRAT comes into the presence of the old ruler of the gods. This passage focuses directly on ATHİRAT, with all the verbs in lines 20-26 being 3rd fem.sg......

....Pope (EUT 37) interpreted this passage through the lens of the Hittite Elkunirsha text (in which El and ATHİRAT show serious marital problems) to suggest that the two deities are estranged from one another here as well.

(No court like ATHİ ra t's children's = wa-haziru/ka-bani 'ati ra ti )

He cries to Bull (El,his Father)
To El, the king (Who created him)
He cries to Athirat and her children
The goddess and the band of her brood
For Baal has no house like the gods
No court like Athirat's children's
The dwelling of El is the shelter of his son
The dwelling of the Lady Athirat of the Sea
The dwelling of Pidray, Daughter of Light
The shelter of Tally, Daughter of Showers
The dwelling of Arsay Daughter of the Wide World
On a second subject I would speak with you
Please see to gift for Lady Athirat of the Sea
A present for the Creatress of the Gods.

Mark S. Smith


Bu yazıttan da anlaşılacağı gibi tanrıların yaratıcısı denizlerin tanrıçası ATHİ ... Başlangıçta SU....



Hadrian's breastplate


ATHENA and SHEWOLF

A very different interpretation of this breastplate type is offered by Toynbee, who insists that it refers not to an ideological union of Rome and Athens, but to Rome alone. Instead of identifying the central figure as Athena, Toynbee sees her as the Palladium, the ancient image of Pallas Athena, and a symbol of Rome's aeternitas, and then notes that the seh-wolf with nursing twins is another preserving incident in the story of Rome's primeval past and a favourite symbol both of the city and of her aeternitas.

For Toynbee, the eastern Hadrianic breastplate type documents Rome's strategy for supremacy over the Greek-speaking East. Janet Huskinson, clearly echoing Toynbee, states that the theme of the symbolic decoration of the breast-plate is the victory of eternal Rome and then reiterates Toynbee's interpretation of the Palladium and the she-wolf with twins as symbols not of Athens and Rome, but as dual images of Rome's aeternitas..

There is much to appreciate in Toynbee's focus on Hadiranic imperialism, but her insistence that the breastplate iconography relates not to Athens and Rome, but to Rome alone, is difficult to accept.

The problem lies with her identification of the central figure as the sacred Palladium, symbol of Rome's aeternitas.

There are two flaws in this interpretation. 

First, the Palladium is usually depicted in archaistic fashion, whereas the central figure of the eastern Hadrianic breastplate type is clearly meant to be seen as an actual figure or personification, not as an archaic-style cult figure.

Second, the accompanying owl and snake are not appropriate adjuncts to the Palladium, but belong to the goddess herself as titular deity of Athens.

Therefore the warrior maiden should not be identified as the archaistic Palladium symbol of Rome's aeternitas, but as Athena , symbol of Athens and of this city's special position in the rich cultural tradition of the Greek-speaking East.

Conside the basic imagery of this breastplate type. Athena , flanked by Victories, stands on the back of the She-Wolf with nursing twins.

Athena clearly represents the rich heritage of the Greek-speaking East, with an emphasis on Athens as its epicenter.


der kitapta : 
Charis: Essays in Honor of Sara A. Immerwahr / link



***


Heredot kitabında ,Yunanlıların medeniyeti kendilerinden önce oraların yerlileri olan bir kavimden aldıklarını ve bu kavme Pelasglar dediğini biliyoruz.



Athena AY TANRIÇASIDIR..

Asena nın Kurt ile bağlantısı vardır ve Mircea Eliade'ya göre Kavimlerin yeniden doğuş mitlerinde AY'sal yani Ay ile bağlantılı bir hayvan başrol oynar ve Eliade'ya göre KURT bir AY hayvanıdır..


Athena'nın kökenini Minoan'a bağlayan da var. Minoan da sembolleri kuş, yılan ve hayat ağacı imiş.Artemis'e karşı yaratıldığı düşünülüyor. Annesiz doğması, el becerileri derken tam bir savaşçıya dönüşüyor. Belki de Amazonları kıskandıkları için, çünkü Yunan kültüründe kadının yeri yok.




Minoan Snake Goddess from the Palace at Knossos/Crete




"İki buluntu ve aralarındaki ilişki
Phaistos Diski - Minoan / Girit ve
İskit Issık buluntusu Altınadam yüzüğü"
- Nuray Bilgili






Minoan da Tanrıçalar ve Kadınlarda çifte balta görülür. Araştırmalara göre biliyoruz ki bu çifte baltalar Amazonların silahlarındandır. Ve Amazonlar İskit ve Kimmerlerin bir koludur.
 / link





LETO  (Titan Coeus ile Phoebe'nin kızı ve Asteria'nın - kuyruklu yıldızlar tanrıçası-  da kızkardeşidir.) , çocukları APOLLO (güneş) ve ARTEMİS (ay), Lycia da tapınım gören bu üçlü tanrılar grubu Kurt ile alakalıdır - Lykos / KURT  demektir. Lycia' nın asıl adı da Lukkia'dır, yani "Kurtların Ülkesi". Mitolojide, doğumu yaklaşan Leto'ya bir Kurt rehberlik eder, ya da Leto bir Dişi Kurt'tur... O da bir sonraki yazıya... SB.












Avcı Kuş İkonografisi ve Hünernâme’deki Betimlemeleri





II. Bayezid'in Filibe dolaylarında bulunan Uzunova'da avlanması. Hünernâme I. Cilt 





Avcılıkla ilgili inançlar, simgeler ve buna bağlı olarak yapılan tüm düzenlemeler Türklerin yaşamında önemli bir yer tutmuştur. 

Av sadece dinlenmek amacıyla değil, spor ve savaşa yönelik eğitim amacıyla da yapılmaktadır. Halkla iletişim kurmak, onların dertlerini dinlemek, gerektiği zaman teftiş yapmak için de bir vesile kaynağıdır.

Caferoğlu, bozkır Türk devletçiliğinin en önemli unsurlarından biri olan avcılığı “millî devlet sporu” olarak nitelendirerek, avcılığın inanç, itikat ve geleneklerle bir kült hâline getirildiğini ifade etmektedir.

Altay Türklerinde de, avcılık sadece eğlence amaçlı olmayıp, aynı zamanda dinî bir kimlik taşıdığı da bilinmektedir. Sürek avı, kutsal ruh dünyasının bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Bu av esnasında atlar, avcı kuşlar özel olarak eğitilmiş çita ve pars gibi hayvanlardan da yararlanılmıştır. Devletin ileri gelenleri için tertip edilen görkemli sürek avları adeta askerî bir manevra niteliğinde olup, devletin yenilmezliğini, gücünü ve muktedirliliğini gösteren avlardır. 

İslâm öncesi Orta Asya’da görülen avcılık geleneği, İslâmiyet sonrası Anadolu’da yeni bir sentezle süregelmiştir. Avcılık Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir devlet teşkilatı hâline gelerek resmiyet kazanmıştır. Av herkese özgü bir uğraş olmayıp, istenildiği gibi avlanılamaz ve hayvan beslenemezdi. 

Örneğin bir avın en önemli unsurlarından olan kartal, tazı gibi hayvanların beslenmesi yasaktı. Av bölgeleri ve hayvan türleri divan kararıyla belirlenir, bu kararlara uyulmadığı takdirde ellerinden şahin ve köpekleri alınarak ağır cezaya çarptırılırdı.

Kartal, şahin, doğan, atmaca gibi yırtıcı kuşlarla avlanma önemli avlanma usulleri arasında yer almaktadır. İslâmiyet’ten önce ve sonra Orta Asya Türk kültür tarihinde avcı kuş ile avlanma ve bu tip kuşların yetiştirilmesi, Osmanlı döneminde düzenli ve sistemli olarak yapılanmıştır.

Bu bağlamda avcı kuş ve elinde yırtıcı kuş tutan avcı betimlemeleri de, çiniden minyatüre kadar Türk sanatının her alanında sevilen bir kompozisyon olarak, Türk süsleme programındaki yerini almıştır. 

Avcı kuşlar, Türk mitolojisinin de en karakteristik hayvanlarından olup, önemli bir yer işgal ederler. Bahaeddin Ögel, Emel Esin, Gönül Öney ve Yaşar Çoruhlu bu kuşların sembolik anlam yükleri üzerinde incelemelerde bulunmuşlardır. Yapılan çalışmalar neticesinde ortak bir söylemden söz edebilmek mümkündür. 

