servet somuncuoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
servet somuncuoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Eylül 2015 Çarşamba

Neden "Türk Kültürü ve Medeniyeti" denmez?



Isaac Newton için; "İNGİLİZ fizikçi, matematikçi, astronom, mucit, filozof, ilahiyatçı"
Nikola Tesla için ; "SIRP kökenli AMERİKALI mucit, fizikçi"
Thomas Alva Edison için ; "AMERİKALI mucit"


denilirken, hiç te "HIRİSTİYAN" mucit falan denmiyor. Hatta bu kategoride bile arayamazsınız, ama İslam Mucitleri, İslam Matematikçileri, İslam Sanatı mevcuttur.



Lakin, 


Tıpta, bilimde "Büyük Üstad" olarak anılan İBNİ SİNA ;
Sıfırı bulan, Ay'da bir kratere adını verdikleri, CEBİR'in babası HAREZMİ ;
Astronom , matematikçi ALİ KUŞÇU ;
Da Vinci'yi bile etkileyen "EL-CEZERİ" ;


gibi TÜRK mucitler "TÜRK" yerine "İSLAM" olarak tanıtılmaktadır. Nedense! Türklerin siyasal kimliğini belirlemede İslamlık/Müslümanlık öne çıkmaktadır.




Çiçek aşısının muciti TÜRKLER'dir. 




Çiçek aşısını yapan Yörükleri (Türk’tür farklı bir etnik yapıştıran batılılara inat) görüp bizzat deneyimleyen, İngiltere’nin İstanbul seferinin eşi Lady Montagu 1718 yılında bu olayı İngiltere'ye götürmüş, Kraliçe’nin izni ile hükümlülerin üstünde denetmiştir. Bu tarihten sonrada İngilizler tarafında icat edildiği öne sürülmüştür. "1798 de ilk çiçek aşısının öncüsü, dünyanın ilk aşısı" (ENGLİSH physician and scientist who was the pioneer of smallpox vaccine, the world's first vaccine) diye tanıtılan Edward Jenner ; ya da


(a FRENCH chemist and microbiologist , was also impressed , discovered the principles of vaccination, microbial fermentation and pasteurization, and invented the first vaccines for rabies and anthrax) diye tanıtılan aşılama sisteminden esinlenerek kuduz aşısını icat eden Louis Pasteur gibi birçok bilim adamına esin kaynağı olmuştur.


Ortalıkta Türk ‘ün adı yoktur! Ha, İngiltere’de bir plaket hazırlayıp yazmışlardır. “Lady Montagu Türkiye’den getirmiştir” diye, ama bilenlerin sayısı o kadar az ki, siz anlatsanız bile, size uzaylıymışınız gibi bakar. Batılılar gururla yaptıklarını anlatırken, öğretirken, “biz” bırakın uzak tarihi , yakın tarihte yaptıklarımızı bile anlatmama gibi bir huyumuzla önemsemiyoruz….Halbuki bu tip olaylar bir ulusun medeniyet ölçüsüdür.


Bunun yanında İtalyan Giuseppe Adami ve Renato Simoni tarafından bestelenen Turandot operasını yazan bir Farslı değil Türk'tür; NİZAMİ GENCEVİ'nin destanıdır, ama dünya Turandot'u Fars destanı / İtalyan operası diye alkışlar....


İlk gözlemevi bir Türk olan ULUĞ BEY tarafından 1428-1429 kurulmuşken, Avrupa'ya 1467-71 yıllarında Oradea Romanya'da kurulmuştur. Türklerin yoğun olarak gittiği, yerleştiği, yurt tuttuğu yerlerdir; İskitler-Hunlar-Avarlar-Kıpçaklar- Osmanlılar.....ama "Avrupa'ya ilk kez Uraniborg adasında Danimarka Kralı II.Frederick tarafından 1576 da kurulmuştur" der Britannica Ansiklopedisi....


Batılılar siyasal/etnik kimlikleriyle tanıtılırken, "bizimkilerden bazıları" dahil batı nedense Müslüman/İslam diye ya da Türk yerine başka etnik kimliği ile tanıtıyor, tanıtılıyor.


Aynı şeyi müzelerdeki eserlerin açıklamalarında da görürüz. "Hıristiyan eserleri" yoktur ama "İslam eserleri" çoktur...siyasal/etnik kimliksizdir....Selçuk-Türk veya Safavid-Türk eserleri değildir adları, ayrıca Safavid Fars olarak tanıtılır!... Navajo Culture, Assyrian Culture, Persian Culture, Greek Culture, Roman Culture, Chinese Culture, Etruscan Culture …derseniz karşınıza binlerce veri çıkar, lakin Turkish Culture diyince ZERO…. Siz, Türk Kültürünü tanıyıp kendiniz çıkarmak zorundasınız. İsim haklarımızı çalmayın, çaldırmayın......




Örnekler : 
• Textile Fragment
Object Name: Fragment
Date: ca. 1570–80
Geography: Turkey, probably Istanbul
Culture: ISLAMIC



• Bronze coin of Fakhr al-Din Qara Arslan
Artuqid dynasty, AD 1144-67
A fascinating and unique series of bronze coins were struck by dynasties of Turkoman origin during the twelfth and thirteenth centuries, in the area known as the Jazira, 'the island' between the Tigris and the Euphrates rivers.


Açıklamasındaki ARTUQID’ler kimdir? TURKOMAN kimdir? Bilen “batılı halk” öne çıksın lütfen!



• Incense burner
Hegira 9th–10th century / AD 15th–16th century, Mamluk
Brass engraved with tar inlay


MAMLUK kimdir? “Batılı Halk” biliyor mu? Ki eserler İSLAMİC ART adı altında toplanmıştır.



Şimdi kalkıp biri de bana "sen müslüman düşmanlığı, etnik ayrımcılık yapıyorsun" derse, içinden geçirdiği her türlü düşünceyi aynen iade ederim! Kim ayrımcılık yapıp bir kültürün, sanat eserinin, bilim adamlarının etnik kimliğini saklıyorsa, ki bunu yapan genelde batılılardır, düşman odur. Onlar söyleyip yazarken alkış tutuyor da, biz söyleyip yazarken faşist ve ırkçı mı oluyoruz?. Göremeyen naiftir, kördür ve şeytanda ayrıntıda gizlidir!



Servet Somuncuoğlu’nun da dediği gibi:

“Bu resimler Orta Asya devletleri arasındaki münasebetleri aydınlatması açısından kültürdeki beraberliği ortaya koyar. Yani, Tarihin eski devirlerinde adı, “Ahmet” dir, “Mehmet” dir ya da başka bir şeydir. Bugün Batılılar kesinlikle Türk demiyorlar.

Saka, İskit, Tagar, Taştık, Andronova, Afenasyova vs… diyorlar ama asla Türk demiyorlar. Burada temel bir kültür kodu vardır. Bu temel kültür kodunu bugün biz Türk olarak tanımlanan kültür çevresi içinde görüyoruz. Yani, Orta Asya’daki bu kaya resimlerinin arkeolojik alanlardaki kültürün takipçisi Türk kültür çevresi içinde yaşayanlar Türklerdir. O nedenle bugün bizim hepsine birden Türk dememiz lazımdır.

Onlara Türk dediğimizde ve temel kültürde bunu açtığımızda üst kimlik olarak siz Türk’ü koyduğunuzda alt kimlikte: Kazak, Kırgız, Altay, Hakas, vs… bunlar olabilir. Yani bu çeşitliliktir.
Mesela Yunan medeniyetinin içinde bir çok uygarlıklar var, küçük küçük site devletlerinden oluşuyor. Ama en başa “Yunan Medeniyeti” ibaresi konur. Yine aynı şekilde Hint Medeniyeti içinde yüzlerce unsur var ama “Hint Medeniyeti” deniliyor.

Eski çağlara göre 5 büyük medeniyet sayılır: Çin, Mısır, Yunan, Hint, Mezopotamya. Tabii bir altıncı medeniyet vardır. O da Türk medeniyetidir. Bu gerçek artık bilimsel olarak kabul edilmek zorundadır. Türk medeniyeti vardır; kendine has bir yaşam üslubu vardır, doğaya, çevreye, insana bakış açısı vardır. Toplumsal hiyerarşisini oluşturmuştur, devlet sistemini oluşturmuştur siz bunu yok sayamazsınız.”



