hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hollanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2017 Cumartesi

İzmir - Hochepied - Levanten - Komprador





Arka fonda İzmir ve Divan'da ağırlanan 
İzmir'in Hollanda Konsolosu Daniël Jan Baron de Hochepied (1657-1723)




Hollanda ile ticaret 16.yy da Fransız bayrağı altında başlamış olup, İstanbul'un ilk Hollanda Büyükelçisi Cornelis Haga ile diplomatik ilişkilerimizin başlamasıyla, 1612 yılında kendi bayrakları altında devam etmiştir.


Babası Amsterdam'da ipek kumaşları satan bir tüccar olan ve Avusturya-Macar-Fransız karışımı bir aileden gelen Daniel Jean de Hochepied ilk kez 1678 yılında İzmir'e ayak basmıştır. Geliş sebebi de aslında hüzünle bitmiş aşkını unutmak içindir. Daha sonra İstanbul'a geçen Hochepied, Hollanda Büyükelçisi'nin kızıyla evlenir, fakat bu evliliği ailesi onaylamaz. O da ailesine rest çeker ve Osmanlı İmparatorluğu'nda kalmaya karar verir. Kurmuş olduğu güçlü ilişkiler sayesinde de 1688'de İzmir'e Konsolos olarak atanır. İyi bir iş çıkarması sebebiyle, 1704 yılında Alman kayzeri ile Macaristan kralı tarafından Baron ünvanıyla ödüllendirilir. Bugünün Gaziemir'i, o günün Seydiköy'ü Hochepied Ailesinin yaşadığı yerdir. Çocukları İzmir'de doğar, kendisi de dahil aile üyelerinin çoğu İzmir Protestan Kilisesi'nde gömülüdür. Ailenin geri kalan üyeleri ise Hollanda'ya dönmüştür. Hochepied Aile armasında "Üç Hilal" vardır.


Hochepied Aile Arması


Konsolos'un (1657-1723,İzmir) torunu Daniël Jean de Hochepied (1727-1796) 'in mezar taşı - Alsancak / Babası Daniël Alexander de Hochepied, Comte de Hochepied (1689,İzmir-1759,İzmir)'da İzmir'de Hollanda Konsolosu olarak çalışmıştır. /link
Daniël Jean de Hochepied (1727,İzmir-1796,İzmir) 'in kızı Maria De Hochepied'te Alsancak'ta gömülüdür./link
İzmir Hollanda Protestan Kilise mezarlığında yatanların listesi:
Maria De Hochepied (Dunant) 'de bunların arasında (1726-1801,İzmir)/PDF
Daha detaylı bilgi için link: Levantenler Seydiköy/Gaziemir (İng)


* * * 








Seydiköy'den Gaziemir'e


Tarihsel olarak Helenistik, Roma ve Bizans (Doğu Roma-SB) çağlarının yaşandığı tahmin edilen Gaziemir’in geçmişteki isimleriyle ilgili çeşitli bilgiler bulunuyor. Yunanlı yazar Nikov Kapapa “To Eebntikıoı” (1964) adlı kitabında yerleşimin isminin Sedikui, Sevdköi, Sewdi - Keui, Sedi - Keui, Sediccuil, Sedeauei, Cedicueil, Sedikueu, Sevedikeui, Sediköe ve Seydiköy olarak kayıtlara geçtiğini anlatır. 

Türk kayıtlarına göre ise bölge ismini Türklerin İzmir’e yerleşimi ile başlayan Aydınoğlu döneminde Gazi Umur Bey’in komutanlarından Seyd-i Mükremüddün’den alır. Emir Çaka Bey’in İzmir’i almasıyla başlayan İzmir’deki Türk yerleşimi Aydınoğulları döneminde daha da artar. Seydiköy’de bulunan ve kuruluş tarihi kesin olarak bilinmeyen Seyyid Mükremeddin Zaviyesi ve Dizdar Hasan Ağa vakfiyesi bir cami ve çeşme, buradaki ilk Türk yerleşiminin çekirdeğini oluşturur ve bunların ilki yerleşime ismini vermiştir. 

Seydiköy Türk yerleşimi ile ilgili en erken tarihli belge 1530 tarihli “tapu tahrir defteri”dir ve Seydiköy’ün Konya’dan göçmüş Yörük boyları tarafından kurulmuş olduğuna işaret eder. 

18. yüzyıldan itibaren Batı Anadolu’nun zeytin, üzüm, incir, pamuk ihracatına dayalı olarak uluslararası boyutta gelişiminin bir sonucu olarak Seydiköy, Ege Adaları kaynaklı yoğun bir Rum nüfus akınına uğradı ve 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, bir yandan İzmir’e güneyden giriş öncesinde kilit bir idari merkez olma özelliğine kavuştu, diğer yandan Türk nüfus ağırlığını kaybetti.

Seydiköy geçmişte Levanten ailelerin göz kamaştırıcı konaklarına ev sahipliği yapıyordu. Öyle ki İlhan Pınar “17. ve 19. yüzyılda Gezginler” kitabında Seydiköy’deki sayfiye evlerinin İstanbul’daki yalılarla boy ölçüşecek güzellikte olduğunu anlatır.

Bu gelişmede en önemli faktörlerden biri, tren yolu ile birlikte bu- günkü yerinde tesis edilen Gaziemir İstasyonu olmuştur. Yunan işgali sırasında yıkıma uğramış olduğu için, 1923 Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sürecinde nahiye merkezi bir süre Cumaovası’na (bugünkü Menderes) taşınmıştır. Kavala’dan mübadil olarak getirilip iskan edilen yaklaşık 2 bin 500 kişi (529 aile) Seydiköy’ün yeniden imar ve inşasında önemli rol oynadı. Bu nüfusa, 1944 başta olmak üzere, sonraki yıllarda iskân edilmiş olan Bulgaristan göçmenlerinin eklenmesiyle ilçe günümüzdeki sosyo- kültürel çehresine kavuştu.


Bizans kadar eski 

Hristos D. Hamodopoulos’un anlatımına göre, Bizans İmparatorluğunun dağılmasından yaklaşık 100 yıl önce Seydiköy den bir Türk köyü olarak bahsedilir. Seydiköy o zamanın Türk ve Rum halkı tarafından bir tarım yerleşimi ve evliyalar diyarı olarak anılır. O yıllarda Türk nüfusu çoğunluktadır. 1678 yılında Hollandalı yazar Corneille Le Brun Seydiköy’de çift minareli bir camiden bahseder. Yazar 1678 yılı 9 Ekim günü 72 kişilik bir grupla Efes’e giderken Seydiköy’e uğrar. Köy hakkındaki düşüncelerini, “Bu muhteşem köye hayran kaldım. Çok şahane bir ovada yer almış. Bu kadar güzel ve mükemmel olduğu için, İzmir deki konsolosların burada yazlık evleri bulunuyor” diye anlatır. 

İlhan Pınar yine aynı eserinde Seydiköy’den “İzmir çevresindeki yerleşimler içinde kuşku yok ki en güzeli” diye bahseder. Seydiköy gezginlerin uğramadan edemediği güzellikte bir köydü. İzmir’i ziyaret eden ünlü Fransız şair ve yazar Lamartine de Seydiköy’le ilgili olarak ”Etrafı meyve bahçeleriyle çevrili, gürül gürül sularla sulanan çok sayıdaki kır evleri yaz boyunca İngiliz, Fransız, Hollandalı, Rum, Ermeni kökenli olan İzmirli ailelere bir sığınak oluyor, huzur ve canlılık veriyor” demiştir.

Seydiköy’de Van Lennep ailesinin evinde misafir edilen ünlü şair, köyün doğal güzelliklerine de hayran kalır. Lamartine “Büyük ve güzel bir köy, dağlar arasında harika bir yerleşim. Oksijeni ve ormanı bol olması köyü mükemmel bir yerleşim yapıyor. Etrafındaki üzüm bağlarının ve çeşit çeşit ağaç türlerinin olması köyün güzelliğini artırıyor. Köyde ikamet eden Rumlar bağların işlenişi ve toprağın ekilip biçilmesi konusunda çok hassas ve titizler. Çeşitli sebzeler yetiştiriyorlar, gezdiğimiz bağların her biri İtalya’daki bağlardan üstün. Kır evlerinin büyük bir bölümü ağaçlar arasında. Etrafından dereler akıp geçiyor. Bu da evlere serinlik veriyor” diye bahseder Seydiköy'den. O tarihlerde yine Seydiköy de yaşayan bir Rum doktorun evinde misafir olan Nikoy Kapapa da kitabında, “Seydiköy o kadar güzel ki, insan eli onu mükemmel duruma getirmiş. Kadınları güler yüzlü, iyi giyimli ve çok da güzeldiler. Rum kadınları eski Yunan geleneklerini koruyor ve o dönemi andıran elbiseler giyiyorlardı" der.

Ortak kutsal değer Seydi Baba 

Seydiköy’ü gören yazarların anlatımlarına göre, Seydiköy dini bir bölgeydi. Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir merkez olan bölgede dini törenler yapılmaktaydı. 14’üncü yüzyıla kadar Bizanslıların yaşadığı, bu yıllardan sonra da bir Türk köyü olan, ardından İzmirli Levantenler ve Rumların yerleştiği bölgede halk kaynaşmış durumdaydı. Öyle ki Seyyid Mükerremüdin’in hatırasını taşıyan Seydi Baba’yı Türkler ve Rumlar aynı saygıyla ziyaret eder, ona ait olduğu düşünülen kabrin yanındaki çeşmenin suyundan her iki grup da şifa beklerdi. Seydi Baba’yı kendileri için de kutsal birisi olarak kabul eden Seydiköylü Rumlar, mübadele sonrası gittikleri Yunanistan’ın Selanik kentinde Seydi baba anısına bir şapel yaptırmışlardı

Gaziemir Belediyesi Kültür Danışmanı Arkeolog Ercan Çokbankir, “Geçmişten Günümüze Seydiköy Gaziemir” kitabında mübadele ile Selanik’e giden Seydiköylü Rumların da Seydiköylü Müslümanlar gibi Seydi Baba’yı ziyaret ettiklerini, mezarı başındaki çeşmeden su içip şifa bulduklarını, Seydi Baba’yı dedeleri olarak kabul ettiklerini aktarır. Seydi Baba’ya ait mimari değeri olan düzgün bir yapı günümüze ulaşmış değil. Ancak Gaziemir Belediyesi, yıllardır ziyaret edilip dualar okunan türbe ve çevresini yeniden düzenleyerek bir rekreasyon alanına çevirmiş.

Tren istasyonundan Anı Evi’ne 

İzmir’in çok sayıdaki tren istasyonu arasında ayrıcalıklı bir yere sahip olan Seydiköy Tren İstasyonu; 19. yüzyılın sonlarında yapıldı. O dönem, İzmir’de özellikle yabancı uyruklular ile kente gelen yabancılar ve levantenler, eğlenme ve dinlenme için Buca, Bornova ve Seydiköy’e geliyordu. Bu bölgeler 19. yüzyılın ilk yarısı içinde varlıklı ailelerin yazlık köşklerinin bulunduğu yerler olarak da anılıyordu. Bu banliyölerin sürekli iskân edilmesi, ancak ulaşım olanaklarının iyileştiği ve özellikle demir yolu bağlantılarının sağlandığı 1876 yılından sonra arttı. 

1876 yılı Aralık ayında işletmeye açılan Gaziemir-Seydiköy bağlantısını, Seydiköylü Fotiadis (Seydiköylü zengin Rumlar’dan) ve Purser aileleri hattın yapım masraflarını karşılayarak sağlamış, bu nedenle imtiyaz hakkını da almışlardı. 1907 yılının Ekim ayında 6 bin lira karşılığında imtiyaz hakkı, adı geçen bu kişilerden, Aydın Demiryolu Şirketi’nce devir alındı ve şirket daha sonra tamamıyla Türklerin eline geçti. Bu hat üzerindeki Seydiköy İstasyon binası da o dönem inşa edildi ve trenler buraya 1986 yılına kadar uğradı. 

Gaziemir’in tarihi değerlerinden biri olan Seydiköy Tren İstasyonu, ilçenin tarihini gün yüzüne çıkarma çalışmaları kapsamında “Anı Evi” ne çevrilmiş durumda. Tren istasyonu hala buram buram tarih kokuyor. Eski bir Seydiköy evi özelliğini taşıyan Anı Evi’nde 1925-1950 yılları arasında Seydiköy’de yaşayan bir ailenin ev hayatı da canlandırılıyor. Gelin odası, oturma odası ve mutfak bölümlerinin bulunduğu binada, dönemin kıyafetleri kadın, erkek ve çocuk maketleri üzerinde sergileniyor. Eski tabak ve mobilyalardan, tütün kırarken kullanılan lüks lambasına kadar detaylı malzemelerin bulunduğu Anı Evi’ne gelenler hem geçmişi yâd ediyor hem de Gaziemir’in tarihi ile ilgili detaylı bilgi sahibi oluyor. Bir odası da kütüphane olarak ayrılan Anı Evi’ni mübadeleyle Yunanistan’a giden Seydiköylüler de ziyaret ediyor.


İzmir Dergisi sayı 35 - Şubat-Mart 2016





İlhan Pınar "17.ve 19 yüzyılda Gezginler" kitabından

"1753 yılının 7 Mayıs günü İngiliz papaz Bay Brown ve diğer dostlarla birlikte İngiliz konsolosluğunun bize tahsis ettiği atlara binerek Sevdiköy e gittik. Kalenin çevresinden geçerek Buca'yı sol tarafımızda bıraktık. Sevdiköy civarında çok zeytin ağacı olduğundan dolayı burası sanki yağ köyü. Sevdiköy çok kötü bir durumda ve burada yaşayan köylüler büyük bir yoksulluk içinde, ayrıca köydeki zengin evleri servilik ve zeytinlikler içindedir. Sevdiköy'de sayfiye evi olan İngiliz konsolosu Bay Crowly bizleri Bay Van Lennep in çok büyük olmayan ama altı odasının yanı sıra büyük bir oval salonu bulunan şirin sayfiye evine götürdü. Daha sonra Bay Death in evine uğradık. Bay Death'in evi Sevdiköy'ün en güzel evi. Ev birkaç kemer üzerine kurulmuş ve yaklaşık 10.000 kuruşa mal olmuş." 