Örneğin Çoruhlu, bu kuşların Orta Asya Türk topluluklarında koruyucu ruh ve asalet sembolü olarak kabul edilip, İslâmiyet’ten önceki Türk devletlerinde hükümdarların ve devletin ileri gelenlerinin güç, kuvvet ve kudretinin bir göstergesi olduğunu ifade etmektedir.

Bir arma, bir totem niteliği taşıyan kartal ve diğer yırtıcı avcı kuşları Reşid’üd-din’in Câmiü’t Tevârih ve Ebülgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Terakime’sinde 24 Oğuz boyunun sembolleri olarak dikkati çekmektedir.

Av kültürünün vazgeçilmez hayvanları olan bu kuşlar, İslâmiyet’ten sonra da alplığın ve yiğitliğin temsilcisidirler. Öney bu yırtıcı av hayvanlarının nazarlık, tılsım sembollerinin yanı sıra, bilgelik ve ariflik, kılavuzluk, hatta talih ve şans anlamlarını da taşıdığından, bir devlet kuşu olarak değerlendirilebileceğini öne sürmüştür. Yırtıcı av kuşları Selçuklu süsleme programında sıkça kullanılan figürler olup, özellikle her mimari yapı biriminde farklı sembollerle hayat bulmuştur.

Genel olarak avcı kuşların yer aldığı betimlemelerin ikonografisinde bu kuşların; kuyruğu düğümlü, benekli bir at üzerinde oturan avcının kolunda tünediği görülmektedir. Avcı kalın deri eldivenli kolunu belirli bir hizada öne doğru uzatarak kuşu taşımaktadır. 

Bu tip kompozisyonlarda at ya dört nala koşar şekilde ya da adeta poz verir gibi sakin yürüme pozisyonunda tasvir edilmiştir. Bazen de bir gurup hâlinde yol alan avcıların kolunda betimlenmiştir. Atların benekli olması Öney’i, Orta Asya hayvan üslubunun bir hatırası olabileceği fikrine yöneltmiştir.

Gerçekten de atlı bozkır kültürüne mensup topluluklarda atların üzerinde küçük nokta, virgül gibi benekler görülmektedir. Bunlar, figürü durağanlıktan kurtaran birer hareket motifi olarak değerlendirilir.

Ayrıca Öney bu beneklerin bir tılsım, büyülü bir sembol olarak da kabul edilebileceğini vurgulamaktadır.

Atların kuyruklarının düğümleme teması ise, Türk-İslâm sanatının önemli tasvirlerinden biridir. Çoruhlu, savaş ve ava giden atların kuyruklarının düğümlenmesi geleneğinin sembolik anlamlarını açıklarken, bu durumun ölümü ve ölüme hazır olmayı, matemi, herhangi bir nedenden dolayı maruz kalınan zorluklara karşı gözü pek mücadele etmeyi, yiğitliği ifade edebileceğini öne sürmüştür. 

Görüldüğü gibi bu tasvirin uzantısı İslâm öncesi Türk sanatının kaynaklarına kadar ulaşmakta, o dönemin dinî, mitolojik, sembolik düşüncelerinin izlerini taşımaktadır. 

Geniş kanatlarıyla uzun süre uçabilme özellikleri, keskin göz ve hassas koku alma yetenekleriyle güçlü fiziksel özelliklere sahip olan avcı kuşları, yetiştirmek uzmanlık gerektiren bir işti. Uzun bir süreçten geçerek sabırla eğitilirdi. 

Bu konuda en önemli aşama kuşun insana alıştırılmasıydı. Yetiştiricinin sol kolunda, kendi kulak hizasında, eğri tutulmadan uzun süre tünemesi sağlanırdı. Ava çıkmadan bir gün önce aç bırakılan kuşun, avını parçalamadan yakalama alışkanlığı kazandırılmaya çalışılırdı.

Konunun başında da belirtildiği gibi Osmanlı Devleti zamanında avcı kuş yetiştiriciliği ve eğitimi başlı başına bir devlet politikasıdır. Bu dönemde avcılık teşkilatı en üst seviyeye ulaşmıştır. Padişahla birlikte av yapan topluluğun başında rikâb ağalarından şikâr ağaları bulunmaktadır. 

Merkezdeki kuş bakıcıları ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin sınırları içinde yer alan tüm resmî avcı kuşu yetiştirenlerin amiri durumundadırlar. Sırayla çakırcıbaşı, şahincibaşı ve atmacacıbaşı şeklinde gruplanmaktadır. Bunlar sarayın dış halkından (erkân-ı bîyrun) olan avcıbaşlarıdır. 

Bir de sarayın içinde, enderun kısmında avcılık işlerini yürüten sorumlusu doğancıbaşıların olduğu doğancılar koğuşu (hâne-i bâzyan) mevcuttur. Görev alanları ve hizmet verdikleri yerler farklı olan bu iki ayrı avcı topluluğundan doğancı koğuşundakiler sadece av esnasında görevli iken, bîrun kısmındaki ağalar yani çakırcıbaşı, şahincibaşı ve atmacacıbaşı, saraya avcı kuş temin etmek, eğitmek ve onları korumakla yükümlüydüler. 

Taşradaki avcı kuş yetiştiricileri sayyad (avcı kuşunu yakalamak için tuzak kuranlar), kayacı (yuvaların bulunduğu kayalıkları gözetenler), yavrucu (yavruları eğiten) gibi yaptıkları işlere göre çeşitli adlarla anılmaktaydı.

Hünernâme’nin av minyatürlerindeki kollarında avcı kuş taşıyan figürler, doğancılar koğuşuna mensup doğancılar ve şikâr ağalarıdır. Doğancılar ocağının kışlık mekânları, Topkapı Sarayı’nın içindeki Enderun’da bulunurken, yazlık mekânları Üsküdar’daki Doğancılar meydanıdır. 

Kaynaklar, doğancıların bir bölümünün sürekli olarak kaldığı, doğanlarını besleyip eğittikleri yerlerden biri olarak, bugün mevcut olmayan Doğancılar Sarayı’ndan bahsetmektedir. 

Ayrıca Doğancılar Cami olarak da bilinen Çakırcıbaşı Hasan Cami (H. 996/M. 1558) yakınında avcı kuşların, barındırıldığı ve yetiştirildiği kuşhanelerin mevcudiyetine de değinmişlerdir.

Elinde avcı kuş tutan doğancı betimlemesi, Osmanlı minyatür sanatında da çok sık kullanılan bir sahnedir. Konuyla ilgili çok sayıda örneğe, avla ilgili en zengin malzemenin bulunduğu Hünernâme adlı eserde rastlamak mümkündür. Bugün Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunan iki ciltlik bu eser [TSMK – H. 1523/H. 1524], Türk minyatürünün başyapıtlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

III. Murat zamanında, şehnameci Seyyid Lokman tarafından Türkçe kaleme alınıp, başta Nakkaş Osman olmak üzere bir grup saray nakkaşı tarafından resmedilmiştir. 

Anafarta’nın Saray arşivinde bulduğu bir belgenin ışığında diğer nakkaşlarda Ali Çelebi, Mehmet Bey, Veli Can, Molla Tiflisî ve Mehmet Bursavî adlı sanatçılardır.

Hünernâme’nin 1. cildi 48.5 x 30.5 cm. boyutunda olup, 234 yaprak ve 45 minyatürden oluşmaktadır. 1579’da başlanıp, 1584’de tamamlanmıştır.

Giriş kısmında, Türk boyları ve ongunları resimlerle birlikte açıklanırken , Selçuklularla ilgili kısa tarihî bilgiler ve Topkapı Sarayı hakkında açıklamalara yer verilmiştir. 1. cildin asıl konusu Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’den başlayarak Yavuz Sultan Selim Dönemi’nin sonuna kadar, tahta çıkmış Osmanlı padişahlarının saltanat yıllarında yaşadıkları önemli tarihî olayları, kazandıkları zaferleri, ahlaki vasıfları, avlanmaları ve bu konudaki hünerleri hakkında ayrıntılı bilgiler verilmektedir. 

Hünernâme’nin 2. cildi ise 0.43 x 0.30 cm. boyutunda olup, 302 yapraklı ve 65 minyatürden oluşmaktadır. Bu cilt ise 1588’de tamamlanmıştır. Kanunî Sultan Süleyman’ın tahta çıkışından ölümüne kadar geçen olaylar anlatılmaktadır. Kazandığı zaferler, güzel ahlakı, yardımsever ve adaletli kişiliği, avcılıktaki ustalığı konu edilmiştir.