Saygılarımla,
Semra Bayraktar




Çiçek Aşısı: 
Sarah Chiswell'e, Edirne, 1 Nisan 1717

"... Bizde pek çok yaygın ve çok zalimane olan çiçek hastalığını burada keşfettikleri bir aşı ile önlüyorlar. 
Bir çok kocakarının sanatları sırf bu ameliyatı yapmak. 

Aşılanma için en uygun zaman sıcakların sonu, sonbaharın başlangıcı. O zaman aile resileri ailelerinde çiçek hastalığına tutulmuş kimse olup olmadığını öğreniyor ve bir kaç aile toplanıyorlar. Sayıları onbeş onaltıyı bulan aile toplulukları bu aşıcı kocakarılardan birini çağırıyorlar ve ceviz kabuğu içine doldurulmuş çiçek hastalığı aşısını hangi damardan açılmasını isterlerse, o damarı büyük bir iğne ile açtıktan ve iğnenin ucu kadar aşıyı buraya koyduktan sonra yarayı bağlıyor ve 
üzerine bir ceviz kabuğu yapıştırıyorlar.

Bütün bu ameliye sırasında en küçük bir acı hissedilmiyor. Aynı şeyi dört beş damara daha yapıyorlar. Rumlar haç taklidi yapmak için birer tane kollarına bir tane de alınlarına yaptırıyorlar, ama bunun neticesi fena. 
Çünkü bu ufak yaralar yer ediyor.

Aşı için vücudun kapalı yerleri seçiliyor. Aşılanan çocuklar sekiz gün kadar oynuyorlar, bir şey olmuyor, daha sonra bir sıtmaya tutuluyorlar ki iki gün, üç gün yatakta yatıyorlar. Yüzlerinde yirmi, otuz sivilce çıkıyor. Fakat sekiz gün içinde hiç hastalığa tutulmamış gibi oluyorlar. Açılan yaralar hastalıkları boyunca akıp çiçeğin zehrini atıyor, başka taraflara yayılmasına mani oluyor. Her sene binlerce çocuğa aynı ameliye yapılıyor.

Fransa Sefiri, başka yerde yapılan banyolar gibi, burada da eğlence olsun diye herkes çiçeğe yakalanıyor, diyor. Aşıdan kimse ölmüyor. Aşının faydasına inandığım için sevgili yavruma da yaptırmaya karar verdim. Vatanımı çok sevdiğim için aşının oraya da girmesini çok isterim. Doktorların, kendi menfaatlerini insanlığın iyiliğine feda edebilecek ve gelirlerinin büyük bir kısmını gözden çıkarabilecek kadar fedakar olabileceklerine inansam bunu onlara yazmaktan geri durmazdım. Bilakis onları kızdıracağımı zannediyorum. Büyük bir hata işlemiş olursam tehlikeli olur. Maamafih, İngiltere'ye döndüğüm zaman onlara bir harp ilan ederim. Kahramanca gayretimi taktir ediniz, vs..."

Lady Montaque
Türkiye Mektupları - Tercüman yayınları




TÜRK KÜLTÜRÜ VE MEDENİYETİ


Eng.



They say:
For Isaac Newton; "ENGLISH physicist, mathematician, astronomer, inventor, philosopher, theologian"
For Nikola Tesla; "SERBIAN-AMERICAN inventor, physicist"
For Thomas Alva Edison; "AMERICAN inventor"


but not "Christian" inventor...In fact, you can not search in "Chtistian" category. On the other side you can search as "Islamic Inventors", "Islamic Mathematicians" "Islamic Art" are available...


However, Turkish inventors as;


* In medicine, in science, known as "Grand Master"; Ibn Sina (known to Europeans as Avicenna) = İbni Sina


* Finder of zero, they gave his name to a crater on the moon, the father of Algebra; Al-Khwārizmī = Harezmi


* Astronomer, mathematician; Ali Qushji or Ali Kuschu = Ali Kuşçu


* The real father of engineering (even influenced Da Vinci) ; "Al-Jazari" = El-Cezeri


instead of "Turkish" they are presented as "ISLAMIC". Somehow, determination of the political identity of the Turks is Islamic..! Or with false ethnic identity....




The inventor of the smallpox vaccine are the Turks.




To Mrs Sarah Chiswell, Adrianople (Edirne), April 1,1717

The small-pox, so fatal, and so general amongst us, is here entirely harmless by the invention of ingrafting, which is the term they give it. There is a set of old women who make it their business to perform the operation every autumn, in the month of September, when the great heat is abated. People send to one another to know if any of their family has a mind to have the small-pox: they make parties for this purpose, and when they are met (commonly fifteen or sixteen together), the old woman comes with a nut-shell full of the matter of the best sort of small-pox, and asks what veins you please to have opened. She immediatley rips open that you offer to her with a large needle (which gives you no more pain than a common scratch), and puts into the vein as much venom as can lie upon the head of her needle, and after binds up the little wound with a hollow bit of shell; and in this manner opens four or five veins. 

The Grecians have commonly the superstition of opening one in the middle of the forehead, in each arm, and on the breast, to mark the sign of the cross; but this has a very ill effect, all these wounds leaving little scars, and is not done by those that are not superstitious, who choose to have them in the legs, or that part of the arm that is concealed. 

The children or young patients play together all the rest of the day, and are in perfect health to the eighth. Then the fever begins to seize them, and they keep their beds two days, very seldom three. They have very rarely above twenty or thirty in their faces, which never mark; and in eight days' time they are as well as before their illness. Where they are wounded, there remain running sores during the distemper, which I don't doubt is a great relief to it. Every year thousands undergo this operation; and the French embassador says pleasantly, that they take the small-pox here by way of diversion, as they take the waters in other countries. 

There is no example of any one that has died in it; and you may believe I am very well satisfied of the safety of the experiment, since I intend to try it on my dear little son.

I am patriot enough to take pains to bring this useful ivention into fashion in England; and I should not fail to write to some or our doctors very particularly about it, if I knew any one of them that I thought had virtue enough to destroy such a considerable branch of their revenue for the good of mankind. But that distemper is too beneficial to them not to expose to all their resentment the hardy wight that should undertake to put an end to it. Perhaps, if I live to return, I may, however, have courage to war with them. Upon this occasion admire the heroism in the heart of your friend, & c.

Mary Wortley Montagu
The letters and works of Lady Mary Wortley Montagu


Lady Montagu, wife of England ambassador, of İstanbul, saw personally, and experienced the Smallpox vaccine which Nomads (Yörük=Yorouks, they are 100 % Turkish of ethnic, even if the westerners paste a different ethnic to them!) did every year, and took this to England in 1718. Whit the permission of the Queen, they used the prisoners as guinea pigs, and they succeeded ! After this date, the westerners says : "the British invented the smallpox vaccine" to the world.


Edward Jenner, introduced as "ENGLİSH physician and scientist who was the pioneer of smallpox vaccine, the world's first vaccine" ; (again, called as; ENGLISH! not as Christian!)

and

Vaccination system inspired many scientists, such as Louis Pasteur, with the rabies vaccination, "a FRENCH chemist and microbiologist , was also impressed , discovered the principles of vaccination, microbial fermentation and pasteurization, and invented the first vaccines for rabies and anthrax" (again, called as FRENCH! not as Christian!)


And we don't see the name of the "Turks" again....


Oh, there is a plaque, prepared in England; "Lady Montagu brought from Turkey", but the number of those who know this is so little, even if we explain, they will look at us like we are aliens, or are lying to them. The "Westerners" are proudly to say with their ethnics, and teaching also in that way, but when it comes to us, no mention of the Turks, Turkish culture or the Turks invented. Whereas, such events are a nation's civilization measure....


Besides, the world applause the epic "Turandot" written by Nizami Gencevi (Ganjawi), composed as opera by ITALIAN Giuseppe Adami and Renato Simoni, as a Persian epic and İtalian opera...But Nizami is not a Persian, but a Turkish poet.... (again, called as ITALIAN and not as Christian, and false info about Nizami on the net!)



Berlin museum Shame on you!