"Bir gün Bayan Pauline, Hollanda konsolosu Lennep'in yeğeni Kont Hochepied'den bir davet almıştır. Kont, Buca ya 1 saat uzaklıkta Hollandalı zenginlerin yoğun olarak yerleştiği Sevdiköy'deki evinde parti verecekti. Pauline ile birçok genç ve güzel kadın ve kız iyi eğitilmiş eşekler üzerinde yola çıkmışlardı. Mersin, okaliptüs ağaçlarının palamut meşelerinin ve zakkumların arasından tümseklerle çevrili şirin ve verimli topraklardan geçmişlerdi. Manzara gerçekten görülmeye değerdi. Renklerin cümbüşünü yaşayarak Sevdiköy'e ulaşırlar ve doya doya eğlenirler. Bu güzel partiden ayrılmak üzereyken eve gelen zaptiyelerden dolayı bir sıkıntı yaşansa da bu parti hoşça geçer."

"Meles Çayı Buca ve Seydiköy ve şehrin suyunu taşıyan kemerler de ayrı bir güzellikteydi. Yol üzerinde önce gümrük emininin konağının yanından, daha sonra da sahip olduğu birçok sayfiye evinin yanından geçtik. Konak dıştan göründüğü kadarıyla İstanbul'daki yalılarla boy ölçüşecek güzellikteydi. Güneşin batışıyla birlikte Hollanda Konsolosu Baron Hocchepied'in Seydiköy' deki evine girmek üzereydik. Hochepied ailesi ve Van Lennep gibi akrabalarından oluşan birkaç İngiliz ailesi Seydiköy'ün Frenk sakinlerini oluşturuyordu. İzmir çevresindeki yerleşimler içinde kuşku yok ki en güzeli Seydiköy. Fakat o kadar kötü bir suyu vardı ki, birkaç gün içinde herkes hasta oldu. Ev çok büyük bir bahçenin içinde, bahçede yürüyüş yolları, doğuda bilinmeyen bir zevki tattırıyordu. Seydiköy'ün çevresinde de gezilebilecek şirin yerler vardı. Fakat en güzel yer Damlacık Pınarı'ydı. Bir başka akşam Lennep'lerin evinde toplandık ve doyasıya eğlendik. Baron Hochepied in evinin avlusunda, çok eski bir kabartma görmüştüm. Burada yer alan eski silah kabartmaları çok ilgimi çekmişti. Seydiköy' e giderken de yolun iki tarafında bulunan iki lahit dikkatimi çekmişti. Bay Roubau bana antik ve nümizmatikle ilgilenen Mikuli Logiotato adlı Kandiyalı birisinin adresini vermişti. Ben de bugünkü yerleşim yerlerinden bazılarının antik dönem adlarını öğrenmek ve oralardaki kalıntılar hakkında bilgi almak amacıyla onu ziyarete gittim. Fakat pek fazla bilgisi yoktu, sadece coğrafik bilgiler verdi. 15 Temmuz sabahı da misafirperver ev sahibimizden ve iki şirin ve güzel kızından ayrılarak şehre döndük." 

Madam Hochepied için:

"İzmir de bulunduğum sırada Hollandalıların Konsolosu önceki konsolosun oğluydu. Ölen konsolosun dul eşi İzmirliler arasında 'Madam Hollanda' olarak anılan yaşlı bir kadındı. Çok akıllı ve amazonvari bir kahraman olan bu kadın, iyi yaşamı ilginç ve erdemlilik anlayışı ile on dil bilmesiyle Türkler arasında da ünlenmişti. Herkese akıl ve öğüt veren birisiydi. Bu insanlardan sadece İzmir'de değil İstanbul da bile bahsediliyordu."

"Richard Robert Madden, 1825 yılı anılarında, Kont Louis Auguste Forbin 1817 yılı Hollanda Konsolosluğu yapan aynı zamanda İzmir in en zengin Bankerlerinden Kont Hochepied'in Seydiköy'de, bahçesi Avrupa'daki emsallerini anımsatan güzellikte bir eve sahipti. Kontun çok ilginç bir de ailesi vardı."

"Kont Hochepied bizi kapıda tek başına karşıladı. Sahibi olduğu sanat yapıtlarını göstermek ve bunlar üzerindeki bilgisini anlatmaktan büyük zevk alıyordu. Nefis pasta ve şerbetlerin bulunduğu masaya geçmiştik. Aynı anda dışardan silah sesleri kulağımıza geldi. İçeriye Türk zaptiyeler girdi. Evin görkeminden dolayı yüzlerinden saklayamadıkları utangaçlıkla evi bahçeyi aramak için izin istiyorlardı. Bir süredir güvenlik sorunu olan çevrede biraz önceki soygun sırasında bir Yahudi'nin öldürüldüğünü ve katillerin kaçtıklarını, bu yüzden evi arayacaklarını söylediler. Müslümanlar kendilerine sunulan şerbeti içtikten sonra evi aramaya başladılar. Yüzlerinde korku ifadesi vardı. Kendilerini tehlikeye atmaktan çekindikleri için gürültü yapıyorlardı. Tabii zaptiyeler kimseyi bulamadılar."

Bu hatıralarını okuduğumuz Madam Hochepied ile ilgili bilgiler aktarmak istiyorum. Hochepied ailesi 17 yüzyıldan beri İzmir yakınındaki Seydiköy de yaşıyordu. Aile tarafından yazılan bir kitapta belirtildiğine göre Daniel de Hochepied karısıyla Seydiköy'de tam bir hanedan hayatı yaşamışlardı. Madama Han lakabıyla anılan Hochepied, bu bölgenin kudretli bir kraliçesiydi. 

Bir keresinde bir köylü madama gösterilmesi beklenen hürmeti göstermemişti. Buna çok kızan Madam derhal İzmir'e gelerek zamanın valisine şikâyette bulunmuştu. Seydiköy'e döndüğünde suçluyu öldürülmüş ve kapısında asılı olarak bulmuştu. (!!!-SB)

Hochepied ailesinden Barones Clara Hochepied'e de "Madama Han" lakabı takılmıştı. Bu bayan o kadar aydın ve çalışkandı ki, Frenk mahallesinde 300 kişilik bir tiyatro binası oluşturmuştu. Burada sanat gösterileri yaptırmıştır. 1824 yılında yeniden faaliyete geçen Amatör Oyuncular Tiyatrosunu himayesine almıştır. İzmir, Buca ve Seydiköy'de tiyatrolar oynanmasını sağlamıştır. Daniel De Hochepied 1720-1790 yılları arasında yaşamıştı. Konsolos De Hochepied'in oğlu idi. Jacgues De Hochepied adında bir oğlu, Anette diye bir kızı vardı. Jacgues De Hochepied de İzmir'de Hollanda konsolosluğu yapmıştı.

Böylece, Hochepied ailesinin İzmir'deki yaşamlarında 1920 yıllarına kadar gelmiş oluyoruz. Anılarını okuduğumuz Madam Hochepied ailesi o dönemlerde Seydiköy'ün sembol ismiydi. Günümüzde İzmir'de yaşayan Giraud (Jiro) ailesi Bornova'nın, Cumaovası'nda çiftlikleri olan Von Heemstra ailesi de 1920 yıllarına kadar bu bölgede yaşamış sembol isimlerdendir. Von Heemstra hepimizin tanıdığı sinema oyuncusu Audrey Hepburn'ün (1923 - 1999) dedesidir.

haberdükkanı linkinden alıntıdır.



* * *


Soner Yalçın - Efendi kitabından:


... Evliyazade Mehmed Efendi İzmirli zengin tüccarların yaşadığı Tilkilik Mahallesi'nde oturuyordu. Tilkilik'in o dönemdeki adı Dönertaş'tı. Dönertaş ise adını, 1814 yılında Osmanzade Seyid İsmail Rahmi Efendi tarafından yaptırılan Dönertaş Sebili'nden almıştı. Yüz yetmiş beş haneden oluşan Tilkilik'te, çoğunluk Yahudi nüfusundaydı...

1860'lardan itibaren Galata'daki Komisyon Hanı ve Havyar Hanı'nda gayri resmi borsa kuran Baltacı, Zografos, Boğos, Jorj Zarifi gibi bankerler, 19 Kasım 1871'de yürürlüğe giren "Dersaadet Tahvilat borsası Nzamnamesi"yle resmi piyasayı da ele geçirdiler.

Kolay para kazanma hırsına kapılan Midhat Paşa ve Namık Kemal'e kadar bazı aydınlarda da borsada oynadılar ve doğal olarak hep kaybettiler. Osmanlı aydını, spekülasyoncuların, büyük bankaların ve Avrupa devletlerinin elinde şaşkına dönüvermişti... Bu rüzgardan en ço ketkilenen kentlerin başında İzmir geliyordu.

İzmir 19.yüzyılın ikinci yarısında dünyanın sayılı "serbest bölge limanlarından" biri olma yolunda hızla gelişme gösterdi. Özellikle Amerika'daki iç savaş pamuk ihracatında patlamaya yol açmıştı. Üzüm, incir ve tütün ihracatında büyük artış vardı.

"İhracat patlamasını" rakamlarla örnekleyeyim: 1839'da İzmir limanından 91 gemi 15.000 ton yükle İngiltere'ye giderken; 1845'de gemi sayısı 196'ya, taşıdıkları yük ise 35.000 tona ulaştı.

İzmir'de on yedi ülkenin konsolosluğunun bulunması bile tek başına bu kentin, Osmanlı ticaretindeki önemini göstermeye yeter. Yabancı ticarethaneler ile bankalar tarafından yönlendirilen ve çoğunluğu yerli olan tüccarlar, gerek Avrupa sanayi mamullerinin kırsal alanlara girişini kolaylaştırılması, gerekse ihracat mallarının üreticiden alınması için aracılık yapıyorlardı.

Evliyazade Mehmed Efendi işte bu yerli simsarlardan biriydi.

"Sebilürreşaf'tı, yani "komprador"!

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic Giraud adlı bir Levanten'di!

Koç Ailesinin akrabası Giraudlar

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic Giraud'nun dedesinin babası Jean Baptiste Giraud, 4 Ağustos 1742'de Fransa'da Nice yakınlarındaki Antibes'de doğdu. İddialara göre, 1780 yılında Fransız ihtilali'nden kaçarak İzmir'e geldi.

18.yüzyılın ikinci yarısından sonra, Fransa'nın içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal koşullar, ülkede büyük mali bunalımların doğmasına neden oldu. Halk yığınlan yoksulluk çekerken, başta ticaret burjuvazisi olmak üzere tüccarlara yeni büyük vergiler getirildi.

Giraud, İzmir'e gelip yerleşince hemen şirket kurması onun ne Kilise'yle ne de aristokrat sınıfıyla bir ilgisi olmadığını gösteriyor. Çünkü onlar ticaretle ilgili değillerdi. Sonuçta, büyük ihtimalle Fransa'nın o dönemdeki iktisadi ve toplumsal yapısındaki kargaşalık yüzünden İzmir'e gelmişti.

"J.B.Giraud and Co" adında bir firma kuran J.B.Giraud kısa sürede İzmir'in itibarı en yüksek tüccarlardan biri oldu. Üç çocuğu vardı: Magdaleine Blanche Victorie, Alexander Jean Baptiste ve Frederic.

Frederic sessiz ve ağırbaşlı biriydi. Fazla kabiliyetli sayılmazdı. İzmir'de büyük bir oteli olan Gion ailesinin kızı Maria'yla evlendi. İki çocukları oldu: Jean Baptiste ve Helene Elisabeth.

Evliyazade Mehmed Efendi'nin "iş ortağı" J.J.Frederic, Jean Baptiste Giraud'un oğluydu. Annesi soylu bir Fransız aileye mensuptu: Kont Jacgues HOCHEPİED'in kızı Anne Marie de Hochepied.

Giraudlarda soylu isim çoktu: İzmir'e ilk gelen büyükbaba Jean Baptiste Giraud'un eşi Helen Tricon, Venedik Konsolosu Louis Cortazzi'nin kızıydı.

Evliyazade Mehmed Efendi'nin iş ortağı J.J. Frederic'in kuzeni Helene, Rusya Konsolosu Jaba'yla evlenmişti!
J.J. Frederic'in halası Helene Elisabeth de, Kont Jacques Hochepied'nin oğlu Kont Edmond'la evlenmişti.

Mini parantez: Hochepied ailesi daha sonra Hollanda'ya göçüp, Hollanda vatandaşı oldular. Niye Fransa değil de Hollanda vatandaşı olmuşlardı ? İzmir'deki "Hollandalılar" ayrı bir kitap konusudur. Örneğin Hollanda'nın İzmir'deki ilk konsolosu Nicolini Orlando, Hollandalı değil, İzmirli Yahudi bir Levanten'di. Neyse, Giraudların akrabalık ilişkileri bu kitabın konusu değil.

Son bir bilgi ekleyip konuyu kapatalım: Vehbi Koç'un torunu Mustafa Koç, Giraudların kızı Caroline'le evlidir.

Gelelim Evliyazadeler ile Giraudların iş ortaklığına...