Hünernâme minyatürleri genel olarak; dönemin tarihî olaylarını, ekonomik, kültürel, sosyal yaşamını, kent dokusu ve mimari üslubunu aksettiren tarihî bir belgedir. O dönemde Osmanlı saray teşkilatında konumuz olan avcılığın ne kadar sistemli bir şekilde ele alınıp, belirli bir düzen çerçevesinde gerçekleştirildiğini, görsel olarak izleyiciye sunan bir eserdir. 

Bu minyatürlerden; padişahla birlikte ava iştirak eden devlet adamları ve solaklar, yeniçeriler, şikâr ağaları, silahtar, ibrikdar, doğancı, zağarcı, sekban gibi her birinin vazifesi ayrı olan saray görevlileri tespit edilebilmektedir. Bunların portre özellikleriyle birlikte, giyim-kuşamı ve aksesuarları, atların eyer ve koşum takımları titiz bir detaycılıkla ele alınmıştır. 

Ayrıca ok- yay, kılıç, mızrak, kargı, topuz gibi av aletleri, ava katılan yırtıcı avcı kuşları, çeşitli cinsteki at ve köpekleri, avlanan hayvanları bu minyatürlerden takip edilebilmek mümkündür.

Hünernâme’deki betimlemelerinde gözleme dayanan, hikâyeci bir üslup vardır. Doğal olarak bu durum av sahneleri için de geçerlidir. Av betimlemelerinde padişah atıyla birlikte diğer figürlere göre daha büyük ölçekte olup, merkezde yer almaktadır. İzleyici adeta bu figüre odaklanır. Devlet erkânı ve saray görevlileri, bu merkezin çevresinde gruplaşmıştır. 

Padişahın arkasında, sağ omuzlarında onun kılıcını, oklarını ve tirkeşini (ok çantası) taşıyan silahdarları yer almaktadır. Hemen onun yanında gerektiği zaman padişahın su ihtiyacını karşılayan ibrikdarı, atının üzengisi ile meşgul olan piyadeleri bulunmaktadır. 

Kompozisyonun yüzey alanına, sekson adı verilen çok iri çoban köpeklerine bakan seksoncular, turna avlayan tazıları eğiten turnacılar, bir elinde ucu gümüşlü hezeran değnek, diğer elinde de hılta veya halta denilen çelik tasmalı köpekleri tutan sekbanlar, zağarcılar ve avcı kuş yetiştiren doğancılar serpiştirilmiştir. Atlı figürler, minyatür sanatının genel özelliği olarak ritmik bir düzen içinde birbirini kapatmayacak şekilde ard arda, diyagonal olarak dizilmişlerdir. 

Doğancılar başlarında saçlarını içine alan siyah yumuşak deriden yapılmış tüylü başlıkları, lokmanî denilen düğmeli ya da cellanî adı verilen ferace tarzı kaftanları ile genellikle sarp tepelerin ardından, tiyatro sahnesinden seyirciye bakar gibi atlı ya da yaya olarak tasvir edilmişlerdir. Avcı kuşlar, sadece doğancılar ve şikâr ağalarının kolunda değil, padişahın kolunda da betimlenmişlerdir. Hünkârın bu kuşları tutuş şekilleri, kendinden emin ve bu konudaki ustalığını ortaya koyacak biçimde mağrurdur. 

Nitekim Hünername’deki av teması, hünerlerin sergilendiği, padişahın bir güç gösterisine dönüşmüştür. Özellikle avcı kuşlar, mücadelenin getirdiği o sertlikle birlikte, özgürlüğü ve yiğitliği de bir arada toplayarak adeta padişahın kolunda hayat bulmuştur. Başka bir deyişle padişahın savaşçı kişiliği ve asaleti ile bütünleştirilerek tek bir güç hâlinde yansıtılmıştır. 

Genel olarak eserdeki av sahnelerinin hareketlilik unsuruna bakıldığında; hareketin avın gerçekleştiği noktada toplandığı görülür. Mızrak ya da okla yaralanan hayvan acı içinde kıvranırken, diğer av hayvanlarının canhıraş şekilde sağ sola kaçışmaları kompozisyona bir hareketlilik getirirken, diğer kısımlarda da bir durağanlık söz konusudur. 

Örneğin özellikle doğancı figürü ve padişahın maiyetinde bulunan bazı figürler, fotoğraf pozu izlenimini veren sabit duruşları ve donuk hareketleri ile statik bir görüntü sergilemektedir. Kompozisyonların alt bölümünde genelde yürürken tasvir edilen zağarcı ve saksoncular ise ellerindeki tazılarla sahneye hareket katan figürlerdir.






Yırtıcı avcı kuş ve bunları taşıyan avcı tasviri, Orta Asya atlı bozkır kültürü ile önemli bağlantılar kurabileceğimiz bir tasvirdir. İslamiyet’ten önce Türk topluluklarının düşünce ve itikatlarının İslamiyet sonrası Türk kültür ve sanatındaki bir yansımasıdır. Osmanlı’da av teşkilatı varlıklarını XVIII. yüzyılın sonuna kadar devam ettirmişlerdir. Zamanla ateşli silahların kullanımıyla yırtıcı avcı kuşlar da görevlerini tamamlamışlardır. 




Yrd. Doç. Dr. Nalân Türkmen/pdf
Nalân Türkmen, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi 
Sanat Tarihi Bölümü, İstanbul.








Selçuklu Seramik Tabak / 11.12.yy





ATLARDA KUYRUK BAĞLAMA






__________TÜRK KÜLTÜRÜ___________





ESKİ BİR TÜRK İÇECEĞİ: KIMIZ (KOUMISS)






Kımızın tarihsel geçmişi hakkında pek çok kayıta rastlamak mümkündür.

Milattan önce Homeros'un (MÖ.8.yy) İlyada'sında Hippomolgos isimli kısrak sağan ibaresinin geçmiş olması , kısrak sütünün kullanımına ilişkin ipuçları verebilir.

Yine milattan önce yaşamış Çin tarihçisi SI-MA-Çyen ise kımızı Hunların içkisi olarak ele almaktadır.

Hunların Tarihi isimli eserinde bu yazar, Hnuların Çin'i şimal sahil bölgesinde yaşadıklarını ve kısrak beslediklerini , ancak bunlara binmediklerini, sütünden Cunğlo denen bir nevi içki yapıp içtiklerini aktarmaktadır.

Bu aktarım eşliğinde bu coğrafayada kımızın tarihini Hunlara kadar uzatmak mümkündür. Fakat bundan öncesinde de kımızın varlığına inanmak gerekir.

Hunlar atlardan binit olarak, ihraç malı olarak faydalanıyorlar, etini yiyorlar ve sütünden de kımız yapıyorlardı. Kımız içkiden çok, kuvvetli bir besin maddesi olarak kabul görüyordu. Öyle ki, kımız oldukça, başka bir gıdaya pek ihtiyaç duyulmamıştı.

Tarihçi Herodotos, İskitlerin kısrak sütünden elde edilen kımıza benzer bir içecek içtiklerini bildirir.

Avrupa'ya Milattan Önce 1000 (bin) yılından başlayarak göç etmiş İskitlerin damarlarında en eski Türk ya da Proto-Türk kanı vardır.

İskitlerin yediğine komas, içtiğine kısrak sütünden hazırlanmış kımız denirdi.

Bu çeşit bir içki şimdiye kadar gerek Orta Asya'da gerek Moğolistan'da kullanılmıştır.




Yrd. Doç. Dr. Çağatay ÜSTÜN
Ege Üni. Tıp Fak. 
Tıp Tarihi ve Tıp Etiği /ABD 













________TÜRK KÜLTÜRÜ___________




İSKİTLERDEN TÜRKLERE AT KÜLTÜRÜ VE KIMIZ






Doğa bilimlerinde olayları ve nesneleri görme veya onlara bakma eylemi, bazen araçların ve özel bilgilerin varlığını zorunlu kılar. İnsan-kültür bilimlerinde ise insanlar her baktıklarını bilmiş, dahası anlamış sanırlar. Oysa durum hiç de sanıldığı gibi değildir. 

Öyle olsa bile, her görülenin bütünüyle anlaşılması mümkün değildir. Sosyo-kültürel bir şeyi anlamak, araç kullanmaktan öte, derin bir sezgi gücünü, empati ile uygun metot ve tekniklerin kullanılmasını zorunlu kılar. 

Mesela bir kültür unsurunu sadece tarih, antropoloji, halk bilimi, sosyoloji ve benzeri bilim dallarından, sadece esas alarak, yeterince anlaşılır şekilde ifade edemeyiz. 