The first observatory was built in 1428-1429 by a Turk; Ulug Bey (Ulugh Bey) in Samarkand.


" It was considered by scholars to have been one of the finest observatories in the ISLAMIC world at the time and the largest in Central Asia." (Again İSLAMİC!, not a word about Turkish Culture)


And the first observatory was built in Europe in 1467-71 in Oradea Romania, where the Turks settled from the period Scythians - Huns - Avars - Kipchaks - Seljuks - Ottomans....


but the world is informed by Encyclopedia Britannica as " Established for the first time by Danish king Frederick II., in 1576 in Uraniborg island" .... :)


When they introducing the "westerners" with their ethnical/political identity, for some reason, they introducing the "Turks" as İslamic/Muslim, and not with their political/ethnical identity...(even, some of our people do that!)


We see the same thing in the description of the works in the museums, "Christian artifacts" does not exist, but "Islamic artifacts " is every where... political / ethnical identity does not exists!..."Seljuk Turks or Safavid Turks artifacts" are not the names, by the way, they introduced Safavids as Persians!...No, no, no Safavids are 100 % Turkish.


You can source as; Navajo Culture, Assyrian Culture, Persian Culture, Indian Culture, Chinese Culture, Egyptian Culture, Etruscan Culture, Greek Culture, Roman Culture..; thousand info comes forword..yet when you source as Turkish Culture, ZERO....



Examples:

• Textile Fragment
Object Name: Fragment
Date: ca. 1570–80
Geography: Turkey, probably Istanbul
Culture: ISLAMIC
link:

Again, the Culture is not called as "TURKiSH", but "İSLAMİC"...!



• Bronze coin of Fakhr al-Din Qara Arslan
Artuqid dynasty, AD 1144-67
"A fascinating and unique series of bronze coins were struck by dynasties of Turkoman origin during the twelfth and thirteenth centuries, in the area known as the Jazira, 'the island' between the Tigris and the Euphrates rivers."
link:


Who are the "Artuqıds"? Who are the "Turkomans"?  "Westerners people" who knows that come forward, please!



• Incense burner
Hegira 9th–10th century / AD 15th–16th century, Mamluk
Brass engraved with tar inlay
link:




Who are the "Mamlukes"? Does the "Westerners people" know that? And the works are grouped under the name of "ISLAMIC ART"...!




We are not the ethnic people who makes discrimination, but the "Westerners", with lies and keeping secret and hiding the political/ethnical names of these artifacts, scientists, and other works of the Turkish people, are doing the discrimination..... When we say and cheering "Edison an American inventor", is okey, but when we say "Al-Khwārizmī is a Turkish inventor", we became fascist and racist?! The Devil is in the details!


Servet Somuncuoğlu, a documentarist says ones:
"the names in the ancient times in history, "Ahmad" or "Mehmet" or something else, but today the Westerners certainly not use the names "Turks" or "Turkish". They called as Saka/Scythian culture, Tashtyk culture, Andronov, Afenasyov etc ... but they never say Turkish. There are basic culture code. This basic cultural codes we see between the Turks, described as cultural environment. So, the followers of this culture in the archaeological sites of rock paintings in Central Asia and in Turkey, are Turkish cultural environment. Therefore, today we have to say to all of them Turkish. The upper identity is Turkish-Turk and sub-identity is Kazakh, Altai, Khakasia, etc...

For example, there are many tribes in the Greek civilization, the site consists of a tiny little states. But the upper identity is "Greek Civilization" and appears in every subjects. Likewise, artifacts of Indian civilization, but beneath them there are hundreds little of civilizations/tribes..

The world counted 5 large ancient civilizations: Chinese, Egyptian, Greek, Indian, Mesopotamian. Of course there is a sixth civilization, and that is Turkish civilization. This reality must now be accepted as scientific. There is a Turkish civilization; with a unique style of life, nature, environment, influence on other civilizations. Create a social hierarchy state system, you can not denial it."


Don't steal our names, and don't give false info....
Sincerely, 
SB.



TURKiSH CULTURE AND CiVİLiZATiON

31 Ağustos 2015 Pazartesi

KAZ DAĞLARI / KOŞUBURNU KÖYÜ ve TAHTAKUŞLAR KÖYÜ / TÜRK KÜLTÜRÜ



1931 TARİHLİ BALBAL.....KAZ DAĞLARI
"400 kadar mezar var, insan suretli bir balbal dahil"



Canlı tarih Koşuburnu Köyü: 

Onlar çok uzak zamanların günümüze kadar gelmiş yolcuları. Binlerce yıllık kültür ve geleneği günümüze taşıdılar. Kazdağı Koşuburnu Köyü Tahtacı Türkmenleri zamana meydan okuyarak tarihi duruşlarını nasıl yaşattılar? İşte bu sorunun cevabı “Zamana Karşı” belgeselinde.

"Eski Türk inanç sistemine ait, bu ayin ve ritüellerin izlerine ve uzantılarına Anadolu’nun başka yerlerinde de tesadüf edilebilir. Koşuburnu’nda bu pratiklerin, kuşaklar boyu süren bir sosyalleşme kalıbıyla herhangi bir kültürel etkileşime ve dönüşüme uğramaksızın günümüze aktarıldığını gözlemliyoruz. Bunların hala canlı olarak yaşatılması, gerek sosyolojik ve antropolojik açıdan gerekse Türk kültür tarihi açısından büyük öneme sahiptir." - Prof. Dr. Musa TAŞDELEN


"Koşuburnu Tahtacı Türkmenleri, içe kapalı yapılarıyla ilk İslamlaşma döneminin uzantısı sayabileceğimiz birtakım adet ve ritüelleri bugüne kadar değişmeksizin koruyagelmişler." - Servet SOMUNCUOĞLU


"Çağlar boyu 3 kıtada yaşayan kültür. Türkler, senelerin belirli zamanlarında belirli noktalara giderek, ata ruhlarına, göğe, tabiat kuvvetlerine kurbanlar sunarlar, oralarda törenler yaparlardı. Onlar, Orta Asya’nın derinliklerinden getirdikleri kültürü bugüne kadar saklamış, yaşatmış ve yaşamışlardı. 6, 7, 8 Mayıs’ta yaz başı bayramını, Kasım sekizinde ise yılbaşını kutluyorlardı." - Prof. Dr. Ahmet TAŞAĞIL


"Orta Asya’dan Düzeğrek’e Balbal Mezar Taşı ve Damgalar: Bilindiği gibi balbal mezar taşları Türk mezar kültürüyle ilgili olup, ilk örneklerini Altaylarda, Abakan’da, Tuva’da ve Moğolistan’da görüyoruz. Türkiye’de ise ilk örneğini M.Ö. 1500-1200 tarihli olarak Hakkâri merkezinde, son örneğini ise Tunceli/Pertek’te 1963 tarihli olarak görüyoruz. Dolayısıyla Türkler Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken kültürlerinin en belirgin özelliği olan mezar üslubunu da Türkiye’ye getirmiştir.


Bir başka açıdan mezarların şöyle bir özelliği var: Yazılı belgelere duygular, bazı ideolojiler karışabilir. Ancak mezarlık kültürünün özel bir yapısı vardır. Çünkü mezarlık kültürü sosyal DNA’ların yansıtıldığı en belirgin, en saf tarih kaynaklarıdır. Dolayısıyla ben mezar taşları ve damgaları tarihin altın sayfaları olarak değerlendiriyorum. Düzeğrek mezarlığında ayrıca ok ve ok-yay damgası hem de yay damgası var. Bu damgalar Türkiye’de her yerde görüldüğü gibi Tahtacılar bunlara “Kazayağı” derler. Ayrıca bu damgaları halı ve kilimlerde görüyoruz. Diğer taraftan bu damgaların aynısını Türk dünyasının her tarafında yani Yakutistan’dan Orta Asya’ya ve Balkanlar’a kadar bütün Türk kültür coğrafyasında görmek mümkündür." - Dr. Mustafa AKSOY


"Her ne kadar, dışarıdan bu Tahtacı Alevi topluluğunu ötekileştirmek için, bu törenlerde eğleniyorlar gibi şeyler söylense de, alakasının olmadığını bizzat burada gördük. Bu bir dini tören. Hıdrellezin bereket törenleriyle alakası var. Ayrıca tabiatın, insanın, hayatla ölümün bir arada kutsandığı bir tören. Bugün burada Altay dağlarında, Tuva, Hakasya’da, Türklerin en eski yurtlarında gördüğümüz bir kültürel anıtın örneğine rastlıyoruz. Burası Türkiye’nin en batısında, Ege denizinin kıyısında bir yerde bulunuyor." - Doç. Dr. Muharrem KAYA


"4000 yıllık gelenek devam ediyor: Genelde, burada da; eski Bektaşi mezarlarında olduğu gibi hayat ağacı var; bunlar Rumeli’deki mezar taşlarında da var. Bu hayat ağacı bizim eski inancımızdan, yani İslam öncesi inançlarımızdan geliyor. Anlamı, ölümden sonra da hayatın devam ettiği. Ama buradaki mezar taşlarındaki damgaları başka yerde hiç görmedim, burada ilk defa görüyorum. 