Evliyazade Mehmed Efendi, İzmir çevresinden topladığı çekirdeksiz ve razakı üzümleri ve Aydm'daki yerli üreticiden aldığı incirleri Giraudlara satardı. Giraudlar bunları dönemin son sistem makinelerinde elden geçirip, özel kutu ve torbalara koyarak Avrupa ve Amerika'ya ihraç ederlerdi. Giraud ailesi ayrıca pamuk işiyle de ilgiliydi. Bunun nedeni akraba oldukları İzmir'in bir diğer Levanten ailesi Whittalllerdi...

Charlton Whittall, Breed and Co. firmasının elemanı olarak İzmir'e, 1809 yılında on sekiz yaşındayken geldi. 100 pound maaşı vardı! Ancak ticarete çok yatkındı. İki yıl sonra kendi şirketi "C. Whittall and Co."yu kurdu. Beş yıl sonra, büyükbaba Jean Baptiste Giraud'un kızı Magdaleine Blanche Victorie Giraud'yla evlendi. Fransız Protestanlar, yerleştikleri Bornova'yı Fransız köyü yapmışlardı.

Fransızca konuşulan Bornova, Whittall ailesi yerleştikten sonra İngiliz semtine dönüştü. Whittalller zamanla Bornova'yı büyütüp genişlettiler. Özellikle yabancılara gayrimenkul edinme hakkını veren 1856'daki Islahat Fermanı'ndan sonra Whittalller tarafından pek çok ev ve 1857 yılında bir de aile kilisesi yaptırıldı. Whittall ailesinin Osmanlı ekonomisindeki önemini anlamak için bir örnek yeterli olacaktır: 

Osmanlı Sultanı Abdülaziz 1863'te İzmir'e geldiğinde Whittalllerin malikânesinde ağırlandı. Peki İzmir'e ayda 100 pound kazanmak için gelen Charlton Whittall nasıl zengin olmuştu ?

Charlton Whittall, 1811'de ilk şirketi "C. Whittall and Co."yu kurup kısa zamanda kendini İzmir piyasasına kabul ettirdi ve 13 şubat 1812'de, İzmir'deki İngiliz tüccarların katılmak için çok uğraş verdikleri, "Levant Co." üyeliğine kabul edildi. Nedir bu "LevantCo." İzmir'deki İngiliz tüccarların kurduğu bir şirketin adıydı "Levant Co.".

Bu anonim şirket kurulmadan önce, İzmir'den İngiltere'ye gidecek tüm mallan Venedik gemileri taşıyordu. Ancak, 1793'te Fransa İngiltere'ye savaş açınca Akdeniz'deki korsanlık hareketleri çok artmıştı. Dönemin korsanlan Venedik gemilerini arka arkaya batırınca, Venedikli tüccarlar İngiliz mallarını taşımamaya karar verdi. Bunun üzerine İzmir'deki İngiliz tüccarlar 'Levant Co." şirketini kurdular. Üye sayısı bir ara sekiz yüzü buldu. Yirmi dört gemiden oluşan bir ticarî filoları vardı. İzmir'in İngiltere konsolosunu onlar atıyor, konsolosun maaşını onlar veriyordu!

Akdeniz'de güvenlik sağlanınca "Levant Co." 1825 yılında feshedildi. Onun yerini İngiliz şirketleri aldı. Bunların en büyüğü "C. Whittall and Co." şirketiydi!

İzmir'in ticaret yaşamıyla ilgili olarak A. Şehabettin Ege şu bilgileri veriyor:" İzmir'de zengin ithalat ve ihracat işleri başlıca üç yabancı firmanın elinde toplanmıştı. Kapitülasyonlardan geniş biçimde yararlanan bu firmalardan biri İngiliz Whittall şirketiydi. İkincisi Fransız Giraudlar ve üçüncüsü italyan Aliotti'ydi. Ege'nin ana maddeleri olan üzüm, incir, palamut, meyankökü, meyanbalı bu firmaların elinde toplanmıştı." (Demokrat İzmir gazetesi, 25 mart 1976)

İzmirli Levantenler arasında italya'dan, Fransa'dan, İngiltere'den gelmiş Yahudi Levantenler de vardı. Francolar, Russolar gibi... Şimdi tüm bu bilgilere son bir ekleme yapalım... Ne demiştik, Evliyazade Mehmed Efendi, J.J. Frederic Giraud'yla "iş ortaklığı" yapıyordu.

Bilgiyi genişletelim: J. J. Frederic Giraud nerede çalışıyordu ? "C. Muttali and Co." şirketinde. Yani, büyük halasının kocasının şirketinde! Yani, Evliyazade Mehmed Efendi hem Giraudlann hem de Whittalllerin "iş ortağı "ydı! J.J. Frederic Giraud, "dünürleri" Whittalllerin şirketinde, kuruyemiş ihracatı ve demir ithalatından sorumluydu. Evliyazade Mehmed Efendi'nin zenginliğinin kaynağı buydu. Yazdığımız gibi, Evliyazade Mehmed Efendi bir "komprador"du.

İzmir Belediye başkanlığına neden Evliyazade Mehmed Efendi atanmıştı ? 

İzmir Belediyesi de, tıpkı istanbul Belediyesi gibi yabancı tüccarların istekleri sonucu düzenlenmişti. Belediyeler "yeni piyasa düzenine" uyum sağlama araçları olarak, zorunluluk sonucu kurulmuştu. Daha doğru bir deyişle: yabancı tüccarların dayatmasıyla... Evliyazade Mehmed Efendi'nin göreve getirilmesinde başta Giraud-Whittall ailesi olmak üzere yabancı tüccarların katkısının olmaması imkânsızdır. Ayrıca İzmir'deki konsolosların etkisini de unutmamak gerekir. 

Tanzimat'ın önemli isimlerinden Sadrazam Ali Paşa, 1850- 1884 yıllan arasında Osmanlı'nın Londra büyükelçiliği Musurus Paşa'ya gönderdiği mektupta bakın ne diyor: "Görevini yaparken, konsolosların hoşuna gitmemek bedbahtlığında bulunan bir vali mahvolmuş demektir."

Bu tür olayların Osmanlı tarihinde örnekleri vardı: 1853 yılında Avusturya konsolosu, aralarında geçen bir sürtüşme nedeniyle İzmir Valisi Ali Paşa'yı azlettirmişti. İzmir'de konsoloslarla kimler yakın ilişki içindeydi ? Levanten aileler! Giraud, Whittall gibi Levanten ailelerle dostluk ve iş ortaklığı bulunan Evliyazade Mehmed Efendi belediye başkanı olmasın da kim olsun!.. Avrupa'nın sermaye grupları, Osmanlı topraklarında, komprador tüccardan sonra komprador bürokrasi inşa ediyordu!..

Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı
Soner Yalçın









KOMPRADOR, Sömürgeci ülkelerden gelen, yabancı "ortaklıklar" yararına çalışan yerli halktan kimse, aracı tüccardır. 

"Onlar" zenginleşip ün, şan kazanırken, sana da tepeden bakıp üstünlük sağlarken, hatta hürmet göstermeyince de seni cezalandırırken, sen cephelere git, vatan için savaş, geride bıraktıkların ekmek için çalışırken, borçlanırken, toprağını kaybederken, günden güne fakirleşirken, aşağılanırken, sen cepheden geri dön ve kendi toprağında ırgat ol...Bana İngilizlerin İşgali altındaki Hindistan'ı hatırlattı... Hani İngilizlere "Sahip" dedikleri dönem...(1932 yılında geçen "İndian Summers" dizisi tavsiyedir) Bugün mü? Aslında pek de farklı değil "SAHİP"! Kendi ülkende ikinci sınıf vatandaş olmak işte buna denir. .... SB.

















II.Dünya Savaşı'nda Hollanda'daki Esir Kampında "Bitirilen" Hayatlar...






Amesfoord Esir Kampında Ölen Özbek-Kazak-Kırgız Türkleri




Yer Hollanda, yıl 1942: Çoğu Özbek 101 Orta Asyalı neden öldürüldü?

Orta Asya'daki evlerinden Alman ordusuna karşı savaşmak için yola çıktılar. Sonrasında üstlerinde paçavralarla esir olarak Hollanda'daki toplama kampına getirildiler. 1942 yılında Amersfoort kenti yakınlarında bir ormanda öldürülen çoğu Özbek 101 Orta Asyalıyı hatırlayanlardan çok azı hayatta. Öyle ki Hollandalı dikkatli bir gazeteci olmasa belki de tamamen unutulacaklardı.

Her baharda kadın-erkek, yaşlı-genç yüzlerce Hollandalı, Utrecht yakınlarındaki Amersfoort kenti yakınlarındaki bir ormanda toplanır. Bu insanlar Naziler tarafından tam bu noktada silahla infaz edilen ve yarım yüz yıldır unutulmuş olan 101 meçhul Sovyet askerini anmak için mumlar yakarlar.

Burada yatanların hikayesi Rusya'da birkaç yıl çalıştıktan sonra 18 yıl önce Amersfoort'a geri dönen gazeteci Remco Reiding'in yakınlarda bir Sovyet savaş mezarlığı olduğunu öğrenmesiyle başladı.

Reiding "Daha önce hiç duymadığım için şaşırmıştım. Mezarlığı ziyaret ederek arşiv bilgileri ve tanıklıklar aramaya başladım" diyor. Araştırmaya başladığında mezarlıkta 865 Sovyet askerinin yattığını, 101'i dışında hepsinin cansız bedenlerinin Hollanda'nın diğer bölgelerinden ve Almanya'dan getirildiğini, fakat isimsiz 101 kişinin orada, Amersfoort'ta öldürüldüğünü öğrendi.

Almanya'nın Sovyetler Birliği'ni işgale başladığı ilk haftalarda Smolensk yakınlarında esir düşen bu 101 kişi, işgal altındaki Hollanda topraklarına propaganda amacıyla getirildi.

"Özellikle Asyalı görünüme sahip esirleri seçip, Nazilere direnç gösteren Hollandalılara sergilemek istiyorlardı. "Alt insan" diye tanımladıkları bu insanları gördükten sonra Sovyetlerin neye benzediğini anlayan Hollandalıların Almanya'ya destek vermesini umuyorlardı" diyor Reiding.

Nazilerin Sovyet halkları hakkında düşüncelerini değiştirmeye çalıştığı kişiler ise Amersfoort'taki toplama kampında kalan Hollandalı komünistlerdi. 1941'den beri Yahudilerle birlikte bu kampta tutuluyorlardı. Fakat plan işe yaramadı.

Bugün 91 yaşında olan Henk Broekhuizen, hâlâ hayatta olan az sayıda tanıktan biri. Ergenliğinde Sovyet esirlerinin kente getirilişini izlediğini hatırlıyor.

"Gözlerimi kapattığımda yüzlerini hatırlıyorum" diyor ve ekliyor: "Paçavralara bürünmüşlerdi, hiç askere benzemiyorlardı. Yalnızca yüzlerini görebiliyordunuz. Naziler onları tren istasyonundan kampa kadar ana caddeden yürüttüler. Çok küçük ve güçsüzlerdi, ayaklarına da çaput bağlamışlardı. Bazıları arkadaşlarının koluna girerek güçlükle yürüyebiliyordu."

Bazı esirler, kendilerini izleyen halkla göz teması kurmuş, el hareketleriyle aç olduklarını anlatmaya çalışmışlardı.

"Onlara su ve ekmek getirdik. Ama Naziler hepsini ellerimizden alıp yere attı. Yardım etmemize izin vermediler" diyor Broekhuizen, Onları bir daha görmediğini söyleyen Broekhuizen, başlarına ne geldiğini de bilmiyordu. Fakat gazeteci Remco Reiding Hollanda arşivlerine girerek yaşananlarla ilgili belgeler bulmaya başlamıştı.

İlk fark ettiği, çoğunun Özbek olduğuydu. Toplama kampındaki yetkililerin de bundan haberi yoktu. Yalnızca Rusça konuşan bir Nazi görevlisi onları sorguladıktan sonra bunu öğrenebildiler. Reiding, bu kişilerin çoğunun Semerkant'tan geldiğini söylüyor: "Belki bazıları Kazak, Kırgız veya Başkurt'tu. Ama çoğu Özbekti."

Nazilerden, aç Özbeklere bir somun ekmek

Reiding'in ortaya çıkardığı bir diğer şey de Orta Asyalıların kamptaki diğer herkesten daha kötü muamele gördüğüydü: "Kamptaki ilk üç günlerinde etrafı dikenli telle çevrili açık bir alanda tutularak aç bırakıldılar. Alman bir film ekibi, barbar 'insan altı varlıkların' yemek için birbiriyle kavga ettiği anı çekmek için hazırlanıyordu. Propaganda için bu filme ihtiyaçları vardı. Sonunda Naziler aç Özbeklerin arasına bir somun ekmek attı. Ama hiç beklemedikleri bir şekilde içlerinden biri ekmeği eline alarak bir kaşıkla eşit parçalara böldü. Diğerleri de o sırada sakince bekledi. Kimse kavga etmedi. Sonra da eşit şekilde bölünmüş ekmekleri paylaştılar. Naziler hayal kırıklığına uğramıştı."

Ama esirleri daha kötü şeyler de bekliyordu.

"Özbeklere diğer esirlere verdiklerinin yarısı kadar gıda veriyorlardı ve onlara yardımcı olmaya çalışan biri olduğunda bütün kampı cezalandırıyorlardı. Yemek artıklarını ve patates kabuklarını yediklerinde Naziler onları 'domuzların yiyeceği şeyi yiyorsunuz' diyerek dövüyordu" diyor Özbek tarihçi Bahodir Uzakov. Yakınlardaki Gouda kentinde yaşayan Uzakov da Amersfoort kampının tarihiyle ilgili araştırmalar yürütüyor.