Çünkü kültür unsurların tarihi süreç ile sosyal-fiziki ortam içinde oluşurlar ve değişirler. Bu nedenle sosyo-kültürel olaylar görüldüklerinin aksine, en zor anlaşılan problemlerin başında gelir ya da gelmesi gerekir. Bu nedenle aşağıda ifade edeceğimiz üzere, atın ehlileştirilmesi, kımızın yapılması, basit bir sosyal faaliyet olmayıp, bir sosyal grubun veya bir milletin sosyal tarihinin altın sayfalarını dile getirir.

Homeros İlyada Destanı'nda İskitlerden bahsederken, onların dişi attan süt sağdıklarını ve onu bir besin unsuru olarak kullandıklarını ifade etmiş olsa da, "kımız"dan anlaşılır şekilde ilk defa Herodotos bahsetmiştir. Bir kültür unsurunu izah etmeden önce, onun kimler tarafından kullanıldığını belirtmek, kültür tarihi açısından daha önceliklidir. Bu nedenle, ilk önce İskitler'in kimler olduklarına bakmamız gerekir.

Bir belgeyi tek başına, yani sosyal yapı dışında ele alıp incelerseniz en bilineni dahi bilinmez bir hale getirirsiniz. Belki de bu duruma en iyi örnek İskitler hakkında yapılan bazı çalışmalardır.



İskitler

Bilindiği üzere İskitler tarih sahnesinde Tuna boylarından Çin Seddi'ne kadar olan bir alanda, milattan önceki değişik zamanlarda yaşamışlardır. Onların tarih sahnesine çıktıkları ilk yerleşim yeri olarak, Herodotos'tan günümüze kadar ki tarihçiler ve arkeologların çoğunluğu tarafından Batı Sibirya-Altay bölgesi, Kuzey ve Orta Kazakistan, Aral gölü çevresi ile Aral ve Hazar arasındaki bozkır gösterilmektedir. Togan ise daha açık bir tabirle "...Saha devletinin asıl merkezi Türkistan”der. Okladnikov da Karasuk kültür döneminde Orta Kazakistan'daki Jezkazgan bölgesinde İskitler'in yaşadığından bahseder. Bazı Batılı tarihçiler tarafından yok sayılsa da, bu coğrafi yerler, Türkler'in tarih sahnesine ilk çıktıkları ve Türk adıyla (Gök Türkler) devletlerini kurdukları Türkistan, daha genel tabirle, "Turan eli"dir der.

M.Ö. VI. Asırda Ahamanişler İran'ın doğusunda yaşayanlara "Saka" diyorlardı. Ayrıca bu halktan olup da Tanrı Dağlan bölgesinde yaşayanlara "Saka Homa Varka", Maveraünnehir'dekilere "Saka Yayi Taradarya", Bakteriyan bölgesindekilere "Saka İğrahoda", Hazar denizinin batı ve güney batısında yaşayanlara da "Sakayart" diyorlardı’. Türk tarihi hakkında birinci elden önemli eserler yazan Togan da "M.Ö. 7-4. asırlarda Orta Asya'da hâkim göçebe milletler sıfatıyla Sakalarla Massaget'leri görüyoruz" der. 

Ayrıca Togan, Bizans kaynaklarında Massagetler, Türk olarak geçer der. Diğer yandan Rus ve Avrupa kaynaklarında "Saka Türkleri” XVII. Yüzyıldan itibaren "Yakutlar” olarak tanıtılmalarına rağmen, onlar kendilerini verilen isimle değil de "Saka-Saha” olarak ifade etmişlerdir. Herodotos ise Sakaları İskitler'in bir kolu olarak ifade etmektedir. "Thssagetler"i de İskitler'in bir kolu, "Massagetler"i ise İskitlere komşu bir halk olarak ifade ederken onların "Tomyris” (Tomris) adlı bir kraliçesinden bahseder. Bilindiği üzere Tomris bayanlara verilen bir Türk adıdır.

Herodotos'un bahsettiği İskitler Batı Sibirya'dan ve Türkistan'dan gelerek Kimmerler'i güney Rusya'dan kovarak onların peşinden Anadolu'ya gelmişlerdir. Bu düşüncelere kendisi de katılan Fransız tarihçi Grousset, ne hikmetse kitabının aynı sayfasında şunları yazar: "Bunlar İran anavatanı, şimdiki Rus Türkistan'ı bozkırlarında göçebe olarak kalmış, Kuzey İranlılar olup, daha güneyde İran düzlüğünde yerleşmiş yerleşik soydaşları Medler ve Persler'in kuvvetlice hissettikleri Asur ve Babil maddi medeniyetinin tesirinden kurtulabilmişlerdir".

Başta Rus Bilimler Akademisi olmak üzere milletler arası birçok akademinin üyesi olan Kazan Tatarı Türkleri'nden M. F. Zakiyeviç, XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında Rus bilim adamlarının Grek tarihine ilgi duymaya başladıklarını belirterek, bunlardan A. Lızlov (ilk baskısı 1692 olan eserinde) Türkler'in ve Tatarlar'ın İskitler'den geldiklerini belirtir der. 

Ayrıca I. Petro'nun ricasıyla Slavlar'ın ortaya çıkışını araştıran Macar bilim adamı Z. S. Leybnıts, 1708'de yazdığı mektuplardan birinde şöyle der: "Sarmat adından benim anladığım bütün Slavyan tayfalardır”. 

İskit-Sarmat problemleriyle ilgilenen G. Z. Bayer de 1725'de yazdığı eserinde İskitleri Slavyan kabul etmez. 

XVIII. Yüzyıl Rus bilginlerinden N. V. Tatişçev, "İranlılar, Almanlar ve Çinliler İskit olamazlar' dedikten sonra, III. Yüzyıl'dan X. Yüzyıl'a kadar Avrupalılar İskit ismi yerine Tatar ismini kullanmaya başlamışlar der. 

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Alman tarihçi B. G. Nibur ise İskitleri Moğol olarak açıklayıp Türkleri de Moğollar içinde göstermiştir. 

Bir başka Alman tarihçi K. Noyman'da 1855'de dil ve dinden yola çıkarak Türkler'in ataları olarak İskitler'i, Slavyanlar'ın için de Sarmatlar'ı zikretmiştir. 

F.Vizantiyest ile Zosim de Hunlar'ı İskit kabul etmişlerdir. 

P. Kesariyskiy de İskitler'den bir grubun Hunlar ve Sabarlar olduğunu belirtir. 

Agafiy ise, 1953'de yazdığı bir eserde, Azak civarındaki Hunları İskitler olarak adlandırmıştır. 

Diğer yandan M. Vizantiyets eskiden Türkler'in "Saka” olarak adlandırdıklarını ve Bizans imparatoru II. Justinos'a Göktürkler tarafından anlaşma amacıyla (Sansanilere barışı) gönderilen elçinin elindeki mektubun İskit dili olarak bilinen “barbar Türkler”in diliyle yazılmış olduğunu belirtir. 

Kafesoğlu da Chavannes, Moravcsik ve Kollautz'a atfen Göktürk elçisinin mektubunun "İskit (Türk)" diliyle yazılmış olduğunu belirtir. 

Fsimokatta da 1957'de yazdığı bir eserinde batı Türkleri'ni İskitler olarak kabul etmektedir. 

Ayrıca "XII. Yüzyıl Povecti Vremennıh Let" adlı Rus kroniğinde de İskitler, Hazarlar ve Bulgarlar aynı kökten gelen bir halk olarak ifade edildikten sonra "biz (Slavyanlar) Tuna'da yaşarken konuşurken İskitler geldiler, yani Hazarlar, Bulgarlar gelip Tuna'ya yerleştiler" demektedir. Ermeni asıllı Feofiyan da VIII. yüzyılda Hazar adıyla ifade edilenler aslında İskitler'dir denir.

Bu satırların yazan da Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi adına 1996-1997 öğretim yılında Türk Cumhuriyetleri'nde yaptığı alan çalışmalarında bu Cumhuriyetlerdeki insanların köklerini "Avarlar, Saklar ve Hunlar"a bağladıklarını tespit etmiştir. Ayrıca Nukus (Harezmi) bölgesinde, Karakalpak Türkleri'nden olan kadınların milli kıyafetlerinin İskitler'den kaynaklandığını tespit etmiştir. Hazar Denizi'nin doğu kıyısında Kazakistan topraklan içinde yer alan; İslam öncesi ve sonrası Türkler'in mezarlarının olduğu, tarihi Mangışlak mezarlığında da yaptığımız çalışmada, bazı mezarların İskitler'e ait olduklarını yöredeki insanlardan dinledik.