Ayrıca buradaki mezarlar dikdörtgen yerine yuvarlak yapılıyor, uzunlamasına bir mezar yapı tipi değil, köşeli değil. 4 tarafına da taş koyulmuş, ama başı belli. Baş taşına damgayı koymuşlar. Bir de, Orta Asya’da ,Tanrı dağlarında 3100 mt.yükseklikte yaptığımız arkeolojik kazıdaki, M.Ö 1000-2000 yıllarına ait eski Türk mezarlarına çok benziyor. Oradaki mezarların tipi burada da aynı. Buradaki mezarlar bundan 3000 - 4000 yıl önce, Türklerin yaptığı mezarlarla aynı. Yani o kadar eskiye dayanıyor. Mezarlarını, 2000-3000 yıl önceki, hatta 4000 yıl öncesindeki Türk mezarları olan Kurgan şeklinde yapmışlar." - Prof.Dr.Yusuf HALAÇOĞLU


"Birkaç gündür buradayız ve bu süre içerisinde, Türkmen kardeşlerimizle adeta kültür şenliği yaşıyoruz. Bu kültürü bir bütün olarak incelediğimizde asırlık,ulu bir çınar gibi derine ve sağa sola kök saldığını görüyoruz.Türkmenlerle benim geçmişim, 40 yıl öncesine dayanıyor. 40 yıl öncesi, hatıramda kalanlar ise, şimdi törensel olarak giymiş oldukları elbiselerini günlük hayatta da giydikleriydi. Kadınlar başlık takar ve o başlığın çevresinde madeni paralar olurdu. Erkekler de başlarında sarık, kalın ve paçaları düğmeli pantolon, genellikle yakasız gömlek ve ayaklarda çarık, kullanırlardı. Bıyıklar biraz daha keskin. Hatta pala denebilecek şekildeydi. Çalışkan, sevilen bir toplumdu. Çevredeki yörük köyleriyle son derece uyumlu ilişkileri vardı. Ama dini tören ve geleneklerini yörük köylerinden gizlerler, kız alıp vermezlerdi. 


O zamanlar bu bir eksiklik mi yoksa gereklilik miydi bilemiyorum ama bu yüzden kendilerine küçümseyici yakıştırmalar yapılırdı. Şimdi gerçek tören ve adetlerini gördükçe hem yakıştırmalardan utanıyor, hem de kapalı toplum kalmanın istismara açık olduğunu görüyoruz. Şimdi bu açılımı yaptıkları için, gerçekten, kendilerine çok teşekkür ediyorum. Atalarının kültürüne ne kadar bağlı olduklarını övünerek ve saygıyla gördük. Hatta kendi kaybettiklerimizi düşündükçe biraz da pişmanlık duyduk. 40 yıl öncesinden bu güne bu giysiler dışında fazla bir şey değişmemiş. İnşallah bir 40 yıl sonrasında da fazla bir şey değiştirmeden, götürmelerini temenni ediyorum." - Öğr.Gör.Hasan ÇAKICI


BELGESEL: Servet Somuncuoğlu
"Tarihe damardan bağlanmak" Sinan Yaka - Prodüktör
"Orta Asya'dan Kazdağı'na zoom" Ahmet Veysel Baban - Görüntü Yönetmeni
"Geçmişten geleceğe ayna" Kamber Koytaviloğlu - Kameraman
"Tarih şoku yaşadım" Kartal Uzun - Kurgu
"Zamanın içinde yer almak" Yasin Cemal Galata - Yapım,Yönetim Yrd.





Koşuburnu Türkmen Gelini


Ayrıca benzerliğe bakınız





Türk Damgalarıyla bir Keçe, 1989 - Koşuburnu
"Bu damgaları Orhun alfabelerinde de görmek mümkündür. Kazayağı, Koç Boynuzları, Güneş Kültü..." 
Mustafa Aksoy



Ayrıca benzerliğe bakınız





"1909 döneminde bile Salur Boyu damgalarını mezar taşlarına koymuşlar, ama niye koyduklarını bilmiyorlardı" 
Prof.Dr.Yusuf Halaçoğlu





Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi/Müzesi - 1991





Unesco ödüllü Tahtakuşlar Köyü Özel Etnoğrafya Galerisi'nin sahibi emekli öğretmen Alibey Kudar'ın küçük oğlu olan emekli astsubay ve Türk tarihi araştırmacısı Selim Kudar'ın 2004 yılında yayınladığı "Muatazmayinşatürta" isimli 72 bin 4 yıllık Türk tarihi araştırmalarını içeren kitabı, 2. baskıda 2 bin adet basıldı. 

Kitapta Türklerin en eski ecdatlarının Uygur, Akkat ve Sümerlerin 70 bin yıllık belgeleri ile Mu ve Atlantis uygarlıklarından bu güne gelen tüm belgelerine yer verildiğini belirten yazar Selim Kudar, Mu ve Atlantis uygarlıklarından sonra Eskimo, Kızılderililer ve Mayaların Türk olduğunu ve o uygarlıklardan bu güne kalan tüm eserlerin bu günün Türk motifleriyle aynı olduğunu öne sürdü. Türklerin ana yurtlarının Orta Asya olmayıp tufandan yani 200 bin sene önce Atlantik ortasında bulunan 'Mu Kıtası' olduğunu ve buradan Orta Asya, Afrika ve diğer kıtalara medeniyet yaydığını belirtti. 



Kültür Bakanlığı'nın Türk tarihi üzerine bu güne kadar yaptığı tüm yayınların yanlış olduğunu iddia eden yazar Kudar, "Doğrular bizim tarihimiz içinde vardır ve ben bu belgesel kitabımda Türk tarihinin tüm bu bilinmeyenlerine cevap veriyorum. Türkler tarihte şaman olduğu için tarih içindeki tüm motifler bu günlere gelmiştir. Halı ve kilim desenlerine - ayıptır söylemesi- sığır sidiği, tahta kurusu, öküz kız, damak, karga dili gibi onlarca tarihimize yakışmayan motif isimleri verilmiştir. 

Türk halı ve kilim desenlerinde asla böyle bir isim yoktur ve kabul edilemez. Ayrıca Mu Kıtası'ndaki 28 sembolü Türk halı ve kilimlerinde de görürüz. Bu motiflere komedi isimler verilmesi hoş değildir. Her motifin bir dili vardır. 

Anaerkil - şamanlar Ay'ı izleyip Ay Tanrısı'nın görüntü sayısı olan '28 artı 3 gün' formülünü uzaya bakarak bulmuşlar ve kendilerini bu formülle anlatıp halılara işlemişler. 28 sembolle şaman halılarını oluşturmuşlar. Günümüze yani 2007 yılına kadar binlerce yıl geçmesine rağmen, 28 sembolle soy kütükleri ve tarih arşivlerini günümüze kadar taşımışlardır. Kökleri şaman olan Türk halılarında Kars, Muğla, Sivas, Manisa, Çanakkale ve Balıkesir halısı ile kilimler arasında da hiç bir ayrım yoktur, hepsi 70 bin yıllık Türk tarihinin zenginlikleri ve sembollerini bu güne taşır. Türk halıları soy kütüklerimiz, tarihimiz, kültürümüz, kalıcı mirasımız ve kimliğimizdir" dedi. 