'Düzenli olarak dayak yediler'

Kamptaki gardiyanların itirafları ve kamptaki diğer esirlerin tanıklıklarını arşivlerden çıkartan ve bunlarla 2015 yılında bir kitap yayınlayan Reiding, kampta Özbeklere taş, kum veya kütük taşıma gibi en kötü işlerin verildiğini, düzenli olarak da dayak atıldığını ortaya koydu.

Gördüğü en şok edici hikayelerden biri ise kampın Hollandalı doktoru Nikolaas Van Nieuwenhuysen'in bir eylemiydi: "Kamptaki Özbekleri, ölen iki arkadaşlarının kafalarını kesip kafataslarını tamamen temizleninceye kadar kaynatmaya zorlamış. Sonra da bu kafataslarını çalışma masasına yerleştirmiş. Tam bir delilik!"

Aç ve çelimsiz kalan Özbekler yakaladıkları sıçanları, fareleri ve buldukları bitkileri yemeye başlamış. Aralarından 24'ü 1941'in sert geçen kışını çıkaramadı. Kalan 77'sine ise çalışmak için çok güçsüz kaldıkları için ihtiyaç duyulmadı.

Bu yüzden 1942 senesinde bir Nisan sabahı "İklimi size daha uygun olan Güney Fransa'ya gönderiliyorsunuz" denilerek kamptan çıkarıldılar. Ancak götürüldükleri yer Güney Fransa değil, kampın hemen dışındaki ormandı. Burada kurşuna dizilerek infaz edildiler ve bir toplu mezara gömüldüler.

'Kaçmaya çalışanlar vuruldu'

"Bazıları ağlamaya başladı, diğerleri el ele tutuşarak ölümle yüzleştiler. Kaçmaya çalışanlar ise askerler tarafından kovalanarak vuruldu" diyor kampın gardiyanları ve şoförlerinin tanıklıklarını anlattıkları belgelere ulaşan Reiding ve ekliyor:

"Müezzinlerin insanları namaza çağırdığı, pazaryerinde rüzgârların kum ve tozlarla dans ettiği ve sokakları baharat kokan şehrinizden 5 bin kilometre uzakta olduğunuzu hayal edin. Onların dilini bilmiyorsunuz, onlar da sizin dilinizi bilmiyor. Ve bu insanların size niye hayvan gibi muamele ettiğini asla anlamıyorsunuz."

Bu esirleri teşhis etmek için çok az bilgiye sahibiz. Naziler Mayıs 1945'te kaçarken kamp arşivlerini ateşe verdiler. Geriye yalnızca adı bilinmeyen iki kişinin yüzlerinin gözüktüğü bir fotoğraf kaldı. Hollandalı bir esirin kalemle çizdiği dokuz portreden yalnızca ikisinde resimdeki kişinin adı yazılmış.

"Adları yanlış yazılmış ama kulağa Özbekçe gibi geliyor" diyor Reiding: "Biri Kadiru Xatam ve diğeri Muratov Zayer diye yazılmış. İlk kişinin doğru adı Hatam Kadirov, ikincisi ise Zair Muratov olmalı."

Resimlere baktığımda Özbekçe isimleri ve Orta Asyalıların yüz hatlarını anında fark ediyorum. Tek kaşlar, melez yüz özellikleri… hepsi benim ülkemde güzel bulunan şeyler.

Bu genç erkekler 20'li yaşlarının başlarındaydı, belki de daha genç. Muhtemelen anneleri onlara uygun bir gelin bakmaya başlamış, babaları düğünlerine kadar besleyip büyütmek için bir dana almıştı, araya savaş girmeden önce.

100 bin Özbek kayboldu

Bu kişilerden bazılarının benim akrabalarım da olabileceğini idrak ediyorum. İki büyük amcam ve eşimin dedesi savaştan geri dönmemiş. Bana amcalarımın Alman kadınlarla evlenip Avrupa'da kalmayı tercih ettiği söylenirdi. Ninelerimin kendilerini avutmak için uydurdukları bir hikaye. Gerçek ise savaşa giden 1,4 milyon Özbek'in üçte birinin geri dönmediği ve 100 bininin de kaybolduğu.

Amersfoort'ta yaşamını yitiren 101 Özbek'ten adı bilinen ikisi dışındakilerin teşhis edilememesinin çok nedeni var. Bunlardan biri Soğuk Savaş. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan Soğuk Savaş, Batı Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ni ideolojik düşmanlar haline getirdi.

Bir diğer neden ise Özbekistan'ın 1991'de bağımsızlığını kazanmasının ardından Sovyet geçmişini unutma kararı alması. Savaş gazileri artık kahraman statüsünde değil. Her ne kadar ülkenin yeni devlet başkanı Şevket Mirziyoyev geri getirileceğini söylese de, savaşın ardından 14 yetimi evlat edinen bir aile anısına dikilmiş bir heykel başkent Taşkent'ten kaldırıldı.

Özetle, yıllar önce Sovyet ordusundayken kaybolan askerlerin izini sürmek Özbek hükümeti için bir öncelik olmadı. Ama Reiding, bu Özbeklerin isimlerinin ülkenin arşivlerinde bulunabileceğini düşünüyor ve ekliyor: "Savaşta ölmeyen veya öldüğünden haber alınamayan askerlerin belgeleri yerel KGB birimlerine gönderilirdi. Bu 101 kişinin bilgileri de muhtemelen Özbekistan'da. Eğer onlara erişebilirsem bu 101 kişinin bir kısmını bulabilirim."



Rustam Qobil, 11 Mayıs 2017
BBC Özbekçe Servisi, Amersfoort
SB'nin NOTU: Özbekçe diye bir dil yoktur. Ona ancak Özbek Türkçesi denir.





EK:


‘Savaşın başlangıcında 101 asker Rusya’dan Hollanda’ya getirilir. Askerler Smolensk Muharebesi’nde esir alınırlar. Uzun ve yorucu bir tren yolculuğu sonucu 1941 yılının Eylül ayında Amersfoort’a ulaşırlar. Almanların amacı, Hollandalılar'a Özbek asıllı Rus askerlerinin ne kadar vahşi ve aşağılık yaratıklar oldukları, göstermekmiş. Ancak bu propoganda ters tepmiş. Açlıktan ölüm noktasına gelen askerlere bir tane ekmek verilmiş, Almanlar askerlerin ekmek için birbirlerini yiyeceklerini bekliyorlarmış. Askerler tam tersine kendilerine verilen bir ekmeği küçük parçalara ayırarak kardeşçe paylaşmışlar. Esir askerler kampta çok ağır işlerde çalıştırılmışlar. Yorgunluktan ellerindeki kum torbası yere düşünce, işkence görmüşler, ceza almışlar. Bu ağır şartlar altında, açlık ve hastalık nedeniyle, Nisan 1942’de 24 asker ölmüş. Geriye kalan 77 asker Almanlar tarafından sürgün edilirler. Ancak bu askerlerde 9 Nisan sabah erken saatlerde (06.30) kurşuna dizilerek öldürülürler. Özbek askerlerin Hollanda kampındaki dramatik hayatı böylece sonlanır’.

2016-basın


Remco Reiding'in kitabı : "Kind van het ereveld" (Onuru gömülen Çocuk) : «Дитя поля славы» 
Belgesel (Video) NL dilinde ;  TV Program konuğu; Remco Reiding NL dilinde.




ENG:

Book of Remco Reiding : "Child of the Field of Honour"


They had been captured near Smolensk in the first weeks after the German invasion of the Soviet Union, and transported to the German-occupied Netherlands for propaganda purposes.

"They handpicked the Asian-looking prisoners and wanted to exhibit them to the Dutch, who resisted Nazi ideas," says Reiding.

"They called them untermenschen - inferior people - and hoped that once the Dutch saw what the Soviets looked like, they would join the Germans."

Most were from Samarkand, says Reiding. "Maybe some of them were Kazakh, Kyrgyz or Bashkir. But the majority were Uzbeks." - link BBC




SB: 
Kazakh - Kyrgyz - Bashkir and Uzbeks are Turkish Tribes.
So, remember that they are not Soviet Russians.







27 Temmuz 2016 Çarşamba

Türklere Karşı Haçlılar ve Papalık





Papalığın gücünü yitirmesi

1. Fransa kralı ile Papa VIII. Boniface arasındaki mücadelelerin kral lehine sona ermesi (1303)
2. Papaların Avignon’da yerleşerek Fransız kralının nüfuzu altına girmesi (1309-1378)
3. Büyük Şizma, (1378-1417). Yani Batı Hıristiyan dünyasının birbirine rakip iki, hatta üç Papa arasında parçalanması
4. Rafizî-Heretik akımlar
5. Dinî konsillerin toplanması: Piza Konsili (1409), Constance (Konstanz) Konsili (1414-1418), Bale (Basel) Konsili (1431-1438) ve Floransa Konsili (1438-1445)
6. Concordato’ların imzalanması


1. Fransa kralıyla Papa arasındaki mücadele. Papa aleyhine sonuçlanmıştır. Güzel Philippe, Papa’nın kendi krallığı içerisindeki rakiplerini belirleme yetkisini tanımadı. Krallığı içerisindeki rakiplerden, Papa’nın emrine rağmen vergi topladı. Böylece Papa’nın, krallığın iç işlerine karışma hakkı olmadığını ilan etti. Bu mücadelenin sonucu. Papaların, devletlerin ve hükümdarların iç işlerine karışamayacaklarını gösterdi. Papalık, karşısında devletlerin hükümranlığını onadı. Papaların evrensel egemenlik savlarına ilk büyük darbe vurulmuş oldu. Bunu büyük buhranlar izledi.

2. Bu aşamada, Fransız kralının, kendisine yandaş bir Papa seçtirmesi ve Papaların Fransa’da Avignon’da yerleşmeleri (1309), Papalığın Hıristiyan dünyasındaki erkini zayıflattı. Diğer Hıristiyan uluslar, Avignon Papalarına, Fransız krallarının esiri olarak bakıyorlar ve ancak Roma’yı Kilise’nin merkezi olarak tanıyorlardı. Papaların Avignon’da yeni bir başkent kurmak için çok paraya gereksinim duymaları ve bütün Hıristiyan ülkelerden yeni vergiler toplamaları, kilise memuriyetlerini satmaları, tamamıyla maddi kaygı taşımaları, etkinliklerini büsbütün kırdı. Kilisenin başı ile kilise mensupları arasında düzenlemeler yapılması, her açıdan arzulanan bir fikir olarak belirdi.

3. Büyük Şizma, (1378-1417) Hıristiyan dünyasının birbirine rakip papalar arasında parçalanması. Papalığın konumu için çok ağır kriz doğurdu. Hıristiyanlar, hangi papayı meşru sayacaklarını bilemiyorlardı. Bir tarafı tanıyan, öbür papa tarafından aforoza uğruyor, mücadele için paraya gereksinimi olan papalar da daha çok rüşvete ve kayırmacılığa düşüyorlardı. Sonuçta Papalık, Hıristiyan milletler üzerinde erkini büsbütün yitirdi. Bazı samimi dindarlar, ruhlarının kurtulması için Kilise’nin ve papanın aracılığına gerek olmadığını bile düşünmeye başladılar.

4. Böylece Şizma’dan sonra Hıristiyan dünyasında yeni rafızî- heretik akımlar ortaya çıktı. Bunların en önemlileri Wycliff’in doktrinleri ile Jean Hus’un doktrinleridir. Bu doktrinler, papanın dinî otoritesine hücum ediyorlar ve Hıristiyan’ın selameti için, papanın ve Kilise’nin aracılığının gerekli olmadığını ileri sürüyorlardı. Böylece, papanın ruhanî otoritesi de tehlikeye giriyordu. Wycliff ve Hus’un nazariyeleri, memleketlerinde yayıldı ve tutundu. Bununla beraber papaya sadık kalanlar da, kilisede bir reform olması gerektiğini söylüyorlardı. İşte bu amaçla konsiller toplanmıştır.

5. Heretik hareketlere karşı önlem alan ve kilisede reform yapmak isteyen konsiller papanın otoritesi bakımından yeni bir tehlike ortaya çıkarmıştır. Bütün Batı Hıristiyanlığını temsil eden bu genel ruhanî meclislerde bir kısım üyeler, konsilin, papanın üstünde olduğunu, papanınsa konsilin emirlerine uyması gerektiği fikrini ileri sürdüler. Konsilin kiliseyi ıslah için kararlar almaya yetkili olduğu ve papanın bunlara bağlı olması gerektiği savunuldu. Islahat tamamlanıncaya kadar konsilin belirli aralıklarla kararlaştırılan zamanlarda toplanması istendi. Papa, savlarında çok ileri giden ve Hıristiyan dünyasında en yüksek ruhanî otoriteyi elinden almak isteyen bu konsilleri ortadan kaldırdı. Fakat sonuncusu, yani Bale (Basel) Konsili (1437) kaldırıldığı halde, küçük bir grup Papa’yı görevden alarak, yerine yeni bir papa seçme iddiasında bulundu ve Kilise’nin reformu konusunda kararlar aldı. Papa, Floransa Konsili’nde (1438-1442), İstanbul Ortodoks Kilisesi’ni Papalığa bağlayarak, Hıristiyan dünyada iktidarını yeniden elde etmek istedi. Fakat Kumlar, kısa bir süre sonra bu birleşmeyi reddettiler. Özetle; konsiller, papaların otoritesine karşı Hıristiyan dünyada yeni bir karşı akımın doğmasına yol açtılar.

6. Bu büyük buhranlar sonunda, 15. yüzyıl ortalarında da Papalık, Hıristiyan dünyasında eski otoritesini yitirmiş bulunuyordu. Papa, krallar ile yapmaya mecbur olduğu concordato’larla ulusal kiliseler üzerinde haklarının sınırlandırılmasına razı oluyordu. Bu durumda Papalık bütün dikkatini İtalya’daki toprakları üzerine topladı. Burada bütün siyasi ilişkiler ağına girerek sıradan bir devlet siyaseti güttü. Papalık, son derece maddi, siyasî amaçların esiri, oldu. Avrupa’da erkini ve itibarını yeniden kazanmak için haçlı seferleri düzenlemekten başka çaresi yoktu.