İskitler hakkında buraya kadar yazılanlar bize, Carr'ın şu cümlelerini hatırlatmaktadır: 

"Tarihin olguları bize hiç bir zaman arı olarak gelmezler, çünkü arı bir biçimde var olamazlar. Her zaman zihinde kırılarak yansırlar. Bundan şu sonuç çıkar ki, bir tarihi eser ele alınca, ilk ilgileneceğimiz, içindeki olgular değil, onu yazan tarihçi olmalıdır". 

Bu nedenle tarihçilerin yazdıklarını değerlendirirken yukarıda ifade ettiğimiz üzere, birçok bilim dalından faydalanma yoluna giderek, özellikle bilim adamlarının siyasi kaygılarına dikkat etmek gerekir. Atlı göçebe medeniyeti ya da bozkır medeniyeti dikkate alınmadan İskitler hakkında söylenenler her zaman eksik kalmaya mahkûmdur. Başka tabirle haklarında yeterince yazılı vesika olmayan sosyal grupların sosyo-kültürel hayatlarında şekillenen unsurların arka cephesini görmeden, anlamadan, dahası "hermeneutik" bir bakış açısı ve mukayeseli çalışmaları dikkate almadan, sosyal grupların sosyal tarihleri yeterince anlaşılamazlar.



Arkeolojik Veriler

Afanosyeva ve Androva kültür verilerine göre de M.Ö. 1700' ata binilmeye başlanmıştır. 

Ata binme ise, etinden ve sütünden faydalanmanın ikinci safhasını teşkil ettiği için, onun bu yıllardan önce ehlileştirilmiş olmasını gerektirir. Arkeolojik görüşlere göre bozkır kültürünün temel karakteristik özelliğini M.Ö. 2500-1700 yıllarında kazanmıştır. Bu kültür yüksek yaylalarda, rutubet derecesi az ve ot ile çimenlerin bol olduğu alanlarda oluştuğu için kültür bilimciler ona "bozkır kültürü" veya "atlı göçebe kültürü" demişlerdir. 

Bazı bilim adamları da adı geçen kültürün oluştuğu alanlarda hâkim halkın Türkler olduğu için bu kültürü "Türk kültürü" olarak ifade etmişlerdir. Çünkü tarihte "at ilk defa Orta Asya'da ve kuzey yörelerinde "Alt Paleotik" devirden itibaren ehlileştirilmiş ve "Ural-Altay" kökenli kavimler vasıtasıyla, diğer bölgelere yayılmıştır. 

Bilhassa M.Ö. III binde Ural-Altay yöresi ile Güney Rusya bozkırları arasındaki kültürel bağlar ilginçtir".

Atlı göçebe ya da atlı kültüre ait arkeolojik kültür unsurlarının en çok bulundukları bölgeler, Karpat havzası, Karadeniz'in kuzey ve kuzey doğusu, özellikle Kırım yarımadası, Kuban, Perm, Minusinsk havzaları ve Kuzey Moğolistan'dır[14]. At besleyicilik ve ona bağlı olarak atlı göçebe kültürü “nomad kültür” çevresinin en olgun derecesidir. Bu kültürün bazı özelliklerini İndo-Germenler ile Sami kavimlerinde de görmek mümkün olmakla beraber, en tipik özellikleri Altay kavimleri arasında tespit edilmiştir. Schmid ve Menghin'e göre Ural-Altay kavimlerinin dünya tarihi bakımdan iki önemli rolleri olmuştur. Bunlardan birincisi hayvan yetiştiricilik, İkincisi de devlet kurma kabiliyetleridir[15].

Macar Türkolog Deer de yukarıdaki görüşe paralel olarak şöyle der: "At olmadan istenildiği tarzda süratli yer değiştirme, meraların önceden seçilmesi ve aynı zamanda yarı vahşi hayvanların yarı müdafaası ve bir arada tutulması, hülasa bütün büyük ölçüdeki çobanlıkla sistemli olarak bağlı bulunan hususların tasavvuru imkânsızdır. At olmasaydı, Eurazia'nın step adamı yerleşik kavimlerinkini çoktan aşan, yıldırım çabukluğuna ve delip geçme hassasına malik bulunan muharebe tarzını asla teşkil edemez, Hunlar'ın, Avarlar'ın, Gök Türkler'in imparatorlukları meydana gelemezdi. Eski bir Çin tarihçisinin de dediği gibi, 'Hun kavmi muharebede ve mücadelede imparatorluğunu at sırtından tesis ile yüzlerce şimalli kavim üzerinde hâkimiyetini temin etmiştir. At bu kavimlerin düşüncesinde adeta şahsen muharebeye iştirak eden bir kimse olmuş... Hatta bazı kabileler için bir kısım at cinsleri o kadar karakteristiktir ki, adlarını bile sevdikleri atlardan almaktadırlar. Peçeneklerin her bir kabilesinin birer at rengini izafe eden adları bulunduğu gibi, sair Türk kavimlerinde de kabileler "Alayuntlu" (Alaca atlı) ve "Toraygır" (dor aygır) tarzında isimler almaktadır"[16]. Kafesoğlu, Çin kaynaklarına atfen yurtlarını (çadırlarını) atla çekilen tekerlekli arabalar üzerine yaptıkları için Hun boylarından Tölesler'e yüksek tekerlekli (chaochie) arabalar dendiğini belirtir. İlmî hayatını Oğuzlar'a adayan Sümer'e göre de "Oğuz Türkleri devletlerini at üstünde kurdular ve Anadolu'ya da at üstünde geldiler"[17].

Türkler için at, o kadar önemli olmuş ki, bundan dolayı yakın tarihe kadar Doğu Anadolu ile Nahçıvan ve Azerbaycan'da mezar taşı olarak dahi kullanılmıştır. Ayrıca atlar için mezarlar, hatta anıt mezarlar yapıldığı gibi, önemli insanlar öldüklerinde de atlarıyla defnedilmişlerdir. Mesela: "Eski Türkler'de ve Hıristiyanlığın kabulünden önce, Macarlar'da ölü ile birlikte atı, yahut atının başı ile ayak kemikleri, silahları, sevdiği eşya da gömülürdü"[18].

Buraya kadar at hakkında yazdıklarımız özetleyecek olursak: At bozkır kültürünün anlaşılmasında temel faktörlerin başında gelir. Ayrıca bazı araştırmacılar ifade etmekten çekinseler de "bozkır kültürü", "Türk kültürü"nün bir başka ifade ediliş tarzıdır. Çünkü bilindiği üzere bozkır kültürünün tarih sahnesine çıktığı mekân, aynı zamanda Turan ülkesi yani Türkler'in yaşadıkları ve tarih yapıp yazdıkları coğrafyadır. Ayrıca insanların kafataslarındaki bir kemiğin "eyer"e benzemesinden dolayı, tıp tarihinde "Türk kemiği” (sella Turcica) denmesi bir tesadüf eseri olmasa gerek.

Yukarıda genel olarak ifade ettiğimiz gibi at ile Türkler adeta kader birliği etmişler, onunla gülüp onunla ağlamışlardır. At sayesinde kendilerinden nüfusça büyük sosyal gruplar karşısında varlıklarını devam ettirmişlerdir. Zamanla da onları hâkimiyetleri altına almışlardır.

L. Rasonyi, W. Koppers, F. Flor, P. Vaczy, W. Schmidt, R. Grousset gibi Batılı tarihçilere göre atın vatanı olan bozkırda, Türkler onu M.Ö. 4000-3500 yıllarında ehlileştirmişlerdir. M.Ö. 2500'ler olarak tarihlendirilen Afanasnevo kültüründe koyun kemiklerinin, at kalıntıları ile görülmesine karşılık, Aral gölü havalisinin daha önceki kültürünü vasıflarından Haremz'deki Kelteminar kültüründe M.Ö. 3000'de yaban domuzu, geyik ve kaplumbağa kemiklerinin çıkmış olması[19] İskit kültürü hakkında çalışmalar yapanları düşündürmesi gerekir. Ayrıca tarihlerinin ilk safhalarında Tunguzlar'ın ve Moğollar'ın domuz; Türkler’in at ve koyun; İndo-Germenler'in öküz, inek ve manda; çöl kavimlerinde de deve besleyiciliğinin hâkim olduğunu tarihi vesikalar kayıt etmiştir[20]. Bunlardan başka, Hun çağına ait bozlar hayvan üslubunun tasvirlerinde inek, öküz, boğa, manda gibi hayvanların ve evcil domuzun yer almaması da dikkat çekicidir[21]. İskitler hakkında ilk derli toplu bilgiler veren Herodotos'a göre de, İskitler "kurban olarak bütün hayvanları ve özellikle at keserler... Şunu da belirtelim ki, domuz kurban etmezler, hatta topraklarında üretmezler bile"[22]. Dolayısıyla buraya kadar anlatılan bilgiler, Turani bir kavim olan İskitler'in, sosyo-kültür yapılarının ve siyasi tarihlerinin Türklerle birlikte ele alınmasını zorunlu kılmaktadır.