"Mu + Atlantis, + Aztek, + Maya, + İnka, + Şaman, + Türkmen, + takılarının baş harflerini alarak kitabımın ismini "Muatazmayinşatürta" olarak koydum. Bu kitapta yayınlanan belgelerle Türk tarihine yeni bir bakış açısı getirilmiş oldu" iddiasında bulundu.


basın Ekim 2007
Bu kitabı bulup okumalı...! - SB


Sarıkız Efsanesi 
Azerbaycan kökenli Türk ressam/heykeltraş Selim Turan (1915- 1994 ) tarafından yapılmıştır. 
Türkmen Tahtakuşlar Köyü’ndeki özel Etnoğrafya Galerisi’nin kurulmasına da katkıda bulunmuştur.


Kavurmacılar Köyü'nde yaşadığına inanılan Sarıkız için her yıl Ağustos ayında festival düzenlenir.

Farklı versiyonları bulunan bu halk söylencesi:

Sarıkız, Çanakkale iline bağlı Ayvacık’ın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder. Babası Sarıkız’a “Biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kaz Dağları’nın eteğindeki Güre köyünün yakınlarındaki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Burada çobanlık yaparak geçimlerini temin ederler. Köyde çok sevilirler. Köyün yaşlıları, gençleri Sarıkız’ın babasına akıl danışırlar. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler. Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet eder, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, belki altı ay, belki de daha fazla, yaya gidiliyor.

Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları, Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlarda dedikodu yayarak Sarıkıza iftira ederler.

Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almazlar. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla, kızını, Kaz Dağının zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.

Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.

Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında, duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Sarıkız, abdest alması için babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyler ve testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder. Bugün Kavurmacılar köyünde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü, yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.

"Sarıkız Efsanesi Kaz Dağı'nın Türkmen köylülerinin söylencelerinde yer alan İran'a kadar uzanan bir İslami halk hikâyesidir." 

Çoban, Ramazan Volkan. İda Dağı'ndan Kaz Dağına; Yöre Anlatılarının Karşılaştırmalı Mitoloji Tarafından İncelenmesi, III. Ulusal Kazdağları Sempozyumu (Balıkesir, 2012)






ve Tuva Türkleri




KAZDAĞLARI - TAHTACI TÜRKMENLERİ
THE TURKS 



14 Şubat 2015 Cumartesi

TÜRKLÜĞÜN ŞİFRELERİ




“1996 yılı Haziran ayında, halen yayına devam etmekte olan Nûbihar dergisinin kapağında çok güzel ve otantik bir halı-kilim damgası gördüm. Hemen derginin yazı işlerini arayıp o kapağı niçin ve hangi açıklamaya dönük kullandıklarını öğrenmek istedim. Derginin o zamanki yazı işleri müdürü önce bilgi vermekten çekindi ama konuşma ilerleyince, o damganın Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan Kürtler tarafından en çok kullanılan bir damga olduğunu söyledi.

Bundan bir süre sonra Türk inançları hakkında araştırma yapmak üzere aldığım bir davet üzerine Taşkent üzerinden Kazakistan’a gittim. Daha Taşkent havalanından çıktığımda, sokaktaki bir elektrik direğinde Nûbihar dergisindeki damga ile karşılaştım. Aynı damga ve benzerleri Taşkent’ten Çimkent’e (Kazakistan’a) giden yol boyunca pek çok defa karşıma çıktı. Öyle ki insan elinin değdiği her yerde o damga vardı. Çok geçmeden, Nûbihar dergisinin yazı işlerinin Kürtlere ait dediği damganın, Kazak Türklerinin milli damgası olduğunu öğrendim. Damgaları araştırmaya böyle başladım.”


Bu satırları, değerli dostum Dr. Mustafa Aksoy’un “Tarihin Sessiz Dili: Damgalar”  adlı muhteşem eserinin 50’nci sayfasından aldım.

Rahmetli dostum Servet Somuncuoğlu’nun, Türk Dünyası’ndaki damgaları gazeteci gözüyle ve olağanüstü fotoğraflarla tespit ettiği yıllarda bir antropolog ve sosyolog olarak da Mustafa Aksoy, Türk Dünyası’nda aynı konu üzerinde bilimsel yöntemlerle çalışıyordu.

Somuncuoğlu’nun bulguları için, bu sütunda “Türklerin şifreleri” tanımını yapmıştım.

Somuncuoğlu, Hakkari’nin Gevaruk yaylasına da çıkıp kaya resimlerini fotoğraflamış, görüntülemiş, oradaki damgalarla Kazakistan’daki damgaların birliğini ortaya çıkarmıştı. Dr. Mustafa Aksoy ise halı ve kilimlerden hayatın her alanındaki sanat  serlerine kadar bugün de yaşayan o damgaları fotoğrafladı ve bilimsel olarak yorumladı. Farklı bir yoldan giderek, sadece Türklerin şifrelerini değil, Kürtlerin şifrelerini de çözmüş oldu.

Dr. Mustafa Aksoy şöyle diyor:

“Bilindiği gibi Kürt tarihi konusunda çalışan Kürtçü araştırmacılar, dilden hareketle Kürtleri Farsların bir boyu gibi kabul eder. Bu iddia doğruysa, söz konusu araştırmacılar şu soruları cevaplamalıdır:

-Kürtler, halı ve kilimlerde neden Farsların kullandığı damgaları ve düğümü değil de hep Türklerin damgaları ve düğümlerini kullanmışlardır?

-Kürtlerde koç başlı mezar taşları ve balballar varken, Farslarda neden yoktur?

Damgaların dili, düğümlerin sırrı çözüldükçe, çift düğümün (Türk düğümünün) ayrılmaz bir kardeşliği ifade ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

Tunceli ile Hakkâri’deki halı ve kilimlerde kullanılan damgaların Sibirya’ya kadar olan Türk kültür coğrafyasında birebir kullanılmış ve kullanılıyor olması, kültür araştırmaları açısından son derece önemlidir.”


Amerikan baskısı ile Oslo’da PKK’yı Kürt tarafı diye tanıyıp Türkiye adına masaya oturan AKP iktidarının açılım koordinatörü Beşir Atalay, Eylül ayında daha hızlı adımların atılacağını söylüyor. Kuzey Irak ise Irak’ın IŞİD eliyle fiilen üçe bölünmesi ile bağımsız bir Kürt devleti olma yoluna girdi. AKP iktidarı, PKK’nın demokratik özerklik projesini, daha parti kurulurken, ABD’den gönderilen gizli bir belgeyi parti programı yaparak kabul etmişti.

AKP’nin seçtiği Cumhurbaşkanı’nın ilk işi, Türk yerine “Türkiyeli” diyerek Türk düğümünü çözmek girişimini yeniden başlatmaktır.

Yine 1.5 milyon Suriyeli’ye ve katliamdan kaçan Yezidilere pasaport sormayan AKP iktidarı Türkmenlere sınırda pasaport soruyor. Yani  “Türkmen kapanımı” yapıyor!

Türk düğümü, Kürtler ve Türkmenler üzerinden de ayaklarına dolaşacaktır.


Arslan Bulut









Türklüğün şifreleri! - Arslan BULUT


Geçen yıl Antalya’da 10. Türk Dünyası Kurultayı sırasında karşılaştığım TRT program yapımcısı Servet Somuncuoğlu, büyük bir müjde vermişti.

Somuncuoğlu, çok iddialı bir söz söylemişti: “-Arslan ağabey, Türklüğün şifrelerini çözdüm!”

Bu mesajı yazınca çok sayıda okurumuz aramış ve şifreleri açıklamamı istemişti. Sabırlı olmalarını TRT’de yayınlanacak programı beklemeleri gerektiğini söylemiştim..

İşte Türklüğün şifreleri bu akşam saat 22.30’da TRT-2’de “Karlı Dağların Ardındakı Sır” programında açıklanmaya başlanıyor. Beş bölüm halinde beş hafta yayınlanacak. (Yayınladı-SB)


Somuncuoğlu, tarihin büyük fotoğrafını görmüştü. Bundan emindim. Emindim, çünkü Somuncuoğlu’nun ilk araştırma gezisinde beraberdik ve o büyük fotoğrafın bir kısmını birlikte görmüştük! 2004 yılı idi.