Türklere karşı Haçlılar

Papalığın güçsüzlüğü ve çaresizliği, Türklere karşı açmak istediği haçlı seferlerine Avrupa devletlerinin olumlu cevap vermemesi ve tüm girişimlerinin suya düşmesiyle büsbütün meydana çıktı. Son Bizans imparatorları, her taraftan sarılmış olan başkentlerinin kurtarılabilmesi için tek ümidi Batı Hıristiyan dünyasının düzenleyeceği bir haçlı seferinde görüyorlardı. Onun için Batı Hıristiyanlığının başı saydıkları papaya başvurmakta ve Batı’dan Türklere karşı yardım geldiği takdirde papanın bu işte öncülüğünü tanıyacaklarını bildirmekteydiler. 1054’ten beri Şizma’yla bölünmüş olup papanın otoritesini tanımayan Ortodoksları Roma Kilisesi’ne tekrar bağlamak, Papalık için büyük bir kazanç olacaktı. Papa, Bizans’ın istediği haçlı seferini harekete getirmekle hem Batı milletlerini kendi emrinde toplayarak kilise davası için kullanmış, hem de Ortodoks kilisesini kendisine bağlamış olacaktı.

Bizans imparatorlarının kiliselerin birleşmesi karşılığında papadan yardım talep etmeleri, Osmanlı tehlikesi kendisini gösterdiği andan itibaren başlar. Daha 1339’da İmparator III. Andronikos, Papa XII. Benedictus’a Barlaham adında bir keşiş göndererek, kiliselerin birleştirilmesini önermişti. Bundan sonra İmparator V. İoannis Paleologos’un kuzeni Savoy kontu VII. Amadeus’un 1366’da Gelibolu’ya gelerek ele geçirmesi Rumları yüreklendirdi. V. İoannis, 1369’da Roma’ya gelip kişisel olarak Ortodoksluktan çıkarak Papa’yı tanıdı. Papa da İoannis’i kilisenin bir evladı olarak kabul etti ve ona Türklerden kurtulacağını vaat etti.

Papa, bütün Hıristiyan hükümdarlarına, Türkler aleyhindeki davasından yana olmaları gerektiğini bildiren bir mektup gönderdi. İoannis de onun yanında yer alarak bu sayede Latin prenslerinden para ve asker toplayacağını ümit ediyordu.

Aslında papalar, Müslüman Osmanlıları geriye atmak düşüncesinden çok kendi erk ve otoritelerini yükseltmeyi düşünüyorlardı, diyebiliriz. Ünlü şair Petrarca’nın, Papa XI. Gregorius’a yazdığı mektup ilginçtir. Petrarca bu mektubunda, Osmanlı tehlikesine karşı mücadeleyi, sadece Doğu Hıristiyanlarını Roma’ya bağlamak için bir araç gibi düşünüyordu. Mektubunda diyor ki, “Osmanlılar sadece düşmandır. Heretik Rumlar ise düşmandan daha beterdir.”

Bu koşullarda İoannis, hiçbir yardım elde edemediği gibi Venedik’te borçlarından dolayı tutuklandı ve hürriyetine kavuşmak için İstanbul’dan bir kurtuluş parası gelmesini bekledi. Onun 1373’te, Batı hükümdarlarından yardım istemek için gönderdiği elçisi İoannis Lascaris de daha fazla bir başarı elde edemeden döndü. İmparatorlar bundan sonra da yardım başvurularını yinelemeye devam edecektir.

Papa II. Gregorius, Osmanlı ilerleyişinin Avrupa için ne kadar tehlikeli olduğunu fark etmişti. Macar kralına gönderdiği 1372 tarihli mektupta “Osmanlılar Avrupa içlerine daha fazla ilerlemeden karşı koyma gereğini” ısrarla bildiriyor ve komşuları ile ittifak ederek harekete geçmesini istiyordu. Macaristan ve Dalmaçya’daki bütün piskoposlara Haçlılar için vaazda bulunmaları emri gönderildi. Her tarafa kutular konularak Ehl-i Salip (haçlılar) için yardım toplandı. Manastırlarda tithe (öşür) vergisi toplandı. Macar kralı, bir yıl içinde bir ordu hazırlayacağını vaat etti. Fakat Venedikliler, Macar kralının yardım olarak istediği üç gemiyi vermediler. Macar kralı da sözlerini unuttu. Papa Gregorius, imparatorun son başvurusunu bildirmeye gelen Bizans elçisi karşısında ağlamaktan başka bir iş yapamadı, Şizma sona erdiği takdirde, İstanbul’u kurtaracağına söz verdi. Hıristiyan prenslerine gönderdiği ısrarlı mektuplar yine cevapsız kaldı. Venedik ve Ceneviz, doğuda kendi ticarî çıkarlarını korumak için Osmanlılar ile iyi geçinmeye bakıyor ve haçlı seferi için yardım isteklerine pek aldırmıyorlardı. Bunlar Mısır Kölemenlerine, ordularının esasını kuran Kıpçak kölelerini taşıyarak esir ticaretinden elde ettikleri kazanımları her şeyin üstünde tutuyorlar ve bu konuda Papa’nın uyarılarını dinlemiyorlardı. Batı’dan bir yardım gelmeyeceğini gören İoannis çaresiz kalarak, Osmanlı hükümdarı I. Murad’ın üstünlüğünü, haraç ödeme suretiyle tanıdı ve oğlu Manuel’i ona rehine verdi (1373). Bildiğimiz üzere. Papa II. Gregorius, Avignon’dan Roma’ya dönerek Babil esaretine son veren papadır. Ondan sonra Batı’da Büyük Şizma çıkmış ve Papalık Doğu’daki gelişmelere gözünü çeviremeyecek kadar buhranlı bir döneme girmiştir.

Yukarıdaki açıklamalar. Papalığın düştüğü aczin, Osmanlılar ilk fetihlerini yaparken onlara ne kadar elverişli bir ortam yarattığını gösterir. Papalık, eskiden olduğu gibi o dönemde Avrupa’yı Osmanlılara karşı harekete geçirebilecek kadar güçlü bir durumda olsaydı, Osmanlıların ne kadar büyük güçlüklerle karşılaşacakları meydandadır. Şimdi Balkanlar’da ilerleyebilmek için Osmanlıların elleri serbest kalıyordu. Bununla beraber, Papa’nın ısrar ve öğütlerinin büsbütün işe yaramadığı düşünülmemelidir. Aşağıda Doğu Hıristiyanlarına Batı’dan haçlı ordularının yardıma geldiğini göreceğiz.

1388’de Papa VI. Urban, İstanbul’un savunulması için iki kadırga yolladı ve Türklere karşı haçlı seferine katılanlar için her yere Endüljans, öbür dünyada selamet vaadini içeren mektuplar gönderdi. Fakat kendisi İtalya’da Papalık topraklarındaki şehirleri korumaya çalışmakla meşgul olduğundan, Osmanlılara karşı düzenlenecek haçlı seferi için fazla çaba gösteremedi.

Yıldırım Bayezid devrinde Osmanlı tehdidi, gerek İstanbul, gerekse Adriya sahilleri üzerinde oldukça artmıştı. Papa Gregorius, 1372’de Macar kralına gönderdiği bir mektupta “Osmanlıların Arnavutluk sahillerine inmeleri olasılığını” dehşetle anımsatıyordu. Şimdi bu korku gerçek olmuş, Osmanlılar, İtalya sahilleri karşısında, Arnavutluk kıyılarında Adriya Denizi’ne inmişlerdi. Papa, Fransa kralına, Türklere karşı Macarlara askerce yardım etmesi için mektup yazdı. Haçlılar yanma vaizler verilmesi için emirler çıkardı (1394). Macar kralı Sigismund da aynı tarihlerde Türklere karşı sefer hazırlıklarına girişmişti. Macar kralı bunu bütün Avrupa’nın yardıma koşacağı büyük bir haçlı seferi haline getirmek için Papa’dan yardım bekliyordu. Fakat Macar kralına gelip katılan Fransız şövalyelerinin hareketinde, Papa’nın teşviklerinden çok Bourgogne dukasının bazı siyasî hesapları rol oynadı. Sonunda Niğbolu bozgunu (1396) Avrupa’da büyük korku yarattı. 1398- 1399 yıllarında Papa IX. Boniface İstanbul’un savunması için Hıristiyanlık dünyasının her tarafında vaazlar verilmesini ilan etti. Galata’daki kolonilerinin tehlikeye düştüğünü gören Cenevizlilerin ve Ceneviz’i koruması altına alan Fransız kralının gayreti ile Mareşal Boucicaut, 1399 yazında dört gemi ve iki kadırga ile İstanbul’un imdadına koştu. Bu sırada Bayezid, İstanbul’u sıkıştırmakta ve neredeyse almak üzere idi. Bu küçük haçlı kuvvetlerinin İzmit Körfezi ve Boğaz’da yaptığı akınlar önemli bir sonuç doğurmadı. İmparatordan askerî ücreti alamayan Boucicaut bir süre sonra Fransa’ya dönmek istedi ve Doğu Akdeniz’de Hıristiyan tacirlerini zarara uğratan korsanlıklara başladı.

1399 kışında İmparator II. Manuel, Avrupa’dan yardım istemek üzere bir kadırga ile Venedik’e hareket etti. Avrupa merkezlerinde oldukça parlak karşılanan Manuel, boş tavsiyelerden başka bir şey elde edemedi. O, kiliselerin birleşmesini istemeyecek kadar Ortodoksluğa bağlı olduğundan Papa ile bir görüşme yapamadı. Papa IX. Boniface, bu sırada Hıristiyanlığın geleceğinden çok Napoli işleri ile meşguldü.

1401 tarihine doğru İngiliz kralı IV. Henry’nin ve Bourgogne dukası Güzel Philippe’in haçlı seferi projeleri bir sonuç vermedi. Hatta Güzel Philippe, 1431’de yollar ve durum hakkında bilgi edinmek için de Bertrandon de la Broquiere adında bir şövalyeyi Doğu’ya göndermişti. {Şövalyenin bıraktığı değerli seyahatname II. Murad’ın zamanına dair çok önemli bilgiler içermektedir.)

II. Murad zamanında Osmanlılar yeter derecede kuvvetlenince İstanbul’u sıkıştırmaya başladılar. Yıldırım Bayezid kuşatmasından (1396-1402) sonra, 1422’de şehir Türkler tarafından bir kez daha kuşatma altına alındı. Bizans İmparatoru tekrar kiliselerin birleştirilmesinden söz etmeye başladı. Görüşmeler 1431’de başladı. Papa IV. Eugene, İstanbul’a meşhur bilimadamı Nicola de Cusa’yı gönderdi ve İtalya’da bir şehirde toplanacak konseyde bu birleşmenin prensiplerinin belirlenmesi kararlaştırıldı (1435). Bu tarih, Papa’nm Bale (Basel) Konsili’nde kiliseyi konseyin boyunduruğu altına almak isteyenlerle çarpıştığı bir zamana denk gelmişti. Papa, Ortodoks Kilisesi ile birleşmek için 1437’de Ferrara’da başka bir konsil topladı ve birleşmeyi (Basel’de kalan rakiplere karşı) bir koz olarak kullanmayı tasarladı. Ferrara’dan Floransa’ya nakledilen konsilde uzun görüşmelerden sonra İstanbul Ortodoks Kilisesi’yle birleşmenin esasları belirlendi (1439). 

Papalık Doğu Şizması’na son verilmesini büyük bir zafer olarak Batı Hıristiyan dünyasına ilan etti. Kumlar, Papa’nın üstünlüğünü tanıyorlar ve Katolik ayin ve akidelerini kabul ediyorlardı. İmparator VIII. İoannis Paleologos, artık Batı dünyasının yardıma koşacağını umuyordu. Fakat Papa bu birleşmeyi her şeyden önce Batı’daki rakiplerine karşı bir koz olarak kullanmak ve erkini yeniden elde etmek için kullanma peşinde idi. Bu birleşme Doğu’da Ortodoks halk kitlelerinde memnuniyet uyandırmadı. Bu birleşmeye ancak İmparator gibi siyasî tehlikenin büyüklüğünü gören İstanbul Latin Patriği Kardinal Bessarion ve diğer geniş düşünceli Kumlar rıza gösterebiliyorlardı. Daha 1443’te Doğu Kilisesi’nin bazı ruhanî reisleri, Roma ile birleşmeyi reddettiler. Papa, Osmanlılar tarafından doğrudan doğruya tehdit edilen Hıristiyan milletlere, Macarlara ve Arnavutlara, Batı devletlerinin yardımını sağlayamıyorsa da, Rumları teşvik ediyordu. Papa’nın, Macar komutanı Hünyadi Yanoş’un II. Murad’la yaptığı antlaşmayı (1444 Edirne Antlaşması) yırtmasında ve Varna’ya yürümesinde (1444 Varna Savaşı) birinci neden olarak görünmektedir.

Fâtih, İstanbul’u tehdit edince İmparator XI. Konstantin, Ayasofya’da birleşme ayinini resmen yaptırdı. Bununla beraber Batı’dan önemli bir yardım gelmedi ve İstanbul Türklerin eline geçti (29 Mayıs 1453). İşte Papalığın düşkün zamanları da, Batı’da erkini güçlendirmek için kullandığı Ortodoks kilisesini bağlama {Union) girişimi de bu şekilde iflasa uğradı. Fâtih, Doğu Ortodoks Kilisesi’ne bütün ayrıcalıkları tanıdı. Batılıların ikiyüzlülüğünü çok sınamış olan Bizanslılar, 1472’de İstanbul’da toplanan bir sinod’da birleşmeyi resmen iptal ettiler. Bununla beraber İstanbul’un düşmesi Avrupa’da bir darbe etkisi yaptı. Papa, bu genel heyecandan yararlanarak Türklere karşı haçlı seferleri düzenleme çabalarına devam etti.