Arkeolojik Veriler

Tarihi kendi sosyal şartları ve tarihin yapıldığı dönemi esas alırsak, atın evcilleştirilmesi ile atın bir binek aracı olarak kullanılması, Çağımızdaki motorlu araçların kullanımıyla eş değerdir. Çünkü çağımızda motorlu araçlara hâkim olanlar tarihe yön veriyorlarsa, eskiden ata sahip olanlar da kendi devirlerinde aynı güce sahiptiler.

Grousset atın vatanı olarak bozkırı gösterirken Koppers'e atfen Rasonyi de "atın ilk ehlileştirilmesini ve bununla ilgili karakteristik atlı çoban kültürünün yaşatılmasını, kesin olarak iç Asya'da yaşayan eski Türklere kadar dayamak gerekir” diyerek, kendi görüşünü şöyle ifade eder: 

"Göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tekmil kültüre veçhe veren, en önemli bir amildir. Atın ehlileştirilmesi olmadan Eskiçağ ve erken Ortaçağ'ın büyük ölçüdeki kavimler göçleri tasavvur dahi edilemez". 

Schmidt ve Menghin'e göre de Ural-Altay kavimlerinin dünya tarihi bakımından iki önemli rolleri olmuştur. Bunlardan biri "hayvan yetiştiricilik" İkincisi de "devlet kurma" kabiliyetleridir. 

"Sibirya'dan” adlı eseriyle meşhur olan W. Radloff, 1859-1871 yılları arasında Barnaul'da yaptığı çalışmalara dayanarak, Altay halkı için şöyle der: 

"Atın onlarca malum olduğunu, tezyinat ve kaya resimleri ve bundan başka, bakır gemler dahi ispat etmektedir. Onlar atı binek hayvanı olarak da kullanmışlardır". 

Saha Türkleri'nden olan Türkolog Y. Vasilyev (Cargıstay) 

"Sahaların en eski zamanlardan, Skiflerden, Saklardan, Hunlardan, Eski Türklerden, Oğuzlardan getirdikleri bir kaç bin yıl (Bazı bilim adamları 5000 yıl olduğunu söylüyorlar.) tarihli dinleri vardır" diyerek, "kiiriio cöhögöy Toyan; yani atın ve tanrıların kanatlı atlarının Tanrısı” adıyla bir Tanrı'dan bahseder.

Bilindiği üzere birçok eserde eski Türkler'in tanrıya at kurban ettikleri belirtilmiştir. Mesela Diyarbekirli, Hunlar'ın Gök Tanrı'ya at, Yer Tanrı'ya da koç kurban ettiklerini zikreder’. 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Herodotos'a göre de Skyt yani İskitler, tanrılarına, domuz hariç bütün hayvanları, özellikle atı kurban ederlerdi’. Dede Korkut Destanı'nda da attan aygır kurban edildiği birçok yerde zikredilmiştir. 

Yeri gelmişken ifade etmekte yarar var. 

Günümüz Kazak Türkleri arasında en makbul kurban hayvanlarından biri at olmakla beraber, onun eti de diğerlerine göre daha pahalıdır. Rostovzeff’in, "İskit sanatının kaynaklarını Orta Asya'nın bir köşesinde aramanın doğru olacağı iddiası ile Barovka'nın hayvan üslubunun çıktığı yer Altaylar'dır ve bu üslup sonradan batıda yaşayan İskitler arasında da yaygınlaşmıştır iddiası gittikçe kuvvet kazanmaktadır. Mayamir kültüründen önce gelen Karasuk kültüründe, Altay ve Tanrı dağlarında çok tanınan Saka ve Hun sanatındaki hayvan üslubunun doğduğuna ve geliştiğine şahit oluyoruz” diyen Diyarbekirli, hayvan üslubunun ilk örneklerinin Altaylar olduğunu ifade ederken, aslında at üslubunun da orada ortaya çıktığım belirtmektedir. 

Bilindiği üzere, Altaylar'da bulunan ve dünyanın en eski halısı olan "Pazırık Halısı” üzerinde de pantolonlu atlı süvariler yer almaktadır’.

Atın ehlileştirilmesiyle beraber at ve “at kültü” ile ilgili kültür unsurları da ortaya çıkmıştır. 

Mesela Çinliler Türkler'in, efsanevi "göl aygırlarından türeme cins at yetiştirdiklerine inanmış ve bu atlan elde etmek için çok emek sarf etmişlerdir” . Ayrıca Türkler arasında da at kültü çok yaygındır’. 

Mesela Saha Türkleri'nde bahadırlar at sürüsü ilahileri tarafından güneş ülkesine gönderilirken, Buryatlar'da da bu anlayış hâkimdir. Ordos Moğolları'nda da Cengiz Han'ın atının gökten indiğine inanılır’. 

Bilindiği üzere Anadolu'nun her yerinde Hz. Ali'nin atının ayak izleri ve onunla ilgili hikâye ve inançlara rastlanır. 

Ayrıca Köroğlu, Balkanlar'dan Orta Asya'ya kadar bir alanda "kır atı"yla haksızlıklarla mücadele eder ve bu uğraşıda onun en yakın dostu atıdır. 

Ergenekon Destanı'nda Türkler'in Ergenekon'a sığındıkları ve yıllar sonra da, kayaları eriterek, at sırtında bozkırlara yayıldıkları anlatılır. Diğer yandan Mete Han'dan Çinliler'in istedikleri üç şeyden birinin at olduğu, Oğuz Kağan Destanı'nda anlatılır. 

Ayrıca Anadolu'da "at, avrat ve silah"ın bir başkasına ödünç dahi verilemeyeceği deyimlerde belirtilmiştir. Mesela, Kadirli'de bir atasözünde şöyle denir: "At, avrat ve silah istenmez". 

Divanü Lügat-it Türk'de de atla ilgili birçok deyim ve ata sözü zikredilmiştir. Mesela bunlardan birisi şöyledir "Kuş kanadıyla, er atıyla". Bu ata sözü, Karaçay-Balkar Türkleri tarafından "at er kişinin kanadı" şeklinde ifade edilmiştir. 

Anadolu'da atla ilgili bazı ata sözleri de şöyledir: "At ver dost ol, kız ver düşman ol". "At ver barış, kız ver barış". "Attan kalanı öküze dökerler". "Ata binen kılıcını kuşanır". "At alırsan taydan, kız alırsan soydan". "At ile avradın yedeği sayılmaz". "At murat, katır devlet, eşek kısmet, deve gurbettir". "At pazarında eşek anırmaz". 

Türkistan/Kazakistan'da bizim derlediğimiz ata sözlerinden biri de "caksı at kamsı saldırmas". Yani iyi at kendini kırbaçlatmaz. Bu ata sözü Tunceli'de ise şöyle ifade edilir: "iyi at kendine sopa vurdurmaz".

Atla ilgili Türk Cumhuriyetleri'nde derlediğimiz bazı ata sözü ve deyimlerde şöyledir: "Attan indikten sonra yat". "At üstünde yemek yemek". "At adamın kanadı, aş adamın kuvvetidir". "At üstünde söyleşmek" veya "at yelesinde söyleşmek". Bu deyim Anadolu'daki "ayak üstü söyleşmek" deyiminin tam karşılığıdır.

Kazakistan'da atlar çeşitli isimlerle anılmaktadır. 

"Cılkı": Erkek ve dişi, yani at türüne verilen genel isim. 
"Kulun": Bir yaşına kadar olan at (cılkı) yavrusu. 
"Tay": Bir yaşla iki yaş arasındaki at yavrusu. 
"Canbağı": İki yaştaki at. 
"Kunan": Üç yaşındaki at. 
"Dönen": Dört yaşındaki at. 
"Beste": Beş yaşındaki at. 
"Baytat": Doğurmamış dişi at. 
"Biye": Doğurmuş dişi at. 
"Kısrak": Kısır olan dişi at. 