Bizi bu geziye davet eden, Bursalı işadamı, değerli dost Turgay Tüfekçioğlu idi. Dil ve tarih teorilerini altüst eden 85 yaşındaki Kazım Mirşan’ı Kazakistan ve Kırgızistan’a gitmeye ikna etmiş ve konuya ilgi duyan arkadaşları ile bir araştırma gezisi düzenlemişti. Somuncuoğlu o sırada TRT İstanbul radyosunda idi. Geziye katılmak için yıllık izin alması gerekmişti.


Almatı’ya 160 kilometre mesafedeki Tamgalı Say denilen kaya resimlerini gördüğümüz ve bunları hem Kazım Mirşan’ın hem de Kazak bilim adamlarının değerlendirmeleri ile birlikte incelediğimiz zaman, önümüzde büyük bir ufuk açılmıştı.

Üstelik Altın Elbiseli Adam diye bilinen ve bir Türk prensine ait muhteşem elbiseyi bulan Bekin Nur Muhammedov ile de tanışmıştık.

Kırgızistan’da ise Türk işadamı Zafer Ersöz, bize Saymalı Taş’tan, at sırtında Türklerin göç yolları üzerinde sürecek bir yolculuk projesinden söz etmişti. Saymalı Taş, çok daha zor bir yerdeydi, Aladağların üzerinde 3600 metre yükseklikte karlı dağların ardındaydı. Ve yılın sadece 15 günü üzerinden kar kalkıyordu!

Üstelik Kazım Mirşan da devamlı Saymalı Taş’tan bahsediyordu.

Bu sırada, Azerbaycan Türklerinin ünlü yazarı Sabir Rüstemhanlı’nın Göktanrı adlı romanı yayınlandı. Kitabı bana eşi Tenzile Hanım hediye etmişti. Sabir Bey de mitolojik bir üslup içinde adını vermeden Saymalı Taş’ı anlatıyordu. Türk kağanlarının her yıl ziyaret ettiği, kurbanlar kestiği ve ibadet ettiği bir yerdi burası. Burada hem ata mezarları vardı hem de tarihin başlangıcından bugüne kayalara çizilen resimler, yani ilk yazılı anlatım biçimi vardı. Bu resimler önce tamgaya sonra harfe dönüşmüştü. Tamgaların her biri Türk tamgaları idi ve yazı da Türk yazısı!



Servet Somuncuoğlu’nun gönlüne bir ateş düştü. Atatürk’ün deyimiyle “Türklüğün unutulmuş medeni vasfını” , Kazım Mirşan’ın deyimiyle “Türk kozmolojisinin kökenlerini” belgeleriyle bulup, hem Türk hem dünya kamuoyuna sunmak!

Kazım Mirşan’ın 40 yılı bu araştırmalarla geçmişti. Aslında 10 yıl önce dünyadaki Türk izleri ile ilgili benim de büyük bir projem vardı. Fakat başvurduğum hiçbir kişi ve kurumdan destek alamamıştım. Somuncuoğlu, önce küçük adımlarla hareket etmeyi tercih ediyordu.

Projesini Kaptan Mustafa Can ve Yaşar Canca’ya açtı. Onlar da ellerinden gelen katkıyı sağlayacaklarını bildirdiler. 2005 yılı Temmuz ayında Servet Somuncuoğlu yine yıllık izninde Saymalı Taş’a gitti. Binbir güçlük içinde fotoğraflar çekti ve bu olağanüstü röportaj Atlas dergisinde yayınlandı.

Somuncuoğlu, bir proje daha yaparak TRT yönetimine sundu. Masrafların yarısını TRT, yarısını iki işadamı karşılayacaktı. Proje kabul edildi ve Somuncuoğlu, program yapımcısı olarak radyodan televizyona geçti.

Eski Türk tarihi profesörü, Çin dilini iyi bilen Ahmet Taşağıl ile temas kurdu. Taşağıl, program danışmanlığını ve araştırma gezisine katılmayı kabul etti. Artık zamanda yolculuk başlıyordu.



Türklüğün şifrelerinden biri Hakkari’nin Gevaruk yaylasında!

Türklüğün şifrelerini çözen Servet Somuncuoğlu’nun zamanda yolculuğu, Türkiye’de başladı.

- 2006 yılının 5 Mayıs günü kameraman Cengiz Karadeniz ile birlikte Ordu’nun Mesudiye ilçesine bağlı Esatlı köyüne giderek kaya resimlerini çektiler. Burada Göktürk alfabesi ile üç satırlık bir yazı vardı. Göktürkçe uzmanı İsmail Doğan bu yazı üzerinde çalışıyor.

- Erzincan’ın Kemaliye ilçesinde Dilli vadisindeki ateş tapınağında da güneş kültü, hayat ağacını gösteren motifler ve ellerini açmış dua eden bir adam resmi vardı.

- Kazım Mirşan’ın çok önemsediği Erzurum Karayazı ilçesi Cünni mağarasına ise Doç. Dr. Alparslan Ceylan ile birlikte gittiler. Bu mağarada, Oğuz boylarından Kınık, Kayı ve Çavuldur boylarına ait 20 tamga vardı. Ayrıca, mağaranın birçok yerinde bütün Türk boylarının ortak olarak kullandığı “İYE” yani “Tanrı” damgası bulunuyor.

- Kars’ın Kağızman ilçesine bağlı Camuşlu köyünde Geyiklitepe’de ve Kurbanağa mağarasında da daha önce Tamgalı Say ve Saymalı Taş’ta benzerlerini gördüğü kaya resimlerini buldular. Şaban köyünde yeni bulunmuş kaya resimleri ise daha stilize ve daha estetikti. Bir panoda rünik Türk yazısına rastladılar.

- Van müzesinde ise Hakkari’de bulunmuş kaya resimlerini çektiler ve 20 Mayıs’ta İstanbul’a döndüler.



- 27 Mayıs 2006 günü Prof. Dr Ahmet Taşağıl ile birlikte Kazakistan’da Tamgalı Say, Kaşkır Say, (Kurtlar vadisi) Cigdeli Say gibi kaya resimlerini incelediler ve Doç. Dr. Ayman Dosimbayeva ile Prof. Dr. Zeynullah Samayevo’in görüşlerini aldılar.

- 5 Haziran 2006-5 Temmuz 2006 tarihleri arasında ise Moğolistan’daki kaya resimlerini incelediler. Orhun Abideleri’ni, Uygurların başkenti Karabalasagun’u, Arhangay’ı gezdikten sonra Hangay dağlarını aşarak Bompugur’a geçtiler. Bayan Hongır’daki geyik taşları, yani Türk mezarlarını gördüler. Mandılhayrhın’da Üç Tepsi dağında bir Göktürk prensinin mezarını incelediler.

Ve birinci düğümü burada çözdüler. Birinci tespit, kaya resimlerinin bulunduğu her yer, resimlerin yapıldığı dönemde anıt mezar ve ibadet alanı idi.



Buryat Türkleri’nin yaşadığı Buryatya’dan sonra Rusya’ya geçerek Irkutsk ve Lena kaya resimlerini görüntülediler. Rus araştırmacıların buradaki resimlerin M.Ö. 12 bin ve 14 bin yıl öncesine ait olduğunu tespit ederek, anıt mezar alanının tabelalarına kaydettiklerini gördüler.

Buradaki resimlerin diğerlerinden bir farkı vardı; her çizilen resim birebir boyutta idi. Yeniden Moğolistan’a ve Gobi çölüne döndüler. Gobi’de neredeyse her kazılan yerden tarihi buluntular çıkıyor ve üzerinde yazı olan eserler okunmayı bekliyor.

Ekipte kameramanlar Cengiz Karadeniz, Orhan Yaşar ve Tamer Bolu da bulunuyordu ve onları da Servet’in heyecanı sarmıştı.



Sıra, Türk tarihinin bilinen en büyük anıt mezarı olan Kırgızistan’daki Saymalı Taş’a gelmişti. Küçük bir yerleşim merkezinde Servet Somuncuoğlu, Altın Elbiseli Adam’ı bulan adam olan Bekin Nur Muhammet ile karşılaştı. Ünlü duasını yaptırmak için onu da gezinin bir kısmına dahil etti.