1447’de papa seçilen V. Nicholas bu mevkiye hümanist şöhreti sayesinde gelmişti. Hıristiyan dininin en yüksek makamına ateşli bir hümanistin seçilmesi İtalya’da fikir ve sanatseverlerin bir zaferiydi.  O , 1452’de Roma’da III. Frederik’in başına İmparatorluk tacım koydu. Bu, Roma’da yapılan son taç giyme törenidir. Tören, bütün tantanasına rağmen artık modası geçmiş bir özenti etkisi bırakmıştı. Devrin en ünlü hümanistleri ile çevrelenmiş olan Nicholas, kendisini şan ve zafer içinde hissettiği bir anda İstanbul’un yitirildiği haberini alınca tüm hülyaları dağılmıştır. Nicholas, 1454 Mart’mda Roma’da bütün İtalyan devletlerinin temsilcilerinden oluşan bir kongre toplayarak bir haçlı seferi düzenlemeye kalkışır. Fetihten sonra İtalya, doğrudan doğruya tehdit altına girdiği için.

Papa burada her türlü savaşa son verilmesi için etkinliğini kullanmış ve Milano Venedik arasında Lodi barış anlaşmasını imzalatmıştı. Fakat anlaşmada haçlı seferi konusunda bir karar alınamayıp, ancak 25 Şubat 1455’te, İtalya’nın herhangi bir istilaya uğraması tehlikesine karşı İtalyan prensleri arasında bir ittifak (liga) kurulmuştu. 25 yıllığına kurulan bu liga, savunma ve saldırıyı savuşturma amacını taşır. Bu liganm kurulması İtalyanların İstanbul’un kaybedilmesi karşısında düştüğü telaşı gösterir.

Nicholas’m ölümü (1455) ile Papalık tahtına gelen Borgialarm ilki Calixtus derhal Türklere karşı haçlı seferi için vaaz vermeye başlayacaktı. Her tarafa temsilcisi Legatları gönderip Kilise topraklarını satarak kadırgalar yaptırır. Fakat Hıristiyan dünyasından yardım görmez. Bourgogne dukası Güzel Philippe’in sözünü verdiği kara ordusu bir vaatten öteye geçmez. Aragon kralı Alphonse ile Portekiz kralının göndereceği donanmanın yerinde yeller esmektedir. Papa’nın Kardinal Scarompo kumandasında gönderdiği 16 kadırgalık donanma Kuzey Ege adalarını ele geçirir; fakat Rum halkın işbirliği sayesinde Fâtih’in donanması bu adaları işgal eder. 1456 yaz ayları, Fransız kralının haçlı seferi için ruhbandan toplanmasını emrettiği onda bir vergi İngilizlere karşı donanma kurulmasına harcanmıştır. Almanlar ise hiçbir yardım göndermeyeceklerini bildirmişlerdir. Hıristiyan milletler ve bilhassa Almanlar Papa’ya karşı şikâyetler yağdırıyorlardı. Buna karşı Papa, Papalığın, servet ve kuvvete sahip olması gerektiğini kanıtlamaya çalışıyor, fakat bütün zengin makamları kendi ailesine dağıtıyordu. Hatta İstanbul, Türklerin elinden alınırsa, burasını yeğeni Pierra Borjia’ya vermeyi bile tasarlıyordu.

Bu dönemde papalık makamı ve hümanizm ile ilişkisini değerlendirdiğimizde, ateşli bir hümanist olan V. Nicholas ölürken şöyle diyordu: “Şizmaya son verdim, Saint Pierre’in devletini yeniden fethettim, borçları ödedim, güzel saraylar yaptırdım, birçok kitap yayınlanmasını destekledim ve zamanın en büyük bilimadamlarını etrafımda toplayıp gözettim.” Bu sözler hümanist kafaların esas düşüncelerinin ne olduğunu güzel ifade etmektedir. Onun yerine geçen Papa II. Pius (1458-1464) Papalık tahtına yerleşen hümanistlerin İkincisidir. Gençliğinde maceralı bir hayat geçirmiş ve şehvanî şiirler yazmakla ün kazanmıştı. Papa seçilince sanki gençliğindeki hatalarını affettirmek istiyormuş gibi, sanatseverlik eğilimini tamamıyla bırakarak başlıca amaç ve programını şöyle tespit ediyordu; “Türklere karşı bütün Hıristiyan Avrupa’nın harekete geçirilmesi ve İstanbul’un geri alınması.” O, bütün eylemlerini bu hedef üzerinde topluyordu. İlk işi 1458’de Mantua’da Türklere karşı haçlı seferlerini görüşecek bir kongre toplamak oluyor ve buraya bütün Hıristiyan hükümdarlarını davet ediyordu. Kongre toplamak düşüncesi modern bir düşüncedir; fakat bu amaç artık modasını kaybetmişti. 

Haçlı seferi için Papa Macaristan’ın, Arnavutluk’un, Bosna, Mora ve Epir’in delegeleri aylarca boşu boşuna Batı devletlerini beklemişlerdir. Yalnız Bourgogne dukasından önemli sayılabilecek vaatler gelmişti. Napoli kralı, Milano dukası ve diğer bazı İtalyan prensleriyle İtalyan cumhuriyetlerinin temsilcileri kongrede hazır bulundular. Bütün İtalyan prensleri ve şehirleri bir filo oluşturmaya, imparator da bir ordu meydana getirmeye söz verdi. II. Pius, 1460 yılı başında haçlı seferini ilan etti. Papa’nın bu çalışmalarında en büyük yardımcısı vaktiyle Doğu Kilisesi’nin Papa’yı tanımasına çok çalışmış olan eski Bizans din adamı, Roma’da kardinalliğe yükseltilen Bessarion idi. İtalya’da Platon felsefesinin önde gelen savunucularından olan bu Rum’un, hümanizm hareketinde de önemli rol oynayacağını göreceğiz. 

Haçlı seferinin sonucundan pek emin olmayan Papa’nın dikkate değer bir başka girişimi de Hıristiyanlığın İslam’a üstünlüğünü savunan uzun bir mektupla [Epistola ad Mahomatem II) Fatih Sultan Mehmed’i Hıristiyan olmaya davet etmesidir. “Hıristiyan olursan Roma İmparatoru unvanına hak kazanırsın” diyordu. Papa daima iki taraflı bir oyun oynuyordu. Bir taraftan Türklere karşı haçlı seferini propaganda ederken öbür taraftan konsillerde Papalık yetkilerini sınırlandırmak için alınan kararları ortadan kaldırıyor ve yeni Fransa kralı XI. Louis’ye Pragmatique Sanction’u kaldırması için baskı yapıyordu. (Belge, Fransa kralı tarafından Fransız Kilisesi’ne dair çıkarılan bir emirnamedir.) Bu emirname, Papa’nın çeşitli ülkelerdeki savlarına karşı Bale Konsili’nde alınmış kararlardan esinlenmiştir. Pragmatique Sanction’â göre, Fransız piskoposlarını papa görevlendirmeyecek, onlar yerel bir seçimle seçileceklerdi. Emirname aynı şekilde papanın Fransız ruhbanından aldığı sonradan konulmuş vergileri kaldırıyordu. Aynı zamanda Bohemya’da heretiklerle daha önce yapılmış Prag Compacta’sim feshediyordu. II. Pius, böylece yüzyılın birinci yarısında konsiller tarafından alınan ve Papalığa karşı ulusal kiliselerin bağımsızlığını sağlayan bütün belgeleri sistematik olarak kaldırmak istiyordu. II. Pius bütün bu hareketlerini yerli yerinde göstermek zorunda idi: 

1463’te bizzat haçlı seferinin kumandasını eline alacağını bildirdi. Bununla ilgili verdiği nutukta şöyle diyordu: “Halk bizim lüks ve zevk içinde yaşadığımızı söylüyor, tamamıyla haksız değildir, sarayımızda kardinaller arasında böyleleri çoktur. Bunun için halk bizden nefret ediyor ve ona samimiyetle hitap ettiğimiz zaman bizi dinlemiyor. Şimdi kaybolan güveni tekrar kazanma çaresini bulmamız gerekmez mi? Belki benim gibi sakat, güçsüz bir ihtiyarın. Roma Papası’nın savaşa girdiğini gördükleri zaman evde kalmaktan huzursuz olacaklardır.”

II. Pius, İtalyan şehir ve prenslerinin delegelerini yeni bir toplantıya çağırdı. Arnavutluk’ta İskender Bey, Macaristan’da Matthias Corvinus, Türklere saldırı için Batı’nın haçlı kuvvetlerinin gelmesini bekliyorlardı. 14 Temmuz 1464’te Ancona’ya gelen Papa burada boş yere Venedik donanmasının ve Bourgogne Dukası’nın gelmesini bekledi ve bütün çabalarının sonuçsuz kaldığını görerek üzüntüden öldü (1464).

II. Pius’un senelerce bu büyük işe, yani haçlı seferine girişmesine engel birinci neden. Batı devletlerinin kayıtsızlığı ve ulusal çıkarları ise, ikinci neden de Papa’nın İtalya’da birçok yerel taht üzerinde kendi adaylarının bulunmamasıydı. Ferdinand’a yardıma asker göndermek istiyor ve bu yüzden Rimini Tiranı Sigismondo Malatesta ile büyük bir mücadele veriyordu. İtalyan Rönesans adamlarının tipik örneği olan Malatesta, Napoli tahtında Aragon Hanedanı’na karşı hak iddia eden eski hanedan Anjouların hizmetine girmiş bulunuyordu. Papa, 1462’ye kadar onunla uğraşmak zorunda kalmış, sonuçta onu yenerek Ferdinand’ı Napoli tahtına yerleştirmeyi başarmıştı. Papa, Napoli tahtına taraftarının geçmesini kendi devletinin güvenliği için gerekli görüyordu. Böylece, Papa’nın Türklere karşı haçlı seferi gibi büyük girişimler peşinde koşarken, öte yandan İtalya’da tamamıyla yerel çıkarları uğrunda güçlerini harcadığına tanık oluyorlardı.

II. Pius’un halefi Papa II. Paul, bir Papa’dan çok, sıradan İtalyan hükümdarlarından birine benziyordu. O, haçlı seferini daha çok Macar kralına bıraktı. O zamana kadar İskender Bey’e gönderilen para ve yardımlar, Osmanlı kuvvetleri tarafından ele geçirilemiyordu. 1468’de İskender Bey’in ölümü üzerine Osmanlı kuvvetleri Adriya kıyılarına tekrar indiler ve doğrudan doğruya İtalya’ya gözlerini çevirdiler. Papa, Compacta'lânn kaldırılmasını tanımayan Bohemya’ya karşı Macar kralını görevlendirdi. Bu hareket de doğal olarak Osmanlıların işine yaradı. Fakat Osmanlıların Venediklilerin elinden Ağriboz Adası’nı aldığı haberi gelince Papa haçlı seferinden söz etmeye başladı ve 22 Kasım 1470’te Roma’da İtalyan devletleri arasındaki ittifakı (liga) yeniden imzalattı. Fakat kısa bir süre sonra öldü (1471) ve her şey unutuldu. Haçlı seferleri için her defasında toplanan paralar. Papalık kasalarını altınla doldurmaktan başka bir sonuç vermedi.

Yeni Papa IV. Sixtus (1471-1484) lükse düşkünlüğüyle tanınıyordu. Kendi ailesini zenginleştirmek. Papalık topraklarını genişletmek ve Papalığı İtalyan prensleri arasında birinci konuma yükseltmek için her türlü politika oyunlarında gösterdiği beceriyle Papalığın yuvarlandığı çukuru biraz daha derinleştirdi. Kendisinden öncekiler gibi onun da ilk işi, bir haçlı seferi hazırlamak oldu. 1472 baharında haçlı seferi için yazdığı bildirgeyi kimse ciddiye almadı. Avrupa’nın çeşitli yerlerine gönderdiği Legatlardan da bir sonuç çıkmadı. Ancak Papalık, Venedik ve Napoli gemilerinden oluşan bir filo ile Antalya’ya saldırmak istediyse de, başarısızlığa uğradı. Napoli’nin çekilmesi ile zayıflayan donanma İzmir önüne giderek şehri yağmalamakla yetindi.

Papa, Kilise Devleti’ni gerçek bir İtalyan devleti durumuna getirmek için bütün gayretini sarfediyor, diğer hükümdarların kanun ve ahlak tanımayan yöntemlerini kullanmaktan çekinmiyordu. Milano Dükü’nün öldürülmesine seyirci kalıyor ve Medicilere karşı 1477’de Roma’da bir komplo hazırlanmasını engellemiyordu. Kilisenin manevi silahlarını, yani aforoz ve interdifi Floransa’ya karşı kullanmaktan, hatta Papalık ordusunu buraya sevketmekten de çekinmedi. Bunun üzerine Milano, Venedik ve Fransa, Papa’ya karşı cephe aldılar. 1478’de Fransız ruhbanı toplanarak, Papa’ya, Hıristiyanlara karşı silah kullandıkça kendisine para ödemeyeceklerini bildirdiler. Papalığın kendi devletinin çıkarları için komşu İtalyan devletleri ile çekiştiği bir anda, 11 Ağustos 1480’de Osmanlılar Otranto’ya girdiler. Papa, bir ara Avignon’a kaçmak istedi, yeniden İtalyan devletlerinden oluşan bir kongre topladı ve bir bildirge göndererek bütün Hıristiyan hükümdarları kutsal savaşa davet etti. Fâtih’in ölümü, İtalya’yı kurtardı. Otranto, Osmanlıların elinden geri alınır alınmaz herkes haçlı seferini yine unuttu ve Papa tekrar İtalya’daki işlerine daldı.