İfade etmekte yarar, Anadolu Türkçesi'nde kısrak, maalesef yanlış bir tanımla (Çünkü kelime kısır'dan gelmektedir.) bütün dişi atlara denmektedir. 

"Mamu": Üç dört yavru doğurmuş dişi at. 
"Tarpan": Yabani at. 
"Aygır" : Yumurtaları alınmış erkek at. Yani kısırlaştırılmış at. En olgun aygır, beş yaşında olandır. Askeri ve binek amaçlı kullanılan atlarda da "tüpar, düldül, kazan at, saygülük, beygi, cüyrük-yügrük" adıyla altı grupta toplanırlar. Bunlardan son ikisi daha çok yarış atı olarak kullanılır.



Kımız

Bir içki olarak "kımız" Türk tarihinde ayrı bir öneme sahiptir.

Kımızın kimyasal yapısı hakkında ilk bilimsel bilgi, Rus ordusunda görev yapan İskoçyalı Dr. C. Griw'in 1784 yılında yazdığı rapor olmuştur. Fakat bu rapordan önce, Tatar Türkleri'nin yaşadığı bölgeye 1253 yılında seyahat eden Fransız W. Rubrikas kımızın yapılışı, tadı, sarhoş edici ve insan sağlığı üzerindeki tesirleri hakkında bilgiler vermişti. 

Bu bilgilerden önce de, Herodotos İskitler'den bahsederken onların dişi atların sütünden içki elde ettiklerini belirtir. Herodotos'tan sonra ise yukarıda da belirttiğimiz gibi "XII. asra kadar Batıda hiçbir yazar kımızdan bahsetmemiştir. XII. asırdan sonra Rus yıllıklarında kımızdan bahsedildiği görülmektedir". 

Togan'na göre de İskitler kımız içerler. Okladnikov'da Paleolitik-Neolitik kültür devrinde Sahalar'ın ilkbaharda "at doğurganlığı" şenliği yaptıklarını ve bu şenlikte kımız içtiklerini belirtir. Kaşgarlı Mahmut ta, "kısrak sütü tulumda bekletilir, ekşitilir, sonra içilir" derken eserinin diğer ciltlerinde de kımızın yapılışı ve tadı hakkında bilgiler verir. Dede Korkut Destanı'nda da Dirse Han'ın hanımı şöyle konuşur:

"Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır. İç Oğuzun, Dış Oğuzun beylerinin üstüne yığınak et. Aç görsen doyur, yalıncak görsen donat. Borçluyu borcundan kurtar. Tepe gibi et yığ. Göl gibi kımız sağdır. Ulu toy eyle, hacet dile! Ola ki bir ağzı dualının bereketiyle Tanrı bize bir erdemli çocuk verir” .

Ebulgazi Bahadır Han ise Oğuz Han'ın yurduna varıp, onun ziyafet vermesinden bahsederken, "Tokkuz ming koy (koyun) ve tokkuz yüz yılkı (at) öltürtdi bulgarıdan toksantokkuz havz kıldurup tokkuzıga arak (içki) tohsanıga kımız tolturtdı" der. 

Yukarıda da görüldüğü üzere Müslüman Türkler arasında da eskiden beri at eti yenildiği ve kımız içildiği belirtilmektedir. Manas Destank'nda da Han Kögütey, halkına şöyle seslenir: "Benim gözlerim yumulduğu zaman, vücudumu kımızla yıkayın".

1915-1918 yıllarında Rusya'nın Urmiye/İran konsolosu olan Nikitin de at ve kımız hakkında şu bilgileri verir: "Kısrak sütü bazen içki olarak kullanılır, ama Türkistan göçebelerine oranla buna çok az rastlanır. Ermenistan'da at yetiştirmeye pek önem verilmez. Ülkenin engebeli karakteri buna pek elverişli değildir... Zogros aşiretlerinde ve Van gölüyle Ararat arasında bulunan Aladağ'daki Heyderanlılarda at yetiştiriciliği ünlüdür".

Bizim alan çalışması yaptığımız Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'ın kuzey bölgelerinde, yoğun olarak at eti yendiği ve kımız içildiği, Özbekistan'da kısmen kımız içildiği, Azerbaycan'da ise at eti yenilmediği ve kımızın içilmediği tespit edilmiştir. Buraya kadar verilen bilgilerden sonra bir "Türk içeceği olan kımız"dan bahsedebiliriz.

Eski Türkler, Orta Asya ve Çin tarihi konusunda uzman Eberhard, "Çinliler'in eskiden olduğu gibi bugünde süt içmediklerini" ifade ederek, "Çincede pek çok defalar zikredilen ve "lo" adı verilen bir içki vardır. Beygir “lo”sundan o şekilde bahsedilir ki, bunun kımız olduğuna şüphe edilemez der. 

Eberhard bir başka eserinde de "Çinlilerin etnolojik kayıtlarında bu "lo" yalnız Türk boylarında ve bunların en yakın komşuları arasında zikrolunur, ortaya konulan bu uygarlığa karşı şüphe gösterilebileceğini zannetmiyorum" der. 

Yine Eberhard, "Vu-Huan"ların, “Dung-hu”ların (Proto-Moğol)", "Hyung-nu"ların (proto Türk-Hun), "Tu-cüe”lerin (Türkler), Tu-yu-han”ların (Moğol-Tibet), "Vu-Sur"ların (Fegana'nın güneyinde yaşarlar), "Gav-çığ" (Türkistanda bir devlet), "Cye- Gu"ların (Kırgızlar), kımız içip at eti yediklerini "Hui-Ho"ların (Uygurlar) ise "Manihaizme" girdikten sonra kımız içmeyip at eti yemediklerini belirtir. 

Moğollar ve Türkler'in at eti yiyip kımız içtiklerini Spuler, Vladimir, Arat, Kafesoğlu ve benzeri gibi bilim adamları tarafından da belirtilmiştir. Ayrıca Radloff, Altay bölgesinde kımıza "çegan" dendiğini ve Kazaklar'ın düğüne katılanlara bundan ikram ettiklerini belirtir.

Markov'a göre de kımızın vatanı Asya stepleri olup, o bir tedavi edici ilaç olarak da kullanılmıştır. Bu nedenle kımızla tedavi merkezini ilk defa Dr. Poznikov, Şamara civarında açmıştır. Sonra da Volga nehrinin aşağı ve orta kesimlerinde, Batı Sibirya'da Orenburg'da, Ufa ile Türkistan ve Çimkent şehirlerinde kımızla tedavi merkezleri açılırken, sonra da İngiltere ve Kaliforniya'da kımızla tedavi merkezleri açılmıştır. 

Ayrıca Markov ve arkadaşlarının yazdığı "Kımız" adlı eserin, Başkurdistan Sağlık Bakanlığı İlmi Tetkik Enstitüsü tarafından doktorlara el kitabı olarak hazırlatıldığını bilmekte fayda vardır. Uluğtuğ da kımızın cesaretini artıran, ozanlara ilham, vücuda dinçlik veren bir Türk içeceği olduğunu belirterek "...ecdadımız, başlıca at sütü içerlerdi. At sütünden kımız yapılırdı. Bu adet Arpatlarla birlikte, yani XIV. asrın başlarında ortadan kaybolmuştur". 

Uluğtuğ ayrıca Kırgızlar'ın kımız içmeyenlere "mayasız", sık sık hasta olanlara da, "atası vaktiyle kımızdan kesmiş" dediklerini de ifade eder. Diğer yandan kımız Orta Asya Türkleri arasında bir bayram merasimine de konu olur. 

Mesela Kazakistan'da Mayıs ayının onundan itibaren başlayarak sonuna kadar devam eden "yaz toyu"na "kımız toyu" da denir ve bu toyda yeşil tabiata kımız serpilir. Uluğtuğ da, "Fergana havalisinde Kıpçak, Kırgız, Kazak vs. Türk boyları tarafından Mayıs sonlarında yapılan kımız bayramı bir hafta devam eder"der. Haziranda gündüzün en uzun, gecenin en kısa olduğunda günde, Saha Cumhuriyeti'nde "ıhla" adında bir bayram kutlandığını ve buna "yeni yıl" veya "kımızın ve beyaz güneşin bayramı" da dendiğini, Saha Türkleri'nden olan Vasilyev zikreder'.