Bişkek’ten arazi araçlarıyla ayrılıp belli bir yere geldikten sonra atlara bindiler, 25 kilometre atlarla yol aldılar, yolun 8 kilometresini de buzul üstünde atlarla gittiler. 3500 metrede kamp kurdular. Burada 12, 13 ve 14 Temmuz günleri olmak üzere 3 tam gün kaldılar ama ancak bir tam gün çalışabildiler. Çünkü kar yağıyor ve kaya resimlerini örtüyordu. Kaya resimleri 3600 ve 3700 metreye kadar uzanan bir alan üzerinde bulunuyor.

Somuncuoğlu ve ekibi aynı resimleri daha sonra Hakkari’nin Gevaruk yaylasında bulacaktı. Hem de birbirinden ayırt edilemeyecek benzerlikte! Peki bunun anlamı neydi?


Hakkari’yi Bişkek’e bağlayan kaya resimleri!

Servet Somuncuoğlu ve ekibi Aladağların 3600 metre yüksekliğinde bulunan Saymalı Taş’tan sonra Koçgar kala resimlerini ve Isık göl kenarında Çolpan Ata kaya resim alanını çekip Talas’a geçti. Kurubakayır (Kurubayır), Tuyuktör ve Karakol bölgesindeki kaya resimlerini çektiler.

Bişkek’ten Azerbaycan’a geçtiler. Gobustan’da Büyüktaş, Küçüktaş ve Cıngırdağ kaya resimlerini çektiler ve Türkiye’ye döndüler.

Hiç beklemeden Kütahya Çavdarhisar’daki Frig vadisinde Aizonai tapınağının Doğu ve Güneybatı yüzlerindeki yüzlerce resmi görüntülediler.

Buradaki bekçiye kopuz çalan insan figürünü sordular, yok dedi. Kendisine de bu figürü bulup gösterdiler.


Eskişehir Seyitgazi’de Kümbet köyünde 1000 yıl önce gelen Türklerin çizdiği tahmin edilen resimleri çektiler. Resimlerden birinde bir süvari bulunuyor ve elinde kurt başlı bir sancak tutuyordu. Antalya Beldibi mağarasından sonra sıra en zor ve en tehlikeli çekime gelmişti. Çünkü çekim yapılacak bölge teröristlerin mayınladığı bir alandı ve belirli bir bölgeden sonra can güvenliğini kimse garanti edemiyordu. Hakkari valisi, gerekli hazırlığı yaptırdıktan sonra bir gün telefon ederek “gelin” dedi ve gittiler. Askeri yetkili Tümgeneral Yurdaer Olca, bölgenin mayınlı olduğunu hatırlattı. Servet, “Biz buraya gerekirse ölmeye geldik” deyince zaten bölgede aktif durumda bulunan Mehmetçiklerden bir güvenlik koridoru kurdu. Yanlarına ayrıca bölgeyi iyi bilen 12 korucu da vererek dağa gönderdi.

Varagöz köyünden yukarı Gevaruk yaylasına çıktılar. Resimlerin bulunduğu mayınlı alana sadece Servet Somuncuoğlu ve Cengiz Karadeniz girdi.

Saymalı Taş’a geri döndüklerini hissettiler. Çünkü 4 bin çağrım (4 bin kilometre) ötedeki Saymalı Taş’ta bulunan kaya resimleri ile Hakkari Gevaruk yaylasındaki resimler birbirinin kopyası gibiydi.

Burası Sat dağları da denilen İran, Irak ve Türkiye sınırının birleştiği yerdi.

Somuncuoğlu bu büyük operasyondan döndükten sonra, çekilen film ve fotoğraflarla birlikte hummalı bir faaliyete girişti. Montajdaki Turan Özkan ve Kartal Uzun, özellikle Hakkari resimleri ile Saymalı Taş resimlerinin ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzediğini doğruluyordu.


İkinci düğümü de şöyle çözdüler:

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, sohbetimizde, “Nerede Türk boyları yoğun olarak yaşamışsa orada yoğun kaya resmi alanları var. Göç ettikleri her yere bu geleneği taşımışlar. Kuzey Kore’den Kosova’ya, Macaristan’a kadar benzer kaya resimleri var. 2004 yılında Kuzey Koreliler Orta Asya’da, Sibirya’da kaya resimlerinden kendi atalarını arıyordu. Bir belgesel hazırlıyorlardı. Bu tür belgeseller Amerikalılar, Japonlar ve Fransızlar tarafından da çekiliyor. İlk defa Türkiye’den bir televizyon ekibi böyle bir belgesel hazırlamaya girişti.  Amerikalılar, bu kültürün Hint-Aryan olduğunu ispatlama peşinde. Fakat Koreliler ve Japonların kökeni de buraya bağlı olduğu için bu tezin bilimsel tarafı yok” dedi.


Üçüncü düğüm, Anadolu’daki kaya resimleri ile Asya’daki kaya resimlerinin benzerliği ile çözüldü. Bu resimlerin benzerliği Anadolu’nun Malazgirt’ten sonra Türk yurdu olduğu tezini tamamen çökertiyordu.

Servet Somuncuoğlu, Anadolu’daki toplu kaya resimleri üzerinde Ersin Alok’un da yıllardır fotoğraf çalışması yaptığını bildirerek, onun çalışmalarının da bilim adamlarına veriler kazandırdığını söylüyor.

Yine Muvaffak Uyanık da Avusturya’da “Doğu Anadolu Kaya Resimleri” ni belgeleyen bir kitap yayınlamıştı. Servet Somuncuoğlu, “Bu kitaptaki resimleri Doç Dr. Ayman Dsımbayeva’ya gösterdik, çok heyecanlandı ve tamgaların Türk tamgası olduğunu söyledi” dedi.


Anadolu’daki 8 bin yıllık Türk tapusu

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Türk tarihinin M.Ö. 2259 tarihinden başlatılabildiğini söylüyor ve kaya resimlerine bundan daha fazla bir ömür biçemiyor. Fakat Kazım Mirşan, 30 bin yıl öncesine kadar gidiyor. Kameraman Tamer Bolu şu bilgiyi veriyor:

“Ersin Alok bize bir tespitini anlattı. Kaya resimlerinin bulunduğu alanlarda çok sert granit taşlara rastladığını söyledi. Ona göre bu resimler taşı taşa vurarak çizildi. Karbon testi yapacak hiçbir organik kalıntı yok. Dolayısıyla yazıların gerçek yaşı tespit edilemiyor. Kaya resimlerinin binlerce yıl içinde oluştuğu ve her neslin anıt mezar olarak seçilmiş kayalık bölgeye, kendi döneminin olaylarını resimlerle kazdığı anlaşılıyor. Yani tek dönemde yapılmış değiller. İlk resimle son resim arasında binlerce yıl var. Ersin Alok’un verdiği bilgiye göre Alman araştırmacılar, Hakkari’deki Gevaruk Yaylası kaya resimlerinin sekiz bin yıl önce çizilmeye başlandığını söylüyor.”


Kaya resimlerini hep birlikte değerlendirmek için kitaplardaki resimlere bakmak yetmiyor, onlara dokunmak, anıt mezardaki havayı ciğerlere çekmek gerekiyor ki Servet Somuncuoğlu, bu alanların 64’ünü gören tek kişi unvanına sahip oldu. Asya’da 250’den fazla kaya resmi alanı var. Bunların 30 tanesi Anadolu’da.

Bugüne kadar her uzman başka bir alanda çalıştığı için bütünüyle değerlendirme imkânına sahip olamadı. Bundan sonra arkeolog, etnolog, tarihçi, dilci ve gazetecilerden ekip oluşturarak bu araştırmaları sürdürmek gerekiyor.

Bütün motiflerde Gök kültü var. Gobi çölündeki motiflerde ay yıldız var. Yine hayat ağacı ve elinde kadeh tutan kadın veya erkek motifleri her alanda var. Hayat ağacı, geyik boynuzu ile temsil ediliyor. Zaten bütün alanlarda ağırlıklı olarak en çok geyik ve keçi resimleri var. Hiçbir kaya resmi alanında Tanrı resmedilmemiş. Kök Tengri inancının çok eski bir temeli olduğu anlaşılıyor.