Avrupalı devletlere üstünlüğünü kabul ettirmek istemesine rağmen Papalığın manevî etkinliği her zamankinden daha düşmüştü. Bununla beraber FV. Sixtus, Papalık topraklarında kendisine karşı koyan senyörleri egemenliği altına alarak ve Roma’da şehrin idaresi ile sorumlu memurları bizzat seçerek Kilise Devleti’ni diğer prenslikler gibi gerçek bir monarşi haline getirdi. Kardinaller meclisinin temsil ettiği oligarşik idare de, monarşik bir duruma dönüştü. Artık papalar seçilirken bu meclise verdikleri sözleri, seçildikten sonra hiçe sayıyorlardı. Böylece, Papa siyasal egemenlik kurma çabalarında başarılı olmuş sayılabilirdi. Papalık, artık İtalyan devletleri arasında birinci konuma yükselmişti.

1484’te papalığa yükselen VIII. Innocent’in birçok karısı vardı. Kasasına para toplamak için rüşvetle dağıttığı Papalık memuriyetlerini gereğinden fazla çoğalttı. Hatta şimdi kardinaller, çok çirkin pazarlıklarla seçiliyorlardı. Papa VIII. Innocent, oğullarından birinin gayrimeşru oğlunu kardinal yapmaktan bile çekinmemişti. Bütün bunlar 1492’de onun düşmesine yol açtı. Papaların en kötüsü olarak nitelendirilebilecek olan Alexandre Borgia, açıktan açığa yapılan pazarlıklardan sonra papa seçildi. O zamanki İtalyan toplumunu göz önüne alırsak, Hıristiyan dini ile bir ilgisi kalmamış bu papaları yadırgayamayız. Rönesans toplumunda İtalyanlar için, geçmişi rezaletlerle dolu, erdemden, ahlaktan yoksun, maddeye tapan bu insanların Kilise Devleti’nin başına geçmesi şaşkınlık uyandırmıyordu. Papaların, Machiavelli’nin betimlediği diğer İtalyan prenslerinden farkı yoktu. Hiçbir ahlaki ilkeye kendini bağlı görmeyen, fakat sanatı ve güzelliği her şeyin üzerinde tutmasını bilen bu insanlar, Hıristiyan dininin başı olmaktan ziyade birer İtalyan prensi sayılmalıdır. Papalığın içine düştüğü bu durum Hıristiyan dünyasını altüst eden büyük dinî devrimi. Reform hareketini doğurmakta gecikmeyecekti. Papalığın bundan sonra tarihini bu harekete bağlı olarak ileride anlatacağız.


HALİL İNALCIK 
RÖNESANS AVRUPASI
TÜRKİYE’NİN BATI MEDENİYETİYLE ÖZDEŞLEŞME SÜRECİ
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI, 2011






Osmanlı Kayı boyundan değildir.....
Kayı damgasını sonradan kullanmaya başlamışlardır.

" Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Timur'un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil'at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar. Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey'in Oğuzhan'ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir. Kayı menşei iddiası, Timuroğulları'nın Oğuzhan'dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım. " Halil İnalcık;


- Eski tarihçilerimiz birisinin naklettiği rivayeti aynen alır kitabına koyar. Bu sahte bir rivayet midir, yanlışlıklar var mı, sorgulamadan aynen kaynağının söylediği gibi alır. Bunun asıl bir sebebi "Müslüman yalan söylemez" inancı olabilir. Halbuki bir tarihi olay ve kişi hakkında söylenen rivâyeti tarihçi kullanırken, bunu süzgeçten geçirmek zorundadır. Buna "textkritik" metodu denir.

Bir misal vereyim. Sözde Osman'a rüyasında dünya hâkimiyeti müjdelenmiş. Bunu Şeyh Edebali yorumlamış. Bunu modern bir tarihçi kabul edebilir mi? 15. yüzyılda Aşıkpaşazâde'de, Neşri bunu gerçek gibi kayd ederler. Kaynaklarımız bunun gibi hurafeler içerir.

Osmanlı beyliğinin kesin biçimde Yalak-Ova savaşı sonucu kuruluşu meselesine gelince... 1302'de Osman Gazi'nin kazandığı Yalakova-koyunhisarı (Bapheus) Zaferi, Anonim Tevarih-Âli Osman'da uzun uzadıya anlatılıyor. Aşıkpaşazâde'de sadece iki cümle var, ayrıntısı yok. Bu önemli zaferin ayrıntılarını Osman Gazi'nın çağdaşı Bizanslı Georgios Pachymeres'in eserinde buluyoruz. 

Yalakova'da Osman Gazi'nin 5 bin kişilik bir kuvvetle Bizans kuvvetlerini denize döktüğünü yazıyor...

Bizans tarihçisi bu savaşı büyük bir zafer olarak tespit etmiş ve bundan sonra Osman'ın bayrağı altına Anadolu'dan gazilerin gelip katıldığını işaret etmiştir. Bu karşılaştırmalı olayı Girit'te bir sempozyumda bildirdim ve bu bildirim Yunanistan'da basıldı.

Türkiye'de İznik üzerinde bir kitap çıkarıldı, orada da neşredildi; bu makalede tüm kaynaklar gösterildi. Bırakın sıradan kimseleri tarihçiler bile bunu okumamış görünüyor. Osman Gazi'nin 1302'de tarih sahnesine çıkmış olduğunu, Bizanslı tarihcinin ifadesini esas olarak yazdım.

Osmanlılarda hanedanın menşei hakkında başka bir teori vardır. Oğuznâme'de Türkler'in dip-atası Oğuz Han olarak kaydedilir. Sözde onun 6 oğlu olmuş. Gün, Ay, Yıldız, Gök, Dağ, Deniz...Gün en büyük oğluymuş... Onun oğlu da Kayı...

Oğuz Destanı diyor ki, Hanlık Oğuz Han'dan sonra Gün Han'ın hakkıdır ve ondan sonra da bütün Türk kabileleri üzerinde egemenlik Gün Han'ın oğlu Kayı'ya aittir. Osmanlı hanedanı da işte bu Kayı Han'dan geliyor. Bu şecereyi, ikinci Murad zamanında 1440'lara doğru Yazıcızade ortaya atmıştır.

Yazıcızade diyor ki, Osman Gazi zamanında kabileler toplandı ve Oğuzhan'ın vasiyeti gereğince Kayı Han neslinden gelen Osman'ı han ilan ettiler... Osmanlı hanedanı Kayı Han neslindendir. Bu hikâye, 1440'larda ileri sürülmüştür. Yazıcızade neden bunu yazdı, açıklanması kolay. Timur, Osmanlılar'ı yendikten sonra Yıldırım Bayezid oğulları üzerinde egemenliğini kabul ettirmiştir. 

Timur'un oğlu Şahruh, İkinci Murat zamanında kendisine bir hil'at (Hükümdarların takdir için bir kimseye verdikleri cübbe) gönderip bunu giymesini, kendi egemenliğini tanımasını istemiştir. Zira Timur ve oğulları kendilerini Oğuzhan neslinden sayarlar.

Büyük hanlığın kendilerine ait olduğunu iddia ederler. İşte bu iddia karşısında II. Murad kendi bağımsızlığını göstermek üzere Oğuzname destanını kullanmış ve Osman Bey'in Oğuzhan'ın neslinden olduğu iddiasını benimsemiştir.

Kayı menşei iddiası, Timuroğulları'nın Oğuzhan'dan geldikleri iddiasına karşı siyasi bir iddiadır. Bu bir kurgudur. Fatih zamanında şehzadelere Oğuz, Korkut adlarını vermişler ve topların üzerine Kayı damgasını koymaya başlamışlardır. Kayı teorisi Osmanlı hanedanını yüceltmek için ortaya atılmış bir teoriden ibarettir. Bunu 40 yıl önce de yazmıştım.

Gelelim bana yapılan itirazlara: 
Deniyor ki Osmanlı devleti Bilecik'in Söğüt kazasında kurulmuştur... Osman Gazi'nin kariyerinde, beylik yani bir devlet kuruluncaya kadar bir takım aşamalar vardır. Babası Ertuğrul gelip Söğüt'te yerleşiyor...

Bir aşiret olabilir ama bu beylik, bir devlet kurulması şeklinde yorumlanamaz. Osman 1288'de Eskişehir yakınında tepede Bizans tekfuru elindeki Karacahisar kalesini fethetti. Bazıları bunu Osmanlı beyliğinin kuruluş tarihi olarak yorumlayabilir. Ondan sonra Osman 1299'a doğru Eskişehir'den Bilecik'e kadar geniş bölgeyi fethetti.

Yenişehir sınırında Bizans'a karşı yerleşti ve akınlara başladı. Bunun tarihi 1299'dur. Bu söylediğim tarihlerin herhangi birini beyliğin, devletin kuruluşu olarak alabilirsiniz. Ama bu aşamalardan hiçbiri Bapheus zaferi gibi çağdaş bir kaynak tarafından tam tarihiyle teyit edilmemiştir. Ancak Osman'ın 27 Temmuz 1302'de Bizans ordusuna karşı kazandığı zafer çağdaş Pachymeres tarafından zikredilmiştir. Bu nedenle bir tarihçi olarak 27 Temmuz 1302 tarihini alıyorum.



Prof.Dr.Halil İNALCIK



GEUZEN MADALYASI 1570
LIVER TVRCX DAN PAVS - LİEVER TURKS DAN PAPS
EN DESPIT DE LA MES - IN SPITE OF THE "MASS "
ANLAMI: 
"PAPA'DAN ZİYADE TÜRKLER , 
ROMA KATOLİK KİLİSESİNE-KOMÜNYONUNA KARŞI"

Ne yazık ki Hollanda bunu tarih kitaplarında yazmaz ve okullarda öğretmez. Lakin Türklerin 'barbar' olduğunu ,Hollanda’nın her tarih kitabında dile getirmekten de geri durmaz..!







Prof.Dr.Halil İnalcık'ı 25 Temmuz 2016'da kaybettik.

Prof. Halil İnalcık, 7 Eylül 1916'da İstanbul'da doğdu. Babası Kırım göçmenlerinden Seyit Osman Nuri Bey, annesi Ayşe Bahriye Hanım'dır. İlk tahsilini 1923-1930 arasında Ankara Gazi Mektebi'nde yapan İnalcık, orta öğretimine bir yıl Sivas Muallim Mektebi'nde devam etti. Orta tahsilini 1931'de Ankara'da Gazi Muallim Mektebi'nde tamamladı. Lise eğitimini o dönemin en iyi okullarından biri olan Balıkesir Necati Bey Muallim Mektebi'nde 15 Eylül 1935'te tamamladı. Yüksek tahsiline 1935'te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde (AÜDTCF) başladı. Yeni Çağ Tarihi Kürsüsü'nde M. Göker, B. S. Baykal ve F. Köprülü'nün derslerini takip etti. 1940'ta mezun olan İnalcık, Timur üzerinde hazırladığı bir seminerle Fuad Köprülü'nün dikkatini çekti, onun takdir ve tavsiyesiyle 30 Nisan 1940'da AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü'ne ilmî yardımcı tayin edildi. 1942'de Türkiye'de sosyo-ekonomik tarih yazıcılığının ilk örneklerinden biri olan Tanzimat ve Bulgar Meselesi adlı teziyle doktor oldu (Ankara: TTK, 1943). 28 Nisan 1942'de AÜDTCF Yeni Çağ Kürsüsü'ne asistan olarak atanan İnalcık, 15 Aralık 1943'te Viyana'dan ‘Büyük Ricat'e Osmanlı İmparatorluğu ve Kırım Hanlığı unvanlı teziyle doçentliğe atandı. 1945'te AÜDTCF Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden Şevkiye Işıl hanımla evlendi. Araştırma sahasını doktora tezinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve ekonomik meselelerine yoğunlaştıran İnalcık, İstanbul'da Osmanlı arşivlerinde ve Bursa şer'iyye sicilleri üzerinde araştırmalar yaptı. 1947'de Türk Tarih Kurumu (TTK) üyeliğine seçildi.

AÜDTCF tarafından bilgi, görgü ve çalışma alanındaki ihtisasını artırmak üzere 1949'da gönderildiği İngiltere, British Museum'da Türkçe yazmalar üzerinde çalıştı ve Calendar of State Papers serisinde Osmanlı tarihine ait kayıtları topladı. Londra Üniversitesi, School of Oriental and African Studies'de (SOAS) Prof. Paul Wittek'in seminerlerine katıldı. Bu seminerlere katılan B. Lewis, V. Ménage, V. Parry, E. Zachariadou gibi tarihçilerle tanıştı. Dünyanın en önemli arşivlerinden İngiltere, Public Record Office'te Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili kaynak taraması yaptı. 1950'de Paris'te toplanan Milletlerarası Tarihi İlimler Kongresi'ne katıldı. Annales okulunun (École des Annales ) kurucularından Fernand Braudel ile tanıştı. Onun 1949'da yayınlanan La Méditerranée et le monde méditerranéen à l'époque de Philippe II (II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası) adlı çığır açan eseri İnalcık üzerinde derin etki yaptı ve Türkiye'de bu eseri tanıtan bir yazı yazdı (1950). İngiltere'den 1 Şubat 1951'de Türkiye'ye döndü. 1951'in yaz aylarında Bursa Şer'iyye Sicilleri üzerinde çalışmaya başlayarak bu sicillerin önemi belirten bir makale yazdı (“15. Asır Türkiye İktisadî ve İçtimaî Tarihi Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 15 (1953-54), 51-67). Osmanlı hukuku ve sosyal hayatı açısından son derece kıymetli bilgiler içeren 280 defterlik bu koleksiyonunun tasnif edilip ciltlenmesi için girişimde bulundu. Bu girişim neticesinde Topkapı Sarayı'ndaki atölyede ciltlenip temizlenerek tekrar Bursa'ya gönderilen siciller bugün Bursa Arkeoloji Müzesi'nde araştırıcıların istifadesine açılmıştır.