Kımız Batı dillerine ve Rus diline "kumıs" şeklinde geçmiş olup, Rus dilindeki Yabancı Kelimeler Sözlüğü'nde “kumıs”, “Asya, Yakın ve Orta Doğu, Latin Amerika'da içilen içki" şeklinde ifade edilirken, kelimenin aslının "kımız" olduğu ve Türkçe'den Rusça'ya geçtiği belirtilmiştir. Yukarıdaki bilgilerden de anlaşıldığı gibi, "kımız" hemen hemen Türk kelimesiyle beraber kullanılması gereken bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türk Cumhuriyetlerinde bir kasaba müzesine dahi gitseniz, kımızla alakalı mutlaka bir şey bulursunuz. Mesela, en azından şekli ve üzerindeki motif, koç başını andıran bir "torsık" (kımız matarası) görürsünüz. Mart ayı ve sonrasında, özellikle bir Kazak veya Kırgız Türkleri'nin meskûn olduğu bir köye giderseniz, size ikram edecekleri en güzel şeyin, onlara göre kımız olduğunu anlarsınız. Ayrıca Kazakistan'da "kımızdı kim işpes, kızdı kim ayıttırmas" yani "kımızı kim içmez, kızı kim konuşturmaz" şeklinde de bir ata sözü vardır.



Kımızın yapılışı ise şöyledir: 

Kımızın mayası, koyunun bağırsağından, ya da kuyruğundan alınan bir parça et ile kuru kemik ve eski yoğurt bir kaba konur. Sonra dişi atın sütünden bir miktar süt konarak, kabın ağzı küçük bir delik bırakılarak kapatılır. Ortalama üç gün bekletildikten sonra, kımız mayası elde edilmiş olur. Fakat genellikle kımız mayası, önceki kımızdan bir miktar saklanarak temin edilir. Ortalama olarak 10 litre at sütüne 100 gram maya katılır. Maya elde edildikten sonra "kubi" denilen yayık (Ağaç ya da deriden yapılır.) "tobılgı" denilen bir ağaç yakılarak, onun dumanıyla tütsü yapılır (Buradaki amaç, yayık içindeki mikropları öldürmektir.). Sonra yayığın içi koyun yağı ile yağlanır ve süt pişirilmeden yavaş yavaş yayığa konur. Bu esnada maya katılan sütün tamamı yayığa boşaltılana kadar çalkalanır. Süt ve mayanın boşaltması bittikten sonra da, on beş dakika kadar çalkalama işi daha devam eder. Bundan sonra mayalanmış süt, bir kaba konur. Bu kabın ağzı, küçük bir delik bırakılarak iyice kapatılır. Bir gün bekletildikten sonra, kımız elde edilmiş olur. Ancak çalkalama işi bittikten hemen sonra da kımız içilebilir. Fakat bu kaliteli bir kımız değildir. Ayrıca üç gün bekletildikten sonra, kımızın alkol derecesi çok yükselip ekşidiği için içilmez.

Kımızın tadı, yağı alınmış, bir az ekşi olan ayrana benzer olup, hoş içimli bir içecektir.

Araştırma alanında niçin başka sütlerden kımız yapılmaz sorumuza, çünkü dişi atın sütü yağsız ve onun sütü diğer hayvanların sütünden farklıdır cevabını aldık. Ayrıca araştırma alanında kımız, hazmı kolaylaştırıcı, cinsel gücü artırıcı, vücudu sıcak tutucu, sakinleştirici, akciğer ve göğüs hastalıkları için, ilaç niyetiyle içilmektedir.

Bugün kımız Türkiye'deki Kazakistan Türklerinde Şirzad Doğu Bey tarafından Mustafa Kemal Paşa'daki özel bir çiftlikte aynı şekilde üretilmektedir. Okuyucularımız geçmiş yıllardaki sayılarımızda bununla ilgili geniş bilgi bulabilirler.

Kadirli'de de ineklerin yavrusunu doğurduktan sonra, ilk üç günkü tatlımsı ve koyu olan sütüne "ağız" veya yaygın adıyla "kımız" derler. Bu sütten yoğurt olmaz, sadece süt olarak içilir, ya da ineğin yavrusuna bırakılır. 

Ayrıca: "Derleme Sözlüğü"nde "kımız", Temmuz ayında çobanların, taşı ısıtıp pıhtılaştırdıkları süt (Tavlasun/Kayseri), pişirilmiş süt ile "ağız"ın karışımı (Kızılköy/Dinar), iyi tutmamış yoğurt (Sofular/Eğridir) olarak ifade edilmiştir.



Sonuç

Kültür tarihinde bazı kavramlar anahtar rolünü oynarlar. Mesela Hindular'da inek, Amerika'nın kuruluş döneminde kovboylar, Arap ve Çöle kültüründe deve ile soyutlanmalar, Ortaçağ Avrupası'nda şatolar ve feodal beyler adı geçen dönem ve halklarının sosyo-kültürel yapıların anlaşılmasında adeta giriş kapsıdırlar.

Türkler'de de "at" ve ona bağlı kültürler ile "devlet" kavramı, onların kültür tarihlerinin anlaşılmasında çok önemli fonksiyonlara sahiptir. 

Mesela Schmid ve Menghin'in Türkler'in iki önemli vasıflarından birincisi hayvan yetiştiricilikleri (ifade edilmek istenen at'ın ehlileştirilmesi), İkincisi de devlet kurma kabiliyetleridir. 
Deer'in de Türkler'in çok büyük nüfusa sahip düşmanlarını yenerek güçlü devletler kurmaları "at" olmadan asla gerçekleşemezdi demeleri boşuna değildir.

Dolayısıyla "at üzerinde doğan", "atı ile gömülen", "Tanrısına atını kurban eden" bir milletin evlatlarının, sosyo-kültürel tarihlerini "atsız" izah etmek yeterli ve sağlıklı bir bakış açısı olamaz.

Ayrıca tarihi vesikaları ve bilgileri, ilgili bilim dallarının verilerini dikkate almadan, okuyuculara sağlıklı bilgileri aktarmış olamayız. Bu nedenle "Skyth-İskit-Saka" ile "at" ve "kımız" kavramlarının, neler ifade ettikleri ile tarih yapraklan arasında insanlara anlattıkları; en azından sosyoloji ve antropoloji bilimleri dikkate alınarak ifade edilmelidir. 

Özellikle kronoloji ve bir olayı tekrar ifade etmekten başka bir şey olmayan, klasik siyasi tarihçilik geleneği ile sosyo-kültürel yapı anlaşılamaz. Hatta böyle bir yaklaşım, tarihi olayları, tarih okumaktan çıkarıp, onları çeşitli varyantları olan birer, hikâye haline getirir. Tarih hikâyelerden ibaret değilse ki biz öyle olmadığına inanmıyoruz tarihçiler, tarihten başka, sosyal bilimlerin de olduğunu bilmeli ve onların verilerinden faydalanma yollarına gitmelidirler.

Böyle bir yaklaşım sosyal uyum ile sosyal bütünleşme sürecinde çok önemli fonksiyonları yerine getirirken, sosyolojik açılardan millet olma sürecinde de ciddi adımların atılmalarına vesile olur.



Dr.Mustafa Aksoy
Yeni Ufuklar Dergisi, Sayı 18, Temmuz-Eylül 2013
link



***




"Now when Jove had thus brought Hector and the Trojans to the ships, he left them to their never-ending toil, and turned his keen eyes away, looking elsewhither towards the horse-breeders of Thrace, the Mysians, fighters at close quarters, the noble
Hippemolgi, who live on milk, and the Abians, justest of mankind. He no longer turned so much as a glance towards Troy, for he did not think that any of the immortals would go and help either Trojans or Danaans."

Homer, İliad, book 13/link


*

"Now the Scythians blind all their slaves, to use them 
in preparing their milk."

Herodotus, The History, book 4,chapter 2/link


*

18th century, Russian scholar V. Tatişçev, 
"the Iranians, the Germans and the Chinese can not be Scythian '....

*

in 1855 , German historian K. Noyman: 
"The Scythians are the ancestors of the Turks" ....

*

M. Vizantiyets says , Old Turks are named as "Saka" and for the Byzantine Emperor II Justianus, the agreement letter send by Göktürks (for Sasanian peace) ,was written in the Scythian language, known as the "barbarian Turks" ....

*

Especially Russian Academy of Sciences, in many of the academy, Kazan Tatar Turks M.F.Zakiyeviç says , "from the second half of the 18th century, they started to become interested in the history of the Greek, of which A. Lızlov (the first edition of his book in 1692) indicates that the Turks and Tartars came from the Scythians" .....


There are more evidence:
Burial types / Kurgan
Language
Horse / milk KIMIZ / trousers


The Turks did not came here for the first time ,
in the 11th century, 
No, they where here already.



SB.





_______"ATA BİNEN KILICINI KUŞANIR"______