Somuncuoğlu, araştırmaların inanç, bilgi ve kültür temelinde sürdürülmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü bu alanlar ibadet alanları! Yazıya bu kaya resimlerinden sonra tamgalarla geçiliyor. Tamgalar alfabeye dönüşüyor. Eski Türk alfabesinin 28 harfi kaya resimleri alanında açıkça görülüyor. Servet Somuncuoğlu, artık eski Türk tamgalarını ve harflerini ezberlemiş durumda, “64 kaya resmi alanında Türkçe yazı dışında hiçbir yazıya rastlamadık” diyor.

Kameraman Tamer Bolu ise “Kaya resimleri alanında bir Kırgız öğretmen ve öğrencilerini gördük. Öğretmen, öğrencilerine ‘ata babalarımıza saygılı olalım’ dedi. Anladık ki anıt mezar saygısı bugün de devam ediyor” diye bilgi verdi.


“Karlı dağların ardındaki sır” çözülmesine çözülmüştü ama Servet Somuncuoğlu bunları yeterli görmüyordu. Dünya bilim literatürüne Orta Asya’da 10 bin kaya üzerindeki 100 bin resmi kazandırmak ona yetemezdi. Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkiye’de 138 gün çalışmış, sadece çekimler 93 gün sürmüştü. Saymalıtaş’a TRT ekibinden önce, dünyada başka hiçbir televizyon ekibi gitmemiş ve kaya resimlerini görüntülememişti. Araştırma devam edecekti.

Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının araştırması sadece belgesel film yapılmakla kalmayacak. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Somuncuoğlu’nun çektiği resimleri de albüm niteliğinde üç kitap olarak basmaya karar verdi.


Arslan BULUT
yeniçağ,07.12.2007

______



2007 yılının başında ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları, uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de basın üzerinden  “Türk diye bir ırk yoktur” kampanyası başlattı!  The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında, Huge Pope, Batı’nın stratejik bakışını şöyle sergiliyordu:

“Roma İmparatorluğu, ‘Anadolu’ ve ‘Küçük Asya’ adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye’yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye’ye gelişleri, esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu’daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir.”

İşte bu düşünceyi sözde bilimsel verilerle desteklemek için önce Boğaziçi Üniversitesi’nde bir anket yaptırıldı. Newsweek dergisinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Owen Matthews bu araştırmayı yazısında kullandı ve Türkiye’de Türk oranını yüzde 20 olarak gösterdi!

Halbuki bu iddiaların tamamı uydurmaydı! Türkiye’de Türk oranı asgari yüzde 85’tir. Fakat bu uydurmalarla birlikte, önce Niyazi Öktem, sonra Özdemir İnce, Ertuğrul Özkök ve İsmet Berkan, Türk diye bir ırkın olmadığını iddia eden yazılar yazdılar! Huge Pope’un iddiasını tekrar ettiler.

Son olarak da benzer iddiaları ABD’de Kaliforniya Üniversitesi’nde yetiştirilmiş İTÜ’lü profesör Timuçin Binder, Sabah gazetesinde gündeme getirdi.

Binder, Anadolu’nun 1071 sonrasında Türkleştiği savına karşı çıkıyor, Anadolu’nun 1071’den sonra Türkleştiği iddiası gerçekten doğru değildir. Çünkü Türkler 40 bin yıl denilemese bile en az 8 bin yıldır Anadolu’dadır. Oğuzlar’ın göçünden önce İskitler, Kimmerler, Peçenekler, Kumanlar Anadolu’da yerleşik hayata geçmişlerdir. Birkaç gündür açıkladığımız Hakkari-Bişkek kaya resimleri benzerliği de Orta Asya Türkleri ile Türkiye Türkleri arasında en az 8 bin yıllık birlikteliğin fotoğrafıdır.  

Timuçin Binder’in Orta Asya’dan gelenlerin yüzde 10-15 civarında olduğu iddiası, Huge Pope’un iddiaları ile; yani Amerikan derin devletinin Türkiye operasyonu ile örtüşüyor. Halbuki gelenlerin saf Türkler olduğunu, Anadolu’ya vurdukları 24 Oğuz boyunun damgaları ve halen yaşayan isimleri ile biliyoruz. Üstelik 13. asırda Süryani tarihçi Mihael, göçleri anlatırken “Yeryüzü Türkleri taşımaya yetmiyordu” der. Bugün de ezici çoğunlukturlar.

Türklüğün bir geni olmadığı iddia edilemez ama aynı zamanda bir kültürel kimlik olduğu doğrudur. Öyle ki başlangıçta Türklük, Kök Tengri’ye inananların ortak adı idi. Sonradan etnosun adı haline geldi. Tabii bu binlerce yıl önce cereyan etti.

Türkiye Türkleri, ağırlıklı olarak Azerbaycan, İran ve Türkmenistan Türkleri ile ortak kan bağına sahiptir. Çünkü hepsi Oğuz kökenlidir. Yunanlılar, Ürdünlüler, İranlılar, Süryaniler ile akrabalık tezi ise ispatlanmaya muhtaçtır. Türklerle en çok karışan Kürtler’in, İranlılardan ve Yunanlılardan bile uzak sayılmasının da hiçbir bilimsel temeli yoktur. Bölücü emellere uydurma bilimsel veri üretmek anlamını taşır. Üstelik Kürtlerin büyük kısmı zaten Kürtleşmiş Türkmenlerdir. Karakeçililer gibi!  Karakeçilililer Kayı boyundandır.

Gen araştırmalarına hiçbir şekilde güven duyulamaz. Çünkü bu araştırmalar, istihbarat servislerinin güdümündedir. Siyasi projeye göre veri üretilmektedir.

Türklerin bir ortak geni olduğunu, bunun da Oğuz Kağan’a kadar dayandığını destekleyen bilimsel veriler de vardır ama bütün bu araştırmaları namusuna güvendiğimiz Türk bilim adamları yapana kadar şüphe ile karşılamalıyız.

Dikkat ederseniz, bize ırkçılık suçlaması yöneltenler, Türklüğün genetik yapısı  veya DNA’sı ile uğraşmaktadır! Yanlış verilerle, Anadolu’nun Türk vatanı olmadığını ispatlamaya çalışmaktadırlar. Çünkü asıl ırkçı kendileridir.

Niçin böyle bir zamanlama seçtiler biliyor musunuz?

TRT’de yayınlanan Servet Somuncuoğlu’nun  “Karlı Dağların Ardındaki Sır” belgeseli, bütün planlarını altüst etti de ondan!


Arslan Bulut








Türkün Şifreleri Arslan Bulut
Türk tarihi, CFR, Küreselleşme, Örümcek Ağı / okuyun


 Damgaların Göçü (1. Bölüm)









"Tarihini bilmeyen toplum, hafızasını kaybetmiş insan gibidir." 
Bernard Lewis








Ölümü şüpheli bulunan Yrd.Doç.Dr. Parlak, daha önce evine giren kişilerin saldırısına uğramış ve pencereden atlayarak canını kurtarmıştı. Yrd.Doç.Dr. Parlak, özellikle yöreye özgü halı-kilim ve eski kumaş desenleri konusunda uzmandı.

Son dönemlerde özellikle Türk dünyası ve Türklerin kökenleriyle ilgili yaptığı kültür tarihi araştırmaları, bu konulara ait yayınladığı kitaplarla dikkatleri üzerine çekmişti. Hıristiyan inancının simgesi haç ile Nazilerin de kullandığı gamalı haçın Türk kültürünün birer ürünü olduğunu arkeolojik ve etnografik bulgularla ortaya koymuştu. 17 yıldan bu yana Atatürk Üniversitesi'nde görevli olan Yrd.Doç. Dr. Parlak görevli gittiği Ahmet Yesevi Üniversitesi Kazakistan'da kaldığı evde doğalgazdan zehirlenerek yaşamını yitirmişti...

İşte , Türk Tarihini araştıran ve kanıtlayanlar birbir "gidiyor"....Servet Somuncuoğlu'yu da bu şekilde kaybetmiş olabiliriz....