İnalcık, 2 Haziran 1952'de Viyana Bozgun Yıllarında Osmanlı-Kırım Hanlığı İşbirliği teziyle profesörlük pâyesi aldı. 1953–54 ders yılında Columbia Üniversitesi School of International Affairs'a ziyaretçi profesör olarak davet edildi. Prof. Tibor Halasi-Kun ile birlikte Amerika'da Osmanlı-Türk araştırmalarının gelişmesinde rol oynamış bulunuyor. 1956-57'de Rockefeller Vakfı'nın bursuyla Harvard Üniversitesi'nde “research fellow” olarak bulundu. Amerikan tarihi derslerini izledi. Harvard Üniversitesi'nde ayrıca Prof. H. A. R. Gibb'in İslam tarihi derslerini izledi. Harvard profesörlerinden W. Langer'in teklifi üzerine An Encyclopaedia of World History'nin Osmanlı kısmını gözden geçirmeyi üstendi (bkz. eserin 4. baskısı). 1957'de Türkiye'ye döndü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (AÜSBF) Osmanlı, Avrupa ve Amerika tarihi okuttuğu gibi “İdari Teşkilât Tarihi” ve “Devrim Tarihi” derslerini de üstlendi.

Bu yıllarda İnalcık, yurt içinde ve Batı memleketlerinde birçok kongreye bildiri vererek katıldı. 1958'de Münih'te düzenlenen XI. Uluslararası Bizantinistler Kongresi'nde “The Problem of the Relationship between Byzantine and Ottoman Taxation” başlıklı bildirisini okudu. 1960'ta ders vermek üzere İsrail İbranî Üniversitesi'ne davet edildi. Yaz aylarında Millî Birlik Komitesi'nin isteği üzerine Güneydoğu bölgesine üniversiteden bir heyetle inceleme gezisi düzenledi. Toprak meseleleri hakkındaki araştırmaları dolayısıyla çağrıldığı toplantıda bölgenin meselelerinin tespiti için bir Güneydoğu Enstitüsü kurulmasını teklif etti. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nün (TKAE) kuruluş döneminde faaliyetlerde bulundu.

Nisan 1961'de bir heyetle Kıbrıs tarihi hakkında araştırma yapmak maksadıyla Kıbrıs'a giden İnalcık, Kıbrıs Vakıflar İdaresi'nde Kıbrıs kadılıklarına ait 56 sicil defterini tespit etti ve bunlar üzerinde çalıştı. 1961-1962'de yedi ay kadar Beyrut'ta bulundu, Arapçasını ilerletti. Yurt dönüşü Hollanda'ya davet edildi, Amsterdam Üniversitesi Doğu Tetkikleri Enstitüsü'nde “Turkey and Europe” başlıklı bir konferans verdi. 1962 sonbaharında New York'ta The Social Science Research Council'in düzenlediği Conference on the Political Modernization of Japan and Turkey'de bir bildiri sundu.

1966'da Uluslararası Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Kurumu'na (Association Internationale des Etudes du Sud-Est Européen-AIESEE) üye seçildi. İnalcık, burada Türk tarih ve kültürünün tanıtılması yolunda büyük gayret sarf etti. 1971-74 yılları arasında bu kurumun başkanlığını yaptı. 1967'de Münih'te Uluslararası Müsteşrikler Kongresi'ne iştirak etti. Aynı yıl Princeton ve Pennsylvania üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler verdi. 1968'de Londra ve Paris'te üç ay Bibliothèque Nationale ve arşivlerde araştırmalar yaptı. G. Veinstein ve M. Berendi ile birlikte II.

Bayezid devrine ait bir Mukataa Defteri üzerinde çalışmalar yaptı. 1969'da AIESEE'nin Sofya toplantısında kendisinden istenen Osmanlı Devrinde Balkanlar raporunu takdim etti. Yine 1969'da Türkolog Tibor Halasi-Kun ile birlikte Osmanlı araştırmaları için büyük önem taşıyan Archivum Ottomanicum dergisini çıkarmaya başladı. 1971'de İngiltere Royal Historical Society tarafından “corresponding member” seçildi. Aynı yıl Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nin (Center for Middle Eastern Studies) davetlisi olarak iki konferans verdi. 1972'de otuz yıl çalıştığı AÜDTCF'den emekli oldu.

AMERİKA (1972-1992)
1950'lerden beri yayınları ve öğretim faaliyetleriyle adı dünya tarih çevreleri tarafından yakından izlenen İnalcık, 1972'de Chicago Üniversitesi tarafından imtiyazlı profesör önerisiyle bir davet aldı. Daveti kabul eden İnalcık, Tarih Bölümü'nde profesör olarak çalışmaya başladı. 1973'te İngiltere'de The Ottoman Empire: the Classical Age, 1300–1600 (London: Weidenfeld and Nicolson) adlı eserini yayınladı. Bu sentez eseri, yedi Balkan diline ve Arapçaya tercüme edilmiştir. Bugün seçkin dünya üniversitelerinde okutulan temel eserler arasındadır. Aynı yıl Cumhuriyet'in kuruluşunun 50. yıldönümü münasebetiyle Chicago Üniversitesi'nde Prof. Fahir İz ile birlikte Continuity and Change in Turkish Society and History ve AIESEE'nin desteği ile İstanbul'da, İstanbul: Crossroads of Civilisations and Cultures konferanslarını düzenledi.

1974'te AIESEE'nin Macaristan'da tertip edilen üçüncü kongresinde “The Mediterranean and the Balkans” başlıklı bildirisini okudu. Amerikan Tarih Derneği'nin (American Historical Association) yıllık toplantısında “Braudel's Thesis, Turkish Perpective” başlıklı bildirisini sundu. 1974'te The Royal Historical Society'ye muhabir üye seçildi. 1976'da Dumbarton Oaks'ta (Washington) düzenlenen Urban Societies in the Mediterranean World sempozyumuna “Galata (Pera) after 1453” başlıklı bildiri ile katıldı. Türkiye ile bağını hiçbir zaman koparmayan İnalcık, 1977'de International Association for Social and Economic History of Turkey'i kurdu. Bu uluslar arası ilim cemiyeti ilk kongresini 11–13 Temmuz 1977'de Hacettepe Üniversitesi'nde toplamıştır. Bu cemiyet sonuncusu 2005'te Venedik'te olmak üzere Avrupa'nın muhtelif şehirlerinde on uluslar arası kongre düzenlemiştir.

İnalcık, 1978'de Royal Asiatic Society tarafından şeref üyesi seçildi. Aynı yıl Prof. G. Veinstein'ın daveti üzerine Paris'e giderek F. Braudel için tesis edilen Maison de L'Homme'da Osmanlı toprak meseleleri üzerine iki konferans verdi. 12–14 Haziran 1978'de Princeton Üniversitesi'nde düzenlenen Osmanlı İmparatorluğu'nda Millet Sistemi üzerindeki kongrede “Ottoman Archival Materials on the Millets” bildirisini sundu. 17–21 Haziran tarihleri arasında Babolasar'da (İran) katıldığı 19. Yüzyılda İran ve Osmanlı İmparatorluğu'nda Toplum ve Ekonomi konferansında “Aga and Reaya in the Social and Political Transformation of the Ottoman Empire” başlıklı konuşmayı yaptı. 1980'de New York'ta Amerikan Tarih Derneği'nin yıllık toplantısında “The Emergence of Large Farms” üzerine bir konferans verdi. Salt Lake City Üniversitesi'ne (Utah) bir konferans vermek üzere davet edildi. Aynı yıl Nejat Göyünç ve Heath Lowry ile birlikte Osmanlı Araştırmaları Dergisi'ni (Journal of Ottoman Studies) çıkarmaya başladı.

1983 Haziran'ında Paris'te L'école des hautes études en sciences sociales'da “Geleneksel Tarım ve Timar Sistemi” üzerine bir konuşma yaptı. Aynı yıl Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Peter Burke ile beraber UNESCO'nun The History of Scientific and Cultural Development of Mankind serisinin 5. cildinin (History of Humanity-Scientific and Cultural Development: From the Sixteenth to the Eighteenth Century, London: Kegal Paul) editörlüğünü üstlendi. Amerikan Bilim ve Sanat Akademisi (American Academy of Arts and Sciences) üyeliğine ve Türk Araştırmaları Enstitüsü'nün (Institute of Turkish Studies-Washington) yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Mayıs 1985'te Türk-Arap İlişkileri Vakfı'nın desteğiyle İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Osmanlı Arşivleri ve Osmanlı Araştırmaları sempozyumunda “Osmanlı Arşivlerinin Türk ve Dünya Tarihi Bakımından Önemi”ni içeren açılış konuşmasını yaptı.

Halil İnalcık 1986'da yaklaşık 15 yıldan beri çalışmakta olduğu Chicago Üniversitesi'nden emekli oldu. Aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi Prof. İnalcık'a fahri doktora verdi (İnalcık'ın çeşitli üniversitelerden aldığı doctor honoris causa unvanı ve ödüller için aşağıdaki listeye bakınız). 1989'da eşi Şevkiye Hanım'ı kaybetti. 1990–92 arasında Harvard ve Princeton üniversitelerinde misafir profesör olarak dersler veren İnalcık, 1991'de Türk tarih ve kültürüne yaptığı katkılardan dolayı Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından Yüksek Hizmet Madalya ve Diploması'na layık görüldü.

YENİDEN TÜRKİYE (1993- )
Halil İnalcık, 1992'de Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı ve Rektör Prof. Ali Doğramacı tarafından lisansüstü tarih okutacak Tarih Bölümü'nü kurmak üzere davet edildi. Aynı yıl Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'na üye, Türkiye Bilimler Akademisi'ne (TÜBA) şeref üyesi seçildi. Harvard Üniversitesi'nde bir sömestr ziyaretçi profesör olarak Osmanlı tarihi dersleri verdi.
1994'te An Economic and Social History of the Ottoman Empire'i yayınlandı. 1996'da iki cilt halinde basılan eserin ilk cildi (1300–1600) Prof. İnalcık tarafından yazılmıştır (1600-1900 dönemi ve para tarihi için S. Faroqhi, B. McGowan, D. Quataert ve Ş. Pamuk işbirliği). Türkçeye çevrilen bu eser (Osmanlı İmparatorluğunun Ekonomik ve Sosyal Tarihi 1300–1600, çev. H. Berktay, Cilt:1, İstanbul: Eren, 2001) Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihinin temel referans kitabı olarak dünya üniversitelerinde okutulmaktadır. Yunanca ve Arapçaya tercüme edilmiştir.

Uluslar arası bir şöhret yapan İnalcık'ın biyografisi Encyclopaedia of Historians and Historical Writing'de ve Thomas Naff'ın çıkardığı Paths to the Middle East (Albany: State University of New York, 1993) adlı eserlerde yer aldı.

İnalcık, 1998'de 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in elinden İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Ödülü'nü aldı. Kültür Bakanlığı'nın Osmanlı uygarlığı üzerinde bir eser hazırlamak üzere tertip ettiği komisyonun (Kültür Bakanlığı 700. Yıldönümü Yayın Komisyonu) başına getirildi. İnalcık'ın editörlüğünü yaptığı eser, (Türkçe ve İngilizce ikişer cilt şeklinde hazırlanan-bakınız aşağıda kitap listesi) Dünya Kitap Fuarı'nda birincilik ödülü almıştır. Vakıflar Genel Müdürlüğü Araştırma Kurulu ve Kültür Bakanlığı Osmanlı Bilim ve Kültür Mirası'nın 700. Yılı Anma Komitesi üyeliklerine seçildi. Prof. S. Faroqhi ile birlikte E. J. Brill'in (Leiden) The Ottoman Empire and Its Heritage serisinin editörlüğünü üstlendi. 2005 yılına kadar bu seriden yayınlanana 38 cilt Osmanlı tarihini Batı dünyasına tanıtan belli başlı eserler arasında yer almıştır.

İnalcık, 1999'da Balıkesir Üniversitesi'nden, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'ndan şükran plaketleri aldı. Aynı üniversitede bir “Halil İnalcık Salonu” açıldı. 2000'de İstanbul'un sosyal ve ekonomik tarihi için büyük önemi haiz Halil İnalcık Araştırma Projesi'ni hayata geçirdi. Sabancı Üniversitesi ve Packard Humanities Institute (PHI) desteği ile sürdürülen bu projenin “Şer'iyye Sicilleri'ne Göre İstanbul Tarihi” kapsamında ilk kitabı (İstanbul Mahkemesi 121 Numaralı Şer'iyye Sicili) 2006'da yayınlandı.

2001'de Sofya Üniversitesi Prof. İnalcık'a fahri doktora verdi. 2002'de İslam Konferansı Teşkilatı tarafından Teşekkür Plaketi verildi. Kültür Bakanlığı 2002 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'nü kazandı. Macaristan Cumhurbaşkanı Ferenc Madl'ın elinden Macaristan Liyakat Nişanı'nı aldı. 2003'te Türkiye Yazarlar Birliği ve Ankara Üniversitesi Prof. İnalcık'a şükran plaketleri verdiler. Öte taraftan 2003'te Milli Savunma Bakanlığı Ödülü'nü, 2004'te de Bursa Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat ve Turizm Vakfı tarafından Bursa Ulusal Kültür Yaşamına Katkı Ödülü'nü aldı. (Sözcü)







Okuyalım, Okutalım...